roman 40. fasikül

Boğaz’da inanılmaz güzellikte bir gündoğumu manzarası eşliğinde balık tutmaya gelen insanlar, üşenmeksizin, saatlerce dikileceklerdi kıyıda. Vapurlar çoktan mesaiye başlamışlardı, kediler de. Serine aldırmadan eşofmanlarını üzerlerine çekmiş, spor yapan, koşan, yürüyen gençli yaşlı insanlar geçiyordu balıkçıların arkalarından.

Holding binasının girişi, gece yaşananlar hiç olmamış gibi, sakindi. Katta sadece, gecekilerden ayrı iki güvenlik görevlisi ve bir danışma memuru vardı. Sessizlik hakimdi tüm binaya. Duvardaki büyük saat 7:45’i gösteriyordu. Az sonra, bina çalışanları, önce teker teker, ardından grup grup gelmeye başladılar. Giren, danışma yanındaki kart okuyucuya kimliğini okutup, katlara yöneliyordu. Bina kalabalıklaştı giderek. Sessizlik, yerini curcunalı bir gürültüye bıraktı. Ofislerine geçen insanlar çalışmaya, sohbet edip gülüşmeye, çay, kahve içmeye daldılar.

Kasım, holding girişine uzak park eden taksiye yaslanmış, endişeli, bıyığıyla oynayarak kapıyı izliyordu. Polis arabaları gitmişti. Sadece Emrah’ı getiren araç binanın önündeydi. Kasım, burnundan soluyarak, saatine baktı.

“Kalabalıkla çıkması gerekiyordu. Bir aksilik var!” diye geçirdi içinden. Kararsız, etrafına bakındı. Battal’ın aracını fark etti. Aracı kullanan Salih’in yanında Nihat, arkada da Battal oturuyordu. Araba, kapıda durdu. Nihat ve Battal, inip, binaya girdiler. Salih, arabayla otoparka yöneldi.

“Ulan, Perşembe’ye verseydim işi şimdiye bitirmiş, gelmişti onca vurdumduymazlığına rağmen! Benim çocuklara ne oluyor böyle?” diye söylendi kendi kendine Kasım. Ardından dönüp, şoföre eğildi. “Sen git şimdi. Ararım.”

Taksici, ayrıldı. Kasım, holdingin kapısını rahatça izleyebileceği bir kafeye yöneldi.

***

Candan’ın evi acemice, bir öğrenci evi gibi döşenmiş, az eşyalı, Amerikan mutfaklı bir salon ve bir yatak odası ile bir duşu ve bir tuvaleti olan, küçük bir mekândı. Bir dubleksin üst katıydı ve genişçe de bir terasa sahipti. Mutfak masasında henüz konduğu belli kahvaltılıklar duruyordu. Candan, eşofmanlarıyla, Elçin Beg, yakası karanfilli şık takımıylaydı. Bir buket kırmızı karanfil de masanın kenarında duruyordu. Simit de vardı. Dışarıda hava pusluydu. Candan, mutfak masasında oturan Elçin Beg’in sırtına bir minder yerleştirdi.

“Kusura bakma, eşkıya. Evim gibi sandalyelerim de pek konforlu değil.” Ocağa yöneldi. “Çayın nasıl olsun?”

“Daima demli içerim, şirinim. Evin konforunu da takma kafana. Ne de olsa otel odasından iyidir.”

“Pek şikâyetçi olduğumu söyleyemem doğrusu,” dedi Candan çayları koyarken, şişinerek. “Harika manzaralı bir terası var!” Çayları getirip, oturdu masaya.

Elçin Beg, gülümsedi.

“Beni çağırmakla çok iyi ettin, şirin kız. Bir ev sıcaklığına hasret kalmıştım inan.” Çayından bir yudum aldı. “Peki, arkadaşların nerede kalıyor?”

“Alt kattalar. Burası bir dubleks. Sadece bu kata ayrı bir giriş daha açmışlar. Grubun diğer üyeleri erkek, biliyorsun. Böyle daha rahat ediyorlar. Gerçi hepsi kardeşim gibidir.” Candan, gülümseyerek simitlere baktı. Birini Elçin Beg’in önüne koydu, diğerini kendine alıp, ısırdı. “Asıl bu simitler makbule geçti, eşkıya. Buraların ekmeği nefretlik! Ama simitler bir harika.” Karanfillere dokundu. “Sabah sabah çiçekleri nereden buldun?”

“Onlar beni buluyor artık! Hem bugün tüm güzellikler bana yağsın. Senin de inşallah.”

“Hayırdır?  Ha, doğru ya. Bugün kızınla buluşuyorsun!”

“Ve belki sen de babanla.”

“Orasını bilemiyorum. Çok da gönüllü değilim doğrusu. Ben istediğimi aldım. Ona varlığımı gösterdim. Ondan bir şey istemiyorum.”

“Ne diyeyim? O da bir babadır. Uzun yıllar çocuksuzluk çekmiştir. Bir yetimhanesi olduğunu biliyor muydun Zeynel Bey’in? Gider, oradaki çocukları sever.”

“Bana karşı da çok sıcaktı ha!” dedi Candan, sitemli. “Aman, sıcaklığı da onun olsun! Anamı tanımamış. Beni tanısa ne olur!” Elçin Beg’e bakınca, birden modu değişip, neşelendi. “Dükkân bitti mi?”

“Tamamlandı çok şükür. Bugün kızıma da göstereceğim.”

Elçin Beg, çayını alıp, terasa yöneldi. Teras, su içindeydi. Camekândan manzaraya baktı.

“Manzara gerçekten de güzelmiş, şirinim… Gece yağmur mu yağdı?”

“Allah Allah. Sen fark etmedin mi?” kalkıp, elinde simitiyle adamın yanına geldi. “Geceyarısına doğru inanılmaz dolu yağdı. Ceviz büyüklüğünde böyle. Gürültüsü dayanılmazdı. Kısa sürdü gerçi.”

“Buralara yağdı o zaman.”

Candan, pervaza dayandı, simidinden bir parça ısırdı. Eşofmanının koluna dökülen susamları temizledi eliyle. Beraberce camekânın ardındaki manzarayı seyre koyuldular.

“Şu çocuk seninle görüştü mü?” diye sordu Elçin beg, gözünü manzaradan ayırmadan.

“Hangi çocuk?”

“Geçenlerde seni izlerken yanıma geldi bir arkadaşıyla. Beni baban sanmış. Seninle tanışmak istediğini demişti. Ben de doğrudan sana gitmesini söyledim.” Gülümsedi. “Sanırım âşık.”

“Şu polis çocuğu diyorsun. Geldi, geldi. Tanıştık. Birkaç kez görüştük hatta. Israrlı. Bilemiyorum. Polislerden pek hoşlanmıyorum galiba.”

“Polis olması sadece bir detay. Delikanlıdan hoşlanman önemli.”

“Hoş olmasına hoş. Biraz kilolu olmasına rağmen, idare eder. Ama bizim disko da öyle ucuz bir yer değil. Her gece, her gece, usanmadan geliyor. Müsrifleri sevmem. Hem dedim ya, polisleri de sevmem.”

“Yine de büyük konuşma. Zamanın ne göstereceği belli olmaz.”

“Olur, olur.” Birden şımarık bir tavırla Elçin Beg’e döndü. “Hem ben seninle evleneceğim! Şu işlerini bitir de.” Elçin Beg’in bir şey demesine fırsat vermeden onun yanağını öpüp, masaya döndü.

“Deli kız,” dedi Elçin Beg, gülerek.

Sandalyesinin koluna takılı çantasına uzandı Candan. İçinden bir DVD kabı çıkardı.

“Asıl, benim sana bir sürprizim var.” DVDnin kapağını gösterdi Elçin Beg’e. “Söz vermiştim, hatırladın mı?”

Bir on dakika sonra televizyon karşısındaki kanepeye kurulmuş, Eşkıya’yı izliyorlardı. Elçin Beg, bütün ilgisini filme vermişti. Ne zamandır film izlemediğini kendi bile unutmuştu. Filmin kendine ait bir zamanı vardı ve Elçin Beg’i o zaman süresince tüm dertlerinden, kederinden, düşüncelerinden uzaklaştırıvermişti o zaman içeriside. Candan, mutlulukla başını onun göğsüne bırakmıştı.

***

Kereste fabrikasında, Salı ve Kudret kesmede, diğer işçiler istiflemede, yoğun bir çalışma içindeydiler. Kesimini yaptıkları grup bitince, Salı, soluklanmak için çıktı. Az sonra Kudret de kapıya gelmişti. Salı, sigarasını yakıp, kibrit çöpünü atttı ve derin bir nefes çekti sigaradan. Yola, karşıya baktı, hareket yoktu. Gözleri düştü. Yanına geldi Kudret.

“İyisin, değil mi Mehmet Abi?”

“İyiyim. İyiyim, Kudret. Biraz soluklanayım dedim,” diyerek cebinden paketi çıkarıp, ona uzattı Salı.

“Eyvallah abi.” Paketten tek dal sigara çekti Kudret.

Salı, yanan sigarasını uzattı Kudret’e. Kudret, onunla kendisininkini yakıp, gülümseyerek geri verdi sigarayı. Gökyüzünde kuşlar, karşıda gezinen bir köpek, atölyelere mal getiren götüren kamyonlar…

“Evden memnun musun, abi?” diye sordu Kudret.

“Oldukça iyi. Bana fazla bile hatta. Sağ olasın.”

“Ne olacak, abi. Ne yaptık ki?”

“Ben buraları bilmem. Sen olmasaydın, bu ev işini iki ayda çözemezdim! Bunun altında kalamam.”

“Dostluğun yeter, abi.”

“Dostluk?” Başını salladı Salı. “Dostluk…” Sigarasını attı. “Hadi içeri girelim. Çocuklar malzemeyi hazır etmiştir.”

Kudret de sigarasını bitirmişti. Bir fırt daha çekip, kalanı attı. Salı’nın peşinden, içeriye girdi.

Aynı sabah Çarşamba, belki bir tam gün süren uykusundan ancak aymıştı. Yatağında doğruldu. Açılmış yer sofrasındaki zengin kahvaltıyı şaşkınlıkla seyretti. Dışarıda birileri odun kesiyordu. Çarşamba’yı kendine getiren biraz da o darbe sesleriydi. Kalktı Çarşamba. Sinideki dağçileğinden yapılma enfes reçele daldırdı parmağını. Ufacık bir çileği alıp, attı ağzına. Kapıya gidip, dışarı çıktı sonra. Eşikten dışarı adımını attığında, ileride odun kesen annesini gördü. Kadın, işine dalmıştı, onu fark etmedi. Alışkın, yüzünde usanma emaresi olmaksızın parçalamaktaydı odunları. Çarşamba, koşarak yanına gidip, kadının elindeki baltaya sarıldı. Anası, baltayı vermek istemedi önce.

“Bu benim işimdir uşağım,” dedi, kendine has şivesiyle. “Yol yorgunusun hala. Dinlen.”

Çarşamba, baltayı bırakmadı. Bakışlarını kadının gözlerine dikip, başını iki yana salladı. Kadın, saldı baltayı. Çarşamba, büyük bir mutlulukla odun kırmaya girişti. Kadın, eve doğru geriledi ve kapıya yakın durup, parlayan gözleriyle oğlunun çalışmasını seyretti. Çarşamba, bir süre daha odun kestikten sonra, bir anlık soluklandı. Doğrulup, terini sildi alnının. Önüne sonsuz bir halı gibi uzanan yeşile daldı. Hatırasında dayısını vurmasını sağlayan, daha doğrusu onu yüreklendiren arkadaşı vardı. Beraberce ağaçların arasında koşturuyorlar, yüzlerinde engin bir neşe. Koştururlarken, bir köke ayağı takılan arkadaşı yere kapaklanıyor, onu tutmak isteyen Çarşamba da çimene gömülüyor yüz üstü. Başlarını kaldırdıklarında, hemen önlerinde bir çift ayak görüyorlar. Çarşamba’nın dayısı karşılarında dikilmekte. Bakışlarını zebellah gibi adamın yüzüne kaldırıyorlar. Gözünü kendini bu anıya götüren yeşilden alıverdi Çarşamba. Sonrasının kendisini lal bırakan o ana uzanacağından korkmuştu.

***

Emrah komiser, holdingde iki ofisi boşalttırıp, sorgu odasına dönüştürmüştü. Birinde Tuncay, diğerinde Pazartesi, çapraz sorgudaydılar. Tuncay’ı Emrah komiser, kendi sorguluyordu. O ofiste ikisinden başka bir de güvenlikçi Timur vardı geceden. Adamın gözlerinden uyku akmaktaydı, ama olayın sonuna kadar binada kalmak için direniyordu. Tuncay, kayıtsız, rahattı. Ofis odasında Emrah, masanın koltuğunda, Tuncay, onun karşısındaki döner koltuklardan birinde oturuyordu. Timur ise mini buzdolabına dayanmış, gözlerini ayırmadan, kinle Tuncay’a bakıyordu. Tuncay, ukala tavırlar içinde, iki ayağını da kaldırıp, Emrah’ın oturduğu masaya dayadı. Emrah, bıkkındı.

“Yalnız! Yalnız… Herkes yalnız!” Ellerini masaya vurarak, kalktı. “Ben bile burada yalnızım!” Masanın yanından dolanıp, Tuncay’ın bacaklarını tutttu, savurdu. “Ancak olan şu ki, siz ikiniz hafta sonu o bodrumdaydınız!”

Tuncay, Emrah’ın verdiği ivmeyle koltukta bir tur attı. Elleri beline dayalı, dik dik kendisine bakan komiser, ondan bir yanıt bekliyordu. Tuncay, itilip kakılmaya alışkın değildi. Emrah’ı yüzüne bakmadan cevapladı:

“Hafta sonlarını kent dışında geçiririm. Bodrumda değil! Üstelik bu benim binam. Herhangi bir zamanda burada bulunmamdan daha doğal bir şey olamaz herhalde.”

Timur atıldı:

“Giriş bilgileri iptal edilmiş bir bina sahibi!” Emrah’a döndü. “Tuncay Bey’in holdinge gelmesi Battal Bey tarafından yasaklandı!”

Emrah, adamın önüne geçerek, onu tutmuştu.

“Tamam. Yavaş ol.”

“Üstelik gözünü kırpmadan arkadaşımızı, Cemal’i kevgire çevirdi!”

“Gözünle gördün mü be adam?” dedi Tuncay, gergin bir havada, yerinden kalkmadan.

Timur, öfkeyle tekrar atıldı, ama Emrah onu sıkıca tutup, kapıya savurdu.

“Tamam, dedik arkadaşım! Sen gerekli bilgileri verdin, sağ ol. Şimdi çık ve bundan sonrasını bana bırak. Merak etme.” Kapıyı açtı ve güvenlikçiyi dışarı çıkardı. Kapıda Battal’la burun buruna geldi Emrah. Nihat, Battal’ın hemen yanındaydı. Onları oraya getiren güvenlikçi Cevdet de yanda bekliyordu. O, arkadaşını görünce merakla ona yanaştı.

“Abi, ne oldu?”

“Bir şey yok. Gel.”

Koridor boyunca uzaklaştılar.

“Burada neler döndüğünü bana izah edin, komiser bey,” dedi Battal, Emrah’a.

“Siz kimsiniz?” diye sordu ona Emrah.

“O Battal Bey, geri zekâlı!” dedi içeriden Tuncay, keyiflenerek.

Emrah komiser, omzu üzerinden, çatık kaşlarıyla Tuncay’a bakıp, tekrar Battal’a döndü.

“Bodrumdaki kasanız soyulmuş. Daha da önemlisi, güvenlik görevlilerinizden biri bıçaklanarak öldürülmüş… Kasada ne kadar para vardı?”

Battal dudak büktü.

“İki milyon civarında. Holding çalışanlarına dağıtılacak maaş ve ikramiyeler… Belki ayrıca bazı dosyalar.”

“Ne dosyaları?”

“Dökümler olmalı. Kasa defteri filan… Parasında değilim.” İçeriye baktı, ofise doğru. “Bu sorguyu burada yapmak zorunda mısınız?”

“Binanızdaki en tenha katı seçtim. Merak etmeyin. Çalışanlarınızı rahatsız edeceğimiz bir durum yok. İkisinin de sorgusunu bugün burada, olay yerinde bitireceğim.”

“İkisi mi?”

“Evet. Bir adam daha var,” diyerek, bitişikteki ofisin kapısını açtı Emrah.

İçeride sivil giyimli bir polis ve yüzünden yorgunluk akan Pazartesi, bir masanın iki yanında karşılıklı oturmaktaydılar.

“Bu adamı tanımıyorum,” dedi Battal.

“Orçun Semerci diye biri. Tabi gerçek adı buysa! Araştırıyoruz.” Kapıyı çekti Emrah.

“Bak, komiser. Bu işi sessiz sedasız, basını falan karıştırmadan çözeceksiniz.”

“Diğer polisleri ve araçları zaten bunun için geri gönderdim. Sadece bodrumda araştırma yapan iki adamım var. Hem bu olayın duyulmasının zararı ne, anlayamadım?”

Battal, Tuncay’ın sorgulandığı ofisi işaret etti.

“İçerideki serserinin kim olduğunu biliyor musunuz?”

Emrah komiser omuz silkti.

“Evet. Tuncay Tuncay.”

“Yani holdingin asıl sahibinin eski sağ kolu! Siz dediğimi yapın. Ofislerimi kullanıyorsunuz, bari adamlarımı meşgul etmeyin. Bu güvenlikçilerin her birinin sorumlulukları var.”

“Sorumluluklarını nasıl yerine getirdiklerini gördük!” dedi Emrah, imalı.

Birbirlerine dik dik baktılar. Battal, hırsla asansöre yöneldi. Ardından gelen Nihat’a döndü asansöre varınca.

“Nihat. Burada kal. Tuncay’ı ve diğer adamı asla gözden kaçırma.”

“Buradan nereye gidebilirler ki?”

“Dediğimi yap!” Sesini bir parça yumuşattı. “Rica ederim.”

Nihat, geri durdu. Battal asansöre binince, Nihat döndü ve arkalarından bakmakta olan Emrah’ın yanına gitti. İçeriye girmeye niyetlendi, ama Emrah onu durdurdu.

“Sorguları bitince. Sorguları bitince.”

Böyle deyip, ofise girdi ve kapıyı kapattı Emrah.  Nihat, gerileyip, iki ofisin tam ortasında yere oturdu ve sırtını duvara dayayıp, beklemeye başladı.

Ofise girer girmez, gidip, masaya dayandı ve tepeden Tuncay’ı süzdü Emrah. Tuncay, yine rahat bir pozisyonda, masanın üzerinden aldığı bir aksesuarla oynamakta, Emrah orada yokmuş gibi davranmaktaydı.

“Bak, Duble Tuncay,” dedi Emrah. “Hakkındakileri biliyorum. Uzun zamandır sizleri araştırıyoruz. Zeynel Bey’in konseyini, kaçakçılık döngüsündeki yerlerini, yıllardır işlenen faili meçhul cinayetleri ve saire, ve saire.”

“Ee, bir sonuca varabildin mi bari?” dedi Tuncay, dalga geçer bir tonda.

“Vallahi, ilişkiler ipleri birbirine dolanmış bir yün çilesi gibi dallanıp budaklanmıştı,” dedi Emrah, öfkesini kontrol etmeye çalışarak. “Ama sizin bu soygun işi, her düğümü çözecek gibi. En azından bana yeni bir başlangıç verecek. Sağ olun.”

“Eksik olma da, ne soygunundan bahsediyorsun, sorması ayıp?”

Emrah, dik dik baktı Tuncay’a. Dudağının yarısıyla, anlamlı, sırıtarak, başını salladı. Ağır adımlarla onun etrafında dolandı.

“Senin bodrumda kapalı olduğun hafta sonu, şirketin iki milyonu yürüyor ve sen bundan haberdar değilsin, öyle mi?”

“Kaç kere söyleyeceğim, komiser, hafta sonlarını kent dışında geçiririm. Yazlığım var. Beni tanıyorsan, bunlardan haberin olmalı.”

“Seni tanıyorum, Tuncay Tuncay. Zeynel Bey’den öncen karanlık. Bilinen, Karadenizli olduğun. Bir de köyün hakkındaki efsaneler. Erkek sakinlerinin tümünün kiralık katil olduğu, gizlenmeleri için nüfus kâğıtlarının dahi çıkartılmadığı esrarengiz dağ köyü!”

“Dediğin gibi. Efsane! Bak ben demedim. Sen dedin.”

“Pekâlâ. Sizi iyi kötü biliyormuşuz. Şimdi… Gece beraberce bir yığın beyazlı palyaçoya karşı kıyasıya dövüştüğün, yandaki şu adamı tanımıyorsun ha? Hani şu havalandırma kanalına birlikte girdiğiniz!”

“Rastlantı.”

Kollarını kavuşturup, Tuncay’ın karşısında dikildi Emrah komiser.

“Beni ne sanıyorsun?”

“Bir polis?”

“Doğru. Orçun Semerci’yi tanımıyorsun ama polis olduğumu biliyorsun…” Ellerini beline koydu. Sonra bir elini yumruk yapıp kafasına vurdu. “Kalın, cahil polis kafası işte! Almıyor. Ama uğraşıyorum. Yavaş yavaş anlat.”

“Neyi anlatayım, arkadaş?”

“Örneğin, nasıl oldu da hafta sonu kasa dairesinde, hadi onu geçtim, havalandırma kanalında ikiniz bir araya geldiniz?”

Omuz silkti Tuncay.

“Rastlantı.”

Emrah, öfkesini tutamamıştı bu defa. Atıldı, Tuncay’ın koltuğunu yüz yüze gelecekleri şekilde döndürdü. Avucunu açıp, elini kaldırdı.

“Bana bak! Suratına rastlantıyla olacak bir şey biliyorum!”

Tuncay, kayıtsızca onun avucuna baktı.

“Güzel bir hayat çizgin var.”

Emrah, Tuncay’ı tokatlamak için kaldırdığı elini indirdi. Burnundan soluyordu. Tehditkâr bakışlarla parmağını Tuncay’ın suratına salladı.

“Sana söylüyorum, zaman benden yana.”

Emrah, ceketinin cebinden cep telefonunu aldı. Numarayı çevirip, telefonu kulağına götürdü.

“Ahmet, gelin ve bunu alıp, bodruma indirin. En baştan başlayın,” dedi telefondakine ve gözlerini Tuncay’a dikti. “Yorulduğunda, haberim olsun.”

***

roman 39. fasikül

BÖLÜM 10

BABALAR VE KIZLARI

 

 

Camı geçip, koridora dalan beyazlı güruh, alarmı harekete geçirmişti. Siren gürültüsü üst katlara kadar çıkınca, Timur ve bir diğer güvenlikçi, süratle bodruma inip, koşturarak elektrik panosuna gittiler, alarmı susturmak için. Cam kapının ötesi silme beyazlı adamla doluydu; bağırış çağırışla kasa dairesinin kapısını kırmaya uğraşıyorlardı. Güvenlikçileri gören Talip, onların yanına geldi, adamlarını yararak. Burnundan soluyordu.

“Yukarıda kalıp kapıyı gözlemenizi söyledim!”

“Bina yıkılıyor! Alarmı duymuyor musunuz?” diye çıkıştı ona Timur. “Yakın çevrede ne kadar polis varsa buraya akacak. Kata doluştunuz ve uyarı sitemi harekete geçti.” Arkadaşına döndü. “Aç şu kapıları. Yoksa bu geri zekâlılar kendilerini helak edecekler!”

Diğer görevli, panoyu açıp, şalterlerden birini indirince, alarm kesildi birden. Alarm kesilince paikle kanalda ilerlemeye çalışan Pazartesi ve Tuncay, durup, kanalın gerisine baktılar. Oluşan sessizlik, beyazlıları da şaşırtmıştı. Kapıdan gerileyip, etraflarına baktılar. O sırada panonun yanına giden görevli, kapıları açan kolu indirdi. Kapıların mekanik kilitleri, gürültüyle açıldı. Kasa dairesinin açık kapısından içeri bakan beyazlılar, Tuncay ve Pazartesi’nin orada olmadığını gördüler. İlk şaşkınlığı üzerlerinden atar atmaz, odaya daldılar. İki güvenlikçi, kasa dairesinin kapısına geldi. Kalabalıktan içerisi görülmüyordu. Talip de geldi. Kararsız, bir içeriye, bir güvenlikçilere baktı.

“Sen burada kal,” dedi Timur, arkadaşına.

“Tamam.”

Timur, odalara bakarak ilerledi. Talip, peşine takıldı. İki oda sonra depoya geldiler. Timur, içerde yerde yatmakta olan arkadaşını görünce telaşla onun başına seğirtti.

“Cemal! Cemal!”

Yerdeki adamın başına çöküp, kalbini, nefesini yokladı. O esnada telaşla kanal içinde yön arayan ikili, depoya açılan mazgalın ardından geçti. Timur, onları fark eder etmez, silahına sarıldı. Talip, onun koluna atıldı, ama geç kalmıştı. Ateş alan tabancadan çıkan kurşun, Tuncay’ın kolunda hafif bir sıyrık açtı. Pazartesi, Tuncay’ı kavradığı gibi öteye çekti. talip, Timur’u sertçe öteye savurdu.

“Onları canlı ele geçirmeliyiz!”

“Burada bir cinayet var! Mesai arkadaşımız öldürüldü!” Talip’e donuk, yaşaran gözlerle baktı. “Ne haliniz varsa görün!” diyerek, öfkeyle depodan çıktı.

Talip, olayı çözmeye çalışarak, yerde yatan adamı süzdü. Timur, elinde tabancası, koridorda, kasa dairesinin önünde bekleyen diğer güvenlikçinin yanına gelip, dairenin içine baktı. Ne yaptığının bilincinde olmayan beyaz takımlı güruh, Tuncayların açtığı deliği fark etmiş, oraya girmeye çalışıyordu.

“Yürü Cevdet. Bunların başıbozuk,” dedi Timur. “Cemal Ağabey öldürülmüş!”

Cevdet’in gözleri kocaman açıldı.

“Ne?”

Adamın kolundan tutarak, onu önüne kattı Timur.

“Yürü, yürü.”

Güvenlikçiler, gerisin geri, koridora girdikleri kapıya yöneldiler. O sırada depodan çıkmış olan Talip, nefes nefese onlara yetişti.

“Nereye gidiyorsunuz?”

Timur, kıpkırmızı bir suratla döndü ona. Öfkeden titriyordu.

“Arkadaşımız öldürülmüş burada! Siz, dangalaklar ordusu, neyin peşindesiniz?”

Talip, tekrar kapıya yönelen Timur’un bileğini yakaladı.

“Bu adamları yakalamak istiyorum. Canlı olarak.”

Kolunu kurtardı Timur.

“Ben de o katilleri yakalamak istiyorum. Mümkünse ölü olarak! Cemal’in dört çocuğu vardı, eline bakan!”

“Güzel! İkimiz de onları ele geçirmek istiyoruz. Şimdi söyle bana. O kanallar nereye bağlanıyor? Bu itler nereye ulaşmak hedefindeler?”

“Bu kısmın arkasında otopark var. Büyük ihtimalle oradan kaçmayı planlıyorlar. Şimdi yakamızdan düş!”

Timur, kolunu çekip, Cevdet’in ardı sıra yangın güvenlik holüne açılan kapıdan çıktı. Talip, arkalarından baktı. Sonra koridorun diğer ucuna döndü. Kasa dairesinin önüne geldi. İçeride karmaşa vardı. Adamların bir kısmı kanala giriyor, bir kısmı süratle kasa dairesinden çıkıp, diğer odalara geçiyordu. Talip, bir diğer odalara akan adamlara, bir kasa dairesine baktı. Kararsız, kasa dairesine girdi. Açık kasaya baktı. Kasada, etrafta yanık kâğıt atıkları vardı. Kasanın rafları yerdeydi. Adam, yerdeki yarısı yanmış, bükülü kâğıtlardan birini alıp, açtı. Üzerini okumaya çalıştı. Birden kâğıdı atıp, süratle koridora çıktı, avazı çıktığı kadar bağırdı:

“Toplanın!”

Odalara dağılan beyazlıların bir kısmı çağrıya uydu ve koridora çıkıp Talip’in yöneldiği tarafa gitti. O önde, diğerleri arkada, koridora ilk girdikleri kapıdan çıkıp, yukarıya yöneldiler. Korkunç yüzleriyle koşarak, merdivenlerden giriş kata çıktılar. Üçüncü güvenlikçi, danışma bankosunda, gergin, telefon görüşmesi yapıyordu. Dördüncüsü üzgün, sırtı bankoya dayalı, şapkasını geriye itmiş, alnını ovalamaktaydı. Beyazlılar bir anda kata daldılar. Talip, etrafa bakındı. Diğer iki güvenlikçi orada yoktu. Telefonda konuşan güvenlikçiyi görünce, süratle onun yanına gitti.

“Nereyi aradın?”

Güvenlikçi, bu sorgulamadan dolayı şaşkın, yanıtladı onu:

“Polisi.”

Talip, atılıp, adamın çenesine bir yumruk savurdu. Güvenlikçi yere yıkılınca, arkadaşı derhal silahına sarıldı.

“Lan!”

Talip, parmağını onun suratına kaldırınca, dördüncü güvenlikçi, olduğu yerde kalakaldı. Tabancasını kılıfına saldı.

“Öteki ikisi nereye gitti?”

Ayağa kalkan üçüncü güvenlikçi, çenesini ovalayarak, ilerideki inişi gösterdi.

“Şuradan otoparka bir iniş var…”

Talip, iniş yönüne, ardından da dönüp, güvenlikçilere baktı.

Kanalda ilerlemekte olan Tuncay ve Pazartesi, önlerindeki ızgaranın ardından, otoparkı görmüştüler. Karnının altında çantasıyla sürünen Pazartesi’nin yüzü güldü. Izgaradan sızan ışık yüzünü aydınlattı.

“Ulaştık.”

“Otoparkta mıyız?”

“Biraz gerile.”

Tuncay, geriledi. Pazartesi, kanalın içinde zorlukla dönüp, ayaklarını ızgaraya dayadı. Tuncay’ı kontrol etti.

“Nasıl oldun?”

“Önemli bir şey yok… Bir sıyrık. Bu arada, peşimizden geliyorlar.”

“Az sonra çıkıyoruz.”

Pazartesi, çantasını yana koydu ve elleriyle yerden destek alarak, ızgaraya sert bir tekme attı. Birkaç defa daha tekmeleyerek, kapağı düşürdü. Heyecanla kanal çıkışına ilerlediler. Çıkış deliğinden başlarını uzatır uzatmaz, gördükleri manzara karşısında donakaldılar. İki güvenlikçi ve beyazlılar, otoparka dağılmış, onlara bakınmaktaydı. Otoparka geçişten hala beyazlı geliyordu. Tuncay ve Pazartesi, kanalın içine, geriye doğru baktılar. Derinlerden, yaklaşmakta olan başka adamların uğultusu yayılıyordu kanala. İkili, birbirine bakıp, otoparka inmeyi tercih ederek, aşağıya atladı. Üstlerindeki kıyafetler, yırtık, perişandı. Bir anda etraflarında geniş bir halka oluşturan beyazlıların ortasında kaldılar. Beyazlılar da şaşırmıştı. İkili, sırt sırta verdi. O halde dönerek etraflarındaki adamları süzdüler. Pazartesi, çantasını bacakları arasına alıp, kemerini çözdü.

“Ne o?” dedi Tuncay. “Hocanın tarzını mı konuşturacaksın?”

“Hocam da kimmiş?”

“Aga Kasım, tabi ki.”

“Bunu kendime bağlayacağım. Elimdeyken dövüşemem, öyle değil mi?”

Pazartesi, süratle kemerini çantanın sapından, kolunun altından ve omzunun üstünden geçirip, göğsüne çaprazlama bağladı. Beyazlı halkası, ikiliye doğru bir adım yanaştı. Güvenlik görevlileri, ortaya atıldılar. Timur, havaya bir el ateş etti.

“Bunları bize bırakacaksınız! Bu katilleri polise teslim edeceğim!”

İkili şaşkın, birbirine baktı.

“Ne katili?”

“Kafayı mı yedin be adam?”

Diğer görevli, Cevdet de tabancasını çekti. İkisi de Tuncay ve Pazartesi’nin önüne durup, silahlarını beyazlılara çevirdiler.

“Arkadaşımızı öldürdünüz,” dedi Timur, gözünü beyazlı halkadan ayırmadan.

“Ne?” dedi dehşetle Tuncay. “Biz odaya girdiğimizde adam çoktan cortu çekmişti!”

“Polis sizi aldığında kendinizi aklama fırsatınız olacak!”

Talip, halkayı yararak, ortaya çıktı.

“Bana bak. İkimiz de aynı taraftayız,” dedi Timur’a. “Battal Bey, bu adamları canlı istiyor. Bizden kaçmaları mümkün değil. Battal Bey’in işi bittiğinde de polisler gelip onları alabilir. Şimdi tabancalarınızı indirin de adamları alalım.”

“İki tane adamı canlı götürmek için elli kişi geldiniz, öyle mi?” Sağlam durdu Timur.

Talip, ona yakındı. Ani bir hareketle üstüne atıldı.

“Eeh, yeter be! Saldırın!”

“Ulan!”

Timur’un silahı ateş aldı o anda. Ama kurşun boşa gitti ve tabanca yere düştü. Timur, silahının üstüne yattı. Paniğe kapılan Cevdet de daralan halkaya doğru ateş etti. Beyazlılardan biri omzundan vuruldu. Ortalık bir anda karışmıştı. Beyazlılar, Tuncay ve Pazartesi’ye saldırıp, kıyasıya vurmaya başladılar. Tümü beraberce yumruk salladığı için, çoğu darbe ikiliyi aşmakta, birbirlerine gelmekteydi. İkili, fırsat bulduğu anlarda önlerine gelene girişti. Özellikle Pazartesi, Aga Kasım tarzı Osmanlı tokadıyla, vurduğunu deviriyordu. Kendilerini toparlayan güvenlikçiler, ikiliyi korumaya çalıştılar. O ara bir fırsat yakalayan Tuncay, Pazartesi’yi de çekip, katlı otoparkın üst katlarına dönerek çıkan rampaya yöneldi hızla. Onları fark eden beyazlılar, artlarına düştüler. Yukarıya doğru çılgın bir kovalamaca başladı. İkili, kendilerine ulaşanlarla rampa boyunca dövüşerek ve bazılarını boşluğa savurarak, yukarıya ilerlediler. İki güvenlikçi de peşlerindeydi. Talip, nefes nefese kaldığı noktadan karşıdaki Tuncay’a seslendi:

“Duble Tuncay! Nereye gittiğini sanıyorsun? Çatıdan mı uçacaksın?”

Ellerini iki yana açtı Tuncay, bir yandan kaçmaya devam ederken.

“Allah büyük!”

Kovalamaca sürerken, beyazlıların bir kısmı ve görevli Cevdet, yarı yolda kesildiler. Tuncay ve Pazartesi, nihayet terasa varmıştı. Soluk soluğa kapıyı örtüp, orada buldukları ağırca bir kapağı kapının arkasına dayadılar. Az sonra kapı omuzlanmaya başladı. İkili, ayrı ayrı yönlere koşturarak bir çıkış aradı. Ama hem karanlıktı, hem de girdikleri kapıdan başka geçiş yok gibiydi. Ortaya gelip, endişeyle gözlerini kapıya diktiler. Kavganın devamı için pozisyon aldılar.

O kaos saatlerini İsmail Bey’in mekanında eğlenerek geçirmişti Zeynel Bey. Holding binasında olan bitenden zerre malumatı yoktu. Emekliliğin tadını çıkarıyordu bir anlamda. Çıkışta, İsmail Bey ve bir adamı, Zeynel Bey’i yol etmekteydiler. Kapının önünde, keyifle İsmail Bey’e döndü ihtiyar kurt.

“Vallahi, İsmailciğim, bugünüm dolu dolu geçti. Ama biraz fazla dolu geçti. Yoruldum. Demek, Candan Hanım’ın çıktığı mekan, bizim Turgut’un kardeşinin.”

“Evet, Zeynel Bey. İnşallah sizi eğlendirmeyi başarmışızdır.”

“Eğlendim. Eğlendim,” dedi Zeynel Bey, başını sallayarak.

Zeynel Bey’in beyazlı adamlarından biri aracı çalıştırmış, içinde beklemekteydi. Bir diğeri de ona arka kapıyı açtı. Zeynel Bey araca girerken, gökyüzüne izledi.

“Bugün havada bir tuhaflık var.” İsmail Bey’e baktı. “Yarın güzel olsa bari. Çiftlikte olacağım.”

“Siz yine de gitmeseniz, Zeynel Bey,” dedi İsmail Bey. “Bu hafta havanın bozacağını söylüyorlar. Köşkünüz şüphesiz oradan çok daha konforlu. Yıllarca bakımsız kalmıştır çiftlik evi.”

“Yo. Toparlattırdım orayı. Köşk artık Battal Bey’in. Ayak altında olmak istemiyorum. Bundan sonra çiftliğimde huzurlu bir yaşam süreceğim. Ne kadar ömrümüz kaldıysa artık!”

Zeynel Bey yerine oturunca, İsmail Bey, geriledi. Beyazlı, Zeynel Bay’in kapısını örtüp, öne geçti. Araba hareket etti. İsmail Bey, arabanın ardından baktı uzaklaşana dek ve adamı Tamer’le birlikte, mekânına döndü. İki adamı önde, Zeynel Bey arkada, cadde boyunca arabayla ilerlemekteydiler.

“Efendim, gerçekten çiftliğe mi taşınıyorsunuz?” diye sordu şoför.

“Öyle, delikanlı, öyle. Yine göçüyoruz. Kurtulamadık şu göçme işinden. Göçebe milletiz vesselam…” Başını cama çevirdi. “Göçebeliğimiz yüzünden hayvancılıktan vazgeçememişiz, hayvan sürülerimiz yüzünden de her gittiğimiz yerde dalaşmışız… Göçebeliğin müthiş zor koşulları, hepimizi böyle sert karakterli, haşin ve iyi savaşçılar yapmış. Bir de böyle itilip kakıldıkça, direnmişiz, daha da saldırgan olmuşuz.” Yüzündeki rahat ifade hüzne evrildi. “Geride bıraktıklarımızı anmaz olmuşuz…” Ciddileşerek, önüne döndü. “Yarın Candan Hanım’ı alıp çiftlik evine getirin. Misafirimizdir.”

O sırada arabanın ön camına sert bir cisim çarptı, cam zedelenmişti. Zeynel Bey, atıldı.

“Bu da ne?”

Şoför, direksiyon hâkimiyetini bir anda kaybetti. Önde de trafik akmaktaydı. Direksiyonu istemsiz olarak kırıp, frene bastı. Araba kaldırıma dayanarak, çapraz durdu. Arkadaki araç, son anda fren yaparak, Zeynel Bey’in arabasına çarpmaktan kurtuldu.

Çatıdaki bekleyiş, ikili için dayanılmaz bir hal almıştı. Kalpleri göğüs kafeslerini delecekti adeta. Kapının önündeki engel savruldu bir anda. Beyazlılar terasa doldular. İkili, bir an karşı karşıya kaldı onlarla. Beyazlılardan biri onlara atıldı. Atılmasıyla da gökten süratle düşen ceviz büyüklüğünde bir parçayla kendisini yerde buldu. İkili dahil herkes şaşırmıştı. Gökten düşen parçalar arttı. Beyazlılar korunmak istediler, ama teras açıktı ve sundurma da yoktu. Bir kısmı içeriye kaçtı. Pazartesi, göğsünde bağladığı kemeri çözüp, çantayı Tuncay’la kendisine şemsiye yaptı. Üzerlerine atılma cesareti gösteren, kafasına yediği parçayla kaçmak zorunda kalıyordu. Gökten iri iri dolu yağıyordu. İki güvenlikçi de gelmişti. Doluya dalmaya cesaret edemediler önce. Timur, kenara savrulmuş kapağı gördü ve atılıp, onu başına şemsiye yaptı. Curcunanın içinde zorlukla ilerleyerek, beyazlılarla doluya rağmen tekme tokat kavgayı sürdüren ikiliye terasın bir köşesini işaret etti. Beyazlılar, canlarının derdine düşmüşlerdi. Fırsattan istifade eden ikili, görevlinin ardından, onun gösterdiği köşeye seğirttiler. Timur, bir eliyle başının üstünde kapağı tutarak silahını doğrultup, onları köşeye yönlendirdi. Köşede aşağıya kadar inen çelik bir dış yangın merdiveni vardı. İkili terastakilere baktı ve tereddütsüz, yangın merdivenine geçti. Timur da arkalarından indi. İkili önde, Timur arkada, seri şekilde inmeye devam ederlerken, dolu parçaları çelik merdivenin sağına soluna vurup sekiyordu. Dolu tanelerinin çarptığı bir iki cam kırıldı.

Nihayet binaya girmeyi başarmışlardı. Timur, elinde tabancası, elleri havada Tuncay ve Pazartesi’yi önüne katmış, onları yangın merdiveni tarafından, içeriye getiriyordu. Üçüncü ve dördüncü güvenlikçiler, şaşkınlıkla onlara baktılar.

“Dışarıda inanılmaz bir dolu başladı,” dedi üçüncü.

“Farkındayım!” dedi Timur, nemden bedenine yapışan kıyafetini çekiştirerek.

“Cevdet nerede?” diye sordu dördüncü.

“Şu beyazlı hıyarlarla yukarıda. Az sonra inerler.”

Üçüncü ve dördüncü, nefretle elleri havada ikiliye baktılar. Tuncay, hiç istifini bozmadan, sırıtarak, çenesiyle kapıyı işaret etti. Güvenlikçiler kapıya dönünce, dışarıdaki polis araçlarını gördüler. Araçlardan inen polisler, girişe geldiler. Sağlam kalan beyazlılar ve güvenlikçi Cevdet de aşağıya inmişti. Gelen polisi görünce, onlar da oldukları yerde kalakaldılar.

Emrah komiserin aracı da binaya varmıştı. Aracın kapısı açıldı ve lüks ayakkabısı, özenli giyimiyle arabadan indi komiser. Bu kıyafetler, aslında normalin altında bir boya sahip, karmaşık, düzen tutmayan saçı ve kalın çerçeveli gözlükleri ardındaki Emrah komiserin üzerinde oldukça komik duruyordu. Bu tür şeyleri önemsemezdi ama. Aşıktı işine. Bina kapısına ilerledi ve dışarıda kalan polislerin arasından geçerek, içeriye girip, ortaya geldi. Talip, diğerlerinin arasından sıyrılarak, onun önüne geldi. Üçüncü güvenlikçi de Emrah’a yönelmişti.

“Hoş geldiniz, komiserim,” dedi.

Kerim, bir Timur’a, bir Emrah komisere baktı. Göz göze geldiler Emrah’la.

“Nedir?” diye sordu Emrah, ciddiyetle.

Tuncay ve Pazartesi, birbirlerine baktılar. Pazartesi’nin bakışları, elindeki çantaya kaydı. Endişeliydi.

***

roman 38. fasikül

Battal, aracının içinde, holding binasının önündeydi. Şoför, aracı çalışır halde tutarken, gökdeleni sıkkın bakışlarla süzdü Battal. Yarı araladığı camdan, beyaz takımlı adamlardan birine talimatlar verdi. Adam, arabadan ayrılıp, gerisinde dizili, minibüs tarzı lüks araçlara işaret ederek, binaya yöneldi. Arabalardan bir sürü beyazlı adam inip, ilk adamı izledi. Battal, bir defa daha adamlardan tarafa baktı ve yola devam etmesi için şoförünün omzuna dokundu.

Bir saat kadar sonra, Ali ve Turgut’la, artık yeni ikametgahı olan, Zeynel Bey’in köşkünün salonunda toplantıdaydılar. Seyfettin’e de haber salınmıştı, ama ortada yotu. Nihat’la Salih de orada, Battal’ın gerisindeydiler. Yuvarlak bir masanın etrafında herkes ayakta, saygılı, Battal’ın oturmasını beklemektedi. Masada, Ali sağında, Turgut solundaydı. Nihat ve Salih, Battal’ın gerisinde, masadan ayrı iki koltuğa yöneldiler. Battal, herkese oturmasını işaret etti. Kendi de oturacakken, Turgut’un yanında Seyfettin’e ayrılan koltuğun boş olduğunu gördü. Düşünceli düşünceli oraya baktı.

“Seyfettin nerede?”

“Gıda zehirlenmesi geçirmiş, Battal Bey. Müdahale yapılmış. Evde dinleniyormuş,” diye açıklama yaptı Turgut.

“Benim neden şimdi haberim oldu?”

“Biz de yeni haber aldık. Şimdi söylüyoruz işte.”

Battal, oturduğu yerden şüpheyle, bir Ali’ye, bir Turgut’a baktı.

“Neyse. Devamsızlık hanesine yazarız!”

“Yeni bir arkadaşımız var galiba, Battal Bey,” dedi Ali ve Nihat’a döndü. “Hoş geldin.”

Nihat, hafifçe başını eğerek karşılık verdi ona.

“Nihat ve Salih, beraber, Tuncay’ın işini üstlenecekler,” dedi Battal. “Bunun dışında organizasyonda bir değişikliğe gitmeyi düşünmüyorum. Seyfi’nin şu hareketi gibi durumlarla karşılaştıkça yönümüz değişebilir tabi. Toplantı mekânımız da aynı kalacak. Buraya taşındım.”

Bir anlık sessizlik oldu. Ardından Turgut lafı aldı:

“Battal Bey, Tuncay’ı organizasyondan almanıza bir anlam veremedim. Tüm ilişkilerin köprüsüdür Tuncay. Zeynel Bey’den sonra başkanlığı onun devralacağına kesin gözle bakardık.”

“Bakardınız, öyle mi?”

Turgut, Battal’ın bakışı üzerine yutkundu. Aynı tavırla Ali’ye de döndü Battal. Gerginlik oluşmuştu. Ali ve Turgut, birbirlerine baktılar. Battal’ın sesi tehditkar bir hal aldı.

“Bundan sonra sözlerinizi tartın da konuşun! Söz ağızda iken sahibinin esiridir. Ağızdan çıktıktan sonra…” Omzunun üstünden Nihat’a baktı. Nihat, gözleri Ali ve Turgut’un üzerinde, sakince, başını sallıyordu.

***

Holding bodrumunda, kasa dairesinde kilitli kalan ikilinin duvarda delik açma çalışması devam ediyordu. İkisi de bitkindi, ter içinde kalmıştı. Pazartesi, elindeki rafı Tuncay’a devredip, soluklandı. Tuncay, büyük bir gayretle duvarı kırmaya girişti. Bir yarım saat sonra o da hareket edemeyecek duruma gelmişti. Yere düştü, gözkapaklarını zor tutuyordu. Pazartesi, bir kâğıdı burarak, yeni bir meşale yapıp, yaktı, yere koydu ve onun ışığında işe devam etmek için rafı yüklendi. Kötü haldeydi. Tuncay, darbe gürültüsüne uyandı. Kalktı, diğer rafı alıp, Pazartesi’ye yardıma gitti. Bir biri, bir diğeri, ellerindeki raflarla kırımı sürdürdüler.

Yerdeki meşale sönmek üzereydi. Tuncay kırıma devam ederken, Pazartesi, yeni bir meşale hazırladı, kibritiyle tutuşturdu. Tuncay’ın son darbesiyle delik hayli genişlemişti. Pazartesi, meşaleyi deliğe tutup, içeriye baktı. Tuncay ellerini birleştirip, Pazartesi’nin havalandırmaya çıkmasına yardım etti. Pazartesi, bacadan gövdesinin yarısını geçirmişken etrafa baktı ve yukarıda kanalı gördü. Elindeki meşaleyi o kanala fırlatıp, kendisini bacanın içine çekti. Dikilip, kanala uzandı. Tutunarak, bedenini kanala çekti. İçeriye fırlattığı meşaleyi aldı ve kanalın içinde sürünerek ilerlemeye başladı. Sonunda, ışık yanan bir odaya açılan havalandırma ızgarasına ulaştı. Kanalın içinde zorlanarak döndü ve ayaklarını ızgaraya dayayıp, kendine çekerek, ızgarayı tekmelemeye girişti. Nihayet ızgara yerinden çıkıp, odaya düştü. Pazartesi, kayarak, açılan deliğin ucuna gitti, dönüp, aşağıya sarktı. Deliğin kenarına asılarak, bedenini aşağıya sallandırdı, deponun içine atladı. Atlar atlamaz da gördüğü manzara karşısında, olduğu yerde kalakaldı. Bir güvenlik görevlisi, kanlar içinde yerde yatıyordu.

O sırada holdingin giriş katındaki danışma kısmının önü, beyazlı adamlarla dolmuştu. Resmi kıyafetli, dah önce de bodrumda devriyeye inen dört görevli, onların ablukası altındaydı.

“Burada görevimizi layıkıyla yapıyoruz,” dedi görevlilerden biri. “Sürekli devriyemiz var. Bodrumda kimse yok diyorum! Belli aralıklarla diğer katları da gezmemiz lazım. İşimizi yapmamıza mani oluyorsunuz! Bunu geçin, aşağıda alarmlarımız var ve sürekli devrede.”

Dışarıda Battal’dan talimatları alan, beyazlıların lideri konumundaki adam, konuşan görevliye sert bir bakış attı.

“Hepimiz aynı kişiye çalışıyoruz. Biz emirle buraya geldik. Aşağıda adam ya da adamlar var. Demek ki uyuyorsunuz burada!” Bakışlarını sertleştirerek, görevliye iyice yaklaştı. “Benim adım Talip. Bu adı iyi belle.”

Omuz silkti görevli.

“Ne olacakmış?” Gömleğindeki isimliği işaret etti. “Benim adım da Timur.”

Bir diğer beyazlı, Talip’e yanaştı.

“Bunlara görünmeden girmeyi başaran adam, aynı şekilde çıkmayı da başarır. Aşağıya inmek için neyi bekliyoruz?”

“Battal Bey’in telefonunu,” dedi Talip. “Arkadaşları uyar. Silah olmayacak. Canlı istiyor.” Timur’a dönerek, işaret parmağını onun buruna uzattı. “Bir dahaki devriyeniz sabah altıda ve altıya daha çok var. Şimdi sakin sakin oturun!”

Aşağıda, Pazartesi, donup kaldığı yerden, az ötede yatan güvenlik görevlisine bakıyordu. Şaşkınlığını atar atmaz, adamın yanına gidip, kalbini dinledi, nabzını yokladı. Adamın ölü olduğuna kanaat getirince, etrafı araştırmaya girişti. Rafların birinde ağzı açık, büyük bir şişe kola gördü. Heyecanla şişeye atıldı, onu kafaya dikip, kana kana içti. Sonra kalktı ve elinde şişeyle çıktı odadan. Şişeyi bırakmadan koridorda ilerledi, panoyu açtı ve şalteri kaldırıp, kapıların açılmasını sağladı. Kasa dairesine gitti. Kapıya vardığında, açık kapının ardında, yerde bitkin oturan Tuncay’ı gördü. Tuncay, onu görür görmez kahkaha atıp, onu alkışlamaya başladı.

“Bu eski güzel günleri aklına getirdi mi?” diye sordu Pazartesi, elinde şişeyi sallayark Tuncay’ın yanıa giderken.

Tuncay, keyfi yerinde, yerden destek alarak doğruldu, ayağa kalktı.

“Daha da güzel, arkadaşım, daha da güzel.”

Tuncay, Pazartesi’nin uzattığı kola şişesini alıp, kafaya dikti.

“Daha iyi bir kahkahaya hazırlan, Duble Tuncay,” diyerek, dışarıya yöneldi Pazartesi. “Gel de bir bak.”

Tuncay, onu takip etti. Beraberce koridora çıktılar. İlerleyip, deponun açık kapısına geldiler. Pazartesi, Tuncay’a yerdeki adamı gösterdi. Tuncay, endişeli, ölünün yanına gidip, başına çömeldi. Pazartesi de yanaştı ardından. Tuncay, adamın sağına soluna baktı.

“Öleli en az bir gün geçmiş olmalı.”

Pazartesi, çömeldi ve ölüyü çevirerek sırtını gösterdi.

“Dört bıçak darbesi… Cuma akşamı öldürülmüş olmalı. İnsanların dağıldığı curcunada.”

Kalkıp, ölüye bakarak kapıya çekildiler.

“Kim yapmış olabilir?” diye sordu Tuncay.

“Ona sor,” dedi Pazartesi, ölüyü göstererek.

Çıkıp, koridordaki büyük duvar saatinin önüne geldiler. Saat 11’e gelmekteydi.

“Mesai saati geldiğinde bütün kapılar açılacak,” dedi Pazartesi. “İzlerimizi silmek için bayağı zamanımız var.”

Bir iki saat alan temizliğin ardından, kapıların denetimini de ele geçirmiş olmanın verdiği enerjiyle, kendilerine gelmişlerdi. Pazartesi, giyinmiş, çantasının yanında yere çökmüş, dosyalardan defterine not almaya devam ediyordu. Tuncay, kravatını takıp, ceketine uzandı. Yerde sağa sola dağılmış kâğıt yanıklarına, küllere baktı. Köşede, koridordan gelen ışığıkta not tutan Pazartesi’ye döndü. Ceketini giydi ve gelip, Pazartesi’nin yanına dikildi.

“Aradığın şeyleri bulabildin mi?”

“Ne?”

“Dosyalar diyorum.”

“Bilemiyorum, Tuncay. Bunların hepsi… Bilemiyorum.”

Tuncay, onun yanına çömeldi.

“Sen, Kasım’ın ekibindensin, değil mi?”

“Kasım da kim?”

“Sen Kasım’ın öksüzlerindensin. Seni o gönderdi…” dedi Tuncay, başını sallayarak. “Ona sipariş edilen cinayetlerin dosyalarının varlığını hep biliyordum. Ama Zeynel Bey’in onları burada tutacağı aklıma gelmezdi!”

Pazartesi, başını defterden kaldırıp, Tuncay’a baktı.

“Siz kodamanlar, her şeyi bilmek zorundasınız, değil mi?”

“Ben kodaman değilim. Görece zengin olabilirim, ama her zaman öyle değildim. Ben de bir öksüzüm. Annemi, babamı hiç tanımadım. Hasbelkader, Zeynel Bey beni buldu ve yanına aldı, yetiştirdi. Şimdi ise bir piç geldi ve her şeyimi elimden aldı!”

“Sen de onu soyup, yaralamak istiyorsun, öyle mi? İki milyonla mı yıkılır bu adam?”

“Önemli olan paranın miktarı değil. Dokunulabilir olduğunu fark etmesi… Gerçi, biri benim yerime bunu gerçekleştirmişe benziyor…”

“Görevliyi bıçaklayan kimse…”

“Bizden önce gelen ve paraları alan…”

“Kasayı açmasına yardım eden ortağı görevliyi ortadan kaldırdı.”

“Aynen öyle.”

“Aynen.”

Pazartesi, çantadan yeni bir dosyayı çıkarırken, Tuncay, yere oturup, başını dizlerine dayadığı kollarının arasına aldı.

“Sıçtın Tuncay… Sıçtın Tuncay…” diye söylendi kendi kendine.

Pazartesi, notundan başını kaldırdı.

“Efendim?”

Tuncay, sayıklamayı bırakıp, Pazartesi’ye döndü.

“Yeterince dosya taramadın mı? Bırak artık. Kalanını da götürürsün.”

“Kaçmam gerekirse, çantanın bana yük olmasını istemiyorum. Fazla da kalmadı zaten. Bir saatlik işim ya var, ya yok.”

“Belki o kadar zamanımız yoktur. Bir an önce çıkalım buradan.”

“Ben çoktan hazırdım saatler önce kasa açıldığında. Ama sen bırakmadın, hatırlatırım.”

“O zaman ağzına kadar dolu bir çantayla gidecektin. Şimdi çanta da hafifledi. Burada kalmamız için hiçbir sebep yok.”

“Nasıl yapacağız peki? Benim bildiğim tek çıkış, girdiğim yer. Yani ana giriş. Bütün güvenlik orada şimdi. O yüzden devriye zamanı kaçalım demiştim. Çıkışın en ıssız olduğu zamanlar onlar!”

Tuncay, pantolonunun arkasını silkerek kalktı.

“Bir şansımız daha var, desem?”

“Nasıl?”

Tuncay, ona duvarda açtıkları deliği gösterdi.

“Havalandırma kanalları. Otopark tarafına oradan geçebiliriz.”

“Otopark…”

“Tabi. Bu kısmın bitişiğinde, binanın kapalı otoparkı var. Orada beni bir araç bekliyor ve bu havalandırma kanallarının o tarafa bağlandığından yüzde yüz eminim.”

Pazartesi, duvarda açtıkları deliğe ve yerdeki çantaya baktı.

O esnada danışmanın etrafında biriken beyazlı adam ordusu, gelecek direktifi beklemekteydi. Talip, araştırır gözlerle, etrafa bakındı. Timur’a döndü.

“Bodrumdaki biri bu binadan nasıl çıkar?”

“Binanın girişi de çıkışı da burası. Mecburen önümüzden geçer. Bir de yangın merdiveni var. Ama onu kullanan da arka bahçeye çıkacağından ve istinat duvarı arkadan kaçmasına müsaade etmeyeceğinden, yine dönüp buradan geçmek zorunda.”

Talip, Timur’a baktı, elleri belinde. Giriş kapısına döndü. Cebi çaldı. Gayrı ihtiyari duvardaki kocaman, süslü saate kaydı bakışları, cebinden telefonunu çıkarırken.

“Alo…Tamam.” Telefonunu kapadı. Bodrum kata giden iki büyük iniş görünüyordu solda. Ciddiyetle yaptığı işaretlerle beyazlı grubu ikiye bölüp, birini bir inişe, diğerini ötekine yönlendirdi. Tekrar güvenlikçilere döndü. “Gözünüzü dört açın,” dedi onlara. “Buradan ya da kapı önünden kedi bile geçmesin. Adamı yakalarsanız, Battal Bey sizi ödüllendirecektir.”

Timur, başını iki yana salladı.

“Yine söylüyorum. İki gündüz, iki gece boyunca sürekli devriye yaptık. Aşağıda kimse yok.”

Talip, ters ters ona baktı ve dönüp, süratle öteki adamlara yetişti.

Aşağıda Pazartesi, elektrik panosunun başındaydı. Tuncay, elinde bir tabancayla ölü güvenlikçinin yattığı depodan çıkıp, Pazartesi’nin yanına geldi. Silahı görür görmez, kaşları çatıldı Pazartesi’in.

“Bu neyin nesi?”

“Çıkacağımız yerde neyle karşılaşacağımızı bilemeyiz.”

Pazartesi, panodaki kolu indirmeden önce, emin olmak için kasa dairesinin kapısına baktı. Kapıyı tutması için araya koyduğu çantanın yerinde olduğunu gördü. Dönüp, kolu indirdi. Kapılar birer birer kapandı mekanik gürültüleriyle. Pazartesi, kasa dairesine yönelecekti ki, Tuncay’ın sabit bakışlarını fark etti, durdu.

“Ne oldu?”

“İkimizin kaderleri bir şekilde birbirine bağlandı, arkadaş. Normal şartlarda bırak benimle aynı yerde olmayı, yanıma yaklaşmayı hayal edemezdin. Oysa şimdi aynı konumda, yan yanayız.”

“Yağmur yağıyor; sokakta olsak ve şemsiyemiz olmasa, tek bir çıkma varsa etrafta altına sığınılacak, zengin olsan, fakir olsan, kral olsan, dilenci olsan yan yana geleceksin mecburen.”

“Yağmur komünisttir; herkese eşit yağar. Rüzgâr ise kapitalisttir; zayıf olanı yıkar!”

Pazartesi, acı gülümsedi.

“Şimdi ikimiz de komünistiz, öyle mi?”

Omuz silkti Tuncay.

“Öyle demeyelim de, eşitiz, diyelim. Bu an için… Hem zengin ve fakir, komünist ve faşist, başbakan ve işçi; bunlar göreceli kavramlar. İnsan bir gün biri, bir gün diğeri olabilir. Tek ayrım var dünyada. İyi ve kötü! Gerisi hikâye.”

Pazartesi, Tuncay’a baktı. Ceketini ilikleyip, kasa dairesine yöneldiğinde, sesleri duydular. Gittikçe yaklaşan ayak sesleri geliyordu yukarıdan. İkisi de endişeli gözlerle merdivenlere döndüler.

“Ve işte yağmur geliyor,” ddi Tuncay. “Bu defaki sağanak hem de!”

Pazartesi, duvar saatine baktı.

“Devriyeye var henüz. Bu neyin nesi?”

Kasa dairesine gideceklerdi, ama kıpırdayamadılar. Gözlerini aşağıya inen merdiven holünün kapısından ayıramıyorlardı. Kapı bir anda açıldı ve beyazlı adamlar, kuduz köpekler misali, bodruma doluştu. İkili, dehşet dolu gözleriyle bir anda silkinip, cam kapının ardına kaçarak, kapıyı kapatıp, sürgülediler. Arkada biriken sürü kapıya yüklendi. Kuvvetli sürgü kapıyı tutuyordu, ama fazla dayanacak gibi değildi. İkili, nefes nefese, bir parça rahatlamış, geriledi. Tuncay, son bir umut, cam kapının önüne gitti yine. Yüzünü oldukça sert, öfkeli bir ifade kapladı. Avazı çıktığı kadar bağırdı:

“Siz kime daldığınızı sanıyorsunuz? Hepinizi tek tek ayaklarınızdan sallandıracağım! Derilerinizi yüzeceğim! Defolun, gidin buradan!”

Adamlar kapıyı omuzlamayı sürdürdüler. Pazartesi, bir eli çantanın kulpunda, kasa dairesindeydi.

“Kapı onları tutacaktır bir müddet. Gel!”

Tuncay, deliye dönmüştü. Belindeki tabancayı çekti. Kapının ardındaki adamlar bir iki adım gerilediler. O sırada diğer beyazlı grup da koridorun öbür ucundaki kapıyı zorlamaktaydı. Tuncay, öfkeyle o yöne döndü, ateş etmeye başladı.

“Hepinizi geberteceğim!”

Kurşunların tamamını harcamıştı. Tetiği çekmeye devam ediyordu yine de. Ardındaki cam kapının önünde az önce gerileyen grup, kapıyı tekrar omuzladılar. Tuncay’ın kurşun saydırdığı kapının kilidi kırıldı. Kapının ardındaki beyazlı kalabalık koridora akmaya başladı. Tuncay, kendini kasa dairesine zor attı. Pazartesi çantayı çekince, kapı kapandı. Yine kasa dairesine kilitlemişlerdi. Süratle duvarda açtıkları deliğe yanaştılar. İçerisi çok karanlıktı. Tuncay, deliğin yanında, yerde bıraktıkları feneri buldu. Bir umut, feneri denedi. Onu, eline vurarak yakmaya çalıştı. Yanmayınca, feneri öfkeyle fırlattı. Kapıya dışarıdan yüklenen kalabalığın gürültüsü derinden gelmeye devam ediyordu.

Cam kapı da açılmıştı dışarıda. Birleşen iki kalabalık, gürültüyle kasa dairesinin kapısına yüklendi. İkili telaşla bacaya daldı. Önden giren Pazartesi, çantasını kanala atarak, Tuncay’ın eline basıp, kanala çıktı. Oradan elini uzattı ve Tuncay’ı kanala çekti. İkili, sürünerek kanalda ilerlemeye başladı. Pazartesi, önlerinden çantayı itiyordu. İleriye doğru kanalın dallandığını gördüler. Kalakaldılar yerlerinde. Pazartesi, omzunun üstünden Tuncay’a baktı.

“Şimdi ne olacak?”

Önlerinde örümcek ağı gibi dallanan bir kanal yumağı vardı. Adeta bir labirente düşmüşlerdi.

roman 37. fasikül

Kocaman masanın iki ucunda Battal ve eşi, Emine Hanım, kahvaltı ediyorlardı. Battal iştahla yerken, karısı kesikti, sadece zaman zaman çayını yudumlamaktaydı. Genç bir hizmetçi kız, servislerini yapıp, kenara çekildi.

“Abimi niye getirmedin?” diye sordu kadın, geriye yaslanarak.

“O Azeriyle gitti,” dedi Battal, eşine bakmadan yemeye devam ederek.

Kadın şaşırmıştı. İlgili, masaya doğru eğildi.

“Ne Azerisi? Elçin Beg mi? O yaşıyor mu?”

Battal, başını salladı. Boşalan fincanını hizmetçiye doğru itti. Kız, çayını doldurdu. Elindeki porselen demlikle Battal’ın eşine de gitti, ama kadın zarif bir jestle çayı reddetti. Kız, geriledi.

“Başka bir isteğiniz var mıydı?” diye sordu kız.

Battal, cevap vermeyince, kız çıktı. Battal, iştahla yemeye devam ederken, gözlerini kaldırdı ve eşinin asık yüzünü gördü. Hemen kapının dışındaki adamlarına seslendi:

“Buraya bakın!”

Kapı açıldı, iki adam içeriye seğirtti. Gelip Battal’ın karşısında önlerini ilikleyip, el pençe divan durdular. Adamlardan birine sordu Battal:

“Senin adın ne?”

“Hakkı.”

“Sen?”

“Mustafa,” dedi diğeri.

“Yahu, benim 50 adamım vardı burada! Siz nereden çıktınız?”

“Battal Bey, bizi Zeynel Bey sizin yakın korumanız olarak tahsis etti,” dedi Hakkı. “Bundan böyle her an sizinle olacağız. Ne emrederseniz yapacağız.”

Battal, hoşnutsuz bir ifadeyle baktı adamlara.

“Nihat’la Salih dönmediler mi?”

“Henüz dönmediler, Battal Bey.”

“Oflaz’ı taşıyın buraya,” dedi Battal ve adamlar çıkarken, eşine döndü. “Biraz yüzün gülsün, be kadın! Daha istediğin nedir? Her şeye sahipsin artık!”

“İstediğimin bu olduğunu nereden biliyorsun, Battal Bey? Ben sadece mutlu, huzurlu bir yuva istedim. Çoluğumla çocuğumla sakin, kan kızılı değil, şeker pembesi bir dünyada yaşamak istedim!” Gözünden bir damla yaş süzüldü. “Ben seni sevdim, Battal. Her şeyine katlandım, çocuksuzluğum dâhil. Kapıdan her çıkışında, bu gidişin dönüşü olacak mı, dedim kendi kendime. Sen döndün, evet, ama sevdiğimiz nice insan sapır sapır döküldüler. Teklifi kabul etmeyecektin…”

Battal, keyifsiz, kalktı. Sehpada duran puro kutusuna gidip, bir puro aldı. Onu kesti ve yine sehpadaki kristal çakmakla yaktı. Pencereye yürüdü. Aşağıya baktığında, bir taksinin kapıya yanaştığını gördü. Dışarıda yağmur vardı. Taksiden inen Nihat, koşturarak köşke girdi. Eşine döndü Battal.

“Bu akşamki konsey toplantısı, Zeynel Abi’nin köşkünde yapılacak. Abi, oraya taşınmamızı istiyor. Taşınacağız da. Mutlu olmalısın. Yıllar sonra büyüdüğün eve dönüyorsun.”

Kadın, başını çevirdi. Halen üzüntülüydü. Kapı açıldı, Nihat girdi. Battal ona baktı.

“Salih? Salih’i ne yaptın?”

“Aga, dur. Bir kendimize gelelim. Sucuk olduk! Yenge, hürmetler.”

Nihat, ıslak paltosunu, ceketini çıkarıp, şömineye yanaştı. Arkasını şömineye vererek, dikildi.

“Siz çıktıktan sonra rakılayası geldi beyimizin.” Güldü. “Kapışmaya yeltendi, üçüncü büyükte koma! Merak etme. Evine götürdüm, üstünü çulladım.”

“Eyvah ki eyvah, Cin Salih,” dedi kendi kendine Battal. “Çaptan düşüyorsun…”

“Kahvaltı yaptın mı, Nihat?” diye sordu Emine Hanım.

“O kolay, abla,” deyip, Battal’a döndü yine Nihat. “Siz ayrıldıktan sonra Bino geldi. Kasım’a ulaşmış.”

“Gebertmiş mi?” diye sordu Battal, dişlerinin arasından.

Nihat omuz silkti.

“Uyarmış, diyelim. Onu sonda tutuyor. E, eniştesi ne de olsa.”

Battal, purosunu şömineye attı.

“Bizim eski tabancaların tümü pörsüdü anasını satayım!”

“Kasım, laf arasında bir takım kâğıtlardan söz etmiş. Bino kurcalamamış pek. Ama hele şu günlerde, dikkatli olmak lazım.”

O esnada Oflaz, değneklere dayanarak, iki adamın kolları arasında, acı içinde odaya girdi. Battal, öfkesini ona yönlendirdi. Şöminenin yanında durup, Oflaz’a baktı.

“Bırakın!”

Adamlar, Oflaz’ı saldılar. Delikanlı, değneklerle bile, ayakta zor duruyordu. Acılı yüzünde korku da vardı. Battal’la aralarında beş metre var, yoktu.

“Yürü!” dedi Battal.

Nefise Hanım da odaya girmişti. Emine Hanım, acıma ve heyecanla Oflaz’ı izliyordu. Oflaz, adım atmaya korkmaktaydı.

“Ablan da bakıyor, işte. Hadi yürü!”

Battal, eşi masadan kalkıp, Oflaz’a doğru hamle yapacakken, müdahale etti ona.

“Bırak!” Oflaz’a döndü. “Yürü dedim!”

Oflaz, ter içindeydi. Güçlükle değneklerden birini öne attı, ama adımını atmaya ürküyordu.

“Bu adam deyince yürüyor, ben deyince adım dahi atmıyorsun, öyle mi?” diye söylendi, Nihat’ı göstererek.

Araya girdi Nihat:

“Çocuk yürümedi o gün. Bir kolunda ben, bir kolunda Salih vardık. Bize tutunarak kendini atıyordu sadece.”

“Biz ayağa kalkmaya da ikna edemiyorduk ya. Sen deyince kalkmadı mı? Yürüyecek şimdi!”

Oflaz, titreyerek ayağını sürüdü, düştü. İki kadın atılıp, delikanlıyı kaldırdı. Nefise Hanım, çekinerek durumu açıkladı:

“Battal Bey, Oflaz’ın kemiği kaynamıyor. Doktor bey, kemiğinde parçalı kırıktan dolayı boşluk oluşmuş olabileceğini söyledi. Yarın film çekimine götüreceğiz.”

“Benim neden şimdi haberim oluyor?” diye çıkıştı Battal, öfkeyle.

Emine Hanım, sitemini patlattı hemen:

“Seni nereden buluyoruz beyefendi? Gördüğümüz mü var yüzünü?”

Battal, atılacak oldu, ancak, tuttu kendini. Yüzü kıpkırmızıydı. Gözlerini karısınınkilere dikti.

“Çıkın hepiniz!” dedi kızgınlıkla.

Battal’ın iki yeni adamı, Oflaz’ı kadınlardan alıp, omuzladılar. Kadınlar da onların peşinden çıktılar. Nihat da çıkmaya yönelmişti ki, Battal onu durdurdu.

“Sen dur, Nihat.” Çıkanlar, kapıyı kapattıktan sonra, Battal, Nihat’a işaret etti. “Sofraya gel hele.” Yan yana oturdular. “Neymiş şu kağıt meselesi?”

“Bino’ya sorsan ya? Hatta daha güzeli, Kasım’ın kendisine sor.”

“Kasım kim?” diye söylendi Battal. “Hakkını kaybetmiş bir kapı kulu!”

Nihat, uzanıp, ortadan bir zeytin aldı, ağzına attı.

“Ben bilmem. Ama iyi koku aldığım söylenir.” Sol elinin işaret parmağını açtı, “Kağıt denen bir şeyler var,” orta parmağını açtı, “Kasım’ı öldürsen ağzından laf kaçırmaz, demek ki bir bildiği var ki Bino’ya çıtlattı ve…” yüzük parmağını açtı. “Tuncay üç gündür ortada yok!”

“Tuncay? Tuncay’ın işi bitti. Kabuğuna çekilmiştir.”

“Acaba?”

Battal’a bir şüphe gelidi, bir gözü seğirdi. Kolu yine sancımaya başlamıştı, omzunu tuttu. Kalkıp, cep telefonuna gitti sonra. Numarayı çevirdi.

“Zeynel Abi?” Duraksadı. “Yok abi, önemli bir şey yok. Eve geçip geçmediğinizi merak ettim, hepsi bu. Toplantıda olacak mısınız? Tamam… Estağfurullah. Görüşmek üzere,” deyip, telefonu kapadı. Telefon elinde, masaya gelip, oturdu. Nihat, sorar gözlerle ona baktı. “Zeynel Abi, aylar önce bana gizli birtakım dosyalardan bahsetmişti. Holdingde bir kasada… Nihat, git toplantıya kadar Salih’i ayılt. İkinizin de dimdik, kendinde, orada olmanızı istiyorum. Halletmem gereken bir iş var benim. Zeynel Abi’yi coşturmanın hiçbir âlemi yok şimdi. Tek bir adamla baş edebiliriz herhalde!”

***

Holding bodrumundaki odada, ikili, hala uyukluyordu. Havasızlıktan ve terden bitkin düşmüşlerdi. Pazartesi, gömleğini çıkarmış, atletiyle yarı uyur, yarı uyanık, oturur haldeydi. Tuncay, biraz daha diriydi, ama başını zor kaldırıyordu. Bağdaş kurmuş halde otururken, kollarını kucağına yatırmıştı. Gömleği sırılsıklamdı. Kendi kendine sayıklıyordu:

“Bir zamanlar bir hücrede, su dolu bir çukurda 18 saat kalmıştım. Yalnızdım…”

Pazartesi, elinin tersiyle alnının terini sildi, feneri kontrol etti.

“Işık da gidiyor…” Feneri bir kenara bıraktı. Bitkin halde çantaya uzanıp, kendine çekerek, açtı. İçinden birkaç dosya çıkarıp, taramaya başladı fenerin gittikçe solan ışığında. Ciddileşiti. Ter içinde kalan Tuncay, gömleğini çıkarmıştı. Üstü çıplaktı. Pazartesi’nin elindeki dosyaları gördü.

“Çilene değdi inşallah.”

“Bakacağız,” dedi Pazartesi, incelemeye devam ederek.

“Personel dosyalarına benziyor,” derken, duraksadı Tuncay. “Bir dakika, bu tür dosyalar için İnsan Kaynakları Birimi var. Zeynel Bey’in böyle dosyayla, yazıyla işi olmaz. Burada, bu tedbirle ne saklayacak paradan başka?”

Pazartesi, dosyaları süratle tarıyor, biteni yanına koyuyordu. Birinde durdu. Birkaç satırı okuyup, o sayfayı çekti, aldı, buruşturup top yaptı ve Tuncay’a attı. Tuncay göğsüne çarpan kağıdı yere düşmeden yakalayıp, açarak, düzeltti. Gözleri kocaman oldu bir anda. Kâğıtta biraz eski bir resmi, kendi hakkında bilgiler vardı. Pazartesi’ye kaldırdı gözlerini.

“Kim?”

“Bilmiyorum. Yazıyorsa orada yazıyor. Buradan sağ salim çıkarsak, patronuna sorarsın artık!”

Tuncay, kâğıdı gözünün hizasına kaldırıp, yazanlara baktı, yüzünde bir dehşet ifadesiyle. Pazartesi ise işine dalmıştı. Kombinasyonları yazdığı not defterini ve kalemini çıkardı çantadan, notlar almaya başladı. Tuncay, kâğıdı katlayıp, cebine koydu. Pazartesi’ye baktı.

“Yazmakla ne uğraşıyorsun? Dosyaları aldın ya.”

“Bunları taşımayı düşünmüyorum. Hedef bilgiler değil mi? Hamallığın ne lüzumu var?”

Tuncay, doğrulmaya çalıştı. Bacakları tutulmuştu. Yüzünü buruşturarak, kolona yaslandı. Fenerin zayıflayan ışığına baktı. Hararetle yazmayı sürdüren Pazartesi’yi süzdü sonra. Manalı manalı sırıttı ona.

“İki milyonu almak isterdin, değil mi?”

“Hayır,” dedi Pazartesi, başını defterden kaldırmadan.

Ona doğru ilerledi Tuncay. Tepeden, yazdıklarına baktı.

“O zaman burada ne yapıyorsun?”

“En önemli nokta, Duble Tuncay, ben burada değilim. Tamamlanması gereken bir mesele vardı, talip oldum diyelim. Bu iş sadece bir serap.”

“Nasıl yani?”

“Yapmak zorunda olduğumuz şeyler vardır…” O esnada kapının alt aralığından ışığın yandığını gördü. “Işık!” Atılıp, feneri kapattı. Ayak sesleri geldi önce, ardından kapıların mekanik gürültüsü. Işık söndü sonra. Pazartesi, fenere uzandı, yakmayı denedi, olmadı. Bir iki bacağına vurdu feneri, tekrar denedi. Bu defa yanmıştı. O kapının bir tarafında, Tuncay diğer tarafında oturuyorlardı şimdi. Pazartesi, feneri aralarına koydu. Tuncay, yorulan bacaklarını dinlendirmek için kendi tarafında kalan çantayı, ayağının altına yükselti yapmıştı.

“Böyle iyi!” diyerek, çemkirdi ona Pazartesi.

Tuncay, ayaklarını indirip, bacağıyla çantayı ona itti.

“Yemedik, kardeşim!”

“İşim bitsin, çanta hep senin!” dedi Pazartesi, çantayı kendine çekerken.

Tuncay, taranıp, yere atılan dosyalara baktı.

“Bunlar tamam mı?”

Pazartesi, başını salladı. Yine çantadaki dosyalara dalmış, not alıyordu. Tuncay, yerdeki dosyalardan birini alıp, içindeki kâğıtları telden kopardı. Buruşturup, top yaparak kapağı açık kalan kasadan içeriye atmaya başladı onları.

“Ben zenginim… Bok gibi zengin!”

Pazartesi, bir anda bir şeye uyanmıştı. Kafasını defterden kaldırıp, kapıya baktı. Zaman kavramlarını yitirmişlerdi. Tuncay’a döndü Pazartesi.

“Saat kaç?”

Tuncay, sıkıntılı bir şekilde, zorlanarak kaldırdı kolunu. Saati görünce, hemen doğruldu.

“Altı devriyesi mi?”

Pazartesi, bakmadığı dosyaları çantasına topladı. Defteri, kalemi de içine koydu. Tuncay, merakla onu izliyordu. Pazartesi, terli atletini çıkarıp, bir kenara atttı, etrafa bakındı.

“Pazartesi sabahı nasıl çıkacağız buradan?” diye sordu.

“Kapılar açılacak, personel gelecek. Kalabalığa karışacağız.”

“Kalabalığa karışacağız. Bu kadar kolay! Bir insan su içmeden ne kadar dayanabilir?”

“Daha bir gün sürmedi susuzluğumuz. Amma da dayanıksızsın!”

Pazartesi, karanlığa çare bulmaya çalışıyordu. Yerdeki dosyalara yöneldi. Dosyalardan çektiği kâğıtları kenara koydu. Bir kâğıdı aldı, bükerek buruşturdu, meşale haline getirdi. Bir kibrit kutusu çıkardı, bir kibrit çakıp, kâğıdı tutuşturdu. Meşalenin ışığında etrafa baktı.

“Sen ne kadar ısrarlı olursan ol. Benim sabahı beklemeye niyetim yok!” dedi Pazartesi. “Burada düzen değişti. Dışarıda bir şeyler dönüyor.”

“Bu noktadan sonra her yol Bursa! Çıkışı bul, arkandan geliyorum.”

Tuncay da kalktı ve bir meşale de o hazırladı kâğıtlardan. Pazartesi’ninkinden tutuşturdu rulosunu. O da arayışa girişti. Kâğıdın dumanı Tuncay’ı rahatsız etmişti.

“Işık bize lütuf mudur, eziyet mi?”

“Tuncay Tuncay. Bunca yıl buraya gittin geldin ve buradan nasıl kurtulacağımızı bilmiyorsun, öyle mi?”

“Kardeş, ben fare miyim bodrumlarda gezineyim?”

“Şimdi geziniyorsun ya!”

Ellerinde kâğıt meşaleler, duvarları incelemeye koyuldular. Bir köşede Tuncay’ın meşalesi söndü. Soluklanmak için duvara yaslandı. Yaslanır yaslanmaz da ürpererek çekildi. Duvar, diğerlerine göre daha nemli, koyuydu. Eliyle bir o kısmı, bir diğer duvarları yokladı. Heyecanla Pazartesi’ye döndü.

“Işığı getir!”

“Ne var?”

“Burası ıslak ve serin,” dedi Tuncay, duvarı göstererek. “Sadece burası.”

Pazartesi, meşaleyi bir eline aldı ve Tuncay’ın gösterdiği duvarı yumrukladı. Yumruğun gürültüsü, duvarın ardında yankılanır gibi oldu. Ardından diğer duvarı yumrukladı, aynı sesi almayınca, tekrar ilk duvara vurdu, emin olmak için.

“Arkada havalandırma kanalı olmalı, “ dedi ve elindeki meşaleyi Tuncay’a verip, aceleyle kasanın kapağını açtı, içindeki demir raflardan birini çıkardı. Nemli duvara vurmaya başladı onunla. Tuncay, dehşet içinde sağa sola bakındı. Tuncay, telaşlanmıştı.

“Delirdin mi sen? Devriyeler?”

“Evet, aynı şey,” dedi Pazartesi, rafı duvara savurmaya devam ederken. “Ha pazartesi yakalanmışız, ha şimdi. Ayrıca hala yaşıyoruz.” Kolu yoruldu bir süre sonra. Rafı Tuncay’a devretti. “Senin sıran!”

Tuncay, rafı aldı ve kırıma devam etti.

***

Elçin Beg, elinde şemsiye, bu defa Neriman Tarhan’la beraber, bir cadde kenarına tezgah açmış çiçekçi kadının önündeydi. Neriman Tarhan, sade, düzgün kıyafetler giyinmişti. Şık bir tokayla topladığı saçı açıktı. Elçin Beg, bir demet gül aldı, nazik gülümseyişiyle ona verdi. Kadın, mahcup, aldı çiçekleri. Elçin Beg, eğilip, yine bir karanfil seçti, çiçekçi kadına sapını kestirip, yakasına taktı onu. O sırada arkalarından, hızlı adımlarla Ufuk geçiyordu. Ufuk, iki üç köşe geçip, başka bir caddeye saptı. Orada bir mağazanın önünde bekleyen Perşembe’ye yöneldi. Perşembe onu görünce toparlandı, üzerini düzeltti.

“Merhaba. Fazla bekletmedim, umarım,” dedi Ufuk.

“Yok, yok. Hem beklemenin de güzelliği var.”

Gülümsedi Ufuk.

“Nereleri gezdireceksin bakalım?”

“Aşağıda bir çay bahçesi var. Oraya gidelim mi? Manzarası güzel.”

“Çay içmek olduktan sonra, ele ne para kazandırıyoruz? Senin kahvehanen yok mu? Oraya gideriz.”

Perşembe, yüzünü astı.

“Orası… Pek uygun değil. Yani, erkek işi bir mekân, anlayacağın.”

Ufuk, omuz silkti.

“Dediğin gibi olsun.” Yan yana yürümeye başladılar. “Peki, kahvehaneyi kime teslim ettin? Kapattın mı bugün?”

“Kapatmadım. Bir genç aldım. Ben yokken çekip çeviriyor her şeyi… Ama bir gün sana bol köpüklü, nefis bir kahve yaparım, benim oraya has. Bayılırsın!”

“Hmm, bayılırım demek.”

Perşembe, başını salladı. Gözleri mutlulukla parlıyordu şimdi. Sahil yönüne kıvrıldılar. Kalabalıktı sahilyolu. Balık tutanlar vardı kenarda. Seyyar satıcılar, gayretliydiler. Sokaklar ıslaktı sabahki çiseden…

***

İkindi vakti, Çarşamba artık köyündeydi. Hani o düşünde hatırladığı, ama yeşiline, ama havasına, ama suyn rağmen bir kabus olarak zihnine uğrayan, yıllar yıllar önce dayısını vurduğu köy, hayalete dönmüştü şimdi. Çoğu yıkılmış, harap durumda, Karadeniz’e has ahşap ve taş karışımı yapıların arasından geçti Çarşamba. Uzaktan köpek havlamaları geliyordu, onlar bile köyün dışındaydılar. Çarşamaba, ihtiyar bir adamın önünden geçti. Adam, buruş buruş yüzüyle bastonuna dayanmış, gözleri derin, dünyadan geçmiş bir bilge misali duruyordu bir evin önünde. Çarşamba’nın geçişini fark etmedi. Çarşamba, metruk yapıların arasından ilerleyerek, nispeten iyi haldeki kendi doğduğu, yetiştiği evin önüne geldi. Kutsal bir şeye dokunur gibi uzanıp, itti kapıyı. İçinde fazla bir eşyanın bulunmadığı, fakir bir evdi girdiği. Kıyıda mutfak gibi çevrilmiş bir bölümde, duvarda iki sıra takılı tahta raflarda birkaç sahan, bardak diziliydi. Köşede ahşap bir sini altı yer sofrası dikine dayanmıştı duvara. Evin tek odası, doğrudan girilen bir ortak mekândı. Yere hayli yıpranmış bir kilim seriliydi. Pencerenin önündeki, birbirine çakılan latalardan oluşturulmuş bir divanın üstüne örgü bir örtü seriliydi. Kenarında, yerde dürülü bir yatak ve bir yorgan vardı. Ortada yanan teneke sobanın deliklerinden içindeki alev görülüyordu. Çarşamba, bitkindi. Kapıyı kapadı ve yerdeki dürülü yorganı açtı. Kendini divana külçe gibi bırakıp, üstüne yorganı çekti. Bir anda uykuya daldı.

Ağzı yüzü peştamala sarınmış, yıpranmış, beli bükük, olduğundan yaşlı görünen bir kadın, elinde bir kova odun, kapıyı açtı. Kadın, girer girmez divanda uyuyan Çarşamba’yı gördü. Bir anda yüzünün şekli değişip, yumuşadı. Kovayı sobanın yanına bıraktı. Gidip, uykusu derin Çarşamba’nın üstündeki yorganı düzelttti, gencin omzuna çekti. Sobaya gidip, odunlarla sobayı besledi. Sonra, kafasına yastık dahi alamadan düşüp kalan Çarşamba’nın başını dizine alıp, divanın kenarına oturdu, bir eli Çarşamba’nın saçlarında…

***

Akşam, Kasım’ın mekanı bayağı müşteri toplamıştı. Bahtiyar, bir masada oturmuş, kolları sıvalı, önlüğü üzerinde, bir deftere bir şeyler yazıyordu. Perşembe, paltosundaki yağmur damlalarını silkeleyerek, masalarda çay içen, oyun oynayan müşterilerin arasından geçerek, geldi. Onu karşıdan gören Bahtiyar gülümseyerek ayağa kalktı.

“Hoş geldin, usta.”

Perşembe’nin paltosunu çıkarmasına yardım etti, patron masasının yanındaki direk askıya astı onu. Perşembe, deftere bir baktı.

“Ders mi çalışıyorsun?”

“Yok, usta. Bir kitap yazmayı deniyorum, Turan Seyfioğlu üstüne.”

“O da kim?” diye sordu Perşembe, koltuğuna geçerken.

“Eski, çok eski bir artist.” Perşembe, omuz silkti. Bahtiyar, onun karşısına bir sandalye çekerek, oturdu. “Zamanında müthiş şöhretliymiş. Şimdi pek hatırlayanı yok.”

“Zamanı geçmiş işte. O halde niye yazıyorsun ki?”

“Tanıtmak için. Maceralı bir hayatı var. Neler neler yaşamış!”

“E, bu kadar eski bir adamsa sen nereden biliyorsun onun maceralı hayatını?”

“Araştırıyorum. O dönemden ulaşabildiğim herkesle röportaj yapmaya çalışıyorum. Yeşilçam’ın çınarları. Yönetmen, aktör, görüntü yönetmeni… Sinemacılar.”

“Ben sinemaya hiç gitmedim ki,” dedi Perşembe, dalgın. “Ölü insanları yazmak…” Bahtiyar’a döndü. “Biliyor musun, ölülerle benim de garip bir ilişkim vardır.”

Bahtiyar, işitmemişti.

“Efendim, usta? Neyse. Bu kitap bitmez. O kadar araştırmaya, görüşmeye rağmen bir arpa boyu yol aldığım söylenemez. Adamın hakkında yazılı o kadar az şey var ki. Pek röportaj da vermemiş. Ama Ali Kaan bana söz verdi. Adamın kız kardeşi hayata imiş. Onu bulacak bana. Birinci ağızdan anlatım! Düşünebiliyor musun?” Keyiflendi. “O zaman biter kitabım işte.”

“İnşallah.”

“Sana bir sır vereyim mi, usta? Seyfioğlu kitabı bir tarafa, Ali Kaan sağ olsun; ha, bu arada Ali Kaan, çalıştığım derginin editörü, Türkiye’nin en iyi sinema yazarlarından biri, işte bu Ali Kaan, hayatımın aşkıyla, Türkan Şoray’la röportaj yapmamı sağlayacak!”

Perşembe dudak büktü.

“Türkan Şoray…”

“Yok artık!” diyerek tepki gösterdi Bahtiyar, şaşkın.

O sırada müşterilerden biri seslendi.

“İki çay alalım!”

Bahtiyar, kalktı hemen.

“Geliyor!” Perşembe’ye döndü, tezgaha yönelirken. “Kendine iyi davran, ustam. Arada sinemaya git.” Manalı gülümsedi. “Kız arkadaşını da götür.”

Perşembe, kaş altından, sert bir bakış attı ona. Ama kızmamıştı. Bahtiyar, ocağa geçti.

***

Müzikhol, tenhaydı, henüz programa vardı. Candan ve ekibi, sahnede prova yapıyordu. Candan, şarkıyı söylerken, aşağıya inmekte olan Elçin Beg ve elinde onun verdiği güllerden hazırlanmış bir buket taşıyan Neriman Tarhan’ı fark etti. Yüzüne kocaman bir tebessüm yayıldı. Mikrofonu bıraktı hemen.

“Arkadaşlar, biraz ara verelim.”

Ekip, parçayı kesti ve kendi hallerinde, enstrümanlarıyla ilgilenmeye başladı. Elçin Beg ve kadın, müzikhole inmişlerdi. Elçin Beg, Candan’a sarılıp, yanaklarından öptü onu. Candan, Neriman Tarhan’a ilgiyle baktı.

“Büyük sanatçıyı getirdin nihayet,” dedi Elçin Beg’e yönelik.

“Evet, bu hanım işte,” dedi Elçin Beg.

Kadın, tedirgince, Candan’ın uzattığı ele uzandı.

“Beni tanıyor musunuz?”

“Hayır,” dedi Candan, saygıyla kadının elini sıkarken. “Hayır. Ama Elçin Beg o kadar bahsetti ki sizden ve sanatınızı o kadar övdü ki, sizinle tanışmak için can atıyordum!”

“Karşında,” diyerek kenara çekildi Elçin Beg ve iki şarkıcıyı yüz yüze bıraktı.

Neriman Tarhan, elindeki buketi Candan’a uzattı. O şaşkın bakarken, kucağına bıraktı buketi.

“Elçin Beg bana aldı,” dedi mahcubiyetle. “ama çiçekler için öyle yaşlıyım ki. Sizin gibi taze, güzel bir bayana yaraşır bu çiçekler.”

Çiçekleri burnuna götürdü Candan, kokularını içine çekti.

“Öyle demeyin.” Sitemli bir eda takındı. “Daha bana tek bir gül gelmiş değil!” İkisinin de ellerini tuttu sonra. “Gelin, oturalım şöyle.”

Candan, iki konuğunu çekerek bir masaya götürdü, oturttu. Elçin Beg etrafa bakındı.

“Müşteri yok bugün anlaşılan.”

Candan da oturdu.

“Henüz açılmadı da ondan, akıllım! Burası bir gece kulübü!” Kadına döndü. “Kusura bakmayın. Şimdilik bir şey ikram edemeyeceğim. Ama gece uzun. Misafirimsiniz.” Elini tuttu kadının. “Öyle mutlu, öyle kıvançlıyım ki!”

Neriman Tarhan, giydiği kıyafete de, başının açık olmasına, yapılı saçlarına da alışkın değildi. Zavallı tavırları vardı. Etrafına ürkerek bakıyordu.

“Rica ederim rahat olun,” dedi Candan.

“Sana bu akşamki sürprizim bu kadarla bitmiyor, küçük kız,” dedi Elçin Beg. “Bir kişi daha gelecek.” Saatine baktı. “Hatta girmek üzeredir belki.”

“Kim?” diye sordu Candan, merakla.

Elçin Beg, kızın gözlerinin içine baktı.

“Sence kim?”

Candan’ın neşesi yitti, gülümseyişi kayboldu bir anda. Elçin Beg, gülümseyerek başını salladı. Candan, dalgındı. Elçin Beg, onun bu durumuna anlam veremedi, ciddileşti.

“Bir gecede iki sürpriz. Ben olsam havalara uçardım.”

“Onun için değil. Bu kadar çabuk olacağını düşünmüyordum. Hepsi bu.”

“İstediğinin bu olduğunu sanıyordum. İstanbul’a gelişin bundan değil miydi?”

“Evet, ama ne bileyim, bu karşılaşma için törensi bir şey olsun istiyordum sanırım.”

Elçin Beg, tekrar gülümsedi.

“Bundan iyi tören mi olur? Orkestra var,” Neriman Tarhan’a baktı, “memleketin en önemli solistlerinden biri,” tekrar Candan’a döndü, “pardon, ikisi burada! Allah’tan cezasını mı isteyecek gelen?  Hem, kızımı buldum ben. Dünyanın en mutlu adamıyım. Yarın yine buluşuyoruz, biliyor musun? Şu bir hafta herkes kahkahalarla gülecek. Asık surat istemiyorum!”

Candan, ortadaki buketi kendisine çekip, kokladı. Ardından, gülümseyerek, kadına baktı.

“Dünyaya geç gelmişim.  Sizi sahnede izlemeyi nasıl isterdim, bilemezsiniz.”

Kadın, utangaç, gülümseyerek, Elçin Beg’e baktı. Hemen ayağa kalkatı adam.

“Hiç de geç kalmış değilsin. O hala büyük bir sanatçı” Kadını elinden tutarak kaldırdı. “ve bu gece onu sahnede izleyeceksin!”

Kadın, şaşkındı, beklemiyordu bu hareketi. Yine de bir kolunu beline yaslayarak kendisini sahneye yönlendiren Elçin Beg’e itiraz etmedi, çıktı sahneye. Şaşkınlıkla karışık utangaçlığı kısa sürdü ama. Candan, meraklı gözleriyle ona bakıyordu. Elçin Beg’in gülümseyen bakışları, Neriman Tarhan’a cesaret verdi. Bir anda büyüdü kadın, kamburu düzeliverdi. Bir solist duruşu aldı mikrofonun önünde. Arkasında Candan’ın ekibi, onun gözlerinin içine bakmaktaydı. Bir büyük org, mini bir piyano, bir klasik gitar ve bir bateri, çalınmayı bekliyordu. Kadın, ekibe bir şeyler söyledi ve dimdik, mikrofonun başına geçti. Ekiptekiler, bakışlarıyla aralarında anlaşıp, parçaya girdiler. Kadın, adeta eski, şaşaalı günlerindeydi. Kendisini o zamanki kadar dev, o zamanki kadar güzel hissediyordu. Seçtiği parça eski bir şarkıydı. Belki onun solistlik döneminden daha da eski. Gizemli geçmişinden bir parçaydı, Rumca bir balad. Ama sonra o kadar çok modern ve farklı dillerde uyarlaması yapılmıştı ki, gençlere birkaç kelimeyle tarif edebilmişti şarkıyı. Neriman Tarhan’ın çatallı, ihtiyarlamış sesi, parçayı daha da hüzünlü kılıyordu. Elçin Beg, Candan’a döndü ve ‘Nasılmış?’ manasında bir jest yaptı. Kız, sahneden gözünü ayırmıyordu. Elçin Beg, elini uzatıp, onu dansa davet etti. Kadının şarkısı eşliğinde dans etmeye başladılar. Candan, başını dostça, Elçin Beg’in omzuna bırakmıştı. Dansları sürerken, Zeynel Bey ve iki adamı, merdivenlerde belirdiler. Ağır ağır müzikhole inerlerken, Zeynel Bey, önce şarkı söyleyen Neriman Tarhan’ı, ardından ortada dans etmekte olan Elçin Beg ve Candan’ı gördü. Merdivenlerin ortasında durup, onların dansını seyretti bir süre. Elçin Beg ve Candan, ortamın karanlığından dolayı Zeynel Bey’i fark etmeden, bir süre daha dans ettiler. Neriman Tarhan, yüzünde hüzünlü bir ifadeyle, şarkısını tamamladı. Gözleri kapalıydı. Adeta ayakta rüya görüyordu. Elçin Beg ve Candan da dansı bırakıp, kadının yanına gittiler.

“Harikaydınız!” dedi Candan.

Kadının yüzünde huzurlu bir gülümseme vardı. Elçin Beg, nezaketle onun elini öptü. Geriden, merdivenlerden gelen alkış sesine döndüler. Basamakları inmekte olan Zeynel Bey, ciddiyetini koruyarak, alkışlamaya devam ediyordu. Candan, gözlerini ondan ayırmaksızın, ne yapacağını bilmez halde ortaya ilerledi. Neriman Tarhan, sahneden indi ve korkuyla Elçin Beg’in koluna yapıştı.

“Ona dikkat et,” dedi Elçin beg’in kulağına. “O senin düşmanın!”

Elçin Beg, kadına baktı, ama dediğini ciddiye almadı. Döndü ve kolunu kadından alıp, yürüdü, Candan’ın yanından geçip, aşağıya inmiş olan Zeynel Bey’in yanına vardı. Zeynel Bey’in iki adamı geride, barın yanında durdular. Gülümseyerek elini uzattı Elçin Beg.

“Zeynel Bey, hoş geldiniz.”

Zeynel Bey, onun elini sıktı, ancak gözü Candan’daydı. Onu algılamaya, tanımaya çalışıyordu. Elçin Beg, Zeynel Bey’in koluna girip, onu müzikholün ortasında kalakalmış Candan’a getirdi. Neriman Tarhan da yanlarına gelmişti; Candan’ın gerisinde durdu ve yüzünü karanlıkta saklayarak, endişeyle Zeynel Bey’e baktı. Elçin Beg, Candan’ı takdim etti Zeynel Bey’e:

“Bahsettiğim kız, Candan.”

Zeynel Bey, soğuk bir baş hareketiyle selamladı kızı. İhtiyar kadına baktı.

“Hanımefendi?”

“O, memleketin medarı iftiharı, tanınmış ses sanatkârlarımızdan Neriman Tarhan’dır. Uzun yıllar Battal Bey’in gazinosunda çıkmıştı.”

“Neriman Hanım…” dedi Zeynel Bey, gördüğünü yadırgar, acır tonda. “Çıktığı yerde izdiham yaratan, ayakkabısından şampanya içilen Neriman Hanım. Tanımaz mıyım? Yıllar hepimizden bir şeyleri çalıyor, öyle değil mi? Gözümde canlanıveren uzak, tatlı bir anı gibisiniz…”

“O bir anı değil, bir abidedir, Zeynel Bey,” dedi Elçin Beg. “Oturalım mı?”

Yakındaki bir masaya oturdu dörtlü. Elçin Beg, Zeynel Bey’in bir yanına, Candan, diğer yanına ve Neriman Tarhan da, Zeynel bey’in karşısına oturdu. Masada bir süre soğuk bir hava esti. Zeynel Bey, bir ara yan gözle Candan’ı kontrol etti.

“Elçin Beg, senin kızım olduğunu iddia ediyor.”

“Öyleyim.”

“Sıdıka Hanım’la benim çocuğumuz olmadığını cümle âlem bilir. Benim bir rahatsızlığım…”

“Sıdıka Hanım’dan olduğumu söylemedim.”

Zeynel Bey, Elçin Beg’e baktı. Zihnini zorlamakta, Candan’ın yalan söylediğine kendini inandırmaya çalışmaktaydı. Asla Candan’ın yüzüne doğrudan bakmıyordu.

“Ne demek istiyorsun?”

“Gülbeyaz’ın kızıyım. Hamile kaldığı zaman kendisine inanmadığınız, şantaja kalkıştığı bahanesiyle İstanbul’dan uzaklaştırdığınız kadın!”

“Öyle bir şey yok. Benim bir çocuğum olması mümkün değil.”

“Ben bir iddiada bulunmuyorum. Sizden bir şey istiyor da değilim! İstediğinize inanabilirsiniz. Sadece annemin vasiyeti gereği kendimi size duyurmak durumundaydım. Hepsi bu!”

Öfkeyle kalktı masadan Zeynel Bey.

“Eeeh, bu kadar saçmalık yeter! Ben meşgul bir adamım! Bu kadar zaman tanıdığım fazla buna!”

Elçin Beg de onu sakinleştirmek niyetiyle ayaklandı.

“Zeynel Bey…”

Zeynel Bey, dinlemedi onu. Merdivenlere yöneldi. Beyazlı adamları da peşinden gittiler. Onlar çıkarken, Candan’ın başı önündeydi. Neriman Tarhan, kıza acımıştı. Umar arar bakışlarla Elçin Beg’e döndü. Elçin Beg, kadınlara sakin olmalarını işaret edip, merdivenlere koşturdu. Yaşının izin verdiği süratle basamakları tüketip, müzikholden çıktığında, az ileride duran arabayı gördü. Araçta Zeynel Bey ve önde şoför olarak beyazlı adamlarından biri oturuyordu. Diğer beyazlı adam, Zeynel Bey’in kapısını örttü. Araç çalışır haldeydi. Elçin Beg, gidip, Zeynel Bey’in oturduğu yanda durdu. Diğer beyazlı da öne bindi. Zeynel Bey, camı yarıya kadar açtı. Elçin Beg, eğildi. Zeynel Bey, ona kaşlarının altından, gözlerini kısarak baktı.

“Şimdi, sen benim kızımla mı dans ettin?”

Gülümsedi Elçin Beg.

“Siz de benimkiyle dans edersiniz, ödeşiriz.”

“Battal’ın yalandan yere sağa sola para saçmasına gerek yok, Vahapzade. Seni ben de öldürebilirim.”

“Bir hafta sonra, Zeynel Bey. Bir hafta sonra.”

***

roman 36. fasikül

BÖLÜM 9

YAĞMUR VE RÜZGÂR

 

 

Zeynel Beyaz’ın da Battal’ın da o anda holding binalarında olan bitenden haberleri yoktu. Pazartesi, bitkin, kasanın başındaydı. Bir kombinasyon daha denedi, kapak açılmadı. Dönüp, saate baktı. 01:30’a geliyordu. Feneri ağzından aldı, gidip, duvara yaslandı, gözlerini yumdu. Tuncay da elektrik panosuyla cam kapının arasında, sırtı duvara yaslı, uyuyakalmıştı. İkisi de öyle derin uykuya dalmışlardı ki, saatin ve olabileceklerin farkında değllerdi artık.

Birkaç saat sonra, Tuncay’ın pozisyonu değişmişti.  Yüzü cam kapıya dayalı, oldukça rahatsız, uyumaktaydı. Yüzü camdan kayarak düşen Tuncay, aniden uyandı. Kendine geldi ve derhal saatine baktı. 05:15’ gösteriyordu. Saati görmesiyle yerinden fırladı.

“Serseri!”

Tuncay, doğrulup döndüğünde, cam kapının arkasında dikilmiş, hin bakışlarla kendisine bakan Pazartesi ile göz göze geldi. Pazartesi, kapının sürgüsünü çekip, Tuncay’ı kendi tarafına buyur etti. Tuncay, Pazartesi’nin yanından geçerken ona tehditkâr parmağını salladı.

“Rövanşı alırım!”

Kasa dairesine geçerlerken, Pazartesi, kazan dairesinin kapısı kapanmasın diye araya koyduğu çantayı çekti, kapı örtüldü. Aynı çantayı bu defa kasa dairesinin kapısının arasına bıraktı ve işe koyuldular. Benzer ritüelde bir devriye daha atlatıp, işlerine devam ettiler. Bu defa sırayla dinleniyorlardı. Kasaya geçme sırası Tuncay’daydı. Başına bağladığı kravata sıkıştırdığı fenerin ışığında çalışmaya girişti. Bir süre sonra yorgun düştüğünü hissetti. Artık bu aralıklar kısalmıştı. Çabuk beziyorlardı sıralarından. Soluklandı Tuncay. Ayağa kalkıp belini gerdirdi. Hemen arkasında yere çökmüş, sırtı duvara yaslı dinlenen Pazartesi’ye döndü.

“Beşinci turda takılıyor. Dikkat et.”

Feneri çıkarıp, Pazartesi’ye uzattı. Pazartesi, feneri aldı ve ışığını kontrol etti. Zayıflamaya başlamıştı. Pilleri pantolonun cebinden çıkardıklarıyla değiştirdi. Doğruldu. Yüzünü buruşturmuş, gömleğinin üstünden göğsünü ovalamakta olan Tuncay’a baktı.

“Kaç deneme yaptık?”

“3650’ydi en son.”

Pazartesi, başını salladı. Feneri denedi bir daha ve daha iyi yanmaya başladığını gördü. Kasaya yöneldi. Tuncay, bitkin halde duvara yaslanıp, bir süre Pazartesi’nin çalışmasını izledi.

“Beni öldürmeni isteyen kimdi?”

“Hatırlamıyorum,” diye yanıtladı Tuncay’ı Pazartesi, dikkati kilitte.

“Hadi.”

“Geçmiş gün…”

“Silah dayasan söylemem, diyorsun yani.”

Pazartesi, cevap vermedi. Kasadaki takılma sesini o da duymuştu. Tuncay, dikkat kesildi. Pazartesi, kombinasyonun diğer numaralarını da çevirip, kolu denedi. Bu defaki metalik bir kilit sesiydi. Pazartesi, heyecanla Tuncay’a döndü. Tuncay’ın gözleri yerlerinden fırlayacaktı.

“Aç şunu!”

Kasayı açtılar. Pazartesi’nin aradığı dosyalar oradaydılar, ama kasada kuruş para yoktu!

Pazartesi süratle dosyaları toparlayıp, kapının arasına koyduğu büyük çantaya tıkmaya girişti. Tuncay, şaşkınlıkla rafları tarayarak, parayı arıyordu. Döndüğünde, dosyaları yerleştirmeyi tamamlayan Pazartesi’nin, ceketini giymeye davrandığını gördü. Atılıp, engelledi onu.

“Ne olacak şimdi?”

Ondan sıyrıldı Pazartesi.

“Az sonra devriye var. Kapılar açılınca çıkarız.”

“Hayır! Yakalanmayacağız. İki uslu çocuk gibi, pazartesi sabahını bekleyeceğiz.”

Pazartesi, bir süre Tuncay’ın yüzüne baktı ve sonra usulca ceketini yere bıraktı. Tuncay, onun vazgeçtiğini düşündü. Devriyelerden saklanmak üzere, kazan dairesindekinin aynı çelik tavaya çıkmak için hamle yaptı. Fırsattan yararlanan Pazartesi, Tuncay’ı tutup, koridora savurdu. Kapının arasındaki çantayı kontrol etmeyi de ihmal etmedi. Çanta alınırsa, kapı kapanacaktı. İkili, yumruk yumruğa kavgaya tutuştular. Vuruşarak, koridor boyunca düşe kalka ilerlediler. Kasa dairesinin kapısına geldiklerinde, Tuncay, Pazartesi’yi yumruğuyla içeriye savurdu. İçeride de altlı üstlü boğuşmaya devam ettiler. Pazartesi’nin yumruğuyla sersemleyen Tuncay, sırtını duvara yasladığında, dışarıda ışıkların yandığını gördü.

“Işıklar!”

Pazartesi, Tuncay’a sert bir yumruk daha indirerek, onu yere serdi. Kapıya atılıp, aradaki çantayı çekti. Kapı kapanmış, içeride kilitli kalmışlardı!

İki güvenlik görevlisi, koridor boyunca geldi, elektrik panosunun önünden geçip, öteki yöndeki kontrolü tamamlamış olan diğer ikisiyle merdiven holü kapısında birleştiler ve kattan çıktılar. Kapı kapandı, koridor ıssızlaştı. Ana ışıklar kapandı.

Tuncay, zorladığı kapıyı açamayınca, çıldırmış gibi, duvarı yumruklamaya başladı. Pazartesi, nispeten sakindi. Yerden aldığı feneri kontrol etti. Oldukça zayıflamıştı ışık. Elleri düştü. Hala duvarı dövmekte olan Tuncay’a baktı.

“Yalandan yere kendini paralama.”

Tuncay, yüzünü kollarına dayayarak, sinir kahkahaları attı. Pazartesi, öfkelendi bunun üzerine. Tuncay’ın üzerine atıldı ve onu bir çekişte kapıdan alıp, suratına bir yumruk indirdi. Tuncay, sendeledi.

“Eğer beni dinleseydin şimdi dışarıdaydık!” der demez, Tuncay’ın yumruğuyla kapıya yapıştı Pazartesi.

“Seni buraya ben çağırmadım! Ait olmadığın bir yerdesin!”

“Senin yaptığın gibi, kendi kasamı mı soyuyordum? Benim hedefim sadece dosyaları almak ve çıkmaktı. Sen yerini bilmediğin bir paranın ardındasın! Senin gibiler beni deli ediyor! Berbatsın! Enkazsın!”

İkisi aynı anda birbirine atılıp, boğazlarına yapıştılar ve olanca güçleriyle sıktılar. Ancak, ikisi de takatsizdi. Bitkin, yere çöktüler ve soluk soluğa, kafaları birbirine dayalı halde kaldılar.

***

Karadeniz sahil yolunda ilerleyen otobüste Çarşamba, koridor yanı koltuğunda, üzerine ceketini örtmüş, uyukluyordu. Başı neredeyse düşecekti. Muavin geldi, onu dürterek uyandırdı.

“Hemşerim! Hemşerim! Varmak üzereyiz.” Çarşamba, zorlukla gözkapaklarını araladı. “Bagajın var mıydı?” Çarşamba, başını iki yana salladı. “İyi.”

Muavin, şoför tarafına yollanırken, Çarşamba, ceketini sırtına geçirip, kalktı. Koltuk üstü bagajından paltosunu aldı. Açılan orta kapıya ilerledi. Araba hareket edecekken, muavin açık olan kapıdan sarkarak, onu uyardı:

“Burada bekle. Yarım saatte bir dolmuşlar geçer. Seni gideceğin yere götürür. Hadi eyvallah!”

Çarşamba da ona elini kaldırdı. Muavin içeriye girince, otobüs hareket etti. Çarşamba, paltosunu giyip, önünü sıkıca ilikledi, yakasını kaldırdı. Ellerini cebine koyup, hareket ederek ısınmaya çalışır halde, dolmuş bekledi. Karşıda Karadeniz’in dalgaları sahili dövüyordu. Soğukta titreyerek, ama büyük bir dinginlikle seyretti denizi. Yüzüne müstehzi bir gülümseme yayıldı. Bir yirmi dakika kadar sonra geçen külüstür bir dolmuşa el etti heyecanla.

Yemyeşil fındık bahçelerinden başlayan ancak bir patika denebilecek darlıktaki köy yolu, daha yukarılarda çay tarlalarını kat etti. İstanbul’un beton ve metal çöplüğü cehenneminden şimdi döndüğü bu diyar, bambaşka bir ülkeye, bir masal alemine aitti adeta. Yükselinen her rakım, Çarşamba’yı hedefine, özlemine biraz daha yaklaştırıyordu.

İnce, ıslak bir patikanın ağzında dolmuştan indi. Soğuk, şimdi daha da keskinleşmişti. Paltosuna daha da sarıldı. Yukarıya baktı. Yüksekleri yoğun bir sis tabakası kaplamıştı. Çarşamba, sise yöneldi. Uzaklardan, derin, boğuk bir tulum ezgisi yükseliyordu.

Çarşamba, sisin üstündeydi şmdi. Taştan, dar, çamurlu patikada, onun önünden bir nine gidiyordu. İnce bacakları üstünde kambur sırtına yüklemiş çalısını, belki doksan yaşında, ama gözleri çakmak çakmak bir kadın. Ayağında kara lastik, üstünde allı pullu yerel kıyafetler… Çarşamba, kadına yetişti ve sırtındaki çalıyı alıp kadına yardım etmek istedi, vermedi kadın. Çarşamba çekiştirdi yine, ama bırakmadı.

“Vermem, evladım. Beni yaşatan budur. Aşağı çalılıktan toplar, taşırım bunları evime.” Çarşamba nineyi sevgiyle izlerken, bir süre yan yana yürüdüler. “Kimlerdensin? Yabancıya benzemiyorsun, da.”

Çarşamba, konuşmuyordu yine. Doruğa baktı. Dağın üstünden, sisi dağıtarak, heybetli bir kartal süzüldü. Döndü, yine gülümseyen gözleriyle nineyi izledi Çarşamba.

“Doktor gelecekti, uşağum. Hau, ileriki köye sağlık ocağı açtılardı. Sen o musun yoksa?” Çarşamba’ya çevirdi bedenini. Yüz yüzeydirler. “Dizlerim acıyor, uşağum.” Ayak bileklerini gösterdi. “Haburalar şişiyor ağaç gibi böyle! Bir gözüme de kara indi…”

Nine şikâyetlerini sıralamaya kesintisiz devam ederken, Çarşamba, diz çöktü onun önünde. Kadın şaşırmıştı.

“Uşağum, bir şeyin mi var? Evim haura. Gel, dinlen.”

Çarşamba, eğilip, ninenin ayağına uzandı. Öptü.

***

Necla’nın evine huzurlu bir sükunet hakimdi. Cuma’yla kadın, yataktaydılar. Kadın, yüzünde dingin bir mutlulukla Cuma’nın göğsünde uyumaktaydı. Cuma’nın gözleri açık, yorgun, dalgındı. Parmakları kadının saçlarını okşuyordu. Pazar, kadının yatak odasının kapalı kapısının önünden geçti. Orada bir an durup, gülümsedi. Mutfağa yöneldi. Mutfakta hamarat bir kahvaltı hazırlığına girişti.

O saatlerde Cumartesi, telaşlı adımlarla Kasım’ın mekânına girdiğinde, tezgâhta Perşembe’yi görünce şaşırdı. Adımları yavaşladı. Bahtiyar, güler yüzle, masadan masaya müşterileri dolaşıyordu. Cumartesi, tezgâhın önüne geldi. İşine dalmış Perşembe, onu fark etmemişti.

“Merhaba,” diye selamladı onu Cumartesi.

Perşembe, ocaktan başını alınca onu gördü, sevindi. Kollarını kocaman açarak, ona sarıldı.

“Vay, Cumartesi, kardeşim!”

“Bırak Cumartesi’yi,” dedi öteki, ciddiyetle. “Artık yeni kimliklerimize alışsak iyi olur. Peşimizdeler!”

Ayrıldılar. Perşembe, soran gözlerle Cumartesi’ye baktı. Çırağına seslendi sonra:

“Bahtiyar, ocakla ilgilen!”

Az sonra yukarıdaydılar. Cumartesi, sedirde oturmuş, etrafı süzüyordu. Perşembe, hazırladığı kahveyi iki fincana doldurup, onun önündeki sehpaya koydu, kendine bir tabure çekti.

“Kasım, burayı sana devretmekle hata yaptı,” diye lafa girdi Cumartesi. “Bizim eninde sonunda buraya uğrayacağımızı biliyordu.”

“E, uğramanız da bir hata değil mi?”

“Saçmalık. Bütün bunlar saçmalık! Bir arada kalmaya devam etmeliydik. Kimse bize bulaşmaya cesaret edemezdi o zaman.”

“Kim bize bulaşacak ki, kardeşim? Bizi kim biliyor, tanıyor?” Fincanı Cumartesi’ye itti. “Soğutma.”

Bir yudum aldı Cumartesi.

“Mmm. Kasım Aga, gitmeden kahve işini öğretmiş,” deyip, sırtını yastığa dayadı. Fincanı yanına koyup, pencereye döndü. Dışarıda yağmur başlamıştı. Cama vuran damlalar… Perşembe’ye döndü yeniden. “Bir polis var. Adı Cemil. Seni, beni ve Salı’yı gördü buradan çıkarken. Gördüğünün ne olduğundan emin değil pek, ama bizi şeklen tanıyor.”

“Ne zaman görmüş? Hem burası kahvehane. Müşteri olamaz mıyız?”

“Kardeş, adam bizim ne olduğumuzu biliyor! Ulan, hep gevşek, hep vurdumduymazdın. Aga Kasım baktı elinden bir şey gelmeyecek, çareyi burayı sana vermekte buldu, değil mi? Sonunda bize ulaşılacağı belliydi. Uyan!”

Bir süre konuşmadılar. Perşembe, kahvesini bitirdi. Kaşığıyla, dalgın, fincanın dibindeki telveden aldı ağzına. Cumartesi, bekledi ve kahvesinin kalanını bir dikişte içti, fincanı sehpaya bıraktı. Elini ceketinin iç cebine attı. Fotokopi resmi çıkardı cebinden.

“Bu arada, senin siparişin bu muydu?”

“O. Nereden buldın bunu?” diye sordu Perşembe, resme şaşkınlıkla bakarak.

“Seninki çok popüler; fotoğrafı bütün kadınların elinde. Ama nedense bu kadınların hepsi orospu!”

Perşembe, heyecanlanmştı.

“Boş ver bunları. Adamı nerede bulurum, onu söyle.”

Güldü Cumartesi.

“Hayır. Madem kaptırdın, o artık Pazar’ın siparişi. Hem bulup ne yapacaksın? Silahın mı var? Silah alacak paran mı var?” Perşembe, dudaklarını ısırdı. “Bu adam beni Pazar’a götürebilir. Onu bulmalıyım.”

“Hani birbirimizden uzak duruyorduk?”

“O kuralın anlamı kalmadı artık. Peşimizdekiler sadece polisler mi sanıyorsun? Adını sanını bilmediğimiz bir sürü karanlık adam var ardımızda. O yüzden diyorum, yanlış yaptı Aga Kasım. Şimdi, aynı benim gibi, bunalan buraya düşecek! Kürkçü dükkânı burası.”

“O polis buraya geldiğini biliyor mu?”

“Atlattım onu. Ya da buna izin verdi. Bilmiyorum. Ne fark eder arkadaş. Anlamıyor musun, burayı biliyor zaten. Daha önce de geldi ve bizi gördü!”

Yine bir sessizlik oldu. Ardından, Perşembe ayaklanıp, fincanları kaldırdı. Sonra döndü, tezgâha yaslanarak Cumartesi’ye baktı.

“Neden Pazar’ı arıyorsun?” diye sordu, bıyık altından gülerek.

“Saçmalama. Sadece… Sadece bu Elçin mi, her neyse, o adamın kolay lokma olmadığını bilmeli. Pazar’ın tecrübesi yok! Hepsi bu.”

Perşembe geldi, sedire, Cumartesi’nin yanına oturdu.

“Cumartesi. Ya da ne desem sana…”

Cumartesi, cebinden Kasım’ın verdiği kimliği çıkarıp, gösterdi.

“İsmail Güney işte. ’71 doğumlu. Kastamonulu. Ana adı Hatice, baba adı Hüseyin.”

Perşembe, gülümseyerek elini uzattı ona.

“Ben de Sinan Çeçen. Memnun oldum… Bırak şimdi bunları.” Bir sır verir gibi, sesini alçalttı. “İsmail, kardeşim. Ben âşık oldum.”

“Âşık mı? Kime? Hem sen ne bilirsin aşkı meşki?”

“Niye? Sen biliyorsun ama… Bin yıl düşünsem aklıma gelmezdi. Pazar ve sen!”

“Can sıkmaktan başka işe yaramazsın,” diyerek, kalktı Cumartesi.

“Nereye? Burada kalabilirsin.”

Cumartesi, çoktan merdivenlere yönelmişti. Döndü.

“Sen nerede yatacaksın, geri zekâlı? Benim kalacak yerim var. Ama bizimkilerden çok misafirin olur bugünlerde. Demedi deme.”

“Bakacağız artık. Sana nasıl ulaşacağım? Sen onu söyle.”

“Gerekmez umarım. Bana ihtiyacın olacağı zamanı hissederim ben. Seni buradan bulurum.” Sarıldılar. “Aşkı maşkı boş ver. İşine bak. Başını belaya sokma ve sen sen ol, kimseyi tanıma.”

Ayrıldılar. Cumartesi inerken, Perşembe ardından baktı. Özlemi gözlerinden okunuyordu.

***

Pazartesi ve Tuncay, holding bodrumunda kapana kısılmışlardı resmen. Pazartesi, duvarın birindeki havalandırma mazgalından diğer tarafı görmek için çantanın üzerine çıkmıştı. Ama uğraşısı boşunaydı. Çaresiz, indi. Tuncay, usturasını çıkarmış, onunla duvarı kazıyarak bir delik açıp kablolara ulaşmak ve bir şekilde kapıyı açmak hedefindeydi. Pazartesi, yorgun, soluklanırken, bir süre onu izledi.

“Ne yapıyorsun şimdi?”

“Elektrik hakkında bildiğim tek şey kablolar içinde gezindiği,” dedi Tuncay, işine devam ederken. “Pencere yok, ama her tarafta kablo var.”

O esnada Tuncay’ın açtığı delikte bir parlama oldu. Tuncay, savrulup, sırt üstü yere yığıldı. Pazartesi, hemen atıldı ve kendinden geçen Tuncay’ın ayaklarını tutup çaprazlama döndürerek, onu ters çevirdi. Onun kalçasına oturup, avuçlarıyla karın boşluğunu sıkıp iterek, kan dolaşımını hareketlendirdi. Bunu birkaç kere yaptı ve uzanıp, boynundan, Tuncay’ın nabzını kontrol etti. Tuncay, kendine gelir gibi olmuştu. Pazartesi, onu koltuk altlarından sararak doğrulttu ve çekip, duvara yasladı. Başını ve omuzlarını ovalayarak onu kendine getirdi.

“Kapı?” diye sordu Tuncay, bilinci açılır açılmaz.

“Hayır,” dedi Pazartesi, başını sallayarak.

Pazartesi, Tuncay’ın başından ayrıldı. Tuncay, sıkıntılı, başını kaldırıp, solumaya çalıştı.

“Havalandırmayı kesmişim galiba.”

Pazartesi, onun karşısına, duvar dibine oturdu.

“Biraz yiyecek varsa, onlar da gitti.”

Havanın azalması, onları iyice bitkin düşürmüştü. Az sonra ikisinin de başları önlerine düşmüştü. Pazartesi, çantasına dayalıydı.

***

roman 35.fasikül

Kasım, hep takıldığı meyhanede demlenmekteydi. Meyhaneci, müşteriler arasında dolanıyor, sipariş getirip, boş götürüyordu. Hoparlörden ince bir meyhane müziği yayılıyordu masalara.

Bino, camdan içeriye bakarak Kasım’ı aradı, buldu. Girişe yöneldi. Kasım, ondan habersiz, müziğe dalmış gitmişti. Bino gelip, karşısında durdu.

“Müsaade var mı, birader?”

Kasım, kadehi dudağında kalakalmıştı. Şaşkınlığını gizlemek için yüzünü sertleştirdi.

“Vay…” dedi, hoşnutsuz. “Kayınço, sen yaşıyor muydun?”

Bino, altına bir sandalye çekti.

“He ya.”

“En son gördüğümde Haydarlar omuzlamıştı seni. Çıkmaz diyordum oradan.”

“Çıktım duaların sayesinde. Söyle bakalım bir büyük.”

Kasım, meyhaneciye el etti, parmağını boşalmış şişenin tepesine vurarak isteğini iletti ona. Meyhaneci, az sonra bir büyük rakı ve yeni bir servisle masanın başındaydı. Bino’nun önüne servis açtı, ikisinin de kadehini doldurup, gitti. Bir süre karşılıklı bakışıp, başlarını sallarladılar, telepatiyle anlaşır gibi. Sonunda Bino kadehini kaldırdı.

“Agamın şerefine.” Kadehleri tokuşturdular. “Cam cama…”

Kasım, elinin sırtını Bino’nunkine değdirdi.

“Can cana.”

Bino, Kasım’ın gözünün içine baktı.

“Can cana. Can cana…” dedi, soluk verir gibi.

Kadehlerini dikip, ikisi de büyük birer yudum alıp rakılarından, kadehlerini masaya bıraktılar. Bino, masadaki mezelerde gezindi çatalıyla. Hiçbirinde karar kılamadı.

“Demek, Battal beni sana sipariş etti, kayınço,” dedi Kasım.

“Öyle oldu. Kendi canının yerine.”

“Eee, burada mı kapışıyoruz?”

“Acele etme, birader. Sipariş sekiz kişilik. Sen şimdilik sonuncusun.”

“Sekiz mi?”

“Sen ve yedi öksüzün.”

“Battal kafayı yemiş olmalı. Bende yedi öksüz bakacak para nerde? Ben kendime zor bakıyorum!”

“Öyle diyorsan, öyledir. İnini dağıtırken yedi yatak saymışlar da…”

“İnim minim yok benim. Hatta şimdi mekânım da yok. Battal sana zarf atıyor, sen de bana. Yakışıyor mu?”

Bino, sonunda mezelerin arasında bir patlıcan parçasını gözüne kestirdi, çatalına takıp, ağzına attı. Bir yudum rakı yuvarladı peşine. Bakışlarını çevirdiğinde, araştırır halde kendisini seyretmekte olan Kasım’la göz göze geldi.

“Bak, kayınço,” dedi Kasım. “Öksüzler diye bir şey yok artık.”

Bino, omuz silkti.

“Peki.”

“Pekisini mekisini bilmem. Yok diyorum, demek ki yok! Elimi dahi kaldırmayacağım sana. Aha burada bitir işimi, çek git.”

“Seni baştan öldürürsem, diğerlerine ulaşamam. Şimdilik rahattayım. Acelem yok anlayacağın. Beklerim.”

Bir süre bekledi Kasım, sakinleşmek için. Konuyu başka yere çekti ardından.

“Kilomuz kaça gitti, kayınço?”

“Üç buçuğa anlaştık. Hem bana kayınço demeyi de bırak, tamam mı?”

“Niye? Kaynım değil misin?” Bir yudum aldı rakısından. “Ucuza gitmişiz. Yazık.”

“Yok, yok. İyidir, Allah bin bereket versin. Diğerleri de etliyse biraz…”

“Sana bir iyilik yapayım. Etimin fiyatı bir hafta geçmeden ikiye katlanacak. Nasıl?”

Bıyık altından güldü Bino.

“İyiymiş. Nasıl olacak bu?”

“Kâğıtla olacak, kayınço, kâğıtla.”

“Kâğıtla?”

“He, kâğıtla… Şimdi, beni vurmayacaksan git. Yalnız içmeye geldim buraya. Sen piyangodan çıktın, kayınço!”

Bino kalkıp, rakısının kalanını dikti. Kasım’a baktı yukarıdan.

“Diyeceksin, değil mi? Boğazına bıçağı dayasam da diyeceksin… Ama tehlikedesin, Aga Kasım. Gözlerinde sevda var yine. Bacıma duyduğun kadar derin değil belki, ama sevda. Sevda, yiğidin kalbini yumuşatır. Gaflete düşürür. Hem ben yanarım da sarı bacıma yanarım. Başka birine gönül düşürüp de mezarında bir defa daha yakmışsındır onu.”

Bino, çekildi. Kasım’ın dudakları mühürlenmişti adeta. Eli titremeye başlamıştı. Sarsıntının bardaktaki rakıda yarattığı halkalar, belki tarih öncesi bir köy düğününe götürdü Kasım’ı. Gencecik Bino’nun ve diğer gençli yaşlı köylülerin neşeyle dönüp durduğu meydanda, halay halkasında, gözlerinden sevda akan Kasım ve sevdiği, aslında hala unutamadığı Gülcan da var. Kasım, silkinip, kendine geldiğinde, bakışlarını hemen aldı kadehinden. Gözleri karşısındaki boş sandalyede, yüzünde hüzün, heykel gibi kaldı öylece, bir süre. Sandalye yitti bir an yine. Bu defa Kasım ve Pazar, bugünkü halleriyle, karşılıklı, aynı oyunu oynuyorlar. Neşeyle dönüp, ellerini birbirine çırpıyorlar. Tekrar silkindi Kasım. Kadehini aldı. İçmekle içmemek arasında, tereddütteydi. Vazgeçip, kadehi masaya bıraktı. Cebinden para çıkarıp, masaya koydu. Meyhaneciye de parayı bıraktığını işaret edip, kapıya yöneldi.

***

Battal’ın gazinosunun civcivli saatleri devam etmekteydi. Cemil, Battal’ın masasına oturmuştu. Sahnede çalgıcılar eşliğinde canhıraş şarkı söyleyen solist, Battal ve Cemil’in masasına işve yapıyordu. Etraf içip, eğlenen müşterilerle doluydu, garsonlar, yetişemiyordu masalara. Elçin Beg, Battal’ın yanındaki masada oturmaktaydı, şarabını yudumlayıp, az mezesiyle demlenmiyordu. O pozisyonda, Battal ve Elçin Beg, sırt sırtaydılar. Cemil, bir yandan Battal’a sezdirmeden salonu tarıyor, bir yandan sahnedeki kadını seyrediyordu. Battal’ın gözü devamlı kapıdaydı. Heyecanlıydı. Dikkatini dağıtmak için sahneye döndüğü esnada, arkasında oturmakta olan Elçin Beg’i fark etti.

“Bana bak,” dedi ona omzunun üstünden. “Bir daha çalışanlarımla samimiyet kurmayacaksın.”

Elçin Beg, çatalı bırakıp, arkasına yaslandı. Hafifçe çevirdi boynunu.

“Bana mı dediniz?”

“Sana dedim, andavallı!” diye çıkıştı Battal, bir parça öfkeli. “Özellikle de tuvaletçimden uzak dur. Kadının kafasını karıştırıyorsun!”

“O, Türkiye’de yetişmiş en iyi sanatçılardan biridir.”

“Sanatçı? Bokumun sanatçısı! Onun şimdi icrasından anladığı tek sanat bok temizlemek!”

“Onunla burada konuşmamı istemiyorsan, ben de dışarıda görüşürüm. Yarın için izin ver kadına mesela.”

“Onun izni mizni yok!”

“Hadi Battal Bey. Şu yaştan sonra, hele kadını soktuğun o halde, aklımdan başka bir şey geçeceğini düşünüyor olamazsın.”

“İşine bak, Elçin Beg. İşine!”

Kapı açıldı ve içeriye Cumartesi girdi. Etrafına bakınarak, salonda ilerledi. Kenardaki bir masayı gözüne kestirip, oraya oturdu. Garson, yanına gitti. Cumartesi, birini beklediğini, bir şey almayacağını jestlerle anlattı ona. Garson, masadan ayrılırken, o yana bakan Battal, ona işaret etti. Garson, Battal’ın masasına gelip, eğildi.

“Nedir?” diye sordu ona Battal, çenesiyle Cumartesi’yi göstererek.

“Müşteri, bir arkadaşını bekliyormuş, Battal Bey.”

“Tipini sevmedim. Gözün onda olsun. Beleşçi ise kapı dışarı edin.”

“Emredersiniz,” deyip, ayrıldı garson.

Battal, Cemil’e döndü.

“Cemil. İstersen bize geç. Yengen de özlemiştir seni. Buraya bir sürü lüzumsuz adam toplanacak az sonra.”

“Zeynel Amca mı lüzumsuz? Hem onu da görmüyorum uzun zamandır. Özledim vallahi!”

“Bunlardan uzak kalman için okuttum ben seni. Polis olman da hedefim değildi ya. Senin seçimin! Şimdi çık, git buradan!”

“İşim gereği buradayım şu anda.” Battal’a doğru eğildi oturduğu yerden. Sesini alçalttı. “Sana söylemiştim, abi. Bana onları ver, yoksa senin üzerine gelirim, demiştim.”

Battal’ın tansiyonu yükselmekteydi. Tam Cemil’e bir şey söyleyecekti ki, garson geldi, eğildi.

“Battal Bey. Zeynel Beyler geldi.”

Başını salladı Battal. Kalkıp, kapıya yöneldi. Elçin Beg, onun ardından baktı, o çıkana kadar. O sırada Cumartesi, onun masasının başına geldi. Ceketinin cebinden Elçin Beg’in fotokopi resimlerinden birini çıkarıp, masaya bıraktı.

“Bu sensin.”

Elçin Beg, anlayamamıştı önce. Her zamanki nazik gülseyişiyle, sese döndü.

“Efendim?”

Parmağını resme dokundurdu Cumartesi.

“Bu sensin. Kimsin sen?”

Elçin Beg, ciddileşti. Resmi önüne çekip, baktı. Cumartesi’ye yer gösterdi.

“Oturmaz mısın, evladım? Misafirim ol.”

Cumartesi, bir süre hala resme bakmakta olan Elçin Beg’i süzdü. Sonra onun gösterdiği sandalyeye geçip, oturdu. Elçin Beg, resimden başını kaldırıp, Cumartesi’ye baktı. Gülümsedi.

“Sen bir de benim gençliğimi görecektin!”

Kapı açıldı. Battal ve Zeynel, arkalarında Zeynel’in iki adamı olduğu halde sohbet ederek, içeriye girdiler. Cemil, ayağa kalktı. Elçin Beg, fotoğrafa daldığı için, gelenleri fark etmemişti. Salih ve Nihat da çıkmışlardı odadan. Salih, Zeynel Bey’i görünce hemen önünü ilikleyip, hızlandı. Nihat, daha rahattı, ama tavırlarında saygısızlık yoktu. Arka masadaki hareketliliği fark edince, Elçin Beg de dönüp, Zeynel Bey’i gördü. Saygıyla ayağa kalkıp, önünü ilikledi. Elçin Beg’i görünce, keyifle güldü Zeynel Bey.

“Elçin Beg Vahapzade!”

“Zeynel Abi!”

Sarılıp, öpüştüler. Birbirlerine baktılar.

“Otuz yıl oldu mu?” diye sordu Zeynel Bey.

“Yirmi yedi yıl, beş ay, yedi gün.”

Zeynel Bey, kahkah atarak, Battal’a döndü.

“Gördün mü benim Azeriyi? Biraz zorlasan dakikasına kadar iner! Sağlamdır hesabı.” Cemil’i gördü sonra, yüzünü biraz ciddileştirdi. “N’aber, yeğenim?” dedi onun omzuna vurarak. Yine Elçin Beg’e döndüğünde masada oturmuş, olan biteni algılamaya çalışan Cumartesi’yi gördü. “Bu kim?”

Elçin beg, Cumartesi’ye bakarak, dudak büktü.

“Tanrı misafiri.”

Zeynel Bey, üzerinde durmadı. Battal’a döndü.

“Şartı ne çabuk unuttun, İstanbul’un kralı? Polis ve yabancı yok.”

Battal hemen Cemil’e yöneltti bakışlarını.

“Cemil, diğer masaya geçiyorsun.”

Cemil, kadehini aldı ve elleri havada teslim esprisinde, gidip, Cumartesi’nin yanına oturdu. Zeynel Bey, elini sırtına koyduğu Elçin Beg’i Battal’ın masasınaa yönlendirdi. Garson gelip, Elçin Beg’in diğer masadaki servisini aktardı ve masaya yeni servisler açtı, Zeynel Bey, Nihat ve Salih için. Zeynel’in iki adamına ise Elçin Beg’in kalktığı masada servis açtı ve Cemil’in servisini de oraya aktardı. Elçin Beg, yan gözle, diğer masaya çöken iki beyazlıyaa bakıp, en nazik gülümseyişiyle Zeynel’Bey’e döndü.

“Zeynel Bey, adamlarını pamuklarda gezdiriyor şimdi, dedilerdi. Espri sanmıştım. Ciddi ciddi beyazlılar! Dikkat çekmiyor mu?”

“Çeksin canım, ne zararı var? Cesaretimin ispatı diyelim. Hatta bundan böyle Battal’ın cesaretinin ispatı,” dedi Zeynel Bey, gülerek.

Elçin Beg, Battal’a baktı manalı manalı.

“Ooo, Battal Bey, padişahlığın hayırlı olsun. Baki olsun.”

“Sağ ol,” diye yanıtladı onu Battal, dişlerinin arasından.

Elçin Beg, bu defa gözlerini kocaman açarak, güleç bir çehreyle, yan yana oturan Salih ve Nihat’a döndü.

“Vay, ikiliye bak! Sırım Nihat ve Cin Salih!”

Salih, içinden bir la havle çekerek, öte yana döndü. Zeynel Bey, kadehini dolduran garsona eliyle kafi olduğunu işaret etti.

“Bu âlem kimlerin bir araya gelişini görmedi ki!” diyerek, Elçin Beg’e baktı. “Mesela, Canti Azeri Elçin Beg ve Buldog Battal!”

Battal’ın yüzü iyice asılmıştı bir anda.

“Benim hiçbir zaman lakabım olmadı, abi. Nereden çıkardınız öyle buldog, muldog?”

“Zamanın gazetelerini getirteyim istersen. Ama buna lüzum yok. Müzikten bir buldog kadar anladığın belli! Eskiden memleketin en gözde şarkıcıları sende çıkardı. Şimdi bu pespaye fahişeleri nereden topluyorsun, bilmem ki!” Masada bir an herkes sus pus olup, soğuk bir hava esince, gürültülü bir kahkaha attı Zeynel Bey. “Eskiden kuvvetli bir espri anlayışın vardı, Battal. İhtiyarlıyorsun babacan, ihtiyarlıyorsun. Baronluk kaçırmasın neşeni. İşler yürür,” deyip, Nihat’a döndü. “Nihat’ım. Kayıptın epeydir. Ne ara çıktın piyasaya?”

“Binali Yılmaz ayakta kalmış, şaşmadınız da bana mı şaşıyorsunuz? Daha vadem var Zeynel Bey, merak etmeyin. Battal Bey’le beraberiz bir zaman.”

“Güzel. Güzel,” dedi Zeynel Bey, başını sallayarak.

Cemil, dikkatle kulak kabarttığı yan masada beklediği muhabbete girilmesinin uzayacağını anlayınca, önüne döndü. O esnada Cumartesi çarptı gözüne. Cumartesi, hala Elçin Beg’i izlemekte ve onunla konuşmak için fırsat kollamaktaydı. Cemil, Cumartesi’yi hatırlamıştı. Cumhur’la Kasım’ı sorgulamaya gittiklerinde, mekandan çıkan adamlardan biriydi! Nihayet bir bağlantı yakaladığına sevinmekteydi. Cumartesi’nin rakısı öylece duruyordu, gözü hep, diğer masadaydı. Zeynel Bey’in adamları, koruma maksatlı, yandaki masayla ilgileniyorlardı. Cemil, kadehini Cumartesi’ninkine vurup, onun dikkatini çekti. Cumartesi, kadehini kavradı ve kendisine kadeh kaldıran Cemil’e karşılık verdi. Cemil, masadaki beyazlı ikiliye de kadehini kaldırdı, ama adamlar oralı değildiler. Cumartesi, önündeki resmi katlayıp, cebine koydu. Müzik ve salonun gürültüsü, Zeynel Bey’i bunaltmıştı. Battal’ın kulağına eğildi.

“Hastalığımı unuttum, şu karının bet sesi öldürecek beni, Battal. Hem, bu gürültüde konuşabileceğimizi düşünmüyorsun herhalde. Sakin bir yere geçelim.”

Battal, hemen ayaklandı.

“Büroya geçelim, abi,” diyerek yol gösterdi Zeynel Bey’e. “Buyurun.”

Zeynel Bey ve Battal önde, Elçin Beg, Nihat ve Salih arkada, büro kısmına yöneldiler. Onların kalktığını gören korumalar da kalkıp onları izledi. Cemillerin masanın yanından geçerlerken, Elçin Beg geride kaldı ve ceketinin cebinden bir kart çıkartıp, Cumartesi’ye uzattı.

“Bu otelde kalıyorum, delikanlı. Adım Elçin Beg Vahapzade…” Cumartesi, ismi hatırlamıştı, kulak kesildi. “İstediğin zaman uğra. Görüşürüz. Bugünlük vakit ayıramadım. Kusura bakma. İstediğin gibi ye, iç bu gece. Bendensin, Tanrı misafiri.”

Cumartesi, “eyvallah” anlamında başını indirdi. Elçin Beg, gidenlere yetişmek için hızlandı. Cemil de telaşla kalkıp, onun ardına düştü. Beyazlı korumalar, kapının önündeydiler. Elçin Beg’i içeriye alan Battal, elini göğsüne dayayarak Cemil’in girişini engelledi.

“Polis ve yabancı yok.”

Cemil, dışarıda kalmıştı. Kapı kapandı. Beyazlı iki koruma, mimiksiz suratlarıyla kapıda dikiliyordu. Zorlamanın anlamsız olacağını anlayan Cemil, kapıdan ayrıldı, gazino kısmına döndü. İçeride, sahnede, solist, alkış almak için adeta çırpınıyordu. Cemil, masaların arasından geçerek, Cumartesi’yi bıraktığı masaya gelip, dalgın oturan Cumartesi’nin başına dikildi.

“Beni hatırlamıyorsun, değil mi?”

Cumartesi, başını kaldırıp Cemil’e baktı dikkatle. O da hatırlar gibi olmuştu. Devam etti Cemil:

“Kasım Aga’nın mekânından çıkıyordunuz, siyahlı üç kişi.” Cumartesi sessiz, önüne döndü. “Bak, burada istenmiyoruz. Çıkıp temiz hava alalım mı?”

Kalktı Cumartesi.

“Alalım bakalım.” Otel kartını cebine atıp, Cemil’in peşi sıra, çıkışa yürüdü.

Büro kısmında ise, Zeynel Bey, Battal’ın koltuğunda, Elçin Beg ve Battal, masanın önündeki misafir koltuklarında, Salih ve Nihat ise biraz ötede, ayrı iki koltukta oturmaktaydılar. Battal ve Zeynel Bey’in önlerinde rakı, Elçin Beg’in önünde şarap vardı. Nihat ve Salih içmiyordu. Zeynel Bey, rahat koltukta öne kaykıldı bir miktar.

“Battal,” dedi. “Sen sen ol, sahibi olduğun mekânda kendine ait koltuğu kimseye verme.”

“Aman abi,” diyerek itiraz etti Battal. “Bunların hepsi sizin.”

“Olsun. Bana bile verme. Verme diyorum ya, bayağı da rahatmış koltuğun ha!” Koltuğu sağa sola döndürürken saati gördü. “Uf, saat de on biri geçiyor. Tuncay olaydı, şimdiye kaldırmıştı beni.”

Elçin Beg, rahat, bacak bacak üstüne atmış, şarabının tadını çıkarıyordu. Battal, keskin bakışlarını Elçin Beg’den alıp, yumuşatarak, Zeynel Bey’e çevirdi.

“Abi. Bu Tuncay bahsini kapattığımızı sanıyordum?”

“Ne yaptı çocuk sana?”

“Önsezi diyelim. Hem hadi benim yanımda değil. Sizin dibinizden bir an ayrılmazdı Tuncay. Ya şimdi nerede?”

Elçin Beg, sakin, nezaketten uzaklaşmadan lafa girdi.

“Sahi, şahinlerin tümü buradayken, o nerede yahu? Ha, bir de Kasım Aga yok.”

Nihat, cebinden çıkardığı çakıyla oynuyoru, ama kulağı pür dikkat söyleşideydi.

“Bino yok,” dedi.

“Yaşa!”diye ünledi Elçin Beg. “Ağzımdan aldın. Bino yok.”

Battal, gergin, bir Nihat’a, bir Elçin Beg’e baktı.

“Size ne kardeşim adamların nerede olduklarından! Bu genel bir toplantı değil!”

“Bana hitap etti!” dedi Elçin Beg, bıyık altından gülümseyerek. “Buzlar eriyor mu ne?”

“Kesin! Tamam, unutun şmdi Tuncay’ı,” diyerek oları susturup, rakısından bir yudum aldı, sakinleşti Zeynel Bey. “Ben sizi dinlemeye geldim.” Elçin Beg’e döndü. “Elçin, oğlum. Battal’ın konumu farklı şimdi, biliyorsun. Krallığımı teslim ettiğim adamın kafası rahat olsun isterim. Varsa lüzumsuz dargınlıklar kalksın, kendini işine versin.”

Ciddileşti Elçin Beg. Kadehini sehpaya bıraktı.

“Zeynel Bey, ben Battal’ın önüne set değilim. Ona düşman da değilim. Kimseye bir kinim yok. Bu odada benden alacağı olan bir Salih vardır geçen kavgadan. İşte buradayım. Elimi kaldırırsam namerdim. Gelsin, hıncını alsın ve o da bitsin.”

Zeynel Bey, Salih’e çevirdi gözlerini.

“Salih?”

Salih, kinini belli eden bakışlarını kaçırdı.

“Ben, şahsi hareket etmem. Battal Bey, unut der, kafamdan silerim. Problem yok…”

Zeynel Bey, Elçin Beg’e dönüp ellerini iki yana açtı. Elçin Beg, bacağını indirip, koltuktaki rahat pozisyonunu bıraktı. Dirseklerini kolçaklara dayayarak koltuğunun önüne kaydı.

“Hepiniz benim bir muhbir olduğumu düşünüyorsunuz sanırım. Başka hiçbir şey aklıma gelmiyor, katlimin istenmesine neden. Benim ne derecede emin biri olduğumu bilirsiniz. Yıllarca kasanızı korudum. Gurbette, dilini bilmediğim Bulgarların arasında, dışarıya kaçırdığınız adamlara yardım ettim. Onları sakladım. Sevkiyatlarınızın rahatça gerçekleşmesini sağladım. Buna rağmen elime ne geçti? Karım bana hasret öldü. Kızımı göremedim yıllarca. Nerede olduğunu bilmedim. Bana yardımcı olmadınız! Bir defa, bir defa küçücük bir şeyken görebildim onu, Kasım sayesinde. Ben babanım, diyemeden, koparır gibi çekip aldı kızımdan o da beni. Kaçak, kaçak, hep kaçak!”

Battal, gözlerini onunkilere dikti.

“Nasıl dönebildin peki? Hem de kendi kimliğinle, rahat rahat nasıl dolaşabiliyorsun?”

“Hakkımda hiç delil yok. Açılmış bütün davalar tek tek düştü. Temizim artık. Suçum bu mu?”

“Elçin doğru söylüyor, Battal,” dedi Zeynel Bey. “Aşağı yukarı kırk küsür yıl çalıştı bizimle. Hiçbir falsosu olmadı.”

“Üstelik düşman bellesem, yurda iner inmez ayağımın tozuyla,” diyerek, Battal’ı gösterdi Elçin Beg. “ilk onun mekânına mı gelirdim?” Zeynel Bey, Battal’a baktı. Battal, alev gözlü bir heykeldi. Ağzını bıçak açmıyordu. “Evet. İlk buraya geldim, onunla bir husumetim olmadığını, tek amacımın kızımı bulmak olduğunu anlattım. Kaçmadım ondan. Ona söz verdiğim gibi, her cumartesi buraya geliyor ve ona beni vurma şansı veriyorum. Vuracaksa o vursun beni, yine de kinim var, diyorsa. Ama ele, hele ki Aga Kasım gibi bir dosta sipariş ettiyse beni, o kurşun bana ağır gelecektir. Çok ağır…”

Zeynel Bey, Battal’a döndü.

“Battal, kafanda soru işareti var mı? İşte adam karşında. Sıkılmaya başladım bu işten vallahi. Kararını ver, vuracaksan vur. Benim aklıselimim aksini yapmanı söylese de.”

Elçin Beg de bakışlarını Battal’a kaldırdı.

“İnsan ne yaparsa kendine yapar. Bu hep böyledir…” dedi, Battal’ın gözlerinin içine bakarak.

Battal, bakışlarını ondan kaçırdı. O an Battal’ın kafasında uğrayıverdiği anıları, Elçin Beg, çok iyi seziyordu. Battal, yıllar öncesinin garsoniyer olarak kullandığı evinin salonundadır. Geride, çalmakta olan pikabın başında, sırtını duvara yaslamış, hayranlıkla önündeki kadını seyrediyor. Şık giyimi ve düzgün makyajıyla sırtı ona dönük, öfkeli ve gözünden kıskançlık fışkıran kadın, Neriman Tarhan. O halde odanın ortasında dikiliyor. Battal, pikabı kapatıp, gülümseyerek, kadına yaklaşıyor. Onun geldiğini fark eden Neriman, uzaklaşmak istiyor. Ama Battal’ın adımları daha büyük, yetişip, kadının omuzlarını kavrıyor. Kırılgan bir hali var.

“Bu kadar sinirlenmeye ne lüzum var, şekerim?” diyerek, kadının boynunu öpmeye yelteniyor. Kadın, ondan kurtulup, nefretle ona dönüyor.

“Sus! Dokunma bana!” Battal’ın üzerine yürümeye başlıyor. “Para düşkünü, sahtekâr! Pis herif! Hani ya kız nerde? Hani iki saatte bulup getiriyordun? Açıkça korktuğunu söyle de biz de başımızın çaresine bakalım!”

Battal, gerileye gerileye pikaba dayanmış.

“Şimdi Zeynel Bey gelince ona ne cevap vereceğiz?” Cevap veremiyor Battal. Neriman, burnundan soluyarak ona sırtını dönüyor. “Ya git kızı al buraya getir, ya da evin yerini söyle, biz gidip alalım!”

Battal, konuşmuyor. Kendinden geçmişlikle seyrediyor kadını. Başka yapacak olmadığını anlıyor ve masanın kenarındaki ceketini alıp, giyiyor. Kadına bir kere daha bakıp, oradan ayrılıyor. Oradan çıkıp geldiği yer, Elçin Beg’in şimdi kızı için yenilemekte olduğu depodur. Yeni çalıştırmaya başlamış orayı Elçin Beg. Depo, yarısına kadar, çoğu sigara kolileri olan kaçak mallarla dolu. Elçin Beg, sırtı kapıya dönük olduğundan, Battal’ın geldiğini fark etmiyor. Adamlardan ikisi istif yapmakta, biri de kutuları saymakta. Sayan adam gelip, Elçin Beg’e bilgi veriyor. O da cebinden çıkardığı not defterine yazıyor aldığı rakamları. Ayrılırken Battal’ı fark eden adam, Elçin Beg’i uyarıyor. Elçin Beg, dönünce, Battal’ı görüyor. Kalkıp, adamlarına dönüyor.

“Tamam, arkadaşlar. Yarın devam ederiz.”

Adamlar, toparlanıp, çıkıyorlar. Elçin Beg, Battal’a bakıyor. Dolu karton kolilerden ikisini oturak, birini de sehpa yapıp, karşılıklı oturuyorlar. Ortadaki kolinin üzerine iki çay bardağı ve bir kâğıdın üstüne yığılmış bir avuç kesme şeker bırakıyor Elçin Beg. Çay zaten yenilenmiş, kaynıyor. Elçin Beg, çayları doldurup, demliği tüpün üstüne geri bırakıyor.

“Battal Bey, kusura bakma, viskimiz yok şimdilik!” diyor, gülümseyerek.

Bir süre karşılıklı çaylarını içiyorlar. Ortam gerilir gibi.

“İşler yürümüyor, biliyorsun,” diye lafa giriyor Battal. “Hiçbirimizi burada barındırmayacaklar. Emniyet de, rakiplerimiz de peşimizde…”

Elçin Beg, konuşmanın gittiği yeri kestirememenin endişesini içeren bir gülümsemeyle ocağın ateşine bakıyor.

“Benim peşimde olan kimse yok.”

“Dilber ile başka bir şehre gidip, izinizi kaybettirmelisiniz. Üstelik şimdi bir bebeğiniz de olacak.”

“Kadınım ve bebeğim beni ilgilendirir. Onları koruyabilirim!”

“Dellenme hemen. Sana bu iş için para da getirdim.” Elini ceketinin iç cebine atıp, bir deste para çıkarıyor. “On bin lira.”

“Kendime yetecek param var. Bunu sen de biliyorsun.”

Battal, başını iki yana sallıyor.

“Al bunu, deli Azeri. Kısa bir zaman için size yeter.” Desteyi ortadaki kolinin üstüne bırakıyor. “Yurtdışı ya da nereye gitmek istersen gereken tüm şartları sağlayacağım. Tamam mı?”

Bir süre sessizlik oluyor. Elçin Beg, ortadaki paraya bakıyor. Gözlerini kaldırdığında, Battal’ın alttan alır bakışlarıyla karşılaşıyor.

“Yalnız, küçük bir şartım var. Bu defa son kez gazinoya gelip üzerime yürüyeceksin. Ben de sana ateş edeceğim. Yo, yanlış anlama. Vurmak için değil…”

Elçin Beg, şaşkınlıkla bakıyor ona. Battal kalkıp, yanlarındaki kolona yaslanıyor.

“…Yalnız… Sonunda senin kaçman lazım.” Gözlerini kaçırıyor. “Erkekliğimi geri ver bana.”

Elçin Beg’in bir cevap vermesine fırsat vermeden ayrılıyor depodan. Elçin Beg, oturduğu yerden, arkasından bakakalıyor bir süre. Sonra önüne dönüyor ve ortadaki parayı görüyor.

O günün geç saatlerine kadar ikilemde kalmış Elçin Beg. Gece, kendisini Battal’ın gazinosuna giden yolda bulmuş. Kafasının içinde, dansöz kıyafetleriyle gülümseyerek dans eden Dilber var. Para destesini avucunun içinde, hınçla sıkıyor. Kaskatı, ilerliyor sokağın karanlığında.  Gazinoya yakın, ıssız bir ara sokak ve duvarlarda, Dilber’in eski afişlerinden kalmış. Afişleri görünce, gözleri kocaman açılıyor Elçin Beg’in. Onlardan kaçmaya çalışıyor, ama her yan bunlarla dolu sanki. Şaşırmış, deliye dönmüş vaziyette bir o duvara, bir bu duvara gidiyor. Sonunda uzanıp, afişlerden birini yırtarak söküyor. Birkaç tanesini daha söküyor hınçla. Döndüğünde, baktığı her yerde o afiş, Dilber’in şuh, gülümseyerek bakan gözleri. İşi çoktan bıraktırmış ona, ama Dilber’in yarı çıplak, kıvırtarak dansedişi, zihnini asla terk etmeyen bir görüntü. Onu şehvetle, yalanarak izleyen, içen, gülen erkek, kadın seyircilerin yüzleri aklına geldikçe, deli oluyor Elçin Beg. En son kalıverdiği duvar dibinde, bir elinde para destesi, diğerinde duvardan yırttığı afiş parçası, gözleri karanlık bir noktada sabit beklerken, hareketleniyor, ağır adımlarla yolun ortasına ilerleyip, çöküyor. Başını ellerinin arasına alıp, çöktüğü yerde sallanıyor. Başını kaldırıyor. Kalkıyor sonra ve yüzünde kararlı bir ifadeyle gazinonun yolunu tutuyor. Hedefine vardığında, karanlık içerisi. Toplanmış sandalyeler, masaların üzerine yatırılmış. Neriman Tarhan, bir masanın üstüne oturmuş, bacaklarını sıkıntıyla ileri geri oynatmakta. Onun önünde, sandalyede oturan Battal, silahındaki kurşunları kontrol etmekte. Kadın sıkılmış. Masadan iniyor. Sırtı Battal’a dönük, iki adım ilerleyip, duruyor.

“Budala! Hala geleceğini mi sanıyorsun? Daha kaç saat burada bekleyeceğiz?”

Battal kalkıyor, kendinden emin gülümseyerek, kadına yaklaşıyor. Elindeki tabancayı ceketinin iç cebine yerleştiriyor.

“Gelecek. Ve sen kimin kabadayı olduğunu anlayacaksın.” Kadının omuzlarını kavrıyor. “Bak. Eski günlerimiz yeniden başlayacak, sevgilim.”

Kadın, Battal’ın ellerinden sıyrılıyor. Ayak seslerine dönüyorlar. Açılan kapıdan giriyor Elçin Beg. Neriman Tarhan heyecanlı. Elçin Beg’e koşmak için hamle yapıyor. Ama Battal silah çekince, kalakalıyor yerinde.

“Dur yanımda! Kımıldama.”

Elçin Beg, onlara doğru ilerliyor. Kadın, dayanamıyor ve gidip, özlem ve tutkuyla boynuna sarılıyor.

“Geldin. Hiç gelmeyeceksin sanmıştım.”

Elçin Beg, onu elinin tersiyle itiyor. Kadının şaşkın bakışları altında, Battal’a doğru, ağır adımlarla yürüyor. Battal, tabancasını ona doğrultmuş.

“Silahını çek! Ne duruyorsun? Çek ulan silahını!”

Elçin Beg, onu duymamış gibi, soğukkanlılıkla, Battal’ın üstüne yürümeyi sürdürüyor. Kadın, geride, endişeli, olacakları izliyor. Elçin Beg’in durmayacağını fark eden ve ürken Battal, havaya bir el ateş ediyor. Elçin Beg, yürümeye devam ediyor. Korkuyla elini ısırıyor Neriman Tarhan. Battal, bu defa Elçin Beg’in başının üstündeki lambalara ateş ediyor. Elçin Beg, yine durmuyor. Korku bütün yüzünü kaplamış Battal’ın. Terlemekte.

“Çek ulan silahını erkeksen. Benden günah gitti. Bu defa da boşa atacağımı sanıyorsan, yanılıyorsun.”

Elçin Beg devam ederek, Battal’ın önüne geliyor. Battal’ın başı önünde. Elçin Beg, elindeki para destesini onun ceketinin üst cebine koyuyor.

“Yapamadım. Kusuruma bakma…” diyor, boynunu bükerek. “Yapamadım.”

Elçin Beg, dönüp, kapıya yürürken, Battal, acılı gözlerini ona kaldırıyor. Kadın, atılıp, Elçin Beg’i durdurmaya çalışıyor.

“Bırakma beni. Gitme o şırfıntıya.” Sımsıkı sarılıyor Elçin Beg’e. “Bak, her şeyimle seninim. Neyimi istersen, malımı, canımı, hepsi senin olsun!”

Elçin Beg, kadının kollarından kurtulup, ilerlemeye devam ediyor. Kadın, bunu gururuna yediremeyip, Battal’ın elinden silahı kaptığı gibi, Elçin Beg’e doğrultuyor.

“Dur. Dur diyorum sana!”

Elçin Beg, bir an durup, bekliyor, yüzünü dönmeden. Neriman Tarhan ateş edemeyince, yürüyüp, çıkıyor. Kadın, histerik bir tavırla çırpınarakkafasına dayıyor tabancayı. Battal, atılıp, silahı kadının elinden alıyor, ona kuvvetli bir tokat indiriyor. Kadının histerisi diniveriyor. İkisi de çıkışa bakıyorlar. Kadın, dönüyor, Battal’a sarılıp, başını onun omzuna yatırıyor, ağlamaya başlıyor. Elçin Beg, sokağı yarılağında bile kadının çığlıkları kulağına ulaşmakta.

Ne uzak bir geçmiş olarak geliyordu şimdi her şey. Bazen de bir o kadar yakın… Şimdi Battal’ın bürosunun rahat koltuklarında şarabını yudumlamaktaydı Elçin Beg. Geriye yaslanıp, en baştaki rahat pozisyonunu aldı, elinde kadehi.

“Geçmişinle barış ki, bugününün içine etmesin…” dedi. “Güzel söz. Sana gelsin, Batal.” Kadehini Battal’a kaldırdı ve dudaklarına götürüp, içinde kalanı bir dikişte içti.

Battal’ın kan beynine sıçramıştı bir anda.

“Sen bana öğüt verebilecek konumda değilsin!” Zeynel Bey’e döndü. “Abi, kapımızda köpekti bu adam! Karşıma oturttuysam, senin hatırınadır! Artık o da bir yabancıdır ve düstur gereği burada olmamalıdır!”

“Ben öyle düşünmüyorum,” dedi Zeynel Bey, sakinliğini bozmadan. “O bize hiçbir zaman saygısızlık etmedi ve ben onu nüfusumuzdan çıkardığımızı hatırlamıyorum. Gitmek kendi seçimiydi, biz de bu seçime saygı gösterdik. Hepsi bu.”

“Ama…”

“Aa… Çaptan düşmek dedikleri bu olsa gerek, azizim. Tahttan indik, maskara olduk. Lafımız dinlenmiyor! Bu bizden diyoruz, dinlemiyorsun. Tuncay’ı yerinde tut diyoruz, dinlemiyorsun.”

“Tuncay, Oflaz’ı, Salih’i sevmez. Beni hiç sevmez. Bunu âlem bilir.”

“Konsey üyeleri de sana zıt gidiyor. Ama onlardan hiçbirini karşına almadın bakıyorum.”

“Her şeyin zamanı var, abi. Onlara da sıra gelecek.”

“Hayır, gelmeyecek! Herkese düşman olamazsın. Onlarla iç içe yaşamayı öğreneceksin! Bu, bin parçalı bir yapbozdur! Yapbozun bir parçası kaybolsa, tamamlayabilir misin? Ne yapıyorsun sen?” Sessizlik oldu. Battal, bıyıklarını kemirmekteydi. Zeynel Bey, sakinleşti. “Kötü bir gençlik geliyor, Battal. Bizim zamanlar gibi değil. Televizyonun, magazinin, internetin, şaşaalı hayat göstergelerinin kuşattığı, kendini şaşırmış bir güruh. Bizim kitabımızda önemli olan namdı. Kabadayılık nam içindi. Öldürüyorsan nam için, vuruyorsan kırıyorsan nam içindi. Sevdiğini gösterirken dahi namının şerefine uygun yapardın bunu. Şimdi medya gence diyor: Para orda, tak beline silahı, git al, diyor. Örnek koyuyor önüne. Çocuk sanıyor ki, bir haftada kralım! Düzenimizi, yasamızı bilen eski insanlarımızı, adamlarımızı harcayamayız, Battal. Aksi takdirde, kendimizi de harcamış oluruz.”

“Başka türlü hareket etmeyeceğimin farkındaydınız. Vermeseydiniz yerinizi o zaman!”

“Yoruldum, be adam, yoruldum! Yarına çıkar mıyım, belli değil. İşlediğim günahlar ur olmuş, sarmış ciğerlerimi, midemi, bağırsaklarımı. Burnumdan kusacaktım az daha kalsam! Söyle, Tuncay’ı alacak mısın?”

Battal, ciddiyetle önüne döndü.

“Düşüneceğim…” Elçin beg’i işaret etti birden. “Ama bu adam için ricacı olmayın. Ok yaydan çıkmıştır. Siparişimi geriye alamam. Verdiğim adama da artık ulaşmam mümkün görünmüyor zaten.”

Elçin Beg, istediğini almış, Battal’a karşı, geçici bir süreliğine de olsa, bir müttefik kazanmıştı. Koltuğunda kayıp, boşalan kadehini önündeki sehpaya bıraktı.

“Zeynel Bey. Kimseden ricacı olmasını istemiyorum,” dedi. “Tek dileğim, bu işi bir hafta erteletmesi. Yaşamak, Dilber’in olmadığı bir dünyada benim için hiçbir şey ifade etmiyor. Hatta yanına gidecek olmak beni mutlu edecektir. Ama orada bana kızımızı soracak. Ne diyeceğim?”

Salih, yüzündeki kavgadan kalan ve yeni yeni iyileşen bereyi kaşıdı.

“Bir hafta, bir hafta. Ne yapacaksın ki bir haftada?” diye sordu Zeynel Bey.

“Hala emin değilim, ama kızımı buldum galiba, Zeynel Bey.” Battal’ın gözlerinden bir parıltı geçti, fakat bunu fark etmedi Elçin Beg. “Haftaya buluşacağım onunla,” dedi yüzünden ona has, nezaketli gülümseyişini düşürmeden. “Babası olduğumu anlatmaya henüz karar vermedim, ama bir emanet vereceğim ona. Gözüm arkada kalmayacak… Bu arada size de bir müjdem var.” Zeynel Bey, şaşkınlık ve merakla ona baktı. “Kızınızı buldum! Daha doğrusu, o beni buldu!”

Elçin Beg ve bir tahmini olan Battal hariç, odadaki herkes şaşkındı.

roman 34. fasikül

Kasım’ın mekanını şenlendirmişti Bahtiyar’ın gelişi. Delikanlı, masalarla ocağın arasında arı gibi dönüyordu. Hem ocağa bakıyor, hem hesapları topluyordu. Perşembe, patron masasından memnuniyetle onu ve müşterileri izlemekteydi. Bir ara göz göze geldiler. Perşembe, ona babacan, onaylar bir tavırla baktı.

O dakikalarda, vurduğunu anca ılıtan öğlen güneşinin altında Salı, deniz kenarı bir açık hava kahvehanesinin devamındaki parkın içinde geziniyordu. Parkta, eşofmanlarını giymiş çoğu orta yaşlı kadınlar, spor aletleriyle eksersiz yapıyor, gülüşerek aralarında konuşuşuyorlardı. Bazıları çocuklarını getirmişti. Çocuklar, oyun alanında çığlıklar atarak koşturmakta, salıncakta, kaydırakta oynamaktaydılar. Sarmaş dolaş gezinen birkaç çift, bir yandan deniz manzarasını seyredip, mutlulukla şakalaşıyordu. Soğuğa rağmen, neşeliydi herkes. Salı, bunların arasından, biraz da onların neşelerine şaşar gibi, ama onların heyecanını da üzerine alarak, ilerledi. Köpek gezdiren, genç bir kız geliyordu karşıdan, sırtında rahat spor kıyafetiyle. Köpek, aniden heyecanlandı bir şey görmüş gibi, hızlandı. Kız, onun tasmasını kontrol altında tutmak çabasında, köpeğin ardından seğirtti. Salı’nın yanından geçtiler. Salı, dönüp, ilgiyle, uzaklaşmakta olan köpekli kızı seyretti. Tahta masalar ve sandalyelerle nostaljik bir hava oluşturulmuş kahvehaneye geçti sonra. Masalarda birkaç çift, bazısında erkekli kızlı arkadaş grupları, çay içmekte, simit, tost yiyip, sohbet etmekteydi. Salı, bir masaya oturdu. Denizin üstünde martılar süzüldü, açıktan bir vapur geçti. Karşıda kentin silüeti göz alıyordu. Salı bu seyre dalmışken, garson geldi.

“Hoş geldiniz. Ne vereyim?”

Salı’yı daldığı seyirden seslemişti adam.

“Hı? Ha, ben bir bardak çay alayım.” Simit yiyen bir gence baktı. “Bir de simit. Gevrek olsun.”

Garson, seçeneklere çarpı atarak işaret koyduğu adisyonu, uçmasın diye bir küllüğün altına sıkıştırıp, ayrıldı. Masaların arasında koşturan bir çocuğun ayağı beton parkeye takıldı, çocuk Salı’nın önüne yuvarlandı. Salı, hemen kalkıp, kaldırdı onu yerden. Çocuğun üstünü silkeledi eliyle. Sevgiyle baktı ona. Çocuk, tekrar koşturarak parka gitti. Salı, ayakta, çocuğun arkasından baktı, yüzünde bir özlem ifadesiyle. Garson, siparişlerle geldi.

“Abi?”

Salı, döndü ve garsonu gördü. Başını salladı, masaya oturdu.

***

Cemil’in evinde Cemil ve Sibel, iki sevgili, infrared ısıtıcı ile havasını kırmayı denedikleri çalışma odasına sığınmışlardı. Cemil, masasında dosyalarına gömülmüş, bitkin, dalgın, saçı başı dağınık, önünde büyük bir fincan kahveyle incelemesini yaparken, Sibel, bir battaniyeye sarılmış, kanepede, ayağında patikleri ve onun da önündeki sehpada bir fincan kahve, ayağını altına toplamış, kitap okumaktaydı. Sibel, bir ara bakışlarını elindeki kitabın üstünden Cemil’e yöneltti. Bir zaman seyretti onun çalışmasını.

“Cemil, neden doğalgazı yatırıp açtırmıyorsun?” diye sordu sonra. “Her gelişimde bu kasvetli odaya tıkılmak zorunda mıyım? Elektriği de ödememişsindir şimdi. O da kesilirse ne yapacaksın Allah aşkına?” Isıtıcıyı işaret etti burnuyla. “O zaman şu tependekini de yakamayacaksın!”

Cemil, oralı değildi. Yan gözle şöyle bir ısıtıcıyı kontrol edip, tekrar dosyalara döndü.

“Çocuk gibisin, Cemil. İstiyorsun ki biri daima arkanı toplasın!”

Sibel, kalktı. Üzerinden sıyrılan battaniyeyi ve elindeki kitabı gelişigüzel, kanepenin üzerine bıraktı. Fincanını alıp, kapıya gitti. Cemil’in seslenişi durdurdu onu.

“Sana bir şey soracağım, kraliçem.” Sibel bezgin, ona dönüp, kapıya yaslandı. “Bütün kariyerini üzerine yatırdığın bir dosya var. Geceli gündüzlü, yıllarca uğraşıyor ve düğüm düğüm çözüyorsun muammayı. Bir ilişki seni bir başkasına yönlendiriyor. İsimler, isimler… Sanki bir başka boyutta, başka bir evrende yaşayan insanlar. Ve sen onları öğreniyor, duyuyor, hissediyorsun, ama o evrene geçemiyorsun. Boyut farklı. Engeller var.”

“Tolkien oldum, on cilt Yüzüklerin Efendisi yazacağım, diyorsun yani!”

“Sibel, bütün bu ilişkiler Zeynel Amca’ya ve ağabeyime bağlanıyor. Yönümü değiştirip başka rota izliyorum, yine onlar! Beni ikide bir davadan almalarından çok bu bağlıyor elimi kolumu…” Kalktı, masanın önüne dolandı ve masaya yaslanıp, Sibel’e baktı. “Şaşkın haldeyim. Sen bu durumda olsan, ne yapardın? Bana bir yol göster.”

Sibel, ona umutsuz bir vaka gibi baktı.

“Bu dava seni tüketiyor, Cemil. Farkında değil misin? Ne hale geldiğini görmüyor musun? Kendini kaybettin. Beni de kaybetmek üzeresin. Toparla kendini ne olur.”

Sibel, Cemil’e yaklaştı. Cemil, destek görmemenin kırıklığıyla, başını yere eğdi. Sibel, fincanını masaya bıraktı, kollarını Cemil’in boynuna dolayıp, başını başına yasladı.

“Dosyayı senden aldılar, Cemil. İznini al. Bir tatile çıkalım baş başa. Bu bizim için yeni bir şans olabilir. Yeni bir başlangıç. Ne dersin?”

“Ben senin gibi bir meleği hak etmiyorum, Sibel. Bu arıza adamla ne işin var senin?”

Sesine ve bakışına şuh bir hava verdi Sibel.

“Belki ben de arızayımdır…”

Cemil, bir anda aklına bir şey gelmiş gibi, kadının kollarından sıyrıldı ve kenarda bir sandalyenin üstüne bırakılmış montunu alıp, sırtına geçiriverdi.

“Sayende makine çalıştı, kraliçem. Ben Cumhur’u bulmaya gidiyorum. Fazla gecikmem. Faturalar buzdolabının üstünde duruyor. İnternet hesabından çöz şunları gözünü seveyim. Hesaplaşırız.”

Cemil, Sibel’in ağzını açmasına fırsat vermeden kapıyı açıp, çıktı. Sibel, öylece kalakalmıştı. Şaşkın, öfkeli, sağa sola bakındı. Eli masadaki fincana çarptı. Yuvarlanan fincan yere düştü, kırıldı.

***

Çarşamba, kendini gömdüğü bulaşıkhanede bir başınaydı. Önünde önlüğü, elinde bulaşık eldivenleri, sıkkın yüzüyle acınacak haldeydi. Yerdeki kırılmış tabak parçalarına ve yayılmış bulaşık suyuna baktı dikildiği yerden. Patron, bir hışımla içeriye daldı ve manzarayı görür görmez, korkutucu bir tavır takınarak, kızgın gözlerini Çarşamba’nınkilere dikti.

“Kardeşim, bu kaçıncı Allah’ını seversen? Bunlar parayla alınıyor! Sirtaki tavernası mı burası, parayla takır takır tabak kırdırayım? Bana ne karın var ulan? Sorarız, cevap vermezsin. Merhaban yok, eyvallahın yok! Bin tane adam var sokakta bu işe talip! Sana dikkatli ol, dedim, işine özen, dedim! Burada yiyor, burada içiyorsun. Haftalık veriyorum paranı. Hain!”

Adam saydırmaya devam ederken, Çarşamba sakince bulaşıklara baktı ve köpüklerin içindeki büyük ekmek bıçağını gözüne kestirdi. Kaşla göz arası eline aldığı bıçağın köpüğünü eldiveniyle sıyırıverdi ve adam ne olduğunu anlamadan, onun boğazına dayadı bıçağı. Adamın öfkesi bir anda söndü. Onun yerini korku, telaş, titreme almıştı.

“Yavrum, ben ne dedim ki. Tabaklar, dedim. Onlar da ekmeğimiz. Kırılan her bardak, tabak kazancımızdan gidiyor, değil mi?”

Çarşamba, gözünü hala titremekte olan adamın gözünden ayırmadan, önlüğü, eldivenleri çıkardı. Onları tezgâha bıraktı ve patronun yanından sıyrılarak, açılır-kapanır kapıdan, lokanta kısmına geçti. Patron, dili tutulmuş gibi, müdahale etmeden onu seyretti. Çarşamba, müşterilerin yemek yediği masaların arasından süratle, yüzünde karalı bir ifadeyle çıkışa ilerliyordu. Onu şaşkın bakışlarla izleyen garson, ardından seslendi:

“Dilsiz! Nereye?”

Çarşamba, arkasına bakmadan çıktı lokantadan. Kendini caddeye vurdu.

***

Tuncay’la Pazartesi’nin holding bodrumundaki hummalı çalışması devam ediyordu. Ceketleri bir kenara atmışlardı. Bitkindiler. Tuncay, alnına doladığı kravatına sıkıştırdığı fenerin ışığıyla baktığı kasada çalışmaya devam ediyordu. Pazartesi geride, duvarın dibine yığılmış, oradan Tuncay’ı izlemekteydi.

“Kaç tane oldu?”

“Yaklaşık iki bin,” diyerek yanıtladı onu Tuncay, çalışmasının arasında. Pazartesi’ye baktığında, adamın kafasının düşmekte olduğunu fark etti. “Biraz uyu istersen, arkadaş.”

Birden toparlandı Pazartesi. Kollarını iki yana açarak, gerindi.

“Harikayım!”

İşine döndü Tuncay.

“Yalancı.”

Pazartesi’nin kemikleri tutulmuştu. Zorlukla kalktı. Hareket ederek ısınmaya çalıştı. Yaklaşıp, Tuncay’ın çalışmasını izledi. Onun ardında olduğunu fark eden Tuncay, yan gözle ona bakıp, dikkatini tekrar kasaya verdi.

“Biliyor musun? Açamayacağız,” dedi bıkkınlıkla rakamları çevirirken.

“Sonuncu olduğunu varsay. Hadi!”

Tuncay, bir umut, kasnın koluna asıldı. Açılmamıştı.

“Tüh!”

Pazartesi, deftere eğildi.

“Bu sonuncu değil sanırım.”

Tuncay, ters ters baktı Pazartesi’ye. Kalemi alıp, sayının üzerini çizdi.

“Biliyoruz!”

Tuncay sıradaki kombinasyona geçtiğinde, Pazartesi, dışarıya yönelip, koridora çıktı. Köşeyi dönüp, asansörü geçince, o köşeye yerleştirilmiş yiyecek-içecek makinesinin başına geldi. Makineye bozuk para atıp, bir meşrubat aldı. O anda aklına bir hinlik gelmişti. Süratle bir yandan makineye para atarken, bir yandan makinenin verdiği bütün içecek ve sandviç, bisküvi ne varsa toplamaya başladı. Sonra, kazan dairesinde, kapının yanında bulduğu, karanlıktan içini göremediği, tekerlekli bir dosya sandığına makineden yüklendiği nevaleyi doldurdu ve içinden bir meşrubat şişesini alıp, sandığı sıkıca kapattı. Gidip, kapı pervazındaki kilit yuvasını kullanarak şişeyi açtı, meşrubatı içmeye başladı.

Tuncay, büyük dikkatle, ama sabrı datükenerek, çalışmaya devam ediyordu kasa dairesinde. Elindeki meşrubatı yudumlayarak kapıya gelen Pazartesi, şişenin kalanını da orada kafaya dikti. Hin hin bakarak Tuncay’a yaklaştı. Tuncay, denediği bir kombinasyonda daha başarısız olmuştu. O sayıyı da silmek için deftere eğilmişti ki, Pazartesi şişeyi burnuna dayadı.

“Susadın mı, Duble Tuncay?”

Tuncay, Pazartesi’ye baktı, defterdeki numarayı çizdi ve uzanıp şişeyi aldı. Pazartesi, yine hin bakışlarla onu izliyordu. Tuncay, eline aldığı şişeyi hevesle dudağına götürür götürmez, içinin boş olduğunu anladı. Asılan yüzüyle Pazartesi’ye baktı. Usulca başındaki kravatı ve ona tutturulmuş feneri çıkartıp, Pazartesi’ye verdi. Öfkeyle şişeyi attı, kalkıp, kapıya gitti. O çıkarken, Pazartesi de feneri dişleyip, işe koyuldu.

Koridora çıkan Tuncay, doğruca makinenin başına gitti. Üstteki gözlerin boş olduğunu fark edince, telaş ve öfkeyle diğer gözlere de baktı ve hiçbirinde ürün kalmadığını gördü. Kızgınlığını dizginlemeye çalışarak, tekrar kasa dairesinin kapısına geldi. Pazartesi, harıl harıl kalan kombinasyonları deniyordu. Tuncay, bir süre kapıda dikilerek Pazartesi’ye baktı.

“İğrenç bir numaraydı,” dedi, pervaza yaslanıp.

“Söylemiştim. Ya sen, ya ben,” diye yanıtladı onu Pazartesi, gözünü işinden ayırmadan.

Tuncay, cevap vermedi. Ona bakarak, başını sallamakla yetindi. Geri geri çıktı ve dönüp, kazan dairesine geçti. Ellerini dizlerine dayayarak eğilip, gözünü karanlığa alıştırmayı deneyerek, Pazartesi’nin nevaleyi koyduğu yeri keşfetmeye çalıştı. O saklandıkları demir tavaya asılarak kendisini yukarıya çekip, oranın üstüne baktı. İndi. Tam başka yerleri de araştırmaya girişecekken, dışarıdan gelen mekanik gürültüyü işitti. Saatine baktı ve hemen tavanın üstüne çıktı. Sesi duyan Pazartesi de telaşla başını kasa dairesinden dışarıya uzatıp, karşıda asılı saate baktı. Saat 17:55’i gösteriyordu. Koridora çıkan Pazartesi, koşturarak cam kapıyı geçip, elektrik panosundaki ayarlamalarını yaptı süratle. Panonun kapağını örttü ve koşarak kasa diresinin kapısını kapatıp, kendini kazan dairesine attı. Oranın kapısını da örtüp, Tuncay’ın yanına, yukarıda asılı demir tavaya fırlattı kendini.

Güvenlik görevlileri, yine resmi kıyafetle rutin kontrollerini yapmaya başladılar dışarıda. Tuncay’la Pazartesi’nin saklandığı koridoru tarayan ikisi, kapıları tek tek açıp, kapayıp, içerileri kontrol ederek ilerlediler. O şekilde kazan dairesine varıp, içeriye girdiler. Doğruca, Pazartesi’nin nevaleyi gizlediği dosya sandığına gittiler ve sandığı alıp, çıktılar. Saklanan ikili, bir süre yattıkları yerden güvenlikçilerin kattan ayrıldığına dair işareti beklediler. Asansörün mekanik sesi geldiğinde, Tuncay, sarkarak, tavadan aşağıya indi. Gözü adamların götürdüğü sandığın boşluğundaydı. Kulağını kapıya dayayıp, dışarıyı dinledi. Kapıyı aralayıp, koridora çıktı. Pazartesi de tavadan aşağıya atladı. Tuncay, geri geldi ve ona dosya sandığının boşluğunu gösterdi.

“Neden aldılar onu?”

Omuz silkti pazatesi.

“Bilmem. Sanırım başka bir yere aitti.”

“Tamam. Yiyecekler nerede, sen onu söyle.”

Pazartesi, söylemekle söylememek arası bir tereddütle sandığın boşluğuna baktı.  Tuncay da aynı yöne bakınca durumu anlamıştı. Telaşlı bir öfkeyle Pazartesi’ye döndü.

“Onları oraya mı koydun? Hepsini!”

Ellerini iki yana açtı Pazartesi.

“Nereden bilebilirdim?”

Tuncay daha da sinirlenerek, daireden çıktı. Pazartesi de onu izledi ve çıkarken kapıyı çekti. İkili, panoya ulaştı ve Pazartesi, kısa sürede her şeyi normale döndürdü. Ardından, koridorda bir arkaya bir öne dönüp, başka yeme-içme makinesi olup olmadığına baktılar, görememişlerdi. Bunun üzerine beraberce koridorda ilerlemeye başladılar.

“Belki diğer koridorlarda da makineler vardır,” dedi Pazartesi ve iki kola dağıldılar.

Ümitsiz bir arayıştı ve ikisi de müjedeli haber edinmeden geri dönüyorlardı. Tuncay, tekrar koridorlarına geldiğinde, karşılaştığı şeyle beraber, koridorun başında kalakaldı: Pazartesi, diğer yönden dönmüş ve cam ara kapıyı kapamış, kapının ardından Tuncay’a el sallamaktaydı! Tuncay, kendi haline gülerek, cam kapının önüne geldi. Pazartesi, kapının arkasından ona daha önce kendisine güldüğü şekilde güldü. Duvardaki saati gösterdi ve parmaklarını açıp, on parmağını ve ardından da bir parmağını göstererek, bir dahaki devriyeye on bir saat kaldığını işaret etti ve arkasını dönüp, kasa odasına girdi. Tuncay, öfkeyle tekme attı cam kapıya. Kasa dairesinin kapısına geldiğinde, bir kere daha Tuncay’ı kontrol edip, içeriye girdi Pazartesi. Feneri yakıp, dişlerinin arasına aldı, işe girişti.

***

Battal’ın gazinosu, tarihinin en dolu günlerinden birini yaşıyordu. Bu duruma Battal da şaşmıştı, program aynı program, sanatçılar aynı sanatçılar, yiyecek, içecek, mezeler aynıydı. Getirildiği konumun henüz ayırdında değildi Battal. Bu durumdan, en azından baronluk kısmından aslında hiç hoşnut değildi.

Büro kısmında, patron koltuğuna gömmüştü kendini dalgın, düşünceli. Bir dolmakalemi masaya dayayarak, parmakları arasında istemsiz bir refleksle çevirip durmakta, önündeki defteri incelemekteydi. Nihat, masanın önündeki misafir koltuğuna kurulmuş, gözleri önündeki sehpada, ciddi bir tavırla bekliyor, artık sağlığına kavuşan Salih ise, geride, köşedeki bir koltukta oturuyordu. Müdür, odanın ortasında ayakta, elleri göbeğinde bağlı, ceketi ilikli dikilmekteydi. Kısacık boyu ile oturuyor hissi veriyordu gerçi, ellilerindeki, her zaman kalem memuru gibi sade, kötü takımlar giyen, kalın çerçeveli gözlükleri ile olduğundan çok daha yaşlı gösteren adam.

Duvardaki antika duvar saatinin tik takları bütün odayı dolduruyor, buna kapalı kapının ötesinden gelen boğuk müzik sesi de eşlik ediyordu. Nihat, bir ara doğrulup, saate baktı. Sekiz buçuğa gelmekteydi. Başını çevirdiğinde, Battal’a sezdirmemeye çalışarak, hasım gibi, yerinden kendisini süzen Salih’le göz göze geldi. Bakışını kaçırmadı.

“Salih,” dedi. “Aman oğlum. Senin gözün dokunur adama! Yıkma bizi.”

Battal, kaleminden aldığı bakışlarını sertçe iki adamın üzerinde gezdirdi.

“Ne oluyor?”

Nihat, yeniden önüne döndü. Belli belirsiz sırıtıyordu.

“Bir şey yok.”

Battal, oynadığı kalemi masaya atıp, defterini kapadı.

“Gerçekten bir şey olmasa iyi olur. Benim derdim bine katlamış, bir dert de siz olmayın!”

“Bir dakika sadece,” dedi Nihat ve tekrar Salih’e döndü. “Evde iyiydik, kardaş. Buraya gelince mi kötü olduk?” Salih, başını diğer tarafa çevirmekle yetindi. “Salih. Ben hiçbir şeye talip olmadım. Olmam da, bilirsin. Mekânımda keyfim yerindeydi vallahi. Battal Bey, ricacı oldu, düze indik.”

Salih, ona bakmadan konuştu:

“Sen hayatta kimseye çalışmazdın, Nihat. Seni şimdi emir altına sokan hangi güç ola?”

Battal, yumruğunu masaya vurdu. Küçük adam, titredi yerinde.

“Kesin!”

Ellerini masaya dayayarak doğruldu. Müdür, çekinerek masaya yanaşıp, deftere uzandı.

Battal, defteri adamın önüne itti.

“Bunlardan bir şey anlamıyorum, Müdür! Detay istemem. Özet verin!”

“Battal Bey,” dedi müdür, kendini kollayarak. “daha önce detay isteyen sizdiniz.”

“Anladım da, kardeşim, tuvalete alınan peçete miktarını ben ne yapayım Allah’ını seversen! Sen, ayrı sayfalara toplamları yaz bir dahakine. İstersem dönüp detaya bakabileyim. Oldu mu? Şimdi defterini al, çık.”

Müdür, defteri alıp, dolapta bir çekmeceye koydu, ayrıldı. Battal, ikiliye döndü.

“Yarın konseyi topluyorum. Biriniz sağımda, biriniz solumda olacaksınız. Neyi paylaşamıyorsunuz? Salih, senin emeğini inkâr edemem. Bunca yıl, attığım her adımda yanımdaydın. Sağ kolumdun. Öyle olmaya da devam edeceksin. Ama yetmez. Belki ikiniz de yetmeyeceksiniz. Yine de herhalde orospu çocuğu Tuncay’ın tek başına becerdiğini, birlik olup becerebilirsiniz!”

“Her şey aklıma gelirdi de bir gün Tuncay itiyle mukayese edileceğim gelmezdi, anasını satayım,” diyerek, kalkmaya yeltendi Nihat.

O sırada yanına gelen Battal, bir eliyle Nihat’ın omzuna bastırarak, kalkmasına mani oldu.

“Celallenme!”

“Ya Bino?” diye sordu Salih.

“Bino’nun teşkilatla alakası yok. Onun bir defalık, belli bir işi var. İşi teslim edip, yoluna gidecek. Bakmayın buralarda takıldığına. Mekânsızdır Bino.”

Battal, kapıya gitti. Hemen ayaklanan Salih’e oturmasını işaret etti. Bir eli kapının kolunda, adamlarına döndü.

“Yarın büyük gün. Nasıl başlarsa öyle gider, değil mi? Ama bugün de büyük bir gün. Zeynel Bey gelecek az sonra. Uzun zamandır ilk defa mekânıma geliyor. Bir sınav da bu olmalı…” Salih’e baktı. “O Azeri serserisi içeride miydi?”

“Geldi, abi, geldi. Masasına kurulmuş, demleniyor!”

Battal’ın yüzü kıpkırmızı oldu bir anda. Gözleri alev alevdi. Çıkmadan bir defa uyardı ikiliyi.

“Konuşun ve buradan kol kola çıkın. Sürtüşme istemiyorum!” Çıkarken, ofis kapısında Cemil’le burun buruna geldi. “Cemil. Ne işin var burada?”

“Niye? Ağabeyimin mekânını ziyaret edemez miyim?”

“Gazinoyla, pavyonla işi olmayan herkes bugün âdet değiştiriyor!” diye söylendi Battal.

Cemil, şaşkın, Battal giderken ardından bakıp, açık kalan kapıya döndü. Odaya yarısı girmiş, gitmemişti ki, önce Salih’i gördü. Kaş göz hareketiyle neler olduğunu sordu. Salih, düşünceli, başını eğdi. Cemil, kendisine dönen Nihat’a baktı. Onu tanımamıştı. Nihat, tespihini çıkarıp, ilgisini ona yönlendirdi. Cemil, bir süre daha onu izledi. Salih’i selamladı çıkarken:

“Görüşürüz, Salih abi.”

Cemil, kapıyı örttü ayrılırken. Nihat, Salih’e döndü. Kalkıp, ağır adımlarla onun yanına gitti. Salih, oralı değildi. Nihat, bir süre onun başında dikildi. Sonra, ceketinin cebinden bir kurşun çıkardı. Parmakları arasında yuvarlayarak, kurşuna baktı.

“Sana yanlışım olmaz, kardaş. İkimiz aynı geminin sıçanıyız.” Salih, başını kaldırdı. “Al bu kurşunu. Bir gün bir tersomu görürsen, beni bununla vurursun.” Gülümsedi. “Tamam mı?”

Salih uzanıp, kurşunu aldı, baktı, avucuna aldı. Tekrar Nihat’a kaldırdı başını. Bakışları yumuşadı sonra. O da gülümsedi.

“Oflaz’ı kalkmaya nasıl ikna ettin?” diye sordu Nihat’a. “Kadın, yalvar yakar olduydu da haftalardır yatağın kıyısına dahi oturtamadıydı.”

“Şöhretimi duymuş da korkmuştur. İki haftaya değnekleri de attırırım. Hiç merak etme!”

***

roman 33.fasikül

Cuma, Zeynel Bey’in köşkünü cepheden gören bir kuytuda, karanlığa gizlenmiş, nefesini tutmuş halde binayı seyretmekteydi. Bu, düzenli aralıklarla tekarladığı bir ritüeldi aslında, fakat bunu yaparken, görevini asla aksatmamıştı. Sığınak ahalisinden kimse haberdar olmamıştı bundan. Ama Kasım biliyordu. Kasım, öksüzlere dair pek çok şeyi biliyordu. Onu orada bulacağını da biliyordu elbette, boşuna ümit vermemişti Necla’ya. İşte bunca yıllık arkadaşı, dalıp gitmişti yine o görkemli binanın silüeti karşısında. Kasım, usul usul yaklaştı Cuma’ya.

“Seni bulmak için üç seçeneğim vardı, ihtiyar,” dedi. “İyi ki ilkinde buldum. Yoksa sığınağa kadar gidecektim, yeminle! Gerçi orası da…”

“Biliyorum,” dedi Cuma, gözünü köşkten ayırmadan. “Birkaç gün önce oradaydım. Keşke burası da yerle bir olsa. Şu köşkte de taş taş üstüne kalmasa!”

Kasım, Cuma’nın yanına varıp, omzuna attı elini. O da bakışlarını köşke çevirdi.

“Dertlerini çözecekse kolay!” Güldü. “Yarın koyuyorum dinamiti!”

“Üçüncü tahminin neydi, Aga Kasım?”

“Benim mekân tabi. Aslında orayı da Perşembe’ye devrettim. Seni benim kadar iyi ağırlayabilir miydi, bilemem?” Ciddileşerek, Cuma’ya döndü. “Ne işin var burada, Cuma? Murat Bey geçmişte kalmamış mıydı?”

“Bir hatırlatan oldu…”

Kasım, kolunu tuttu onun.

“Gidelim buradan, Cuma.”

Cuma, kolunu kurtarıp, kaldırıma çöktü.

“Aga, içim soğumadan ayrılamam buradan. Bir yangın var ki şuramda…” Kasım da onun yanına çöktü. “Babamı o kumar masasına oturtanın Allah belasını versin, Aga! Ölümüne sebep olanların Allah belasını versin! Fabrikasını alıp da ne yaptılar? Kapattılar! Yüzlerce insanı kapıya koydular! Evini aldılar; başlarına yıkılsın! İntihar mıydı sanıyorsun ölümü? Cinayetti, cinayet! Zaten her şeyi olan bir adam neden kumar masasına otursun? Neden her şeyini ileri sürsün? Akıl, mantık alıyor mu, Aga Kasım?”

“Ne yapacaksın, Cuma? Kin insana yüktür. O yükü seni ekibe aldığım gün attın biliyorum ben. Bunca yıl sonra tekrar yüklenmenin ne faydası var? Üstelik neredeyse yüz yaşına gelmiş, bir ayağı çukurda bir adamı mı öldüreceksin?”

“Bunca sipariş içine bu adam neden düşmedi bunca yıl? Bunun hiç mi düşmanı olmadı? Hiç mi can yakmadı bu adam? O kadar adam öldürdüm, bir defa aklıma gelmedi ya şuna sıkmak. Kinimi ne kadar derine gömdüysem?”

“Gömdüğün yerde de kalsın, Cuma. Herkes için en iyisi bu. Hadi kalk.”

Kasım, kalkıp, pantolonunun arkasını sildi. Baktı ki Cuma hala oturuyor, üsteledi.

“E hadi.”

Cuma, istemeye istemeye kalktı. Sokak boyunca, caddeye doğru ilerlemeye başlarladılar.

“Aga,” dedi Cuma, boynunu bükerek. “hastaneye düştüm, paramın çoğu oraya gitti. Bana biraz para.”

Kasım, cebinden çıkardıklarını, bakmadan, Cuma’ya uzattı.

“Bununla idare et birkaç gün. Ulaştırırım yine.”

Parayı, yine ezilir gibi aldı Cuma.

“Eyvallah.”

“Ha, bu arada unutma; ne Murat Bey’sin, ne de Cuma bundan sonra. Sen artık Halil Bekdiğin’sin. Alışacaksın buna. Halil Bekdiğin.”

“Nasıl isim o ya? Değiştiremiyor muyuz? Tarık Akan olsun!”

Güldüler. Ay ışığı iki yorgun adamın gölgesini sokağa seriyordu. Biraz yürüyüşün Cuma’ya iyi geleceğini düşünmüştü Kasım. O yüzden, taksiyi göndermişti. Yanlarında yürüseydiniz, Zeynel Beyaz köşkü geride kaldıkça mahallelerin, insanların, arabaların, köpeklerin bile nasıl değişiverdiğini gözlemleyebilirdiniz. Bir soğanın kabukları gibi bir şehirde, ama ayrı dünyaları yaşayan insanlar topluluğu. Önce köşke yakın zengin mahallelerini geçtiler. Sonra hali vakti yerinde olan, ama Zeynel Bey’le de yarışamayacakların mahallelerinden geçtiler; köpekler cinsti orada, süslüydü, bakımlıydı kadınlar, pahalı pahalı kafeler, restoranlar tıka basa doluydu. Bir kabuk daha soydular soğandan ve işine gücüne koşturan, iyi kötü kendine, ailesine yeten insanların arasından geçtiler. Krediyle aldıkları arabaları ve evleri ortalamanın üstündeydi kalitece yine de. Kartlarına böldükleri son model cep telefonları vardı ellerinde ve evlerinde kedi beslenirdi çoğunun, duyarlıydılar sokak köpeklerine. Bir kabuk daha soyuldu ve işte gecekondular, bitirimhaneler, yüzyılımzın son bakkalları, hastalıklı, ama yılmaz yüzleriyle kimi kıt kanaat geçinen, kimi öyle ortada insanlar. Sokak köpekleri bir deri bir kemik. Yolları bozuk, rögarları, ızgaraları işlemez…

Ve o mahallelerden kuş uçumu yarım saat mesafede bir gazinoda, eskinin kalburüstü sanatçılarından, büyük yetenek, muhteşem ses, Neriman Tarhan, o günlerini, hatta adını bile çoktan unutmuş, gayretle tuvalet temizlemekteydi. Çıkıp, iki avabo arasındaki masasına geçerken, başındaki tülbendi düzeltip, çekidüzen verdi kendisine. O esnada erkekler tuvaleti tarafından çıkan bir müşteri, cebinden çıkardığı parayı, kadının yüzüne bakmadan masaya attı. Oturmak üzereyken, tekrar doğruldu ve minnet dolu bir yüzle hafifçe eğildi kadın.

“Teşekkür ederim, beyciğim.” Derhal kolonya açtı, bir de peçete çekip, adama uzattı. “Kolonya alır mısınız?”

Adam, cevap vermeden, ardına bakmadan çıktı. Neriman Tarhan, elinde kolonya şişesi ve peçeteyle kaldı bir süre. Sonra usulca sandalyesine çöktü. Kolonyayı kapattı, peçeteyi masaya bıraktı. İçeriden ta tuvalete ulaşan, bir kadının canhıraş bir sesle okuduğu arabesk parçaya buruşturdu yüzünü. Ama çalgıcılar ustaydı doğrusu. Battal, her zaman en iyi enstrüman sanatçılarını getirirdi. Şarkıcıyı önemsemezdi pek. Şarkıyı asıl kurtaranın müzik olduğuna inanırdı. Bir süre müziğin ritmine uyup, oturduğu yerde sallandı kadın. Sonra, aniden bir gülümseme yerleşti yüzüne. Usulca kalktı, leziz, üstünde dumanı tüten bir yemeğin kokusunu burnuyla takip eder gibi, gözlerini kapadı ve müziğin peşine takıldı. Kulisle sahneyi ayıran perdenin ardına geldi. Gözlerini açtı, usulca perdeyi aralayıp, salona baktı. Çalgıcıları ve çok da iyi olmayan sesini fiziğiyle örtmeye çalışan solist kadını gördü. Ardından da masalarda eğlenen müşterileri. Tekrar şarkıcı kadına baktı. Onun ışıldayan kıyafeti, parıl parıl makyajıyla adeta hipnoza girmişti. Kafasında sürekli alkışlar, tezahüratlar… Perdenin arkasından, önünde adeta görünmeyen bir hayran kalabalığı varmış gibi, saygıyla selam verdi. Sanki yükseliyor, büyüyordu. O esnada omzuna bir el dokunup, onu hayalinden uyandırdı. Başını çevirince, garsonun öfkeli gözleriyle karşılaştı.

“Ne yapıyorsun burada?” Kadın, korkuyla kamburlaştı, küçüldü. “Biri görür de Battal Bey’e der, diye de korkmuyorsun!”

Kadın alttan, ürkek baktı adama. Hemen toparladı kendini ve garsondan sıyrılıp, tuvaletlerin tarafına geçti.

Olga’nın kocası Enver’le oturduğu mahalle de soğanın bir başka kabuğuydu, fakat Cuma’yla Kasım, oradan geçmediler o gece. Enver’in iyileşiyor olmasından dolayı, keyfi yerindeydi Olga’nın. Mutfakta, üzerinde eşofmanıyla, önünde bir şişe rakı, masa başına kurulmuş kocasına tezgahta meze hazırlıyordu. Hazırladığı tabağı, Enver’in önüne koydu. Enver, Olga’nın beklemediği, sıcak bir gülümsemeyle karşıladı onu. Kolundan tutup, kucağına çekti. Dudağından öpmeye çalıştı Onu. Kadın, kendini çekti. Dudağının kenarındaki hafif morartı, acımıştı. Üstü giyiliydi. İşe çıkmaya hazırlandığı belliydi. Enver’den kurtulup, aceleyle çıktı mutfaktan. Antrede duvara asılı aynaya gitti, yüzünde nefret, bıkkınlık. Ağzının kenarındaki morluğa baktı. Çantasından çıkardığı fondötenle onu örtmeye çalıştı. Sinirleri bozuldu, vazgeçti. Çantasını kapıp, ayakkabılarını ayağına geçirdiği gibi dışarı fırladı.

Elçin Beg’in oteline giden yolu nasıl aldığını bilemedi Olga. Nefes nefese kalmıştı, kapısına vardığında adamın. Orada olduğunu ümit etti onun, hayatta olduğunu, kendisini saracak olduğunu ümit etti. Mehmet de “Beyamca yukarda,” demişti. Olga’nın vurduğu kapıyı, Elçin Beg açtı. Yatmaya hazırlanıyordu, pijamaları üzerindeydi. Hep gülümseyen yüzü, bir anda endişeyle karardı Olga’yı görünce. Onu bekletmeden, içeriye buyur etti. Olga, ağlayarak adamın boynuna sarıldı.

***

Pazartesi, yorgun, gözleri kan çanağına dönmüş halde kasanın başında, açma denemelerini sürdürmekteydi. Tuncay, odada değildi. Denediği bir kombinasyon daha başarısız olunca, yerdeki defterden bir sayı daha sildi Pazartesi. Döndü, açık bıraktığı kapıdan koridorda, karşıki duvarda asılı büyük saate göz attı. Saat 05:57’yi gösteriyordu. Pazartesi, derhal dişlerinin arasındaki feneri alıp, kapattı, defterini, kalemini toplayıp, odadan çıktı.

Tuncay, elektrik panosunun yanında, ceketini omzuna atmış, keyifle serinletici bir meşrubat içmekteydi. Pazartesi, panoya yönelmiş halde hızla yanından geçti. Geçerken, onun omzuna vurdu.

“Haydi, devriye zamanı.”

Panonun kapağını açtı, kolu ve sigortayı süratle eski haline getirip, panoyu kapattı. Tuncay’ın önünden geçerek, kasa dairesinin az ilerisindeki kazan dairesine yöneldi. Tuncay da ceketini giyip, onun ardına düştü.

Görevliler, koridorun ucunda göründüler, ikişerli iki gruba ayrılıp, koridorun farklı yönlerinde ilerleyerek, kontrollerini yaptılar. Pazartesi ile Cuma’nın gizlendiği tarafa doğru kapıları deneyerek geldiler. Kazan dairesinin önüne geldiklerinde kapıyı açıp, içeriye girdiler. Kazan dairesine giren iki görevli, gözleriyle dikkatle içeriyi taradı. Son derece ciddi tavırlıydılar. Aralarında konuşurken dahi, yüzleri neredeyse mimiksizdi.

“Cemal, otoparkta değildi,” dedi biri içeriyi kontrol ederken. “Burada da yememiş… Sanırım evde kalmış.”

“Yönetim bunu duyarsa, hepimiz kovuluruz,” dedi diğeri. “Kasada iki milyon varken evde oturamazsın!”

“Türker’e onun yerine bakmasını söyleyeyim.”

Görevliler, daireden çıkıp, kapıyı çektiler. Aynı dairede, tavana asılı geniş, sağlam bir kablo tavasının üstüne yatıp gizlenmiş Pazartesi ve Tuncay, nefeslerini tutmaktaydılar. Kapıların kapanışının mekanik sesini işitmelerine rağman, bir süre daha yerlerinde kaldılar. Pazartesi, çenesini eldivenli eline dayamış, yüzüstü, düşünceli yatıyordu çelik tavanın üstünde. Tuncay yan dönüp, ona tepeden baktı.

“Neden burada olduğun belli oldu, yabancı. Demek iki milyon, ha? Vay, vay, vay…”

“Seni ben çağırmadım!”

“Ama buradayım! Ve o parayı asıl ben istiyorum!”

“Şunu o kalın kafana sok, o paraya dokunmayacağız.”

“Para çıkarsa senin olsun dememiş miydin?”

Pazartesi, ters ters baktı ona. Ama cevap vermedi ve tavada yuvarlanıp, kenardan sarkarak, aşağıya atladı, kapıya yöneldi. Tuncay, arkasından anlamlı anlamlı sırıttı.

“Kiminle dalga geçiyorsun, Allah aşkına?”

“Ne düşündüğün umurumda değil, Tuncay Tuncay.”

Tuncay, şaşırmıştı. Pazartesi kapıyı açıp, kafasını uzatarak, dışarıyı kontrol ederken, o da aşağıya atlayıp, Pazartesi’nin ardı sıra koridora çıktı. Koşturarak Pazartesi’ye yetişip, omzunu yakalayarak, kendine çevirdi onu. Tuncay’ın yüzündeki tilki ifade yitmişti.

“Bir dakika, bir dakika. Beni tanıyorsun. Ben seni neden tanımıyorum?”

“Medyatik adamsın. Türkiye’de yaşayıp seni bilmemek mümkün değil! Tuncay Tuncay. Nam-ı diğer ‘Duble Tuncay’! Zeynel Beyaz’ın on iki yıllık koruması ve sağ kolu. Üç yıl önce seni öldürmem istenmişti. İcraata yarım saat kala sipariş geri çekildi.” Dönüp yoluna devam etti Pazartesi. “Şimdi bana müsaade. Geçen her saniye önemli!”

Tuncay, dili tutulmuş gibi bir süre Pazartesi’nin ardından baktı. Sonra toparladı kendini ve camlı kapının önüne geldi. Yine tilki bakışını takındı.

“Kasayı açmamı engelleyemezsin ya, arkadaş! Ara sıra uyuman gerek.”

“Bende şifrenin iki rakamı var,” dedi Pazartesi, panonun kilidiyle uğraşırken. “Sende hiç.”

Panoyu açtı, Tuncay’a baktı. “Altı ayını alır!” Duraksadı. Yüzü birden değişti. “Bir dakika! Sen şifreyi biliyor olmalısın!”

“Ne? Nasıl yani? Sağ kol davasına mı? O tilki karısına bile güvenip verir miydi şifreyi acaba? Bilsem, şu çileyi neden çekeyim? Üstelik güvenliğe seni yakalattırabilirim de.”

“Gerçekten, güvenlikten sen neden saklanıyorsun? Dur bakalım! Yoksa?”

Cam kapının döşemedeki kilit çubuğu Tuncay’ın dikkatini çekti o esnada. Ona basarak, cam kapıyı bıraktı ve iki kanadı da itip, ara kilidi çekti. Cam kapı kilitlenmiş, bozuk parayla işleyen, içecek ve bisküvi, sandviç alınabilen makine Tuncay’ın tarafta kalmıştı. Pazartesi, kapıya yetişmeye çalıştı, ama gecikmişti. Tuncay, öbür taraftan pis pis sırıtıyordu. Gülerek, Pazartesi’ye sırtını döndü. Zorlamanın anlamı olmadığını anlayan Pazartesi, kapıdan çekildi.

Biri kapının bir yanında, diğeri diğer yanındayken, zaman geçmek bilmemişti. Pazartesi, cam kapının bir yanında duvar dibine çökmüş, düşünceli oturmakta, beklemekteydi. Bnalmıştı. Tuncay, bir elinde bir sandviç, diğerinde meşrubat, tıkınarak geldi camın diğer yanından. Pazartesi’ye baktı ve dalga geçer gibi, sırıtarak çöktü. Ondan tarafa bakmayan Pazartesi’nin gözlerini yakalamaya çalıştı, tıkınmaya devam ederek. Pazartesi, pantolonun cebinden bir sigara paketi çıkartıp, içine baktı. Sigarası bitmişti. Onu camın diğer yanından seyreden Tuncay, güldü haline. Elindekileri yere bıraktı ve ceketinin cebinden bir sigara paketi çıkarıp, içinden tek dal sigara çekti, camın arkasından Pazartesi’ye gösterdi. Pazartesi, gayrı ihtiyari sigarayı almaya uzandı. Tuncay ona abartılı, sinir bozucu tarzda güldü. Gülerken, dengesini kaybetmemek için sırtını duvara yasladı ve Pazartesi gibi, camın öte yanında, ona bitişik şekilde, çöktü. O gülerken, Pazartesi, cebinden şifrenin bildiği rakamlarının yazılı olduğu kağıt parçasını çıkarıp, cama tuttu. Tuncay’ın gülmesi kesildi. Pazartesi, hemen içinde kağıdı tuttuğu avucunu kapatıp, elini camdan çekti. Tuncay, yerden kalktı, pantolonunun arkasını temizledi, elinin tersiyle ağzını sildi ve kapının kilidini çekip, Pazartesi’yi diğer tarafa buyur etti. Pazartesi, doğrulur doğrulmaz, Tuncay’a doğru bir hamle yaptı, ancak Tuncay hamleyi savuşturdu ve dengesini kaybeden Pazartesi, karşı koridora yuvarlandı. Tuncay, derhal ceketinin cebinden bir ustura çekti. Pazartesi, toparlanıp, ikinci hamleyi yapacaktı ki usturayı görüp, durdu. Doğruldu.

“Tamam,” dedi, sol elindeki eldiveni çıkarırken. “Kasada nöbetleşe çalışacağız.” Eldiveni salladı. “Açılınca bölüşmeyiz. Ya hepsini alırsın, ya sana engel olurum. Ya sen, ya ben, tamam?” Eldiveni tuncay’a attı.

“Anlaştık.” Boştaki eliyle eldiveni yakaladı, baktı Tuncay. “Yalnız, ben solak değilim,” diyerek, Pazartesi’ye geri attı onu.

“Ben de,” diyerek, aynı eldiveni geri attı Pazartesi ve Tuncay’ın cevap vermesine fırsat vermeden, kasa dairesine yöneldi.

Tuncay, usturayı kapatıp, cebine koydu. Elindeki eldivene baktı.

***

Elçin Beg ve Olga, geceyi Elçin beg’in otel odasında, birlikte geçirmişlerdi. Yatağın içinde, üzerlerine nevresimi çekmiş, yüzüstü, ayakları yatak başına dönük yatmaktaydılar. Olga, sevgiyle adamı seyretti, parmağını onun gözünün kenarındaki kaz ayaklarında, yüzündeki çizgilerde gezdirdi. Elçin Beg, dalgındı, bir eliyle boynundaki kolyeyle oynuyordu. Bir yandan da hüzünlü bakışları yere açtığı tabakasının içindeki resimdeydi.

“Ona benziyor ama değil mi?” diye sordu kadına.

Olga, bir kolu Elçin Beg’in sırtında, destek alarak döndü, yan gözle resme bir bakış attı.

“Bilmem. Pek bakmadım yüzüne.”

Elçin Beg, gülümsedi.

“Benziyor, benziyor.”

“Onu çok mu özlüyorsun?” diye sordu Olga, kıskançlıkla fotoğrafı süzerken.

“Olga, bazen insan öyle bir özlenir ki, özlenen bile yokluğundan utanır!”

Kadın, cümleyi anlamamıştı. Elçin Beg’in yüzünü görmek için başını iyice yatırdı, onun boynunun altına doğru.

“Ne, ne?”

Elçin Beg, kolunu Olga’nın başından aşırarak, sarıldı ona.

“Ah, boş ver. Biraz edebi oldu!”

Gülümsedi. Olga’yı öptü. Ardından, başını kaldırdı ve kadının yüzünün beyaz güzelliğini seyretti. Ağzının kenatındaki koyuluk çarptı gözüne. Eğilip, orayı da öptü.

“Özür dilerim,” dedi.

“Neden?”

“Benim yüzümden olmuşa benziyor. Acısını senden…”

“Sus. Sus, alakası yok. Enver’in dayak atmak için bahanesi olmaz.”

“Ne yapmayı düşünüyorsun, Olga? Ben eve çıkmayı düşünüyorum. İstersen benimle kalır, izini kaybettirirsin.”

Acı acı gülümsedi Olga.

“Bunları düşünme. Hem ayrılma saatim de geliyor. Bir sevişme daha istersen on dakikan var!”

Güldüler. Sonra göz göze gelip, sustular. Dudakları birleşti.

***

Kasım ve Cuma, Necla’nın evinin salonundaki iki tekli koltuğu perdesi açılmış pencereye çevirmiş, oturmakta, dışarıyı seyretmekteydiler. Necla, Cuma’nın dizi dibinde yere oturmuş, yüzünü elinde tuttuğu Cuma’nın eline yaslamış, sessiz, öylece duruyordu. Pazar ise, Kasım’dan tarafta, kucağında bebek, dar bir mesafede ileri geri gidip, bebeği sallayarak uyutmaya çalışmaktaydı. Cuma ve Kasım’ın pencereden izlediği manzarada, karşıdaki, ardında güneşin yeni yükselmeye başladığı apartmanın çatısında sıralı güvercinler yatıyordu, kızıllığın içinde. Kuş grubundan iki güvercin, uçarak gelip, pencerenin önünden geçti.

“Kuş olmak lazım, kuş,” dedi Kasım. “Bir güvercin olmak lazım, özgür, hesapsız…”

“Kuşun ömrü üç gün be aga,” dedi Cuma.

“Ama bey gibi üç gün! Beyliğin üç günlüğü de beylik, değil mi?”

“Beylik, öyle ya. Beylik bizden geçmiş. Biz kendimizden geçmişiz. Eller insan gibi hayatlar sürerken, biz hayvanlar gibi gizlendik yıllarca. Bir it, bir ayı gibi inde yaşadık!”

“İnsan, yaşadığı hayatı başkalarınkiyle mukayese etmeyecek, Cuma. Onların ne yaşadığını bilebiliyor muyuz?”

“Çabamız boşa. Bu kader peşimizi bırakmayacak. Yine öldüreceğiz. Yıllar önce bir gün, pişman oldum. Silahı atmakla atmamak arasında, iskelede öylece ağlıyordum. Sırım Nihat, arkamdaydı. Hiç unutmuyorum. Titredim. Korktum. ‘O an geldi,’ dedim. ‘Eli tetiktedir Nihat’ın. Sıra bana geldi.’ Kapadım gözlerimi. Yanıma çöktü Nihat. Baktım, silahı yoktu. Elini omzuma attı. Dedi ki, ‘Öldürmek sigara içmeye benzemez. Onu bırakamazsın.’”

Kasım güldü.

“Nihat, ha? Bunu ilk anlattığında da inanmamıştım.”

“Gerçekten. Nihat’tı.”

“Nihat…”

“Nihat’tı.”

Kasım, heyecanla karşıdaki çatıyı gösterdi.

“Bak. Bak, ikisi daha ayrılıyor çatıdan! Şu güzelliğe bak!”

Karşı çatıdan havalanan bir çift kuş, oynaşarak iki apartmanın arasından geçti. Cuma, başını salladı. O ana kadar bir heykel gibi, yanağı Cuma’nın elinde oturan kadın, yavaşça başını kaldırıp, Cuma’ya baktı. Pazar, uyumaya yüz tutmuş bebeği sallamayı bıraktı, parmağıyla yüzünü okşayarak onun iyice dalmasını sağlamadı. Kasım, kuşları işaret ediyordu.

İşte, asıl kuş o deliydi, Cumartesi’nin başına tebelleş olan deli. Elinde şişe, bir yandan içkisini yudumlamakta, bir yandan kaldırımda sallanarak yürüyüp, gelip geçen araçları seyretmekteydi öğlene doğru. Kırmızı ışıkta duran araçlardan biri, Niyazi’nin lüks aracıydı. Adam arkada oturup, sakince gazetesini okuyordu. Deli, aracı görür görmez, elindeki şişeyi cebine koyup, araca koştu. Camı tıklattı.

“Abe, bi çorba parası. Abe.”

Niyazi, oralı olmadı, gazetesine bakmayı sürdürdü. Deli, tekrar vurdu cama.

“Abe, bi bozukluk atsan ne olur? Başının gözünün sadakası.”

Niyazi, gazetenin üstünden deliye baktı, öfkelenmekteydi artık.

“Siktir git! Sabah sabah…”

Yeşil ışık yanmıştı. Şoför, gaza bastı. Araba hızla ilerledi. Deli, bir süre aracın ardından baktı. Sonra elini kaldırdı ve kaşlarını çatarak bağırdı.

“Ölüm de var, beyim! Ölüm de vaaarr!”

***

roman 32. fasikül

BÖLÜM 8

KEDİ FARE OYUNU

 

 

Tuncay, holdingin mesaiden çıkmış, telaşla dağılan personeli ve işlek caddenin insanlarının katılımıyla oluşan kalabalığın arasından, akıntının tersi yöne ilerleyerek, binaya ulaşmaya çalıştı. Keşmekeşte onu tanıyıp, selam verenleri de karşılıksız bırakmıyordu. Yağmur başladı. İnsanlar, daha da hareketlendiler. Tuncay, nihayet girişe varıp, içeriye girdi. Binadan insan boşanmaya devam ediyordu. Tuncay, nötür hareket etmeye çalışarak ilerledi, ancak yüzünde gizleyemediği, öfkeyle karışık bir heyecan gezinmekteydi. Yan gözle güvenliği takip ederek, danışmaya yanaştı. Bu defa bankodaki başka biriydi. Delikanlı onu tanımıştı. Gülümsedi.

“Tuncay Abi, hoş geldiniz.”

“Hoş bulduk, Onur,” dedi Tuncay, yüzünü yumuşatmaya çalışarak. “Çarşamba günkü genç yok mu?”

“On günlüğüne izinli, abi. Ben yardımcı olayım.”

“O biliyordu. Odamdan eşyaları alacaktım bugün. Ancak gelebildim.”

“Burası zaten sizin, abi. Neler oluyor? Gerçekten anlayamıyorum. Sadece bana ne istediğinizi söyleyin… Ben sizin çok iyiliğinizi gördüm.”

“Bir şeyler alıp çıkacağım, Onur’um.”

“Abi, yirmi dakika içinde kapıları kilitlenecek. İsterseniz, ben de geleyim, yardım edeyim.”

“Yok, canım. Alacağım fazla bir şey değil zaten. Bir iki defter, o kadar.”

“Tamam, abi.”

Tuncay, asansöre gitti. Daima nefret ettiği o asansör müziğini sineye çekerek, katına çıktı. Koridor boyunca ilerleyip, odasının önüne geldi. Önceki gençten yürüttüğü kartı çıkardı, okuyucudan geçirdi. Kapı açılmıştı. Uzanıp, lambayı yaktı. Seyrek uğrandığı belli olan odada dolandı bir, iki. Saate baktı. Pencereye gidip, aşağıya göz attı. Çalışan seli dinmek üzereydi. Şehrin kalabalığı kaldı geriye. Tuncay, ceketi çözüp, pencerenin yanındaki koltuğa çöktü, beklemeye başladı. Boğulur gibi oldu. Duvardaki saate bakıp, kalktı. Tekrar danışmaya indi. Dışarıda yağmur hızlanmıştı. Danışma elemanı, onun hiçbir şey almamış olduğunu gördü.

“Abi, eşyalarınızı alacaktınız?”

“Onur’um, pek de bir şeyim kalmamış doğrusu. Yük etmeye değmez, dedim…” Yan gözle güvenlik görevlisini kontrol etti. “Arabam aşağıda.”

Danışmadaki delikanlı, dışarıya baktı.

“Dışarıdan dolanıp, ıslanmayın. Asansörle inin isterseniz.”

Tuncay, delikanlıya gülümseyerek, asansöre yöneldi. Yine aynı sıkıcı müziği dinleyerek, otoparka indi. Otoparktaki son araç da ayrılıyordu. Tuncay, boşalan otoparka göz gezdirdi. Bekçi kulübesine gidip, içeriye baktı. Bekçi yoktu. Yangın merdiveninin kapısına döndü. Kapıya varınca, tekrar arkasına baktı ve görülmediğinden emin, kapıyı açıp, içeriye süzüldü. Olan bitenden habersiz bekçi, tuvaletten çıkıp, fermuarını çekerek kulübeye geldi.

Tuncay, yangın merdiveninden, bodrum kata indi. Ter içinde kalmıştı. Bodrum kat, koridorlar boyunca dizilmiş odalardan oluşuyordu. Çoğu makine odaları, ısıtma odaları, santrallerdi. Holdingin büyük kasa odası da bu katta bulunuyordu. Tuncay, birkaç yöne ayrılan koridorlara baktı. Ardından, bir yönde karar kılıp, o koridora girdi. Koridorlar aydınlıktı; ışıklar yanıyordu. Üzeri kocaman bir posterle kamufle edilmiş, kocaman bir elektrik panosunun önünden geçti. Onun karşısındaki kapıyı açtı, içeriye bakıp, kapattı. Koridoru bölen kalın cam kapıyı geçti ve duvardaki ikinci oda kapısını gördü. Onu ittirdi, ama kapı açılmadı. Koridorun ilerisine doğru baktı ve başka oda kapılarının da olduğunu gördü. İlerleyip, bir sonraki kapıyı da açtı, ama sadece aralayıp, üstünkörü içeriye göz attı, geçti. İlerlemeye devam ederken az önce kapattığı kapı birden açıldı ve içeriden başını uzatan Pazartesi, onu görür görmez dışarıya fırladı. Üzerinde siyah kıyafeti ve ellerinde eldivenleri vardı.

“Kimsin? Burada ne arıyorsun?” diye sordu Tuncay’a öfke ve telaşla.

Tuncay, pişkin sırıtarak iki elini yana açtı.

“Ben de aynı şeyi sana soracaktım!”

Pazartesi, ne cevap vereceğini bilemedi bir an. Şaşkınlığını belli etmeden, öfkeli ifadesini korumaya çalışarak, Tuncay’ın gözlerinin içine baktı. O esnada hareket eden asansörün sesini duydular. Pazartesi, Tuncay’ın koluna yapıştı ve onu ilerideki bir başka odaya yönlendirdi. Kendi de ardına düştü. Daldıkları oda, kazan dairesiydi. Tuncay, kapı aralığından bakmak istedi, ama Pazartesi onu içeriye çekti. Tuncay, kapıyı kapattı.

Resmi kıyafetli, belleri silahlı, cop ve kelepçeli dört güvenlikçi, koridorları kontrol ettiler. Konuşmadılar. Ciddiyetlerini bozmadılar. Sonunda, yangın güvenlik holü kapısının önünde toplanıp, bodrum kattan çıktılar.

Tuncay ve Pazartesi, gizlendikleri yerden çıkıp, koridorda ilerlediler. Yan yana duran iki asansör kapısına yaklaştılar. Pazartesi, Tuncay’a açık kalan kapıyı işaret etti.

“Gir içeri!”

Ama onlar yetişemeden asansör kapısı kapandı. Diğerine koşturduar. O da kapanınca, Pazartesi telaşla asansör düğmelerine bastı; işlemiyordu! Koşturarak koridorun başına geldiler. Koridorlar loşlaşmıştı. Tuncay, sükûnetini korumaya çalışıyordu, ama Pazartesi öfkelenmişti.

“Ne halt istiyorsun benden?”

Sırıttı Tuncay.

“Pişen bir yemek kokusu alırsam, yemeğin ne olduğunu bilmek isterim.” Koridorun diğer tarafına döndü yüzünü. “Üstelik burada yalnızız. Sabaha kadar birbirimize serbestçe bağırabiliriz.”

Pazartesi, kasa odası tarafına geçmek için, derhal ilk koridora yöneldi. Tuncay, takip etti onu. Pazartesi, Tuncay’ı uyardı:

“Devriye on iki saatte bir; sabah altı, akşam altı.”

“Biliyorum.”

Pazartesi, bir süre araştırır gibi gözlerine baktı Tuncay’ın, ardından ona sırtını dönüp, panoya gitti.

“Dışarıya çıkmanın yolunu bul diye söylüyorum sana!” diye çıkıştı Tuncay’a.

“Ya sen, Süpermen?”

“Canın cehenneme!”

Tuncay, Pazartesi’nin ardını bırakmadı. Afişle örtülü büyük panonun önüne geldiler. Pazartesi, panoyu açtı ve cebinden bir kâğıda elle çizilmiş bir şema çıkardı. Panonun önüne çömelip, şemayı kontrol etti. Sigorta ve şalterlere baktı. Şemayı tekrar kontrol ederek, bir kolu kaldırdı. Bütün kapılar mekanik kilit gürültüsüyle, şak diye açılmıştı. İkisi de gözleri parıldayarak, sese döndüler. Pazartesi, ayağa kalktı ve tekrar şemaya bakarak, panoyu inceledi. Tuncay, merakla onu izliyordu. Pazartesi, panodaki sigortalardan birini indirdi ve şemaya tekrar bakıp, panoyu kapattı. Kapılara yöneldi. Tuncay’ın başta zorladığı, ama açılmayan kapı açılmıştı. Pazartesi, içeriye girdi. Kapının önüne gelen Tuncay, şaşkınlıkla açık kapıya baktı ve cebinden manyetik kartı çıkardı. Karta baktı ve başını iki yana sallayarak, kartı kenardaki bir çöp tenekesine atıp, tekrar kapının önüne geldi. O da kasa dairesine girdi. Pazartesi, burada, kocaman bir kasanın önünde dikiliyordu.  Tuncay, onun arkasından odanın ortasına doğru ilerledi ve beklentiyle Pazartesi’ye baktı.

“Elbette…” diye lafa girecekti ki, Pazartesi birden Tuncay’ın sesine döndü, onu orada görünce atılıp, dışarı sürükledi.

“Çık buradan!”

Pazartesi, Tuncay’ı koridora savurduktan sonra geçtiği yan odadan, önceden oraya bıraktığı defterini ve bir feneri almış olarak çıktı. Tekrar kasa dairesine girerken, kapıda beklemekte olan Tuncay’a ters ters baktı. Loş bir ışığın güç bela aydınlattığı odada, kasanın önüne geldi yeniden. Defteri açıp, yere koydu ve sayfa kapanmasın diye dizini defterin arasına dayadı. Açtığı küçük el fenerini dişlerinin arasına alıp, onun ışığını kasaya yönlendirdi. Ceketinin cebinden çıkardığı kalemi, defterin üzerine bıraktı. Sayfaya sıra sıra, yüzlerce altı haneli kombinasyon yazılıydı. Pazartesi, kasayı açmak üzere, ilkinden başlayarak kombinasyonları denemeye girişti. Şimdilik tekrar koridora çıkan Tuncay, ceketini çıkarıp eline almış, sırtını duvara yaslamış, oradan Pazartesi’yi seyrediyordu.

“Onun içinde ne kadar olduğunu biliyormusun?”

“Tek kuruş dahi yok,” dedi Pazartesi, işine devam ederken. “Onu biliyorum.”

“O halde neden açmak istiyorsun?”

Pazartesi kalktı, ceketini çıkararak, Tuncay’a döndü.

“Bak. Yanılırım da kasadan para da çıkarsa hepsi senin, tamam mı?” Ceketini ona verdi. “Şimdi sus ve çalışmamı izle.”

Tuncay, ceketi aldı, koluna, kendininkinin üstüne attı. Pazartesi’yi yanıtlamadı. Olduğu yerden, büyük bir sabırla tekrar işe koyulan Pazartesi’yi izlemeye devam etti.

***

Gece, Necla’nın evinin salonunda Pazar, üçlü koltuğun ortasına oturmuş, dalgın, bir çay fincanını avuçları arasında yuvarlamaktaydı. Pek de dekolte olmayan, ama onu o güne kadar olmadığı derecede çıplak gösteren kıyafetinin üzerine bir yelek geçirmiş, kucağına da bir battaniye almıştı. Makyajı dağılmıştı. Yorgundu. Kasım, onun karşısında, arkasını masaya dayamış, kollarını kavuşturmuş, üstünde gömleği ve yeleği, belinde meşhur palaskası, çatık kaşlarıyla düşünceli, duruyordu. Bakışlarını Pazar’a kaldırdı.

“Cuma’yı salmamalıydınız.”

“Ben, keşifteydim.”

“Keşifte?” Pazar’ın kıyafetini süzdü. “Belli oluyor!”

İçeride yatağına, derin uykudaki bebeğe sarılı halde kıvrılmış Necla, yorgun gözleri hala ıslakken, onları işitmekle işitmemek arasında, ayrı bir dünyadaydı. Odayı toplamış, ama kendisi dağılmıştı.

“Cuma’yı tanıyor muymuş?” dediğini duydu Kasım’ın içeriden.

Demek ‘Cuma’ diyorlardı Murat’a.

“Murat Bey, deyip duruyordu. Belki de biriyle karıştırıyor,” dediğini duydu Pazar’ın.

Karıştırmak? Murat’ı mı?

“Murat mı?” diye sordu Kasım, kafası karışık.

Parmaklarını alnında gezdirdi Kasım. Diğer elinin parmaklarını palaskasına soktu. Sorgular bakışlarını tekrar Pazar’a kaldırdı.

“Neyse,” dedi. “Cuma, başının çaresine bakacaktır… Eee, iyi haber olarak?”

“İyi haber, adamı buldum işte.”

“Adamı buldun. Niye öldürmedin?”

“Buluştuğumuz yer kalabalıktı. Silahı çıkarmaya imkan yoktu.”

“Tenhaya çekseydin hedefi? Bunun için gerekli ve yeterli her hazırlığı yapmışsın!” Kasım’ın sesinde bir parça kıskançlık seziliyordu. “Beceremedin mi?”

Pazar, başını kaldırıp, Kasım’ın yüzüne sertçe baktı bir an.

“Önümüz hafta tekrar buluşmak üzere sözleştik. Adam kaçmıyor ya…”

“Müşteriye yalancı çıkıyoruz. Bir şanımız var bizim!”

“Bu işi bırakacağımızı söylememiş miydin zaten? Daha müşteri olsa ne olur, olmasa ne?”

Necla, yattığı yatakta gülümsedi. Parmağıyla gözlerindeki yaşı sildi. Sarıldı, öptü bebeği. Dış kapının açılıp, sertçe örtüldüğünü duydu. Pazar, az sonra yatak odasının kapısında belirmişti. İçeriyi dinledi Pazar. Uzanıp, lambayı yaktı. Necla, refleksle bebeğin gözlerini kapattı. Ama bebek uyanmıştı. Pazar, acele gelip, yatağın kenarına oturdu. Kucaklayıp, göğsüne aldığı bebeği, ağlamasına meydan vermeden sallamaya girişti. Sakinleşen bebeğin başı düştü. Kadın, gülümseyerek Pazar’a baktı. Pazar da ona gülümsedi.

“Abla, Kasım Aga seninkini getirecek.”

“Kasım seni seviyor…” dedi Necla, pattadanak.

“Evet,” dedi Pazar. “Bize yıllarca babalık etmiştir.”

Necla, Pazar’ın elini tuttu, gözlerini yakalamaya çalıştı.

“Hayır. Kadın olarak seviyor.”

“Kadın olarak mı?”

“Evet… Anlayacaksın. Yeni de değil. Uzun zamandır seviyor. Belli.”

Bir anı hatırladı Pazar, sığınakta geçirdiği uykusuz bir geceyi. Cumartesi’nin odasına giriyor gizlice. Odada yalnız delikanlı, yatağında uyuyor. Pencereden yüzüne yansıyan ay ışığı, ona kutsal bir hava vermiş. Yanına çömelmiş, onu seyretmekte olan Pazar, elini, dokunmadan, Cumartesi’nin yüzü üzerinde gezdiriyor, hayranlıkla onu izliyor, günün ilk ışıklarına değin.

Pazar, kucağında bebek, kızarmış yüzünü pencereye çevirdi.

“Ben başkasını seviyorum, abla,” dedi, dalgın.

“Ya…”

Konuyu değiştirmek istedi Pazar.

“Adama gittim. Hiç sormuyorsun?”

“Ha, gerçekten. Nasıldı?”

“İyi gitti. Verdiğin elbise işe yaradı; adamın ilgisini çektim galiba.”

“Olsun.”

“Şey, keşke diğerlerini kesmeseydin. Onlar da çok güzeldi.”

“Murat Bey bir dönsün, daha güzellerini alırız. Sen anlat bakalım.”

“Ne anlatayım. Rus kadın beni götürdü işte. Adamın kaldığı otelde baş başa yemek yedik, sohbet ettik. Bir sürü şeyden bahsetti adam. Sanki yemeğe değil, konuşmaya açtı. Ben yedim Allah için. Ama adam konuştu. Hep konuştu… Tek kelime hatırlıyor musun, dersen, hatırlamıyorum, ne yalan söyleyeyim! Her an fırsat kolluyordum. Hedefim karşımdaydı işte.  Beni odasına çıkarması yeterliydi. Kendim teklif edecektim neredeyse! Orada halledebilirdim işimi. Kimse görmeden çıkıverirdim odadan. Caddeye çıkar, kalabalığa karışırdım. Ama öyle olmadı. Adam, o kadar içti, sarkmaya dahi yeltenmedi. Hep nazikti, gülümsüyordu… Bana bir sürprizi olduğunu söyledi. Gelecek hafta buluşacağız. ‘Ne acelem var ki?’, dedim. ‘Adam kaçmıyor ya. Haftaya öldürürüm. Müsait bir anda. Tam kaşlarının arasına…’ Neden dinlemedim ki adamın anlattıklarını? Bir dahaki sefere can kulağıyla dinleyeceğim. Seveceğim şeyler muhakkak. Çünkü anlatırken bir saniye suratını asmadı. Bir hüzün geçti gözlerinden bazen, anlık, o kadar… Sonra kalktı, yüzümü avuçlarının arasına aldı ve yanaklarımdan öptü…”

Bu defa zihninin ona oynadığı oyun, yemekteki gibi, onyıllar öncesine döndürmekti onu. O garip, ama güzel adamın Pazar’ın küçücük suratını avuçları arasına alıp, yanağını öpüşü yakıyordu şimdi beyninin kıvrımlarını. Pazar’ın yüzü değişmişti. Sersemlemiş gibi başını iki yana sallayarak, aklına gelen düşünceyi kafasından silmeye çalıştı.

“Onu öldürecek misin?” diye sordu Necla.

“Öldüreceğim…”

***

Emine Hanım, köşklerinin merdivenini çıkarken hayli üzgün ve küskündü. Üzgündü, çünkü Oflaz’ın kendine gelip, yürüyeceğinden iyice ümidi kesmeye başlamıştı. Küskünlüğü Battal’aydı, çünkü gün geçtikçe daha da odunlaşıyordu kocası ve kendisini anlamak adına çaba da harcamıyordu. Elinde bir bardak süt vardı. Salih’e hazırlamıyordu, içmiyordu çünkü. Basamaklar, kadına bitmeyecekmiş gibi gelmeye başlamıştı. Sonunda hep aynı sahne vardı nasılsa, sessiz, kendini bilmez bir Oflaz. Ancak, son basamakta, gördüğü sahne onu afallattı bir anda. Gözleri kocaman açıldı. Bardak elinden düştü, kırıldı. Üst kat koridorunun ilerisinde, Salih ve Nihat, Oflaz’ı, kollarını tutarak yürütmekteydiler. Gencin acısı yüzünden belliydi; adım atarken gözleri hep ayaklarındaydı. Kırık bacağı ve o taraftaki ayağı şiş ve koyuydu. Üçlü ilerlerken, Nefise Hanım da onların peşinde, endişeli gözlerle onları izliyordu. Salih ve Nihat, başlarını kaldırınca, Emine Hanım’la göz göze geldiler. Kadının kocaman açılmış gözlerinden birer damla yaş süzüldü.

“Yürüyor mu?”

“Deniyoruz. Adım atıyor, yenge,” dedi Salih.

Oflaz, başını zorlanarak kaldırıp, kadına baktı. Gözleri kan çanağıydı.

“An-ne…”

Adamlar, şaşkınlıkla ona baktılar. Sonra Nihat, gülümseyerek kadına döndü.

“Artık konuşuyor da!”

***

Ali’nin ofisi, o alemdeki çoğu işyerine göre, oldukça zevkli döşenmişti. Deri koltuklar, duvarlarda sıcak renkler, mobilyayla uyumlu tablolar, şık bir bar ve kitaplık, modern, kullanışlı bir çalışma masası… Ali de, Seyfettin de, odanın şıklığına tezat, dağılmıştılar. Ceketler çıkmış, kravatlar gevşetilmişti. Ali, masasında, koltuğundaydı. Önünde, üstünde dumanı tüten kahve fincanı duruyordu. Seyfettin’in önündeyse yine bir kahve fincanı ve özenle hazırlanmış bir meyve tabağı, bir bardak su, çatal vardı. Çatalıyla meyve parçalarını karıştırdı ve bir kivi dilimini alıp, ağzına atttı. Çatalı tekrar tabağa bıraktı. Hoşnutsuz, meyvesini çiğneyerek, Ali’ye döndü.

“Daha fazla bekleyecek miyiz?”

“Anca gelir…”

Seyfettin, rahatsızdı. Göbeğini ovuşturdu. Kalktı, kitaplığın altındaki mini barı açıp, içinden bir şişe soda çıkardı. Kapağı dişiyle açtı. Şişeyi kafaya dikerek, pencerenin yanındaki başka bir koltuğa oturup, dışarıya baktı.

“Niye Turgut Abi değil de, İsmail? O konseyden bile değil. Basit bir mekân sahibi! Onunla bir araya gelmemizin ne anlamı var?” diye söylendi.

“Adamı aramıza alacağımızı da nereden çıkardın? Ama konuşmaktan da bir zarar gelmez. Şu anda kapımdaki adamın dahi fikrine ihtiyacımız var. Neyi beklediğini bilmeden durmak insanı öldürür…” Kahvesinden bir yudum daha aldı, yüzünü ekşitti. “Bu neskafeyi icat edenin! Turgut Abi’yi garip bir çekimserlik hali aldı. İkidir bahanesi var!”

“Tuncay’ı da çağırabilirdik en azından. Serseri mayın gibidir şimdi. Dizginlenmesinde fayda var.”

“Çocuk, iki gündür kayıp. Bir şeyler çeviriyor olmalı! Ama neyse, kayıp ve bizden uzak olması iyi şu sıra. Hele ki Battal ona karşı açık tavır almışken!”

“Ona bakarsan, İsmail’e de tavrı var?”

“O, çabuk sönecek bir kızgınlık. İsmail gibilerine ihtiyacı var Battal’ın. Düzenini sürdürmesinde onların korkuları en önemli araç. Üstelik, Bino’nun karşı tarafa geçmesi de İsmail’in kolunu kanadını kırmıştır. Onun ne kadar zayıf olduğunu Battal çok iyi bilir.”

“Yine de Tuncay’ın ne yapmakta olduğunu çok merak ediyorum. Onun yatırımı hep ileriyeydi. Zeynel Bey son anda çark etmeseydi eğer…”

“Ne olacaktı? Akrabasını bırakıp yanaşmasını mı seçecekti? Battal’ın gelişinin en başından farkındaydık, Seyfi. İnsan on beş dakika ötesinde olabilecek fikirler üretecek, Tuncay gibi, ışık yılı uzağındakileri değil!”

“On beş dakika, on beş dakika ilerleyecek insan yani?”

“Aynen öyle. On beş dakika, on beş dakika. Adım adım.”

Kapı açıldı ve Ali’nin adamlarından biri girdi içeriye. Ali’nin karşısında durdu.

“Abi, İsmail geldi.”

“Buraya al.”

Adam çıktı. Seyfettin’le Ali bakıştılar. Az sonra kapı açıldı ve İsmail Bey girdi. Ali, yerinden ona gülümsedi.

“Ooo, İsmail Bey, hoş geldin.”

İsmail Bey, ilerledi ve masanın arkasından uzanıp, Ali ile tokalaştı.

“Hoş bulduk, Ali Bey. Kabul etmeniz beni onurlandırdı.” Gidip, Seyfettin’in de elini sıktı. “Nasılsınız, Seyfi Bey?”

Seyfettin, başını sallayarak yanıtladı onu. Ali, İsmail Bey’e masasının önündeki misafir koltuğunu gösterdi. Onun önündeki sehpada, Seyfettin’in meyve tabağı, kahvesi ve suyu duruyordu.

“Buyur, otur,” dedi Ali. “Seyfi’nin meyvesine devam edebilirsin. İstersen başka bir şey de ikram edebilirim.”

“Teşekkür ederim, Ali Bey, tokum. Fazla zamanınızı almayayım.”

Seyfettin, kalkıp geldi, İsmail Bey’in karşısındaki koltuğa yerleşti. Elindeki boşalmış soda şişesini masaya, avucundaki kapağı da küllüğe bıraktı. İsmail’in gözünün içine baktı.

“Bizde zaman bol İsmailim. İşimiz ne ki zaten! Gönüller bir olsun.”

“Şey… Gönüller bir zaten, Seyfettin Bey. Şu zor günlerde…”

“Tamam, tamam, İsmail Bey,” dedi Ali. “Rahat ol. Sadede gel.”

İsmail Bey, öksürerek boğazını temizledi. Alnını sildi eliyle.

“Bizler, başkanlığın devrinden beri oluşumu bekliyoruz…”

“Dur bakalım, İsmail, daha üçüncü gündeyiz,” dedi Seyfettin. “Neyin telaşındasınız?”

“Efendim, telaş değil. Ama yapılanmayı bilirsek, duruşumuzu ona göre denkleriz, dedik. İşleyiş yürür kendi düzeninde böylece belki bir süre. Ama bir anda tıkanıverir bakarsın.”

Seyfettin öfkelendi.

“Nasıl konuşuyorsun, be adam?”

“Dur, dur. Haklı adam,” diyerek, araya girdi Ali. “Battal hazırlıklı olmalı değil miydi? Kendi teşkilatının oluşumunu hazırlamış olmalıydı. Belki de hazır! Ama biraz daha beklerse, ortalığı sağda solda krallığını ilan etmeye kalkacak bir sürü tebelleş saracaktır.”

İsmail Bey, ikisinin gözlerine de sorar bakışlarla baktı.

“Yani, henüz açıklanmış bir oluşum yok?”

“Yok,” dedi Seyfettin, ellerini iki yana açarak.

Ali, derin bir nefes alıp, arkasına yaslandı.

“Bekleyeceğiz, agalar. Mademki başımız şu aşamada odur, bir bildiği var, deyip, bekleyeceğiz. Hem zaman en iyi yazardır. Her zaman mükemmel sonu yazar…”

***

Ufuk, evde annesinin yattığı odada, annesinden kalan kıyafetleri katlayıp, poşetlere koymaktaydı. Kederi, Mehpare’ye de geçmişti.

“Ufuk, bunlar dolapta kalsaydı ya,” dedi Mehpare, biraz da laf olsun diye.

“Dayanamıyorum, Mehpare. Anneme ait en ufak bir şeyi dahi görsem, yıkılıyorum.”

“O gece dışarıda olmamızdan dolayı kendini suçluyorsan, bundan vazgeç! Yanında olsaydın bile bu ölüm gerçekleşecekti. Tamam mı?”

Ufuk, kırılgan, yatağın kıyısına çöktü.

“Elimde değil…” Başını çevirdi ve komodinin üzerindeki, yarısı dolu su bardağına baktı. “Cenazeden geldiğimizde, odaya girdim ve şu bardağı gördüm.” Yanağından bir damla yaş süzüldü. “Bardağı kaldırmak istedim. Bir anda bir ürperti aldı beni. Bardak sıcacıktı! Sanki az önce annemin avucundaydı…”

“Ufuk, şu moddan sıyrıl lütfen. Hayat devam edecek. Ölüm de dünyanın bir gerçeği. Beklemiyordum, diyebilir misin?” Gidip, komodinin üzerinden bardağı aldı. “İşte, bardağı kaldırıyorum.”

Ufuk, Mehpare’nin elini tutarak, ona mani oldu.

“Bırak, bırak. Dursun orada. Gel, otur.”

Mehpare, bardağı bırakıp, Ufuk’un yanına oturdu. Eliyle onun gözyaşlarını sildi. Konuyu değiştirmek istiyordu. Sonra aniden, kocaman gülümseyerek döndü Ufuk’a.

“Hem söyle bakayım. Cenaze boyunca etrafında dönüp duran şu garip kılıklı adam da kimdi?”

“Hangi garip kılıklı adam?”

“Şu modası geçmiş siyah takımla gezinen tip! Serhat’a onun için mi yüz vermedin yoksa, hı?”

“Saçmalama, Mehpare. O benim hastam.”

“Bayağı ilgili bir hasta, öyle değil mi?”

Ufuk, omuz silkti.

“Hasta işte. Adı Sinan…”

Perşembe, nam-i diğer Sinan, kahvehanede masalarda kalanları toplamaktaydı o saat. Köşede bir masada bir başına kitap okuyan genç, dikkatini çekti. Perşembe, gence bir bardak çay götürdü.

“Bu benden olsun,” dedi. “Ama kapatıyoruz.”

Yirmi yaşlarında var yoktu delikanlı. Çayı önüne çekti gülümseyerek.

“Kitaba dalmışım. Teşekkür ederim. Siz burayı yeni devraldınız galiba.”

“Evet. Devamlı gelir misin?”

“Gelirim. Kasım Amca iyi bilir beni. Tamamen mi bıraktı burayı?”

“Öyle oldu.” Sandalye çekip, oturdu Perşembe. “Adın ne senin? Ne iş yaparsın?”

“Sinema-televizyonda öğrenciyim. Kaldığım yurt yakın buraya. Adım, Bahtiyar.”

“Beniki de Per…”

“Ferhan mı? Ferhan Şensoy gibi.”

“Yok. Sinan, Sinan Çeçen.” Tokalaştılar. “Baksana, Bahtiyar. Benim de bir çırağa ihtiyacım vardı. Burada çalışır mısın? Hem harçlığın da çıkar.”

Çayından bir yudum aldı Bahtiyar, soruyu kafasında şöyle bir geçirerek.

“Bilmem. Becerebilir miyim ki?”

“Becerirsin, becerirsin. Bir düşün istersen. Kararını verirsen, yarın başla. Oldu mu?”

Gülümsedi Bahtiyar. Perşembe, sessizlik içinde, delikanlıın çayını bitirmesini bekledi.

***

roman 31.fasikül

Salih ile Oflaz’ın Batal’ın köşkünde yattıkları odanın ışığı kapalıydı. İçerisi çok az, o da pencereden sızan ay ışığı ile aydınlanıyordu. Oflaz, adeta sızmış, kendinden geçmiş halde uykusuna devam etmekteydi. Salih ise, uyur uyanır arası bir vaziyette, yatağında dönüp duruyordu. Bir ara gözlerini araladı ve yatağının yanındaki sandalyede gözlerini üzerine dikmiş, kollarını kavuşturmuş, oturmakta olan Nihat’ı gördü, irkildi. Karanlığın içinde, ay ışığı hüzmesine doğru sırıttı Nihat.

“Nasılsın, Cin Salih?”

Salih, doğruldu ve yanındaki sehpanın üstündeki masa lambasına uzanıp, yaktı onu. Gözüne vuran ışık, Nihat’ı rahatsız etmişti; yüzünü buruşturup, başını çevirdi.

“Nihat…” dedi Salih, şaşkın.

Nihat, lambayı birbirlerini görecekleri şekilde çevirdi.

“Hasta ziyaretine geldum, da.”

“Kardaş, bu nasıl hasta ziyareti? Saat kaç?”

“Anca geldum. Kusuruma bakmayasun.” Ciddileşerek, kalktı, sırtına yastık koyup, Salih’in oturmasına yardım etti. Lambaya uzandı. “Şunu kapatalım da çocuk uyanmasın.” Lambayı söndürdü.

Salih, aralık pencereye baktı.

“Kapıyı açmadılar galiba sana.”

“Kimseyi rahatsız etmeyi sevmem, bilirsin. Üşüdün mü? Kapatayım?”

Salih, başını salladı. Nihat, pencereyi kapatıp, pencerenin altındaki kalorifere dayadı arkasını.

“Seni öldü biliyorduk?” dedi Salih. “Belki yirmi yıldır görmediydim.”

Nihat gülümsedi.

“Yine de iyi tanıdın, uşağum.”

“Unutmak ne mümkün Tatar Rasim’i yıkan adamı!”

“Hadi sana Azeri güllesi vurdu.” Oflaz’ı gösterdi. “Buna ne oldu?”

“O, ne ettiyse kendine etti!”

Nihat güldü.

“Battal Bey’in adamları böyle bir bir yatağa düşecekse, işi zor âlemde!”

“Hemşire kadın gelir birazdan Oflaz’ın ilacını yapmaya. Seni görmesin. Ortalığı ayağa kaldırır.”

“Görsün, görsün. Bundan böyle hep beraberiz ellaam…”

Salih, şaşkın, Nihat’ı süzdü. Neler oluyordu böyle, o şimdi şu Allah’ın belası yatağa çivilenmişken?

Nihat, geldiği gibi yokolmuştu. Sabaha kadar gözüne uyku girmedi Salih’in. Güneş ışınları daha bir kuvvetli vurdu odaya. Karşıki ara sokakta bir kedi bir birikintiden su içmekteydi o anda. İleride, bir marketin çalışanları, kepenkleri açtlar. Çöpçüler sokakları süpürmekten dönüyorlardı. Belediye otobüsleri henüz tenha trafikte rahatça yol almaktaydılar.

Ve Necla’nın evinde ayrı bir telaş vardı o sabah. Ağırdı misafirleri. Pazar, mutfakta, özene bezene kahvaltı hazırlamaktaydı. Ocakta kaynayan demlik, kafeste kıpır kıpır bir kuş. Yumurta kırdı Pazar, alışkın elleriyle, peynir, domates kesti. Dolaptan zeytin çıkardı. Onun koşturmacası sürerken, salona hazırladıkları yatağından ses etmemeye çabalayarak kalkmıştı Cuma, giyinmişti hemen. Güzelce katladığı battaniyesini üçlü koltuğun bir başına, yastığını da onun üstüne koydu. O esnada Pazar içeriye girdi.

“Cuma Abi, ablam ekmek almaya inmişti. Neredeyse gelir. Mutfağa gel.” Toplanmış koltuğu gördü. “Abi, niye kalktın ki? Üstünü de giyinmişsin? Daha yatacaksın. Biz sana bakarız ablamla.”

Cuma, Pazar’a yaklaştı, gülümseyerek yüzünü ellerinin arasına aldı kızın.

“İyisin, sevindim. Ama şimdi gitmem lazım, Pazar.” Gözlerini düşürdü. “O gelmeden gitmem lazım.” Tekrar kaldırdı bakışlarını. “Senin beni tanıdığını biliyor mu?”

“Hastanede sezer gibi oldu, ama renk vermedim. O da kurcalamadı. Asıl beni şaşırtan, onun seni tanımasıydı. Nereden biliyorsunuz birbirinizi?”

“Eski bir hikâye. Bunu da unut, kafanı kurcalamasın. Kasım, seninle de konuştu mu, bilmiyorum. Ancak, en son alınan karar hiçbirimizin tekrar bir araya gelmemesi… Seni buraya Kasım mı getirdi?”

“Evet. İyi ki de getirdi. Ev sahibi, çok iyi bir abla. Beni rahat ettiriyor.”

“İyidir… Hem de çok iyidir.” Koltuğun birinde bebeğin şapkası kalmıştır; ona baktı Cuma. “Bebek onun mu?”

“Yo. Sadece bakıyor. Emanet.”

Cuma, Pazar’ın yanağını okşadı. Ona sıcacık baktı. Oda kapısına yöneldi sonra. Çıkacaktı ki, daire kapısının anahtarla açıldığını işittiler. Necla, elinde ekmek poşeti, koşturarak içeriye girip, kapıyı kapadı. Ayakkabılarını çıkardı ve yine aceleyle mutfağa girdi ekmekleri bırakmaya. Üşüdüğü her halinden belliydi.

“Dışarısı bir soğuk, bir soğuk. Aklı olan dışarı çıkmaz,” dedi, ellerini ovuşturarak.

Antreye geri döndüğünde, Cuma ile göz göze geldi. Pazar da antreye çıkmıştı. Salon kapısının önünde durup, onlara baktı.

“Nereye, Murat Bey?” diye sordu Necla, yüzünü dökerek.

Cuma, gözlerini kaçırdı.

“Gitmeliyim. Sana daha fazla eziyet vermeyeyim.”

Cuma dış kapıya doğru bir adım atar atmaz, kadın, atılıp, acele kilitledi kapıyı ve önüne durdu.

“Hiçbir yere gidemezsin! En azından ayaklanana kadar buradasın!”

“Ayaktayım işte. Çekil, kadın!”

Cuma, kadını çekerek kapının önünden aldı. Kadın, hızla mutfağa gidip, kocaman bir ekmek bıçağıyla geri döndü. Gözleri ateş saçıyordu.

“Dışarıya adım atmaya kalk, önce seni, sonra kendimi deşerim!” Gözünden yaş geldi, yumuşadı bir parça. “İzin ver sana bakayım, be adam.”

Cuma, kapı kolunu salıp, manalı baktı Necla’ya.

“Neyle? Etinle mi?”

Kaşlarını çattı kadın.

“Etimle, sütümle. Sana ne ulan, bakacağım! Şimdi derhal mutfağa geç ve gitmek istiyorsan, bir an önce iyileşmeye bak!”

Cuma, bir Pazar’a, bir Necla’ya baktı. Ardından, ceketini çıkarıp, Pazar’a uzattı.

***

Candan’ın grubu, müzikholün sahnesinde son hazırlıklarını yapmaktaydı. Müşteriler, on sekiz ile yirmi beş yaş arası gençlerden oluşuyordu. Dans edenler, grubun hazırlandığını görünce, sahne önüne kümelenmeye başladılar. Candan ile Elçin Beg, barda sohbet ediyorlardı. Candan’ı izlemek ve ona yanaşmak için oraya gelen Cumhur ve zorla geldiği belli olan Cemil, uzak bir masada, önlerinde biralar, oturmaktaydılar. Cumhur, Elçin Beg ve Candan’ın olduğu barı kesiyordu durmadan.

“Cumhur, emrivakilerden nefret ettiğimi bile bile beni buraya getirdin ya yine ne yapıp edip!” diye söylendi Cemil.

“Kardeşin için, kardeşin için. Bugün mutlaka konuşacağım kızla.”

“Garson kız olduğunda, utancından siparişini dahi veremezsin sen. Kızla konuşacakmış!”

“He, he, he. Çok komik!”

O sırada önlerinden geçen mini etekli, gösterişli bir kıza bir anlık gözü takıldı Cumhur’un. Hemen toparlandı ve önüne dönüp, barı kesmeyi sürdürdü. Orada ikili, Elçin Beg’in yüzü barmen tarafına, Candan’ınki ise sahneye dönük, içkilerini yudumlayıp, sohbet ediyordu.

“Her daim mütebessim yüzüne alışmıştık, Eşkıya,” dedi Candan. “Ama bu gece bir başka neşelisin. Bana mı öyle geldi?”

“Doğrudur. Eğer tahminim gibiyse, bu akşam kızıma kavuşuyorum, Şirinim. Ben neşelenmeyeyim de kim neşelensin?”

“Aa? İnşallah,”diyerek, Candan da bar tarafına döndü. “Çok sevindim.”

“Darısı başına artık.”

“Boşver. Şu yaştan sonra babayı ne yapacağım? Benim tek istediğim, ona bu kızımdır, dedirtmek. Yoksa yüzümü bile görmeye layık değil o adam. Babam sensin işte!” Elçin Beg, gülümsedi. “Hani, ‘gerçek sanatçı’yla tanıştıracaktın beni? Ne zaman gidiyoruz ona?”

“Gideriz. Belki de onu sana getiririm bir akşam.”

“Sevinirim. O kadar övüyorsun. Ne söylerdi ki bu kadın?”

“Vallahi, ne söylediğinden çok, sahnedeki duruşu farklıydı onun…” Daldı bir an. “Söylediği her şey, ne olursa olsun, türkü, fantezi, caz, sanat müziği, o duruşa yakışırdı.”

“Yabancı da söyler miydi?”

“Söylerdi. ‘All Alone Am I’ vardı, onun Rumcasını söylerdi. Sonra, ‘Bang, Bang’i, ‘Summer Wine’ı söylerdi.”

El çırparak atıldı Candan.

“Nancy Sinatra! O şarkılar grupta var. Sadece rock mı söylüyoruz sandın? Dur, sana hediyem olsun.”

Candan, sahneye geçti. Cumhur, Cemil’in omzuna vurup, Elçin Beg’i işaret etti; kalkıp, bara yollandı. Cemil, isteksizce ardına düştü. Gidip, Elçin Beg’in yanındaki boş taburelere yerleştiler. Elçin Beg’in gözü Candan’daydı; onları fark etmedi. Candan, grup arkadaşlarına direktifini verdi ve mikrofona geçti. Oradan Elçin Beg’e göz kırparak, şarkısına başladı. ‘Bang Bang’in bir nevi rock versiyonuydu çaldıkları. Şarkı sürerken, Cumhur, Elçin Beg’le konuşmanın yolunu ariyordu. O söze giremeyince, Cemil girdi.

“Kızınız mı?” diye sordu, Candan’ı işaret ederek.

Elçin Beg, aniden yapılan bu girişe şaşırdı. Cemil’e ve hemen yanında kıvranıp durmakta olan Cumhur’a şöyle bir bakıp, yüzünü tekrar sahneye çevirdi.

“Olmasını isterdim.”

Lafa girilmesi Cumhur’u cesaretlendirmişti.

“Hani çok samimiydiniz de, biz de sizi baba-kız sandık.”

Cemil, Cumhur’a ters bakıp, tekrar Elçin Beg’e döndü.

“Kız, güzel söylüyor.” Elçin Beg başını salladı. “Arkadaşım ondan hoşlanıyor ve tanışmak istiyor.”

Cumhur, şok vaziyette, Cemil’in koluna vurdu.

“Arkadaşının konuyu açması gereken kişi sahnede,” dedi Elçin Beg.

“Utanıyor,” dedi Cemil. “Aracı olsanız, bir araya gelseler de arkadaşım boyunun ölçüsünü alsa!”

“Umudunuz bendeyse, bir dahaki karşılaşmayı beklemek zorundasınız. Bir randevum var,” deyip, Cumhur’a döndü Elçin beg. “Şansını deneyeceksen,” Yakasından karanfili çıkarıp, Cumhur’un avucuna koydu. “bunu ona ver delikanlı. En azından benden torpilli olduğunu anlayacaktır.”

Elçin Beg, çıkışa giderken, bir kez daha sahneye bakıp, gülümsedi, çıktı. Cumhur, bir elindeki karanfile, bir sahnedeki Candan’a baktı. Cemil, onu umursamayarak, barmene döndü.

“Arkadaşıma ve bana elindeki en sert içkiden ver.”

Candan, şarkısını bitirip, selamını verdi.

***

Hava bayağı kararmıştı. Pazar, Necla’nın yatak odasının kapısındaydı. Koridora bir göz atıp, çekinerek içeriye girdi. Üzerinde yine sade, salaş bir kıyafet vardı. Makyaj masasının önüne geldi. Masanın üzerinde birkaç makyaj malzemesi ve koku duruyordu. Pufa oturdu. Yabancısı olduğu bu şeylere göz gezdirdi. Sonra, aynadaki haline baktı. O esnada Necla, koridordan geçiyordu; Pazar’ı gördü ve durup, kızı seyretti. Pazar, onu fark edince, toparlanmaya çalıştı. Necla, içeriye girdi, Pazar’a yanaştı. Pazar, onu aynadan izledi. Kadın, makyaj masasının hemen önündeki yatağının kenarına oturup, Pazar’ı süzdü.

“Güzel olmalıyım, abla,” dedi Pazar, mahcup bir şekilde. “Adama yanaşabilmek ve onunla yalnız kalıp işimi tamamlamak için ilgisini çekmeliyim.”

Necla, kalkıp onun yanına yanaştı. Yanağını yanağına yaklaştırdı ve aynada yüzlerine baktı.

“Güzel olmak… Bir zamanlar ben de güzeldim herhalde. Yüzümde derinleşen şu çizgiler belirmeden çok önce…”

“Hala güzelsin, abla.”

“Güzelim, değil mi?” Güldü Necla.

Pazar, boynunu büktü, aynadan kadının gözlerine baktı.

“Bu gece güzel olmalıyım.”

Kadın, karşısına geçip, yüzünü süzdü Pazar’ın, ifadesiz. Gülümsedi ve masadaki makyaj malzemelerinden bir ruj seçti, açıp, Pazar’a uzattı. Pazar, ruju aldı, ama ne yapacağını bilmedi. Kadın, tekrar yanına geldi ve yüzünü yüzüne yaklaştırıp, aynadan bakarak Pazar’ın dudaklarını boyamaya başladı. Pazar’ı bambaşka bir kadın haline getirmişti sonunda. Kendi dolabından seçtiği şık, seksi elbiseyi de Pazar’a giydirdiğinde, kendi de hayran kaldı eserine. O esnada çalan cep telefonuna baktı. Arayan Olga’ydı. Hemen açtı telefonu.

“Geliyor.”

Pazar, antreye geçip, mantosunu ve ayakkabılarını da giydi. Çantasının içindeki silahı kontrol etti. Çantayı kapatıp, kapıyı açtı. Çıkmadan Necla’ya döndü.

“Hastamıza iyi bak. Çok geç kalmam.”

Çıktı Pazar. Necla salona yöneldi hemen. Cuma uyur diye kapalı tuttuğu salon kapısını aralar aralamaz, olduğu yerde donakaldı. Cuma yoktu.

Apartmanın kapısında bir takside Olga, Pazar’ı bekliyordu. Pazar, binadan çıkıp, aceleyle taksiye geldi. Olga, kıskançlıkla onu izliyordu. Cuma, geride, bir sokağın köşesinde, taksi hareket edinceye kadar yerinden izlemeye devam etti onları. Başını kaldırıp, karanlığın içinden Necla’nın penceresine baktı. Sonra, sırtını döndü ve yokuş bir sokak boyunca, kör ışıklar altında ilerledi, yitti.

Otelinin restoran kısmında Elçin Beg, heyecan içinde misafirini bekleyerek, nasasında bir başına, sırtı girişe dönük oturmaktaydı. İçeride fazla müşteri yoktu. Garson, bir masaya sipariş getirdi, ayrıldı. Elçin Beg, kalemiyle önündeki peçeteye çizdiği çiçeklerle “DİLBER” yazdı. Olga ve Pazar’ın yanına vardıklarını, Olga omzuna vurduğunda fark etti. Hemen ayağa kalkıp, önünü ilikledi ve kadınları nazikçe selamladı. Sandalyesini tutarak, Pazar’ın oturmasına yardımcı oldu. Öteki sandalyeyi de Olga için çekti. Olga, Pazar’a alıcı, kıskanç gözlerle baktı. Bir de Elçin Beg’in mutluluğunu, gözündeki ışıltıyı gördü. ‘Kalmayacağım,’ anlamında başını salladı ve işaret parmağıyla yumuşakça Elçin Beg’in kolunu okşadı. Arkasına bakmadan ayrıldı oradan. Elçin Beg, üzerini yazdığı peçeteyi katlayıp, küllüğün altına sıkıştırdı. Pazar, yüzünde sürekli nezaketli bir tebessüm ve yakasında bir karanfil olan adamı garipsedi. Garip bir his, onu tanıdığını söylüyordu. Fakat resminden değil, yıllar öncesinin sararmış bir hatırasındandı sanki bu anımsayış. Yetimhanedeki günlerinden bir şey. Ne kadardı? Belki de beşinde. Televizyon karşısına oturtulmuş beş kızlar. Bir adam, beşini de dikkatli dikkatli süzerek dolanıyor önlerinde. Sonra nedense, küçük Pazar’ın önünde durup, onun yüzünü avuçları arasına alıyor adam. İncecik bıyığı var ve ümitle parlayan kapkara gözleri. Bir çizgi film mi televizyondaki? Bir müzikal ekranda dönen belki de. O melodi ne de sık düşerdi aklına. Anımsadı. Ama o restoranda bulundukları dakikada sadece bu hatıranın değil, hiçbir şeyin önemi yoktu. Karşısındaki sıradan bir siparişti ve ne yapıp edip devirmeliydi onu. Garson istekleri almaya geldiğinde, kulağında hala o melodi vardı Pazar’ın. Bakışlarını kaldırdığında, Elçin Beg’in de kendisine bakmakta olduğunu gördü.

***

Kasım, on bire doğru Necla’nın dairesine geldi. Aralık kapıdan içeriye süzüldü. Şaşkın ve bu tedbirsizliğe kızgındı. Uzanıp antrenin ışığını yaktı. Evde sanki kesintisiz çığlıklarla ağlayan bebek dışında, kimse yoktu. Hiçbir tarafın lambası yanmıyordu. Kasım, bebeğin sesine yönelerek salona girdi. Lambayı yaktı ve koltuğun üstüne yatırılmış, avazı çıktığı kadar ağlayan bebeği gördü. Bebeği kucağına alıp, havaya kaldırdı ve bir iki hoplattı. Ardından, onu koluna yatırdı ve sağa sola bakınarak emziğini aradı. Koltuğun kenarına sıkışmış emziği bulup, bebeğin ağzına verdi. Bebeği kucağında sallayarak, salondan çıkıp, koridor boyunca ilerledi. Yatak odasının kapısına geldiğinde, durdu. Hem ışık kapalı, hem de Necla’nın sırtı kapıya dönük olduğundan, kadının ne yaptığını göremiyordu. Gözünü kısarak, içeriye baktı. İçeriden makas sesleri gelmekteydi.

“Ne yapıyorsun?” diye sordu Kasım, kızgın bir tonda. “Kız nerede?”

Kadından bir ses gelmeyince, Kasım, içeriye doğru bir adım attı. Odayı sadece perdeden bulduğu boşluklardan süzülen ay ışığı aydınlatıyordu. Kasım, kadının hareketine anlam verememenin şaşkınlığında, kucağında bebek, geride, kapının hemen önündeydi. Necla, akmış rimelleriyle gözleri korkunçlaşmış, saçları dağılmış, üstü başı dağınık çöktüğü yerde, kapıları hala ardına kadar açık dolaptan boşalttığı “iş” kıyafetlerini makasla kırpıp savuruyordu. Bir süre daha buna devam etti. Sonra dağınık elbise kırpıklarına baktı ve gözlerini karşıya kaldırdı. Sesi acılıydı, derindendi.

“Ağaçlar dallandı budaklandı. Yapraklandı. Ufak ufak yeşil kurtlar çıktı. Kızlar saçlarının örgülerini çözdüler. Başlarındaki örtüleri attılar. Nalınlarını yenilediler. Eski basma fistanlarını boyadılar başka başka renklere. Beş kuruşluk, on kuruşluk sakız aldılar bakkaldan. ‘Parası ay başı,’ dediler. Fabrika oğlanlarına dillerini çıkarıp, balon patlattılar. Genç fabrika işçileri saçlarını yağladı. Kimi limon, kimi zeytinyağı döktü başına. Kollarını sıvayıp göğüslerini açtılar…”

Konuşurken, başı gittikçe düşmekteydi. Tekrar doğrulup, Kasım’ın duvara yansıyan gölgesine baktı.

“Onu bul, Aga Kasım. Murat Bey’i bul, bana getir. Ona de, her şeyini bırakmış de. Süsünü, kıyafetlerini atmış, ne desen olacakmış de…”