roman 31.fasikül

Salih ile Oflaz’ın Batal’ın köşkünde yattıkları odanın ışığı kapalıydı. İçerisi çok az, o da pencereden sızan ay ışığı ile aydınlanıyordu. Oflaz, adeta sızmış, kendinden geçmiş halde uykusuna devam etmekteydi. Salih ise, uyur uyanır arası bir vaziyette, yatağında dönüp duruyordu. Bir ara gözlerini araladı ve yatağının yanındaki sandalyede gözlerini üzerine dikmiş, kollarını kavuşturmuş, oturmakta olan Nihat’ı gördü, irkildi. Karanlığın içinde, ay ışığı hüzmesine doğru sırıttı Nihat.

“Nasılsın, Cin Salih?”

Salih, doğruldu ve yanındaki sehpanın üstündeki masa lambasına uzanıp, yaktı onu. Gözüne vuran ışık, Nihat’ı rahatsız etmişti; yüzünü buruşturup, başını çevirdi.

“Nihat…” dedi Salih, şaşkın.

Nihat, lambayı birbirlerini görecekleri şekilde çevirdi.

“Hasta ziyaretine geldum, da.”

“Kardaş, bu nasıl hasta ziyareti? Saat kaç?”

“Anca geldum. Kusuruma bakmayasun.” Ciddileşerek, kalktı, sırtına yastık koyup, Salih’in oturmasına yardım etti. Lambaya uzandı. “Şunu kapatalım da çocuk uyanmasın.” Lambayı söndürdü.

Salih, aralık pencereye baktı.

“Kapıyı açmadılar galiba sana.”

“Kimseyi rahatsız etmeyi sevmem, bilirsin. Üşüdün mü? Kapatayım?”

Salih, başını salladı. Nihat, pencereyi kapatıp, pencerenin altındaki kalorifere dayadı arkasını.

“Seni öldü biliyorduk?” dedi Salih. “Belki yirmi yıldır görmediydim.”

Nihat gülümsedi.

“Yine de iyi tanıdın, uşağum.”

“Unutmak ne mümkün Tatar Rasim’i yıkan adamı!”

“Hadi sana Azeri güllesi vurdu.” Oflaz’ı gösterdi. “Buna ne oldu?”

“O, ne ettiyse kendine etti!”

Nihat güldü.

“Battal Bey’in adamları böyle bir bir yatağa düşecekse, işi zor âlemde!”

“Hemşire kadın gelir birazdan Oflaz’ın ilacını yapmaya. Seni görmesin. Ortalığı ayağa kaldırır.”

“Görsün, görsün. Bundan böyle hep beraberiz ellaam…”

Salih, şaşkın, Nihat’ı süzdü. Neler oluyordu böyle, o şimdi şu Allah’ın belası yatağa çivilenmişken?

Nihat, geldiği gibi yokolmuştu. Sabaha kadar gözüne uyku girmedi Salih’in. Güneş ışınları daha bir kuvvetli vurdu odaya. Karşıki ara sokakta bir kedi bir birikintiden su içmekteydi o anda. İleride, bir marketin çalışanları, kepenkleri açtlar. Çöpçüler sokakları süpürmekten dönüyorlardı. Belediye otobüsleri henüz tenha trafikte rahatça yol almaktaydılar.

Ve Necla’nın evinde ayrı bir telaş vardı o sabah. Ağırdı misafirleri. Pazar, mutfakta, özene bezene kahvaltı hazırlamaktaydı. Ocakta kaynayan demlik, kafeste kıpır kıpır bir kuş. Yumurta kırdı Pazar, alışkın elleriyle, peynir, domates kesti. Dolaptan zeytin çıkardı. Onun koşturmacası sürerken, salona hazırladıkları yatağından ses etmemeye çabalayarak kalkmıştı Cuma, giyinmişti hemen. Güzelce katladığı battaniyesini üçlü koltuğun bir başına, yastığını da onun üstüne koydu. O esnada Pazar içeriye girdi.

“Cuma Abi, ablam ekmek almaya inmişti. Neredeyse gelir. Mutfağa gel.” Toplanmış koltuğu gördü. “Abi, niye kalktın ki? Üstünü de giyinmişsin? Daha yatacaksın. Biz sana bakarız ablamla.”

Cuma, Pazar’a yaklaştı, gülümseyerek yüzünü ellerinin arasına aldı kızın.

“İyisin, sevindim. Ama şimdi gitmem lazım, Pazar.” Gözlerini düşürdü. “O gelmeden gitmem lazım.” Tekrar kaldırdı bakışlarını. “Senin beni tanıdığını biliyor mu?”

“Hastanede sezer gibi oldu, ama renk vermedim. O da kurcalamadı. Asıl beni şaşırtan, onun seni tanımasıydı. Nereden biliyorsunuz birbirinizi?”

“Eski bir hikâye. Bunu da unut, kafanı kurcalamasın. Kasım, seninle de konuştu mu, bilmiyorum. Ancak, en son alınan karar hiçbirimizin tekrar bir araya gelmemesi… Seni buraya Kasım mı getirdi?”

“Evet. İyi ki de getirdi. Ev sahibi, çok iyi bir abla. Beni rahat ettiriyor.”

“İyidir… Hem de çok iyidir.” Koltuğun birinde bebeğin şapkası kalmıştır; ona baktı Cuma. “Bebek onun mu?”

“Yo. Sadece bakıyor. Emanet.”

Cuma, Pazar’ın yanağını okşadı. Ona sıcacık baktı. Oda kapısına yöneldi sonra. Çıkacaktı ki, daire kapısının anahtarla açıldığını işittiler. Necla, elinde ekmek poşeti, koşturarak içeriye girip, kapıyı kapadı. Ayakkabılarını çıkardı ve yine aceleyle mutfağa girdi ekmekleri bırakmaya. Üşüdüğü her halinden belliydi.

“Dışarısı bir soğuk, bir soğuk. Aklı olan dışarı çıkmaz,” dedi, ellerini ovuşturarak.

Antreye geri döndüğünde, Cuma ile göz göze geldi. Pazar da antreye çıkmıştı. Salon kapısının önünde durup, onlara baktı.

“Nereye, Murat Bey?” diye sordu Necla, yüzünü dökerek.

Cuma, gözlerini kaçırdı.

“Gitmeliyim. Sana daha fazla eziyet vermeyeyim.”

Cuma dış kapıya doğru bir adım atar atmaz, kadın, atılıp, acele kilitledi kapıyı ve önüne durdu.

“Hiçbir yere gidemezsin! En azından ayaklanana kadar buradasın!”

“Ayaktayım işte. Çekil, kadın!”

Cuma, kadını çekerek kapının önünden aldı. Kadın, hızla mutfağa gidip, kocaman bir ekmek bıçağıyla geri döndü. Gözleri ateş saçıyordu.

“Dışarıya adım atmaya kalk, önce seni, sonra kendimi deşerim!” Gözünden yaş geldi, yumuşadı bir parça. “İzin ver sana bakayım, be adam.”

Cuma, kapı kolunu salıp, manalı baktı Necla’ya.

“Neyle? Etinle mi?”

Kaşlarını çattı kadın.

“Etimle, sütümle. Sana ne ulan, bakacağım! Şimdi derhal mutfağa geç ve gitmek istiyorsan, bir an önce iyileşmeye bak!”

Cuma, bir Pazar’a, bir Necla’ya baktı. Ardından, ceketini çıkarıp, Pazar’a uzattı.

***

Candan’ın grubu, müzikholün sahnesinde son hazırlıklarını yapmaktaydı. Müşteriler, on sekiz ile yirmi beş yaş arası gençlerden oluşuyordu. Dans edenler, grubun hazırlandığını görünce, sahne önüne kümelenmeye başladılar. Candan ile Elçin Beg, barda sohbet ediyorlardı. Candan’ı izlemek ve ona yanaşmak için oraya gelen Cumhur ve zorla geldiği belli olan Cemil, uzak bir masada, önlerinde biralar, oturmaktaydılar. Cumhur, Elçin Beg ve Candan’ın olduğu barı kesiyordu durmadan.

“Cumhur, emrivakilerden nefret ettiğimi bile bile beni buraya getirdin ya yine ne yapıp edip!” diye söylendi Cemil.

“Kardeşin için, kardeşin için. Bugün mutlaka konuşacağım kızla.”

“Garson kız olduğunda, utancından siparişini dahi veremezsin sen. Kızla konuşacakmış!”

“He, he, he. Çok komik!”

O sırada önlerinden geçen mini etekli, gösterişli bir kıza bir anlık gözü takıldı Cumhur’un. Hemen toparlandı ve önüne dönüp, barı kesmeyi sürdürdü. Orada ikili, Elçin Beg’in yüzü barmen tarafına, Candan’ınki ise sahneye dönük, içkilerini yudumlayıp, sohbet ediyordu.

“Her daim mütebessim yüzüne alışmıştık, Eşkıya,” dedi Candan. “Ama bu gece bir başka neşelisin. Bana mı öyle geldi?”

“Doğrudur. Eğer tahminim gibiyse, bu akşam kızıma kavuşuyorum, Şirinim. Ben neşelenmeyeyim de kim neşelensin?”

“Aa? İnşallah,”diyerek, Candan da bar tarafına döndü. “Çok sevindim.”

“Darısı başına artık.”

“Boşver. Şu yaştan sonra babayı ne yapacağım? Benim tek istediğim, ona bu kızımdır, dedirtmek. Yoksa yüzümü bile görmeye layık değil o adam. Babam sensin işte!” Elçin Beg, gülümsedi. “Hani, ‘gerçek sanatçı’yla tanıştıracaktın beni? Ne zaman gidiyoruz ona?”

“Gideriz. Belki de onu sana getiririm bir akşam.”

“Sevinirim. O kadar övüyorsun. Ne söylerdi ki bu kadın?”

“Vallahi, ne söylediğinden çok, sahnedeki duruşu farklıydı onun…” Daldı bir an. “Söylediği her şey, ne olursa olsun, türkü, fantezi, caz, sanat müziği, o duruşa yakışırdı.”

“Yabancı da söyler miydi?”

“Söylerdi. ‘All Alone Am I’ vardı, onun Rumcasını söylerdi. Sonra, ‘Bang, Bang’i, ‘Summer Wine’ı söylerdi.”

El çırparak atıldı Candan.

“Nancy Sinatra! O şarkılar grupta var. Sadece rock mı söylüyoruz sandın? Dur, sana hediyem olsun.”

Candan, sahneye geçti. Cumhur, Cemil’in omzuna vurup, Elçin Beg’i işaret etti; kalkıp, bara yollandı. Cemil, isteksizce ardına düştü. Gidip, Elçin Beg’in yanındaki boş taburelere yerleştiler. Elçin Beg’in gözü Candan’daydı; onları fark etmedi. Candan, grup arkadaşlarına direktifini verdi ve mikrofona geçti. Oradan Elçin Beg’e göz kırparak, şarkısına başladı. ‘Bang Bang’in bir nevi rock versiyonuydu çaldıkları. Şarkı sürerken, Cumhur, Elçin Beg’le konuşmanın yolunu ariyordu. O söze giremeyince, Cemil girdi.

“Kızınız mı?” diye sordu, Candan’ı işaret ederek.

Elçin Beg, aniden yapılan bu girişe şaşırdı. Cemil’e ve hemen yanında kıvranıp durmakta olan Cumhur’a şöyle bir bakıp, yüzünü tekrar sahneye çevirdi.

“Olmasını isterdim.”

Lafa girilmesi Cumhur’u cesaretlendirmişti.

“Hani çok samimiydiniz de, biz de sizi baba-kız sandık.”

Cemil, Cumhur’a ters bakıp, tekrar Elçin Beg’e döndü.

“Kız, güzel söylüyor.” Elçin Beg başını salladı. “Arkadaşım ondan hoşlanıyor ve tanışmak istiyor.”

Cumhur, şok vaziyette, Cemil’in koluna vurdu.

“Arkadaşının konuyu açması gereken kişi sahnede,” dedi Elçin Beg.

“Utanıyor,” dedi Cemil. “Aracı olsanız, bir araya gelseler de arkadaşım boyunun ölçüsünü alsa!”

“Umudunuz bendeyse, bir dahaki karşılaşmayı beklemek zorundasınız. Bir randevum var,” deyip, Cumhur’a döndü Elçin beg. “Şansını deneyeceksen,” Yakasından karanfili çıkarıp, Cumhur’un avucuna koydu. “bunu ona ver delikanlı. En azından benden torpilli olduğunu anlayacaktır.”

Elçin Beg, çıkışa giderken, bir kez daha sahneye bakıp, gülümsedi, çıktı. Cumhur, bir elindeki karanfile, bir sahnedeki Candan’a baktı. Cemil, onu umursamayarak, barmene döndü.

“Arkadaşıma ve bana elindeki en sert içkiden ver.”

Candan, şarkısını bitirip, selamını verdi.

***

Hava bayağı kararmıştı. Pazar, Necla’nın yatak odasının kapısındaydı. Koridora bir göz atıp, çekinerek içeriye girdi. Üzerinde yine sade, salaş bir kıyafet vardı. Makyaj masasının önüne geldi. Masanın üzerinde birkaç makyaj malzemesi ve koku duruyordu. Pufa oturdu. Yabancısı olduğu bu şeylere göz gezdirdi. Sonra, aynadaki haline baktı. O esnada Necla, koridordan geçiyordu; Pazar’ı gördü ve durup, kızı seyretti. Pazar, onu fark edince, toparlanmaya çalıştı. Necla, içeriye girdi, Pazar’a yanaştı. Pazar, onu aynadan izledi. Kadın, makyaj masasının hemen önündeki yatağının kenarına oturup, Pazar’ı süzdü.

“Güzel olmalıyım, abla,” dedi Pazar, mahcup bir şekilde. “Adama yanaşabilmek ve onunla yalnız kalıp işimi tamamlamak için ilgisini çekmeliyim.”

Necla, kalkıp onun yanına yanaştı. Yanağını yanağına yaklaştırdı ve aynada yüzlerine baktı.

“Güzel olmak… Bir zamanlar ben de güzeldim herhalde. Yüzümde derinleşen şu çizgiler belirmeden çok önce…”

“Hala güzelsin, abla.”

“Güzelim, değil mi?” Güldü Necla.

Pazar, boynunu büktü, aynadan kadının gözlerine baktı.

“Bu gece güzel olmalıyım.”

Kadın, karşısına geçip, yüzünü süzdü Pazar’ın, ifadesiz. Gülümsedi ve masadaki makyaj malzemelerinden bir ruj seçti, açıp, Pazar’a uzattı. Pazar, ruju aldı, ama ne yapacağını bilmedi. Kadın, tekrar yanına geldi ve yüzünü yüzüne yaklaştırıp, aynadan bakarak Pazar’ın dudaklarını boyamaya başladı. Pazar’ı bambaşka bir kadın haline getirmişti sonunda. Kendi dolabından seçtiği şık, seksi elbiseyi de Pazar’a giydirdiğinde, kendi de hayran kaldı eserine. O esnada çalan cep telefonuna baktı. Arayan Olga’ydı. Hemen açtı telefonu.

“Geliyor.”

Pazar, antreye geçip, mantosunu ve ayakkabılarını da giydi. Çantasının içindeki silahı kontrol etti. Çantayı kapatıp, kapıyı açtı. Çıkmadan Necla’ya döndü.

“Hastamıza iyi bak. Çok geç kalmam.”

Çıktı Pazar. Necla salona yöneldi hemen. Cuma uyur diye kapalı tuttuğu salon kapısını aralar aralamaz, olduğu yerde donakaldı. Cuma yoktu.

Apartmanın kapısında bir takside Olga, Pazar’ı bekliyordu. Pazar, binadan çıkıp, aceleyle taksiye geldi. Olga, kıskançlıkla onu izliyordu. Cuma, geride, bir sokağın köşesinde, taksi hareket edinceye kadar yerinden izlemeye devam etti onları. Başını kaldırıp, karanlığın içinden Necla’nın penceresine baktı. Sonra, sırtını döndü ve yokuş bir sokak boyunca, kör ışıklar altında ilerledi, yitti.

Otelinin restoran kısmında Elçin Beg, heyecan içinde misafirini bekleyerek, nasasında bir başına, sırtı girişe dönük oturmaktaydı. İçeride fazla müşteri yoktu. Garson, bir masaya sipariş getirdi, ayrıldı. Elçin Beg, kalemiyle önündeki peçeteye çizdiği çiçeklerle “DİLBER” yazdı. Olga ve Pazar’ın yanına vardıklarını, Olga omzuna vurduğunda fark etti. Hemen ayağa kalkıp, önünü ilikledi ve kadınları nazikçe selamladı. Sandalyesini tutarak, Pazar’ın oturmasına yardımcı oldu. Öteki sandalyeyi de Olga için çekti. Olga, Pazar’a alıcı, kıskanç gözlerle baktı. Bir de Elçin Beg’in mutluluğunu, gözündeki ışıltıyı gördü. ‘Kalmayacağım,’ anlamında başını salladı ve işaret parmağıyla yumuşakça Elçin Beg’in kolunu okşadı. Arkasına bakmadan ayrıldı oradan. Elçin Beg, üzerini yazdığı peçeteyi katlayıp, küllüğün altına sıkıştırdı. Pazar, yüzünde sürekli nezaketli bir tebessüm ve yakasında bir karanfil olan adamı garipsedi. Garip bir his, onu tanıdığını söylüyordu. Fakat resminden değil, yıllar öncesinin sararmış bir hatırasındandı sanki bu anımsayış. Yetimhanedeki günlerinden bir şey. Ne kadardı? Belki de beşinde. Televizyon karşısına oturtulmuş beş kızlar. Bir adam, beşini de dikkatli dikkatli süzerek dolanıyor önlerinde. Sonra nedense, küçük Pazar’ın önünde durup, onun yüzünü avuçları arasına alıyor adam. İncecik bıyığı var ve ümitle parlayan kapkara gözleri. Bir çizgi film mi televizyondaki? Bir müzikal ekranda dönen belki de. O melodi ne de sık düşerdi aklına. Anımsadı. Ama o restoranda bulundukları dakikada sadece bu hatıranın değil, hiçbir şeyin önemi yoktu. Karşısındaki sıradan bir siparişti ve ne yapıp edip devirmeliydi onu. Garson istekleri almaya geldiğinde, kulağında hala o melodi vardı Pazar’ın. Bakışlarını kaldırdığında, Elçin Beg’in de kendisine bakmakta olduğunu gördü.

***

Kasım, on bire doğru Necla’nın dairesine geldi. Aralık kapıdan içeriye süzüldü. Şaşkın ve bu tedbirsizliğe kızgındı. Uzanıp antrenin ışığını yaktı. Evde sanki kesintisiz çığlıklarla ağlayan bebek dışında, kimse yoktu. Hiçbir tarafın lambası yanmıyordu. Kasım, bebeğin sesine yönelerek salona girdi. Lambayı yaktı ve koltuğun üstüne yatırılmış, avazı çıktığı kadar ağlayan bebeği gördü. Bebeği kucağına alıp, havaya kaldırdı ve bir iki hoplattı. Ardından, onu koluna yatırdı ve sağa sola bakınarak emziğini aradı. Koltuğun kenarına sıkışmış emziği bulup, bebeğin ağzına verdi. Bebeği kucağında sallayarak, salondan çıkıp, koridor boyunca ilerledi. Yatak odasının kapısına geldiğinde, durdu. Hem ışık kapalı, hem de Necla’nın sırtı kapıya dönük olduğundan, kadının ne yaptığını göremiyordu. Gözünü kısarak, içeriye baktı. İçeriden makas sesleri gelmekteydi.

“Ne yapıyorsun?” diye sordu Kasım, kızgın bir tonda. “Kız nerede?”

Kadından bir ses gelmeyince, Kasım, içeriye doğru bir adım attı. Odayı sadece perdeden bulduğu boşluklardan süzülen ay ışığı aydınlatıyordu. Kasım, kadının hareketine anlam verememenin şaşkınlığında, kucağında bebek, geride, kapının hemen önündeydi. Necla, akmış rimelleriyle gözleri korkunçlaşmış, saçları dağılmış, üstü başı dağınık çöktüğü yerde, kapıları hala ardına kadar açık dolaptan boşalttığı “iş” kıyafetlerini makasla kırpıp savuruyordu. Bir süre daha buna devam etti. Sonra dağınık elbise kırpıklarına baktı ve gözlerini karşıya kaldırdı. Sesi acılıydı, derindendi.

“Ağaçlar dallandı budaklandı. Yapraklandı. Ufak ufak yeşil kurtlar çıktı. Kızlar saçlarının örgülerini çözdüler. Başlarındaki örtüleri attılar. Nalınlarını yenilediler. Eski basma fistanlarını boyadılar başka başka renklere. Beş kuruşluk, on kuruşluk sakız aldılar bakkaldan. ‘Parası ay başı,’ dediler. Fabrika oğlanlarına dillerini çıkarıp, balon patlattılar. Genç fabrika işçileri saçlarını yağladı. Kimi limon, kimi zeytinyağı döktü başına. Kollarını sıvayıp göğüslerini açtılar…”

Konuşurken, başı gittikçe düşmekteydi. Tekrar doğrulup, Kasım’ın duvara yansıyan gölgesine baktı.

“Onu bul, Aga Kasım. Murat Bey’i bul, bana getir. Ona de, her şeyini bırakmış de. Süsünü, kıyafetlerini atmış, ne desen olacakmış de…”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir