roman 32. fasikül

BÖLÜM 8

KEDİ FARE OYUNU

 

 

Tuncay, holdingin mesaiden çıkmış, telaşla dağılan personeli ve işlek caddenin insanlarının katılımıyla oluşan kalabalığın arasından, akıntının tersi yöne ilerleyerek, binaya ulaşmaya çalıştı. Keşmekeşte onu tanıyıp, selam verenleri de karşılıksız bırakmıyordu. Yağmur başladı. İnsanlar, daha da hareketlendiler. Tuncay, nihayet girişe varıp, içeriye girdi. Binadan insan boşanmaya devam ediyordu. Tuncay, nötür hareket etmeye çalışarak ilerledi, ancak yüzünde gizleyemediği, öfkeyle karışık bir heyecan gezinmekteydi. Yan gözle güvenliği takip ederek, danışmaya yanaştı. Bu defa bankodaki başka biriydi. Delikanlı onu tanımıştı. Gülümsedi.

“Tuncay Abi, hoş geldiniz.”

“Hoş bulduk, Onur,” dedi Tuncay, yüzünü yumuşatmaya çalışarak. “Çarşamba günkü genç yok mu?”

“On günlüğüne izinli, abi. Ben yardımcı olayım.”

“O biliyordu. Odamdan eşyaları alacaktım bugün. Ancak gelebildim.”

“Burası zaten sizin, abi. Neler oluyor? Gerçekten anlayamıyorum. Sadece bana ne istediğinizi söyleyin… Ben sizin çok iyiliğinizi gördüm.”

“Bir şeyler alıp çıkacağım, Onur’um.”

“Abi, yirmi dakika içinde kapıları kilitlenecek. İsterseniz, ben de geleyim, yardım edeyim.”

“Yok, canım. Alacağım fazla bir şey değil zaten. Bir iki defter, o kadar.”

“Tamam, abi.”

Tuncay, asansöre gitti. Daima nefret ettiği o asansör müziğini sineye çekerek, katına çıktı. Koridor boyunca ilerleyip, odasının önüne geldi. Önceki gençten yürüttüğü kartı çıkardı, okuyucudan geçirdi. Kapı açılmıştı. Uzanıp, lambayı yaktı. Seyrek uğrandığı belli olan odada dolandı bir, iki. Saate baktı. Pencereye gidip, aşağıya göz attı. Çalışan seli dinmek üzereydi. Şehrin kalabalığı kaldı geriye. Tuncay, ceketi çözüp, pencerenin yanındaki koltuğa çöktü, beklemeye başladı. Boğulur gibi oldu. Duvardaki saate bakıp, kalktı. Tekrar danışmaya indi. Dışarıda yağmur hızlanmıştı. Danışma elemanı, onun hiçbir şey almamış olduğunu gördü.

“Abi, eşyalarınızı alacaktınız?”

“Onur’um, pek de bir şeyim kalmamış doğrusu. Yük etmeye değmez, dedim…” Yan gözle güvenlik görevlisini kontrol etti. “Arabam aşağıda.”

Danışmadaki delikanlı, dışarıya baktı.

“Dışarıdan dolanıp, ıslanmayın. Asansörle inin isterseniz.”

Tuncay, delikanlıya gülümseyerek, asansöre yöneldi. Yine aynı sıkıcı müziği dinleyerek, otoparka indi. Otoparktaki son araç da ayrılıyordu. Tuncay, boşalan otoparka göz gezdirdi. Bekçi kulübesine gidip, içeriye baktı. Bekçi yoktu. Yangın merdiveninin kapısına döndü. Kapıya varınca, tekrar arkasına baktı ve görülmediğinden emin, kapıyı açıp, içeriye süzüldü. Olan bitenden habersiz bekçi, tuvaletten çıkıp, fermuarını çekerek kulübeye geldi.

Tuncay, yangın merdiveninden, bodrum kata indi. Ter içinde kalmıştı. Bodrum kat, koridorlar boyunca dizilmiş odalardan oluşuyordu. Çoğu makine odaları, ısıtma odaları, santrallerdi. Holdingin büyük kasa odası da bu katta bulunuyordu. Tuncay, birkaç yöne ayrılan koridorlara baktı. Ardından, bir yönde karar kılıp, o koridora girdi. Koridorlar aydınlıktı; ışıklar yanıyordu. Üzeri kocaman bir posterle kamufle edilmiş, kocaman bir elektrik panosunun önünden geçti. Onun karşısındaki kapıyı açtı, içeriye bakıp, kapattı. Koridoru bölen kalın cam kapıyı geçti ve duvardaki ikinci oda kapısını gördü. Onu ittirdi, ama kapı açılmadı. Koridorun ilerisine doğru baktı ve başka oda kapılarının da olduğunu gördü. İlerleyip, bir sonraki kapıyı da açtı, ama sadece aralayıp, üstünkörü içeriye göz attı, geçti. İlerlemeye devam ederken az önce kapattığı kapı birden açıldı ve içeriden başını uzatan Pazartesi, onu görür görmez dışarıya fırladı. Üzerinde siyah kıyafeti ve ellerinde eldivenleri vardı.

“Kimsin? Burada ne arıyorsun?” diye sordu Tuncay’a öfke ve telaşla.

Tuncay, pişkin sırıtarak iki elini yana açtı.

“Ben de aynı şeyi sana soracaktım!”

Pazartesi, ne cevap vereceğini bilemedi bir an. Şaşkınlığını belli etmeden, öfkeli ifadesini korumaya çalışarak, Tuncay’ın gözlerinin içine baktı. O esnada hareket eden asansörün sesini duydular. Pazartesi, Tuncay’ın koluna yapıştı ve onu ilerideki bir başka odaya yönlendirdi. Kendi de ardına düştü. Daldıkları oda, kazan dairesiydi. Tuncay, kapı aralığından bakmak istedi, ama Pazartesi onu içeriye çekti. Tuncay, kapıyı kapattı.

Resmi kıyafetli, belleri silahlı, cop ve kelepçeli dört güvenlikçi, koridorları kontrol ettiler. Konuşmadılar. Ciddiyetlerini bozmadılar. Sonunda, yangın güvenlik holü kapısının önünde toplanıp, bodrum kattan çıktılar.

Tuncay ve Pazartesi, gizlendikleri yerden çıkıp, koridorda ilerlediler. Yan yana duran iki asansör kapısına yaklaştılar. Pazartesi, Tuncay’a açık kalan kapıyı işaret etti.

“Gir içeri!”

Ama onlar yetişemeden asansör kapısı kapandı. Diğerine koşturduar. O da kapanınca, Pazartesi telaşla asansör düğmelerine bastı; işlemiyordu! Koşturarak koridorun başına geldiler. Koridorlar loşlaşmıştı. Tuncay, sükûnetini korumaya çalışıyordu, ama Pazartesi öfkelenmişti.

“Ne halt istiyorsun benden?”

Sırıttı Tuncay.

“Pişen bir yemek kokusu alırsam, yemeğin ne olduğunu bilmek isterim.” Koridorun diğer tarafına döndü yüzünü. “Üstelik burada yalnızız. Sabaha kadar birbirimize serbestçe bağırabiliriz.”

Pazartesi, kasa odası tarafına geçmek için, derhal ilk koridora yöneldi. Tuncay, takip etti onu. Pazartesi, Tuncay’ı uyardı:

“Devriye on iki saatte bir; sabah altı, akşam altı.”

“Biliyorum.”

Pazartesi, bir süre araştırır gibi gözlerine baktı Tuncay’ın, ardından ona sırtını dönüp, panoya gitti.

“Dışarıya çıkmanın yolunu bul diye söylüyorum sana!” diye çıkıştı Tuncay’a.

“Ya sen, Süpermen?”

“Canın cehenneme!”

Tuncay, Pazartesi’nin ardını bırakmadı. Afişle örtülü büyük panonun önüne geldiler. Pazartesi, panoyu açtı ve cebinden bir kâğıda elle çizilmiş bir şema çıkardı. Panonun önüne çömelip, şemayı kontrol etti. Sigorta ve şalterlere baktı. Şemayı tekrar kontrol ederek, bir kolu kaldırdı. Bütün kapılar mekanik kilit gürültüsüyle, şak diye açılmıştı. İkisi de gözleri parıldayarak, sese döndüler. Pazartesi, ayağa kalktı ve tekrar şemaya bakarak, panoyu inceledi. Tuncay, merakla onu izliyordu. Pazartesi, panodaki sigortalardan birini indirdi ve şemaya tekrar bakıp, panoyu kapattı. Kapılara yöneldi. Tuncay’ın başta zorladığı, ama açılmayan kapı açılmıştı. Pazartesi, içeriye girdi. Kapının önüne gelen Tuncay, şaşkınlıkla açık kapıya baktı ve cebinden manyetik kartı çıkardı. Karta baktı ve başını iki yana sallayarak, kartı kenardaki bir çöp tenekesine atıp, tekrar kapının önüne geldi. O da kasa dairesine girdi. Pazartesi, burada, kocaman bir kasanın önünde dikiliyordu.  Tuncay, onun arkasından odanın ortasına doğru ilerledi ve beklentiyle Pazartesi’ye baktı.

“Elbette…” diye lafa girecekti ki, Pazartesi birden Tuncay’ın sesine döndü, onu orada görünce atılıp, dışarı sürükledi.

“Çık buradan!”

Pazartesi, Tuncay’ı koridora savurduktan sonra geçtiği yan odadan, önceden oraya bıraktığı defterini ve bir feneri almış olarak çıktı. Tekrar kasa dairesine girerken, kapıda beklemekte olan Tuncay’a ters ters baktı. Loş bir ışığın güç bela aydınlattığı odada, kasanın önüne geldi yeniden. Defteri açıp, yere koydu ve sayfa kapanmasın diye dizini defterin arasına dayadı. Açtığı küçük el fenerini dişlerinin arasına alıp, onun ışığını kasaya yönlendirdi. Ceketinin cebinden çıkardığı kalemi, defterin üzerine bıraktı. Sayfaya sıra sıra, yüzlerce altı haneli kombinasyon yazılıydı. Pazartesi, kasayı açmak üzere, ilkinden başlayarak kombinasyonları denemeye girişti. Şimdilik tekrar koridora çıkan Tuncay, ceketini çıkarıp eline almış, sırtını duvara yaslamış, oradan Pazartesi’yi seyrediyordu.

“Onun içinde ne kadar olduğunu biliyormusun?”

“Tek kuruş dahi yok,” dedi Pazartesi, işine devam ederken. “Onu biliyorum.”

“O halde neden açmak istiyorsun?”

Pazartesi kalktı, ceketini çıkararak, Tuncay’a döndü.

“Bak. Yanılırım da kasadan para da çıkarsa hepsi senin, tamam mı?” Ceketini ona verdi. “Şimdi sus ve çalışmamı izle.”

Tuncay, ceketi aldı, koluna, kendininkinin üstüne attı. Pazartesi’yi yanıtlamadı. Olduğu yerden, büyük bir sabırla tekrar işe koyulan Pazartesi’yi izlemeye devam etti.

***

Gece, Necla’nın evinin salonunda Pazar, üçlü koltuğun ortasına oturmuş, dalgın, bir çay fincanını avuçları arasında yuvarlamaktaydı. Pek de dekolte olmayan, ama onu o güne kadar olmadığı derecede çıplak gösteren kıyafetinin üzerine bir yelek geçirmiş, kucağına da bir battaniye almıştı. Makyajı dağılmıştı. Yorgundu. Kasım, onun karşısında, arkasını masaya dayamış, kollarını kavuşturmuş, üstünde gömleği ve yeleği, belinde meşhur palaskası, çatık kaşlarıyla düşünceli, duruyordu. Bakışlarını Pazar’a kaldırdı.

“Cuma’yı salmamalıydınız.”

“Ben, keşifteydim.”

“Keşifte?” Pazar’ın kıyafetini süzdü. “Belli oluyor!”

İçeride yatağına, derin uykudaki bebeğe sarılı halde kıvrılmış Necla, yorgun gözleri hala ıslakken, onları işitmekle işitmemek arasında, ayrı bir dünyadaydı. Odayı toplamış, ama kendisi dağılmıştı.

“Cuma’yı tanıyor muymuş?” dediğini duydu Kasım’ın içeriden.

Demek ‘Cuma’ diyorlardı Murat’a.

“Murat Bey, deyip duruyordu. Belki de biriyle karıştırıyor,” dediğini duydu Pazar’ın.

Karıştırmak? Murat’ı mı?

“Murat mı?” diye sordu Kasım, kafası karışık.

Parmaklarını alnında gezdirdi Kasım. Diğer elinin parmaklarını palaskasına soktu. Sorgular bakışlarını tekrar Pazar’a kaldırdı.

“Neyse,” dedi. “Cuma, başının çaresine bakacaktır… Eee, iyi haber olarak?”

“İyi haber, adamı buldum işte.”

“Adamı buldun. Niye öldürmedin?”

“Buluştuğumuz yer kalabalıktı. Silahı çıkarmaya imkan yoktu.”

“Tenhaya çekseydin hedefi? Bunun için gerekli ve yeterli her hazırlığı yapmışsın!” Kasım’ın sesinde bir parça kıskançlık seziliyordu. “Beceremedin mi?”

Pazar, başını kaldırıp, Kasım’ın yüzüne sertçe baktı bir an.

“Önümüz hafta tekrar buluşmak üzere sözleştik. Adam kaçmıyor ya…”

“Müşteriye yalancı çıkıyoruz. Bir şanımız var bizim!”

“Bu işi bırakacağımızı söylememiş miydin zaten? Daha müşteri olsa ne olur, olmasa ne?”

Necla, yattığı yatakta gülümsedi. Parmağıyla gözlerindeki yaşı sildi. Sarıldı, öptü bebeği. Dış kapının açılıp, sertçe örtüldüğünü duydu. Pazar, az sonra yatak odasının kapısında belirmişti. İçeriyi dinledi Pazar. Uzanıp, lambayı yaktı. Necla, refleksle bebeğin gözlerini kapattı. Ama bebek uyanmıştı. Pazar, acele gelip, yatağın kenarına oturdu. Kucaklayıp, göğsüne aldığı bebeği, ağlamasına meydan vermeden sallamaya girişti. Sakinleşen bebeğin başı düştü. Kadın, gülümseyerek Pazar’a baktı. Pazar da ona gülümsedi.

“Abla, Kasım Aga seninkini getirecek.”

“Kasım seni seviyor…” dedi Necla, pattadanak.

“Evet,” dedi Pazar. “Bize yıllarca babalık etmiştir.”

Necla, Pazar’ın elini tuttu, gözlerini yakalamaya çalıştı.

“Hayır. Kadın olarak seviyor.”

“Kadın olarak mı?”

“Evet… Anlayacaksın. Yeni de değil. Uzun zamandır seviyor. Belli.”

Bir anı hatırladı Pazar, sığınakta geçirdiği uykusuz bir geceyi. Cumartesi’nin odasına giriyor gizlice. Odada yalnız delikanlı, yatağında uyuyor. Pencereden yüzüne yansıyan ay ışığı, ona kutsal bir hava vermiş. Yanına çömelmiş, onu seyretmekte olan Pazar, elini, dokunmadan, Cumartesi’nin yüzü üzerinde gezdiriyor, hayranlıkla onu izliyor, günün ilk ışıklarına değin.

Pazar, kucağında bebek, kızarmış yüzünü pencereye çevirdi.

“Ben başkasını seviyorum, abla,” dedi, dalgın.

“Ya…”

Konuyu değiştirmek istedi Pazar.

“Adama gittim. Hiç sormuyorsun?”

“Ha, gerçekten. Nasıldı?”

“İyi gitti. Verdiğin elbise işe yaradı; adamın ilgisini çektim galiba.”

“Olsun.”

“Şey, keşke diğerlerini kesmeseydin. Onlar da çok güzeldi.”

“Murat Bey bir dönsün, daha güzellerini alırız. Sen anlat bakalım.”

“Ne anlatayım. Rus kadın beni götürdü işte. Adamın kaldığı otelde baş başa yemek yedik, sohbet ettik. Bir sürü şeyden bahsetti adam. Sanki yemeğe değil, konuşmaya açtı. Ben yedim Allah için. Ama adam konuştu. Hep konuştu… Tek kelime hatırlıyor musun, dersen, hatırlamıyorum, ne yalan söyleyeyim! Her an fırsat kolluyordum. Hedefim karşımdaydı işte.  Beni odasına çıkarması yeterliydi. Kendim teklif edecektim neredeyse! Orada halledebilirdim işimi. Kimse görmeden çıkıverirdim odadan. Caddeye çıkar, kalabalığa karışırdım. Ama öyle olmadı. Adam, o kadar içti, sarkmaya dahi yeltenmedi. Hep nazikti, gülümsüyordu… Bana bir sürprizi olduğunu söyledi. Gelecek hafta buluşacağız. ‘Ne acelem var ki?’, dedim. ‘Adam kaçmıyor ya. Haftaya öldürürüm. Müsait bir anda. Tam kaşlarının arasına…’ Neden dinlemedim ki adamın anlattıklarını? Bir dahaki sefere can kulağıyla dinleyeceğim. Seveceğim şeyler muhakkak. Çünkü anlatırken bir saniye suratını asmadı. Bir hüzün geçti gözlerinden bazen, anlık, o kadar… Sonra kalktı, yüzümü avuçlarının arasına aldı ve yanaklarımdan öptü…”

Bu defa zihninin ona oynadığı oyun, yemekteki gibi, onyıllar öncesine döndürmekti onu. O garip, ama güzel adamın Pazar’ın küçücük suratını avuçları arasına alıp, yanağını öpüşü yakıyordu şimdi beyninin kıvrımlarını. Pazar’ın yüzü değişmişti. Sersemlemiş gibi başını iki yana sallayarak, aklına gelen düşünceyi kafasından silmeye çalıştı.

“Onu öldürecek misin?” diye sordu Necla.

“Öldüreceğim…”

***

Emine Hanım, köşklerinin merdivenini çıkarken hayli üzgün ve küskündü. Üzgündü, çünkü Oflaz’ın kendine gelip, yürüyeceğinden iyice ümidi kesmeye başlamıştı. Küskünlüğü Battal’aydı, çünkü gün geçtikçe daha da odunlaşıyordu kocası ve kendisini anlamak adına çaba da harcamıyordu. Elinde bir bardak süt vardı. Salih’e hazırlamıyordu, içmiyordu çünkü. Basamaklar, kadına bitmeyecekmiş gibi gelmeye başlamıştı. Sonunda hep aynı sahne vardı nasılsa, sessiz, kendini bilmez bir Oflaz. Ancak, son basamakta, gördüğü sahne onu afallattı bir anda. Gözleri kocaman açıldı. Bardak elinden düştü, kırıldı. Üst kat koridorunun ilerisinde, Salih ve Nihat, Oflaz’ı, kollarını tutarak yürütmekteydiler. Gencin acısı yüzünden belliydi; adım atarken gözleri hep ayaklarındaydı. Kırık bacağı ve o taraftaki ayağı şiş ve koyuydu. Üçlü ilerlerken, Nefise Hanım da onların peşinde, endişeli gözlerle onları izliyordu. Salih ve Nihat, başlarını kaldırınca, Emine Hanım’la göz göze geldiler. Kadının kocaman açılmış gözlerinden birer damla yaş süzüldü.

“Yürüyor mu?”

“Deniyoruz. Adım atıyor, yenge,” dedi Salih.

Oflaz, başını zorlanarak kaldırıp, kadına baktı. Gözleri kan çanağıydı.

“An-ne…”

Adamlar, şaşkınlıkla ona baktılar. Sonra Nihat, gülümseyerek kadına döndü.

“Artık konuşuyor da!”

***

Ali’nin ofisi, o alemdeki çoğu işyerine göre, oldukça zevkli döşenmişti. Deri koltuklar, duvarlarda sıcak renkler, mobilyayla uyumlu tablolar, şık bir bar ve kitaplık, modern, kullanışlı bir çalışma masası… Ali de, Seyfettin de, odanın şıklığına tezat, dağılmıştılar. Ceketler çıkmış, kravatlar gevşetilmişti. Ali, masasında, koltuğundaydı. Önünde, üstünde dumanı tüten kahve fincanı duruyordu. Seyfettin’in önündeyse yine bir kahve fincanı ve özenle hazırlanmış bir meyve tabağı, bir bardak su, çatal vardı. Çatalıyla meyve parçalarını karıştırdı ve bir kivi dilimini alıp, ağzına atttı. Çatalı tekrar tabağa bıraktı. Hoşnutsuz, meyvesini çiğneyerek, Ali’ye döndü.

“Daha fazla bekleyecek miyiz?”

“Anca gelir…”

Seyfettin, rahatsızdı. Göbeğini ovuşturdu. Kalktı, kitaplığın altındaki mini barı açıp, içinden bir şişe soda çıkardı. Kapağı dişiyle açtı. Şişeyi kafaya dikerek, pencerenin yanındaki başka bir koltuğa oturup, dışarıya baktı.

“Niye Turgut Abi değil de, İsmail? O konseyden bile değil. Basit bir mekân sahibi! Onunla bir araya gelmemizin ne anlamı var?” diye söylendi.

“Adamı aramıza alacağımızı da nereden çıkardın? Ama konuşmaktan da bir zarar gelmez. Şu anda kapımdaki adamın dahi fikrine ihtiyacımız var. Neyi beklediğini bilmeden durmak insanı öldürür…” Kahvesinden bir yudum daha aldı, yüzünü ekşitti. “Bu neskafeyi icat edenin! Turgut Abi’yi garip bir çekimserlik hali aldı. İkidir bahanesi var!”

“Tuncay’ı da çağırabilirdik en azından. Serseri mayın gibidir şimdi. Dizginlenmesinde fayda var.”

“Çocuk, iki gündür kayıp. Bir şeyler çeviriyor olmalı! Ama neyse, kayıp ve bizden uzak olması iyi şu sıra. Hele ki Battal ona karşı açık tavır almışken!”

“Ona bakarsan, İsmail’e de tavrı var?”

“O, çabuk sönecek bir kızgınlık. İsmail gibilerine ihtiyacı var Battal’ın. Düzenini sürdürmesinde onların korkuları en önemli araç. Üstelik, Bino’nun karşı tarafa geçmesi de İsmail’in kolunu kanadını kırmıştır. Onun ne kadar zayıf olduğunu Battal çok iyi bilir.”

“Yine de Tuncay’ın ne yapmakta olduğunu çok merak ediyorum. Onun yatırımı hep ileriyeydi. Zeynel Bey son anda çark etmeseydi eğer…”

“Ne olacaktı? Akrabasını bırakıp yanaşmasını mı seçecekti? Battal’ın gelişinin en başından farkındaydık, Seyfi. İnsan on beş dakika ötesinde olabilecek fikirler üretecek, Tuncay gibi, ışık yılı uzağındakileri değil!”

“On beş dakika, on beş dakika ilerleyecek insan yani?”

“Aynen öyle. On beş dakika, on beş dakika. Adım adım.”

Kapı açıldı ve Ali’nin adamlarından biri girdi içeriye. Ali’nin karşısında durdu.

“Abi, İsmail geldi.”

“Buraya al.”

Adam çıktı. Seyfettin’le Ali bakıştılar. Az sonra kapı açıldı ve İsmail Bey girdi. Ali, yerinden ona gülümsedi.

“Ooo, İsmail Bey, hoş geldin.”

İsmail Bey, ilerledi ve masanın arkasından uzanıp, Ali ile tokalaştı.

“Hoş bulduk, Ali Bey. Kabul etmeniz beni onurlandırdı.” Gidip, Seyfettin’in de elini sıktı. “Nasılsınız, Seyfi Bey?”

Seyfettin, başını sallayarak yanıtladı onu. Ali, İsmail Bey’e masasının önündeki misafir koltuğunu gösterdi. Onun önündeki sehpada, Seyfettin’in meyve tabağı, kahvesi ve suyu duruyordu.

“Buyur, otur,” dedi Ali. “Seyfi’nin meyvesine devam edebilirsin. İstersen başka bir şey de ikram edebilirim.”

“Teşekkür ederim, Ali Bey, tokum. Fazla zamanınızı almayayım.”

Seyfettin, kalkıp geldi, İsmail Bey’in karşısındaki koltuğa yerleşti. Elindeki boşalmış soda şişesini masaya, avucundaki kapağı da küllüğe bıraktı. İsmail’in gözünün içine baktı.

“Bizde zaman bol İsmailim. İşimiz ne ki zaten! Gönüller bir olsun.”

“Şey… Gönüller bir zaten, Seyfettin Bey. Şu zor günlerde…”

“Tamam, tamam, İsmail Bey,” dedi Ali. “Rahat ol. Sadede gel.”

İsmail Bey, öksürerek boğazını temizledi. Alnını sildi eliyle.

“Bizler, başkanlığın devrinden beri oluşumu bekliyoruz…”

“Dur bakalım, İsmail, daha üçüncü gündeyiz,” dedi Seyfettin. “Neyin telaşındasınız?”

“Efendim, telaş değil. Ama yapılanmayı bilirsek, duruşumuzu ona göre denkleriz, dedik. İşleyiş yürür kendi düzeninde böylece belki bir süre. Ama bir anda tıkanıverir bakarsın.”

Seyfettin öfkelendi.

“Nasıl konuşuyorsun, be adam?”

“Dur, dur. Haklı adam,” diyerek, araya girdi Ali. “Battal hazırlıklı olmalı değil miydi? Kendi teşkilatının oluşumunu hazırlamış olmalıydı. Belki de hazır! Ama biraz daha beklerse, ortalığı sağda solda krallığını ilan etmeye kalkacak bir sürü tebelleş saracaktır.”

İsmail Bey, ikisinin gözlerine de sorar bakışlarla baktı.

“Yani, henüz açıklanmış bir oluşum yok?”

“Yok,” dedi Seyfettin, ellerini iki yana açarak.

Ali, derin bir nefes alıp, arkasına yaslandı.

“Bekleyeceğiz, agalar. Mademki başımız şu aşamada odur, bir bildiği var, deyip, bekleyeceğiz. Hem zaman en iyi yazardır. Her zaman mükemmel sonu yazar…”

***

Ufuk, evde annesinin yattığı odada, annesinden kalan kıyafetleri katlayıp, poşetlere koymaktaydı. Kederi, Mehpare’ye de geçmişti.

“Ufuk, bunlar dolapta kalsaydı ya,” dedi Mehpare, biraz da laf olsun diye.

“Dayanamıyorum, Mehpare. Anneme ait en ufak bir şeyi dahi görsem, yıkılıyorum.”

“O gece dışarıda olmamızdan dolayı kendini suçluyorsan, bundan vazgeç! Yanında olsaydın bile bu ölüm gerçekleşecekti. Tamam mı?”

Ufuk, kırılgan, yatağın kıyısına çöktü.

“Elimde değil…” Başını çevirdi ve komodinin üzerindeki, yarısı dolu su bardağına baktı. “Cenazeden geldiğimizde, odaya girdim ve şu bardağı gördüm.” Yanağından bir damla yaş süzüldü. “Bardağı kaldırmak istedim. Bir anda bir ürperti aldı beni. Bardak sıcacıktı! Sanki az önce annemin avucundaydı…”

“Ufuk, şu moddan sıyrıl lütfen. Hayat devam edecek. Ölüm de dünyanın bir gerçeği. Beklemiyordum, diyebilir misin?” Gidip, komodinin üzerinden bardağı aldı. “İşte, bardağı kaldırıyorum.”

Ufuk, Mehpare’nin elini tutarak, ona mani oldu.

“Bırak, bırak. Dursun orada. Gel, otur.”

Mehpare, bardağı bırakıp, Ufuk’un yanına oturdu. Eliyle onun gözyaşlarını sildi. Konuyu değiştirmek istiyordu. Sonra aniden, kocaman gülümseyerek döndü Ufuk’a.

“Hem söyle bakayım. Cenaze boyunca etrafında dönüp duran şu garip kılıklı adam da kimdi?”

“Hangi garip kılıklı adam?”

“Şu modası geçmiş siyah takımla gezinen tip! Serhat’a onun için mi yüz vermedin yoksa, hı?”

“Saçmalama, Mehpare. O benim hastam.”

“Bayağı ilgili bir hasta, öyle değil mi?”

Ufuk, omuz silkti.

“Hasta işte. Adı Sinan…”

Perşembe, nam-i diğer Sinan, kahvehanede masalarda kalanları toplamaktaydı o saat. Köşede bir masada bir başına kitap okuyan genç, dikkatini çekti. Perşembe, gence bir bardak çay götürdü.

“Bu benden olsun,” dedi. “Ama kapatıyoruz.”

Yirmi yaşlarında var yoktu delikanlı. Çayı önüne çekti gülümseyerek.

“Kitaba dalmışım. Teşekkür ederim. Siz burayı yeni devraldınız galiba.”

“Evet. Devamlı gelir misin?”

“Gelirim. Kasım Amca iyi bilir beni. Tamamen mi bıraktı burayı?”

“Öyle oldu.” Sandalye çekip, oturdu Perşembe. “Adın ne senin? Ne iş yaparsın?”

“Sinema-televizyonda öğrenciyim. Kaldığım yurt yakın buraya. Adım, Bahtiyar.”

“Beniki de Per…”

“Ferhan mı? Ferhan Şensoy gibi.”

“Yok. Sinan, Sinan Çeçen.” Tokalaştılar. “Baksana, Bahtiyar. Benim de bir çırağa ihtiyacım vardı. Burada çalışır mısın? Hem harçlığın da çıkar.”

Çayından bir yudum aldı Bahtiyar, soruyu kafasında şöyle bir geçirerek.

“Bilmem. Becerebilir miyim ki?”

“Becerirsin, becerirsin. Bir düşün istersen. Kararını verirsen, yarın başla. Oldu mu?”

Gülümsedi Bahtiyar. Perşembe, sessizlik içinde, delikanlıın çayını bitirmesini bekledi.

***

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir