roman 33.fasikül

Cuma, Zeynel Bey’in köşkünü cepheden gören bir kuytuda, karanlığa gizlenmiş, nefesini tutmuş halde binayı seyretmekteydi. Bu, düzenli aralıklarla tekarladığı bir ritüeldi aslında, fakat bunu yaparken, görevini asla aksatmamıştı. Sığınak ahalisinden kimse haberdar olmamıştı bundan. Ama Kasım biliyordu. Kasım, öksüzlere dair pek çok şeyi biliyordu. Onu orada bulacağını da biliyordu elbette, boşuna ümit vermemişti Necla’ya. İşte bunca yıllık arkadaşı, dalıp gitmişti yine o görkemli binanın silüeti karşısında. Kasım, usul usul yaklaştı Cuma’ya.

“Seni bulmak için üç seçeneğim vardı, ihtiyar,” dedi. “İyi ki ilkinde buldum. Yoksa sığınağa kadar gidecektim, yeminle! Gerçi orası da…”

“Biliyorum,” dedi Cuma, gözünü köşkten ayırmadan. “Birkaç gün önce oradaydım. Keşke burası da yerle bir olsa. Şu köşkte de taş taş üstüne kalmasa!”

Kasım, Cuma’nın yanına varıp, omzuna attı elini. O da bakışlarını köşke çevirdi.

“Dertlerini çözecekse kolay!” Güldü. “Yarın koyuyorum dinamiti!”

“Üçüncü tahminin neydi, Aga Kasım?”

“Benim mekân tabi. Aslında orayı da Perşembe’ye devrettim. Seni benim kadar iyi ağırlayabilir miydi, bilemem?” Ciddileşerek, Cuma’ya döndü. “Ne işin var burada, Cuma? Murat Bey geçmişte kalmamış mıydı?”

“Bir hatırlatan oldu…”

Kasım, kolunu tuttu onun.

“Gidelim buradan, Cuma.”

Cuma, kolunu kurtarıp, kaldırıma çöktü.

“Aga, içim soğumadan ayrılamam buradan. Bir yangın var ki şuramda…” Kasım da onun yanına çöktü. “Babamı o kumar masasına oturtanın Allah belasını versin, Aga! Ölümüne sebep olanların Allah belasını versin! Fabrikasını alıp da ne yaptılar? Kapattılar! Yüzlerce insanı kapıya koydular! Evini aldılar; başlarına yıkılsın! İntihar mıydı sanıyorsun ölümü? Cinayetti, cinayet! Zaten her şeyi olan bir adam neden kumar masasına otursun? Neden her şeyini ileri sürsün? Akıl, mantık alıyor mu, Aga Kasım?”

“Ne yapacaksın, Cuma? Kin insana yüktür. O yükü seni ekibe aldığım gün attın biliyorum ben. Bunca yıl sonra tekrar yüklenmenin ne faydası var? Üstelik neredeyse yüz yaşına gelmiş, bir ayağı çukurda bir adamı mı öldüreceksin?”

“Bunca sipariş içine bu adam neden düşmedi bunca yıl? Bunun hiç mi düşmanı olmadı? Hiç mi can yakmadı bu adam? O kadar adam öldürdüm, bir defa aklıma gelmedi ya şuna sıkmak. Kinimi ne kadar derine gömdüysem?”

“Gömdüğün yerde de kalsın, Cuma. Herkes için en iyisi bu. Hadi kalk.”

Kasım, kalkıp, pantolonunun arkasını sildi. Baktı ki Cuma hala oturuyor, üsteledi.

“E hadi.”

Cuma, istemeye istemeye kalktı. Sokak boyunca, caddeye doğru ilerlemeye başlarladılar.

“Aga,” dedi Cuma, boynunu bükerek. “hastaneye düştüm, paramın çoğu oraya gitti. Bana biraz para.”

Kasım, cebinden çıkardıklarını, bakmadan, Cuma’ya uzattı.

“Bununla idare et birkaç gün. Ulaştırırım yine.”

Parayı, yine ezilir gibi aldı Cuma.

“Eyvallah.”

“Ha, bu arada unutma; ne Murat Bey’sin, ne de Cuma bundan sonra. Sen artık Halil Bekdiğin’sin. Alışacaksın buna. Halil Bekdiğin.”

“Nasıl isim o ya? Değiştiremiyor muyuz? Tarık Akan olsun!”

Güldüler. Ay ışığı iki yorgun adamın gölgesini sokağa seriyordu. Biraz yürüyüşün Cuma’ya iyi geleceğini düşünmüştü Kasım. O yüzden, taksiyi göndermişti. Yanlarında yürüseydiniz, Zeynel Beyaz köşkü geride kaldıkça mahallelerin, insanların, arabaların, köpeklerin bile nasıl değişiverdiğini gözlemleyebilirdiniz. Bir soğanın kabukları gibi bir şehirde, ama ayrı dünyaları yaşayan insanlar topluluğu. Önce köşke yakın zengin mahallelerini geçtiler. Sonra hali vakti yerinde olan, ama Zeynel Bey’le de yarışamayacakların mahallelerinden geçtiler; köpekler cinsti orada, süslüydü, bakımlıydı kadınlar, pahalı pahalı kafeler, restoranlar tıka basa doluydu. Bir kabuk daha soydular soğandan ve işine gücüne koşturan, iyi kötü kendine, ailesine yeten insanların arasından geçtiler. Krediyle aldıkları arabaları ve evleri ortalamanın üstündeydi kalitece yine de. Kartlarına böldükleri son model cep telefonları vardı ellerinde ve evlerinde kedi beslenirdi çoğunun, duyarlıydılar sokak köpeklerine. Bir kabuk daha soyuldu ve işte gecekondular, bitirimhaneler, yüzyılımzın son bakkalları, hastalıklı, ama yılmaz yüzleriyle kimi kıt kanaat geçinen, kimi öyle ortada insanlar. Sokak köpekleri bir deri bir kemik. Yolları bozuk, rögarları, ızgaraları işlemez…

Ve o mahallelerden kuş uçumu yarım saat mesafede bir gazinoda, eskinin kalburüstü sanatçılarından, büyük yetenek, muhteşem ses, Neriman Tarhan, o günlerini, hatta adını bile çoktan unutmuş, gayretle tuvalet temizlemekteydi. Çıkıp, iki avabo arasındaki masasına geçerken, başındaki tülbendi düzeltip, çekidüzen verdi kendisine. O esnada erkekler tuvaleti tarafından çıkan bir müşteri, cebinden çıkardığı parayı, kadının yüzüne bakmadan masaya attı. Oturmak üzereyken, tekrar doğruldu ve minnet dolu bir yüzle hafifçe eğildi kadın.

“Teşekkür ederim, beyciğim.” Derhal kolonya açtı, bir de peçete çekip, adama uzattı. “Kolonya alır mısınız?”

Adam, cevap vermeden, ardına bakmadan çıktı. Neriman Tarhan, elinde kolonya şişesi ve peçeteyle kaldı bir süre. Sonra usulca sandalyesine çöktü. Kolonyayı kapattı, peçeteyi masaya bıraktı. İçeriden ta tuvalete ulaşan, bir kadının canhıraş bir sesle okuduğu arabesk parçaya buruşturdu yüzünü. Ama çalgıcılar ustaydı doğrusu. Battal, her zaman en iyi enstrüman sanatçılarını getirirdi. Şarkıcıyı önemsemezdi pek. Şarkıyı asıl kurtaranın müzik olduğuna inanırdı. Bir süre müziğin ritmine uyup, oturduğu yerde sallandı kadın. Sonra, aniden bir gülümseme yerleşti yüzüne. Usulca kalktı, leziz, üstünde dumanı tüten bir yemeğin kokusunu burnuyla takip eder gibi, gözlerini kapadı ve müziğin peşine takıldı. Kulisle sahneyi ayıran perdenin ardına geldi. Gözlerini açtı, usulca perdeyi aralayıp, salona baktı. Çalgıcıları ve çok da iyi olmayan sesini fiziğiyle örtmeye çalışan solist kadını gördü. Ardından da masalarda eğlenen müşterileri. Tekrar şarkıcı kadına baktı. Onun ışıldayan kıyafeti, parıl parıl makyajıyla adeta hipnoza girmişti. Kafasında sürekli alkışlar, tezahüratlar… Perdenin arkasından, önünde adeta görünmeyen bir hayran kalabalığı varmış gibi, saygıyla selam verdi. Sanki yükseliyor, büyüyordu. O esnada omzuna bir el dokunup, onu hayalinden uyandırdı. Başını çevirince, garsonun öfkeli gözleriyle karşılaştı.

“Ne yapıyorsun burada?” Kadın, korkuyla kamburlaştı, küçüldü. “Biri görür de Battal Bey’e der, diye de korkmuyorsun!”

Kadın alttan, ürkek baktı adama. Hemen toparladı kendini ve garsondan sıyrılıp, tuvaletlerin tarafına geçti.

Olga’nın kocası Enver’le oturduğu mahalle de soğanın bir başka kabuğuydu, fakat Cuma’yla Kasım, oradan geçmediler o gece. Enver’in iyileşiyor olmasından dolayı, keyfi yerindeydi Olga’nın. Mutfakta, üzerinde eşofmanıyla, önünde bir şişe rakı, masa başına kurulmuş kocasına tezgahta meze hazırlıyordu. Hazırladığı tabağı, Enver’in önüne koydu. Enver, Olga’nın beklemediği, sıcak bir gülümsemeyle karşıladı onu. Kolundan tutup, kucağına çekti. Dudağından öpmeye çalıştı Onu. Kadın, kendini çekti. Dudağının kenarındaki hafif morartı, acımıştı. Üstü giyiliydi. İşe çıkmaya hazırlandığı belliydi. Enver’den kurtulup, aceleyle çıktı mutfaktan. Antrede duvara asılı aynaya gitti, yüzünde nefret, bıkkınlık. Ağzının kenarındaki morluğa baktı. Çantasından çıkardığı fondötenle onu örtmeye çalıştı. Sinirleri bozuldu, vazgeçti. Çantasını kapıp, ayakkabılarını ayağına geçirdiği gibi dışarı fırladı.

Elçin Beg’in oteline giden yolu nasıl aldığını bilemedi Olga. Nefes nefese kalmıştı, kapısına vardığında adamın. Orada olduğunu ümit etti onun, hayatta olduğunu, kendisini saracak olduğunu ümit etti. Mehmet de “Beyamca yukarda,” demişti. Olga’nın vurduğu kapıyı, Elçin Beg açtı. Yatmaya hazırlanıyordu, pijamaları üzerindeydi. Hep gülümseyen yüzü, bir anda endişeyle karardı Olga’yı görünce. Onu bekletmeden, içeriye buyur etti. Olga, ağlayarak adamın boynuna sarıldı.

***

Pazartesi, yorgun, gözleri kan çanağına dönmüş halde kasanın başında, açma denemelerini sürdürmekteydi. Tuncay, odada değildi. Denediği bir kombinasyon daha başarısız olunca, yerdeki defterden bir sayı daha sildi Pazartesi. Döndü, açık bıraktığı kapıdan koridorda, karşıki duvarda asılı büyük saate göz attı. Saat 05:57’yi gösteriyordu. Pazartesi, derhal dişlerinin arasındaki feneri alıp, kapattı, defterini, kalemini toplayıp, odadan çıktı.

Tuncay, elektrik panosunun yanında, ceketini omzuna atmış, keyifle serinletici bir meşrubat içmekteydi. Pazartesi, panoya yönelmiş halde hızla yanından geçti. Geçerken, onun omzuna vurdu.

“Haydi, devriye zamanı.”

Panonun kapağını açtı, kolu ve sigortayı süratle eski haline getirip, panoyu kapattı. Tuncay’ın önünden geçerek, kasa dairesinin az ilerisindeki kazan dairesine yöneldi. Tuncay da ceketini giyip, onun ardına düştü.

Görevliler, koridorun ucunda göründüler, ikişerli iki gruba ayrılıp, koridorun farklı yönlerinde ilerleyerek, kontrollerini yaptılar. Pazartesi ile Cuma’nın gizlendiği tarafa doğru kapıları deneyerek geldiler. Kazan dairesinin önüne geldiklerinde kapıyı açıp, içeriye girdiler. Kazan dairesine giren iki görevli, gözleriyle dikkatle içeriyi taradı. Son derece ciddi tavırlıydılar. Aralarında konuşurken dahi, yüzleri neredeyse mimiksizdi.

“Cemal, otoparkta değildi,” dedi biri içeriyi kontrol ederken. “Burada da yememiş… Sanırım evde kalmış.”

“Yönetim bunu duyarsa, hepimiz kovuluruz,” dedi diğeri. “Kasada iki milyon varken evde oturamazsın!”

“Türker’e onun yerine bakmasını söyleyeyim.”

Görevliler, daireden çıkıp, kapıyı çektiler. Aynı dairede, tavana asılı geniş, sağlam bir kablo tavasının üstüne yatıp gizlenmiş Pazartesi ve Tuncay, nefeslerini tutmaktaydılar. Kapıların kapanışının mekanik sesini işitmelerine rağman, bir süre daha yerlerinde kaldılar. Pazartesi, çenesini eldivenli eline dayamış, yüzüstü, düşünceli yatıyordu çelik tavanın üstünde. Tuncay yan dönüp, ona tepeden baktı.

“Neden burada olduğun belli oldu, yabancı. Demek iki milyon, ha? Vay, vay, vay…”

“Seni ben çağırmadım!”

“Ama buradayım! Ve o parayı asıl ben istiyorum!”

“Şunu o kalın kafana sok, o paraya dokunmayacağız.”

“Para çıkarsa senin olsun dememiş miydin?”

Pazartesi, ters ters baktı ona. Ama cevap vermedi ve tavada yuvarlanıp, kenardan sarkarak, aşağıya atladı, kapıya yöneldi. Tuncay, arkasından anlamlı anlamlı sırıttı.

“Kiminle dalga geçiyorsun, Allah aşkına?”

“Ne düşündüğün umurumda değil, Tuncay Tuncay.”

Tuncay, şaşırmıştı. Pazartesi kapıyı açıp, kafasını uzatarak, dışarıyı kontrol ederken, o da aşağıya atlayıp, Pazartesi’nin ardı sıra koridora çıktı. Koşturarak Pazartesi’ye yetişip, omzunu yakalayarak, kendine çevirdi onu. Tuncay’ın yüzündeki tilki ifade yitmişti.

“Bir dakika, bir dakika. Beni tanıyorsun. Ben seni neden tanımıyorum?”

“Medyatik adamsın. Türkiye’de yaşayıp seni bilmemek mümkün değil! Tuncay Tuncay. Nam-ı diğer ‘Duble Tuncay’! Zeynel Beyaz’ın on iki yıllık koruması ve sağ kolu. Üç yıl önce seni öldürmem istenmişti. İcraata yarım saat kala sipariş geri çekildi.” Dönüp yoluna devam etti Pazartesi. “Şimdi bana müsaade. Geçen her saniye önemli!”

Tuncay, dili tutulmuş gibi bir süre Pazartesi’nin ardından baktı. Sonra toparladı kendini ve camlı kapının önüne geldi. Yine tilki bakışını takındı.

“Kasayı açmamı engelleyemezsin ya, arkadaş! Ara sıra uyuman gerek.”

“Bende şifrenin iki rakamı var,” dedi Pazartesi, panonun kilidiyle uğraşırken. “Sende hiç.”

Panoyu açtı, Tuncay’a baktı. “Altı ayını alır!” Duraksadı. Yüzü birden değişti. “Bir dakika! Sen şifreyi biliyor olmalısın!”

“Ne? Nasıl yani? Sağ kol davasına mı? O tilki karısına bile güvenip verir miydi şifreyi acaba? Bilsem, şu çileyi neden çekeyim? Üstelik güvenliğe seni yakalattırabilirim de.”

“Gerçekten, güvenlikten sen neden saklanıyorsun? Dur bakalım! Yoksa?”

Cam kapının döşemedeki kilit çubuğu Tuncay’ın dikkatini çekti o esnada. Ona basarak, cam kapıyı bıraktı ve iki kanadı da itip, ara kilidi çekti. Cam kapı kilitlenmiş, bozuk parayla işleyen, içecek ve bisküvi, sandviç alınabilen makine Tuncay’ın tarafta kalmıştı. Pazartesi, kapıya yetişmeye çalıştı, ama gecikmişti. Tuncay, öbür taraftan pis pis sırıtıyordu. Gülerek, Pazartesi’ye sırtını döndü. Zorlamanın anlamı olmadığını anlayan Pazartesi, kapıdan çekildi.

Biri kapının bir yanında, diğeri diğer yanındayken, zaman geçmek bilmemişti. Pazartesi, cam kapının bir yanında duvar dibine çökmüş, düşünceli oturmakta, beklemekteydi. Bnalmıştı. Tuncay, bir elinde bir sandviç, diğerinde meşrubat, tıkınarak geldi camın diğer yanından. Pazartesi’ye baktı ve dalga geçer gibi, sırıtarak çöktü. Ondan tarafa bakmayan Pazartesi’nin gözlerini yakalamaya çalıştı, tıkınmaya devam ederek. Pazartesi, pantolonun cebinden bir sigara paketi çıkartıp, içine baktı. Sigarası bitmişti. Onu camın diğer yanından seyreden Tuncay, güldü haline. Elindekileri yere bıraktı ve ceketinin cebinden bir sigara paketi çıkarıp, içinden tek dal sigara çekti, camın arkasından Pazartesi’ye gösterdi. Pazartesi, gayrı ihtiyari sigarayı almaya uzandı. Tuncay ona abartılı, sinir bozucu tarzda güldü. Gülerken, dengesini kaybetmemek için sırtını duvara yasladı ve Pazartesi gibi, camın öte yanında, ona bitişik şekilde, çöktü. O gülerken, Pazartesi, cebinden şifrenin bildiği rakamlarının yazılı olduğu kağıt parçasını çıkarıp, cama tuttu. Tuncay’ın gülmesi kesildi. Pazartesi, hemen içinde kağıdı tuttuğu avucunu kapatıp, elini camdan çekti. Tuncay, yerden kalktı, pantolonunun arkasını temizledi, elinin tersiyle ağzını sildi ve kapının kilidini çekip, Pazartesi’yi diğer tarafa buyur etti. Pazartesi, doğrulur doğrulmaz, Tuncay’a doğru bir hamle yaptı, ancak Tuncay hamleyi savuşturdu ve dengesini kaybeden Pazartesi, karşı koridora yuvarlandı. Tuncay, derhal ceketinin cebinden bir ustura çekti. Pazartesi, toparlanıp, ikinci hamleyi yapacaktı ki usturayı görüp, durdu. Doğruldu.

“Tamam,” dedi, sol elindeki eldiveni çıkarırken. “Kasada nöbetleşe çalışacağız.” Eldiveni salladı. “Açılınca bölüşmeyiz. Ya hepsini alırsın, ya sana engel olurum. Ya sen, ya ben, tamam?” Eldiveni tuncay’a attı.

“Anlaştık.” Boştaki eliyle eldiveni yakaladı, baktı Tuncay. “Yalnız, ben solak değilim,” diyerek, Pazartesi’ye geri attı onu.

“Ben de,” diyerek, aynı eldiveni geri attı Pazartesi ve Tuncay’ın cevap vermesine fırsat vermeden, kasa dairesine yöneldi.

Tuncay, usturayı kapatıp, cebine koydu. Elindeki eldivene baktı.

***

Elçin Beg ve Olga, geceyi Elçin beg’in otel odasında, birlikte geçirmişlerdi. Yatağın içinde, üzerlerine nevresimi çekmiş, yüzüstü, ayakları yatak başına dönük yatmaktaydılar. Olga, sevgiyle adamı seyretti, parmağını onun gözünün kenarındaki kaz ayaklarında, yüzündeki çizgilerde gezdirdi. Elçin Beg, dalgındı, bir eliyle boynundaki kolyeyle oynuyordu. Bir yandan da hüzünlü bakışları yere açtığı tabakasının içindeki resimdeydi.

“Ona benziyor ama değil mi?” diye sordu kadına.

Olga, bir kolu Elçin Beg’in sırtında, destek alarak döndü, yan gözle resme bir bakış attı.

“Bilmem. Pek bakmadım yüzüne.”

Elçin Beg, gülümsedi.

“Benziyor, benziyor.”

“Onu çok mu özlüyorsun?” diye sordu Olga, kıskançlıkla fotoğrafı süzerken.

“Olga, bazen insan öyle bir özlenir ki, özlenen bile yokluğundan utanır!”

Kadın, cümleyi anlamamıştı. Elçin Beg’in yüzünü görmek için başını iyice yatırdı, onun boynunun altına doğru.

“Ne, ne?”

Elçin Beg, kolunu Olga’nın başından aşırarak, sarıldı ona.

“Ah, boş ver. Biraz edebi oldu!”

Gülümsedi. Olga’yı öptü. Ardından, başını kaldırdı ve kadının yüzünün beyaz güzelliğini seyretti. Ağzının kenatındaki koyuluk çarptı gözüne. Eğilip, orayı da öptü.

“Özür dilerim,” dedi.

“Neden?”

“Benim yüzümden olmuşa benziyor. Acısını senden…”

“Sus. Sus, alakası yok. Enver’in dayak atmak için bahanesi olmaz.”

“Ne yapmayı düşünüyorsun, Olga? Ben eve çıkmayı düşünüyorum. İstersen benimle kalır, izini kaybettirirsin.”

Acı acı gülümsedi Olga.

“Bunları düşünme. Hem ayrılma saatim de geliyor. Bir sevişme daha istersen on dakikan var!”

Güldüler. Sonra göz göze gelip, sustular. Dudakları birleşti.

***

Kasım ve Cuma, Necla’nın evinin salonundaki iki tekli koltuğu perdesi açılmış pencereye çevirmiş, oturmakta, dışarıyı seyretmekteydiler. Necla, Cuma’nın dizi dibinde yere oturmuş, yüzünü elinde tuttuğu Cuma’nın eline yaslamış, sessiz, öylece duruyordu. Pazar ise, Kasım’dan tarafta, kucağında bebek, dar bir mesafede ileri geri gidip, bebeği sallayarak uyutmaya çalışmaktaydı. Cuma ve Kasım’ın pencereden izlediği manzarada, karşıdaki, ardında güneşin yeni yükselmeye başladığı apartmanın çatısında sıralı güvercinler yatıyordu, kızıllığın içinde. Kuş grubundan iki güvercin, uçarak gelip, pencerenin önünden geçti.

“Kuş olmak lazım, kuş,” dedi Kasım. “Bir güvercin olmak lazım, özgür, hesapsız…”

“Kuşun ömrü üç gün be aga,” dedi Cuma.

“Ama bey gibi üç gün! Beyliğin üç günlüğü de beylik, değil mi?”

“Beylik, öyle ya. Beylik bizden geçmiş. Biz kendimizden geçmişiz. Eller insan gibi hayatlar sürerken, biz hayvanlar gibi gizlendik yıllarca. Bir it, bir ayı gibi inde yaşadık!”

“İnsan, yaşadığı hayatı başkalarınkiyle mukayese etmeyecek, Cuma. Onların ne yaşadığını bilebiliyor muyuz?”

“Çabamız boşa. Bu kader peşimizi bırakmayacak. Yine öldüreceğiz. Yıllar önce bir gün, pişman oldum. Silahı atmakla atmamak arasında, iskelede öylece ağlıyordum. Sırım Nihat, arkamdaydı. Hiç unutmuyorum. Titredim. Korktum. ‘O an geldi,’ dedim. ‘Eli tetiktedir Nihat’ın. Sıra bana geldi.’ Kapadım gözlerimi. Yanıma çöktü Nihat. Baktım, silahı yoktu. Elini omzuma attı. Dedi ki, ‘Öldürmek sigara içmeye benzemez. Onu bırakamazsın.’”

Kasım güldü.

“Nihat, ha? Bunu ilk anlattığında da inanmamıştım.”

“Gerçekten. Nihat’tı.”

“Nihat…”

“Nihat’tı.”

Kasım, heyecanla karşıdaki çatıyı gösterdi.

“Bak. Bak, ikisi daha ayrılıyor çatıdan! Şu güzelliğe bak!”

Karşı çatıdan havalanan bir çift kuş, oynaşarak iki apartmanın arasından geçti. Cuma, başını salladı. O ana kadar bir heykel gibi, yanağı Cuma’nın elinde oturan kadın, yavaşça başını kaldırıp, Cuma’ya baktı. Pazar, uyumaya yüz tutmuş bebeği sallamayı bıraktı, parmağıyla yüzünü okşayarak onun iyice dalmasını sağlamadı. Kasım, kuşları işaret ediyordu.

İşte, asıl kuş o deliydi, Cumartesi’nin başına tebelleş olan deli. Elinde şişe, bir yandan içkisini yudumlamakta, bir yandan kaldırımda sallanarak yürüyüp, gelip geçen araçları seyretmekteydi öğlene doğru. Kırmızı ışıkta duran araçlardan biri, Niyazi’nin lüks aracıydı. Adam arkada oturup, sakince gazetesini okuyordu. Deli, aracı görür görmez, elindeki şişeyi cebine koyup, araca koştu. Camı tıklattı.

“Abe, bi çorba parası. Abe.”

Niyazi, oralı olmadı, gazetesine bakmayı sürdürdü. Deli, tekrar vurdu cama.

“Abe, bi bozukluk atsan ne olur? Başının gözünün sadakası.”

Niyazi, gazetenin üstünden deliye baktı, öfkelenmekteydi artık.

“Siktir git! Sabah sabah…”

Yeşil ışık yanmıştı. Şoför, gaza bastı. Araba hızla ilerledi. Deli, bir süre aracın ardından baktı. Sonra elini kaldırdı ve kaşlarını çatarak bağırdı.

“Ölüm de var, beyim! Ölüm de vaaarr!”

***

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir