roman 34. fasikül

Kasım’ın mekanını şenlendirmişti Bahtiyar’ın gelişi. Delikanlı, masalarla ocağın arasında arı gibi dönüyordu. Hem ocağa bakıyor, hem hesapları topluyordu. Perşembe, patron masasından memnuniyetle onu ve müşterileri izlemekteydi. Bir ara göz göze geldiler. Perşembe, ona babacan, onaylar bir tavırla baktı.

O dakikalarda, vurduğunu anca ılıtan öğlen güneşinin altında Salı, deniz kenarı bir açık hava kahvehanesinin devamındaki parkın içinde geziniyordu. Parkta, eşofmanlarını giymiş çoğu orta yaşlı kadınlar, spor aletleriyle eksersiz yapıyor, gülüşerek aralarında konuşuşuyorlardı. Bazıları çocuklarını getirmişti. Çocuklar, oyun alanında çığlıklar atarak koşturmakta, salıncakta, kaydırakta oynamaktaydılar. Sarmaş dolaş gezinen birkaç çift, bir yandan deniz manzarasını seyredip, mutlulukla şakalaşıyordu. Soğuğa rağmen, neşeliydi herkes. Salı, bunların arasından, biraz da onların neşelerine şaşar gibi, ama onların heyecanını da üzerine alarak, ilerledi. Köpek gezdiren, genç bir kız geliyordu karşıdan, sırtında rahat spor kıyafetiyle. Köpek, aniden heyecanlandı bir şey görmüş gibi, hızlandı. Kız, onun tasmasını kontrol altında tutmak çabasında, köpeğin ardından seğirtti. Salı’nın yanından geçtiler. Salı, dönüp, ilgiyle, uzaklaşmakta olan köpekli kızı seyretti. Tahta masalar ve sandalyelerle nostaljik bir hava oluşturulmuş kahvehaneye geçti sonra. Masalarda birkaç çift, bazısında erkekli kızlı arkadaş grupları, çay içmekte, simit, tost yiyip, sohbet etmekteydi. Salı, bir masaya oturdu. Denizin üstünde martılar süzüldü, açıktan bir vapur geçti. Karşıda kentin silüeti göz alıyordu. Salı bu seyre dalmışken, garson geldi.

“Hoş geldiniz. Ne vereyim?”

Salı’yı daldığı seyirden seslemişti adam.

“Hı? Ha, ben bir bardak çay alayım.” Simit yiyen bir gence baktı. “Bir de simit. Gevrek olsun.”

Garson, seçeneklere çarpı atarak işaret koyduğu adisyonu, uçmasın diye bir küllüğün altına sıkıştırıp, ayrıldı. Masaların arasında koşturan bir çocuğun ayağı beton parkeye takıldı, çocuk Salı’nın önüne yuvarlandı. Salı, hemen kalkıp, kaldırdı onu yerden. Çocuğun üstünü silkeledi eliyle. Sevgiyle baktı ona. Çocuk, tekrar koşturarak parka gitti. Salı, ayakta, çocuğun arkasından baktı, yüzünde bir özlem ifadesiyle. Garson, siparişlerle geldi.

“Abi?”

Salı, döndü ve garsonu gördü. Başını salladı, masaya oturdu.

***

Cemil’in evinde Cemil ve Sibel, iki sevgili, infrared ısıtıcı ile havasını kırmayı denedikleri çalışma odasına sığınmışlardı. Cemil, masasında dosyalarına gömülmüş, bitkin, dalgın, saçı başı dağınık, önünde büyük bir fincan kahveyle incelemesini yaparken, Sibel, bir battaniyeye sarılmış, kanepede, ayağında patikleri ve onun da önündeki sehpada bir fincan kahve, ayağını altına toplamış, kitap okumaktaydı. Sibel, bir ara bakışlarını elindeki kitabın üstünden Cemil’e yöneltti. Bir zaman seyretti onun çalışmasını.

“Cemil, neden doğalgazı yatırıp açtırmıyorsun?” diye sordu sonra. “Her gelişimde bu kasvetli odaya tıkılmak zorunda mıyım? Elektriği de ödememişsindir şimdi. O da kesilirse ne yapacaksın Allah aşkına?” Isıtıcıyı işaret etti burnuyla. “O zaman şu tependekini de yakamayacaksın!”

Cemil, oralı değildi. Yan gözle şöyle bir ısıtıcıyı kontrol edip, tekrar dosyalara döndü.

“Çocuk gibisin, Cemil. İstiyorsun ki biri daima arkanı toplasın!”

Sibel, kalktı. Üzerinden sıyrılan battaniyeyi ve elindeki kitabı gelişigüzel, kanepenin üzerine bıraktı. Fincanını alıp, kapıya gitti. Cemil’in seslenişi durdurdu onu.

“Sana bir şey soracağım, kraliçem.” Sibel bezgin, ona dönüp, kapıya yaslandı. “Bütün kariyerini üzerine yatırdığın bir dosya var. Geceli gündüzlü, yıllarca uğraşıyor ve düğüm düğüm çözüyorsun muammayı. Bir ilişki seni bir başkasına yönlendiriyor. İsimler, isimler… Sanki bir başka boyutta, başka bir evrende yaşayan insanlar. Ve sen onları öğreniyor, duyuyor, hissediyorsun, ama o evrene geçemiyorsun. Boyut farklı. Engeller var.”

“Tolkien oldum, on cilt Yüzüklerin Efendisi yazacağım, diyorsun yani!”

“Sibel, bütün bu ilişkiler Zeynel Amca’ya ve ağabeyime bağlanıyor. Yönümü değiştirip başka rota izliyorum, yine onlar! Beni ikide bir davadan almalarından çok bu bağlıyor elimi kolumu…” Kalktı, masanın önüne dolandı ve masaya yaslanıp, Sibel’e baktı. “Şaşkın haldeyim. Sen bu durumda olsan, ne yapardın? Bana bir yol göster.”

Sibel, ona umutsuz bir vaka gibi baktı.

“Bu dava seni tüketiyor, Cemil. Farkında değil misin? Ne hale geldiğini görmüyor musun? Kendini kaybettin. Beni de kaybetmek üzeresin. Toparla kendini ne olur.”

Sibel, Cemil’e yaklaştı. Cemil, destek görmemenin kırıklığıyla, başını yere eğdi. Sibel, fincanını masaya bıraktı, kollarını Cemil’in boynuna dolayıp, başını başına yasladı.

“Dosyayı senden aldılar, Cemil. İznini al. Bir tatile çıkalım baş başa. Bu bizim için yeni bir şans olabilir. Yeni bir başlangıç. Ne dersin?”

“Ben senin gibi bir meleği hak etmiyorum, Sibel. Bu arıza adamla ne işin var senin?”

Sesine ve bakışına şuh bir hava verdi Sibel.

“Belki ben de arızayımdır…”

Cemil, bir anda aklına bir şey gelmiş gibi, kadının kollarından sıyrıldı ve kenarda bir sandalyenin üstüne bırakılmış montunu alıp, sırtına geçiriverdi.

“Sayende makine çalıştı, kraliçem. Ben Cumhur’u bulmaya gidiyorum. Fazla gecikmem. Faturalar buzdolabının üstünde duruyor. İnternet hesabından çöz şunları gözünü seveyim. Hesaplaşırız.”

Cemil, Sibel’in ağzını açmasına fırsat vermeden kapıyı açıp, çıktı. Sibel, öylece kalakalmıştı. Şaşkın, öfkeli, sağa sola bakındı. Eli masadaki fincana çarptı. Yuvarlanan fincan yere düştü, kırıldı.

***

Çarşamba, kendini gömdüğü bulaşıkhanede bir başınaydı. Önünde önlüğü, elinde bulaşık eldivenleri, sıkkın yüzüyle acınacak haldeydi. Yerdeki kırılmış tabak parçalarına ve yayılmış bulaşık suyuna baktı dikildiği yerden. Patron, bir hışımla içeriye daldı ve manzarayı görür görmez, korkutucu bir tavır takınarak, kızgın gözlerini Çarşamba’nınkilere dikti.

“Kardeşim, bu kaçıncı Allah’ını seversen? Bunlar parayla alınıyor! Sirtaki tavernası mı burası, parayla takır takır tabak kırdırayım? Bana ne karın var ulan? Sorarız, cevap vermezsin. Merhaban yok, eyvallahın yok! Bin tane adam var sokakta bu işe talip! Sana dikkatli ol, dedim, işine özen, dedim! Burada yiyor, burada içiyorsun. Haftalık veriyorum paranı. Hain!”

Adam saydırmaya devam ederken, Çarşamba sakince bulaşıklara baktı ve köpüklerin içindeki büyük ekmek bıçağını gözüne kestirdi. Kaşla göz arası eline aldığı bıçağın köpüğünü eldiveniyle sıyırıverdi ve adam ne olduğunu anlamadan, onun boğazına dayadı bıçağı. Adamın öfkesi bir anda söndü. Onun yerini korku, telaş, titreme almıştı.

“Yavrum, ben ne dedim ki. Tabaklar, dedim. Onlar da ekmeğimiz. Kırılan her bardak, tabak kazancımızdan gidiyor, değil mi?”

Çarşamba, gözünü hala titremekte olan adamın gözünden ayırmadan, önlüğü, eldivenleri çıkardı. Onları tezgâha bıraktı ve patronun yanından sıyrılarak, açılır-kapanır kapıdan, lokanta kısmına geçti. Patron, dili tutulmuş gibi, müdahale etmeden onu seyretti. Çarşamba, müşterilerin yemek yediği masaların arasından süratle, yüzünde karalı bir ifadeyle çıkışa ilerliyordu. Onu şaşkın bakışlarla izleyen garson, ardından seslendi:

“Dilsiz! Nereye?”

Çarşamba, arkasına bakmadan çıktı lokantadan. Kendini caddeye vurdu.

***

Tuncay’la Pazartesi’nin holding bodrumundaki hummalı çalışması devam ediyordu. Ceketleri bir kenara atmışlardı. Bitkindiler. Tuncay, alnına doladığı kravatına sıkıştırdığı fenerin ışığıyla baktığı kasada çalışmaya devam ediyordu. Pazartesi geride, duvarın dibine yığılmış, oradan Tuncay’ı izlemekteydi.

“Kaç tane oldu?”

“Yaklaşık iki bin,” diyerek yanıtladı onu Tuncay, çalışmasının arasında. Pazartesi’ye baktığında, adamın kafasının düşmekte olduğunu fark etti. “Biraz uyu istersen, arkadaş.”

Birden toparlandı Pazartesi. Kollarını iki yana açarak, gerindi.

“Harikayım!”

İşine döndü Tuncay.

“Yalancı.”

Pazartesi’nin kemikleri tutulmuştu. Zorlukla kalktı. Hareket ederek ısınmaya çalıştı. Yaklaşıp, Tuncay’ın çalışmasını izledi. Onun ardında olduğunu fark eden Tuncay, yan gözle ona bakıp, dikkatini tekrar kasaya verdi.

“Biliyor musun? Açamayacağız,” dedi bıkkınlıkla rakamları çevirirken.

“Sonuncu olduğunu varsay. Hadi!”

Tuncay, bir umut, kasnın koluna asıldı. Açılmamıştı.

“Tüh!”

Pazartesi, deftere eğildi.

“Bu sonuncu değil sanırım.”

Tuncay, ters ters baktı Pazartesi’ye. Kalemi alıp, sayının üzerini çizdi.

“Biliyoruz!”

Tuncay sıradaki kombinasyona geçtiğinde, Pazartesi, dışarıya yönelip, koridora çıktı. Köşeyi dönüp, asansörü geçince, o köşeye yerleştirilmiş yiyecek-içecek makinesinin başına geldi. Makineye bozuk para atıp, bir meşrubat aldı. O anda aklına bir hinlik gelmişti. Süratle bir yandan makineye para atarken, bir yandan makinenin verdiği bütün içecek ve sandviç, bisküvi ne varsa toplamaya başladı. Sonra, kazan dairesinde, kapının yanında bulduğu, karanlıktan içini göremediği, tekerlekli bir dosya sandığına makineden yüklendiği nevaleyi doldurdu ve içinden bir meşrubat şişesini alıp, sandığı sıkıca kapattı. Gidip, kapı pervazındaki kilit yuvasını kullanarak şişeyi açtı, meşrubatı içmeye başladı.

Tuncay, büyük dikkatle, ama sabrı datükenerek, çalışmaya devam ediyordu kasa dairesinde. Elindeki meşrubatı yudumlayarak kapıya gelen Pazartesi, şişenin kalanını da orada kafaya dikti. Hin hin bakarak Tuncay’a yaklaştı. Tuncay, denediği bir kombinasyonda daha başarısız olmuştu. O sayıyı da silmek için deftere eğilmişti ki, Pazartesi şişeyi burnuna dayadı.

“Susadın mı, Duble Tuncay?”

Tuncay, Pazartesi’ye baktı, defterdeki numarayı çizdi ve uzanıp şişeyi aldı. Pazartesi, yine hin bakışlarla onu izliyordu. Tuncay, eline aldığı şişeyi hevesle dudağına götürür götürmez, içinin boş olduğunu anladı. Asılan yüzüyle Pazartesi’ye baktı. Usulca başındaki kravatı ve ona tutturulmuş feneri çıkartıp, Pazartesi’ye verdi. Öfkeyle şişeyi attı, kalkıp, kapıya gitti. O çıkarken, Pazartesi de feneri dişleyip, işe koyuldu.

Koridora çıkan Tuncay, doğruca makinenin başına gitti. Üstteki gözlerin boş olduğunu fark edince, telaş ve öfkeyle diğer gözlere de baktı ve hiçbirinde ürün kalmadığını gördü. Kızgınlığını dizginlemeye çalışarak, tekrar kasa dairesinin kapısına geldi. Pazartesi, harıl harıl kalan kombinasyonları deniyordu. Tuncay, bir süre kapıda dikilerek Pazartesi’ye baktı.

“İğrenç bir numaraydı,” dedi, pervaza yaslanıp.

“Söylemiştim. Ya sen, ya ben,” diye yanıtladı onu Pazartesi, gözünü işinden ayırmadan.

Tuncay, cevap vermedi. Ona bakarak, başını sallamakla yetindi. Geri geri çıktı ve dönüp, kazan dairesine geçti. Ellerini dizlerine dayayarak eğilip, gözünü karanlığa alıştırmayı deneyerek, Pazartesi’nin nevaleyi koyduğu yeri keşfetmeye çalıştı. O saklandıkları demir tavaya asılarak kendisini yukarıya çekip, oranın üstüne baktı. İndi. Tam başka yerleri de araştırmaya girişecekken, dışarıdan gelen mekanik gürültüyü işitti. Saatine baktı ve hemen tavanın üstüne çıktı. Sesi duyan Pazartesi de telaşla başını kasa dairesinden dışarıya uzatıp, karşıda asılı saate baktı. Saat 17:55’i gösteriyordu. Koridora çıkan Pazartesi, koşturarak cam kapıyı geçip, elektrik panosundaki ayarlamalarını yaptı süratle. Panonun kapağını örttü ve koşarak kasa diresinin kapısını kapatıp, kendini kazan dairesine attı. Oranın kapısını da örtüp, Tuncay’ın yanına, yukarıda asılı demir tavaya fırlattı kendini.

Güvenlik görevlileri, yine resmi kıyafetle rutin kontrollerini yapmaya başladılar dışarıda. Tuncay’la Pazartesi’nin saklandığı koridoru tarayan ikisi, kapıları tek tek açıp, kapayıp, içerileri kontrol ederek ilerlediler. O şekilde kazan dairesine varıp, içeriye girdiler. Doğruca, Pazartesi’nin nevaleyi gizlediği dosya sandığına gittiler ve sandığı alıp, çıktılar. Saklanan ikili, bir süre yattıkları yerden güvenlikçilerin kattan ayrıldığına dair işareti beklediler. Asansörün mekanik sesi geldiğinde, Tuncay, sarkarak, tavadan aşağıya indi. Gözü adamların götürdüğü sandığın boşluğundaydı. Kulağını kapıya dayayıp, dışarıyı dinledi. Kapıyı aralayıp, koridora çıktı. Pazartesi de tavadan aşağıya atladı. Tuncay, geri geldi ve ona dosya sandığının boşluğunu gösterdi.

“Neden aldılar onu?”

Omuz silkti pazatesi.

“Bilmem. Sanırım başka bir yere aitti.”

“Tamam. Yiyecekler nerede, sen onu söyle.”

Pazartesi, söylemekle söylememek arası bir tereddütle sandığın boşluğuna baktı.  Tuncay da aynı yöne bakınca durumu anlamıştı. Telaşlı bir öfkeyle Pazartesi’ye döndü.

“Onları oraya mı koydun? Hepsini!”

Ellerini iki yana açtı Pazartesi.

“Nereden bilebilirdim?”

Tuncay daha da sinirlenerek, daireden çıktı. Pazartesi de onu izledi ve çıkarken kapıyı çekti. İkili, panoya ulaştı ve Pazartesi, kısa sürede her şeyi normale döndürdü. Ardından, koridorda bir arkaya bir öne dönüp, başka yeme-içme makinesi olup olmadığına baktılar, görememişlerdi. Bunun üzerine beraberce koridorda ilerlemeye başladılar.

“Belki diğer koridorlarda da makineler vardır,” dedi Pazartesi ve iki kola dağıldılar.

Ümitsiz bir arayıştı ve ikisi de müjedeli haber edinmeden geri dönüyorlardı. Tuncay, tekrar koridorlarına geldiğinde, karşılaştığı şeyle beraber, koridorun başında kalakaldı: Pazartesi, diğer yönden dönmüş ve cam ara kapıyı kapamış, kapının ardından Tuncay’a el sallamaktaydı! Tuncay, kendi haline gülerek, cam kapının önüne geldi. Pazartesi, kapının arkasından ona daha önce kendisine güldüğü şekilde güldü. Duvardaki saati gösterdi ve parmaklarını açıp, on parmağını ve ardından da bir parmağını göstererek, bir dahaki devriyeye on bir saat kaldığını işaret etti ve arkasını dönüp, kasa odasına girdi. Tuncay, öfkeyle tekme attı cam kapıya. Kasa dairesinin kapısına geldiğinde, bir kere daha Tuncay’ı kontrol edip, içeriye girdi Pazartesi. Feneri yakıp, dişlerinin arasına aldı, işe girişti.

***

Battal’ın gazinosu, tarihinin en dolu günlerinden birini yaşıyordu. Bu duruma Battal da şaşmıştı, program aynı program, sanatçılar aynı sanatçılar, yiyecek, içecek, mezeler aynıydı. Getirildiği konumun henüz ayırdında değildi Battal. Bu durumdan, en azından baronluk kısmından aslında hiç hoşnut değildi.

Büro kısmında, patron koltuğuna gömmüştü kendini dalgın, düşünceli. Bir dolmakalemi masaya dayayarak, parmakları arasında istemsiz bir refleksle çevirip durmakta, önündeki defteri incelemekteydi. Nihat, masanın önündeki misafir koltuğuna kurulmuş, gözleri önündeki sehpada, ciddi bir tavırla bekliyor, artık sağlığına kavuşan Salih ise, geride, köşedeki bir koltukta oturuyordu. Müdür, odanın ortasında ayakta, elleri göbeğinde bağlı, ceketi ilikli dikilmekteydi. Kısacık boyu ile oturuyor hissi veriyordu gerçi, ellilerindeki, her zaman kalem memuru gibi sade, kötü takımlar giyen, kalın çerçeveli gözlükleri ile olduğundan çok daha yaşlı gösteren adam.

Duvardaki antika duvar saatinin tik takları bütün odayı dolduruyor, buna kapalı kapının ötesinden gelen boğuk müzik sesi de eşlik ediyordu. Nihat, bir ara doğrulup, saate baktı. Sekiz buçuğa gelmekteydi. Başını çevirdiğinde, Battal’a sezdirmemeye çalışarak, hasım gibi, yerinden kendisini süzen Salih’le göz göze geldi. Bakışını kaçırmadı.

“Salih,” dedi. “Aman oğlum. Senin gözün dokunur adama! Yıkma bizi.”

Battal, kaleminden aldığı bakışlarını sertçe iki adamın üzerinde gezdirdi.

“Ne oluyor?”

Nihat, yeniden önüne döndü. Belli belirsiz sırıtıyordu.

“Bir şey yok.”

Battal, oynadığı kalemi masaya atıp, defterini kapadı.

“Gerçekten bir şey olmasa iyi olur. Benim derdim bine katlamış, bir dert de siz olmayın!”

“Bir dakika sadece,” dedi Nihat ve tekrar Salih’e döndü. “Evde iyiydik, kardaş. Buraya gelince mi kötü olduk?” Salih, başını diğer tarafa çevirmekle yetindi. “Salih. Ben hiçbir şeye talip olmadım. Olmam da, bilirsin. Mekânımda keyfim yerindeydi vallahi. Battal Bey, ricacı oldu, düze indik.”

Salih, ona bakmadan konuştu:

“Sen hayatta kimseye çalışmazdın, Nihat. Seni şimdi emir altına sokan hangi güç ola?”

Battal, yumruğunu masaya vurdu. Küçük adam, titredi yerinde.

“Kesin!”

Ellerini masaya dayayarak doğruldu. Müdür, çekinerek masaya yanaşıp, deftere uzandı.

Battal, defteri adamın önüne itti.

“Bunlardan bir şey anlamıyorum, Müdür! Detay istemem. Özet verin!”

“Battal Bey,” dedi müdür, kendini kollayarak. “daha önce detay isteyen sizdiniz.”

“Anladım da, kardeşim, tuvalete alınan peçete miktarını ben ne yapayım Allah’ını seversen! Sen, ayrı sayfalara toplamları yaz bir dahakine. İstersem dönüp detaya bakabileyim. Oldu mu? Şimdi defterini al, çık.”

Müdür, defteri alıp, dolapta bir çekmeceye koydu, ayrıldı. Battal, ikiliye döndü.

“Yarın konseyi topluyorum. Biriniz sağımda, biriniz solumda olacaksınız. Neyi paylaşamıyorsunuz? Salih, senin emeğini inkâr edemem. Bunca yıl, attığım her adımda yanımdaydın. Sağ kolumdun. Öyle olmaya da devam edeceksin. Ama yetmez. Belki ikiniz de yetmeyeceksiniz. Yine de herhalde orospu çocuğu Tuncay’ın tek başına becerdiğini, birlik olup becerebilirsiniz!”

“Her şey aklıma gelirdi de bir gün Tuncay itiyle mukayese edileceğim gelmezdi, anasını satayım,” diyerek, kalkmaya yeltendi Nihat.

O sırada yanına gelen Battal, bir eliyle Nihat’ın omzuna bastırarak, kalkmasına mani oldu.

“Celallenme!”

“Ya Bino?” diye sordu Salih.

“Bino’nun teşkilatla alakası yok. Onun bir defalık, belli bir işi var. İşi teslim edip, yoluna gidecek. Bakmayın buralarda takıldığına. Mekânsızdır Bino.”

Battal, kapıya gitti. Hemen ayaklanan Salih’e oturmasını işaret etti. Bir eli kapının kolunda, adamlarına döndü.

“Yarın büyük gün. Nasıl başlarsa öyle gider, değil mi? Ama bugün de büyük bir gün. Zeynel Bey gelecek az sonra. Uzun zamandır ilk defa mekânıma geliyor. Bir sınav da bu olmalı…” Salih’e baktı. “O Azeri serserisi içeride miydi?”

“Geldi, abi, geldi. Masasına kurulmuş, demleniyor!”

Battal’ın yüzü kıpkırmızı oldu bir anda. Gözleri alev alevdi. Çıkmadan bir defa uyardı ikiliyi.

“Konuşun ve buradan kol kola çıkın. Sürtüşme istemiyorum!” Çıkarken, ofis kapısında Cemil’le burun buruna geldi. “Cemil. Ne işin var burada?”

“Niye? Ağabeyimin mekânını ziyaret edemez miyim?”

“Gazinoyla, pavyonla işi olmayan herkes bugün âdet değiştiriyor!” diye söylendi Battal.

Cemil, şaşkın, Battal giderken ardından bakıp, açık kalan kapıya döndü. Odaya yarısı girmiş, gitmemişti ki, önce Salih’i gördü. Kaş göz hareketiyle neler olduğunu sordu. Salih, düşünceli, başını eğdi. Cemil, kendisine dönen Nihat’a baktı. Onu tanımamıştı. Nihat, tespihini çıkarıp, ilgisini ona yönlendirdi. Cemil, bir süre daha onu izledi. Salih’i selamladı çıkarken:

“Görüşürüz, Salih abi.”

Cemil, kapıyı örttü ayrılırken. Nihat, Salih’e döndü. Kalkıp, ağır adımlarla onun yanına gitti. Salih, oralı değildi. Nihat, bir süre onun başında dikildi. Sonra, ceketinin cebinden bir kurşun çıkardı. Parmakları arasında yuvarlayarak, kurşuna baktı.

“Sana yanlışım olmaz, kardaş. İkimiz aynı geminin sıçanıyız.” Salih, başını kaldırdı. “Al bu kurşunu. Bir gün bir tersomu görürsen, beni bununla vurursun.” Gülümsedi. “Tamam mı?”

Salih uzanıp, kurşunu aldı, baktı, avucuna aldı. Tekrar Nihat’a kaldırdı başını. Bakışları yumuşadı sonra. O da gülümsedi.

“Oflaz’ı kalkmaya nasıl ikna ettin?” diye sordu Nihat’a. “Kadın, yalvar yakar olduydu da haftalardır yatağın kıyısına dahi oturtamadıydı.”

“Şöhretimi duymuş da korkmuştur. İki haftaya değnekleri de attırırım. Hiç merak etme!”

***

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir