roman 37. fasikül

Kocaman masanın iki ucunda Battal ve eşi, Emine Hanım, kahvaltı ediyorlardı. Battal iştahla yerken, karısı kesikti, sadece zaman zaman çayını yudumlamaktaydı. Genç bir hizmetçi kız, servislerini yapıp, kenara çekildi.

“Abimi niye getirmedin?” diye sordu kadın, geriye yaslanarak.

“O Azeriyle gitti,” dedi Battal, eşine bakmadan yemeye devam ederek.

Kadın şaşırmıştı. İlgili, masaya doğru eğildi.

“Ne Azerisi? Elçin Beg mi? O yaşıyor mu?”

Battal, başını salladı. Boşalan fincanını hizmetçiye doğru itti. Kız, çayını doldurdu. Elindeki porselen demlikle Battal’ın eşine de gitti, ama kadın zarif bir jestle çayı reddetti. Kız, geriledi.

“Başka bir isteğiniz var mıydı?” diye sordu kız.

Battal, cevap vermeyince, kız çıktı. Battal, iştahla yemeye devam ederken, gözlerini kaldırdı ve eşinin asık yüzünü gördü. Hemen kapının dışındaki adamlarına seslendi:

“Buraya bakın!”

Kapı açıldı, iki adam içeriye seğirtti. Gelip Battal’ın karşısında önlerini ilikleyip, el pençe divan durdular. Adamlardan birine sordu Battal:

“Senin adın ne?”

“Hakkı.”

“Sen?”

“Mustafa,” dedi diğeri.

“Yahu, benim 50 adamım vardı burada! Siz nereden çıktınız?”

“Battal Bey, bizi Zeynel Bey sizin yakın korumanız olarak tahsis etti,” dedi Hakkı. “Bundan böyle her an sizinle olacağız. Ne emrederseniz yapacağız.”

Battal, hoşnutsuz bir ifadeyle baktı adamlara.

“Nihat’la Salih dönmediler mi?”

“Henüz dönmediler, Battal Bey.”

“Oflaz’ı taşıyın buraya,” dedi Battal ve adamlar çıkarken, eşine döndü. “Biraz yüzün gülsün, be kadın! Daha istediğin nedir? Her şeye sahipsin artık!”

“İstediğimin bu olduğunu nereden biliyorsun, Battal Bey? Ben sadece mutlu, huzurlu bir yuva istedim. Çoluğumla çocuğumla sakin, kan kızılı değil, şeker pembesi bir dünyada yaşamak istedim!” Gözünden bir damla yaş süzüldü. “Ben seni sevdim, Battal. Her şeyine katlandım, çocuksuzluğum dâhil. Kapıdan her çıkışında, bu gidişin dönüşü olacak mı, dedim kendi kendime. Sen döndün, evet, ama sevdiğimiz nice insan sapır sapır döküldüler. Teklifi kabul etmeyecektin…”

Battal, keyifsiz, kalktı. Sehpada duran puro kutusuna gidip, bir puro aldı. Onu kesti ve yine sehpadaki kristal çakmakla yaktı. Pencereye yürüdü. Aşağıya baktığında, bir taksinin kapıya yanaştığını gördü. Dışarıda yağmur vardı. Taksiden inen Nihat, koşturarak köşke girdi. Eşine döndü Battal.

“Bu akşamki konsey toplantısı, Zeynel Abi’nin köşkünde yapılacak. Abi, oraya taşınmamızı istiyor. Taşınacağız da. Mutlu olmalısın. Yıllar sonra büyüdüğün eve dönüyorsun.”

Kadın, başını çevirdi. Halen üzüntülüydü. Kapı açıldı, Nihat girdi. Battal ona baktı.

“Salih? Salih’i ne yaptın?”

“Aga, dur. Bir kendimize gelelim. Sucuk olduk! Yenge, hürmetler.”

Nihat, ıslak paltosunu, ceketini çıkarıp, şömineye yanaştı. Arkasını şömineye vererek, dikildi.

“Siz çıktıktan sonra rakılayası geldi beyimizin.” Güldü. “Kapışmaya yeltendi, üçüncü büyükte koma! Merak etme. Evine götürdüm, üstünü çulladım.”

“Eyvah ki eyvah, Cin Salih,” dedi kendi kendine Battal. “Çaptan düşüyorsun…”

“Kahvaltı yaptın mı, Nihat?” diye sordu Emine Hanım.

“O kolay, abla,” deyip, Battal’a döndü yine Nihat. “Siz ayrıldıktan sonra Bino geldi. Kasım’a ulaşmış.”

“Gebertmiş mi?” diye sordu Battal, dişlerinin arasından.

Nihat omuz silkti.

“Uyarmış, diyelim. Onu sonda tutuyor. E, eniştesi ne de olsa.”

Battal, purosunu şömineye attı.

“Bizim eski tabancaların tümü pörsüdü anasını satayım!”

“Kasım, laf arasında bir takım kâğıtlardan söz etmiş. Bino kurcalamamış pek. Ama hele şu günlerde, dikkatli olmak lazım.”

O esnada Oflaz, değneklere dayanarak, iki adamın kolları arasında, acı içinde odaya girdi. Battal, öfkesini ona yönlendirdi. Şöminenin yanında durup, Oflaz’a baktı.

“Bırakın!”

Adamlar, Oflaz’ı saldılar. Delikanlı, değneklerle bile, ayakta zor duruyordu. Acılı yüzünde korku da vardı. Battal’la aralarında beş metre var, yoktu.

“Yürü!” dedi Battal.

Nefise Hanım da odaya girmişti. Emine Hanım, acıma ve heyecanla Oflaz’ı izliyordu. Oflaz, adım atmaya korkmaktaydı.

“Ablan da bakıyor, işte. Hadi yürü!”

Battal, eşi masadan kalkıp, Oflaz’a doğru hamle yapacakken, müdahale etti ona.

“Bırak!” Oflaz’a döndü. “Yürü dedim!”

Oflaz, ter içindeydi. Güçlükle değneklerden birini öne attı, ama adımını atmaya ürküyordu.

“Bu adam deyince yürüyor, ben deyince adım dahi atmıyorsun, öyle mi?” diye söylendi, Nihat’ı göstererek.

Araya girdi Nihat:

“Çocuk yürümedi o gün. Bir kolunda ben, bir kolunda Salih vardık. Bize tutunarak kendini atıyordu sadece.”

“Biz ayağa kalkmaya da ikna edemiyorduk ya. Sen deyince kalkmadı mı? Yürüyecek şimdi!”

Oflaz, titreyerek ayağını sürüdü, düştü. İki kadın atılıp, delikanlıyı kaldırdı. Nefise Hanım, çekinerek durumu açıkladı:

“Battal Bey, Oflaz’ın kemiği kaynamıyor. Doktor bey, kemiğinde parçalı kırıktan dolayı boşluk oluşmuş olabileceğini söyledi. Yarın film çekimine götüreceğiz.”

“Benim neden şimdi haberim oluyor?” diye çıkıştı Battal, öfkeyle.

Emine Hanım, sitemini patlattı hemen:

“Seni nereden buluyoruz beyefendi? Gördüğümüz mü var yüzünü?”

Battal, atılacak oldu, ancak, tuttu kendini. Yüzü kıpkırmızıydı. Gözlerini karısınınkilere dikti.

“Çıkın hepiniz!” dedi kızgınlıkla.

Battal’ın iki yeni adamı, Oflaz’ı kadınlardan alıp, omuzladılar. Kadınlar da onların peşinden çıktılar. Nihat da çıkmaya yönelmişti ki, Battal onu durdurdu.

“Sen dur, Nihat.” Çıkanlar, kapıyı kapattıktan sonra, Battal, Nihat’a işaret etti. “Sofraya gel hele.” Yan yana oturdular. “Neymiş şu kağıt meselesi?”

“Bino’ya sorsan ya? Hatta daha güzeli, Kasım’ın kendisine sor.”

“Kasım kim?” diye söylendi Battal. “Hakkını kaybetmiş bir kapı kulu!”

Nihat, uzanıp, ortadan bir zeytin aldı, ağzına attı.

“Ben bilmem. Ama iyi koku aldığım söylenir.” Sol elinin işaret parmağını açtı, “Kağıt denen bir şeyler var,” orta parmağını açtı, “Kasım’ı öldürsen ağzından laf kaçırmaz, demek ki bir bildiği var ki Bino’ya çıtlattı ve…” yüzük parmağını açtı. “Tuncay üç gündür ortada yok!”

“Tuncay? Tuncay’ın işi bitti. Kabuğuna çekilmiştir.”

“Acaba?”

Battal’a bir şüphe gelidi, bir gözü seğirdi. Kolu yine sancımaya başlamıştı, omzunu tuttu. Kalkıp, cep telefonuna gitti sonra. Numarayı çevirdi.

“Zeynel Abi?” Duraksadı. “Yok abi, önemli bir şey yok. Eve geçip geçmediğinizi merak ettim, hepsi bu. Toplantıda olacak mısınız? Tamam… Estağfurullah. Görüşmek üzere,” deyip, telefonu kapadı. Telefon elinde, masaya gelip, oturdu. Nihat, sorar gözlerle ona baktı. “Zeynel Abi, aylar önce bana gizli birtakım dosyalardan bahsetmişti. Holdingde bir kasada… Nihat, git toplantıya kadar Salih’i ayılt. İkinizin de dimdik, kendinde, orada olmanızı istiyorum. Halletmem gereken bir iş var benim. Zeynel Abi’yi coşturmanın hiçbir âlemi yok şimdi. Tek bir adamla baş edebiliriz herhalde!”

***

Holding bodrumundaki odada, ikili, hala uyukluyordu. Havasızlıktan ve terden bitkin düşmüşlerdi. Pazartesi, gömleğini çıkarmış, atletiyle yarı uyur, yarı uyanık, oturur haldeydi. Tuncay, biraz daha diriydi, ama başını zor kaldırıyordu. Bağdaş kurmuş halde otururken, kollarını kucağına yatırmıştı. Gömleği sırılsıklamdı. Kendi kendine sayıklıyordu:

“Bir zamanlar bir hücrede, su dolu bir çukurda 18 saat kalmıştım. Yalnızdım…”

Pazartesi, elinin tersiyle alnının terini sildi, feneri kontrol etti.

“Işık da gidiyor…” Feneri bir kenara bıraktı. Bitkin halde çantaya uzanıp, kendine çekerek, açtı. İçinden birkaç dosya çıkarıp, taramaya başladı fenerin gittikçe solan ışığında. Ciddileşiti. Ter içinde kalan Tuncay, gömleğini çıkarmıştı. Üstü çıplaktı. Pazartesi’nin elindeki dosyaları gördü.

“Çilene değdi inşallah.”

“Bakacağız,” dedi Pazartesi, incelemeye devam ederek.

“Personel dosyalarına benziyor,” derken, duraksadı Tuncay. “Bir dakika, bu tür dosyalar için İnsan Kaynakları Birimi var. Zeynel Bey’in böyle dosyayla, yazıyla işi olmaz. Burada, bu tedbirle ne saklayacak paradan başka?”

Pazartesi, dosyaları süratle tarıyor, biteni yanına koyuyordu. Birinde durdu. Birkaç satırı okuyup, o sayfayı çekti, aldı, buruşturup top yaptı ve Tuncay’a attı. Tuncay göğsüne çarpan kağıdı yere düşmeden yakalayıp, açarak, düzeltti. Gözleri kocaman oldu bir anda. Kâğıtta biraz eski bir resmi, kendi hakkında bilgiler vardı. Pazartesi’ye kaldırdı gözlerini.

“Kim?”

“Bilmiyorum. Yazıyorsa orada yazıyor. Buradan sağ salim çıkarsak, patronuna sorarsın artık!”

Tuncay, kâğıdı gözünün hizasına kaldırıp, yazanlara baktı, yüzünde bir dehşet ifadesiyle. Pazartesi ise işine dalmıştı. Kombinasyonları yazdığı not defterini ve kalemini çıkardı çantadan, notlar almaya başladı. Tuncay, kâğıdı katlayıp, cebine koydu. Pazartesi’ye baktı.

“Yazmakla ne uğraşıyorsun? Dosyaları aldın ya.”

“Bunları taşımayı düşünmüyorum. Hedef bilgiler değil mi? Hamallığın ne lüzumu var?”

Tuncay, doğrulmaya çalıştı. Bacakları tutulmuştu. Yüzünü buruşturarak, kolona yaslandı. Fenerin zayıflayan ışığına baktı. Hararetle yazmayı sürdüren Pazartesi’yi süzdü sonra. Manalı manalı sırıttı ona.

“İki milyonu almak isterdin, değil mi?”

“Hayır,” dedi Pazartesi, başını defterden kaldırmadan.

Ona doğru ilerledi Tuncay. Tepeden, yazdıklarına baktı.

“O zaman burada ne yapıyorsun?”

“En önemli nokta, Duble Tuncay, ben burada değilim. Tamamlanması gereken bir mesele vardı, talip oldum diyelim. Bu iş sadece bir serap.”

“Nasıl yani?”

“Yapmak zorunda olduğumuz şeyler vardır…” O esnada kapının alt aralığından ışığın yandığını gördü. “Işık!” Atılıp, feneri kapattı. Ayak sesleri geldi önce, ardından kapıların mekanik gürültüsü. Işık söndü sonra. Pazartesi, fenere uzandı, yakmayı denedi, olmadı. Bir iki bacağına vurdu feneri, tekrar denedi. Bu defa yanmıştı. O kapının bir tarafında, Tuncay diğer tarafında oturuyorlardı şimdi. Pazartesi, feneri aralarına koydu. Tuncay, yorulan bacaklarını dinlendirmek için kendi tarafında kalan çantayı, ayağının altına yükselti yapmıştı.

“Böyle iyi!” diyerek, çemkirdi ona Pazartesi.

Tuncay, ayaklarını indirip, bacağıyla çantayı ona itti.

“Yemedik, kardeşim!”

“İşim bitsin, çanta hep senin!” dedi Pazartesi, çantayı kendine çekerken.

Tuncay, taranıp, yere atılan dosyalara baktı.

“Bunlar tamam mı?”

Pazartesi, başını salladı. Yine çantadaki dosyalara dalmış, not alıyordu. Tuncay, yerdeki dosyalardan birini alıp, içindeki kâğıtları telden kopardı. Buruşturup, top yaparak kapağı açık kalan kasadan içeriye atmaya başladı onları.

“Ben zenginim… Bok gibi zengin!”

Pazartesi, bir anda bir şeye uyanmıştı. Kafasını defterden kaldırıp, kapıya baktı. Zaman kavramlarını yitirmişlerdi. Tuncay’a döndü Pazartesi.

“Saat kaç?”

Tuncay, sıkıntılı bir şekilde, zorlanarak kaldırdı kolunu. Saati görünce, hemen doğruldu.

“Altı devriyesi mi?”

Pazartesi, bakmadığı dosyaları çantasına topladı. Defteri, kalemi de içine koydu. Tuncay, merakla onu izliyordu. Pazartesi, terli atletini çıkarıp, bir kenara atttı, etrafa bakındı.

“Pazartesi sabahı nasıl çıkacağız buradan?” diye sordu.

“Kapılar açılacak, personel gelecek. Kalabalığa karışacağız.”

“Kalabalığa karışacağız. Bu kadar kolay! Bir insan su içmeden ne kadar dayanabilir?”

“Daha bir gün sürmedi susuzluğumuz. Amma da dayanıksızsın!”

Pazartesi, karanlığa çare bulmaya çalışıyordu. Yerdeki dosyalara yöneldi. Dosyalardan çektiği kâğıtları kenara koydu. Bir kâğıdı aldı, bükerek buruşturdu, meşale haline getirdi. Bir kibrit kutusu çıkardı, bir kibrit çakıp, kâğıdı tutuşturdu. Meşalenin ışığında etrafa baktı.

“Sen ne kadar ısrarlı olursan ol. Benim sabahı beklemeye niyetim yok!” dedi Pazartesi. “Burada düzen değişti. Dışarıda bir şeyler dönüyor.”

“Bu noktadan sonra her yol Bursa! Çıkışı bul, arkandan geliyorum.”

Tuncay da kalktı ve bir meşale de o hazırladı kâğıtlardan. Pazartesi’ninkinden tutuşturdu rulosunu. O da arayışa girişti. Kâğıdın dumanı Tuncay’ı rahatsız etmişti.

“Işık bize lütuf mudur, eziyet mi?”

“Tuncay Tuncay. Bunca yıl buraya gittin geldin ve buradan nasıl kurtulacağımızı bilmiyorsun, öyle mi?”

“Kardeş, ben fare miyim bodrumlarda gezineyim?”

“Şimdi geziniyorsun ya!”

Ellerinde kâğıt meşaleler, duvarları incelemeye koyuldular. Bir köşede Tuncay’ın meşalesi söndü. Soluklanmak için duvara yaslandı. Yaslanır yaslanmaz da ürpererek çekildi. Duvar, diğerlerine göre daha nemli, koyuydu. Eliyle bir o kısmı, bir diğer duvarları yokladı. Heyecanla Pazartesi’ye döndü.

“Işığı getir!”

“Ne var?”

“Burası ıslak ve serin,” dedi Tuncay, duvarı göstererek. “Sadece burası.”

Pazartesi, meşaleyi bir eline aldı ve Tuncay’ın gösterdiği duvarı yumrukladı. Yumruğun gürültüsü, duvarın ardında yankılanır gibi oldu. Ardından diğer duvarı yumrukladı, aynı sesi almayınca, tekrar ilk duvara vurdu, emin olmak için.

“Arkada havalandırma kanalı olmalı, “ dedi ve elindeki meşaleyi Tuncay’a verip, aceleyle kasanın kapağını açtı, içindeki demir raflardan birini çıkardı. Nemli duvara vurmaya başladı onunla. Tuncay, dehşet içinde sağa sola bakındı. Tuncay, telaşlanmıştı.

“Delirdin mi sen? Devriyeler?”

“Evet, aynı şey,” dedi Pazartesi, rafı duvara savurmaya devam ederken. “Ha pazartesi yakalanmışız, ha şimdi. Ayrıca hala yaşıyoruz.” Kolu yoruldu bir süre sonra. Rafı Tuncay’a devretti. “Senin sıran!”

Tuncay, rafı aldı ve kırıma devam etti.

***

Elçin Beg, elinde şemsiye, bu defa Neriman Tarhan’la beraber, bir cadde kenarına tezgah açmış çiçekçi kadının önündeydi. Neriman Tarhan, sade, düzgün kıyafetler giyinmişti. Şık bir tokayla topladığı saçı açıktı. Elçin Beg, bir demet gül aldı, nazik gülümseyişiyle ona verdi. Kadın, mahcup, aldı çiçekleri. Elçin Beg, eğilip, yine bir karanfil seçti, çiçekçi kadına sapını kestirip, yakasına taktı onu. O sırada arkalarından, hızlı adımlarla Ufuk geçiyordu. Ufuk, iki üç köşe geçip, başka bir caddeye saptı. Orada bir mağazanın önünde bekleyen Perşembe’ye yöneldi. Perşembe onu görünce toparlandı, üzerini düzeltti.

“Merhaba. Fazla bekletmedim, umarım,” dedi Ufuk.

“Yok, yok. Hem beklemenin de güzelliği var.”

Gülümsedi Ufuk.

“Nereleri gezdireceksin bakalım?”

“Aşağıda bir çay bahçesi var. Oraya gidelim mi? Manzarası güzel.”

“Çay içmek olduktan sonra, ele ne para kazandırıyoruz? Senin kahvehanen yok mu? Oraya gideriz.”

Perşembe, yüzünü astı.

“Orası… Pek uygun değil. Yani, erkek işi bir mekân, anlayacağın.”

Ufuk, omuz silkti.

“Dediğin gibi olsun.” Yan yana yürümeye başladılar. “Peki, kahvehaneyi kime teslim ettin? Kapattın mı bugün?”

“Kapatmadım. Bir genç aldım. Ben yokken çekip çeviriyor her şeyi… Ama bir gün sana bol köpüklü, nefis bir kahve yaparım, benim oraya has. Bayılırsın!”

“Hmm, bayılırım demek.”

Perşembe, başını salladı. Gözleri mutlulukla parlıyordu şimdi. Sahil yönüne kıvrıldılar. Kalabalıktı sahilyolu. Balık tutanlar vardı kenarda. Seyyar satıcılar, gayretliydiler. Sokaklar ıslaktı sabahki çiseden…

***

İkindi vakti, Çarşamba artık köyündeydi. Hani o düşünde hatırladığı, ama yeşiline, ama havasına, ama suyn rağmen bir kabus olarak zihnine uğrayan, yıllar yıllar önce dayısını vurduğu köy, hayalete dönmüştü şimdi. Çoğu yıkılmış, harap durumda, Karadeniz’e has ahşap ve taş karışımı yapıların arasından geçti Çarşamba. Uzaktan köpek havlamaları geliyordu, onlar bile köyün dışındaydılar. Çarşamaba, ihtiyar bir adamın önünden geçti. Adam, buruş buruş yüzüyle bastonuna dayanmış, gözleri derin, dünyadan geçmiş bir bilge misali duruyordu bir evin önünde. Çarşamba’nın geçişini fark etmedi. Çarşamba, metruk yapıların arasından ilerleyerek, nispeten iyi haldeki kendi doğduğu, yetiştiği evin önüne geldi. Kutsal bir şeye dokunur gibi uzanıp, itti kapıyı. İçinde fazla bir eşyanın bulunmadığı, fakir bir evdi girdiği. Kıyıda mutfak gibi çevrilmiş bir bölümde, duvarda iki sıra takılı tahta raflarda birkaç sahan, bardak diziliydi. Köşede ahşap bir sini altı yer sofrası dikine dayanmıştı duvara. Evin tek odası, doğrudan girilen bir ortak mekândı. Yere hayli yıpranmış bir kilim seriliydi. Pencerenin önündeki, birbirine çakılan latalardan oluşturulmuş bir divanın üstüne örgü bir örtü seriliydi. Kenarında, yerde dürülü bir yatak ve bir yorgan vardı. Ortada yanan teneke sobanın deliklerinden içindeki alev görülüyordu. Çarşamba, bitkindi. Kapıyı kapadı ve yerdeki dürülü yorganı açtı. Kendini divana külçe gibi bırakıp, üstüne yorganı çekti. Bir anda uykuya daldı.

Ağzı yüzü peştamala sarınmış, yıpranmış, beli bükük, olduğundan yaşlı görünen bir kadın, elinde bir kova odun, kapıyı açtı. Kadın, girer girmez divanda uyuyan Çarşamba’yı gördü. Bir anda yüzünün şekli değişip, yumuşadı. Kovayı sobanın yanına bıraktı. Gidip, uykusu derin Çarşamba’nın üstündeki yorganı düzelttti, gencin omzuna çekti. Sobaya gidip, odunlarla sobayı besledi. Sonra, kafasına yastık dahi alamadan düşüp kalan Çarşamba’nın başını dizine alıp, divanın kenarına oturdu, bir eli Çarşamba’nın saçlarında…

***

Akşam, Kasım’ın mekanı bayağı müşteri toplamıştı. Bahtiyar, bir masada oturmuş, kolları sıvalı, önlüğü üzerinde, bir deftere bir şeyler yazıyordu. Perşembe, paltosundaki yağmur damlalarını silkeleyerek, masalarda çay içen, oyun oynayan müşterilerin arasından geçerek, geldi. Onu karşıdan gören Bahtiyar gülümseyerek ayağa kalktı.

“Hoş geldin, usta.”

Perşembe’nin paltosunu çıkarmasına yardım etti, patron masasının yanındaki direk askıya astı onu. Perşembe, deftere bir baktı.

“Ders mi çalışıyorsun?”

“Yok, usta. Bir kitap yazmayı deniyorum, Turan Seyfioğlu üstüne.”

“O da kim?” diye sordu Perşembe, koltuğuna geçerken.

“Eski, çok eski bir artist.” Perşembe, omuz silkti. Bahtiyar, onun karşısına bir sandalye çekerek, oturdu. “Zamanında müthiş şöhretliymiş. Şimdi pek hatırlayanı yok.”

“Zamanı geçmiş işte. O halde niye yazıyorsun ki?”

“Tanıtmak için. Maceralı bir hayatı var. Neler neler yaşamış!”

“E, bu kadar eski bir adamsa sen nereden biliyorsun onun maceralı hayatını?”

“Araştırıyorum. O dönemden ulaşabildiğim herkesle röportaj yapmaya çalışıyorum. Yeşilçam’ın çınarları. Yönetmen, aktör, görüntü yönetmeni… Sinemacılar.”

“Ben sinemaya hiç gitmedim ki,” dedi Perşembe, dalgın. “Ölü insanları yazmak…” Bahtiyar’a döndü. “Biliyor musun, ölülerle benim de garip bir ilişkim vardır.”

Bahtiyar, işitmemişti.

“Efendim, usta? Neyse. Bu kitap bitmez. O kadar araştırmaya, görüşmeye rağmen bir arpa boyu yol aldığım söylenemez. Adamın hakkında yazılı o kadar az şey var ki. Pek röportaj da vermemiş. Ama Ali Kaan bana söz verdi. Adamın kız kardeşi hayata imiş. Onu bulacak bana. Birinci ağızdan anlatım! Düşünebiliyor musun?” Keyiflendi. “O zaman biter kitabım işte.”

“İnşallah.”

“Sana bir sır vereyim mi, usta? Seyfioğlu kitabı bir tarafa, Ali Kaan sağ olsun; ha, bu arada Ali Kaan, çalıştığım derginin editörü, Türkiye’nin en iyi sinema yazarlarından biri, işte bu Ali Kaan, hayatımın aşkıyla, Türkan Şoray’la röportaj yapmamı sağlayacak!”

Perşembe dudak büktü.

“Türkan Şoray…”

“Yok artık!” diyerek tepki gösterdi Bahtiyar, şaşkın.

O sırada müşterilerden biri seslendi.

“İki çay alalım!”

Bahtiyar, kalktı hemen.

“Geliyor!” Perşembe’ye döndü, tezgaha yönelirken. “Kendine iyi davran, ustam. Arada sinemaya git.” Manalı gülümsedi. “Kız arkadaşını da götür.”

Perşembe, kaş altından, sert bir bakış attı ona. Ama kızmamıştı. Bahtiyar, ocağa geçti.

***

Müzikhol, tenhaydı, henüz programa vardı. Candan ve ekibi, sahnede prova yapıyordu. Candan, şarkıyı söylerken, aşağıya inmekte olan Elçin Beg ve elinde onun verdiği güllerden hazırlanmış bir buket taşıyan Neriman Tarhan’ı fark etti. Yüzüne kocaman bir tebessüm yayıldı. Mikrofonu bıraktı hemen.

“Arkadaşlar, biraz ara verelim.”

Ekip, parçayı kesti ve kendi hallerinde, enstrümanlarıyla ilgilenmeye başladı. Elçin Beg ve kadın, müzikhole inmişlerdi. Elçin Beg, Candan’a sarılıp, yanaklarından öptü onu. Candan, Neriman Tarhan’a ilgiyle baktı.

“Büyük sanatçıyı getirdin nihayet,” dedi Elçin Beg’e yönelik.

“Evet, bu hanım işte,” dedi Elçin Beg.

Kadın, tedirgince, Candan’ın uzattığı ele uzandı.

“Beni tanıyor musunuz?”

“Hayır,” dedi Candan, saygıyla kadının elini sıkarken. “Hayır. Ama Elçin Beg o kadar bahsetti ki sizden ve sanatınızı o kadar övdü ki, sizinle tanışmak için can atıyordum!”

“Karşında,” diyerek kenara çekildi Elçin Beg ve iki şarkıcıyı yüz yüze bıraktı.

Neriman Tarhan, elindeki buketi Candan’a uzattı. O şaşkın bakarken, kucağına bıraktı buketi.

“Elçin Beg bana aldı,” dedi mahcubiyetle. “ama çiçekler için öyle yaşlıyım ki. Sizin gibi taze, güzel bir bayana yaraşır bu çiçekler.”

Çiçekleri burnuna götürdü Candan, kokularını içine çekti.

“Öyle demeyin.” Sitemli bir eda takındı. “Daha bana tek bir gül gelmiş değil!” İkisinin de ellerini tuttu sonra. “Gelin, oturalım şöyle.”

Candan, iki konuğunu çekerek bir masaya götürdü, oturttu. Elçin Beg etrafa bakındı.

“Müşteri yok bugün anlaşılan.”

Candan da oturdu.

“Henüz açılmadı da ondan, akıllım! Burası bir gece kulübü!” Kadına döndü. “Kusura bakmayın. Şimdilik bir şey ikram edemeyeceğim. Ama gece uzun. Misafirimsiniz.” Elini tuttu kadının. “Öyle mutlu, öyle kıvançlıyım ki!”

Neriman Tarhan, giydiği kıyafete de, başının açık olmasına, yapılı saçlarına da alışkın değildi. Zavallı tavırları vardı. Etrafına ürkerek bakıyordu.

“Rica ederim rahat olun,” dedi Candan.

“Sana bu akşamki sürprizim bu kadarla bitmiyor, küçük kız,” dedi Elçin Beg. “Bir kişi daha gelecek.” Saatine baktı. “Hatta girmek üzeredir belki.”

“Kim?” diye sordu Candan, merakla.

Elçin Beg, kızın gözlerinin içine baktı.

“Sence kim?”

Candan’ın neşesi yitti, gülümseyişi kayboldu bir anda. Elçin Beg, gülümseyerek başını salladı. Candan, dalgındı. Elçin Beg, onun bu durumuna anlam veremedi, ciddileşti.

“Bir gecede iki sürpriz. Ben olsam havalara uçardım.”

“Onun için değil. Bu kadar çabuk olacağını düşünmüyordum. Hepsi bu.”

“İstediğinin bu olduğunu sanıyordum. İstanbul’a gelişin bundan değil miydi?”

“Evet, ama ne bileyim, bu karşılaşma için törensi bir şey olsun istiyordum sanırım.”

Elçin Beg, tekrar gülümsedi.

“Bundan iyi tören mi olur? Orkestra var,” Neriman Tarhan’a baktı, “memleketin en önemli solistlerinden biri,” tekrar Candan’a döndü, “pardon, ikisi burada! Allah’tan cezasını mı isteyecek gelen?  Hem, kızımı buldum ben. Dünyanın en mutlu adamıyım. Yarın yine buluşuyoruz, biliyor musun? Şu bir hafta herkes kahkahalarla gülecek. Asık surat istemiyorum!”

Candan, ortadaki buketi kendisine çekip, kokladı. Ardından, gülümseyerek, kadına baktı.

“Dünyaya geç gelmişim.  Sizi sahnede izlemeyi nasıl isterdim, bilemezsiniz.”

Kadın, utangaç, gülümseyerek, Elçin Beg’e baktı. Hemen ayağa kalkatı adam.

“Hiç de geç kalmış değilsin. O hala büyük bir sanatçı” Kadını elinden tutarak kaldırdı. “ve bu gece onu sahnede izleyeceksin!”

Kadın, şaşkındı, beklemiyordu bu hareketi. Yine de bir kolunu beline yaslayarak kendisini sahneye yönlendiren Elçin Beg’e itiraz etmedi, çıktı sahneye. Şaşkınlıkla karışık utangaçlığı kısa sürdü ama. Candan, meraklı gözleriyle ona bakıyordu. Elçin Beg’in gülümseyen bakışları, Neriman Tarhan’a cesaret verdi. Bir anda büyüdü kadın, kamburu düzeliverdi. Bir solist duruşu aldı mikrofonun önünde. Arkasında Candan’ın ekibi, onun gözlerinin içine bakmaktaydı. Bir büyük org, mini bir piyano, bir klasik gitar ve bir bateri, çalınmayı bekliyordu. Kadın, ekibe bir şeyler söyledi ve dimdik, mikrofonun başına geçti. Ekiptekiler, bakışlarıyla aralarında anlaşıp, parçaya girdiler. Kadın, adeta eski, şaşaalı günlerindeydi. Kendisini o zamanki kadar dev, o zamanki kadar güzel hissediyordu. Seçtiği parça eski bir şarkıydı. Belki onun solistlik döneminden daha da eski. Gizemli geçmişinden bir parçaydı, Rumca bir balad. Ama sonra o kadar çok modern ve farklı dillerde uyarlaması yapılmıştı ki, gençlere birkaç kelimeyle tarif edebilmişti şarkıyı. Neriman Tarhan’ın çatallı, ihtiyarlamış sesi, parçayı daha da hüzünlü kılıyordu. Elçin Beg, Candan’a döndü ve ‘Nasılmış?’ manasında bir jest yaptı. Kız, sahneden gözünü ayırmıyordu. Elçin Beg, elini uzatıp, onu dansa davet etti. Kadının şarkısı eşliğinde dans etmeye başladılar. Candan, başını dostça, Elçin Beg’in omzuna bırakmıştı. Dansları sürerken, Zeynel Bey ve iki adamı, merdivenlerde belirdiler. Ağır ağır müzikhole inerlerken, Zeynel Bey, önce şarkı söyleyen Neriman Tarhan’ı, ardından ortada dans etmekte olan Elçin Beg ve Candan’ı gördü. Merdivenlerin ortasında durup, onların dansını seyretti bir süre. Elçin Beg ve Candan, ortamın karanlığından dolayı Zeynel Bey’i fark etmeden, bir süre daha dans ettiler. Neriman Tarhan, yüzünde hüzünlü bir ifadeyle, şarkısını tamamladı. Gözleri kapalıydı. Adeta ayakta rüya görüyordu. Elçin Beg ve Candan da dansı bırakıp, kadının yanına gittiler.

“Harikaydınız!” dedi Candan.

Kadının yüzünde huzurlu bir gülümseme vardı. Elçin Beg, nezaketle onun elini öptü. Geriden, merdivenlerden gelen alkış sesine döndüler. Basamakları inmekte olan Zeynel Bey, ciddiyetini koruyarak, alkışlamaya devam ediyordu. Candan, gözlerini ondan ayırmaksızın, ne yapacağını bilmez halde ortaya ilerledi. Neriman Tarhan, sahneden indi ve korkuyla Elçin Beg’in koluna yapıştı.

“Ona dikkat et,” dedi Elçin beg’in kulağına. “O senin düşmanın!”

Elçin Beg, kadına baktı, ama dediğini ciddiye almadı. Döndü ve kolunu kadından alıp, yürüdü, Candan’ın yanından geçip, aşağıya inmiş olan Zeynel Bey’in yanına vardı. Zeynel Bey’in iki adamı geride, barın yanında durdular. Gülümseyerek elini uzattı Elçin Beg.

“Zeynel Bey, hoş geldiniz.”

Zeynel Bey, onun elini sıktı, ancak gözü Candan’daydı. Onu algılamaya, tanımaya çalışıyordu. Elçin Beg, Zeynel Bey’in koluna girip, onu müzikholün ortasında kalakalmış Candan’a getirdi. Neriman Tarhan da yanlarına gelmişti; Candan’ın gerisinde durdu ve yüzünü karanlıkta saklayarak, endişeyle Zeynel Bey’e baktı. Elçin Beg, Candan’ı takdim etti Zeynel Bey’e:

“Bahsettiğim kız, Candan.”

Zeynel Bey, soğuk bir baş hareketiyle selamladı kızı. İhtiyar kadına baktı.

“Hanımefendi?”

“O, memleketin medarı iftiharı, tanınmış ses sanatkârlarımızdan Neriman Tarhan’dır. Uzun yıllar Battal Bey’in gazinosunda çıkmıştı.”

“Neriman Hanım…” dedi Zeynel Bey, gördüğünü yadırgar, acır tonda. “Çıktığı yerde izdiham yaratan, ayakkabısından şampanya içilen Neriman Hanım. Tanımaz mıyım? Yıllar hepimizden bir şeyleri çalıyor, öyle değil mi? Gözümde canlanıveren uzak, tatlı bir anı gibisiniz…”

“O bir anı değil, bir abidedir, Zeynel Bey,” dedi Elçin Beg. “Oturalım mı?”

Yakındaki bir masaya oturdu dörtlü. Elçin Beg, Zeynel Bey’in bir yanına, Candan, diğer yanına ve Neriman Tarhan da, Zeynel bey’in karşısına oturdu. Masada bir süre soğuk bir hava esti. Zeynel Bey, bir ara yan gözle Candan’ı kontrol etti.

“Elçin Beg, senin kızım olduğunu iddia ediyor.”

“Öyleyim.”

“Sıdıka Hanım’la benim çocuğumuz olmadığını cümle âlem bilir. Benim bir rahatsızlığım…”

“Sıdıka Hanım’dan olduğumu söylemedim.”

Zeynel Bey, Elçin Beg’e baktı. Zihnini zorlamakta, Candan’ın yalan söylediğine kendini inandırmaya çalışmaktaydı. Asla Candan’ın yüzüne doğrudan bakmıyordu.

“Ne demek istiyorsun?”

“Gülbeyaz’ın kızıyım. Hamile kaldığı zaman kendisine inanmadığınız, şantaja kalkıştığı bahanesiyle İstanbul’dan uzaklaştırdığınız kadın!”

“Öyle bir şey yok. Benim bir çocuğum olması mümkün değil.”

“Ben bir iddiada bulunmuyorum. Sizden bir şey istiyor da değilim! İstediğinize inanabilirsiniz. Sadece annemin vasiyeti gereği kendimi size duyurmak durumundaydım. Hepsi bu!”

Öfkeyle kalktı masadan Zeynel Bey.

“Eeeh, bu kadar saçmalık yeter! Ben meşgul bir adamım! Bu kadar zaman tanıdığım fazla buna!”

Elçin Beg de onu sakinleştirmek niyetiyle ayaklandı.

“Zeynel Bey…”

Zeynel Bey, dinlemedi onu. Merdivenlere yöneldi. Beyazlı adamları da peşinden gittiler. Onlar çıkarken, Candan’ın başı önündeydi. Neriman Tarhan, kıza acımıştı. Umar arar bakışlarla Elçin Beg’e döndü. Elçin Beg, kadınlara sakin olmalarını işaret edip, merdivenlere koşturdu. Yaşının izin verdiği süratle basamakları tüketip, müzikholden çıktığında, az ileride duran arabayı gördü. Araçta Zeynel Bey ve önde şoför olarak beyazlı adamlarından biri oturuyordu. Diğer beyazlı adam, Zeynel Bey’in kapısını örttü. Araç çalışır haldeydi. Elçin Beg, gidip, Zeynel Bey’in oturduğu yanda durdu. Diğer beyazlı da öne bindi. Zeynel Bey, camı yarıya kadar açtı. Elçin Beg, eğildi. Zeynel Bey, ona kaşlarının altından, gözlerini kısarak baktı.

“Şimdi, sen benim kızımla mı dans ettin?”

Gülümsedi Elçin Beg.

“Siz de benimkiyle dans edersiniz, ödeşiriz.”

“Battal’ın yalandan yere sağa sola para saçmasına gerek yok, Vahapzade. Seni ben de öldürebilirim.”

“Bir hafta sonra, Zeynel Bey. Bir hafta sonra.”

***

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir