roman 38. fasikül

Battal, aracının içinde, holding binasının önündeydi. Şoför, aracı çalışır halde tutarken, gökdeleni sıkkın bakışlarla süzdü Battal. Yarı araladığı camdan, beyaz takımlı adamlardan birine talimatlar verdi. Adam, arabadan ayrılıp, gerisinde dizili, minibüs tarzı lüks araçlara işaret ederek, binaya yöneldi. Arabalardan bir sürü beyazlı adam inip, ilk adamı izledi. Battal, bir defa daha adamlardan tarafa baktı ve yola devam etmesi için şoförünün omzuna dokundu.

Bir saat kadar sonra, Ali ve Turgut’la, artık yeni ikametgahı olan, Zeynel Bey’in köşkünün salonunda toplantıdaydılar. Seyfettin’e de haber salınmıştı, ama ortada yotu. Nihat’la Salih de orada, Battal’ın gerisindeydiler. Yuvarlak bir masanın etrafında herkes ayakta, saygılı, Battal’ın oturmasını beklemektedi. Masada, Ali sağında, Turgut solundaydı. Nihat ve Salih, Battal’ın gerisinde, masadan ayrı iki koltuğa yöneldiler. Battal, herkese oturmasını işaret etti. Kendi de oturacakken, Turgut’un yanında Seyfettin’e ayrılan koltuğun boş olduğunu gördü. Düşünceli düşünceli oraya baktı.

“Seyfettin nerede?”

“Gıda zehirlenmesi geçirmiş, Battal Bey. Müdahale yapılmış. Evde dinleniyormuş,” diye açıklama yaptı Turgut.

“Benim neden şimdi haberim oldu?”

“Biz de yeni haber aldık. Şimdi söylüyoruz işte.”

Battal, oturduğu yerden şüpheyle, bir Ali’ye, bir Turgut’a baktı.

“Neyse. Devamsızlık hanesine yazarız!”

“Yeni bir arkadaşımız var galiba, Battal Bey,” dedi Ali ve Nihat’a döndü. “Hoş geldin.”

Nihat, hafifçe başını eğerek karşılık verdi ona.

“Nihat ve Salih, beraber, Tuncay’ın işini üstlenecekler,” dedi Battal. “Bunun dışında organizasyonda bir değişikliğe gitmeyi düşünmüyorum. Seyfi’nin şu hareketi gibi durumlarla karşılaştıkça yönümüz değişebilir tabi. Toplantı mekânımız da aynı kalacak. Buraya taşındım.”

Bir anlık sessizlik oldu. Ardından Turgut lafı aldı:

“Battal Bey, Tuncay’ı organizasyondan almanıza bir anlam veremedim. Tüm ilişkilerin köprüsüdür Tuncay. Zeynel Bey’den sonra başkanlığı onun devralacağına kesin gözle bakardık.”

“Bakardınız, öyle mi?”

Turgut, Battal’ın bakışı üzerine yutkundu. Aynı tavırla Ali’ye de döndü Battal. Gerginlik oluşmuştu. Ali ve Turgut, birbirlerine baktılar. Battal’ın sesi tehditkar bir hal aldı.

“Bundan sonra sözlerinizi tartın da konuşun! Söz ağızda iken sahibinin esiridir. Ağızdan çıktıktan sonra…” Omzunun üstünden Nihat’a baktı. Nihat, gözleri Ali ve Turgut’un üzerinde, sakince, başını sallıyordu.

***

Holding bodrumunda, kasa dairesinde kilitli kalan ikilinin duvarda delik açma çalışması devam ediyordu. İkisi de bitkindi, ter içinde kalmıştı. Pazartesi, elindeki rafı Tuncay’a devredip, soluklandı. Tuncay, büyük bir gayretle duvarı kırmaya girişti. Bir yarım saat sonra o da hareket edemeyecek duruma gelmişti. Yere düştü, gözkapaklarını zor tutuyordu. Pazartesi, bir kâğıdı burarak, yeni bir meşale yapıp, yaktı, yere koydu ve onun ışığında işe devam etmek için rafı yüklendi. Kötü haldeydi. Tuncay, darbe gürültüsüne uyandı. Kalktı, diğer rafı alıp, Pazartesi’ye yardıma gitti. Bir biri, bir diğeri, ellerindeki raflarla kırımı sürdürdüler.

Yerdeki meşale sönmek üzereydi. Tuncay kırıma devam ederken, Pazartesi, yeni bir meşale hazırladı, kibritiyle tutuşturdu. Tuncay’ın son darbesiyle delik hayli genişlemişti. Pazartesi, meşaleyi deliğe tutup, içeriye baktı. Tuncay ellerini birleştirip, Pazartesi’nin havalandırmaya çıkmasına yardım etti. Pazartesi, bacadan gövdesinin yarısını geçirmişken etrafa baktı ve yukarıda kanalı gördü. Elindeki meşaleyi o kanala fırlatıp, kendisini bacanın içine çekti. Dikilip, kanala uzandı. Tutunarak, bedenini kanala çekti. İçeriye fırlattığı meşaleyi aldı ve kanalın içinde sürünerek ilerlemeye başladı. Sonunda, ışık yanan bir odaya açılan havalandırma ızgarasına ulaştı. Kanalın içinde zorlanarak döndü ve ayaklarını ızgaraya dayayıp, kendine çekerek, ızgarayı tekmelemeye girişti. Nihayet ızgara yerinden çıkıp, odaya düştü. Pazartesi, kayarak, açılan deliğin ucuna gitti, dönüp, aşağıya sarktı. Deliğin kenarına asılarak, bedenini aşağıya sallandırdı, deponun içine atladı. Atlar atlamaz da gördüğü manzara karşısında, olduğu yerde kalakaldı. Bir güvenlik görevlisi, kanlar içinde yerde yatıyordu.

O sırada holdingin giriş katındaki danışma kısmının önü, beyazlı adamlarla dolmuştu. Resmi kıyafetli, dah önce de bodrumda devriyeye inen dört görevli, onların ablukası altındaydı.

“Burada görevimizi layıkıyla yapıyoruz,” dedi görevlilerden biri. “Sürekli devriyemiz var. Bodrumda kimse yok diyorum! Belli aralıklarla diğer katları da gezmemiz lazım. İşimizi yapmamıza mani oluyorsunuz! Bunu geçin, aşağıda alarmlarımız var ve sürekli devrede.”

Dışarıda Battal’dan talimatları alan, beyazlıların lideri konumundaki adam, konuşan görevliye sert bir bakış attı.

“Hepimiz aynı kişiye çalışıyoruz. Biz emirle buraya geldik. Aşağıda adam ya da adamlar var. Demek ki uyuyorsunuz burada!” Bakışlarını sertleştirerek, görevliye iyice yaklaştı. “Benim adım Talip. Bu adı iyi belle.”

Omuz silkti görevli.

“Ne olacakmış?” Gömleğindeki isimliği işaret etti. “Benim adım da Timur.”

Bir diğer beyazlı, Talip’e yanaştı.

“Bunlara görünmeden girmeyi başaran adam, aynı şekilde çıkmayı da başarır. Aşağıya inmek için neyi bekliyoruz?”

“Battal Bey’in telefonunu,” dedi Talip. “Arkadaşları uyar. Silah olmayacak. Canlı istiyor.” Timur’a dönerek, işaret parmağını onun buruna uzattı. “Bir dahaki devriyeniz sabah altıda ve altıya daha çok var. Şimdi sakin sakin oturun!”

Aşağıda, Pazartesi, donup kaldığı yerden, az ötede yatan güvenlik görevlisine bakıyordu. Şaşkınlığını atar atmaz, adamın yanına gidip, kalbini dinledi, nabzını yokladı. Adamın ölü olduğuna kanaat getirince, etrafı araştırmaya girişti. Rafların birinde ağzı açık, büyük bir şişe kola gördü. Heyecanla şişeye atıldı, onu kafaya dikip, kana kana içti. Sonra kalktı ve elinde şişeyle çıktı odadan. Şişeyi bırakmadan koridorda ilerledi, panoyu açtı ve şalteri kaldırıp, kapıların açılmasını sağladı. Kasa dairesine gitti. Kapıya vardığında, açık kapının ardında, yerde bitkin oturan Tuncay’ı gördü. Tuncay, onu görür görmez kahkaha atıp, onu alkışlamaya başladı.

“Bu eski güzel günleri aklına getirdi mi?” diye sordu Pazartesi, elinde şişeyi sallayark Tuncay’ın yanıa giderken.

Tuncay, keyfi yerinde, yerden destek alarak doğruldu, ayağa kalktı.

“Daha da güzel, arkadaşım, daha da güzel.”

Tuncay, Pazartesi’nin uzattığı kola şişesini alıp, kafaya dikti.

“Daha iyi bir kahkahaya hazırlan, Duble Tuncay,” diyerek, dışarıya yöneldi Pazartesi. “Gel de bir bak.”

Tuncay, onu takip etti. Beraberce koridora çıktılar. İlerleyip, deponun açık kapısına geldiler. Pazartesi, Tuncay’a yerdeki adamı gösterdi. Tuncay, endişeli, ölünün yanına gidip, başına çömeldi. Pazartesi de yanaştı ardından. Tuncay, adamın sağına soluna baktı.

“Öleli en az bir gün geçmiş olmalı.”

Pazartesi, çömeldi ve ölüyü çevirerek sırtını gösterdi.

“Dört bıçak darbesi… Cuma akşamı öldürülmüş olmalı. İnsanların dağıldığı curcunada.”

Kalkıp, ölüye bakarak kapıya çekildiler.

“Kim yapmış olabilir?” diye sordu Tuncay.

“Ona sor,” dedi Pazartesi, ölüyü göstererek.

Çıkıp, koridordaki büyük duvar saatinin önüne geldiler. Saat 11’e gelmekteydi.

“Mesai saati geldiğinde bütün kapılar açılacak,” dedi Pazartesi. “İzlerimizi silmek için bayağı zamanımız var.”

Bir iki saat alan temizliğin ardından, kapıların denetimini de ele geçirmiş olmanın verdiği enerjiyle, kendilerine gelmişlerdi. Pazartesi, giyinmiş, çantasının yanında yere çökmüş, dosyalardan defterine not almaya devam ediyordu. Tuncay, kravatını takıp, ceketine uzandı. Yerde sağa sola dağılmış kâğıt yanıklarına, küllere baktı. Köşede, koridordan gelen ışığıkta not tutan Pazartesi’ye döndü. Ceketini giydi ve gelip, Pazartesi’nin yanına dikildi.

“Aradığın şeyleri bulabildin mi?”

“Ne?”

“Dosyalar diyorum.”

“Bilemiyorum, Tuncay. Bunların hepsi… Bilemiyorum.”

Tuncay, onun yanına çömeldi.

“Sen, Kasım’ın ekibindensin, değil mi?”

“Kasım da kim?”

“Sen Kasım’ın öksüzlerindensin. Seni o gönderdi…” dedi Tuncay, başını sallayarak. “Ona sipariş edilen cinayetlerin dosyalarının varlığını hep biliyordum. Ama Zeynel Bey’in onları burada tutacağı aklıma gelmezdi!”

Pazartesi, başını defterden kaldırıp, Tuncay’a baktı.

“Siz kodamanlar, her şeyi bilmek zorundasınız, değil mi?”

“Ben kodaman değilim. Görece zengin olabilirim, ama her zaman öyle değildim. Ben de bir öksüzüm. Annemi, babamı hiç tanımadım. Hasbelkader, Zeynel Bey beni buldu ve yanına aldı, yetiştirdi. Şimdi ise bir piç geldi ve her şeyimi elimden aldı!”

“Sen de onu soyup, yaralamak istiyorsun, öyle mi? İki milyonla mı yıkılır bu adam?”

“Önemli olan paranın miktarı değil. Dokunulabilir olduğunu fark etmesi… Gerçi, biri benim yerime bunu gerçekleştirmişe benziyor…”

“Görevliyi bıçaklayan kimse…”

“Bizden önce gelen ve paraları alan…”

“Kasayı açmasına yardım eden ortağı görevliyi ortadan kaldırdı.”

“Aynen öyle.”

“Aynen.”

Pazartesi, çantadan yeni bir dosyayı çıkarırken, Tuncay, yere oturup, başını dizlerine dayadığı kollarının arasına aldı.

“Sıçtın Tuncay… Sıçtın Tuncay…” diye söylendi kendi kendine.

Pazartesi, notundan başını kaldırdı.

“Efendim?”

Tuncay, sayıklamayı bırakıp, Pazartesi’ye döndü.

“Yeterince dosya taramadın mı? Bırak artık. Kalanını da götürürsün.”

“Kaçmam gerekirse, çantanın bana yük olmasını istemiyorum. Fazla da kalmadı zaten. Bir saatlik işim ya var, ya yok.”

“Belki o kadar zamanımız yoktur. Bir an önce çıkalım buradan.”

“Ben çoktan hazırdım saatler önce kasa açıldığında. Ama sen bırakmadın, hatırlatırım.”

“O zaman ağzına kadar dolu bir çantayla gidecektin. Şimdi çanta da hafifledi. Burada kalmamız için hiçbir sebep yok.”

“Nasıl yapacağız peki? Benim bildiğim tek çıkış, girdiğim yer. Yani ana giriş. Bütün güvenlik orada şimdi. O yüzden devriye zamanı kaçalım demiştim. Çıkışın en ıssız olduğu zamanlar onlar!”

Tuncay, pantolonunun arkasını silkerek kalktı.

“Bir şansımız daha var, desem?”

“Nasıl?”

Tuncay, ona duvarda açtıkları deliği gösterdi.

“Havalandırma kanalları. Otopark tarafına oradan geçebiliriz.”

“Otopark…”

“Tabi. Bu kısmın bitişiğinde, binanın kapalı otoparkı var. Orada beni bir araç bekliyor ve bu havalandırma kanallarının o tarafa bağlandığından yüzde yüz eminim.”

Pazartesi, duvarda açtıkları deliğe ve yerdeki çantaya baktı.

O esnada danışmanın etrafında biriken beyazlı adam ordusu, gelecek direktifi beklemekteydi. Talip, araştırır gözlerle, etrafa bakındı. Timur’a döndü.

“Bodrumdaki biri bu binadan nasıl çıkar?”

“Binanın girişi de çıkışı da burası. Mecburen önümüzden geçer. Bir de yangın merdiveni var. Ama onu kullanan da arka bahçeye çıkacağından ve istinat duvarı arkadan kaçmasına müsaade etmeyeceğinden, yine dönüp buradan geçmek zorunda.”

Talip, Timur’a baktı, elleri belinde. Giriş kapısına döndü. Cebi çaldı. Gayrı ihtiyari duvardaki kocaman, süslü saate kaydı bakışları, cebinden telefonunu çıkarırken.

“Alo…Tamam.” Telefonunu kapadı. Bodrum kata giden iki büyük iniş görünüyordu solda. Ciddiyetle yaptığı işaretlerle beyazlı grubu ikiye bölüp, birini bir inişe, diğerini ötekine yönlendirdi. Tekrar güvenlikçilere döndü. “Gözünüzü dört açın,” dedi onlara. “Buradan ya da kapı önünden kedi bile geçmesin. Adamı yakalarsanız, Battal Bey sizi ödüllendirecektir.”

Timur, başını iki yana salladı.

“Yine söylüyorum. İki gündüz, iki gece boyunca sürekli devriye yaptık. Aşağıda kimse yok.”

Talip, ters ters ona baktı ve dönüp, süratle öteki adamlara yetişti.

Aşağıda Pazartesi, elektrik panosunun başındaydı. Tuncay, elinde bir tabancayla ölü güvenlikçinin yattığı depodan çıkıp, Pazartesi’nin yanına geldi. Silahı görür görmez, kaşları çatıldı Pazartesi’in.

“Bu neyin nesi?”

“Çıkacağımız yerde neyle karşılaşacağımızı bilemeyiz.”

Pazartesi, panodaki kolu indirmeden önce, emin olmak için kasa dairesinin kapısına baktı. Kapıyı tutması için araya koyduğu çantanın yerinde olduğunu gördü. Dönüp, kolu indirdi. Kapılar birer birer kapandı mekanik gürültüleriyle. Pazartesi, kasa dairesine yönelecekti ki, Tuncay’ın sabit bakışlarını fark etti, durdu.

“Ne oldu?”

“İkimizin kaderleri bir şekilde birbirine bağlandı, arkadaş. Normal şartlarda bırak benimle aynı yerde olmayı, yanıma yaklaşmayı hayal edemezdin. Oysa şimdi aynı konumda, yan yanayız.”

“Yağmur yağıyor; sokakta olsak ve şemsiyemiz olmasa, tek bir çıkma varsa etrafta altına sığınılacak, zengin olsan, fakir olsan, kral olsan, dilenci olsan yan yana geleceksin mecburen.”

“Yağmur komünisttir; herkese eşit yağar. Rüzgâr ise kapitalisttir; zayıf olanı yıkar!”

Pazartesi, acı gülümsedi.

“Şimdi ikimiz de komünistiz, öyle mi?”

Omuz silkti Tuncay.

“Öyle demeyelim de, eşitiz, diyelim. Bu an için… Hem zengin ve fakir, komünist ve faşist, başbakan ve işçi; bunlar göreceli kavramlar. İnsan bir gün biri, bir gün diğeri olabilir. Tek ayrım var dünyada. İyi ve kötü! Gerisi hikâye.”

Pazartesi, Tuncay’a baktı. Ceketini ilikleyip, kasa dairesine yöneldiğinde, sesleri duydular. Gittikçe yaklaşan ayak sesleri geliyordu yukarıdan. İkisi de endişeli gözlerle merdivenlere döndüler.

“Ve işte yağmur geliyor,” ddi Tuncay. “Bu defaki sağanak hem de!”

Pazartesi, duvar saatine baktı.

“Devriyeye var henüz. Bu neyin nesi?”

Kasa dairesine gideceklerdi, ama kıpırdayamadılar. Gözlerini aşağıya inen merdiven holünün kapısından ayıramıyorlardı. Kapı bir anda açıldı ve beyazlı adamlar, kuduz köpekler misali, bodruma doluştu. İkili, dehşet dolu gözleriyle bir anda silkinip, cam kapının ardına kaçarak, kapıyı kapatıp, sürgülediler. Arkada biriken sürü kapıya yüklendi. Kuvvetli sürgü kapıyı tutuyordu, ama fazla dayanacak gibi değildi. İkili, nefes nefese, bir parça rahatlamış, geriledi. Tuncay, son bir umut, cam kapının önüne gitti yine. Yüzünü oldukça sert, öfkeli bir ifade kapladı. Avazı çıktığı kadar bağırdı:

“Siz kime daldığınızı sanıyorsunuz? Hepinizi tek tek ayaklarınızdan sallandıracağım! Derilerinizi yüzeceğim! Defolun, gidin buradan!”

Adamlar kapıyı omuzlamayı sürdürdüler. Pazartesi, bir eli çantanın kulpunda, kasa dairesindeydi.

“Kapı onları tutacaktır bir müddet. Gel!”

Tuncay, deliye dönmüştü. Belindeki tabancayı çekti. Kapının ardındaki adamlar bir iki adım gerilediler. O sırada diğer beyazlı grup da koridorun öbür ucundaki kapıyı zorlamaktaydı. Tuncay, öfkeyle o yöne döndü, ateş etmeye başladı.

“Hepinizi geberteceğim!”

Kurşunların tamamını harcamıştı. Tetiği çekmeye devam ediyordu yine de. Ardındaki cam kapının önünde az önce gerileyen grup, kapıyı tekrar omuzladılar. Tuncay’ın kurşun saydırdığı kapının kilidi kırıldı. Kapının ardındaki beyazlı kalabalık koridora akmaya başladı. Tuncay, kendini kasa dairesine zor attı. Pazartesi çantayı çekince, kapı kapandı. Yine kasa dairesine kilitlemişlerdi. Süratle duvarda açtıkları deliğe yanaştılar. İçerisi çok karanlıktı. Tuncay, deliğin yanında, yerde bıraktıkları feneri buldu. Bir umut, feneri denedi. Onu, eline vurarak yakmaya çalıştı. Yanmayınca, feneri öfkeyle fırlattı. Kapıya dışarıdan yüklenen kalabalığın gürültüsü derinden gelmeye devam ediyordu.

Cam kapı da açılmıştı dışarıda. Birleşen iki kalabalık, gürültüyle kasa dairesinin kapısına yüklendi. İkili telaşla bacaya daldı. Önden giren Pazartesi, çantasını kanala atarak, Tuncay’ın eline basıp, kanala çıktı. Oradan elini uzattı ve Tuncay’ı kanala çekti. İkili, sürünerek kanalda ilerlemeye başladı. Pazartesi, önlerinden çantayı itiyordu. İleriye doğru kanalın dallandığını gördüler. Kalakaldılar yerlerinde. Pazartesi, omzunun üstünden Tuncay’a baktı.

“Şimdi ne olacak?”

Önlerinde örümcek ağı gibi dallanan bir kanal yumağı vardı. Adeta bir labirente düşmüşlerdi.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir