roman 39. fasikül

BÖLÜM 10

BABALAR VE KIZLARI

 

 

Camı geçip, koridora dalan beyazlı güruh, alarmı harekete geçirmişti. Siren gürültüsü üst katlara kadar çıkınca, Timur ve bir diğer güvenlikçi, süratle bodruma inip, koşturarak elektrik panosuna gittiler, alarmı susturmak için. Cam kapının ötesi silme beyazlı adamla doluydu; bağırış çağırışla kasa dairesinin kapısını kırmaya uğraşıyorlardı. Güvenlikçileri gören Talip, onların yanına geldi, adamlarını yararak. Burnundan soluyordu.

“Yukarıda kalıp kapıyı gözlemenizi söyledim!”

“Bina yıkılıyor! Alarmı duymuyor musunuz?” diye çıkıştı ona Timur. “Yakın çevrede ne kadar polis varsa buraya akacak. Kata doluştunuz ve uyarı sitemi harekete geçti.” Arkadaşına döndü. “Aç şu kapıları. Yoksa bu geri zekâlılar kendilerini helak edecekler!”

Diğer görevli, panoyu açıp, şalterlerden birini indirince, alarm kesildi birden. Alarm kesilince paikle kanalda ilerlemeye çalışan Pazartesi ve Tuncay, durup, kanalın gerisine baktılar. Oluşan sessizlik, beyazlıları da şaşırtmıştı. Kapıdan gerileyip, etraflarına baktılar. O sırada panonun yanına giden görevli, kapıları açan kolu indirdi. Kapıların mekanik kilitleri, gürültüyle açıldı. Kasa dairesinin açık kapısından içeri bakan beyazlılar, Tuncay ve Pazartesi’nin orada olmadığını gördüler. İlk şaşkınlığı üzerlerinden atar atmaz, odaya daldılar. İki güvenlikçi, kasa dairesinin kapısına geldi. Kalabalıktan içerisi görülmüyordu. Talip de geldi. Kararsız, bir içeriye, bir güvenlikçilere baktı.

“Sen burada kal,” dedi Timur, arkadaşına.

“Tamam.”

Timur, odalara bakarak ilerledi. Talip, peşine takıldı. İki oda sonra depoya geldiler. Timur, içerde yerde yatmakta olan arkadaşını görünce telaşla onun başına seğirtti.

“Cemal! Cemal!”

Yerdeki adamın başına çöküp, kalbini, nefesini yokladı. O esnada telaşla kanal içinde yön arayan ikili, depoya açılan mazgalın ardından geçti. Timur, onları fark eder etmez, silahına sarıldı. Talip, onun koluna atıldı, ama geç kalmıştı. Ateş alan tabancadan çıkan kurşun, Tuncay’ın kolunda hafif bir sıyrık açtı. Pazartesi, Tuncay’ı kavradığı gibi öteye çekti. talip, Timur’u sertçe öteye savurdu.

“Onları canlı ele geçirmeliyiz!”

“Burada bir cinayet var! Mesai arkadaşımız öldürüldü!” Talip’e donuk, yaşaran gözlerle baktı. “Ne haliniz varsa görün!” diyerek, öfkeyle depodan çıktı.

Talip, olayı çözmeye çalışarak, yerde yatan adamı süzdü. Timur, elinde tabancası, koridorda, kasa dairesinin önünde bekleyen diğer güvenlikçinin yanına gelip, dairenin içine baktı. Ne yaptığının bilincinde olmayan beyaz takımlı güruh, Tuncayların açtığı deliği fark etmiş, oraya girmeye çalışıyordu.

“Yürü Cevdet. Bunların başıbozuk,” dedi Timur. “Cemal Ağabey öldürülmüş!”

Cevdet’in gözleri kocaman açıldı.

“Ne?”

Adamın kolundan tutarak, onu önüne kattı Timur.

“Yürü, yürü.”

Güvenlikçiler, gerisin geri, koridora girdikleri kapıya yöneldiler. O sırada depodan çıkmış olan Talip, nefes nefese onlara yetişti.

“Nereye gidiyorsunuz?”

Timur, kıpkırmızı bir suratla döndü ona. Öfkeden titriyordu.

“Arkadaşımız öldürülmüş burada! Siz, dangalaklar ordusu, neyin peşindesiniz?”

Talip, tekrar kapıya yönelen Timur’un bileğini yakaladı.

“Bu adamları yakalamak istiyorum. Canlı olarak.”

Kolunu kurtardı Timur.

“Ben de o katilleri yakalamak istiyorum. Mümkünse ölü olarak! Cemal’in dört çocuğu vardı, eline bakan!”

“Güzel! İkimiz de onları ele geçirmek istiyoruz. Şimdi söyle bana. O kanallar nereye bağlanıyor? Bu itler nereye ulaşmak hedefindeler?”

“Bu kısmın arkasında otopark var. Büyük ihtimalle oradan kaçmayı planlıyorlar. Şimdi yakamızdan düş!”

Timur, kolunu çekip, Cevdet’in ardı sıra yangın güvenlik holüne açılan kapıdan çıktı. Talip, arkalarından baktı. Sonra koridorun diğer ucuna döndü. Kasa dairesinin önüne geldi. İçeride karmaşa vardı. Adamların bir kısmı kanala giriyor, bir kısmı süratle kasa dairesinden çıkıp, diğer odalara geçiyordu. Talip, bir diğer odalara akan adamlara, bir kasa dairesine baktı. Kararsız, kasa dairesine girdi. Açık kasaya baktı. Kasada, etrafta yanık kâğıt atıkları vardı. Kasanın rafları yerdeydi. Adam, yerdeki yarısı yanmış, bükülü kâğıtlardan birini alıp, açtı. Üzerini okumaya çalıştı. Birden kâğıdı atıp, süratle koridora çıktı, avazı çıktığı kadar bağırdı:

“Toplanın!”

Odalara dağılan beyazlıların bir kısmı çağrıya uydu ve koridora çıkıp Talip’in yöneldiği tarafa gitti. O önde, diğerleri arkada, koridora ilk girdikleri kapıdan çıkıp, yukarıya yöneldiler. Korkunç yüzleriyle koşarak, merdivenlerden giriş kata çıktılar. Üçüncü güvenlikçi, danışma bankosunda, gergin, telefon görüşmesi yapıyordu. Dördüncüsü üzgün, sırtı bankoya dayalı, şapkasını geriye itmiş, alnını ovalamaktaydı. Beyazlılar bir anda kata daldılar. Talip, etrafa bakındı. Diğer iki güvenlikçi orada yoktu. Telefonda konuşan güvenlikçiyi görünce, süratle onun yanına gitti.

“Nereyi aradın?”

Güvenlikçi, bu sorgulamadan dolayı şaşkın, yanıtladı onu:

“Polisi.”

Talip, atılıp, adamın çenesine bir yumruk savurdu. Güvenlikçi yere yıkılınca, arkadaşı derhal silahına sarıldı.

“Lan!”

Talip, parmağını onun suratına kaldırınca, dördüncü güvenlikçi, olduğu yerde kalakaldı. Tabancasını kılıfına saldı.

“Öteki ikisi nereye gitti?”

Ayağa kalkan üçüncü güvenlikçi, çenesini ovalayarak, ilerideki inişi gösterdi.

“Şuradan otoparka bir iniş var…”

Talip, iniş yönüne, ardından da dönüp, güvenlikçilere baktı.

Kanalda ilerlemekte olan Tuncay ve Pazartesi, önlerindeki ızgaranın ardından, otoparkı görmüştüler. Karnının altında çantasıyla sürünen Pazartesi’nin yüzü güldü. Izgaradan sızan ışık yüzünü aydınlattı.

“Ulaştık.”

“Otoparkta mıyız?”

“Biraz gerile.”

Tuncay, geriledi. Pazartesi, kanalın içinde zorlukla dönüp, ayaklarını ızgaraya dayadı. Tuncay’ı kontrol etti.

“Nasıl oldun?”

“Önemli bir şey yok… Bir sıyrık. Bu arada, peşimizden geliyorlar.”

“Az sonra çıkıyoruz.”

Pazartesi, çantasını yana koydu ve elleriyle yerden destek alarak, ızgaraya sert bir tekme attı. Birkaç defa daha tekmeleyerek, kapağı düşürdü. Heyecanla kanal çıkışına ilerlediler. Çıkış deliğinden başlarını uzatır uzatmaz, gördükleri manzara karşısında donakaldılar. İki güvenlikçi ve beyazlılar, otoparka dağılmış, onlara bakınmaktaydı. Otoparka geçişten hala beyazlı geliyordu. Tuncay ve Pazartesi, kanalın içine, geriye doğru baktılar. Derinlerden, yaklaşmakta olan başka adamların uğultusu yayılıyordu kanala. İkili, birbirine bakıp, otoparka inmeyi tercih ederek, aşağıya atladı. Üstlerindeki kıyafetler, yırtık, perişandı. Bir anda etraflarında geniş bir halka oluşturan beyazlıların ortasında kaldılar. Beyazlılar da şaşırmıştı. İkili, sırt sırta verdi. O halde dönerek etraflarındaki adamları süzdüler. Pazartesi, çantasını bacakları arasına alıp, kemerini çözdü.

“Ne o?” dedi Tuncay. “Hocanın tarzını mı konuşturacaksın?”

“Hocam da kimmiş?”

“Aga Kasım, tabi ki.”

“Bunu kendime bağlayacağım. Elimdeyken dövüşemem, öyle değil mi?”

Pazartesi, süratle kemerini çantanın sapından, kolunun altından ve omzunun üstünden geçirip, göğsüne çaprazlama bağladı. Beyazlı halkası, ikiliye doğru bir adım yanaştı. Güvenlik görevlileri, ortaya atıldılar. Timur, havaya bir el ateş etti.

“Bunları bize bırakacaksınız! Bu katilleri polise teslim edeceğim!”

İkili şaşkın, birbirine baktı.

“Ne katili?”

“Kafayı mı yedin be adam?”

Diğer görevli, Cevdet de tabancasını çekti. İkisi de Tuncay ve Pazartesi’nin önüne durup, silahlarını beyazlılara çevirdiler.

“Arkadaşımızı öldürdünüz,” dedi Timur, gözünü beyazlı halkadan ayırmadan.

“Ne?” dedi dehşetle Tuncay. “Biz odaya girdiğimizde adam çoktan cortu çekmişti!”

“Polis sizi aldığında kendinizi aklama fırsatınız olacak!”

Talip, halkayı yararak, ortaya çıktı.

“Bana bak. İkimiz de aynı taraftayız,” dedi Timur’a. “Battal Bey, bu adamları canlı istiyor. Bizden kaçmaları mümkün değil. Battal Bey’in işi bittiğinde de polisler gelip onları alabilir. Şimdi tabancalarınızı indirin de adamları alalım.”

“İki tane adamı canlı götürmek için elli kişi geldiniz, öyle mi?” Sağlam durdu Timur.

Talip, ona yakındı. Ani bir hareketle üstüne atıldı.

“Eeh, yeter be! Saldırın!”

“Ulan!”

Timur’un silahı ateş aldı o anda. Ama kurşun boşa gitti ve tabanca yere düştü. Timur, silahının üstüne yattı. Paniğe kapılan Cevdet de daralan halkaya doğru ateş etti. Beyazlılardan biri omzundan vuruldu. Ortalık bir anda karışmıştı. Beyazlılar, Tuncay ve Pazartesi’ye saldırıp, kıyasıya vurmaya başladılar. Tümü beraberce yumruk salladığı için, çoğu darbe ikiliyi aşmakta, birbirlerine gelmekteydi. İkili, fırsat bulduğu anlarda önlerine gelene girişti. Özellikle Pazartesi, Aga Kasım tarzı Osmanlı tokadıyla, vurduğunu deviriyordu. Kendilerini toparlayan güvenlikçiler, ikiliyi korumaya çalıştılar. O ara bir fırsat yakalayan Tuncay, Pazartesi’yi de çekip, katlı otoparkın üst katlarına dönerek çıkan rampaya yöneldi hızla. Onları fark eden beyazlılar, artlarına düştüler. Yukarıya doğru çılgın bir kovalamaca başladı. İkili, kendilerine ulaşanlarla rampa boyunca dövüşerek ve bazılarını boşluğa savurarak, yukarıya ilerlediler. İki güvenlikçi de peşlerindeydi. Talip, nefes nefese kaldığı noktadan karşıdaki Tuncay’a seslendi:

“Duble Tuncay! Nereye gittiğini sanıyorsun? Çatıdan mı uçacaksın?”

Ellerini iki yana açtı Tuncay, bir yandan kaçmaya devam ederken.

“Allah büyük!”

Kovalamaca sürerken, beyazlıların bir kısmı ve görevli Cevdet, yarı yolda kesildiler. Tuncay ve Pazartesi, nihayet terasa varmıştı. Soluk soluğa kapıyı örtüp, orada buldukları ağırca bir kapağı kapının arkasına dayadılar. Az sonra kapı omuzlanmaya başladı. İkili, ayrı ayrı yönlere koşturarak bir çıkış aradı. Ama hem karanlıktı, hem de girdikleri kapıdan başka geçiş yok gibiydi. Ortaya gelip, endişeyle gözlerini kapıya diktiler. Kavganın devamı için pozisyon aldılar.

O kaos saatlerini İsmail Bey’in mekanında eğlenerek geçirmişti Zeynel Bey. Holding binasında olan bitenden zerre malumatı yoktu. Emekliliğin tadını çıkarıyordu bir anlamda. Çıkışta, İsmail Bey ve bir adamı, Zeynel Bey’i yol etmekteydiler. Kapının önünde, keyifle İsmail Bey’e döndü ihtiyar kurt.

“Vallahi, İsmailciğim, bugünüm dolu dolu geçti. Ama biraz fazla dolu geçti. Yoruldum. Demek, Candan Hanım’ın çıktığı mekan, bizim Turgut’un kardeşinin.”

“Evet, Zeynel Bey. İnşallah sizi eğlendirmeyi başarmışızdır.”

“Eğlendim. Eğlendim,” dedi Zeynel Bey, başını sallayarak.

Zeynel Bey’in beyazlı adamlarından biri aracı çalıştırmış, içinde beklemekteydi. Bir diğeri de ona arka kapıyı açtı. Zeynel Bey araca girerken, gökyüzüne izledi.

“Bugün havada bir tuhaflık var.” İsmail Bey’e baktı. “Yarın güzel olsa bari. Çiftlikte olacağım.”

“Siz yine de gitmeseniz, Zeynel Bey,” dedi İsmail Bey. “Bu hafta havanın bozacağını söylüyorlar. Köşkünüz şüphesiz oradan çok daha konforlu. Yıllarca bakımsız kalmıştır çiftlik evi.”

“Yo. Toparlattırdım orayı. Köşk artık Battal Bey’in. Ayak altında olmak istemiyorum. Bundan sonra çiftliğimde huzurlu bir yaşam süreceğim. Ne kadar ömrümüz kaldıysa artık!”

Zeynel Bey yerine oturunca, İsmail Bey, geriledi. Beyazlı, Zeynel Bay’in kapısını örtüp, öne geçti. Araba hareket etti. İsmail Bey, arabanın ardından baktı uzaklaşana dek ve adamı Tamer’le birlikte, mekânına döndü. İki adamı önde, Zeynel Bey arkada, cadde boyunca arabayla ilerlemekteydiler.

“Efendim, gerçekten çiftliğe mi taşınıyorsunuz?” diye sordu şoför.

“Öyle, delikanlı, öyle. Yine göçüyoruz. Kurtulamadık şu göçme işinden. Göçebe milletiz vesselam…” Başını cama çevirdi. “Göçebeliğimiz yüzünden hayvancılıktan vazgeçememişiz, hayvan sürülerimiz yüzünden de her gittiğimiz yerde dalaşmışız… Göçebeliğin müthiş zor koşulları, hepimizi böyle sert karakterli, haşin ve iyi savaşçılar yapmış. Bir de böyle itilip kakıldıkça, direnmişiz, daha da saldırgan olmuşuz.” Yüzündeki rahat ifade hüzne evrildi. “Geride bıraktıklarımızı anmaz olmuşuz…” Ciddileşerek, önüne döndü. “Yarın Candan Hanım’ı alıp çiftlik evine getirin. Misafirimizdir.”

O sırada arabanın ön camına sert bir cisim çarptı, cam zedelenmişti. Zeynel Bey, atıldı.

“Bu da ne?”

Şoför, direksiyon hâkimiyetini bir anda kaybetti. Önde de trafik akmaktaydı. Direksiyonu istemsiz olarak kırıp, frene bastı. Araba kaldırıma dayanarak, çapraz durdu. Arkadaki araç, son anda fren yaparak, Zeynel Bey’in arabasına çarpmaktan kurtuldu.

Çatıdaki bekleyiş, ikili için dayanılmaz bir hal almıştı. Kalpleri göğüs kafeslerini delecekti adeta. Kapının önündeki engel savruldu bir anda. Beyazlılar terasa doldular. İkili, bir an karşı karşıya kaldı onlarla. Beyazlılardan biri onlara atıldı. Atılmasıyla da gökten süratle düşen ceviz büyüklüğünde bir parçayla kendisini yerde buldu. İkili dahil herkes şaşırmıştı. Gökten düşen parçalar arttı. Beyazlılar korunmak istediler, ama teras açıktı ve sundurma da yoktu. Bir kısmı içeriye kaçtı. Pazartesi, göğsünde bağladığı kemeri çözüp, çantayı Tuncay’la kendisine şemsiye yaptı. Üzerlerine atılma cesareti gösteren, kafasına yediği parçayla kaçmak zorunda kalıyordu. Gökten iri iri dolu yağıyordu. İki güvenlikçi de gelmişti. Doluya dalmaya cesaret edemediler önce. Timur, kenara savrulmuş kapağı gördü ve atılıp, onu başına şemsiye yaptı. Curcunanın içinde zorlukla ilerleyerek, beyazlılarla doluya rağmen tekme tokat kavgayı sürdüren ikiliye terasın bir köşesini işaret etti. Beyazlılar, canlarının derdine düşmüşlerdi. Fırsattan istifade eden ikili, görevlinin ardından, onun gösterdiği köşeye seğirttiler. Timur, bir eliyle başının üstünde kapağı tutarak silahını doğrultup, onları köşeye yönlendirdi. Köşede aşağıya kadar inen çelik bir dış yangın merdiveni vardı. İkili terastakilere baktı ve tereddütsüz, yangın merdivenine geçti. Timur da arkalarından indi. İkili önde, Timur arkada, seri şekilde inmeye devam ederlerken, dolu parçaları çelik merdivenin sağına soluna vurup sekiyordu. Dolu tanelerinin çarptığı bir iki cam kırıldı.

Nihayet binaya girmeyi başarmışlardı. Timur, elinde tabancası, elleri havada Tuncay ve Pazartesi’yi önüne katmış, onları yangın merdiveni tarafından, içeriye getiriyordu. Üçüncü ve dördüncü güvenlikçiler, şaşkınlıkla onlara baktılar.

“Dışarıda inanılmaz bir dolu başladı,” dedi üçüncü.

“Farkındayım!” dedi Timur, nemden bedenine yapışan kıyafetini çekiştirerek.

“Cevdet nerede?” diye sordu dördüncü.

“Şu beyazlı hıyarlarla yukarıda. Az sonra inerler.”

Üçüncü ve dördüncü, nefretle elleri havada ikiliye baktılar. Tuncay, hiç istifini bozmadan, sırıtarak, çenesiyle kapıyı işaret etti. Güvenlikçiler kapıya dönünce, dışarıdaki polis araçlarını gördüler. Araçlardan inen polisler, girişe geldiler. Sağlam kalan beyazlılar ve güvenlikçi Cevdet de aşağıya inmişti. Gelen polisi görünce, onlar da oldukları yerde kalakaldılar.

Emrah komiserin aracı da binaya varmıştı. Aracın kapısı açıldı ve lüks ayakkabısı, özenli giyimiyle arabadan indi komiser. Bu kıyafetler, aslında normalin altında bir boya sahip, karmaşık, düzen tutmayan saçı ve kalın çerçeveli gözlükleri ardındaki Emrah komiserin üzerinde oldukça komik duruyordu. Bu tür şeyleri önemsemezdi ama. Aşıktı işine. Bina kapısına ilerledi ve dışarıda kalan polislerin arasından geçerek, içeriye girip, ortaya geldi. Talip, diğerlerinin arasından sıyrılarak, onun önüne geldi. Üçüncü güvenlikçi de Emrah’a yönelmişti.

“Hoş geldiniz, komiserim,” dedi.

Kerim, bir Timur’a, bir Emrah komisere baktı. Göz göze geldiler Emrah’la.

“Nedir?” diye sordu Emrah, ciddiyetle.

Tuncay ve Pazartesi, birbirlerine baktılar. Pazartesi’nin bakışları, elindeki çantaya kaydı. Endişeliydi.

***

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir