roman 40. fasikül

Boğaz’da inanılmaz güzellikte bir gündoğumu manzarası eşliğinde balık tutmaya gelen insanlar, üşenmeksizin, saatlerce dikileceklerdi kıyıda. Vapurlar çoktan mesaiye başlamışlardı, kediler de. Serine aldırmadan eşofmanlarını üzerlerine çekmiş, spor yapan, koşan, yürüyen gençli yaşlı insanlar geçiyordu balıkçıların arkalarından.

Holding binasının girişi, gece yaşananlar hiç olmamış gibi, sakindi. Katta sadece, gecekilerden ayrı iki güvenlik görevlisi ve bir danışma memuru vardı. Sessizlik hakimdi tüm binaya. Duvardaki büyük saat 7:45’i gösteriyordu. Az sonra, bina çalışanları, önce teker teker, ardından grup grup gelmeye başladılar. Giren, danışma yanındaki kart okuyucuya kimliğini okutup, katlara yöneliyordu. Bina kalabalıklaştı giderek. Sessizlik, yerini curcunalı bir gürültüye bıraktı. Ofislerine geçen insanlar çalışmaya, sohbet edip gülüşmeye, çay, kahve içmeye daldılar.

Kasım, holding girişine uzak park eden taksiye yaslanmış, endişeli, bıyığıyla oynayarak kapıyı izliyordu. Polis arabaları gitmişti. Sadece Emrah’ı getiren araç binanın önündeydi. Kasım, burnundan soluyarak, saatine baktı.

“Kalabalıkla çıkması gerekiyordu. Bir aksilik var!” diye geçirdi içinden. Kararsız, etrafına bakındı. Battal’ın aracını fark etti. Aracı kullanan Salih’in yanında Nihat, arkada da Battal oturuyordu. Araba, kapıda durdu. Nihat ve Battal, inip, binaya girdiler. Salih, arabayla otoparka yöneldi.

“Ulan, Perşembe’ye verseydim işi şimdiye bitirmiş, gelmişti onca vurdumduymazlığına rağmen! Benim çocuklara ne oluyor böyle?” diye söylendi kendi kendine Kasım. Ardından dönüp, şoföre eğildi. “Sen git şimdi. Ararım.”

Taksici, ayrıldı. Kasım, holdingin kapısını rahatça izleyebileceği bir kafeye yöneldi.

***

Candan’ın evi acemice, bir öğrenci evi gibi döşenmiş, az eşyalı, Amerikan mutfaklı bir salon ve bir yatak odası ile bir duşu ve bir tuvaleti olan, küçük bir mekândı. Bir dubleksin üst katıydı ve genişçe de bir terasa sahipti. Mutfak masasında henüz konduğu belli kahvaltılıklar duruyordu. Candan, eşofmanlarıyla, Elçin Beg, yakası karanfilli şık takımıylaydı. Bir buket kırmızı karanfil de masanın kenarında duruyordu. Simit de vardı. Dışarıda hava pusluydu. Candan, mutfak masasında oturan Elçin Beg’in sırtına bir minder yerleştirdi.

“Kusura bakma, eşkıya. Evim gibi sandalyelerim de pek konforlu değil.” Ocağa yöneldi. “Çayın nasıl olsun?”

“Daima demli içerim, şirinim. Evin konforunu da takma kafana. Ne de olsa otel odasından iyidir.”

“Pek şikâyetçi olduğumu söyleyemem doğrusu,” dedi Candan çayları koyarken, şişinerek. “Harika manzaralı bir terası var!” Çayları getirip, oturdu masaya.

Elçin Beg, gülümsedi.

“Beni çağırmakla çok iyi ettin, şirin kız. Bir ev sıcaklığına hasret kalmıştım inan.” Çayından bir yudum aldı. “Peki, arkadaşların nerede kalıyor?”

“Alt kattalar. Burası bir dubleks. Sadece bu kata ayrı bir giriş daha açmışlar. Grubun diğer üyeleri erkek, biliyorsun. Böyle daha rahat ediyorlar. Gerçi hepsi kardeşim gibidir.” Candan, gülümseyerek simitlere baktı. Birini Elçin Beg’in önüne koydu, diğerini kendine alıp, ısırdı. “Asıl bu simitler makbule geçti, eşkıya. Buraların ekmeği nefretlik! Ama simitler bir harika.” Karanfillere dokundu. “Sabah sabah çiçekleri nereden buldun?”

“Onlar beni buluyor artık! Hem bugün tüm güzellikler bana yağsın. Senin de inşallah.”

“Hayırdır?  Ha, doğru ya. Bugün kızınla buluşuyorsun!”

“Ve belki sen de babanla.”

“Orasını bilemiyorum. Çok da gönüllü değilim doğrusu. Ben istediğimi aldım. Ona varlığımı gösterdim. Ondan bir şey istemiyorum.”

“Ne diyeyim? O da bir babadır. Uzun yıllar çocuksuzluk çekmiştir. Bir yetimhanesi olduğunu biliyor muydun Zeynel Bey’in? Gider, oradaki çocukları sever.”

“Bana karşı da çok sıcaktı ha!” dedi Candan, sitemli. “Aman, sıcaklığı da onun olsun! Anamı tanımamış. Beni tanısa ne olur!” Elçin Beg’e bakınca, birden modu değişip, neşelendi. “Dükkân bitti mi?”

“Tamamlandı çok şükür. Bugün kızıma da göstereceğim.”

Elçin Beg, çayını alıp, terasa yöneldi. Teras, su içindeydi. Camekândan manzaraya baktı.

“Manzara gerçekten de güzelmiş, şirinim… Gece yağmur mu yağdı?”

“Allah Allah. Sen fark etmedin mi?” kalkıp, elinde simitiyle adamın yanına geldi. “Geceyarısına doğru inanılmaz dolu yağdı. Ceviz büyüklüğünde böyle. Gürültüsü dayanılmazdı. Kısa sürdü gerçi.”

“Buralara yağdı o zaman.”

Candan, pervaza dayandı, simidinden bir parça ısırdı. Eşofmanının koluna dökülen susamları temizledi eliyle. Beraberce camekânın ardındaki manzarayı seyre koyuldular.

“Şu çocuk seninle görüştü mü?” diye sordu Elçin beg, gözünü manzaradan ayırmadan.

“Hangi çocuk?”

“Geçenlerde seni izlerken yanıma geldi bir arkadaşıyla. Beni baban sanmış. Seninle tanışmak istediğini demişti. Ben de doğrudan sana gitmesini söyledim.” Gülümsedi. “Sanırım âşık.”

“Şu polis çocuğu diyorsun. Geldi, geldi. Tanıştık. Birkaç kez görüştük hatta. Israrlı. Bilemiyorum. Polislerden pek hoşlanmıyorum galiba.”

“Polis olması sadece bir detay. Delikanlıdan hoşlanman önemli.”

“Hoş olmasına hoş. Biraz kilolu olmasına rağmen, idare eder. Ama bizim disko da öyle ucuz bir yer değil. Her gece, her gece, usanmadan geliyor. Müsrifleri sevmem. Hem dedim ya, polisleri de sevmem.”

“Yine de büyük konuşma. Zamanın ne göstereceği belli olmaz.”

“Olur, olur.” Birden şımarık bir tavırla Elçin Beg’e döndü. “Hem ben seninle evleneceğim! Şu işlerini bitir de.” Elçin Beg’in bir şey demesine fırsat vermeden onun yanağını öpüp, masaya döndü.

“Deli kız,” dedi Elçin Beg, gülerek.

Sandalyesinin koluna takılı çantasına uzandı Candan. İçinden bir DVD kabı çıkardı.

“Asıl, benim sana bir sürprizim var.” DVDnin kapağını gösterdi Elçin Beg’e. “Söz vermiştim, hatırladın mı?”

Bir on dakika sonra televizyon karşısındaki kanepeye kurulmuş, Eşkıya’yı izliyorlardı. Elçin Beg, bütün ilgisini filme vermişti. Ne zamandır film izlemediğini kendi bile unutmuştu. Filmin kendine ait bir zamanı vardı ve Elçin Beg’i o zaman süresince tüm dertlerinden, kederinden, düşüncelerinden uzaklaştırıvermişti o zaman içeriside. Candan, mutlulukla başını onun göğsüne bırakmıştı.

***

Kereste fabrikasında, Salı ve Kudret kesmede, diğer işçiler istiflemede, yoğun bir çalışma içindeydiler. Kesimini yaptıkları grup bitince, Salı, soluklanmak için çıktı. Az sonra Kudret de kapıya gelmişti. Salı, sigarasını yakıp, kibrit çöpünü atttı ve derin bir nefes çekti sigaradan. Yola, karşıya baktı, hareket yoktu. Gözleri düştü. Yanına geldi Kudret.

“İyisin, değil mi Mehmet Abi?”

“İyiyim. İyiyim, Kudret. Biraz soluklanayım dedim,” diyerek cebinden paketi çıkarıp, ona uzattı Salı.

“Eyvallah abi.” Paketten tek dal sigara çekti Kudret.

Salı, yanan sigarasını uzattı Kudret’e. Kudret, onunla kendisininkini yakıp, gülümseyerek geri verdi sigarayı. Gökyüzünde kuşlar, karşıda gezinen bir köpek, atölyelere mal getiren götüren kamyonlar…

“Evden memnun musun, abi?” diye sordu Kudret.

“Oldukça iyi. Bana fazla bile hatta. Sağ olasın.”

“Ne olacak, abi. Ne yaptık ki?”

“Ben buraları bilmem. Sen olmasaydın, bu ev işini iki ayda çözemezdim! Bunun altında kalamam.”

“Dostluğun yeter, abi.”

“Dostluk?” Başını salladı Salı. “Dostluk…” Sigarasını attı. “Hadi içeri girelim. Çocuklar malzemeyi hazır etmiştir.”

Kudret de sigarasını bitirmişti. Bir fırt daha çekip, kalanı attı. Salı’nın peşinden, içeriye girdi.

Aynı sabah Çarşamba, belki bir tam gün süren uykusundan ancak aymıştı. Yatağında doğruldu. Açılmış yer sofrasındaki zengin kahvaltıyı şaşkınlıkla seyretti. Dışarıda birileri odun kesiyordu. Çarşamba’yı kendine getiren biraz da o darbe sesleriydi. Kalktı Çarşamba. Sinideki dağçileğinden yapılma enfes reçele daldırdı parmağını. Ufacık bir çileği alıp, attı ağzına. Kapıya gidip, dışarı çıktı sonra. Eşikten dışarı adımını attığında, ileride odun kesen annesini gördü. Kadın, işine dalmıştı, onu fark etmedi. Alışkın, yüzünde usanma emaresi olmaksızın parçalamaktaydı odunları. Çarşamba, koşarak yanına gidip, kadının elindeki baltaya sarıldı. Anası, baltayı vermek istemedi önce.

“Bu benim işimdir uşağım,” dedi, kendine has şivesiyle. “Yol yorgunusun hala. Dinlen.”

Çarşamba, baltayı bırakmadı. Bakışlarını kadının gözlerine dikip, başını iki yana salladı. Kadın, saldı baltayı. Çarşamba, büyük bir mutlulukla odun kırmaya girişti. Kadın, eve doğru geriledi ve kapıya yakın durup, parlayan gözleriyle oğlunun çalışmasını seyretti. Çarşamba, bir süre daha odun kestikten sonra, bir anlık soluklandı. Doğrulup, terini sildi alnının. Önüne sonsuz bir halı gibi uzanan yeşile daldı. Hatırasında dayısını vurmasını sağlayan, daha doğrusu onu yüreklendiren arkadaşı vardı. Beraberce ağaçların arasında koşturuyorlar, yüzlerinde engin bir neşe. Koştururlarken, bir köke ayağı takılan arkadaşı yere kapaklanıyor, onu tutmak isteyen Çarşamba da çimene gömülüyor yüz üstü. Başlarını kaldırdıklarında, hemen önlerinde bir çift ayak görüyorlar. Çarşamba’nın dayısı karşılarında dikilmekte. Bakışlarını zebellah gibi adamın yüzüne kaldırıyorlar. Gözünü kendini bu anıya götüren yeşilden alıverdi Çarşamba. Sonrasının kendisini lal bırakan o ana uzanacağından korkmuştu.

***

Emrah komiser, holdingde iki ofisi boşalttırıp, sorgu odasına dönüştürmüştü. Birinde Tuncay, diğerinde Pazartesi, çapraz sorgudaydılar. Tuncay’ı Emrah komiser, kendi sorguluyordu. O ofiste ikisinden başka bir de güvenlikçi Timur vardı geceden. Adamın gözlerinden uyku akmaktaydı, ama olayın sonuna kadar binada kalmak için direniyordu. Tuncay, kayıtsız, rahattı. Ofis odasında Emrah, masanın koltuğunda, Tuncay, onun karşısındaki döner koltuklardan birinde oturuyordu. Timur ise mini buzdolabına dayanmış, gözlerini ayırmadan, kinle Tuncay’a bakıyordu. Tuncay, ukala tavırlar içinde, iki ayağını da kaldırıp, Emrah’ın oturduğu masaya dayadı. Emrah, bıkkındı.

“Yalnız! Yalnız… Herkes yalnız!” Ellerini masaya vurarak, kalktı. “Ben bile burada yalnızım!” Masanın yanından dolanıp, Tuncay’ın bacaklarını tutttu, savurdu. “Ancak olan şu ki, siz ikiniz hafta sonu o bodrumdaydınız!”

Tuncay, Emrah’ın verdiği ivmeyle koltukta bir tur attı. Elleri beline dayalı, dik dik kendisine bakan komiser, ondan bir yanıt bekliyordu. Tuncay, itilip kakılmaya alışkın değildi. Emrah’ı yüzüne bakmadan cevapladı:

“Hafta sonlarını kent dışında geçiririm. Bodrumda değil! Üstelik bu benim binam. Herhangi bir zamanda burada bulunmamdan daha doğal bir şey olamaz herhalde.”

Timur atıldı:

“Giriş bilgileri iptal edilmiş bir bina sahibi!” Emrah’a döndü. “Tuncay Bey’in holdinge gelmesi Battal Bey tarafından yasaklandı!”

Emrah, adamın önüne geçerek, onu tutmuştu.

“Tamam. Yavaş ol.”

“Üstelik gözünü kırpmadan arkadaşımızı, Cemal’i kevgire çevirdi!”

“Gözünle gördün mü be adam?” dedi Tuncay, gergin bir havada, yerinden kalkmadan.

Timur, öfkeyle tekrar atıldı, ama Emrah onu sıkıca tutup, kapıya savurdu.

“Tamam, dedik arkadaşım! Sen gerekli bilgileri verdin, sağ ol. Şimdi çık ve bundan sonrasını bana bırak. Merak etme.” Kapıyı açtı ve güvenlikçiyi dışarı çıkardı. Kapıda Battal’la burun buruna geldi Emrah. Nihat, Battal’ın hemen yanındaydı. Onları oraya getiren güvenlikçi Cevdet de yanda bekliyordu. O, arkadaşını görünce merakla ona yanaştı.

“Abi, ne oldu?”

“Bir şey yok. Gel.”

Koridor boyunca uzaklaştılar.

“Burada neler döndüğünü bana izah edin, komiser bey,” dedi Battal, Emrah’a.

“Siz kimsiniz?” diye sordu ona Emrah.

“O Battal Bey, geri zekâlı!” dedi içeriden Tuncay, keyiflenerek.

Emrah komiser, omzu üzerinden, çatık kaşlarıyla Tuncay’a bakıp, tekrar Battal’a döndü.

“Bodrumdaki kasanız soyulmuş. Daha da önemlisi, güvenlik görevlilerinizden biri bıçaklanarak öldürülmüş… Kasada ne kadar para vardı?”

Battal dudak büktü.

“İki milyon civarında. Holding çalışanlarına dağıtılacak maaş ve ikramiyeler… Belki ayrıca bazı dosyalar.”

“Ne dosyaları?”

“Dökümler olmalı. Kasa defteri filan… Parasında değilim.” İçeriye baktı, ofise doğru. “Bu sorguyu burada yapmak zorunda mısınız?”

“Binanızdaki en tenha katı seçtim. Merak etmeyin. Çalışanlarınızı rahatsız edeceğimiz bir durum yok. İkisinin de sorgusunu bugün burada, olay yerinde bitireceğim.”

“İkisi mi?”

“Evet. Bir adam daha var,” diyerek, bitişikteki ofisin kapısını açtı Emrah.

İçeride sivil giyimli bir polis ve yüzünden yorgunluk akan Pazartesi, bir masanın iki yanında karşılıklı oturmaktaydılar.

“Bu adamı tanımıyorum,” dedi Battal.

“Orçun Semerci diye biri. Tabi gerçek adı buysa! Araştırıyoruz.” Kapıyı çekti Emrah.

“Bak, komiser. Bu işi sessiz sedasız, basını falan karıştırmadan çözeceksiniz.”

“Diğer polisleri ve araçları zaten bunun için geri gönderdim. Sadece bodrumda araştırma yapan iki adamım var. Hem bu olayın duyulmasının zararı ne, anlayamadım?”

Battal, Tuncay’ın sorgulandığı ofisi işaret etti.

“İçerideki serserinin kim olduğunu biliyor musunuz?”

Emrah komiser omuz silkti.

“Evet. Tuncay Tuncay.”

“Yani holdingin asıl sahibinin eski sağ kolu! Siz dediğimi yapın. Ofislerimi kullanıyorsunuz, bari adamlarımı meşgul etmeyin. Bu güvenlikçilerin her birinin sorumlulukları var.”

“Sorumluluklarını nasıl yerine getirdiklerini gördük!” dedi Emrah, imalı.

Birbirlerine dik dik baktılar. Battal, hırsla asansöre yöneldi. Ardından gelen Nihat’a döndü asansöre varınca.

“Nihat. Burada kal. Tuncay’ı ve diğer adamı asla gözden kaçırma.”

“Buradan nereye gidebilirler ki?”

“Dediğimi yap!” Sesini bir parça yumuşattı. “Rica ederim.”

Nihat, geri durdu. Battal asansöre binince, Nihat döndü ve arkalarından bakmakta olan Emrah’ın yanına gitti. İçeriye girmeye niyetlendi, ama Emrah onu durdurdu.

“Sorguları bitince. Sorguları bitince.”

Böyle deyip, ofise girdi ve kapıyı kapattı Emrah.  Nihat, gerileyip, iki ofisin tam ortasında yere oturdu ve sırtını duvara dayayıp, beklemeye başladı.

Ofise girer girmez, gidip, masaya dayandı ve tepeden Tuncay’ı süzdü Emrah. Tuncay, yine rahat bir pozisyonda, masanın üzerinden aldığı bir aksesuarla oynamakta, Emrah orada yokmuş gibi davranmaktaydı.

“Bak, Duble Tuncay,” dedi Emrah. “Hakkındakileri biliyorum. Uzun zamandır sizleri araştırıyoruz. Zeynel Bey’in konseyini, kaçakçılık döngüsündeki yerlerini, yıllardır işlenen faili meçhul cinayetleri ve saire, ve saire.”

“Ee, bir sonuca varabildin mi bari?” dedi Tuncay, dalga geçer bir tonda.

“Vallahi, ilişkiler ipleri birbirine dolanmış bir yün çilesi gibi dallanıp budaklanmıştı,” dedi Emrah, öfkesini kontrol etmeye çalışarak. “Ama sizin bu soygun işi, her düğümü çözecek gibi. En azından bana yeni bir başlangıç verecek. Sağ olun.”

“Eksik olma da, ne soygunundan bahsediyorsun, sorması ayıp?”

Emrah, dik dik baktı Tuncay’a. Dudağının yarısıyla, anlamlı, sırıtarak, başını salladı. Ağır adımlarla onun etrafında dolandı.

“Senin bodrumda kapalı olduğun hafta sonu, şirketin iki milyonu yürüyor ve sen bundan haberdar değilsin, öyle mi?”

“Kaç kere söyleyeceğim, komiser, hafta sonlarını kent dışında geçiririm. Yazlığım var. Beni tanıyorsan, bunlardan haberin olmalı.”

“Seni tanıyorum, Tuncay Tuncay. Zeynel Bey’den öncen karanlık. Bilinen, Karadenizli olduğun. Bir de köyün hakkındaki efsaneler. Erkek sakinlerinin tümünün kiralık katil olduğu, gizlenmeleri için nüfus kâğıtlarının dahi çıkartılmadığı esrarengiz dağ köyü!”

“Dediğin gibi. Efsane! Bak ben demedim. Sen dedin.”

“Pekâlâ. Sizi iyi kötü biliyormuşuz. Şimdi… Gece beraberce bir yığın beyazlı palyaçoya karşı kıyasıya dövüştüğün, yandaki şu adamı tanımıyorsun ha? Hani şu havalandırma kanalına birlikte girdiğiniz!”

“Rastlantı.”

Kollarını kavuşturup, Tuncay’ın karşısında dikildi Emrah komiser.

“Beni ne sanıyorsun?”

“Bir polis?”

“Doğru. Orçun Semerci’yi tanımıyorsun ama polis olduğumu biliyorsun…” Ellerini beline koydu. Sonra bir elini yumruk yapıp kafasına vurdu. “Kalın, cahil polis kafası işte! Almıyor. Ama uğraşıyorum. Yavaş yavaş anlat.”

“Neyi anlatayım, arkadaş?”

“Örneğin, nasıl oldu da hafta sonu kasa dairesinde, hadi onu geçtim, havalandırma kanalında ikiniz bir araya geldiniz?”

Omuz silkti Tuncay.

“Rastlantı.”

Emrah, öfkesini tutamamıştı bu defa. Atıldı, Tuncay’ın koltuğunu yüz yüze gelecekleri şekilde döndürdü. Avucunu açıp, elini kaldırdı.

“Bana bak! Suratına rastlantıyla olacak bir şey biliyorum!”

Tuncay, kayıtsızca onun avucuna baktı.

“Güzel bir hayat çizgin var.”

Emrah, Tuncay’ı tokatlamak için kaldırdığı elini indirdi. Burnundan soluyordu. Tehditkâr bakışlarla parmağını Tuncay’ın suratına salladı.

“Sana söylüyorum, zaman benden yana.”

Emrah, ceketinin cebinden cep telefonunu aldı. Numarayı çevirip, telefonu kulağına götürdü.

“Ahmet, gelin ve bunu alıp, bodruma indirin. En baştan başlayın,” dedi telefondakine ve gözlerini Tuncay’a dikti. “Yorulduğunda, haberim olsun.”

***

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir