roman 41. fasikül

Zeynel Bey, artık çiftliğindeydi. Uzun uzun yıllar olmuştu oraya uğramayalı. Bir haftadır bakımı yapılıyordu çiftlik evinin. Kararlıydı Zeynel Bey; elini eteğini çekecekti işlerden ve ömrünün kalanını baba yadigarı o çiftlikte, huzur içinde geçirecekti. Belki de kızıyla…

Eski söz konusu olduğunda unutmayı tercih ederdi hep. Yıllar önce neler neler olmuştu bu çiftlk evinde. Ne insanlar gelip geçmişti. Salı’nın da kaldığı, çalışanlara ait kulübeler kaldırılmıştı. Daha modern çitlerle çevrilmişti çiftlik.  Eski çalışanlarından bir tek, hem kadim dostu, hem de en güvendiği dostlarından biri olan seyisi kalmıştı geriye. Hizmetçiler ve birkaç görevli, birkaç koruma, hepsi yeniydiler. İstanbul’daki çalışanlarının tümünü Battal’a bırakmıştı. Bir de Kasım’ı hatırlıyordu, kahyalığını yapmıştı, işlerin çiftlikten yürüdüğü dönemlerde. Çitliğin muhtelif yerlerine dağılmış, tıfıl korumalarına göz gezdirdi umursamazca.

“Kasım,” dedi ardındaki, o günün davetsiz misafiri Ali’ye. “İnatçı Kasım, gömdün kendini bir kahvehaneye.”

“O kendince, kendi krallığında şimdi, Zeynel Bey. Krallıktan da ne kadarı kaldıysa!”

Ali’ye omzunun üstünden bir bakış atıp, tavlaya doğru ilerledi Zeynel Bey. Çizmelerini geçirmişti ayağına. Kravatı, ceketi atmıştı, ağalık günlerine dönüvermişti yeleği, tespihiyle. Tavlada, içerideki tek atı tımar etmekteydi ihtiyar seyis. İşini özenle yapıyordu. At, gösterişli bir hayvandı. İçeri giren azıcık ışık üzerine vurdukça, tüyleri altın gibi parıldıyordu. Zeynel Bey, atı inceleyerek gezindi. Ali, bir kuyruk gibi onun peşinde dolanıyordu.

“Nerede o eski kısraklar! Yıldırım’ın yerini hangisi tutabilir?” diye söylendi Zeynel Bey.

“Bu da iyidir beyim,” dedi seyis, ihtimamla işine devam ederken. “Küçük hanıma yakışacaktır inanın. Ha, eskiyi aramak boşa. Şimdi ne eskisi gibi ki. İnsanların dahi içi boşaldı.”

Dışarıya yöneldi Zeynel Bey.

“Ne dersen de. Yıldırım olmalıydı…”

Ali, seyise yaklaştı, kulağına eğildi.

“Ne oldu ki Yıldırım’a?”

“Beyim vurdu,” diyerek yanıtladı onu seyis, başını işinden kaldırmadan.

Ali, bir seyise, bir uzaklaşan Zeynel Bey’e baktı. Sonra süratli adımlarla onun ardına düştü. Zeynel Bey, dışarıda, boyası yenilenmiş çiftlik evini süzmekteydi. Ali, yanına geldi.

“Zeynel Bey…”

“Dünyanın öbür ucuna kaçsam sizden kurtulamayacağım, değil mi?” dedi Zeynel Bey, başını çevirmeden.

Yutkundu Ali.

“Şirketin kasası soyulmuş. İki milyon çalmışlar.”

Kılı kıpırdamamıştı Zeynel Bey’in.

“Holding artık beni ilgilendirmiyor. Her şeyin sahibi Battal artık.” Ali’ye baktı. “Sizin bile! Bir sorunda ona gideceksiniz.”

“Zeynel Bey, sadece paralar değil, bir takım dosyaların da gittiği söyleniyor. Belki işlerinizle ilgili…”

“Yeter!” Öfkeyle tersledi onu Zeynel Bey. “Ben geçmişimi dürdüm ve kaldırıp çöpe attım. Bu çöpleri ancak köpekler karıştırır. Benim de köpeklerle işim olmaz. Anlaşıldı mı?” Ali’nin lafı boğazına düğümlenmişti. “Bir daha bana ulaşmaya çalışmayın.” Yüzünü eve çevirdi. “Şimdi git. Bir misafirim gelecek. Hazırlanmam lazım.”

Zeynel Bey, eve yöneldi. Ali, olduğu yerde kaldı bir süre, şaşkın. Döndü, gitti; arabasına atlayıp, çiftlikten ayrıldı. Zeynel Bey, içeri girmeden bakışlarını yavaşça ötedeki manzaraya kaydırdı.

“Yıldırım…”

Gencecik, ufuğun mavisine yayılan hayalinde. Görkemli bir atın üzerinde uçsuz bucaksız bir yeşillikte dörtnala gidiyor, saçları atın yeleleri gibi rüzgârda dalgalanırken. Bir çeşme yakınından geçerken, su dolduran bir köylü kızı onu sevdalı bakışlarla süzüyor.

Çiftlik evinin banyosundaydı şimdi Zeynel Bey. Yeleğini, gömleğini çıkarmıştı. Su, lavaboya akıyordu dakikalardır. Aynadaki görüntüsüne daldı. Neden sonra kendine gelip, suyu kapattı. Neşelendi birden. Yüzünü sabunlayıp, usturasını açtı.

Aynı dakikalardı ve aynı heyecandı Elçin Beg’i de saran. Oteldeki odasının banyosunda tıraş olmaktaydı o da. Tıraşını bitirdi, yüzünü iyice yıkayıp, kuruladı. Kremini, losyonunu sürdü. Aynadaki görüntüsüne gülümsedi ve banyodan çıktı.

***

Kasım’ın mekanı yarı doluluktaydı. Masalarda çay içen, gazete okuyan, duvardaki televizyonlukta asılı televizyondan haber izleyen müşteriler, beklentisiz, günü yaşayan insanlardı. Müşterileri artık aşina tiplerdi Perşembe için. Masasında hesaplara bakarken, dışarı servisinden dönen Bahtiyar’ın önünde önlüğüyle, koşturarak içeri girdiğini fark etmemişti.

“Usta, Ali Kaan Ağabey aradı. Belki bir haber gelmiştir. Dergiye geçmem lazım. Bugünlük izinli olsam?” dedi nefes nefese Bahtiyar.

“Git, işini gör, aslanım. Ben burdayım,” dedi Parşembe.

“Hay yaşa, usta.” Önlüğünü çıkardı, gidip, tezgâhın altına koydu Bahtiyar. Kapıya yönelmiş, Perşembe’nin masasının yanından geçerken dışarıda beklemekte olan Ufuk’u gördü. Gülümseyerek, Perşembe’ye döndü. “Ustam, yenge gelmiş.”

Birden heyecanla ayaklandı Perşembe.

“Höst. Ne o ulan yenge, menge?” diyerek hafifçe ensesine vurdu Bahtiyar’ın.

Birlikte kapıya gittiler. Ufuk, dışarıda bekliyordu. Perşembe ile Ufuk, kapıda tokalaştılar. Perşembe, büyülenmiş gibi kızın gözlerine dalıvermişti. Ufuk, gülümseyerek bir ona, bir Bahtiyar’a baktı. Bahtiyar, güleç gözlerle ikiliyi süzdü.

“Usta, ben müsaade isteyeyim.” Ufuk’a uzattı elini. “Ben, Bahtiyar, abla. Sinan Abi’nin çalışanıyım.”

Ufuk, elini Perşembe’den kurtarıp, Bahtiyar’a uzattı. Perşembe, toparlandı.

“Ben de Ufuk,” dedi Ufuk, Bahtiyar’ın elini sıkarken.

“Memnun oldum abla,” dedi ve ayrıldı Bahtiyar.

Perşembe, utanmıştı, gözlerini kaçırıyordu şimdi.

“O… İyi çocuk. Sinema okuyormuş.”

“Demek senin de enteresan arkadaşların var.”

Ensesini sıvazladı Perşembe.

“İçeriye davet ederdim, ama… görüyorsun…”

“Yo. Ben de muayenehaneye geçiyordum. Hasta randevuma kadar biraz zaman dolduruyorum. Mekânını görmek istedim geçerken.”

“Şey… Mekân burası işte. Aynı zamanda hem evim, hem de ekmek teknem. Üstte kalıyorum… İçeriden çıkılıyor.”

“Tamam, o zaman. Gördüm. Neyse. Hastamı bekletmeyeyim.”

Ufuk, ayrıldı. Perşembe, bir süre kapının önünde yere bakar halde kalakaldı. Sonra toparlanıp, Ufuk’a yetişti. Omzuna dokunarak, döndürdü onu.

“N… ne zaman görüşürüz?”

“Ne zaman istersen. Bugün muayenehanede olacağım. Uğrarsın.”

Yüzü asıldı Perşembe’nin.

“Delikanlıya izin verdim. Bugün yalnızım…”

Çantasından kartını çıkardı Ufuk.

“Burada telefonlarım var. Şu cep telefonum. Müsait olduğunda ararsın. Tamam mı?”

Perşembe, kartı alıp, üzerini okudu. Başını kaldırdığında, Ufuk köşeyi dönmüyordu.

***

Holding binasında, Emrah komiserin boşalttığı ofislerden birinde, Pazartesi’nin sorgusu sürüyordu. Odadaki yerleşim ve mobilyalar, az çok Tuncay’ın sorgulandığınınkinin aynıydı. Emrah, patron koltuk tarafında, ayakta duruyordu. Pazartesi ve sivil giyimli sorgu polisi, masanın önündeki koltuklarda oturuyorlardı. Pazartesi, avuçları arasında bir kağıt bardak kahve tutuyordu. Kaçamak bakışlarla etrafa bakınarak, oradan kurtulmanın yollarını aramaktaydı. Emrah, masanın üstüne açtığı, Pazartesi’nin çantasını karıştırıp, içindekilerin ne olduğunu anlamaya çalıştı. Kasım’ın verdiği sahte hüviyet de masanın üstündeydi. Öfke içerdiğini ne kadar saklamaya çalışsa da başaramadığı bakışlarını Pazartesi’ye kaldırdı.

“Bu dosyalar, bu defter nedir?”

“Üzerlerinde ne oldukları yazıyor, komiserim. Herhalde okuma-yazmanız vardır.”

“Ukalalık etme!” Kimliği aldı Emrah. “Bu senin kimliğin değil! Kimsin sen?”

“O benim kimliğim ne yazık ki,” dedi Pazartesi, sakinliğini koruyarak.

Emrah, kimliği onun yüzüne attı.

“Adamın bilgileri geldi. Sen Orçun Semerci isen, ben bir hayaletle konuşuyor olmalıyım. Çünkü asıl Orçun Semerci on yıl önce doğuda teröristlerle girdiği çatışmada vuruldu! Bu kimlikte neden T.C. Kimlik Numarası yok?”

Ortadaki sehpaya düşen kimliği aldı eline Pazartesi.

“Kimliğim eski. Yenilemeye zamanım olmadı.”

“Ne yani, bu senin on sene evvelki fotoğrafın mı?”

Pazartesi, kimlik fotoğrafına bakarak, dudak büktü.

“Evet.”

Emrah komiser, zıvanadan çıkmak üzereydi.

“Geri zekâlı yanıtlar verme!”

“Sen de geri zekâlı sorular sorma! Eğer aptalca bir soru sorarsan, zekice bir cevap alırsın!”

“Akıllı ol!” diyerek, kaşlarını çattı sorgucu polis. Kalkıp, ayaklanmaya çalışan Pazartesi’nin omzunu kavradı. “Otur oturduğun yerde! Sorgu henüz bitmedi!”

Bıyık altından güldü Pazartesi.

“Niye? Korktunuz mu? Oysa siz iki kişisiniz. Bense tek. Üstelik uykusuz ve yorgunum.” Etrafı kolluyordu konuşurken. “Kapı kilitli ve anahtarı sizde. Ne yapabilirim ki bu halimle?” Hüviyeti gömlek cebine yerleştirip, Emrah’a çantayı işaret etti. “Çantadan bir şey alabilir miyim?”

Emrah, Pazartesi’ye baktı. Bir anlık tereddütten sonra çantayı ona itti. Pazartesi, çantadan defterini çıkarıp, içini karıştırdı. Aradığı sayfayı bulunca, masadaki not kâğıtlarından birini alıp, defterinde açtığı yaprakta okuduğu sayıyı oraya yazdı, defteri yeniden çantaya koydu. Kâğıdı Emrah’ın önüne ittti.

“Nedir bu?” diye sordu Emrah, kağıdı çekerken.

“Kasayı açarken denediğim kombinasyonların sonuncusu. Yani, kasayı açan bileşim. Bir sır varsa bu altı rakamda gizli.”

Emrah, kâğıdı evirdi çevirdi, rakamlar bir çağrışım yapmamıştı. Sorgucu polise el etti.

“Hayri, gel.” Sorgucu Hayri de baktı kağıda. Bir şey anlamamıştı. Pazartesi o aralıkta pozisyonunu sağlamlaştırdı. Emrah daha da sinirlenmişti. “Bundan çıkacak bir bok yok! Bizi oyalıyorsun! Parayı ne yaptınız?”

“Para diye bir şey yok. Sadece dosyalar var. Ayrıca, ‘biz’ de yok. Diğer arkadaşı tanımıyorum. Bu işte yalnızım ve sen hala ilgisiz sorular sorup duruyorsun.” Emrah’a yanaştı, bir eli çantanın kulpunda. “Problemin çözümü her zaman önceden bellidir. Cevabı bulmak için doğru soruyu sormak gerek.”

Pazartesi, bir anda ceketinin cebinden kapının anahtarını çıkartıverdi. Emrah, elini ceketinin cebine attı, anahtar yoktu. Gözleri kocaman açıldı. Pazartesi, şaşkınlıktan istifade, çantayı Hayri’nin boğazına savurdu. Adam, boğazını tutarak gerileyip, duvarın kenarına yığıldı. Pazartesi, süratle masaya dayadığı elinden destek alarak sıçradı ve masayı aşıp, Emrah’ın göğsünün ortasına ayaklarını geçirdi. Emrah, nefessiz, duvara yapıştı, öksürüğe boğuldu. Pazartesi, hemen kapıya gitti, kapıyı anahtarla açıp, koridora fırladı. Kapıyı hemen içeridekilerin üstüne kilitledi. Geriye döner dönmez, Nihat’la burun buruna geldi. Nihat’ın tabancası göğsüne dayanmıştı. Pazartesi, ellerini kaldırdı. Bir asansöre, bir Nihat’a baktı.

“Bırak beni gideyim, babalık.”

“Çantayı bırakırsan, belki.”

Pazartesi, tereddütle çantayı ona uzattı. Nihat, bir eliyle silahı tutarken, diğeriyle çantayı aldı.

“Anahtarı da ver. Bu yaştan sonra kapı kırmaya uğraşamam.”

Pazartesi, anahtarı da uzattı. Ancak, tam verecekken elini yumruk yaparak gizledi anahtarı.

“Çantada bana ait bir şey var. Bir not defteri.”

Nihat, bir süre Pazartesi’nin gözlerine baktı. Sonra çantayı yere koyarak, tabancası ona dönük, bir adım geriledi.

“Göster bi bakalım, neymiş.”

Pazartesi eğilip, çantayı açtı. Dosyalara baktı. Sonra defterini çıkarıp, Nihat’a gösterdi. Nihat, şöyle bir baktı yukarıdan. Başını salladı. Tabancasının namlusuyla gitmesini işaret etti Pazartesi’ye. Pazartesi, defteri elinde, koridorun iki ucuna bakıp, asansörlere gitti. Asansörü çağırıp, gözü çantayı toparlamakta olan Nihat’ta, bir süre bekledi. Asansör gelmek bilmiyordu.  Boş verdi ve yangın güvenlik holüne yöneldi. Toparlanan Emrah ve Hayri, içeriden kapıyı yumruklamaktaydılar. Nihat, kapıya döndü.

Pazartesi, elinde defteri, yangın güvenlik holünden iç yangın merdivenine geçip, süratle basamakları indi. Soluk soluğa kalmıştı, ter içindeydi. Bodrum otopark çıkışına kadar durmadı. Otoparka indiğinde bekçiyi görünce, yavaşladı birden. Adam, telefonla konuşuyordu. Pazartesi, kendi kıyafetine baktı, perişandı. Telefonuna dalmış bekçiye arkadan yaklaştı. Adamın görüşmesi bitmişti, telefonu kapatıyordu. Pazartesi, dönmesine fırsat vermeden, defteri bekçinin kafasına savurdu. Darbeyle devrilen adam, kafasını duvara çarpıp, yere yığıldı. Pazartesi, etrafa bakındı. Kimse olmadığını görünce, adamı bekçi kulübesine çekti. Az sonra o kulübeden bekçinin kıyafetleriyle çıkıyordu. Dikkatle etrafı kollayarak, caddeye yürüdü. İnsan kalabalığına karışıp, bir taksi çevirdi.

***

Bahtiyar, ağzı kulaklarında, heyecanlı, derginin bayan editörünün odasındaydı. Ali Kaan’ı bekliyorlardı, kadın masasındaki dosyayı incelrken. Ali Kaan, kırklarında bir sinema yazarıydı ve bu gayretli genci ilk andan itibaren çok sevmiş, Bahtiyar’a kaynak bularak ya da birinci ağızdan anlatmak suretiyle, daima yardımcı olmuştu. Ona minnettardı Bahtiyar. Bu kitap işi onun önünü açacaktı mutlaka.

Ofis, birkaç masa, bir grup koltuk, duvardaki genişçe bir kitaplıktan oluşuyordu. Duvarlarda artist resimleri, afişler vardı. Bahtiyar, editörün karşısındaki grup koltukta oturuyordu. Hayli genişti koltuk aslında, ama sıkılgan, heyecanlı yapısı nedeniyle, kenarına ilişmişti Bahtiyar, düştü düşecekti koltuktan. Editör Bayan, önündeki yazıyı incelemeye devam ederken, Ali Kaan girdi kapıdan. Üzerine ince bir mont ve içine de bir tişört giyinmişti. Üşümüştü biraz. Elinde bir poşet taşıyordu. O girince, ayağa kalktı Bahtiyar.

“Yahu, aklı olan benim gibi çıkmaz. Dışarıda havayı açılmış görünce bahar geldi sandım!” Bahtiyar’ı öptü, ona poşeti uzattı. “Bahsettiğim sayılar.” Editöre yöneldi. “Nasılsın, abla?” Gitti, kadınla öpüşüp, masanın kenarındaki tekli koltuğa oturdu.

“Senin bu Bahtiyar fena değil,” dedi kadın, önündeki kağıtları göstererek.

“Seyfioğlu çalışması değil mi o?” diye sordu Ali Kaan. Aslında Bahtiyar’ın işine vurgu yapmak istiyordu.

Bahtiyar, Ali Kaan’ın getirdiği dergileri inceliyordu. Başını kaldırıp, gururla gülümsedi.

“Neden Seyfioğlu?” diye sordu editör bayan Bahtiyar’a.

“Abla, sıkıştırma çocuğu. ‘Neden sinema?’  sorusu ne kadar saçmaysa, bu da o kadar gereksiz.”

“Önemli değil,” diyerek atıldı Bahtiyar. “Soracaksınız tabi. Aslında ben daha çok Yılmaz Güney üzerine yazıyordum. Bir gün Şadan Kamil’in ‘Kaçak’ını seyrettim ve bu adamı keşfettim! Ali Kaan Abi çok itiraz etti bu tespitime, ama hayranı olduğum Güney’le aralarında benzerlikler hissettim. Tabi yazar, yönetmen olarak değil. Aktörlük anlamında.”

“Ali Kaan haksız değil. Seyfioğlu ile Güney arasında en ufak bir…”

Lafını kesti kadının Bahtiyar. Bunu çocuğun heyecanına verdi kadın.

“Öyle demeyin. İkisi de yakışıklı olmayan, halka yakın, sıradan tipler. Düşünsenize, Cüneyt Arkın’la, Göksel Arsoy ya da Ayhan Işık’la sıradan izleyici kendini ne kadar özdeşleştirebilir? İkisinin popülerleşmelerinin bu nedenle bu kadar benzediğini düşünmüştüm.”

“Ya şimdi?”

“Şimdi de farklı düşünmüyorum. Ama yazı olarak planladığım proje, zamanla büyüdü. Kendisiyle yapılmış ropörtaj, haber bulmakta o kadar zorlandım ki, çareyi o dönemde çalışmış sinemacılara başvurmakta buldum. Sağ olsun, Ali Kaan sayesinde pek çoğunun adresine ulaştım. Seyfioğlu ve o zamanki Yeşilçam hakkında o kadar bilgi birikti ki, projeyi kapsamlı bir kitaba dönüştürmekten başka çare kalmadı.”

“Görüyor musun adamımı?” diyerek şişindi şakacıktan Ali Kaan.

“Görüyorum, görüyorum. Ona getirdiğin dergileri de görüyorum! Hayırdır? Sen arşivini patlattırmazdın kolay kolay?”

“Abla, bu çocuk herkes değil. Kes-kopyala-yapıştır yazarlığı yapmıyor. Yeşilçam’ı gerçekten seven ve onu anlatan bir eser vermeye niyetli genç bir arkadaş, her türlü yardımı hak ediyor.”

“Ne diyeyim?” Bahtiyar’a döndü kadın. “Taslak fena değil. Bir tamamla bakalım.”

“Teşekkür ederim,” dedi Bahtiyar yüzünde gülücükler açarak.

“Bir bomba daha var, abla. Sıkı dur,” dedi Ali Kaan. “Bahtiyar, Türkan Sultan’la ropörtaj yapacak!”

“Şoray’la?”

“Aşk olsun. Başka Sultan var mı?”

Bahtiyar, heyecanla ayağa fırladı.

“Kabul etti mi abi?”

“Dur, dur. Şimdi arayacağım, saati bildirecek. Ne heyecanlanıyorsun? Sezer Sezin’le ropörtaj yapmış adamsın.”

“Ama… Ama bu Türkan Şoray.”

Editör bayana döndü Ali Kaan.

“Ona aşık da.”

“Herkes gibi,” dedi kadın, kaşlarını kaldırarak.

Ofisboy, elindeki çay tepsisinde üç bardak çayla girdi içeri. Onları dağıtmaya girişti.

“Hah, tam zamanında geldin,” diyerek, Bahtiyar’daki poşeti gösterdi çocuğa Ali Kaan. “Şu poşette dergiler var. İşaretlediğim sayfaları çek, gel.” Çocuk, çayları dağıtmayı bitirmişti. Ali Kaan, onu uyardı. “Geçenki gibi sayfa kaydırma. Çok kötü fırçalarım!”

Poşeti aldı çocuk.

“Merak etme, abi. Hallederim.”

“Ha, bir de Bahtiyar ağabeyine soğuk su getir. Heyecanlandı. Yatışsın.”

Editör bayan güldü.

“Tamam. Tamam,” dedi. “Sen çık yavrum.”

Ofisboy, çıktı. Ali Kaan, telefonu aldı eline. Bahtiyar, gözlerini kocaman açmış, onu izliyordu. Ali Kaan, numarayı çevirdi. Bahtiyar’a gülümseyerek konuştu telefona:

“Çalıyor… Türkan Hanım? … Ben Ali Kaan… Nasılsınız? … Sağ olun. Ben de iyiyim. Bugün aramamı söylemiştiniz… Yedi? … Yedi, tamam… Bahtiyar ile birlikte geleceğiz… Evet. Seyfioğlu çalışmasını yapan genç. Bahsetmiştim… Burada.” Bahtiyar, telaşla başını iki yana salladı. “Bir merhaba desin size. Biraz heyecanlı da.”

Ahizeyi Bahtiyar’a uzattı Ali Kaan. Editör bayan, merakla onları takip ediyordu. Bahtiyar, eli titreyerek ahizeyi alıp, kulağına götürdü. Telefondaki sesin ‘Alo’ deyişini duymadı bile Bahtiyar. Bir sürü eski filmin konuşmaları, Sultanlı görüntüleri geçiverdi kafasından. Toparladı kendini güç bela.

“Şey… Kusura bakmayın. Ben sizin gerçek olabileceğinizi tahmin etmiyordum…”

Kendi de utanmıştı bu lafları ettiğine, adeta kaynar sular dökülüyordu başından aşağı. Çok tatlı, insanı saran, tüm kaygılarını alan bir tonda konuşuyordu telefondaki ses:

“Ropörtaja geldiğinizde gerçek olup olmadığıma karar verirsiniz artık. Görüşmek üzere.”

“İyi günler…” diyerek bekledi Bahtiyar. Telefon kapanmıştı. Büyülenmiş gibiydi genç, elinde ahize, kalakalmıştı. Ali Kaan, elini onun göz hizasına kaldırıp parmağını şaklattı.

“Hu, hu. Kendine gel bakayım.”

Bahtiyar, henüz keşfettiği cennet misali bir diyara şaşkın, hayran, ama bir o kadar da aç bakan bir kaşif gibi, duvarda asılı ‘Selvi Boylum Al Yazmalım’ afişine dalmıştı.

***

Altmışına merdiven dayamış, kelli felli bir doktor olan Şükrü, hastanedeki mesaisinden çıkmış, otoparktaki otomobiline gidiyordu. Paltosunun cebinden anahtarını çıkartıp, otomatik kilidi açtı. Adam kapıyı açacakken, arkadan yaklaşan Bino, tabancasını onun beline dayadı. Adam, irkildi bir anda. Bino etrafa bakındı, fazla insan olmadığını gördü.

“Dikkat çekecek bir hareket yapma, doktor. Öfkem pistir, bilirsin.”

Şükrü, yeterince ürkmüştü.

“Bi… Bino!”

“Arabaya geç.”

Şükrü, titreyerek ön kapıyı açtı, bindi. Bino, arkaya geçti. Oturduğu yerde ter döküyordu doktor.

“Ne istiyorsun?” diye sorabildi güçlükle.

“Kasım ve öksüzleri.”

“En az iki yıldır hiçbirini görmüyorum.”

“Gelirler. Mutlaka gelirler. Senden başkasına götürmez onları Kasım Aga. Kendi de gitmez. Cep telefonunu ver.”

Şükrü, ürkekçe telefonunu çıkarıp, Bino’ya uzattı. Bino, telefona numarasını kaydedip ve ön tarafa uzanarak, girdiği numarayı ona gösterdi.

“Bak, doktor Şükrü, bu benim numaram. Sakın ha silmeyesin.” Kendini çaldırdı. “Hah! Arayan sen olmalısın.” Kendi telefonuna baktı. “Vallahi de sensin!” Doktorun cep telefonunu kendisine verdi. “Al.”

Şükrü, tereddütle telefonunu alıp, kapattı, cebine koydu.

“Ne yapacaksın?” dedi Bino, dikiz aynasından adama bakarak. “Onlardan biri sana geldiğinde beni haberdar edeceksin. Anlaştık?”

Doktor, aynaya bakıp, başını hızlı hızlı salladı. Arabanın önünden geçen biri, doktoru selamladı. Bino, o uzaklaşırlarken gözleriyle takip etti. Bir yandan gelen aramayı ‘DOKTOR ŞÜKRÜ’ olarak kaydedip, telefonunu cebine koydu. Dikiz aynasından doktorun gözlerini yakaladı yine.

“Şimdi. Gözlerini kapat ve ona kadar say.”

Gözlerini sıkıca yumdu doktor.

“Bir… İki…” Bino arka kapıyı açıp, çıktı. “Üç…” Bino kapıyı kapattı ve ayrıldı. “Dört… Beş…” Saymayı bıraktı doktor. Gözlerini açtı. Korkusu geçmemişti. Kaşları düştü. Eli torpidoya gitti, açtı torpidoyu. İçinde bir tabanca duruyordu. Aniden bir yağmur bastırdı dışarıda.

Yağmur, birkaç semt ötedeki sokağa da aynı şiddette, bardaktan boşanırcasına yağıyordu. Pazartesi, taksiden çıkıp, elinde defteriyle ıslanmamak için koşturarak, Kasım’ın mekanına daldı. Üzerinde hala bekçi kıyafetleri vardı. Hızla müşteri masalarının arasından geçip, yukarıya çıkan merdivenlere yöneldi. Perşembe, tezgâhtaydı; hem şaşırmış, hem de sevinmişti.

“Vay, kardaşım! Bu kıyafet de ne böyle?”

Perşembe’nin açılan kollarını umursamadan, basamakları çıkmaya başladı Pazartesi.

“Taksinin parasını ver.”

Pazartesi merdivenleri çıkarken, Perşembe bir ona, bir dışarıdaki taksiye baktı. Ödemesini yaptıktan sonra taksiyi gönderip, arkadaşına bakmak için üst kata çıktığında, Pazartesi’yi divana serilmiş buldu. Defteri divanın yanında, yerdeydi. Perşembe, Pazartesi’nin başına gitti, battaniyeyi açıp, onun üstüne örttü.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir