roman 42. fasikül

Battal, Nihat, Salih ve geceki baskını yöneten adamı, Talip ile birlikte, işler ona geçmeden önce Zeynel Bey’e ait olan geniş, konforku patron odasındaydı. Odanın duvarında hala Zeynel Bey’in portresi asılıydı. Battal’ın bundan şikayeti yoktu. Hatta bir an önce alışık olduğu, kendi dünyasına dönmek istiyordu. Ama artık geçti. Bodoslama dalmıştı işin içine ve daha ilk anda birileri paçasına dalıvermişti işte. Patron masasında oturmuş, masanın üstünde açık duran, Pazartesi’nin çantasından çıkmış, dağınık dosyalara bakmaktaydı. Nihat, kayıtsız, misafir koltuğunda oturmuş, elindeki yarısı dolu viski bardağıyla oynuyordu. Salih, yarı ayakta, yarı oturur vaziyette pencere kenarında, kollarını kavuşturmuş, dikilmekteydi. Talip ise endişeli, ellerini önünde birleştirmiş, ceketinin önü ilikli, Battal’ın karşısında, ortada, ayaktaydı. Battal, önüne çektiği dosyaya göz atıp, onu masanın ortasına itti. Tereddütle lafa girdi Talip:

“Efendim. Biz Tuncay’ı ve öteki adamı köşeye sıkıştırmıştık. Polis gelmeseydi…”

“Yeter. Çık,” dedi Battal, kafası dosyada, adama bakmadan.

talip, yan gözle, kararsız, Nihat’a baktı. Nihat, başıyla çıkmasını işaret eti ona.

“Bana bu geri zekâlıyı sen önermiştin,” dedi Battal adam çıkınca, çatık kaşlarının altından.

“Düzgün, sadık adamdır Talip. Üstelik bu psikopat tayfasını idare edebilecek tek o vardı içlerinde. Dediği gibi, bir yandan dolu, diğer yandan polis, şanssız bir operasyon olmuş,” diye yanıtladı onu Nihat, yine dünyanın anasını satmış tavırlarla.

“Peki. Sen nasıl kaçırdın elinden o adamı?”

“Battal, bizim o garibanla işimiz yok. Çantayı bıraktı işte. Üstelik iki polisi bir başına alt edip kilitli odadan çıkmayı başararak serbest kalmayı hak etti. Tuncay elimizde. Daha ne istiyorsun?”

Battal, tespihini eline aldı. Geriye yaslandı ve bir süre dalgın, tespihiyle oynadı. Ardından bakışlarını tekrar Nihat’a indirdi.

“İki milyonu bunlar almamıştır, diyorsun.”

“Komiserin de dediği gibi, adam sadece dosyaları aldığını söylemiş. Hem iki milyonu nereye sokacaklar da götürecekler?”

Salih’e döndü Battal.

“Salih?”

O ana kadar suskun kalan Salih, isteksizce lafa girdi.

“Abi, o adamı bilemem, ama bence Tuncay para için buradaydı. Tuncay psikopattır, ama adam öldürecek kadar değil. Sanırım ortada elini ondan çabuk tutmuş bir üçüncü kişi var. Ve evet, haklısınız, iki milyon kolay kolay bir şeye sığdırılıp binadan çıkartılabilecek bir meblağ değil. Adam işi yarım bıraktı. Para hala binada bir yerde ve adam parayı almak için dönecek.”

“O halde para bir şekilde bulunur. Yeter ki binada olsun,” dedi Nihat ve masanın üstündeki açık dosyaya bakıp, onu Battal’ın önüne sürdü. “Asıl bu dosyaların gerisi nerede? Fotoğraftakini tanıdın mı?” Battal, dalgın, başını salladı. “Ya diğerlerini?”

“Çoğu eskiden iş yaptığımız, tasfiye edilmiş insanlar.”

“Kasım’a havale edilenler.”

“Kasım’a ve bazıları da Bino’ya…” dedi Salih.

Battal’ın gözleri parladı bir anda.

“Nihat. Kaçırdığın o adam Kasım’ın öksüzlerinden biriydi!”

Şaşırmıştı Nihat.

“Nasıl yani? Kasım’la Tuncay birlikte iş mi yapıyorlar şimdi?”

“Alakası yok. İki adam da farklı amaçlarla indiler bodruma. Karşılaşmaları tesadüftü. Üçüncü adam onlardan önce girmiş ya da içeriden birini kullanmış olmalı…”

Atıldı Salih.

“Bıçaklanan güvenlikçi!”

Başını salladı Battal.

“Bıçaklanan güvenlikçi ya… Nihat. Polis ne yapıyor şimdi?”

“Bodrumda Tuncay’ı sorguluyorlar. Komiser diğer adamı kaçırmanın hıncını ondan çıkartıyor olmalı.”

Battal, bıyık altından güldü.

“İyi, iyi.” Cep telefonunu alıp, bir numara çevirdi.

“Kimi arıyorsun, abi?” diye sordu Salih.

“Cemil’i.”

Nihat ve Salih, birbirlerine baktılar. Nihat dönüp, elindeki viskinin dibini, kenardaki bir saksıya döktü. Battal, bir la havle çekti içinden. Neden böyle geç açardı telefonlarını bu çocuk?

Emrah komiser, gerçekten de soruşturmayı tam bir şova çevrmişti. Bodrumdaki genişçe, loş bir odayı sorgu merkezine çevirtmiş, ortaya bir masa ve birkaç sandalye getiritmişti. Pazartesi’yi sorgulamış olan polis Hayri’yle Emrah, ceketlerini çıkarmışlardı. Tuncay ve diğer polisler, ceketliydiler. Tuncay’ın üstü başı, kanalda sürünürken harap olmuş, yer yer yırtılmıştı. Hayri’nin yüzünde morluklar vardı. Tuncay, yorgun başını masada birleştirdiği ellerinne dayamış, dinlenmeye çalışıyordu. Tepesinde sallanan lamba, odayı ancak aydınlatıyordu. Diğerleri otururken, Emrah, ortada sinirle dolandı. Bir ara kol saatine baktı.

“Allah kahretsin!” dedi. “Saat akşamın dördü!

Tuncay’ın saçlarını kavrayıp, öfkeyle çekerek, yüzünü ışığa tuttu. Tuncay, gözlerini aralayamıyordu. Düğmesine basınca konuşup, aynı şeyleri tekrarlayan bebekler gibi kelimeleri sıraladı:

“O herifi tanımıyorum. Bodrumda değil, kent dışındaydım. Alayınızın canı cehenneme!”

Başı düşecekken, alnını eline dayayarak tuttu Tuncay. Perişandı. Emrah, eli belinde, etrafında gezindi onun. Tuncay’ın alnını dayadığı eline vurdu ve başını tekrar masaya düşürdü.

“Kent dışında nerede?” diye sordu Emrah, bıkkın.

Tuncay, güçlükle doğruldu. Yorgunluktan dudağı sarkıyordu.

“Alanya’daki otelde. İstiridye vardı… Son kalite havyar ve bolca şarap,” dedi, düşen başını yine ellerinin arasına alarak.

Emrah, Tuncay’ın koluna vurup, başını tekrar masaya düşürdü.

“Kiminle birlikteydin? Bir kızla?”

“İki… Bir kızıl ve bir sarışın. Beni bir an uyutmadılar!”

Emrah, o esnada masanın diğer ucundaki fener ve eldivenleri aldı. Gelip, diğer eliyle yine Tuncay’ın saçlarını kavradı ve sertçe çekerek kafasını kaldırdı. Elindekileri ona gösterdi.

“Bunları tanıdın mı?”

“Söylersem uyuyabilir miyim?”

Onun saçlarını bıraktı Emrah.

“Evet.”

“Bir çift eldiven ve bir el feneri, komiser.” Kafası tekrar masaya düştü. “İyi geceler.”

Emrah, daha da sinirlenmişti. Arkasını dönüp, köşeye ilerlerken, ceketli iki polise işaret etti.

“Uyandırın şunu.”

Adamlar kalktı ve biri Tuncay’ın kafasını tutarken, diğeri yüzüne okkalı bir şamar patlattı. Tuncay’ın dudağının kenarından kan sızdı. Bir parça kendine gelmişti.

“Aha, işkence! Avukatımı istiyorum!”

“Kes sesini!” dedi Emrah köşesinden, ona yüzünü dönmeden. “Güvenlikçiyi kim öldürdü? Sen mi, o mu?”

“Adamı bilmiyorum.”

Aynı polis, ikinci tokadı atmak üzere elini kaldırdı. Emrah, parmağını şaklatarak durdurdu onu. Omzunun üzerinden Tuncay’a baktı.

“Şifre kimdeydi? Sende mi? Onda mı?”

Tuncay, sallandı yerinde. Biraz aralayabildiği gözkapaklarının ardından Emrah’a baktı.

“Biliyorsunuz. Bu benim işim değil… Ama şu adam…”

Emrah, yol aldıklarını zannediyordu. Tuncay’a döndü.

“Orçun.”

“Her ne ise. Yetişmiş bir adam. Profesyonel. Eğer o yapmışsa, bunu planlamıştır. Bu iş o kadar da basit bir şey değil.”

“Planladı tabi,” dedi Emrah, Tuncay’a doğru ilerlerken. “Biliyor musun, beni ve arkadaşımı atlatıp kaçtı. Otoparktaki bekçiyi etkisiz hale getirdi ve onun kıyafetleriyle sırra kadem bastı!”

Şaşkın, Emrah’a baktı Tuncay.

“Kaçtı demek… Söylemiştim. Bir profesyonel. O güvenlikçiyi öldürmek için öyle bir sürü bıçak darbesine ihtiyacı yok! Tek seferde öldürebilirdi o ihtiyarı!”

Emrah, yüzünü Tuncay’ınkine yaklaştırıp, onun gözlerinin içine baktı.

“Her şeyi biliyorsun, değil mi?”

“Bu anlattıklarımı kavramak için müneccim olmaya gerek yok. Bu devlet sırrı değil. Adamın nasıl kaçtığını hatırlamanız yeterli!”

***

Pazar, çekici bir kıyafet edinmişti Olga’nın da yardımıyla. Necla’nın yatak odasındaki tuvalet masasının önünde makyajını yapıyordu. Necla’nın öğrettiği kadarıyla becermeye çalışıyordu o işi de, ama hala çok acemiydi. Hangi malzemeyi nereye kullanacağını bile karıştırıyordu hala. O sırada yatakta uyuyan bebek, uyanır gibi olmuştu. Pazar, bebeğin başına gidip, karnını okşayarak, sakinleşmesini sağladı onun. Bebeğin gözüne ışık gelmesin diye alnına konan tülbendi düzeltti. Doğrulup, baktı yavrucağa. Sonra tekrar makyajına döndü. O sırada Necla, elinde şık, parlak bir şalla geldi odaya, gülümseyerek.

“İşte, ütüledim. Kıyafetine çok yakışacak.”

Pazar, şalı omuzuna aldı.

“Sağ ol, abla.”

Necla, diline sürdüğü parmağıyla, Pazar’ın gözlerinden taşırdığı rimeli sildi. Geri çekilip, o salaş kızın nasıl da güzelleşebildiğine şaşarak, seyretti Pazar’ın yüzünü. Pazar, aynanın önünden çantasını alıp, koridora çıktı. O, kapıya gelirken, Cuma da giyinmiş, paltosunu omzuna almaktaydı. Pazar’ın ardndan gelen Necla, Cuma’yı giyinmiş görünce telaşlandı.

“Murat Bey, nereye gidiyorsun?”

Cuma, cevap vermedi. Mümkün olduğunca kadının yüzüne bakmayarak, ayakkabılarını giyindi. Başını kaldırdığında Pazar’ı fark etti. Şöyle bir dondu önce. Başını çevirdi.

“Pazar, o nasıl kıyafet öyle?”

“Sadece bugün giyeceğim, Cuma Abi. İş bitene kadar.”

Pazar’a döndü Cuma.

“Giymeseydin… İşe de gitme. Giyme de, gitme de. Silahı ve adresi bana ver. Ben hallederim.”

“Hayır, abi. Yapacağım.”

“Ortada kendini ispatlaman gereken kimse yok, Pazar. Ekip yok, baş yok. Herkes bir tarafa dağıldı. Bütün işler teslim edildi. Varsın bu da teslim edilmeyiversin!”

“Herkesin bir anı var. Onu bekler. Benimki de buymuş. Yüzleşme vaktidir. Kaçmak olmaz. Vazgeçilecek bir iş olaydı, Aga Kasım bu kadar üstünde durmazdı.”

Cuma, gözlerini Pazar’ın kararlı bakışlarına diktti. Bir parça yumuşamıştı.

“Yanarım, Pazar. Güzelliğine yanarım. Gönlüne yanarım. Hiç bulaşma bu işe. Parmağın tetiğe değmesin. Bir kere öldürdün mü, bir daha soğumaz yüreğin. Oysa sevmelisin. Birini sevmelisin güzelliğin hala yerindeyken. Gitme bacım. Gitme.” Necla’ya döndü. “Sen de bakma öyle, Necla Hanım. Bir dosta bakmaya gidiyorum. Döneceğim. Hem şu çok sevdiğin üzümden de getireceğim.”

Cuma’yı durduramayacaktı Necla. Ama biliyordu artık. İçgüdüsel olarak biliyordu ki, geri dönecekti. Onundu artık. Sadece onundu. Cuma çıkınca, düşmüş bakışlarını Pazar’a çevirdi Necla.

“Gerçekten ablacığım, gitmesen mi? Kasım’a söyleriz. Yapmayacak, deriz.”

“Hem beni bu kadar hazırladın, hem de gitme diyorsun, öyle mi?”

“Gideceksin?”

Pazar, usulca başını salladı, dolaptan ayakkabılarını çıkarıp, giydi. Necla, onun omzundaki şalı düzelterek, gülümsedi. Ama yüzünde endişe ve üzüntü vardı. Pazar, çantasını omzuna takıp, çıktı.

***

Zeynel Bey, iki adamını Candan’ı almaya göndermişti. Candan’ın kaldığı apartmanın önünde arabadan inen bir beyazlı, doğruca girişe gidip, Candan’ın ziline bastı. Diafondan konuştular:

“Kim o?”

“Canda Hanım?”

“İki dakikaya iniyorum.”

Dairesinde, diafonun yanındaydı Candan. Yüzünde kararsız bir ifade, sırtını kapıya yasladı. Neticede indi aşağıya. Şimdi de o iki beyazlı tayfayla birlikte, Zeynel Bey’in son sürat çiftliğe yol alan arabasındaydı. Arkada oturduğu koltuktan adamları gördükçe sinirleri bozulmuştu Candan’ın. Kahkahalarla gülmeye başladı bir anda. Kendini durduramıyordu. Adamlar, duruma bozulmuşlardı, ama ağızlarını bıçak açmıyordu.

“Siz böyle takım gezmek zorunda mısınız beyaz beyaz?” dedi kahkahalarının arasında, gözünden yaş gelerek. “Hiç güleceğim yoktu vallahi. Allah da sizi güldürsün!”

***

Emrah komiser, bir elinde bir fincan kahve, diğerinde kasa dairesinde bulunan yanık kâğıt rulolarından bir parça, koridordaki elektrik panosuna yaslanmış, dalgın, kâğıdı inceliyordu. Hayri, koridorun diğer ucundaki kapıdan girip, derhal Emrah’ın yanına geldi.

“Ben geldim amirim,” dedi.

“Biliyorum,” dedi Emrah, dikkati hala kağıtta. Dalgın, kahveden bir yudum aldı. Yüzünü buruşturup, bardağı polise uzattı. “Şunu yenile Allah’ını seversen.”

Hayri, fincanı aldı. Bir şeyler söylemekle söylememek arasında tereddütteydi. O esnada kasa dairesinden diğer bir polis çıkıp, yanlarına geldi. Hayri, elindeki fincanı ona aktardı. İkinci polis, bir fincana, bir diğer ikisine baktı.

“Ne var?” diye sordu o polise Emrah.

“Amirim. Tüm havalandırma kanalını inceledik ve…”

“Ve? Hiç parmak izi var mı?”

“Hayır, amirim. Silinmiş.”

Emrah komiser, başını salladı.

“Onlar silmişler.”

Hayri, diğer polise döndü.

“Bu kadar mı, İbrahim?”

Diğer polis, İbrahim, ne diyeceğini bilemedi. Omuzlarını kaldırdı.

“Tamam. Şimdi amirime kahve getir,” dedi Hayri ona.

İbrahim ayrılınca, Hayri, tekrar Emrah’a döndü. Emrah, zıvanadan çıkmak üzereydi.

“Ağzındaki baklayı çıkar be adam!”

“Amirim. Cemil ve Cumhur Komiserler gelmiş. Yukarıdalar.”

“Şimdi mi söylüyorsun? Onların burada hiçbir yetkileri yok! İş bizde!”

Emrah, süratle Tuncay’ı sorguladıkları odaya yöneldi. Hayri de ardındaydı.

“Tuncay ibnesi ne alemde?”

“Amirim. Ben yukarıdaydım, biliyorsunuz. Kadir yanındaydı.”

Emrah ve Hayri içeri girdiklerinde, gördükleri sahne karşısında kalakaldılar. Tuncay, üçünü yan yana birleştirdiği sandalyelerin üzerine kıvrılmış halde, Kadir adlı polis ise oturduğu koltukta, uyuyakalmışlardı. Emrah’ın öfkesi katlandı birden. Tuncay’ın yattığı sandalyelere ilerlerken, bir yandan da Hayri’ye Kadir’i işaret etti.

“Uyandır şunu!” Gidip, Tuncay’ın ayaklarına gelen sandalyeye tekme atttı. “Bu adamı akıllı bir şeyler söyleyene kadar bir dakika uyutmayacaksınız dedim!”

Ayakları yere düşen Tuncay, bir anda kendine gelmişti. Yuvarlanmamak için birden toparlandı. Baştaki sandalyeye oturdu. Hayri’ninin sarstığı Kadir de kendine gelip, hemen ayağa fırladı.

“Dalmışım, amirim.”

“Gördük!” dedi Emrah. “Konuştu mu bu?”

“Yok, amirim. Kaseti başa sarıp duruyor.”

Tuncay, gözkapaklarının arasından saatine bakıp, Emrah’a döndü.

“Komiserim. Vallahi, konfordan geçtim hadi, iyi kötü daldık, şu ısıtma işini çözeydiniz iyiydi…”

Emrah, sinirini kontrol etmeye çalışarak, Tuncay’a baktı. Derin bir nefes alıp, saydı içinden. O sırada İbrahim, elinde kahveyle girdi. Gelip, bardağı Emrah’a uzattı. Emrah, kahveyi aldı ve doğruca Tuncay’a verdi. Tuncay bir kahveye, bir ona baktı.

“Seni ısıtacak bir şey işte,” dedi Emrah.

Kahveden büyük bir yudum alınca, rahatlamıştı Tuncay.

“Buna değdi, komiser.”

Emrah, pantolonunun cebinden Tuncay’ın usturasını çıkarıp, çevirdi elinde. Açtı, kapadı, baktı.

“Bu ne Tuncay Tuncay? Üzerinden çıkmış. Berberliğe mi başlıyorsun?”

“Bakımıma düşkünüm, komiserim. Ne yaparsın? Günde iki kez tıraş olurum. E, yoğurdu seven mandayı yanında taşır!”

Usturayı tekrar cebine koydu Emrah.

“Öyle olsun bakalım.” Gözlerini Tuncay’dan ayırmadan, başını sallayarak iki adım geriledi, kollarını kavuşturdu. “Sana bir şey söyleyeyim.” Kendi göğsünü işaret etti. “Buradan gelen bir şey. Arkadaşını ele vermemen müthiş bir olay. Takdir ediyorum. Yeminle.” Masaya geçip, Kadir’in az önce kalktığı koltuğa oturdu. “Tuncay’ın kahvesini yenile. Bana da bir tane getir,” dedi Kadir’e ve Tuncay’a karşısındaki sandalyeyi işaret etti. “Karşılıklı içeceğiz.”

“Bir de su!” diye seslendi Tuncay kalkarken, kahveye gitmekte olan Kadir’e. Kadir, ona ters ters baktı.

“Su iki oldu,” dedi aynı polise Emrah, sakince. “Hala burada mısın?”

Kadir, diğer polis, İbrahim’e işaret etti. Birlikte çıktılar. Tuncay, Emrah’ın karşısındaki sandalyeye oturdu. Tepedeki ışık yine gözlerini rahatsız ediyordu, eğdi başını.

“Karadeniz inadın var,” dedi Emrah, Tuncay’a. Tuncay, dudak büktü. “Ben Muğlalıyım. Sen benim oraları bilmezsin, ben de senin oraları.”

“Sadede gelsene komiser,” dedi Tuncay.

“İçimden gelerek söylüyorum inan ki. Dalga geçmiyorum. Düşünmesi bile moralimi bozuyor. Resmen bir hiç yüzünden hapse atılacaksın.”

“Şimdi ağlayacağım. Hüzünlendim vallahi.” Ciddileşti Tuncay. “Benim keyfim yerinde, komiser. Sana bir şey olmasın.”

“Bak, Tuncay. Kasayı Orçun’un açtığını biliyoruz. Hatta yüzde doksan, güvenlikçiyi de o öldürdü. Aksi halde niye kaçsın? Neyi yadsıyorsun ki? Hem yardımcı olman senin cezanı indirir. Kendi yazımı da eklerim ifadene. Bak, beni sayarlar. Emniyet müdürüne de yakınım. Ne dersem dinlerler. Hâkimle de konuşurum. Senin de katkınla, kolayca salıverir. Yemin ederim, gözaltıyla kurtulursun.”

“Üzgünüm. Ama bodrumda değildim… Dinle, komiser. Bu Orçun ya da her kimse, kasayı uçurmadıysa, şifreyi biliyordu. Doğru mu? O halde, şifreyi ona veren biri var.”

“Tüm kombinasyonları denemek için üç gün, üç gecesi vardı.”

“Basit bir hesapla, altı ay sürer.”

İbrahim ve Kadir, biri kahveler, diğeri sularla içeri girdiler. Getirdiklerini masaya, Tuncay’la Emrah’ın arasına bıraktılar. Tuncay, hemen kahveye sarıldı. Üşüdüğü belliydi.

“İç. İç. Afiyet olsun,” dedi Tuncay, yılan bakışlarıyla Tuncay’ı süzerek.

İbrahim, omzunun üstünden tiksintiyle baktı Tuncay’a.

“Zehir zıkkım olsun,” diye söylendi kendi kendine.

O esnada Cemil ve Cumhur, içeriye girdiler.

“Yok, yok. Afiyet olsun, Tuncaycığım,” dedi Cemil, gülerek. “Sen alıştın zaten. Canın kahve çekti mi, polise gidiyorsun bundan sonra!”

“Aha!” diye ünledi Tuncay, ağzı kulaklarında. “Laurel’le Hardy de geldi. Tam oldu!”

Cemil, Emrah’a döndü.

“Benden aldıkları işi bir tüysüze verecekler diye kıvranıp duruyordum, Emrah Komiserim. Demek sen aldın.”

Emrah, öfkeyle ayağa fırladı.

“Allah kahretsin, Cemil! Sorgumu engelliyorsun! Burada işin yok!”

“Vallahi, komiserim, Tanrı’ya kızmanda bir mahsur yok. O bunu kaldırabilir! Benim burada bulunuşum, ailevi nedenlerden. Binanın yeni sahibi abim, malum!”

“Dışarıdaki meşrubat makinesini kim boşalttı?” diye sordu Cmhur, diğer polislere.

Cemil ve Emrah, dik dik birbirlerine baktırlar. Tuncay, açtığı su şişesini kafaya dikti.

***

Bahtiyar, Ali Kaan’la birlikte, hayranı olduğu Türkan Şoray’ın evinin salonundaydı. İçi içine sığmıyordu. Kalbi duracak zannetti bir an. Heyecanı yüzünden okunuyordu. Dizlerini birbirine yapıştırmış, etrafa bakınıyordu. Elinde bir kayıt cihazı ve bir not defteri tutmaktaydı. Ali Kaan ise kendi evindeymiş gibi rahat, oturduğu koltukta bacak bacak üstüne atmış, arkasına yaslanmıştı.

“Oğlum, rahatla,” dedi Ali Kaan ona. “Hazırlıklarını kontrol et. Kayıt cihazının şarjı dolu mu? Defterine bak, sorularını kontrol et. Belki son anda aklına gelen bir şey olur.”

“Abi, heyecanımı yenemiyorum. Baktığım her yönde hiçliğe bakıyor gibiyim.”

Ali Kaan, kalktı, elini Bahtiyar’ın omzuna koydu.

“Belki yalnız olursan daha rahat olursun, ha? Gideyim mi?”

Atıldı Bahtiyar.

“Aman, abi, sakın. Tutulursam senden destek alırım. Yanımda dur, gözünü seveyim.”

O sırada Şoray’ın yardımcısı bayan geldi yanlarına.

“Hoş geldiniz. Türkan Hanım az sonra inecek. Bir isteğiniz var mı?”

***

Cumartesi, Elçin Beg’in kaldığı otelin karşısında durdu. Cebinden onun verdiği kartı çıkardı, adresi kontrol etti. Tekrar otele bakıp, girişe yöneldi. Resepsiyona vardığında, görevli Mehmet, telefonla görüşüyordu. Cumartesi’yi fark edince telefonu kapatıp, yerine geldi.

“Buyurun?”

Cumartesi, elindeki kartın arkasında yazan isimi okudu:

“Elçin Beg Vahapzade ile görüşecektim. Burada mıdır?”

“Konuklardan biri. Azeri amca…”

Resepsiyon görevlisi, anahtarlığa göz attı. Dönüp, karşıdaki aralık kapıdan restoran tarafına baktı. Elçin Beg’i görmüştü. İşaret etti.

“Bakın. Şu köşedeki masada tek başına oturan yakası karanfilli adam.”

Cumartesi, gösterilen yöne baktı ve Elçin Beg’i gördü. Elçin Beg, içinde Dilber’in resmi olan tabakayı önüne açmış, ona dalmıştı. Restoranda, başka masalarda birkaç müşteri yemek yiyordu. Cumartesi, restorana yönelecekken, olduğu yerde kalakaldı. Pazar, kapıdan girmişti o esnada. Çantasını kontrol ederek girdiğinden, Cumartesi’yi fark etmedi kız. Cumartesi, ona seslenmek istedi, ama sesi boğazında düğümlenmişti adeta. Büyülenmişti. Pazar, doğruca restoran kısmına girip, Elçin Beg’in yanına gitti. Elçin Beg, kalkıp, yanaklarından öptü onu. Masaya oturdular karşılıklı. Onları resepsiyondan izleyen Cumartesi’nin ifadesinde kıskançlık ve şaşkınlık vardı. Mehmet’in sesiyle kendine geldi.

“O bey işte. Şimdi gelen bayan masasına oturdu.”

“Misafiri herhalde,” dedi Cumartesi, gözünü masadan almadan. “Başka zaman gelirim.”

Omuz silkti genç.

“Siz bilirsiniz.”

Cumartesi, yan gözle içeriye bakarak, çıktı otelden. Gidip, karşıdaki binanın duvarına yaslandı ve yüzünde aynı karmaşık duyguların yansıması, restoran kısmındaki masalarında oturan Elçin Beg ve Pazar’ı seyretti. Elçin Beg, elinin üstünde olduğu tabakayı resim görünmeyecek şekilde masaya yatırmıştı. Yüzünde nazik gülümsemesi varken, gözlerine hüzün hâkimdi. Pazar, parmağının ucuyla tabakaya dokundu. Gözlerini Elçin Beg’inkilere kaldırdı. Şarap açtırdı Elçin Beg.

Türkan Şoray, evinin koridorunda ilerlemekteydi, günlük, ama şık bir kıyafetin içinde, konuklarına doğru. Kenarda, bir sehpanın üzerindeki vazoda dağınık güller vardı. Geçerken onları düzeltti. O esnada parmağına diken battı. Kanayan parmağını emdi Sultan.

Cuma, Zeynel Bey’in köşkünün karşısında, aynı noktada dikilip, gözünü kırpmadan binaya bakıyordu. Ani bir kararla karşıya geçti. Yolun üstünde, gökte koca bir dolunay duruyordu. Ayın önünden geçen bulutun iki parçası, aynı bir usturayla kesilmiş gibi, ayrı yönlere dağıldı. Cuma, dış kapının parmaklıklarını tuttu. İçeriden bakıldığında, adeta hücresinden dışarıya bakan bir mahkûmdu.

Emine Hanım, umutla koridorun başından diğer uçtaki Oflaz’a baktı. Doktor Bey ve Nefise Hanım, Oflaz’ın yanındaydılar. Nefise Hanım, koltuk değnekleri ile ayakta duran Oflaz’ın koluna girerek ona destek oluyordu. Doktor Bey, onların önlerindeydi, Nefise Hanım’a Oflaz’ı bırakmasını işaret etti. Nefise Hanım, ayrıldı. Oflaz, bir cesaretle değneğin birini ileri attı. Ayağını kaldırdı, ama basmaya korkuyordu. Alnından su gibi ter boşandı. Sinirlenmişti. Değneği duvara savurdu. Kendi de dengesini yitirdi, düştü. Emine Hanım, yetişti ona. Koridor boyunca duvarda tablolar asılıydı. Bir tanesinde kanlı bir savaş resmedilmekteydi.

Ufuk, muayenehanesindeki masasında, gözünde gözlüğü, bilgisayar başındaydı. Yorgundu. İşini bitirip, bilgisayarı kapattı. Gözlüğünü masaya bıraktı. Masanın ortasında duran suyunu alıp, içti. Perşembe’nin hediyesi eşarp, boynundaydı. Parmaklarını onda gezindirdi. Masanın kenarında el kuklası, yüzü cama dönük, adeta yolu gözler halde duruyordu.

Perşembe, omzunda havlusu, dışarıya baktı. Sabırsız bir bekleyişteydi. İçeride müşteriler azalmaya başlamıştı ağırdan. Tavana kaldırdı bakışlarını.

Yukarıda Pazartesi, divanda kendinden geçmiş, uyumaya devam ediyordu. Yüzüne huzursuzluk hâkimdi. Not defteri divanın yanında, yerdeydi. Duvardaki terekte kahve fincanları…

Candan ve emektar seyis, Zeynel Bey’in Candan için aldığı atın başındaydılar. Candan, ifadesiz, ata bakarken, seyis hayvanın tımarını yapmaya devam etti.

İlerideki çiftlik evinde, çalışma odasında Zeyel Bey, masasında, eski bir fotoğraf albümünü karıştırmaktaydı. Bir resme gelince durdu. Eski, biraz yıpranmış, siyah-beyaz bir fotoğraftı. Bir lokanta masasında eğlenmekte olan bir grup insanın resmiydi. Battal’ın, Elçin Beg’in ve Zeynel Bey’in çok daha genç halleri vardır orada. Geride yüzü belli belirsiz, objektife çekinerek bakan bir kadın, Candan’a çok benziyordu. Zeynel Bey, parmağıyla kadının resimdeki yüzünü okşadı.

Ve yarım saat geçmemişti, Zeynel Bey ve Candan, salonun ortasında, karşılıklı ayakta durmaktaydılar. Zeynel Bey, adeta büyülenmiş gibi, Candan’ın yüzüne baktı. Uzandı, onun saçına dokundu. İrkildi Candan, başını çekti. Zeynel Bey, gözünü ayırmadan, mutlulukla karışık derin bir ifadeyle gülümsedi. Kelimeler, fısıltı gibi döküldü dudaklarından:

“Sen… gerçek misin?”

Elçin Beg’in kaldığı otelin restoranındaki kalabalık, seyrelmişti. Elçin Beg’le Pazar’ın yemeği sürüyordu. Elçin Beg, masaya kapattığı tabakasını kendine kaldırıp, Dilber’in resmine baktı. Pazar’a döndü sonra. Gözlerinde, Zeynel Bey’inkine benzeyen bir bakış vardı. Bu bakış Pazar’ı şaşırttı bir an. Elçin Beg, nazik gülümseyişini yaydı dudağına.

“Sen, gerçek misin?”

Sultan, salona girmişti. Ali Kaan, ayağa kalktı. Bahtiyar, dalgındı. Ali Kaan, onun omzunu dürttü. Bahtiyar, başını kaldırır kaldırmaz, Türkan Şoray’la göz göze geldi. Derhal toparlanıp, ayağa kalktı o da. Sultan, tüm haşmetiyle salonun ortasına ilerleyip, Bahtiyar’a elini uzattı. Bahtiyar’ın eli ayağına dolaşmıştı. Ne yapacağını bilemez haldeydi. Başka bir Türkan’dı karşısındaki. Yorgundu gözleri, makyajına rağmen, yılların eziyetini vuruyordu dışarıya. Gece boyunca düşünde Selvi Boylum’un Asya’sını, Sürtük’ün Naciye’sini, Çalıkuşu’nun Feride’sini, Vesikalı Yarim’in Sabiha’sını, Kara Gözlüm’ün Azize’sini, Cemo’nun Cemo’sunu, Devlerin Aşkı’nın Türkan’ını, Baraj’ın Aysel’ini, Mine’yi, Cemile’yi, Hayatımın Aşkısın’daki Asuman’ı hatta, Sultan gibi Sultan’ı düşlemişti. Filmlerdeki mabudeyi yani, bir güneşi. Şimdi…Türkan Şoray’ın eli havada kalmıştı. Yine de gülümsedi Bahtiyar’a.

“Gerçek miymişim?”

Sesi… Telefonda duymaya benzemiyordu. Bir anlığına dili tutulmuştu Bahtiyar’ın. Bir Türkan Şoray’a, bir Ali Kaan’a baktı. Defteri, kayıt cihazı düştü elinden. Yerdeki defterle cihaza baktı Bahtiyar. Onlardan da vazgeçip, aniden kapıya yöneldi.

“Özür dilerim,” deyip duruyordu sayıklar gibi, yüzü yerde ilerlerken. Salondan çıktı.

Türkan Şoray da, Ali Kaan da şaşkındı. Birbirlerine baktılar. Türkan Şoray, Bahtiyar’ın yerde bıraktığı defter ve kayıt cihazına baktı. Ardından bakışlarını Ali Kaan’a kaldırdı.

“Dışarısı soğuk…”

Bahtiyar, telaşla koridorda ilerlerken, Sultan’ın bu son sözünü işitmemişti bile. Elinde tepsi, içecekleri getiren yardımcı kadının yanından geçti. Kadın şaşırdı.

“Beyefendi. Çayınız?”

Bahtiyar, adımlarını daha da hızlandırarak, antreye geçip, çıktı binadan, caddeye attı kendini. Koşmaya başladı. Gözlerinden yaşlar boşanıyordu. Nefes nefeseydi. Koşmaya devam etti. Caddeden vızır vızır arabalar geçiyordu. Bahtiyar koştu, koştu…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir