roman 43. fasikül

BÖLÜM 11

RÜYALARI GERÇEKLEŞTİRMENİN YOLU, UYANMAK

 

 

Emine Hanım, düzenine tekrar alışmakta hala zorlandığı Zeynel Bey’in köşkünde, sahanlıkta, huzursuzca beklemekteydi. Doktor Bey, elinde çantası, Oflaz’ın yattığı odadan çıkıp, kapıyı örtttü, kadının yanına geldi.

“Sakinleştirici yaptım, uyuyor. Nefise Hanım başında. Merak etmeyin.”

“Bu çocuğu nasıl yürüteceğiz, doktor bey? Adım dahi atamıyor.”

“Normalde platin çivi ile iki, üç haftada yürütürüz hastaları. Oflaz Bey, inatçı çıktı. Kaynamanın gerçekleşmesi için üstüne basması lazım. Bir sakinleştirici yazmak istedim, hani kafayı takmasın, rahat olsun, daha kolay basar üzerine düşüncesiyle. Battal Bey, ‘Bu çocuk deli mi ki kafa hapı veriyorsun?’ diyerek üstüme yürüdü, biliyorsunuz.”

Basamakları inmeye başladılar.

“Siz gerekeni verin lütfen,” dedi Emine Hanım. “Battal’ın ruhu duymaz. Yeter ki iyileşsin oğlan.”

“Bir çözüm daha var.” Kadının gözleri parladı birden. “Bu defa yüzde doksan başarı sağlayacağımıza eminim. Ama Oflaz Bey’i yeniden ameliyat etmemiz gerekecek.” İki parmağıyla kendi belini gösterdi. “Kalça kemiğinden bir parça alıp, kırığın oraya koyacağım. On güne kalmaz kalkacaktır.”

“Aman, doktor bey. Çocuğun bacağı kaynamıyor, siz bir kemik daha eksilteyim diyorsunuz!”

Güldü doktor.

“Yanlış düşünüyorsunuz. İnsanın vücudu kendinin yedek deposudur. Kalça kemiği de kemiklerin yedeği yani. Hem alacağım çok küçük bir parça.”

Antreye varmışlardı. Doktor Bey, kadına döndü.

“Zahmet etmeseydiniz.”

“Önemli değil, doktor bey. Benim de sinirlerim bozuk. Sizi yol ederken belki biraz bahçede hava alır, kendime gelirim.”

“İsterseniz size de bir sakinleştirici yapayım.”

“Yok. Yok. O sakinleştirici işine bir kere bulaşırsam kurtaramam!”

Dışarıya çıktılar. Kapıda iki beyazlı nöbetteydi.

“Teşekkür ederim, doktır bey,” diyerek, beyazlılardan birine döndü kadın. “Evladım, doktor beye garaj kapısını aç.”

Beyazlı, garaj tarafına koştururken, doktor, Emine Hanım’ın elini sıktı.

“İyi akşamlar. Kararınızı bildirirsiniz, ona göre ameliyatı ayarlarım.”

“Ararım. Size de iyi akşamlar.”

Ayrıldı doktor. Kadın, içeriye girmek üzere döndüğünde, diğer beyazlının bahçe kapısına bakmakta olduğunu gördü. O da aynı yöne döndü.

“Ne oluyor orada?”

“Efendim. Dilenci olmalı, bir adam geldi. Kapıdan ayrılmıyor. Arkadaşlar ilgileniyor.”

Emine Hanım, kapıya yöneldi. Beyazlı da ardından gitti. Cuma, kapının ardına yığılan beyazlı güruhtan görülmüyordu. Her biri bir ağızdan konuştukları için, dedikleri de anlaşılmıyordu. Emine Hanım, kapıya yanaştı.

“Çekilin!”

Kapının ardındakiler açıldılar. İçlerinden biri açıklama yaptı:

“Adamı kovalıyoruz, gitmiyor efendim. Kapıya yapıştı!”

“Tamam,” dedi kadın, elini kaldırarak. “Çekilin şöyle.”

Kadın ile Cuma, aralarında sadece bir demir kapı, karşı karşıyaydılar. Cuma, doğrudan bahçedeki büyük, yaşlı ağaca bakıyordu. Parmaklıklara o kadar kuvvetli sarılmıştı ki, beyazlılar kapıyı açıp öteye geçememiştiler.

“Şu ağacı babam dikti,” dedi Cuma, gözünü ağaçtan almadan.

Emine Hanım, ağaca bakıp, tekrar Cuma’ya döndü.

“Efendim?” Cuma, çenesini o ağaca uzattı. Emine Hanım, Cuma’ya dikkatle bakınca, tanımıştı onu. “Siz, Murat Bey’siniz…” dedi.

Sonra, elleriyle Cuma’nın parmaklıklarla adeta bütünleşmiş parmaklarına dokundu. Cuma, bakışlarını ağaçtan aldı. Elleri çözülüp, iki yanına düştü. Kadın, kapıyı açtı, kenara çekildi. Cuma, bir rüyaya dalar gibi geçti kapıdan. Şaşırdı. Birkaç adım ilerleyip, kaldı. Beyazlılar ne yapacaklarına karar veremez halde talimat bekleriyorlardı. Emine Hanım, Cuma’nın yanına geldi.

“Siz, Murat Bey’siniz, değil mi? Yanılmıyorum.”

Cuma, çiçeklerin olduğu kısma doğru baktı.

“Çiçek bahçesi… Değiştirmişsiniz.”

“O kadar yıl oldu. Bir şeylerin değişmesi normal değil mi? Hem karanlık da yanıltabilir. Biliyor musunuz, mobilyalarınıza da asla dokunulmadı. Her sene düzenli olarak bakımı yapılıyor.” Cuma’ya kamelyayı işaret etti. “Daha ne kadar böyle ayakta duracağız?” Beraberce oraya gittiler. “Oturun, rica ederim. Burası evinizdi.”

Kadın, oturdu. Cuma, onun karşısındaki banka ilişti. Etrafa göz gezdirdi.

“Nasıl garip bir ruh hali, biliyor musunuz? Şu kapıdan annem giriverecek veya verandadan babam seslenecek sanıyorum… Mezarlarının yerini unuttum. Ama bu köşkü unutmadım.”

“Onların hala burada ve sağ olduklarını farz edebilirsiniz.”

Cuma, başını sallayarak, kadına döndü.

“Ben… sizi çıkaramadım?”

“Zeynel Bey’in kız kardeşiyim. Beni hatırlamayabilirsiniz. Küçüktüm o zamanlar. Ağabeyimin köşkü devraldığı günlerde gelir, şu karşıda bir çay bahçesi vardı, orada oturup gün boyu köşkü seyrederdiniz. Sonra birden yitiverdiniz.”

Zeynel Bey’in ismini duyunca gözlerine kötücül bir ifade yerleşiverdi Cuma’nın.

“Zeynel Bey’i görmek istiyorum.”

Kadının yüzündeki yumuşaklık da yitti.

“Kumarı ağabeyim icat etmedi, Murat Bey… Dünya var olalı insanlar kumar oynuyor… Gözümle görmedim belki, ama babanız o masaya silah zoruyla oturtulmamıştır.”

“Sadece gözlerine bakmak istiyorum. Bir an. Sonra gideceğim.”

Kadın, Cuma’nın yüzüne baktı. Parmağını, biraz dalgın, boynundaki kolyenin zincirine doladı.

“Yo. Sandığınız gibi düşünmedim. Korunmamızın yeterli olduğunu görüyorsunuz… Bakın. Ben her şeyden önce mantığımı kullanırım… Hakkınızda bildiklerim, sizi tanımam için bana yeter. Bunca sene sonra intikam peşine düşecek insan değilsiniz siz.”

“Tanıdığınızı sanıyorsunuz… Oysa siz on dokuz yaşında, hayattan bihaber bir delikanlıyı hatırlıyorsunuz.”

“Ağabeyim kötü bir insan değildir. Onunla da tanışmanızı ve dost olmanızı isterim…”

Cuma, ayaklanıp, ağaca doğru ilerledi. Emine Hanım, onu izlerken, müdahale etmek için gözlerine bakan beyazlılara geri durmalarını işaret etti.

“Şu ağacın dalından sarkan bir salıncak hatırlıyorum,” dedi Cuma, sakin, dalgın. “Var olan, belki de var olmasını istediğim bir anı. Kuşlar…”

Parlak bir güneş, masmavi bir gök, uçuşan kuşlar, bahçede koşturan bir köpek. Ağaca asılı bir salıncakta ufacık bir çocuk sallanıyor. Otuzlarında, yakışıklı, inci dişli, ağız dolusu gülen, dinç bir adam sallıyor onu. Çocuk neşeli. Kahkahalar atıyor. Köşkün verandasından, güleç, sarışın, oldukça güzel bir kadın, yirmili yaşların ortalarında, onlara el sallıyor.

“Önce babam gitti…” dedi Cuma.

Sallanan çocuğun arkasındaki adam yoktur şimdi. Salıncak bir süre sonra duruyor. Çocuğun neşesi yitiveriyor. Başını verandaya çeviriyor. Kadın orada değil.

“…ardından annem.”

Çocuk göğe bakıyor. Gökyüzü bulutlanmış. Güneş, kara bir bulutun ardına saklanıyor.

Kadına döndü Cuma.

“Babam intihar etti, gitti. Annem, onun acısına bir hafta dayanabildi ancak. Zeynel Bey ile karşı karşıya gelmek ve yüzüne bakmak istemem bundan değil. Köşkle birlikte fabrikayı da almıştı. Ama işletmedi. Kapattı. Onlarca çalışanı kapı önüne koydu. Gözünü bile kırpmadı. İşsiz kalan aileler dağıldı. Ölenler oldu. Her birinin yitişi babamınki kadar etki yaptı bende. Olaylarda hiçbir suçum olmadığı halde sırtladım o yükü. Her defasında daha ağırını! Ben de öldürdüm. Öldürdüklerimin sayısını unuttum inanın. Ama hiçbirinin geçmişini bilmedim. Tanımadım onları. Eşlerini, çocuklarını görmedim. Zeynel Bey, hepsini biliyordu. Yaşatacaklarının farkındaydı… Yüzüne bakmalıyım. Tüm bunları kırpılmadan izleyen gözlerini görmek istiyorum!”

Böyle diyerek, Emine Hanım’a sırtını döndü. Köşke baktı.

“Ağabeyim artık burada oturmuyor,” dedi kadın. “Çiftliğe taşındı. Ama rica ederim, bugün gitmeyiniz. Misafirlerinin geleceğini söylemişti. Daha uzun bir müddet orada kalacaktır. Çok zamanınız olacak.”

“Öyle diyorsanız…” dedi Cuma, bakışları hala köşkte sabit. Sonra döndü, bahçe kapısına gitti. Beyazlıların arasındn geçip, çıktı.

***

Elçin Beg ve Pazar’ın yemekleri devam etmekteydi. İçerideki müşteriler artmıştı yine. Garson, boşalan tatlı tabaklarını da almaya geldi.

“Başka bir isteğiniz?”

Elçin Beg, Pazar’a döndü.

“Çay alalım mı?”

Pazar, başını salladı.

“Çayınız taze ise iki çay bize. Demli olsun,” dedi Elçin Beg.

Garson, boşlarla ayrıldı. Elçin Beg, Pazar’ın gözlerini yakalamaya çalıştı. Pazar, etrafa bakınıyor, sezdirmeden çevreyi kolaçan ediyordu. Masanın altında eli, çantasının üzerindeydi. Elçin Beg, ona seslenerek, dikkatini çekti:

“Şirin!”

Pazar, refleksle, şaşkın, döndü ona.

Bir divanın kıyısına dizilmiş, dört, beş yaşında kız çocukları, kocaman gözleriyle karşıya bakıyorlar. Aralarında küçük Pazar da var. Televizyonun ışığı çocukların yüzlerine vuruyor. Televizyonda müzikal bir film oynamakta. Genç Elçin Beg, tek tek çocukların önüne gelip, yüzlerini eline alıyor, gülümseyerek, başlarını kendine kaldırıp, gözlerine bakıyor. Küçük Pazar’ın önüne geldiğinde daha uzun duruyor. Çocuğun yüzünü iki eliyle kavrayıp, gözlerine bakıyor gülümseyerek.

“Şirin?”

Pazar, hatırına gelen anın sersemliği içindeydi. Bir süre Elçin Beg’i çıkarmaya çalıştı. Kafasında sürekli yankılanan bir ses, “Şirin, Şirin…”. Gözlerini kaçırdı. Garson gelip, çayları dağıttı, ayrıldı. Pazar, çayını yudumlarken Elçin Beg’e bakmamaya çalışıyordu. Başını camekân tarafına çevirdiğinde, karşıdan onları gözleyen Cumartesi’yi gördü. Önüne döndü hemen. Kaşları çatıldı. Tekrar camekâna döndüğünde Cumartesi yoktu.

“Burada rahat konuşamayacağız galiba,” dedi Elçin Beg. “Hem sana göstermek istediğim bir yer var. Çaylarımızı içer içmez kalkalım, ne dersin? Sana çok şey anlatmak istiyorum… Dalgınsın?”

Pazar, toparlandı. Gülümsemeye çalıştı.

“Yo. Kalkabiliriz.”

Garsona el etti Elçin Beg.

“Bakar mısın?”

Olga da otele gelmişti o sırada. Resepsiyondan bakınca onları gördü. Elçin Beg, müthiş keyifliydi. Kadını fark etmemişti bile. Olga, bir süre daha onlara bakıp, asansöre yöneldi.

***

Battal, asansörde, yanan kat ışıklarını takip etti gergince. Salih, onun yanında saygılı dikilmekteyken, Nihat, sırtını aynaya yaslamış, rahat, eller cepte bekliyordu. Bıyık altından güldü, asansör inerken.

“Bu ana ofisleri yalandan yere en tepeye yapıyorsunuz. Karşıda da manzara olsa! Bina, bina, bina.”

“Benim seçimim değil,” dedi Battal, arkasına dönmeden, ciddi. “Ben bahçe severim. Asansörden nefret ediyorum! Salih, bu, güvenlikçilerin ‘sandık’ dedikleri şey de neyin nesi?”

“Bir dosya sandığıymış, abi. Güvenlikçi bir şeyler zırvalayıp duruyor. Ne dediği anlaşılmıyor ki!”

Battal, sırayla yanıp sönen ışıkları süzdü.

“Bugün de geçmedi, anasını satayım!”

Nihat güldü.

“Senin birader, aşağıda Emrah komiseri deli etmiştir!”

Battal, omzunun üstünden Nihat’a baktı. Yüzüne anlık bir gülümseme yerleşti. Salih, patronunu o kadar seyrek görüyordu ki gülerken, şaşırmıştı.

Üçlü, Battal önde, giriş katta asansörden çıktılar. Battal, danışmanın yanında aralarında tartışan güvenlikçileri görünce, olduğu yerde kaldı. Kaşlarını çatarak, görevlilere dikti gözlerini.

“Gündüzki görevliler nerede?”

Güvenlikçilerden biri öne çıktı.

“Beyefendi. Arkadaşlar tüm bir hafta sonu nöbetteydiler. Bugün izinli olmaları gerekiyordu. Soruşturma nedeniyle kalmak zorunda kaldılar.” Danışma bankosunun camındaki çizelgeyi işaret etti. “Müdürüm, gönderdi onları.”

Battal, öfkelendi. Ellerini beline dayadı. Salih, etrafı kolaçan etti. Nihat, rahat tavırlarla, bir kolona dayandı. Yorgundu. Parmaklarıyla gözlerini ovaladı.

“Başlatmayın müdürünüze! Burada müdür de, başkan da, patron da benim! Binada kalan var mı?”

“Bi… Birkaç ofiste çalışma var. Personelin kalanı dağıldı,” dedi diğer görevli.

“Bu nasıl bir düzendir?” diye gürledi Battal. “Burası devlet dairesi mi? Sekizde gelsinler, beşte gitsinler, hafta sonu tatil! Üstelik bu güvenlikçiler soruşturmayla alakalılar. Kim gönderdi bunları?”

Güvenlik görevlisi, bodruma inen merdivenleri işaret etti. Battal ve diğerleri o yöne baktılar. O sırada yukarıya, giriş katına çıkmakta olan Emrah’tı görünen.

“Ben gönderdim! Güvenlikçilerin tümünün sorguları yapıldı. Tabi, bıçaklanan arkadaşları hariç! Kendisi ölü!” deyip, güvenlikçelere döndü Emrah. “Sandık?”

Battal, lafı onun ağzından aldı:

“Evet. Bu sandık zırvası da ne?”

Güvenlikçiler açıldılar. Arkalarında, yerde bodrumdan çıkarılan dosya sandığı, ağzı açık, etrafında içi dolu meşrubat şişeleri ve bisküvi, çikolata paketleri, duruyordu.

“Bu nasıl bir rezillik?” diye çıkıştı Battal.

Emniyet Müdürü, binaya girdi o sırada. Emrah, kravatını düzeltip, önünü ilikledi.

“Müdürüm?”

***

Elçin Beg, yemek çıkışı bir taksi çevirmişti. Şoförün yanında, mütebessim oturmaktaydı. Elinde, içinde Dilber’in resmi olan tabakayı tutuyordu. Sevgiyle baktı tabakaya. Diğer eliyle de gömleğinin üzerinden, içindeki kolyeye dokundu. Pazar ise, Elçin Beg’in tam arkasında, gözlerini ondan ayırmaksızın oturmaktaydı. İki elini de çantasının üzerine yatırmıştı. Onların biraz ilerlemelerini bekleyen Cumartesi de bir taksi çevirip, peşlerine takılmıştı, yüzünde ilişkiyi çözememiş olmanın karmaşık ifadeleri ile. Ana caddede, bir anda yoğun araç trafiğinin içinde kaldılar.

Çiftlik evinin aynı ayın ışığının pancereden yansıdığı yemek salonunda, Zeynel Bey ve Candan, karşılıklı, uzun bir yemek masasının iki başında oturmaktaydılar. Zeynel Bey’in iştahının tersine, Candan, isteksizdi. Çatalıyla yemeğini karıştırıp, duruyordu. Zeynel Bey, ona baktı.

“Beğenmediysen değiştirsinler… Hah, doğru ya! Sen şehir yemeklerine alışıksın. Bizim çiftlikte yemekler biraz köy işi!”

Başını kaldırdı sofradan Candan.

“Bu da mı köy işi?” dedi masayı göstererek. “Bu sosyetik masa gelenekleri hangi köy evinde, ağa konağında görülmüş? Şuraya bak! Dev gibi masanın iki ucuna ilişmişiz! Yemenin tadı kalabalıkta çıkar. Hizmetlileri de çağır. Seyisi de. Şu masa herkese yeter!”

“Komünist komünist konuşma!” diyerek çıkıştı Zeynel Bey. “Hem sen ne bilirsin köyü, sofrasını? Seni anan mı böyle anarşist yetiştirdi?”

“Yanımda ola da siz yetiştireydiniz! Anneme laf ettirmem! Hem benim görüşüm sizi alakadar etmez!” Çatalını masaya vurup, kalktı Candan.

Zeynel Bey de ayaklandı.

“Bu ne cüret?”

Candan, uzaklaştı masadan. Sırtını dönüp, pencereye baktı, dışarısı zifiri karanlıktı. Zeynel Bey’i cama vuran yansımasından izledi, gözlerinde nefret. Zeynel Bey, rakısını eline aldı.

“Ben de istiyorum!” dedi Candan, Zeynel Bey’in camdaki görüntüsüne.

Zeynel Bey, dik dik baktı ona.

“Benim karşımda içmezsen, daha iyi edersin!”

Candan, öfkeyle masaya gidip, bardağındaki suyu döktü. Ortadaki rakı sürahisinden o bardağı doldurdu. Gitti, bir koltuğa oturup, bacak bacak üstüne attı. Zeynel Bey, dikildiği yerden, öfkesini kontrol etmeye çalışarak izledi onu. Ardından, o da Candan’ın karşısındaki koltuğa yerleşti. Candan, Zeynel Bey’in gözlerine baktı ve kadehi dudağına götürüp, içindekini bir dikişte yarıladı.

“Yavaş! Rakı öyle içilmez!”

“Ben alışkınım, babacığım! Merak buyurmayınız!”

İkisinin de kaşları çatık, bakıştılar. Zeynel Bey de rakısından bir yudum alıp, kadehini sehpaya bıraktı.

“İsyan! Demek isyankârsın, ha? Dünyayı kurtarmaya soyunan o zavallılardansın, değil mi? Adaletsizliğe isyan edeceksin. Sömürüye, haksızlıklara.” Sesini yumuşattı. “Ama güzel kızım, bilmiyorsun ki, isyan edebilmek için, isyanının dikkate alınması için zengin olman gerekir. Zira insanları yalnız para etkiler.”

“Param var çok şükür! Anneciğimden bir şeyler kaldı!”

“O yüzden mi it bağlasan durmaz, fare deliği bir çatı arasında yaşıyorsun?” dedi Zeynel Bey, dalga geçerek.

Candan, ciddiyetini bozmadı.

“Hayır. Yaşadığım yer hiç de bahsettiğiniz gibi değil. Ufak da olsa bir dubleks ve ayrıca kocaman da bir terası var!”

“O kutu gibi dubleksinizde kaç kişi kalıyorsunuz acaba? Yedi mi? Ayyaş bitli takımı ev arkadaşlarının alayı erkek!”

“Onların tümü alt katta kalıyor bir kere. Ben teras katta tek başıma yaşıyorum ve kusura bakmayın ama öyle komün hayatı da yaşamıyoruz.”

Zeynel Bey, rakısının kalanını da içti. Kadehi sehpaya bıraktı.

“Artık önemi yok. Yanıma taşınıyorsun. Nasıl değişeceksin, sen bile şaşarsın! İnsan bir sarayda, bir kulübedekinden başka türlü düşünür.”

“Ne münasebet! Benim, henüz emekleme evresinde de olsa, bir kariyerim var! Bunu devam ettirmek için de ekip arkadaşlarımla bir arada olmalıyım.”

“İstemek ‘istiyorum’ demek değil, harekete geçmektir, yavrum. Hele orada asla harekete geçemezsin. Anca beklersin! Oysa ne istediğin? Bir şarkıcı olmak mı? Yarın iki kişiyi ararım, ertesi gün stüdyodasın!”

“Sizin yardımınızı isteyen kim? Bana gölge olmayın yeter. Her şey rayına girmiş, yürüyor. Ben sizin zulümle edindiğiniz paranın kuruşunu istemem!”

“Zulüm? Demek beni zalim biri olarak görüyorsun, ha? Oysa benim yaptığım sadece oyunu kuralına göre oynamak.”

“Neymiş o oyun?”

Başını salladı Zeynel Bey.

“İnsan yoksul ve tanınmamış olduğu sürece, ötekilerin yemedikleri kırıntılarla yetinir. Ama bir varlık gösterebildiği anda, aslan payını kendisi almalı ve kırıntıları başkasına bırakmalıdır…”

“Bunlar insanca kurallar değil. Orman yasası! Kendi kurduğunuz yalanlarla ayaktasınız!”

“Hayat siyasettir, yavrucuğum. Siyasette önemli olan gerçek değildir. Gerçek yoksa uydurulur. Varsa, görmezden gelinir. Geçekler bize karşıysa, tersyüz ederiz onları. Gerçek dediğin şey, şemsiye gibidir, yağmur geliyorsa açarsın, güneş göründüğünde baston gibi kullanırsın. Yani, gerçek yoktur. Biz her zaman gerçekten üstünüz.”

“Üstün falan değilsiniz! Yalanlarınıza o denli batmışsınız ki kendiniz de kanar olmuşsunuz! Çürümüş, yoz, yıkılmakta olan bir imparatorluk sizinki. Sizler de altında kalacaksınız!”

“Küstahlaşma! Yetişir!”

Zeynel Bey, öfkeyle kalkıp, şömineye gitti. Maşayı alıp, ateşi canlandırmak için odunları karıştırdı. Candan’ın kadehi boşalmıştı. O da kadehini sehpaya bıraktı ve kalktı. Çömelmiş, şömineyle uğraşan Zeynel Bey’e yukarıdan baktı. Gözleri yaşardı yaşaracak haldeydi.

“Ben nasılsam öyle davranıyor, öyle yaşıyorum. Ayrıca bana kızmaya da hakkınız yok. Bu buluşmayı ben istemedim. Benim tek istediğim, sizi varlığımdan haberdar etmekti.”

“Haberdar oldum işte. Bundan sonra ne olacağını düşünüyordun? Sen benim tek çocuğumsun…”

“Ben Gülbeyaz’ın çocuğuyum! Gebeliğini açıklayacağı gün iki parça mücevher için küfredip kapıya attığın kadının hani! Otuz küsür yıldır arayıp sormadığın…” Candan’ın sesi boğazında düğümlenmişti.

Zeyel Bey, kalkıp, kızın yanına geldi. Ona sarılmaya çalıştı, ama Candan itti onu.

“Bana şefkat göstermeye kalkma! Ben senin için hala hiçbir şeyim! Müzikholdeki karşılaşmamızı sayma. O gece yüzüme bile bakmadın! İlk defa şimdi görüyorsun beni! Beni… beni tanımıyorsun bile!” Dönüp, kapıya yöneldi.

Zeynel Bey, telaşla, yalvarır tonda seslendi ardından:

“Gitme! Burada bir başıma bırakma beni!”

Candan, eli kapının kolunda, sırtı Zeynel’e dönük, kalakaldı yerinde.

“Üç aylık ömrüm kaldı. Bana katlanacağın sadece üç aydır…” dedi Zeynel Bey; o anda o korkunç tiran gitmiş, hastalıklı, bakıma muhtaç bir ihtiyar gelmişti.

Candan’ın yanağından bir damla yaş süzüldü.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir