roman 44. fasikül

Çarşamba, İstanbul’daki o baş döndürücü akıştan uzak, ağırlaşmış bir zamanın göbeğindeydi o dağ köyündeki ahşap kokulu evde. Divandaydılar. Annesi, arkasına koyduğu bir yastığa yaslanmış vaziyette, divanın bir ucuna oturmuştu. Çarşamba, başını onun dizlerine yatırmıştı. Kadın, bir eli Çarşamba’nın saçında, gözleri karşıdaki duvarda, usul usul kendi hikâyesini anlatmaktaydı.

“Vurdular birbirlerini. Bir biri birini, bir diğeri öbürünü… Hâlbuki adetleri elleri öldürmekti…” İç çekti kadın. Yer sofrasında bulgur pilavı, lahana çorbası. “Siz başlattınız dediler. Köyün kadınları lanetledi beni. Küfrettiler. Dövdüler. Camlarımı kırdılar… Dayını vurdun, töreyi bozdun. Benden bildiler. Babanın ölümüne onu tutarmışım sebep. Bunu dediler… Seni kaçırttım buradan. Aşağı köyden Bilal’in dolmuşuyla. Amcamın oğlu. Oynaşın dediler. Dul karı… Seni kaçırttım. Öldüremediler. Birbirlerini kırdılar… Şu meydanda gördüğün Dursun Dayı kaldı tek… Annem de inandı köye. Oğlunun ölümünü bana yıktı. Kapılarını kapattı. Bir deli kadın, aşağıda. Yolun üstünde evi…” Çarşamba, başını salladı. “Anacığım…” Çarşamba’yı dürttü. “Konuş be, uşağım, konuş! Hep bu yaşlı ananı konuşturma…” Çarşamba, acı gülümsedi, anne, elini havada salladı şöyle bir. “Aman be uşağım. Konuşmazsan konuşma. Yanımda ol da konuşma…” Çarşamba’nın saçındaki elini almadan, diğer elini de omzuna koydu. Bir süre sevgiyle seyretti onu. Sonra, içli bir Karadeniz ağıtı dökülmeye başladı dudaklarından. Başını pencereye çevirdi. Camda ay…

Aynı gece Cumartesi, Elçin Beglerin döndüğü sokağın köşesinde, taksiden indi. Aracı gönderdikten sonra, temkinle, depoların arasında ilerledi.

Elçin Beg ve Pazar, bitmiş, içi boş, hangar benzeri deponun içindeydiler. Elçin Beg, bir eliyle dış kapının pervazına dayanmış, depoyu seyrediyordu. Pazar, ortaya yürüdü. Etrafa bakındı ve sorar bakışlarını Elçin Beg’e çevirdi. Anlam veremediği bir neşe vardı adamın yüzünde.

“Beğendin mi?” diye sordu Elçin Beg.

“Neyi?

Elçin Beg, ortaya, onun karşısına geldi gülümseyerek. “Burası bizim!”

“Nasıl ‘bizim’?”

“Bizim işte. İkimizin.” Deponun içinde gezinerek, heyecanla anlatmaya başladı. “Burayı iyi ki elimde tutmuşum. Bak şimdi nasıl da işe yarayacak! Ben, toptan gıda ticareti yapalım, diyorum. Planlarımı bunun üstüne yaptım.” Pazar’a döndü. “Senin fikrin de önemli tabi…” O esnada depoya ulaşan Cumartesi, kapının dışında gizlenerek onları dinlemeye başladı. “Başka bir şey yapalım, diyebilirsin. Ne istersen! İşin sahibi sen olacaksın.” Tekrar gezinmeye başladı Elçin Beg. Göstererek anlatmaya devam etti. “Şu kısma yapacağımız işe uygun raflar koydururuz. Ofis yeri için kararsızım.”

Pazar, atıldı. “Dur… Dur bir dakika! Sen de kimsin? Kim oluyorsun da bana bunları bağışlıyorsun?”

“Sabırsızlık etme, Şirin’im. Hepsini konuşacağız. Çok zamanımız var.” Pazar’a sırtı dönük, ilerledi. Bir yandan kravatını gevşetip, gömleğinin üst düğmesini açtı “Seni bir daha bırakmayacağım.”

Pazar da ona sırtı dönük, tersi istikamette ilerlerken söyleniyordu kendi kendine. Bir yandan da çantasını açıp, silahını çıkardı. “Anladı. Korktu. Beni döndürmeye çalışıyor. Pazar, kızım, işi alnının akıyla bitir ve eve dön. Oyalandığın yetişir!”

O dönüp, tabancasını Elçin Beg’e doğrulturken, adam da aynı anda, elinde boynundaki Dilber’e ait kolyeyi tutarak, döndü. “Ben senin babanım!” Kolyeyi kaldırdı. “Bu da…” Silahı görmüştü. Yüzü düşüverdi bir anda.

Pazar, ikirciklendi. Silahı nişanladığı alından ayırmadan, gözlerini kıstı. Yüzünü buruşturdu. Kafasında çok uzak bir müzikalin nağmeleri dönüyordu. Pazar, bakışlarını tekrar Elçin Beg’in yüzüne kaldırdı. Aralarında on beş adım var, yoktu.

“Boynundan mı çıkardın onu sen?” Elçin Beg, başını salladı. “Karı kolyesi takıyorsun!”

“O senin annenin. Ondan bana kalan tek hatıra. Bir de…”  Boştaki elini ceketinin cebine soktu.

“Dur! Çıkar elini!” diye bağırdı Pazar, Elçin beg’e doğru ilelrlerken.

Tabakayı çıkardı Elçin Beg. “…bu.” Pazar, şimdi onun dört adım önündeydi. Elçin Beg, tabakayı açıp, içindeki resmi ona çevirdi. “Annen, Dilber.” Pazar, şaşkındı. Resimdeki kadın, adeta kendi gençliğiydi. Gözlerini Elçin Beg’inkilere kaldırdı, tabancası hala havada. “Sen, Şirin Vahapzade, benim, Elçin Beg Vahapzade’nin kızısın.” Bir an duraksadı Elçin Beg. Ardından, gülümsedi. “Seni Kasım almış, yetiştirmiş olmalı. Demek onun ardıma taktığı öksüz sendin. Demek beni bu nedenle arıyordun… Ölüm ne tatlı şu an… Küçük kızımın elinden. Yalnız, izin ver önce doya doya öpeyim yanaklarını. Ardından bir kurbanlık gibi çöküvereyim önüne. Zorluk çıkarmam sana. Söz.”

“Kes!” Boştaki elini çantasına atıp, telaşla açtı ve içinden Kasım’ın verdiği kimliği çıkardı. “Buyum ben! Anladın mı?”

Elçin Beg, uzanıp aldığı kimliğin üzerine baktı, arkasını çevirdi, baktı yine. Güldü. “Musa’nın işçiliği! Hala aynı acemilikler! Kasım, alışkanlıklarından vazgeçmeli.”

Pazar, nüfus kâğıdını onun elinden kapıp, çantaya attı. “Aga Kasım’ı tanıyor olsaydın, onun kalleş biri olmadığını bilirdin! Beni kendi öz babamı öldürmeye gönderdi, öyle mi?”

Atıldı Elçin Beg. “Seni bir kere öpmeden ölmek istemiyorum!”

Elçin Beg, yıllar önce yaptığı gibi, Pazar’ın yüzünü avuçlarının arasına aldı. Pazar, ne yapacağını şaşırmıştı. Kolları düştü. Adam, onun yanaklarına sıcacık birer öpücük kondurup, sarılmak için kollarını açtı. Pazar, kendini toparladı ve Elçin Beg’i itti. Tabanca, yine tam hedefi yakalamıştı. Pazar’ın tetikteki parmağı titriyordu. Gözyaşları taşmak üzereydi. Elçin Beg, yerinde adeta taş kesilmişti. Gözlerini yumdu. Pazar, silahını indirip, arkasını döndü.

“Kızım. Şirin’im…” dedi Elçin Beg, usul.

Pazar, kapıya yöneldi. Adamın gözyaşlarını görmesini istemiyordu. Çıktı. Elçin Beg, bitkin, dizlerinin üstüne çöktü. Cumartesi, içeriye girip, onun yanına geldi. Elçin Beg, başını kaldırdı, avucundaki kolyeyi ona uzattı. “Ona yetiş ve bunu ona ver.”

Cumartesi, kolyeyi aldı. Bir kolyeye, bir adama baktı. Ardından, süratle çıktı depodan. İleride Pazar’ı gördü. Pazar, omuzları düşmüş, başı önde, elinde tabancası, ağlayarak caddeye yürüyordu. Cumartesi, ona yetişti. Kolunu yakalayıp, onu kendine çevirdi. Pazar, ummuyordu böyle bir şeyi, ama acısından gözleri hiçbir şeyi görmüyordu. Cumartesi, onun silahını alıp, kendi cebine koydu. Pazar’ın makyajı akmış, gözündeki rimel, yanaklarında iz yapmıştı. Cumartesi, uzandı, Pazar’ın yanaklarını sildi. Sarıldılar.

Yoğun trafikte ilerleyen bir taksinin içindeydiler az sonra. Cumartesi, şoförün yanına, Pazar, arkaya oturmuştu. Cumartesi, düşünceliyken, Pazar, hala ağlamaklıydı. Cumartesi, Pazar’ın kılık ve makyajından hoşnut değildi, bu durum yüz ifadesine yansıyordu. Evinin olduğu apartmanın önünde indiler taksiden. Cumartesi, Pazar’ı sürükleyerek, dairesine çıkardı. Kapıya geldiklerinde, anahtarını çıkarıp, kapıyı açtı. Pazar’ın bileğini kavrayıp, onu içeriye savurdu. Pazar, ürkmüştü. Kocaman gözlerini Cumartesi’den alamıyordu. Cumartesi, kapıyı kapadı ve gidip, Pazar’ın mantosunu üzerinden sıyırdı. Onu kucağına aldı ve loş koridordan geçirerek banyo kapısına geldi. İçeriye girip, Pazar’ı küvete bıraktı. Duşu açtı ve kendi de ıslanarak, Pazar’ın yüzündeki boyaları eliyle temizledi.  Garip, aşina olmadığı duygular içindeydi. Pazar, hep yanında, ama hep düşündeydi. Onca yıl, asla bu kadar yakınlaşmamışlardı. Eli göğsüne değdiğinde, sanki alev almıştı, hemen çekiverdi. Ama tutuşmuştu barut ateşle bir kere. Küvetin içine girdi o da. Kıyafetlerinin ıslanması umurunda değildi. Duşu kapadı. Bir adım gerileyip, Pazar’ın yüzüne baktı. Adeta ilk defa görüyordu kızı. Öyle alışkındı ki her defasında gözlerini kaçırmaya, diğer öksüzler anlayacak diye. Uzanıp, Pazar’ın elbiesinin sıyırdı kollarından. Omuzları ne kadar da beyazdı, simsiyah saçları bir denizkızının bedenine yapışan yosunlardı. Cumartesi, parmağının ucuyla tanıdı tenini kızın. Birkaç küçük hareketle, işte tümüyle soyunmuş, tümüyle kendi, tümüyle bir saflık ifadesiydi Pazar. Göğüslerini sakladı kollarıyla önce, utanarak. Gözleri birbirine değdi, aşkları yıllanmış iki canın, birleşiverdi dudakları. Pazar’ın iki yana düşen kolları, sımsıkı sarıldı Cumartesi’nin bedenine. Islak ve çıplak Pazar’ı kucağına aldı Cumartesi. Onu kucağında koridordan geçirerek, odaya taşıyıp, yatağına bıraktı. Kızın ıslak saçlarını okşadı, başını onun boynuna yatırdı. Sonra doğrulup, yüzüne baktı. Göz göze geldiler yine. Cumartesi, üstünü çıkarmak için kalktı. Pazar, onu seyretti bir süre, utandı sonra. Döndü, yüzünü yastığa gömdü. Cumartesi, Pazar’ın tabancasını elinde tutarak, çıplak, yatağa geldi. Silahı yastığın altına koydu ve Pazar’ın dönerken boşalttığı tarafa sırt üstü uzandı. Çekiniyordu her şeye rağmen. O da utanıyordu bir parça. Gök gürledi. Cumartesi, heyecanla pencereye döndü. Şimşeğin ışığı yüzüne yansıdı. Pazar, korkuyla dönüp, Cumartesi’ye sarıldı. Cumartesi, onun saçlarını okşadı, alnını öptü. Sıkıca sarıldılar. Yoğun bir yağmur başlamıştı dışarıda. Cumartesi, dudaklarını öptü Pazar’ın. İkisi de şehvetlenmişti. Pazar, Cumartesi’nin üstündeydi şimdi. Ona sımsıkı sarılmış, dudaklarını boynuna bırakmıştı. Hızlanan yağmur damlaları, perde yerine gazeteyle kapatılmış pencere camını dövüyordu. Çakan şimşek, bir çağrıydı adeta Cumartesi’ye. Başını kaldırıp, onay ister bakışını Pazar’ınkine dikti, ona gülümsedi. Az sonra tek vücuttular. Şehvetli bir birlikteliğin girdabına kapılmışlardı. Çakan şimşekler, belli fasılalarla içeriyi aydınlatıyordu ve dışarıda şehrin güzelliğini o cehennemi yağmur bile silemiyordu.

Islanan kentin bir başka noktasında, Perşembe’nin gözlerinden uyku akıyordu. Divana ölü gibi serilmiş, üç günlük yorgunluğun acısını çıkartan Pazartesi’ye baktı. Uyandırmak istedi onu. Sonra boş verip, tabureyi duvarın dibine çekti. Elektrik sobasını kontrol etti ve tabureye kuruldu. Yeniden Pazartesi’ye baktı. “Bu nasıl uykuydu anasını satayım!” diye söylendi, kendi kendine.

Yerdeki defter gözüne çarptı sonra. Alıp, birkaç sayfasına göz gezdirdi. Hiçbir şey anlamamıştı. Omuz silkti. Defteri sehpanın üzerine bıraktı. Uzanıp, düzeltebildiği kadar, Pazartesi’nin üstündeki battaniyeyi düzeltti. Ceketini kendi üstüne alıp, ayaklarını sehpaya dayadı. Aslında aklında dönüp duran sadece ve sadece Ufuk’tu.

Ufuk, o saatlerde Mehpare ile evinin salonundaydı. İkili, ellerinde şarap kadehleri, önlerinde çerez tabağı, pijamalarıyla televizyonun karşısında oturmuş, sohbet etmekteydiler. Ufuk, kumandayı alıp, zaplamaya başladı bir ara. Sıkıldı, rastgele bir kanalda durdu. Bir magazin programıydı ekrandaki. Sesi kısıp, kumandayı sehpaya bıraktı. Gülümsedi Mehpare. “Ne o? Magazin takılıyorsun? Şok! Şok”

“Yok be. Seyredecek bir şey bulamadım, birinde dursun bari dedim. Ses olur diye.”

“Yahu, ses olsun diye bunların tantanasına katlanılır mı? ‘Kimin eli kimin cebinde? Kim kimin üstünde? Kim ne ciciler giymiş?’!” Kumandayı alıp, televizyonu kapattı. “Ses istiyorsan yavaştan müzik çalarız. Birbirimizi duyalım yeter ki.” Gidip, cd dolabını açtı, cdleri karıştırmaya başladı. “Ne bu böyle? Dolap caz cdsinden geçilmiyor!”

“Uf, Mehpare,” dedi Ufuk, sıkkın. “Uzatma da koy bir şey koyacaksan. Maksat, ses olması değil mi? Cdçalarda takılı bir şey vardır zaten. Çalıştır, gel.”

“Tamam. Tamam, kızma,” deyip, kumandasıyla cdçaları açtı Mehpare. Enstrümantal bir caz parçasıydı çalmaya başlayan. Dönüp, yerine oturdu. Kadehini alıp, koltuğa yaslandı, Ufuk’un yüzüne baktı. “Senin canın niye sıkkın bakayım? Hem yatıya davet ediyorsun, hem somurtuyorsun.”

“Annemi aklımdan çıkaramıyorum. Sanırım derdim bu. Gezdiğim her odada o… Mehpare, acilen evi değiştirmem lazım.”

“Yok. Senin acilen birine yazılman lazım… Hem, sen de yeni aşklara yelken açmışsın zaten!”

“Hah! Magazin programını kapadık ki kendi magazinimizi yapalım, öyle mi?”

“Öyle değil be. Seni neşelendirmek istedim sadece. Ama adamı merak etmiyor da değilim.”

“Düşündüğün gibi bir şey yok aramızda… Yakınız diyelim.”

“Ne iş yapıyor?”

İşaret parmağını Mehpare’ye salladı Ufuk. “Gülmeyeceksin ama.” Mehpare göz kırptı. “Bir kahvehane işletiyor.”

“Ne?” Kahkaha attı Mehpare. “Sen iyi kazanan, yakışıklı akademisyeni salla, bir kahvecinin ardına düş!”

“Serhat bahsini bir daha açmayacaktık!” Somurttu Ufuk.

“Doğru prensi buluncaya kadar kırk kurbağayı öpmek lazım, öyle ya!” dedi Mehpare, gülerek.

“Bir beraberlikte kendisini gözlemlemeden ve olduğu gibi yaşayabilecek yürekliliğe sahip olan bir kimsenin, sonradan konuşacağı bir şey olmaz. Yaşanan, yaşanır ve biter. Serhat’ın anlamadığı bu. Israrcılığının beni pes ettireceğini düşünüyor, ama bu, ondan her seferinde daha fazla soğumama sebep oluyor. Bu da Serhat Bey’den son bahsedişimdir. Nokta…” Şarabını yudumladı. “Ben, prensten geçtim, Mehpare. Her şeyi suyun akışına bıraktım. Bu adam, pek çok yönüyle karanlık biri. Ama su beni ona taşırsa, karşı koymayacağım. Peri masalı beklemiyoruz neticede.”

“Kadın değil miyiz, masallarda dahi işimiz zor zaten! Biri kurbağa öper, biri yüzyıllarca uyur, biri yedi cüceyle yaşar, biri kuleye kapatılır… Bir masal prensesi olsan bile kadınlık zor!” Kahkahalarla güldüler. “Seni keyiflendirdim. Gördün mü?”

Ufuk, gülmesini frenlemeye çalışırken gelen gözyaşını sildi. “Senin gibi bir dostu hak ediyor muyum acaba?

“Ediyorsun, ediyorsun. Benim de tek dostum sensin, unutma.” Şaraptan aldı. Ciddileşti. “Üniversitede devam etmeyi düşünmez misin? Rahman Hoca, senden çok memnun. Asistanı olmanı seve seve kabul edecektir. Kadro konusunda da yardımcı olur.”

“Ne bileyim, Mehpare. Bu tez, çok zorladı beni. Açıkçası, devam etmek isteyip istemediğimi bilmiyorum. Sen, kaldın işte okulda. Nasıl, memnun musun?”

“Bu iş bir yönüyle Don Kişotluk. Ben kendimce bir savaş veriyorum. Ama dışarıya çıkan arkadaşlar da iyi para kazandılar doğrusu.”

“Öğretim üyeleri üniversitenin dışına çıktılar. Üniversitenin içinde binlerce öğrenci ile boğuşmak, onlara bilimsel çalışma hevesi telkin etmek gibi zor bir şeyin üstesinden gelmektense, kolay kazanç yollarını seçtiler.  Kalanların bir kısmı Don Kişot, ama çoğunluğu bilim aşkı nedeniyle değil, beceriksizliklerini telafi için, çoğunlukla da torpille üniversitede kalan insanlar. Rahman Hoca’yı tenzih ederim, ama okula çıktığımda içine bir sürü öküzün tıkıldığı bir ahırda gezindiğimi sanıyorum!”

“Demek, beni tenzih etmiyorsun,” diye, şakayla çemkirdi Mehpare.

“Aşk olsun!”

Kadehi boşalmıştı Ufuk’un. Sehpadaki şişeye baktı, o da boştu. Mehpare’ye döndü. “Bir şişe daha var mutfakta. Açayım mı?”

“En iyisi yatalım, yüksek müsaadelerinizle. Sabah derse gireceğim.”

“Biz de işe gideceğiz herhalde!”

Yine onlarınkinden çok ayrı bir dünyada, Turgut’un lüks döşeli evinin salonunda, Turgut ve Ali, iki koltukta karşılıklı olarak oturmuş, kahve içmekteydiler. Odaya endişeli bir sesizlik hakimdi.

“Seyfi neden gelmedi?” diye sordu Ali.

“Pezevenge ulaşılamıyor ki! Cumadan beri telefonu kapalı. Bürosu da yanıt vermiyor. Adam sırra kadem bastı!”

“Nihat götürmüş olmasın?”

“Durup dururken niye yapsın ki bunu?”

“Bu Battal’ın sağı solu belli olmuyor. Mekân sahiplerine neler ettiğini biliyorsun. Seyfi’nin bir hareketine tepesi atmışsa…”

Turgut, kaşlarını çattı. “Nihat, Çello. Alemin en eski, en tehlikeli itlerini aldı Battal. Gık demeye çekiniyoruz!”

“Konseye de gelmedi Seyfi. Battal, bunu da yazmıştır. Bu arada o da gün boyu holdingdeymiş. Büro işlerinden hayatta hazzetmeyen adam, ne oldu da binaya kapandı şimdi?”

Yine sessizlik oldu. Turgut, kahvesinin bitirip, fincanı sehpaya bıraktı. Kapı vuruldu o esnada.

“Gel!” diye seslendi Turgut, yerinden.

Adamlarından biri önü ilikli, saygıyla içeri girdi. “Abi, İsmail Çağlayan geldi. Davetli olduğunu söylüyor.”

“Tamam, gelsin,” dedi Turgut, isteksizce.

Adam, çıktı hemen. Turgut, Ali’ye döndü. “Yahu, Ali. Bu adamlardan hoşlanmadığımı bilirsin. Ne diye buraya çağırırsın bu böceği? İlle görüşesin geldiyse kendi evinde ya da büronda görüş. Emrivaki şu yaptığın!”

“Turgut Abi, bunların bize gelmeleri iyidir. Arkamızda saf oluşur. Daha sonra bakarsın, senin kılıcın keskinleşmiş!”

Kapı açıldı. İsmail Bey, ceketi ilikli, içeri girdi. Gelip, önce Turgut ile tokalaştı. “Turgut Bey, nasılsınız? Beni kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederim.” Turgut, hoşnutsuzdu, yanıt vermedi. İsmail Bey, Ali’nin de elini sıktı. “Ali Bey. Siz de aracı oldunuz. Çok teşekkür ederim.”

Ali, Turgut’tan daha sıcak karşıladı onu. “Tamam. Tamam.” Karşılarındaki koltuğu gösterdi ona. “Otur şöyle. Otur ve anlat bakalım, söyleyeceğin önemli şey neymiş. Fazla zamanımız yok. O nedenle çabuk ol.”

“Holding, soyuldu,” dedi İsmail Bey, gösterilen yere çökerken.

“Hangi holding soyuldu?” diye sordu Turgut, merakla.

“Zeynel Bey’in Beyaz Holding’i.”

Turgut, omuz silkti. “O artık Battal Bey’in!”

“Bir dakika,” diyerek, İsmail Bey’e döndü Ali. “Koca holdingin nesi soyulacak kardeşim?”

“Kasadan iki milyon yürütmüşler,” dedi İsmail Bey.

“İki mlyon?”

“Battal için sorun olmaz,” dedi Turgut. “Sadece bir günde o kadar parayı topluyor!”

Ali, çenesini kaşıdı. “Bu paraya alınacak risk değil Beyaz Holding’in kasasını patlatmak…”

“Duyumum kesin, Ali Bey,” diye araya girdi İsmail Bey. “Zeynel Bey, sağ olsun, siz de aracı olmuştunuz hatta, kuzenimi almıştı oraya güvenlikçi olarak. Tüm hafta sonu binada görevliydi Şerafettin. Tuncay Bey ve bir başka adam daha yakalanmış orada. Adam, bir fırsatını bulup kaçmış. Ama Tuncay Bey orada tutuluyormuş. Polis, sorguluyormuş.”

“Tuncay, ha?” Konu nihayet dikkatini çekmişti Turgut’un. “Peki, neden Emniyet’e götürüp, orada sorgulamıyorlar?”

“Duyulmasını, hele gazetelere yansımasını istemiyorlarmış… Dahası var. Üçüncü bir kişi ya da kişilerden bahsediliyor asıl soygunu yapan. Bir de güvenlikçi öldürülmüş kasanın olduğu katta.”

“Bunları niye anlatıyorsun şimdi? Bunların hiçbiri bizi ilgilendirmez!”

“Ama bakın…”

“Kes!” Yüzüne tiksinti ifadesi yapıştırdı Turgut. “Utanmasan şimdi bir de o üçüncü kişiler de sizsiniz diyeceksin!”

“Siz değil, Turgut Bey. Estağfurullah. Seyfettin Bey…” Yutkundu İsmail Bey.

“Evet. Seyfettin Bey?” diye üstüne gitti Ali.

“Seyfettin Bey yapmış ya da yaptırmış olabilir.”

“Allah belanı versin İsmail,” dedi Turgut, yaramaz bir köpeği azarlar gibi. “Battal’ın yaptığı tüm eziyetleri hak ediyorsun sen. Ha Seyfettin’i demişsin, ha bizi. Seyfettin, konseyimizin bir parçası, en eski üyelerimizden!” Sakinleşerek, Ali’ye döndü. “Bizim genel ahlakımızda böyle bir pislik var, Ali kardeşim. Bu nedir? Bir şey ve bir suçlama konusu kendi kişiliklerini ilgilendirmedikçe onu çözümlemeye ve derinleştirmeye eğilimli olmamak, tersine işitileni incelemeden kabul ve yaymaya eğilimli olmaktır. İşte bu böceğin yaptığı bu!” İsmail’e baktı sonra. “Unutma küçük adam: Birini suçlamak için uzattığın elinin işaret parmağı onu, diğer üç parmağın seni gösterir!”

İsmail Bey, su gibi terlemeye başlamıştı. Ali, onun yanına gitti. Omzunu sıvazlayarak elini koltuğunun altına geçirdi, Turgut’a döndü. “Abi, iki dakikaya geliyorum.” İsmail’e sert bir ifadeyle baktı. “Kalk.”

Korkudan dermanı kesilmiş İsmail Bey’in kalkmasına yardım etti. Onu çıkarttı odadan. Antreye giden hol boyunca, ancak Ali’ye dayanarak yürüyebildi İsmail Bey.

“Ne yaptın sen, İsmail?” dedi Ali. “Böyle bir şey, uluorta, pat diye söylenir mi?”

“Ben… kötü niyetle g-gelmedim, Ali Bey. Azarlanmaya da gelmedim. Konuğum, hiç değerim yoksa.” Sesi titriyordu. “Gelmemi s-siz söylediniz. Özür dilerim ama bana sahip çıkmalıydınız.”

“Bırak şimdi bunları!” Adamı kendine döndürdü. “Şu olayı özet geç bana bakayım.”

İsmail Bey, bakışlarını kaçırdı. “Hiçbir şey demem ben. Demedim. Uydurdum. Hiçbir şey yok ortada. Gideyim ben, Ali Bey.”

Omuzlarından tutup, sarstı onu Ali. “Anlat be adam! Duyduğun, bildiğin her şeyi anlat!”

İsmail Bey, Ali’nin elinden kurtulup, bir iki adım geriledi. “Holdingin kasasından iki milyon çalınmış işte. Bir de bazı evraklar. Tuncay, yakalanmış. Bir adamdan daha bahsediliyor. O kaçmış. Başka biri, güvenlikçiyi öldürmüş. Para ortada yok ve Battal Bey duyulmasını istemiyor.” Başını kaldırdı. “Yeter! Bırakın beni gideyim! Battal, ortak düşmanımız sandım ve bu olay üzerinden beraberce ona zarar verebileceğimizi düşündüm!”

“Gene öyle düşün sen. Turgut’a bakma. O da bazı şeyler karşısında çaresiz şimdi…  Seni ararım. Şimdi git.”

Ali, İsmail Bey’e kapıyı açtı. Adam, dalgın, süklüm püklüm çıktı dışarı. Ali, kapının dışında nöbetteki korumaya seslendi:

“Gel! İsmail Bey’i geçir.”

Korumayla İsmail Bey uzaklaşırlarken, Ali, bir süre arkalarından baktı ve sonra içeri girip kapıyı örttü. Durdu biraz, düşündü. Ardından, koridora yöneldi. Tekrar salona döndüğünde, Turgut’u bıraktığı yerde oturur, dalgın, tespihiyle oynarken buldu. “Abi,” dedi, yerine geçerken. “Adama ayıp ettiğini düşünmüyor musun? Üstelik onu buraya ben çağırmışken…”

“Bırak bunları Aliciğim. Bu böceklerin anladığı dil budur. Sen, bunlara yüz veriyorsun. Adamın amacı, duyumunu iletmekti. İletti. Benimle iki dakika aynı havayı soludu. Bu da ona yeter.”

“Sence doğru mu söylüyor?”

“Doğrusu, yanlışı ne Ali? Yok, dayısının oğluymuş, bilmem ne! Ha, anlattığı da az buz bir şey değil bak. Seyfi’nin ortalarda olmayışı, akla onu getiriyor. Onun oraya giriş çıkışında hiçbir sorun yok. Zeynel Bey’in hukuk danışmanıydı, biliyorsun. Bu işe cesaret edebilir. Olayda çözemediğim, Tuncay meselesi. Seyfi, Tuncay’la nasıl bir işbirliğinde olabilir?”

“Tuncay kim ki Seyfi’nin onunla işi olsun? Hele şimdi… Ya güvenlikçi cinayeti ne ola?”

Turgut, fincanının yanındaki suyu içti. Bardağı ellerinin arasında yuvarlayarak, Ali’ye baktı.

“Tuncay’la Seyfi, birlikte hareket etmiyorlardı. Hatta Seyfi, böyle bir işe kalkışmışsa da, kendi yapmamıştır. Güvenlikçi, o adamı yakaladı ve adam da son çare, güvenlikçiyi öldürdü…” Ayaklandı. “Kalk, gidiyoruz!”

“Nereye?” diye sordu Ali, şaşkınlıkla.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir