roman 45. fasikül

Battal’ın holdingdeki patron odasının konukları artmıştı. Odanın rahatlık ve lüksüne tezat, bütün yüzler asıktı. Battal, patron koltuğunda, sessiz ve öfkeli oturuyordu. Emniyet Müdürü ve Emrah, o masanın önündeki geniş koltuklara karşılıklı kurulmuşken, Nihat, Battal’ın karşısına düşen ikili koltuğu ortalamıştı. Dördünün en sakini Nihat’tı. Emrah, düşünceli düşünceli, önündeki sehpaya baktı. Müdür, bir kalemi, bir tik gibi, parmakları arasında çeviriyordu. O gecenin hayatının en uzun gecesi olduğunu düşünüyordu Battal. Gözleri öyle kararmıştı ki, mağaralarının dibinde adeta yok olmuştular. O derindeki gözleriyle emniyet müdürüne baktı. “Param bulunduğuna göre hala bu bekleyiş niye? Suçlu da elinizde. Alın götürün Tuncay’ı, bu iş bitsin. Evlerimize dönüp mışıl mışıl uyuyalım!”

“Ortada bir cinayet var ve…” Emrah’a baktı müdür. “Emrah Komiserim, suçlunun başkası olduğunu düşünüyor.”

Emrah, bakışlar üzerine yönelince, toparlanmaya çalıştı. “En azından cinayet işinde, Tuncay’ın rolü olmadığını düşünüyorum, müdürüm…”

“İyi ya. Param burada. Soygundan dolayı da ben affettim onu. Yeter ki bir an önce siktir olup gitsin binamdan!” dedi Battal, bezgin.

“Bu durum, onun suç işlediği gerçeğini değiştirmiyor,” dedi Emrah. “Lakin kasayı açanın o olduğuna dair elimizde delil yok.”

Müdür, şaşırmıştı. “Nasıl yani?”

“Yani müdürüm, kasada, hatta tüm koridorda tek bir parmak izi yok. Cinayete gelince, benim çözümlemem: Başka kişi ya da kişiler, öldürülen güvenlikçiyle işbirliğine girerek, kasayı soymaya karar verdiler. Güvenlikçi, gerekliydi, çünkü şifreyi biliyordu ve onlara zaman kazandıracaktı.”

“O miktarda parayı, dikkat çekmeden dışarı çıkaramazdılar. Bu nedenle dosya sandığına koydular,” dedi Nihat, geriden.

“Aynen öyle. O sandığı güvenlikçi yukarıya çıkaracak ve olay dikkat çekmeyecekti. Sonra, muhtemelen tartıştılar. Güvenlikçi arkadaşımız biraz fazla pay istemiş ve işi bozmakla tehdit etmiş olabilir diğerlerini. Adamı bıçakladılar ve korkup, parayı almadan, arkalarına bile bakmadan kaçtılar… Bu işi ancak bu paradan haberdar olan biri planlayabilir,” deyip, Battal’a döndü Emrah. “Bildiğiniz biri, Battal Bey.”

“Aklınıza gelen, şüphelendiğiniz biri var mı?” diye sordu emniyet müdürü.

Battal, bıyığını çekiştiridi. Kafası karışmıştı. Nihat, onu kendine getirdi. “Seyfettin Ürgüplü.” Başlar ona döndü. “Benimki sadece bir tahmin tabi.”

Battal, güldü. “İki milyon, Seyfi’nin aylık ev masrafı yahu. Bu parayı oturduğu yerden her türlü kazanıyor zaten adam?”

“Sen ne dersen de. Para sadece bir araç olabilir. Yara vermek değil mi amaç? Büyük bir gemiyi batırmaya küçük bir delik yeter…”

“Benim bu olayı çözmek için bir fikrim var,” dedi Emrah komiser. “Kasayı soyanın sizin tahmininizdeki gibi Seyfettin Bey olup olmadığını bilmiyorum. Ama bir kumar oynayıp, durumun aslını öğrenebiliriz.” Kalktı, bir müddet düşündü. “Müdürüm, eğer onay verirseniz, Tuncay’a Seyfettin Bey’i aratalım. Tuncay, güvenlikçiyi ölmeden önce bulduğunu ve paranın kendisinde olduğunu söylesin. Onu buraya çağırsın. Gerekirse tehdit etsin. Adamın geleceğinden eminim. Tabi eğer oysa.”

Müdür, çıkıştı ona:

“Saçmalama Emrah! Bu nasıl bir yaklaşım?”

Battal, elini uzatarak, onu susturdu. “Hayır, müdür bey. Bence çok iyi çözüm.  Bu oyun, en azından şüphemizin sağlamasını yaptırır bize. Hem, bu iş ne kadar süratli çözülecekse öyle çözülsün. Uzamasını istemiyorum.”

“Bir de elimizden kaçan şu adam,” diye devam etti Emrah. “Cemil, onun Kasım’ın bir adamı olduğunu düşünüyor. Onu bir ihtimal bulacağımız yer de Kasım’ın kahvehanesi.”

Emniyet müdürü, bakışlarını onun yüzüne dikti. “Ya ne duruyorsunuz?”

O esnada Cemil, gülümseyerek içeriye girdi. Arkasında perişan kılığı ve bileğinde kelepçeyle, Tuncay duruyordu. “Telaş etmeyin,” dedi Cemil. “Cumhur’u oraya gönderdim bile!”

Tuncay’ı görünce, Battal’ın kanı beynine sıçramıştı. “Bu ekmeksizi ne diye karşıma getiriyorsun Cemil? Elimde kalacağını bilmiyor musun?”

Emrah, ortamı yatıştırmaya çalıştı:

“Battal Bey. Sakin olun lütfen. Şu anda ona ihtiyacımız var.”

Tuncay, yorgun, ama rahattı. “Battalcığım, ayran içtik, ayrı düştük! Hem ben misafirim. Yakışıyor mu bu hareketler?”

Battal, hiddetle kalktı. Süratle gelip yanından geçerken, bilerek, sertçe Tuncay’ın omzuna çarpıp, kapıya gitti. Kolu tutttu, kapıyı açmadan, Nihat’a döndü. “Salih nerede?”

“Ali ve Turgut Beyler geliyorlarmış. Onları karşılamaya inmişti.”

Battal’ın cinleri tepesine çıkmıştı. “Onlar da geldi, tam oldu!” dedi ve kapıyı çarparak, çıktı.

***

Cumhur, Cemil’in yönlendirmesi üzerine, Emrah’ın sorgu ekibindeki iki polis olan Hayri ve Kadir’i yanına alarak, Kasım’ın kahvehanesine varmıştı. Yukarıda, Perşembe sandalyede, Pazartesi divanda, kendilerinden geçmiş uyurlarken, Perşembe, aşağıda yumruklanan kapının gürültüsüne fırladı yerinden. Tutulmuş boynunu ovalayarak, kanepede uyuklayan Pazartesi’ye baktı ve merdivene yöneldi, aşağıya indi. Uykulu gözleriyle lambanın düğmesini buldu, yaktı. Dışarıda duran polis aracını ve kapının ardında dikilen Cumhur, Hayri ve Kadir’i gördü. Önce duraksadı. Ardından gidip, kapıyı açtı. Polisler, Cumhur önde, diğerleri arkada, içeriye girdiler ve Perşembe’nin önünde durdular. Cumhur, omzunun üstünden hemen arkasındaki Hayri’ye baktı. “Bu muydu?”

“Hayır.”

Perşembe, kaşlarını çattı. “Ne aradınız?”

Cumhur, ona yanaştı.             “Ben Cinayet Masası’ndan Cumhur Adanalı. Bunlar da…”

“Polis olduğunuz anlaşılıyor. Şimdi meseleniz neyse söyleyin ve gidin!”

“Birini arıyoruz. Adı…” Yine Hayri’ye baktı Cumhur.

“Orçun Semerci,” diye yetiştirdi ona Hayri.

“Hah, işte onu arıyoruz ve burada olduğundan şüpheleniyoruz.”

“Görüyorsunuz ki burada benden başka kimse yok!”

“Biz yine de bir bakalım,” diyerek, arkasındakilere işaret etti Cumhur.

Polisler, ileri atılıp, merdivene geçmek istediler, ama Perşembe, önlerine durdu. “Nereye gittiğinizi zannediyorsunuz?”

Pazartesi, gürültüye uyanmış, ne olduğuna bakmak için aşağıya inerken, durumu anlamıştı. Basamakların yarısında, arkadaşına seslendi:

“Perşembe! Geri dur! Benim için geldiler…”

***

Necla, giyinmiş, süslenmiş halde, hanım hanımcık bekliyordu Murat’ını. Gelecek miydi? Bilmiyordu. Ama vardı ümidi. “Geleceğim,” demişti bir kere. İşte, beklediği kapı zili çalıyordu. Yaşından beklenmeyecek bir çeviklikte fırladı salondan, açtı kapıyı. Cuma, elinde bir poşet, gülümseyerek, gözleri ışıyarak içeri girdi. “Murat Bey!” Necla, Cuma’nın uzattığı poşeti alıp, içine baktı. “Üzümler…” Sevinmişti.

Cuma, paltosunu omzundan sıyırdı, ayakkabılarını çıkardı. Kadın, ona yardım etti. “Kız gelmedi mi?” diye sordu Cuma.

“Gelir. Bekleriz. Ama sessiz ol. Bebek anca uyudu.”

İkisi, az sonra, mutfak masasına karşılıklı oturmuşlardı. Ortalarındaki tasta yıkanmış üzüm; bir biri, bir diğeri koparıp, yedi. Gözleri birbirine sevgiyle bakıyordu. İkisi aynı anda, belki bir yarım asır öncesinin hayaline gittiler. Aynı havuzun kenarında oturuyorlardı, kızın elinde bir kese kağıdı üzüm. İlerideki gün batımı kızıllığını izliyordu genç kız. Delikanlı, üzüm kesesine uzandı. “Beni deli ediyorsun. Hayatta seni heyecanlandıran bir şey yok mu?”

Kopardığı tek bir üzüm tanesini gösterdi kız ona. “İşte bu.” Üzümü ağzına attı. “Senin derdin ne biliyor musun? Sürekli rüyadasın. Bir şeyler kurup duruyorsun. Oysa bilmiyorsun ki rüyaları gerçekleştirmenin en iyi yolu uyanmaktır!”

Şimdi, Necla Hanım’ın bu minnacık mutfağında, sarı lacivert bir muhabbet kuşunun ötüşünün eşliğinde, belki de artık uyanmış olduğunu düşündü Cuma.

***

Battal, öfkeyle fırladı asansörden. Katta üç güvenlikçi vardı. Biri, hafta sonu ekibinden Timur’du. Tuncay’la Pazartesi’nin arkadaşını öldürdüklerine inanıyordu hala ve sonuç almakta inatçıydı. O, kapıdan gelenlere bakarken, diğerleri, danışmada duruyorlardı. Danışmadakilerden biri Battal’ı görür görmez toparlanırken, diğeri, kendinden geçmiş halde uyuyordu. Kapıya doğru ilerlerken, yüzüne bakmadan, ayaktaki güvenlikçiye buyurdu Battal:

“Şunu uyandır!” Kendi kendine söylenerek devam etti yoluna. “Güvenlik bu haldeyken, benim kasam soyulmasın da kiminki soyulsun?” Güvenlikçi, uyuyanı sarstı. Adam, kendine geldi, Battal’ı görür görmez toparlanıp, kalktı. Salih, yanında Ali ve Turgut olduğu halde içeri giriyordu. Battal, üçlüyü kapıda durdurdu. “Niye geldiniz? Bu saatte ne işiniz var burada?”

“Aşk olsun, Battal Bey. Geçmiş olsuna geldik,” dedi Turgut, elini uzatırken. “Kovalanacak mıyız?” Eli havada kalmıştı.

“Neyin geçmiş olsunu, kardeşim?” dedi Battal, sesini iyice sertleştirerek.

“Yapmayın, Battal Bey. Bizi bilirsiniz. Kulağımız deliktir,” dedi Ali, yılışıkça.

Battal, Salih’e baktı. Omuzlarını kaldırdı Salih. “Biz de gizli kalsın diye uğraşıyoruz yalandan yere!” diye söylendi Battal.

Turgut, elinin sıkılmamasından dolayı hoşnutsuzdu. “Biz bir konseyiz. Hepimiz aynı gemide değil miyiz, Battal Bey? İyi gününüzde de, kötü gününüzde de yanınızda olacağız.”

“Evet, doğru! Seyfi de öyleydi. Şimdi baş zanlı! Ama durun. Kendi ayağınızla geldiniz, iyi ettiniz. Çünkü onun kadar sizler de zanlısınız!”

Ali ve Turgut, şaşkın, birbirlerine baktılar.

Yukarıdaki patron odasında kalanların tümü merakla, masa telefonundan Seyfettin’le görüşen Tuncay’ı izliyordu. Konuşma bitti, Tuncay, ahizeyi yerine bıraktı.

“Eee?” diye sordu emniyet müdürü.

“Gelecek,” dedi sırıtarak Tuncay.

Odadakiler, bakıştılar. Beklemedikleri bir şey gerçekleşmişti. Kapı açıldı, Battal, ardında Turgut ve Ali, onların ardında da güvenlik görevlisi Timur ve Salih, içeriye girdiler. Timur, hala hırsla doluydu. Turgut, emniyet müdürünü görür görmez atıldı. “Müdürüm. Allah aşkına,” Battal’ı gösterdi, “şu adama bir şey söyleyin. Bize suç isnat ediyor!”

Battal, Turgut’u tuttu ve Nihat’ın oturduğu ikili koltuğun yanındaki üçlü koltuğa itti. Diğer eliyle de Ali’yi onun yanına savurdu. “Geç şöyle!”

“Battal Bey! Ne yapıyorsun?” dedi Turgut, yüzü sarararak.

“Kes sesini, hıncımı senden çıkartmayayım. Reziller! Buraya arkadaşınızı satmaya geldiniz!”

Emniyet müdürü, varlığını hissettirmesi gerektiğini düşünerek, “Battal Bey!” diye bağırdı.

Battal, döndü. “Ne var?” Boğazını temizleyip, sesini yumuşattı. “Kusura bakmayın.”

“Tamam. Herkes sakin olsun şimdi rica ederim,” dedi müdür. “Seyfettin Bey yemi yuttu gibi. Tuncay’a arattık. Geliyor. Biz operasyonu tamamlayıncaya kadar, kimsenin bu odadan ayrılmamasını istiyorum mümkünse. Seyfettin Bey, hiçbir şeyden şüphelenmemeli.”

Masa telefonu çaldı o anda. Tuncay, gayrı ihtiyarî ahizeye el atarken, Emrah, bileğini yakaladı.

“Seyfi ise?” dedi Tuncay, onun yüzüne bakarak.

Emrah, Tuncay’ın bileğini bıraktı. Gözler Tuncay’daydı yine. Tuncay, ahizeyi kaldırdı. “Alo?” Dudak büktü, sırıttı. “Tamam. Bir dakika.” Ahizeyi kulağından ayırdı. Emrah, uzandı, ama Tuncay çekti ahizeyi. Cemil’e baktı. “Sana, Cemilim. Kankan, Cumhur.”

Cemil, derhal ahizeyi alıp, kulağına götürdü. “Cumhur? Adamı getirdiniz mi?” Müdüre baktı. Müdür, başını salladı. “Tamam. Yukarıya çıkarın. Abimin bürosundayız.”

Emrah, Tuncay’ın kolunu sıkıca kavrayarak, “Yürü!” dedi. İkisi, çıktılar.

Asansöre ilerlerlerken, Tuncay, sertçe çekerek, kolunu kurtardı. “Allah aşkına, arkadaş,” dedi. “Bu halde nereye kaçacağım? Biraz huzur ver!”

Asansörden Cumhur, onunla Hayri’nin arasında elleri kelepçeli Pazartesi ve arkalarında da diğer polis, Kadir, çıktılar.  Koridorda iki grup yan yana geçerken, Pazartesi ve Tuncay, bakışmadılar; tanımazdan geldiler birbirlerini. Emrah, dikkatle ikisinin davranışlarını takip ediyordu. Kızdı. Tuncay’ı asansör tarafına itti. Hayri, Emrah’ı selamladı. “Adamı getirdik, komiserim.”

“Gördüm!” dedi Emrah, burnundan soluyarak. “Bu cevval komiserler ona sahip çıkabilirler sanırım.” Polislere el etti. “İkiniz benimle gelin.” Cumhur’a döndü asansöre girmeden. “İyi bakın adamıma! Onunla sabahtan kalma bir hesabımız var!”

Cumhur, patron odasının kapısının önünden cevapladı onu:

“Merak buyurmayınız haşmetlim!”

Emrah, Tuncay ve polisler, asansöre bindiler. Tuncay, harap haldeydi. Emrah, onu baştan ayağa süzdü.  Hemen arkalarında duran Kadir’e baktı, onu da süzdü. “Kadir. Buna bir çekidüzen vermemiz lazım. Seninkiler uyacak gibi,” dedi.

Kadir, yüzünü ekşitti. “Yalnız, komiserim, ben bunun kıyafetlerini giymem.”

“Gerek yok zaten oğlum. Sen operasyon bitene kadar bir odada kalırsın donla monla!”

Tuncay ve Hayri, gayrıihtiyarî sırıttılar. Emrah, Hayri’ye baktı ters ters. Adam, toparlandı. Tuncay, gülmemek için zor tutuyordu kendini. Parmaklarını sakalına sürterek, Emrah’a yanaştı. “Hoca, yalnız…”

Emrah, anlamıştı durumu. Elini ceketinin cebine atıp, Tuncay’ın usturasını çıkardı oradan. “Sabun da istersin şimdi!”

“Yok,” dedi Tuncay, usturasını alırken. “Aşağıda tuvalette var. İdare edeceğiz artık!”

***

Elçin Beg, perişan halde, Candan’ın sahne aldığı mekana geldi. Kravatı kaymış, yakasındaki karanfil kırılmıştı. O, merdivenleri inerken, garsonlar, temizlik yapmakta, ortalığı düzenlemekteydiler. Candan’ın grubu, aletlerini toparlıyordu sahnede. Bir görevli, Elçin Beg’in karşısına dikildi. “Beyefendi. Kapatıyoruz. Program bitti.”

Elçin Beg, adamın göğsüne bastıran elini itti. Sahneden onu gören elemanlardan biri, koşarak yanlarına geldi. “Dur, Ahmet. Amcayı tanıyoruz.” Elçin Beg’in koluna girdi genç. “Gel, amca.” Delikanlı, Elçin Beg’i taburelerden birine oturttu.

Elçin Beg, yere düştü düşecekti. Eleman, elini omzuna atarak, ona destek oldu. Elçin Beg, sahneye baktı. Ekipteki diğer gençler, toparlanırken, ona başlarıyla selam verdiler. Elçin Beg de onları selamlamak istedi. Kolunu kaldırdı, ama sendeledi bir anda. Eleman, onu tuttu. Elçin Beg, delikanlıya döndü. “Candan dönmedi mi?”

“Dönmedi, amca. Bu gece enstrümantal takıldık.”

“Onun randevusu iyi geçiyor demek…” Elçin Beg’in yüzünü hüzün kapladı. Tabureden kalktı. Genç, onu tutmak istedi, ama kaçırmıştı. Elçin Beg, sallanarak sahneye yürüdü, gencin eşliğinde. “Demek, enstrümantal takıldınız… Klasik piyano var mı sizde?”

“Gördükleriniz işte,” dedi ekipten başka bir genç.

Görevli Ahmet, kapının oradan seslendi, sabırsız:

“Beyefendi. Kapattık, dedim!”

“Bu adam ne kadar da konuşuyor!” diye söylendi Elçin Beg, müzik aletlerine bakarken.

“Ahmet! Tamam. Biz hallederiz,” dedi görevliye, Elçin Beg’i taşıyan genç.

Ahmet, bir kendisine sırtı dönük Elçin Beg’e, bir delikanlıya baktı sinirli sinirli. Sonra dönüp, yandaki kapılardan birinden, idari kısma geçti. Eleman, Elçin Beg’in koluna girdi yine. “Bizde yok belki, ama şu köşede dekor niyetine kullanılan bir konsol piyano var. Klavyeli çalgılar bende olduğu için dikkatimi çekmişti.”

“Amca. O aletin kapağının açıldığını hiç görmedim bak. İçinde örümcekler geziyordur, benden söylemesi!” dedi bir diğer eleman.

“Bir bakalım hele,” dedi Elçin Beg. Heveslenmişti. “Nerede?” diye sordu kolundaki elemana.

Delikanlı, ona arka duvara dayalı piyanoyu gösterdi. Elçin Beg’in gözleri, parlayıverdi bir anda. Oraya yöneldi. Piyanonun başına geldiler birlikte. Elçin Beg, piyanonun önündeki eski tabureyi çekip, üstüne yerleşti. Kırılacak, çok kıymetli bir kutuyu açar gibi, tuşları örten kapağı kaldırdı. Eliyle tozları sildi, bir iki tuşa bastı. Tuşlardan bazıları gevşek, hatta biri de kırıktı. “Eh!” dedi Elçin Beg.

“Çalabiliyor musunuz?” diye sordu eleman, merakla.

“Belki paslanmışımdır. Kim bilir?” dedi Elçin Beg. Başını usulca kaldırdı. Uzak, eşsiz bir manzaraya bakar gibi baktı hemen karşısındaki duvara. Zaman makinesi, her an emrine amadeydi zaten. Belki de o, makinenin emrindeydi, Elçin Beg’in deyimiyle.

Dilber vardı başında. Yıllar yıllar öncesinin aşk yuvasındaydılar. Salonun ortasında büyük bir kuyruklu piyano kuruluydu. Elçin Beg, Dilber’e gülümsedi ve dönüp piyanoyu çalmaya başladı. Bir yandan da söylüyordu parçayı; sözleri acıklı, ama nağmeleri hızlı türküyü, ortada ona oynayan, karnının şişliği belirginleşmiş Dilber’e, neşeyle okuyordu. Dilber, acemisi olduğu Azeri dansları eşliğinde, sevdiğine hevesle gerdan kırıyordu. Pilili, tiril tiril bir elbise giyinmişti. Oyunun ortasında ayağı dolanıp, düştü Dilber. Elçin Beg, panikle hemen türküyü kesti ve kalkıp, Dilber’in yanına çökerek, başını kucağına aldı. Dilber, gülüyordu. “Dilber! Bir yerine bir şey olmadı ya?” diye sordu Elçin Beg, telaşla.

“Yok,” dedi gülmesinin arasında kadın. “Yok bir şeyim, sevgilim. Rahat ol.” Doğrulup, adamın gözlerine baktı. “Ne tuhaf! En neşeli şarkılarında dahi acı, ayrılık var.”

Elçin Beg, elini Dilber’in karnına kaydırdı. Gözleri yeniden birleşti.

Gözlerini daldığı duvardan söker gibi aldı Elçin Beg. O esnada Neriman Tarhan da gelmişti mekana. Olabildiğince iyi giyinmeye çalışmış, saçını açmıştı. Merdivenlerden seslendi:

“Çalar o. Hem de öyle bir çalar ki…”

Bir grup elemanı, gülerek baktı arkadaşlarına. “Program bitti, müşteri gelmeye devam ediyor!”

Elçin Beg, nezaketle, hareketini kontrol etmeye çalışarak, tabureden kalktı, önünü ilikledi. “Neriman Hanımefendi… Kılığımı bağışlayınız. Biraz yuvarladım.” Kadın, onun yanına geldi. İstemsizce sendeleyen Elçin Beg’i tuttu. “Çok… naziksiniz…” dedi Elçin Beg.

Neriman Tarhan, elemanla birlikte, Elçin Beg’in oturmasına yardım etti. “Hangi güzeldir şişenin dibine vurmanıza sebep olan yine, Elçin Beg?” diye sordu.

“Bu defaki güzel, bir sevda hikâyesi değil, hanımefendi. Öz kızımı gördüm ki, dünya hem başıma dar, hem sonsuz cennet bugün!”

Bir sandalye çekip, karşısına oturdu kadın. “Kızınızı bulmuşsunuz kırk yıl sonra. Daha ne istersiniz ki? Bir de bana bakın. Benim artık bir arayışım bile yok. Bok temizliyorum!”

Onun ellerini tuttu Elçin Beg. “Temizlemeyin. Bu ellerle temizlemeyin Battal’ın pisliklerini… Bu eller ne kadar nazik tutardı mikrofonu, öyle serçe parmağınız havada. Tutuşunuz vardı kadehi, incitmeden… Gitmeyin oraya bir daha. Size otelin, hatta istediğiniz otelin en…” Nefesini toparladı. “…güzel odasını tutayım. Merak etmeyin, ben karşılayacağım. Gitmeyin o batakhaneye.”

Kadının dudağının kıyısında acı bir gülümseme belirdi. “Bana acıyor musunuz, Elçin Beg? Ben horlandım. Çok ezildim.” Elini yukarıya kaldırdı. “Çok, çok yukarılardan,” İndirdi elini. “fare deliklerine iniverdim. Korkarım belki. Battal Bey’den, adamlarından korkarım. Ama bilirim, bir zamanlar ayağımı öpmüştür. Bunu unutmak için ezer beni. Bilirim. Güçsüzüm ben şimdi. Güçsüzlüğümü yaşıyorum yüreklilikle. Biri beni küçümserse, bu onun sorunudur. Bir insan ancak kendi içinde devrikse başkaları tarafından devrilebilir. Acıma bana, Elçin Beg…”

Elçin Beg, başını tutamadı daha fazla. Kadın, onun önüne düşen başını okşadı. Gözlerini zorlukla aralayarak, doğruldu Elçin Beg. “Siz beni nasıl buldunuz?”

“Bir şekilde tahmin ettim buraya geleceğinizi. Yolun karşısında bekledim saatlerce. Şansıma, sonunda geldiniz…”

“Geldim ya, geldim…”

“Boş verin bunlara. Battal, sizin ortadan kaldırılmanız için her şeyi yapacak!”

“Merak etmeyin,” dedi Elçin Beg. “Hem biliyor musunuz, ölmeyi ben de istiyorum artık. Kızımı dünya gözüyle gördüm. Battal’dan istediğim müddet buydu. Gayrisi fazla gelir…”

“Ama…”

“Boş verin.” Yakasındaki kırık karanfili çıkarıp, kadına uzattı. “Alın size bir çiçek. Ne yakışırdı saçınıza. Biraz yıpranmış ama… Yaşadığı anı iyi değerlendirmeli. Size bir parça çalayım mesela. Bu gençler benim çalabileceğime inanmıyorlar.” Piyanoya döndü. “Bazı tuşları bozuk gerçi. Bakın, bu da kırık… Beni rezil etmese.”

Parçaya karar vermişti sonunda, girdi. Hüzünlü bir Azeri şarkısıydı çaldığı. Bu defa takılmaksızın, tamamını okudu parçanın, o piyanodan kaynaklı arızalarla. Parça bittiğinde, etrafını bir keder haresi sarmıştı. Usulca kapağı kapadı. Şarkı esnasında ayağa kalkmış olan kadın, ellerini Elçin Beg’in omuzlarına koydu.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir