roman 46. fasikül

Aynı saatlerde Elçin Beg’in kızı, Cumartesi’nin olmuştu artık. Yataktaydılar. Pazar, başı Cumartesi’nin göğsünde, hülyalı, dalgın, onun omzundaki eski bir yarayı sevdi. Cumartesi, bir eli Pazar’ın saçında gezinirken, gözleri tavanda bir noktada sabit, düşüncelere dalmış gitmişti. Bir ara bir şey hatırlamış gibi, Pazar’ı rahatsız etmek istemeden, usulca hareketlendi. Kolunu yataktan aşağıya saldı ve yere bıraktığı kolyeyi buldu. Onu eline alıp, Pazar’ın gözü hizasına kaldırdı. “Azeri, bunu sana vermemi istedi…” Pazar, kolyeye baktı. Karmaşık bir ifade gezindi yüzünde. Bakışlarını kolyeden aldı hemen. “Takmayacak mısın?” diye sordu Cumartesi.

“Onu takarsam, adamın dediği her şeyi kabul etmiş olurum.”

“Yalan söylediğini mi düşünüyorsun?”

“Can pazarında insan her yalanı söyleyebilir. Aga Kasım’a soracağım. Öz babamı vurmaya göndermedi ya beni!”

“Demek, adamın eşinin bu kolye… Belki de annenin?”

“Öyle bir şey yok!” Kaşlarını çattı Pazar. Sırtını dönüp doğruldu ve kendi kendine söylenerek, yatağın kenarına oturdu. “Yıllarca boynunda karı kolyesiyle gezmiş ibne…”

Cumartesi, hayranlıkla Pazar’ın sırtına baktı. Doğruldu, kolunu omzundan geçirip, kolyeyi onun boynuna tuttu. Karşı aynada görüntüsüne baktı Pazar’ın. “Yakıştı ama. Farz et ki benim hediyem. Yine de takmaz mısın?”

Kolyeyi boynundan aldı Pazar. Kolyeyi yatağın üstüne atarak, hışımla kalktı yataktan.

***

Tuncay, tıraş olmuş, rahatlamış halde, bodrum kat tuvaletinden çıktı. Polisin takımı üstüne uymuştu. Bir tuvalet kâğıdı parçasıyla usturasını kuruladı. Kâğıdı yere atıp, cebine koymak üzere usturayı katladı. Kadir, çamaşırlarıyla, Emrah ve Hayri, takım elbiseleriyle onu beklemekteydiler. Tuncay, ceketin cebine koyarken, Emrah, gözlerini Tuncay’ınkilerden ayırmadan uzanıp usturayı aldı,  kendi cebine koydu. Tuncay, elbisesini aldığı polis Kadir’le göz göze geldiler. Sırıttı Tuncay. “Sağ olasın. Cuk diye oturdu vallahi.” Emrah’ın işaretiyle, Kadir, bir odaya girdi, kapıyı kapattı. Tuncay, Emrah’a döndü. “Elimdeki tek silahı aldın, komiser. Seyfi’nin beni de öldürmeye kalkabileceğini düşünmüyor olmalısın. Katlime süslenmiş olmayayım?”

“Ne yalan söyleyeyim, ölmen umurumda değil, Tuncay Tuncay,” dedi Emrah. “Ama müdürüm senin daha işe yarayacağını düşünüyor.”

İkisi ve arkalarında Hayri, koridorda ilerlemeye başladılar. Tuncay, başını sallayarak, güldü. “Sağ olsun, müdürüm beni her seferinde kollamıştır.”

“Kendini eski görkemli günlerinde görme. Çalışma binana dahi girmen yasak. Seni başlarından atmışlar. Bir çöp, bir faresin. Tepeden baktığın yığınla insanın seviyesine, hatta altına indin şimdi. Öyle iyiydi, değil mi? Kızlar, içki, arabalar.”

“Sen böyle şeylerle kafanı yorma, komiser. İnsanlar ancak ütopyalarda eşitlenir. Eşitlik ve özgürlük, dünyadaki en komik ikilidir. Geri zekâlılar bu ikisini bir araya getirmeye çalışırlar. Oysa bu kardeşler doğuştan düşmanlardır!”

“Şimdi de felsefeci oldun, öyle mi? Seni haftalardır izliyoruz. Ne bok olduğunu görmedik mi?”

“Gördün de neyin sorgusunu yapıyorsun?” Sesini yükseltti Tuncay. “Belgeni koy, at içeri be adam!” Tonu azalttı sonra. “İzlersiniz. Anca izlersiniz. Öyle seyredip, konuşursunuz. Sana bir şey söyleyeyim mi? Bu dünyada iki tip insan var: Yaşayanlar ve yaşayanları seyredip eleştirenler!” Durdu, Emrah’a döndü, elini açtı. “Bana bir silah ver, komiser. En azından usturamı ver.”

Başını iki yana salladı Emrah. “Sıkıldım senden, Tuncay. Bu işin sonunda seni ve diğer namussuzları içeriye atmak tek hedefim! Hem, telaşlanma. Biz de etraftayız ve sana hiçbir şey olmayacak.”

Yukarıda, patron odasında, gerginlik hakimdi. Kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Battal, pencerede, burnundan soluyarak dışarıyı seyrediyordu. Cemil ve Cumhur, aralarında perişan halde dikilen Pazartesi ile birlikte, odanın ortasında, ayaktaydılar. Turgut ve Ali, tedirgin, süklüm püklüm oturuyorlardı yerlerinde. Cemil, Cumhur’a dönerek sessizliği bozdu:

“Yürü, Cumhur. Biz de inelim bodruma. Bizsiz eğlence olur mu?”

“Gidelim vallahi, komiserim.”

Battal, hiddetle Cemil’e döndü. “Bu psikopatı burada mı bırakıyorsun?” dedi, Pazartesi’yi göstererek.

Cemil, bıyık altından güldü. “Müdürüm var odada nasılsa demiştim!”

Emniyet müdürü, oturduğu yerden, tepkiyle baktı ona. Cemil, Timur’a gidip, kemerindeki kelepçeyi aldı. Geldi, Pazartesi’yi kolunu tutarak, kalorifer peteğine yönlendirip, yere oturttu. Kelepçenin bir gözünü onun bileğine, diğerini peteğin borusuna taktı. Geriye çekilip, baktı. “Oldu sanırım. Hadi Cumhur!”

Cemil ve Cumhur, Battal’ın alev saçan bakışlarına aldırmadan, süratle odadan çıktılar. Timur da bir kapıya, bir Battal’a baktı. Sonra, o da koşturarak kapıya gidip, dışarıya çıktı. Cemil ve Cumhur asansöre vardıklarında, Cumhur, Timur’un da geldiğini fark etmişti. Cemil’in omzuna vurdu. Cemil, dönünce güvenlikçiyi görüp, seslendi ona:

“Gel kardeş, gel! Sen niye geri kalacaksın ki?”

***

Patron odasında, Turgut ile Ali’nin oturtuldukları koltuk, Pazartesi’nin bağlandığı peteğin hemen yanındaydı. Battal, sırtı dönük halde gerisini masasına dayamış, gözlerinde kararsız bir öfke, bıyığını çekiştirerek, pencereden geceyi seyretmekteydi. Salih, endişeyle patronuna bakıyor, Nihat ise son derece rahat, bacak bacak üstüne atmış, film seyreder gibi, önünde akanı izliyordu. Ceketini üzerinden atmış, kravatını çıkarıp, gömlek kollarını sıvamış emniyet müdürü, Pazartesi’yi dövmekten ter içinde kalmıştı. Yerde, kaşı açılmış, ağzının kenarında kan, bir gözü zor aralanan Pazartesi, yine de oturduğu yerde dik durmaya çalışıyordu. Müdürün okkalı tokadı, Pazartesi’nin kanını Turgut’un ceketine sıçrattı. Zaten yanındaki Ali gibi her şeyi endişeyle takip eden Turgut, iğrenerek kanı silmeye çalıştı. Pazartesi, düşen başını sallanarak kaldırıp, müdüre değil, ama diğerlerine baktı. “Yalnızdım. Kasayı açan da, dosyaları alan da benim…”

“Ne yapacaktın onları?” diye sordu müdür, kaşlarını iyice karartarak.

Pazartesi, cevap vermedi ona. Bakışlarını sırtı dönük duran Battal’a çevirdi. “Battal sen olmalısın.” Battal, bıyığıyla oynamayı bırakıp, omzunun üstünden Pazartesi’ye baktı. Pazartesi, bakışlarını diğerlerinin üzerinde gezdirdi. “Zeynel, yok.”

Emniyet müdürü, Pazartesi’ye bir tokat daha indirdi. “Sorularıma yanıt ver!”

Pazartesi, patlayan gözünü zorlukla araladı. “Asker, polis, kadın ve çocuk öldürmüyoruz… Dolayısıyla, muhatabım değilsin.”

Binanın bodrum katında fırtına öncesi sessizlik vardı. Tuncay, tıraşlı hali ve üzerinde polisin takım elbisesiyle, insana benzemişti. Kapısının önüne dosya sandığı dayalı halde açık duran kasa odasından çıktı. Eliyle çenesini ovarak, sakalını kontrol etti. Odaya, karşıda kapağı açık kasaya baktı sessizce gülerek. Döndü ve ağır adımlarla koridorda ilerledi. Cemil, Cumhur ve Timur, iki kapı ilerdeki odadaydılar. Tuncay o odanın kapısının önünden geçerken, Cemil, kısık gözleriyle ona bakıp, hafifçe başını eğdi. Tuncay da onu selamladı ve başını çevirip, yoluna devam etti. Asansörün mekanik gürültüsü, koridorda yankılandı. Cemil, odanın kapısını örttü. Koridorda Tuncay, yalnızdı. Tam asansörün karşısına gelip, durdu. Kapı açıldı. İçeride Seyfettin ve adamı vardı. Seyfettin ve Tuncay, göz göze geldiler. Adamlar, asansörden çıktılar. Seyfettin, bir adım öne çıktı. Tuncay’la karşı karşıyaydılar şimdi.

“Tuncay’ım,” dedi Seyfettin. “Yollarımız ayrıldı diye üzülüyordum ben de. Kaderde yine birlikte çalışmak varmış.”

“Öyleymiş be abim.”

Birbirlerini tarttılar. Tuncay, Seyfettin’in omuzu üzerinden arkadaki adama baktı, sırıttı. “Bak, bak. Ayı Rüstem’i de takmışsın peşine. Bu nasıl kardeşlik? Yoksa benden mi korktun?”

“Seni göresi varmış. İlla beni de götür abi, dedi.”

“Allah razı olsun!”

Seyfettin, ciddileşti. “Peşrevi geçelim, Tuncay! Emaneti alıp, gideceğim. Burada sabahlamaya niyetim yok!”

“Ne acele ediyorsun, Seyfi’m? Üç günlük dünya, bir daha gül yüzünü göremem belki… Tüm hafta sonu kayıpmışsın. Sana ulaşamamaktan dertli herkes.”

“Ulaşılmazdım da sen nasıl ulaştın?”

“Tüyoyu alınca,” Başıyla Rüstem’i işaret etti. “bu ayı yelkenleri suya indirdi. Yoksa telefonu sana vereceği yoktu!”

“Sen de ortalarda yokmuşsun tüm bir hafta sonu?”

Ellerini iki yana açtı Tuncay. “Malum!” Güldü. “Seyfi, gülmece ustası çoktur, ama tarih kadar büyüğü yoktur. Seni ve beni aynı gün aynı kasanın peşine düşürdü!”

“Kusursuz değiliz hoş. Ne sen, ne ben!”

“Kendi adına konuş. Ben kendimi bilirim. Başkalarının düşündüğü beni ilgilendirmez.”

Tuncay, dönüp, Seyfettin’in koluna girdi. Onlar önde, Rüstem arkada, ilerlediler. Meşrubat makinesinin yanından geçerlerken, Tuncay, yeniden doldurulmuş içeceklere baktı ve kendi kendine, acı acı gülümsedi.

“Tuncay,” dedi Seyfettin. “sıradaki baronun sen olacağını düşünüyorduk hep.”

“Nasip değilmiş. Ne yapalım, Allah Battal’a hayırlı, uğurlu etsin.”

“Yok, yok. Yakışırı sendin.”

“Bırak bunları, Seyfi. Hadi benim kasanın peşine düşmemin bir mantığı var. Senin derdin ne? İşin devam ediyor, para akışı sürüyorken…”

“Para için mi yaptığımı sanıyorsun?”

Kasa odasının kapısındaydılar. Tuncay, içeri girdi. Emrah ve Hayri, dosya sandığının tuttuğu kapının arkasında gizleniyorlardı. Tuncay, yan gözle onlara baktı. Emrah’ın silahı elindeydi. Tuncay, odanın ortasına doğru iki adım attı. Seyfi ve Rüstem, koridordaydılar. O pozisyonda sandık, ikili ile Tuncay’ın ortasındaydı. “O yüzden mi öldürdün o zavallıyı?” diye sordu Tuncay, sırtı onlara dönük.

Bir altıpatlar horozu işitti Tuncay, döndü. Seyfettin’in elinde ona doğrultulmuş bir tabanca vardı. Tuncay, tabancanın topunda tek kurşun olduğunu gördü. Rüstem, koca bir bıçak çekip, atıldı. “O değil, ben öldürdüm!” Seyfettin, gözünü Tuncay’dan ayırmadan, boştaki eliyle Rüstem’i durdurdu. “Abi, ne konuşturuyorsun bu serseriyi? Bırak bunu da doğrayayım!” diye saydırdı Rüstem.

“Rüstem, geri dur! Geri dur dedim!” Rüstem, bıçağını indirip, gözü Tuncay’ın üzerinde, geriledi. “Tuncay’ım. Sen de ellerini kaldır ve gerile bakayım,” dedi Seyfettin.

Elleri havada, kasaya doğru geri geri, iki adım attı Tuncay. “Tek kurşunla adam yıkacağına güveniyorsun demek. Diğerlerini kime harcadın?”

“Kime olacak, senin sefil kanının ardına düşmesi muhtemel serserilere!”

“Kemal, Mustafa, hatta tıfıl takımı senin gibi tabansıza pabuç bırakmazlar. Boşa sallamışsındır belki. Sizin gücünüz anca emekliliğini doldurma derdinde güvenlikçilere yeter,” dedi Tuncay.

“Hırs yaptı akıldan geri. Rüstem parayı almaya gelince, pay istemiş, tehdide kalkmış sürüngen. Bizimki, ayı soyundan, malum. Sabrı bir yere kadar.” Yan gözle Rüstem’e baktı. “Bir de parayı ala da öyle halledeydi adamı!”

“Hata yapmanın güzelliği, tekrar yaptığında o hatayı tanımandır, Seyfi. Güvenip de seni çağırmak benim hatam. İttifak kurabileceğimizi düşündüm. Tekrarı olmaz. Sen, cinayetle hatanı tekrarlamak üzeresin.”

“Seni vuracağımı zannediyorsun, değil mi?” dedi Seyfettin, sırıtarak. “Korktun.”

“Vallahi, korku, önyargı ve zalimliğin asıl kaynağıdır. İkisi de sende var, çok şükür. Biz korkma evresini ana karnında atlatmışız.”

Suratı değişti birden Seyfettin’in. “Konuşma lan! Seni piç! Sen ana ne bildin, baba ne bildin?”

“Senin gibi aynı, değil mi? Zeynel Bey’in sekreteri Ayla Hanım’ın kimden peydahladığı meçhul, asla nüfusa geçmeyen piç sen değil misin? Seni boşuna şirkette tutmadılar!”

Seyfettin, deliye dönmüştü. Öfkeli gözlerini Tuncay’dan ayırmadan tetiğe basacakken, Tuncay, kendini yana attı. O esnada heyecanlanan Hayri, kapının ardından fırladı. Onu görünce panikleyen Seyfettin, tetiğe bastı. Kolunu tutarak, çöktü Hayri. Seyfettin ve Rüstem, telaşla kaçmaya başladılar. Silah sesini duyan Cemil, Cumhur, Timur ve yarı çıplak haldeki Kadir, ellerinde silahlarıyla koridora fırladılar. Yolları onlar tarafından kesilen Seyfettin ve Rüstem, diğer tarafa yöneldiler. Emrah ve Tuncay, yere yıkılan polisin başına çöktüler. Tuncay, polisin önemli bir şeyi olmadığını anlamıştı, Emrah ise arkadaşının vurulmasının şokunda, koridora fırladı. “Polis vuruldu! Polis vuruldu!”

Tekaşla onun ardına düştü Tuncay. “Silahı boş!”

Yangın merdiveni güvenlik kapısına ulaşan Seyfettin ve Rüstem, heyecandan kapıyı açamadılar. Beş el silah sesi yankılandı koridorda. Vurulan ikili yere yığılmış, orada can vermişti. Onları vuran Timur, gözleri dehşetle açılmış, silahı ateşleyen eli havada, bir heykel gibi yerinde kalakalmıştı. İlk şaşkınlığı yenen diğerleri, ölülerin başına toplandılar. En son yetişen Tuncay, onları yararak gelip, yerdekilere baktı. Emrah da öne çıktı ve çöküp, yerdekilerin nabızlarını kontrol etti. Başını sallayarak, diğerlerine adamların öldüğünü ifade etti. Tuncay, Seyfettin’e baktı son bir kez. “Parayı al ve git be adam…”

***

Bodrum kat koridoru yeniden sükunete kavuşmuştu. Güvenlikçi Timur, hala şoktaydı. Cemil, onu Cumhur’a teslim etti. “Arkadaşı yukarı çıkar, Cumhur. Öbür adamı da çöz, getir.”

Cumhur, adama dayanak oldu, birlikte asansöre gittiler. Koridorda Cemil, Hayri ve kıyafetlerini geri almış olan polis Kadir haricinde kimse yoktu. Geriye dönen Cemil, diğer iki memura baktı. Adamlar, bitkindi.

Emniyet müdürü de bodruma inmişti. Emrah’la birlikte, Tuncay’ın sorgulandığı odadaydılar. İkisi de aynı sorgu masasının başında, ayaktaydı. Müdür, ceketini ve paltosunu giyinmişti. “Vallahi, hamlamışım Emrah,” dedi. “Adam, kötü yordu beni. Bir beş sene önce elime düşecekti ki, bak bakalım bu sopadan sağ mı çıkıyordu!”

“Müdürüm.  Salacak mıyız şimdi bunları?”

“Öyle görünüyor. Ortada bir şikâyetçi de olmadığına göre! Ha, bu demek değil ki peşlerini bırakacağız. Operasyon kaldığı yerden aynen sürüyor! Hadi, çıkalım artık.”

Birlikte koridora çıktılar.

“Raporum sabah masanızda olacak, müdürüm,” dedi Emrah.

El sıkıştılar. Asansöre giderken, müdür, döndü ve ileride dikilen Cemil’e sertçe bakıp, asansöre bindi. Emrah, tersi yöne, Cemil’e doğru devam etti. Hayri, Emrah’ın yanına geldi. “Komiserim. Cumhur Komiser, diğer adamı getirdi.”

Emrah, başını sallamakla yetindi. Cemil’in yanına varıca durup, ona döndü. Cebinden buruşuk bir kâğıt parçası çıkarıp, ona uzattı. “Al sana uğraşacak bir muamma.”

Kağıdı aldı Cemil. “Ne ki bu?”

“Kasanın şifresi. Bu kombinasyonun bir manası olabilir… Heveslenme hemen. Olmayabilir de!” Hayri’ye döndü. “Panonun oraya git.”

Hayri, elektrik panosuna yönelirken, Emrah da Cumhur’un Pazartesi’yi tuttuğu köşeye gitti. Cemil, kafasında kâğıttaki kombinasyonla boğuşmaktaydı. Pazartesi, tutulduğu köşede, eline aldığı bir kibrit kutusuyla oynuyordu. Cumhur, hemen onun yanında, onu kollamaktaydı.

“O kutuyu nereden buldun?” diye sordu Emrah, Pazartesi’ye.

“Yukarıdaki masadan.”

Emrah, Cumhur’a baktı. Sonra buyurgan bir tavırla Pazartesi’ye döndü. “Benimle gel!”

Cumhur, Pazartesi’nin kalkmasına yardım etti. Pazartesi, yorgun adımlarla Emrah’ın önüne düştü. Üstündeki bekçi kıyafeti kirlenmişti. Kasa dairesinin yanından geçerlerken, Emrah, önünde ilerleyen Pazartesi’nin kolunu yakaladı ve onu kasa dairesinin kapısının önüne çekti. Parmağını şaklatarak, panonun oradaki Hayri’ye işaret verdi. Adam, panoyu açtı ve kolu indirdi. Mekanik gürültüsüyle açıldı kapı. Tuncay, içeride yerde, başı ellerinin arasında, iç çamaşırıyla oturmaktaydı. Emrah, imalı imalı Pazartesi’ye baktı. “Birbirinize anlatacağınız çok şey olmalı!”

Tuncay, yorgun başını ellerinden kaldırıp, Pazartesi’ye baktı oturduğu yerden. Sonra pozisyonuna geri döndü.

“Bu da kim?” diye sordu Pazartesi.

“Hafta sonu beraberce eğlendiğin adam!”

Pazartesi, ikisine baktı ve bir şey demeden ayrıldı. Emrah, ciddileşerek Tuncay’a bağırdı:

“Ayağa kalk!”

Tuncay, isteksizce doğruldu. Dirsekleriyle dizlerinden kuvvet alarak kalktı, Emrah’a döndü. “Bir yerlere parmak izi bırakmamı beklediniz,” dedi sırıtarak, ellerini iki yana açtı. “Ama bırakmadım!”

Emrah, içeri girip, Tuncay’ın önüne geldi. Yumuşattı sesinin tonunu. “Sana böyle bir oyun oynayacağımı düşünmüyorsun ya?”

“Hiç düşünür müyüm?”

Emrah, öfkesine mani olamadı. Kapıya gelmiş olan Hayri’ye seslendi:

“Al şunu!” Koridora çıktı.

Pazartesi, Cumhur’un yanında beklediği köşeye dönmüştü. Yalnız ve dalgındı. Emrah, geldi, tam karşısında durdu. Pazartesi’nin gözlerinin içine baktı. “Bırakılıyorsunuz. Artık burada bu işte birlikte olduğunuzu söylemenin hiçbir zararı yok, delikanlı. Hadi.”

“Onun işini zorlaştırmak için mi?”

“Gerçeğe ulaşmak için.”

Pazartesi, cebinden kibrit kutusunu çıkardı, onunla oynamaya başladı. “Gerçek, benim yalnız olduğum.”

Emrah, çaresiz, öfkeli bakışlarını ondan alamadı. Cemil, önlerine düşmüş, koridor boyunca Tuncay ve onu aralarına almış Hayri ve Cumhur’la ilerledi. Tuncay, iç çamaşırlarıyla düştüğü komik duruma rağmen, kendinden emin tavırlar içinde, sürekli sırıtıyordu. Hayri, bir sigara yakmak istedi. Sigarayı dudağına götürürken, Tuncay’a kaptırdı. Tuncay, ateş arandı, ama etrafındakiler oralı olmadılar. Ekip, Pazartesi ile Emrah’ın arasından geçerken, Pazartesi, kutudan çıkardığı kibriti yakıp, Tuncay’a uzattı. Tuncay, kibritin alevini avuçlarıyla koruyarak, sigarasını yaktı. O esnada birbirlerine bakmadılar. Emrah’ın gözü, ikisinin üstündeydi. Sigarasını yakan Tuncay, hiçbir şey olmamış gibi, yine üçlünün ortasında ilerlemeye devam etti. Pazartesi, Tuncay ve koridorun ilerisindeki polis, Kadir kalmıştı sadece koridorda. Kibrit, hala yanıyordu. Pazartesi, sönünceye kadar alevi seyretti.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir