roman 47. fasikül

Odayı dolduran sabah güneşi, Çarşamba’yı uyandırdı. Kirpiklerini kırpıştırdı. Başının annesinin dizine dayalı olduğunu fark etti. Kadın, gözleri kapalı, sırtı duvara yaslı, sessizce oturmaktaydı. Çarşamba, yataktan kalktı. Yorganı kadının üzerine çekti. Durup, bir süre sevgiyle baktı ona. “Anacığım…” diye geçirdi içinden. “Uyanmayayım diye öylece oturmuş.”

Ürperdi. Üşümüştü. Kollarını ovaladı. Gidip, sobaya baktı, sönmüştü. Başından bir kazak geçirip, evden çıktı. Etrafta sis manzaraları… Yeşilin her tonu… Kuşlar… Çarşamba, gayretle odun kırmaya girişti. Teneke bir kova bulmuştu. Kırdığı odunlarla doldurduğu kovayı yüklenip, eve döndü. Sobayla uğraşmaya başladı hemen. Sığınaktan alışkındı, işe çıkmadıysa, hep ona tutuştururlardı sobayı. Soba, kısa zamanda alev aldı, gürül gürül yanmaya başladı. Çayı hazırladı sonra. Demliği sobanın üstüne koydu. Sofra için sergiyi serdi. Ahşap altlığı getirip, serginin ortasına bıraktı. Telli dolaptan ekmeği ve loru aldı, sofraya koydu. Birkaç yumurta aldı; su doldurduğu bir kabın içine bırakıp, sobanın üstüne aldı. Yüzünde bir gülümseme, bakışlarını annesinden ayırmadan, geldi, yanına oturdu onun. Kadın, tepkisiz, kıpırtısızdı. Çarşamba, uzanıp annesinin omzunu tuttu, hafifçe sarstı. Başı yana düşüverdi kadının. Çarşamba’nın gözleri, kocaman açıldı. Bir daha sarstı onu. Yanıt alamadı. Çarşamba’nın boğazından zorlukla iki hece çıktı:

“A-na…”

Gözünde yaş toplandı bir anda. Belki yıllardır ağlamamıştı. Sığınaktaki hayatı boyunca yüreğinin nasırlaşmış olduğunu hissetti. Parmağı titremeden öldürdüğü adamları anımsadı. Şimdi anasının cansız bedeni, kollarının arasındaydı işte. Hıçkırıkları rüzgara karıştı. Bir derenin gürül gürül akışına… Uzaktaki daha yüksek tepelerin doruğundaki kara… Oynaşan iki köpeğin sesine… Bir kuş yuvasında, gagasında getirdiği yemle yavrularını besleyen dişi kartalın gayretine… Koyun güden bir çobanın türküsüne… Yağ tenekesindeki çiçeklerin sessiz feryadına…

Kadının da anası vardı elbet, Çarşamba’nın taşlı patikada çamurlu ayaklarını öptüğü. Bahçede sebzelerini sularken kızının ölümünden bihaber, Çarşamba’nın tarifsiz acıyla kendini bilmez halde dışarı fırlayışının iki saat sonrasında, bükük beli, buruşuk yüzü ve ellerine rağmen, bir genç kız çevikliğiyle işini yapıyordu. Bir ara başını işinden göğe, toplaşan bulutlara kaldırdı. Bilgelik yüklü bakışlarını çevirdiğinde, bahçe girişinde ellerini önünde kavuşturmuş, boynu bükük dikilen Çarşamba’yı gördü. Anında bir kor düştü yüreğine. Anlamıştı, vakitsiz bir gidişin haberiydi gelen. Bir Karadeniz ağıtıydı ki giren, bitmez…

Cenaze için minibüsle köye çıkıyordu yedi yolcu, ertesi sabah. Minibüs, dev yeşilliğin içinde varla yok arası gri bir çizgiyi tırmandı. Köyün yıkık dökük minareli tek camisinin önünde çoktan yolcusunu, yükünü boşaltmış, duruyordu minibüs bir saate. Şoför, aracın etrafında gezinerek, tekerleri kontrol etti. Yolcular, caminin önünde bekleşiyor, Çarşamba, bir köşede ağlıyordu. Yanı başındaki, köyün girişinde karşılaştığı adamdı. “Ağlama uşağım,” dedi ihtiyar. “Ölüm sırayla. Anan hastaydı, ölümü beklemekteydi. Direnmesi seni görmek içinmiş. Muradı da oldu. Kötü gitmedi. Sevin.”

İmam, cüppesini giyinmiş halde, camiden çıktı. Kapıda bekleyenleri tararken, şaşırdı bir anda. “Nene nereyedir?” diye sordu.

“Gasılhaneyedir, imam efendi,” diye cevapladı yolculardan biri.

İmam, kadınlara döndü. “Niye yalnız bırakıyorsunuz? Beli bükülmüş, ihtiyar bir kadın Güllü Bacı. Tek başına mı yıkayacak merhumeyi?”

“Onunla baş edilir mi?” dedi bir kadın, öne çıkarak. “Deli Güllü demişler adına!”

“Kimseyi sokmuyor içeri. Girmeye kalkana basıyor kalayı!” dedi bir başkası.

“Allah Allah. Allah Allah,” diye söylendi imam.

O ve birkaç kişi daha, gasılhaneye geçtiler. İmam, içeriden sürgülenmiş kapıyı yumrukladı. “Güllü Bacı! Ölüye de, kendine de eziyet ediyorsun. Bırak, kadınlar yardım etsinler!”

Gasılhanede Güllü Bacı, kollarını ve paçalarını sıyırmış, hazırlanıyordu. Çemberini başının üstüne attı. Yorgun, acılı gözleriyle, taşta yatan kızının cansız, çıplak bedenine bir daha baktı. Ardından, dudaklarında dua kıpırtıları, ölüyü yıkamaya girişti usul usul.

***

Bahtiyar, Kasım’ın mekanında, boşları topluyordu. Oyun oynayan müşterilerin arasından geçerek ocağa geldi. Bardakları özenle yıkadı, tezgâha yaydığı beze dizdi. Duvardaki çiviye takılı havluya elini kuruladı. Topladığı adisyonları, patron masasının üzerindeki çivi düzeneğine geçirdi. Yine o masadaki deftere notlar aldı. Arkasından gelen sese irkildi:

“Selamın aleyküm, yeğenim.”

Sese döndü Bahtiyar, gülümsedi. Çello’yu tanımıyordu. “Aleyküm selam, amca. Buyurun?”

“Kasım Aga’yı görecektim.”

“Kasım Amca uğramıyor artık. Kahvehaneyi Sinan Abi’ye devretti.”

“Peki, o ne zaman gelir?”

“Çok uzun ayrılmaz buradan. Bir, bilemedin iki saat içerisinde dönecektir… Bekleyebilirsiniz isterseniz. Bir çay vereyim size.”

“Yukarıda beklememin bir sakıncası olur mu? Ağır müşterilerine orada kahve ikram ederdi Aga Kasım. Beni de ağırdan sayarsan…”

“Ne demek. Onun dostu, bizim de dostumuzdur. Buyurun. Ben de kahve yapabilirim size.”

“Yukarıdaki ocaktan ama.”

Güldü Bahtiyar. “Tamam, tamam. Kasım Amca’nın ocağından.”

Bahtiyar, masaları göz ucuyla kontrol etti ve Çello önde, o arkada, üst kata çıktılar. Bahtiyar, Çello’ya yer gösterdi. “Divana oturun. Rahattır. Beş dakikaya kahvenizi hazırlarım.” Ocağa yöneldi. “Nasıl olsun?”

“Orta.”

“Orta. Tamam.”

Bahtiyar, kırk yıldır o ocağa aşinaymış gibi kahve hazırlamaya girişti. Çello, divana iyice yerleşti o sıra. Konuşurlarken, Bahtiyar’ın görmediği konumunda, usulca tabancasını çıkarıp, ustaca ve çabuk, susturucuyu taktı. Ciddileşti birden. “Kasım Aga’nın öksüzlerinden misin sen?”

“Kasım Amca’nın çocukları da mı var?” diye sordu Bahtiyar, işiyle ilgilenirken. “Ama Kasım Amca hayatta. Nasıl öksüz olabilirler ki?”

“İlla kendi çocuğu olmak zorunda mı? Himayesine almıştır mesela.”

“Gerçekten bilmiyorum, amcacığım. Ama tüm hayatını bu mekânda geçiren bir adamın çoluk çocuğu olduğunu sanmıyorum.”

“Belki Sinan onlardan biridir, ha?”

“Geldiğinde sorarsınız. Ama dedim ya, Kasım Amca, yalnız biriydi. Hatta şimdi bile nerede olduğunu bilsem, gider eşlik ederim. Yalnızdı, ama insandı. O derece ki, yalnızlığına şaşardım.”

“İnsandır…”

Kahve, olmuştu. Bahtiyar, cezveyi ocaktan alıp, önceden kenara koyduğu fincana dikkatle boşalttı. Çello’ya kahvesini sunmak üzere döndüğünde, kendisine doğrultulmuş tabancayı gördü. Korkmuştu. Fincan elinden düştü, kırıldı. Bıyık altından güldü Çello. “Korkma aslanım, korkma.”

Bahtiyar, yerdeki kırıklara, dökülen kahveye baktı. Ürkmüş bakışlarını tekrar Çello’ya kaldırdı. “N… n…neden?” diye sordu, kekeleyerek.

Cebinden bir mendil çıkardı Çello, Bahtiyar’a uzattı. “Şu mendili al hele.” Bahtiyar, titreyerek uzanıp, mendili aldı. “Temizdir. Şimdi onu dürüp, ağzına tıkmanı istiyorum.” Bahtiyar bir mendile, bir Çello’ya baktı. Kıpkırmızı olmuştu yüzü. “Eee? Nerede kaldı nezaket, saygı? Ben yaşlı bir adamım ve sen yeğenimden ufak bir şey istemişim.”

“Neden?” diye sordu Bahtiyar, dehşet içinde mendili ağzına götürürken.

“Hah, tık ağzına.” Bahtiyar, denileni yaptı. Gözleri doluydu. Çello, cebinden bir koli bandı çıkarıp, dişiyle bir parça kopardı. Kalktı, Bahtiyar’ın ağzını bantladı. “Bizim gibi adamlar, yeğenim, mesajlarını kâğıtlara yazmazlar. Çünkü notlar tehlikelidir. Yanlış yorumlanan bir kelime, mesajı anlamsız kılabilir. Barışçıl bir not düşmanlığa, tehdit notu dostluğa yol açabilir.” Bahtiyar’ı divana oturttu. “Sen benim mesajım olacaksın. Çello, dersin sorana, Kasım dâhil, sekiz kişiyi arıyormuş.” Çello, geriledi ve silahını Bahtiyar’a doğrulttu. Bahtiyar’ın solukları sıklaşmış, gömleği tere batmıştı. Gözlerini kapadı.

***

Perşembe ve Ufuk, Ufuk’un arabasını boğaz kıyısına park etmiş, aracın içinden manzarayı seyretmekteydiler, Ufuk, şoför koltuğunda, Perşembe, yanında. Dışarıda hava rüzgarlı, serindi. Gezinen insanlar, kıyafetlerine daha bir sarınmışlardı. Ama soğuğa rağmen, dışarıda ekmek paralarının peşinde, dikilmekte direnen insanlar vardı. Bir kenarda şovlarını yapıp, müşteri toplamaya çalışan sokak çalgıcıları… Seyyar satıcılar, simitçiler… El işi takılar yapıp satan kadınlar… Martılar… Kimi de o soğuğa rağmen keyfinden ödün vermeyen insanlardı; sahil boyu itirazsız iklime, söyleşerek, sigaralarını tüttürerek, balık tutmaktaydılar. Kediler, balıkçıların ayaklarına sürtünüyordu. Zabıta, kenarda saat satmaya çalışan bir delikanlıyı kaldırdı. Otobüsüne yetişemedi pembeli bir kız, el etti ardından. Perşembe, bir şeyler söylemek için fırsat kollar gibi, kaçamak bakışlarla Ufuk’a baktı durdu bunlar olurken. Ama neden sonra, cesaretini topladı. “Ben, basit yaşayan bir adamım, Ufuk. Yani, hayatım o mekândan ibaret, biliyorsun. Sen hayatıma renk oldun. Değiştiriyorsun beni.”

Ufuk, kolunu koltuğun ardına atıp, Perşembe’ye döndü. “Değişmekte olduğuna emin misin? Tüm o vahşeti geride bıraktın yani. Bir daha eline almayacaksın silahı…”

“Söz verdim ya.” Başını önüne eğdi. “Bıraktım. Yeter ki… Yeter ki hayatımdan gitme. Hem… Konuşturma beni. Güzel sözler söyleyemem. Saçmalarım. Oysa sana anlatmak istediğim neler neler var. Hepsi dilimin ucunda, sıralarını bekler gibi.”

“İnsanlar her zaman güzel sözler söylemek zorunda değil, Sinan. Konuşmak zorunda da değil insanlar. Esas olan samimiyettir. Bu samimiyet bakışlara yansısın, yeter. Bana muhakkak bir şey anlatmak istiyorsan, seanslarda gördüğün şu rüyanın aslını anlat. O beni daha çok ilgilendiriyor şu an.”

Perşembe, denize baktı. Sonra elini kapıya attı. Kolu çekti, kapı açıldı. “Simit alayım şuradan, ister misin?” diye sordu, Ufuk’a bakmadan.

Ufuk, onun çıkmasını engelledi. “Az önce yedik. İçeri gir ve anlat bakalım. Kaçma.”

Perşembe, koltuğa yerleşerek, kapıyı örttü. Gözlerini yere yatırdı. “Fazla bir şey hatırlamıyorum. Babaannemin yüzünü hatırlamayışım gibi. Biliyorum, bir an hatırlasam, o rüya tamamlanacak. Yüzünü gösterecek bana… Bir köy evi. Uzak, çok uzak… Mutlu bir köy evi. Küçüğüm. Koşturuyorum oraya, buraya. Annem, babam, bir abim var. Kız kardeşim. Hayal meyal… Dedem var, babaannem… Babaannem hariç, hepsinin yüzü gözlerimin önünde…”

Perşembe’nin küçüklüğü, aynı o rüyasında gördüğü hali, kendinden iki yaş büyük ablasıyla oyun oynarken, ortaokul çağlarındaki abisi, bir köşede ders çalışıyordu. Nispeten zengin bir köy eviydi burası. Baba, dedeyle sohbet etmekte ve anne ve babaanne, yer sofrasını kurmaktaydılar. Babaanne, birden telaşlanıp, Perşembe’yi kucağına aldı. Kıza da uzandı, ama kız, kaçıp, yere, babasının bacaklarının arasına oturdu. Baba, kızın saçlarını okşadı. Dede, gülümsedi onlara. Abi, ders kitabından bir an başını kaldırıp, Perşembe’ye baktı. Anne, babaanneyi dinlemediği için kızını azarladı. Babaanne, kucağında küçük Perşembe ile çıktı odadan. Evin bodrumuna inen basamakları tüketti kadın. Kilere indiklerinde, çocuğu yere bıraktı. Eğilip, ona sıkıca sarıldı. İçerisi karanlıktı. Yukarıdan silah gürültüleri geliyordu. Gözleri kocaman açılan çocuğun kulaklarını elleriyle kapatıp, onu göğsüne bastırdı babaanne. Ardından sessizlik, uzaklaşan adımlar. Bütün sesler kesildiğinde, yukarıya çıktılar ağır ağır. Odaya döndüler, ürkek. İçeri girer girmez, yerlerinde kalakaldılar. Ailenin geri kalan fertleri, acımasızca öldürülmüştü. Erkekler, mücadeleye dahi fırsat bulamamıştı. Kadın, kızını korumaya çalışırken, onunla birlikte can vermişti.

Sessizleşmişti yine Perşembe. Gözleri, yerdeki paspastaydı. Ufuk, merakla dinliyor, gözünü bir an bile ondan ayırmıyordu. “Sonra, babaannem beni kaçırdı. O rüyadaki iki oda daireyi tuttu… Bir sabah uyandım ki, yedi ya da sekiz yaşındayım, ölüvermiş. Veda edemeden…” Derin bir nefes aldı Perşembe. “Birikmiş kira vardı. Ev sahibi için en kestirmesi daireyi boşaltmaktı. İçinde ne varsa sattıp, beni yetimhaneye verdiler. Uzun hikâye. Orada Aga Kasım buldu beni. Yanına aldı. Yetiştirdi.”

“Kiralık yaptı seni!”

Perşembe, kaşlarını çatarak, Ufuk’a döndü. “Babalık yaptı!” Bakışlarını cama çevirdi sonra. Bir martı geçti camının yakınından. Perşembe’nin yüzü yumuşadı, başı yine düştü. “Özür dilerim. Sesimi yükselttim sana… Biz başka bir hayat süremezdik, Ufuk. Öldürdüklerimizin hepsinin bunu hak ettiği öğretildi bize. Bir insan başka bir insanın ölmesini niye ister? Kötüdür o adam çünkü. Yok olması dünyanın iyiliğinedir! Biz yapmazsak, başkası yapacaktır.”

“İnsanın canını almanın bahanesi olur mu? Sen vermedin ki, sen alasın… Şimdi bilinçlenme, insan olma zamanı senin için.”

“Ben hayvan değilim hoş. İnsanım. İnsanım ki senin yanındayım. İnsanım ki bir zamanlar tetiği çekerken taş kesilen kalbim, seni gördüğünde eriyiveriyor. Keşke bir gün sen de beni sevsen. İşte o zaman yüzde yüz insan olurum! Dünyaları yıkar, dünyalar yaratırım!”

“Sana inanmak istiyorum, Sinan. Sözlüğünden silahın, öldürmenin silindiğini anladığım gün sana kalbimi açmak için önümde hiçbir engel kalmayacak.”

Gözleri birleşti. Perşembe, bakışlarını kaçırdı. Bir simitçi yanaştı cama. Perşembe, camı indirdi. “Sen ne dersen de. Ben acıktım.”

***

Cumartesi, evinde, çok başka bir diyardaydı Pazar’la. Birbirilerini yeni bulmuş gibiydiler. Bunca zaman için için yaşadıkları sevdalarına doyuyorlardı, mutlu bir yorgunluk eşliğinde. Pazar, yataktan doğrulup, Cumartesi’nin gömleğine uzandı. Onu sırtına geçirip, düğmelerini ilikleyerek, kalktı, camları gazete kâğıdıyla örtülmüş pencereye ilerledi. Cumartesi, ancak uyanıyordu. Pazar, gazete kâğıdının bir ucunu kaldırarak, dışarıya baktı. Sağanak başlamıştı yine. Aşağıda akan trafik, koşuşan insanlar… Cumartesi de kalktı. Usulca gelip, arkadan Pazar’a sarıldı. Saçlarını kokladı, dudaklarını boynuna gömdü. Sonra başını kaldırıp, o da dışarıya baktı. Pazar, şımarıkça, bir kedi gibi boynunu oynattı Cumartesi’nin nefesine. Döndü ve iki sevgilinin dudakları, tutkuyla kenetlendi. Pazar, kollarını Cumartesi’nin boynuna dolamış halde, biraz açılıp, onun yüzüne baktı sevgiyle. “Bu evdeki kaçıncı günümüz?”

“Gecem, gündüzüm birbirine karıştı. Hepsi sen oldun… Böyle gitsin. Bitmesin.”

“Bitmesin de, beni de ablamlar merak ederler. Bugün oraya gidelim. Hem onunla tanışırsın, hem de özlediğin bir arkadaşını görürsün.”

“Arkadaşımı mı?”

“Cuma Abi’yi.”

Neşelenmişti Cumartesi. “Gidelim tabi.”

Birbirlerine bakarken gözleri parlıyordu. Dudakları yeniden birleşti.

***

Elçin Beg, depoda bir tabureye çökmüş, dalmış gitmişti. O beyefendi görünüşün yerini, bir berduş tavrı almıştı. Sakalı birkaç günlük, üstündeki takım, buruşuk, kirliydi. Her zaman taralı saçları, dağılmıştı. Önünde, yerde yarısı tüketilmiş şarap şişesi… Kasım’ın depoya girişini fark etmedi bile. “Nasılsın, Kibar Elçin?” diye seslendi Kasım, Elçin Beg’in arkasından.

Elçin Beg, şöyle bir baktı Kasım’a ve sonra başını tekrar yerçekimine bıraktı. “Ooo, Aga Kasım gelmiş! Buyur, şuralarda bir tabure daha olacak. Onu bul, otur.” Şişeye uzandı. “Eşlik etmek ister misin?”

Kasım, sağına, soluna bakındı, tabureyi gördü. Onu aldı altına, Elçin Beg’in karşısına yerleşti. “Yok. O sana anca yeter.” Gözlerini Elçin Beg’e dikti. “İyisin, Elçin Beg. Ayaktasın.”

Elçin Beg’in gözleri yerdeydi, eline aldığı şişeyi dudağına götürüp, götürmemekte kararsız. “Ya. Adamın işini beceremedi!”

“Görüyorum.”

Elçin Beg, usulca doğruldu. Yorgun gözlerini iyice kısarak baktı Kasım’ın yüzüne. “İnsanlık kırıntısı kalmadı sende, değil mi? Kızımı salmak zorundaydın üzerime. Öz kızımı…”

“Görev başkasınındı. O kendi istedi… Düşündüm de,” Elçin Beg’in şişesine uzandı, “sen daha fazla içmesen iyi olacak.”

Şişeyi birden kendine çekti Elçin Beg; şarabın bir kısmı üzerine döküldü. “Vermem!” Şişeyi dudağına götürdü. “Hem dediğin gibi, anca bana yeter.” Şişeyi dikti kafaya, dibini buldu. Ters çevirdi, damla kalmadığını gördü. “Bitti.” Şişeyi bir kenara fırlattı. Bir parçası kırılan şişe, zeminde yuvarlandı.

Cam kırıklarına döndü Kasım. “Hayırlısı oldu.”

Elçin Beg’in gözleri, kinle Kasım’a bakarken, bir anda düştü. “Ne hale soktun kızımı, Kasım? O benim Şirin’imdi… Bebeğimdi. Ben, yıllarca onun hayaliyle yaşadım. Bunca tehlikeyi göze alıp geriye dönmem, tek onu bulmak içindi.”

“Bizde sipariş geri çevrilmez, bilirsin.”

“Ben bir siparişim, öyle ya. Dilber de mi bir siparişti? Söyle,” dedi Elçin Beg, başını sallayarak.

“Kadın öldürmem. O kendini öldürdü. Kabullenmek istememen senin meselen.”

“Buna sebep olan kimdi, Kasım? Henüz yirmi yaşındaydı! Onu, kızımı benden aldınız!”

“Orada dur. Kızını beş dakikalığına da olsa sana gösterdim.”

“Bir sürü kız çocuğunun içinde. Budur, demeden! Şimdi bu zevki neden elimden aldın? Söyle!”

Kasım, bunalmıştı. Kalkıp, camekâna doğru ilerledi. “Dedim ya. Planlı değildi. Kendisi istedi siparişi, bilmeden.”

“Hıh. Bilmedenmiş!” Başı yeniden önüne düştü. “Dilber’in mezarı nerede, Kasım? Onun başında dua etme mutluluğunu da mı esirgeyeceksiniz benden?”

Kasım, ne diyeceğini bilememenin öfkesiyle döndü Elçin Beg’e. “Bilmiyorum, Allah’ın cezası, bilmiyorum! Çek git bu memleketten. İnine dön! Geldin ve bütün düzeni darmadağın ettin!”

Elçin Beg, doğruldu ve kendinden geçmiş bir halde, dizlerinin üzerine çöktü, başını iyice eğdi. “Çek, vur o zaman beni! Kızım yokken, eşim yokken bana ne kaldı ölmekten başka?”

“Saçmalama, Elçin Beg. Ayağa kalk!”

“Niye? Sipariş edilmedim mi sana? Ha adamın vurmuş beni, ha sen!” Başını kaldırdı. Göz gözeydiler. “Amaç, görevi yerine getirmek değil mi? Vur beni! Yüzüme bakarak ateş edemezsin belki!” Dizleri üzerinde sırtını döndü ona. “Al işte, bakmıyorum sana! Vur!” Dayanamamıştı. İyice dolmuştu. Gözlerini sımsıkı yumup, hıçkırarak ağlamaya başladı. “Vur, öldür beni şimdi! Yoksa ben seni öldüreceğim! Etlerini lime lime edip, köpeklere atacağım! Mezarın olmayacak! Leşine tüküreceğim!” Ağlayarak, olduğu yerde sallanmaya başladı. Bir elini yumruk yapıp yere çaldı. Bir süre sonra sakinleşti, hıçkırıkları dinmeye yüz tuttu. Yere vurduğu elini kaldırdı, baktı. Kanıyordu. Sessizliği fark etti sonra. Başını çevirdi. Depoda yalnızdı.

***

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir