roman 48. fasikül

Fabrikadaki hummalı çalışma esnasında, bir kurt düşüverdi içine bir anda Salı, nam-ı diğer Mehmet Usta’nın. Bu olduğunda korkardı hep, çünkü inanılmaz derecede güçlüydü hisleri. Yedilinin çoğunda da vardı ya bu özellik, Salı’da ve Cuma’da daha baskındı. Böyle olması da normaldi yedili için; yıllardır iç içeydiler. Ama o günkü, başka bir duyguydu. Kandı çağıran, vahşetti. Durgunlaştı iyice, yüzü değişti. Makinenin başından ayrılıp, geriledi. Garip bir endişe yüklüydü yüzündeki çizgilerde. Etrafında çalışırken yüksek sesle bir şeyler anlatan, espriler yapan işçiler, birbirlerini nasıl duymaktaydılar, şaştı. Makinelerin gürültüsü, başka her sesi bastırıyordu.

Çarşamba’nın anneannesi, taze mezar başında sallanarak bir şeyler mırıldanmakta, ellerini toprakta gezdirip, otları temizlemekteydi, gözleri yaşlı. İmam, bir kenarda Kuran okuyor, az sayıdaki köylü, yavaş yavaş dağılıyordu. Bir taşın kıyısına oturan, Çarşamba’nın köylüsü, ihtiyar bilge, bastonuna dayanarak doğrulup, mezarlıktan ayrılan köylülerin ardına düştü. Ayaklarının üzerine çökmüş, dizlerini kollarına sarıp başını arasına gömmüş halde sallanan Çarşamba, usulca doğruldu. Gözünde yaş yoktu bu defa, ama kıpkırmızıydı yüzü.

Salı, ellerini önlüğüne silerek kapıya gitti. İşçiler, dönüp ona baktılar, o geçerken. Kudret, arkasından seslendi. Salı, adeta hedefe kilitlenmiş bir robot gibi kapıya gitti, açtı ve çıktı.

Çarşamba, ayağa kalktı. Yumrukları sıkılıydı. Öfkesi dinmemişti hala. Uzaklara baktı. Arkada, imam, okumayı bitirmiş, anneanneye yaklaşıyordu. Eğildi, kadını kaldırmaya çalıştı adam.

Salı, yolda ilerliyordu. Kudret, dışarı çıktı, ona seslendi. Salı, omzunun üstünden baktı ona. Önlüğünü çıkarıp, yere bıraktı. Önüne döndü, bir daha ardına bakmadan, yoluna devam etti.

Çarşamba, anneannesini kaldırmaya çalışan imamı gördü. Koşup, adamı itti. İmam, şaşkın, gerisinin üstüne düştü. Çarşamba, anneannesine sarıldı. Başını onun tülbendine gömdü. Kadının gözleri yaşlı, parmakları toprağa saplıydı.

Salı, kararlı adımlarla, sanayi mahallesinin parke yolu boyunca ilerliyordu, Çarşamba kırık, köy yolundan aşağıya inerken. Yukarıda, bulutlar kararmaktaydı.

***

Necla, elleri sabunlu, mutfaktan koşturarak çıktı, heyecanla kapıyı açtı. Cumartesi ve Pazar, davet bekler gözlerle ona bakmaktaydılar. Kadın, şaşırdı.

“Abla. Ne şaşırdın? Benim, Pazar.”

Necla, kendini topladı, konuklarını içeriye buyur etti. “Gelin, gelin,” dedi kısık sesle. İkili içeriye girdi, ayakkabılarını çkardı. “Murat Bey’i bekliyordum. O geldi sandım.”

Cumartesi, Pazar’a baktı.

“Cuma’yı diyor,” dedi ve Necla’ya döndü Pazar. “Nereye gitti ki?”

“Bir de soruyor! İki gündür haber yok senden. Gittiğin yeri bilmiyoruz. Seni arıyor!” Sesini alçalttı. “Hem, sessiz olun. Bebeği anca uyuttum.”

Pazar, Cumartesi’ye baktı. Elinden tutup, onu koridora çekti. O önde, Cumartesi arkada, koridorda ilerleyip, yatak odasının kapısına geldiler. Dış kapıyı kapatan Necla, koridorun ucundan onlara baktı ve tekrar mutfağa geçti. Pazar, başıyla yatağın üstünde mışıl mışıl uyuyan bebeği gösterdi. Cumartesi’nin şaşkın bakışları yumuşadı. İkisi birlikte, kapının eşiğinden, bebeği seyrettiler. Cumartesi, uzandı ve Pazar’ı önüne çekerek, ona sarıldı. Gözleri bebekte, öylece kaldılar.

O saatlerde Ufuk’un arabası kahvehanenin sokağına girdiğinde, uzaktan, mekânın önündeki kalabalığı gördü Perşembe. “Dur, Ufuk!” dedi heyecanla. Ufuk arabayı durdurunca, Perşembe, derhal çıkıp, kalabalığa koştu. Vardığında, adamları yardı ve yerde acıyla kıvranan Bahtiyar’ı gördü. Çöküp, gencin başını kucağına aldı. “Bahtiyar! Ne oldu?”

Bahtiyar, gözkapaklarını zorlukla araladı. “Abi…”

Ufuk da gelmişti yanlarına. Adamlar, ona yol açtılar. Bahtiyar’ın başı düştü. Bayılmıştı. Perşembe, çaresiz bakışlarını adamlara kaldırdı.

“Çocuk uzun zaman görünmeyince, bakındık,” dedi ve yanındaki adamı gösterdi biri. “Sedat, onun bir adamla üst kata çıktığını görmüş. Adam, bir süre sonra inmiş ve bir anda gözden kaybolmuş.”

“Yukarı seslendim, cevap yok. Çıktım, bir baktım çocuk yerde,” diyerek lafa girdi Sedat. “Ağzına bir mendil tıkılmış, kolundan kan geliyor. Su gibi terliyor çocuk. Onu indirdik, sen geldin.”

Perşembe, yeniden Bahtiyar’a döndü. Acıyarak baktı, kucakladı onu, kaldırdı. Ufuk’a döndü. “Hastaneye yetiştirelim.”

Adamlar, onlara yol verdiler. Ufuk, derhal direksiyona geçti. Perşembe, dikkatle arka koltuğa uzattı Bahtiyar’ı. Yola koyuldular. Perşembe, arka koltukta, Bahtiyar’ın başı kucağında, boyuna onun terini siliyor, gözünü bir an dahi ondan ayırmıyordu. Bahtiyar, bir ara kendine geldi. “Abi…”

“Söyle koçum. Sana bunu kim yaptı?”

“Konuşturup yorma çocuğu,” dedi Ufuk önden, dikiz aynasından onları kontrol ederek.

Bahtiyar, yutkundu. “Çel…lo… dedi, abi.” Perşembe, Çello’yu getirdi gözünün önüne, alakayı kurmaya çalışıyordu. “Sekiz kişi… Kasım Amca dahil… Bana gelsinler… Kasım beni bulur, dedi…”

“Tamam, koçum. Kendini yorma.”

“Hastaneye az kaldı,” dedi Ufuk. “Trafiğe takılmazsak…”

Bahtiyar bayıldı tekrar. Perşembe, onun başını okşadı, gözleri ileride. Kafası karmakarışıktı.

***

Zeynel Bey, gözleri kan çanağı, çiftlik evinin antresindeki boy aynasının önündeydi. Bir eli üzerindeki robdöşambrın cebindeyken, diğer elindeki kanlı bir mendille ağzını siliyordu durmadan. Etraftaki bol pencereye rağmen içerideki kaplama, mobilya ve boyaların koyuluğu nedeniyle loştu ev. Dış kapı açıldı. Gelen, seyisti. Kasketini eline alıp, Zeynel Bey’e yaklaştı. “Beyim…”

“Buldunuz mu?” diye sordu Zeynel bey, ona dönmeden.

“Hayır, beyim… Arıyoruz. Hizmetli korkmuş. Bana söyledi. Durmadan öksürüyormuşsunuz.”

Öfkelendi Zeynel Bey. “Doktor musun, seyis? Sana ne aksırığımdan, tıksırığımdan? Defol! Onu bulmadan da kimse bu eşiği aşmasın!” Öksürüğe boğuldu. Mendiline kan geldi, iki büklüm oldu.

Seyis, atılıp, tuttu onu. “Beyim. Kötü durumdasınız. Bırakın sizi götüreyim…”

Zorlukla dikildi Zeynel Bey. “Hala konuşuyor musun? Siktir ol git buradan!”

Seyis, bir mendile, bir Zeynel Bey’in yüzüne baktı. Çaresiz dönüp, kapıya gitti, boynu bükük. Kasketini geri takarak, çıktı. Zeynel Bey, halsizdi. Burnundan soluyordu, nefesi hırıltılıydı. Aynanın karşısında güçlükle doğrularak, gözlerine baktı. Kendine acıdı bir anda. “Tuncay…” dedi. “Nerdesin?”

Tuncay, kendi halindeydi o saatlerde, başka dertleri vardı. Kıyafetini yenilemiş, elleri ceplerinde, etrafa bakınarak köşeyi döndü ve bir kafeteryanın önüne geldi. Durup, saatine baktı, çevreyi kolaçan etti. O esnada Pazartesi, içeride, elindeki sandviçi kemirmekle meşguldü. Tuncay’ı gördü ve cama tıklatarak onu uyardı. Tuncay, döndü. Ellerini ceplerinden çıkardı, gülümsedi. O, içeri girerken, Pazartesi, tezgâha yöneldi. Kafeteryanın müşterisi yoktu henüz. Oranın çalışanı genç, güzel kız, etrafı toplamaktaydı. Yirmilerinde olmalıydı, esmer, ince, çıtı pıtı. Pazartesi, kıza seslendi:

“Arkadaşıma bakar mısınız?”

Tuncay, onun elindeki sandviçi kaptı. “Gerek yok, bayan. Bu ikimize de yeter.” Pazartesi’ye döndü. “Öyle yarım ekmek sandviçler falan? Sağlığına dikkat etmek zorundasın. Üzülürüm sonra,” diyerek, yemeye girişti.

Pazartesi işaret edince, kız, Tuncay’a bir sallama çay hazırlayıp, getirdi, onun önüne bıraktı. Tuncay, başını eğerek, kıza teşekkür etti. Sandviçten bir ısırık daha aldı. Gözlerini hazla yumdu. “Oh, oh, oh. Mmm.” Gözlerini açtı. “Orçun, ya da adın her ne ise, ağzının tadını biliyorsun.”

“Benimki pek ağız tadından değil. Alışkanlıktan. Ekmek arası, bizim geleneksel yiyeceğimiz. Şansım iyiymiş. Randevu yerimizde güzel sandviç yapıyorlar.”

Tuncay, çayından bir yudum aldı. Ağzı yanmıştı. “Sıcakmış!” Bıyık altından gülen Pazartesi’ye baktı. “Şimdi ne yapacaksın?”

“Gereğini… Bana şu yuvadan bahset.”

Tuncay’ın gülümsemesi yitti. Yüzünde tereddüt, kopardığı lokmayı ağzında çevirdi birkaç kez. Yuttu sonra ve ani bir kararla bakışlarını Pazartesi’ye kaldırdı. “Sadece şunu söyle. Sen Kasım’ın öksüzlerinden birisin, değil mi?” Cevap gelmeyince, güldü. “Bir ay önce bulmalıydım seni! O zaman her şey çok farklı gelişirdi. Öyle ki… Neyse. Madem geldik, anlatacağız.” Çayından içti. “Zeynel Beyaz’a ait, özel bir yetimhane. Belki ikimiz çok daha gençken orada karşılaştık. Kim bilir? Zeynel Bey’in eşi, Sıdıka Ana, çocukları olmadığı için sürekli buradaki yetimlerden evine getirtir, severdi. Kasım Aga’nın da ekibinin bir kısmını buradan seçtiği anlatılır. Ben gözden kaçmış olmalıyım. Şansıma Zeynel Bey düştü!”

“Sana o baktı yani.”

“Öyle demeyelim de…”

“Sen de bu adamı soymaya kalktın.”

“Soymaya kalktığım Zeynel Beyaz değil, Battal’dı. Hem, şimdi hesap mı soracağız birbirimize?” Son lokmayı da ağzına attı ve üzerindeki kırıntıları temizledi. Ceketinin cebinden bir kalem çıkarıp, tezgâhtaki peçeteye adresi yazdı, peçeteyi Pazartesi’ye uzattı. “İşte adres. Sokağına varmadan hatırlarsın binayı, eminim. Orada ne bulmayı umuyorsun ki?”

Pazartesi, peçeteyi alıp, üzerine baktı. Sonra ellerini iki yana açtı. “Anılar!”

Çayından bir yudum daha aldı Tuncay. Yüzünü ekşitti. Temizlikle meşgul kıza döndü. “Bayan. Sandviçler mükemmel, ama çayınız berbat!” Kız, Tuncay’a bakıp, omuz silkti. Tuncay, elini ceketinin iç cebine atıp, bir deste para çıkardı, Pazartesi’ye uzattı. Pazartesi, başını iki yana sallayarak reddetti parayı. Ama Tuncay onu dinlemedi. “Bunlardan bende çok var aslanım,” dedi, desteyi onun ceket cebine yerleştirirken. “Soyguna kalktık diye, çulsuz sanma bizi. Bu benim teşekkür etme yöntemim. Başka türlüsü elimden gelmez.”

Pazartesi, omuz silkti. “Peki bakalım.”

“Peçetede cep telefonum da yazılı. Bir de Kemal’inki. Delikanlı adamdır. Başın sıkışırsa, bir şeye ihtiyacın olursa beni ara. Bana ulaşamazsan, onu arayabilirsin.”

“Aramayacağımı biliyorsun. Ama yine de sağ ol.”

“Ne yaptım ki? Asıl ben sana borçluyum.” Kapıya yönelmişken, yarı yolda Pazartesi’ye döndü. “Belki de en iyisi bir daha görüşmemek. Dikkat çekmeyiz böylece.” Kıza baktı. “Kabalığımı bağışla bayan! Dünyadaki en güzel gözlere sahipsin!” Kapıya vardığında, tekrar Pazartesi’ye baktı. Dudağının kenarıyla gülümsedi.

Pazartesi, başını sallamakla yetindi. Tuncay çıkınca da, cebinden peçeteyi çıkarıp, önüne açtı.

***

Necla’nın evinin salonunda, Cumartesi ve Pazar, üçlü koltukta, yan yana, sıkıntılı bir bekleyişte, oturuyorlardı. Bebek, Pazar’ın kucağındaydı. Uyudu uyuyacak bebeği göğsüne yatırıp, sırtını ovalayarak, rahatlamaya çalışıyordu Pazar. Cumartesi, kalkıp belindeki silahı çıkardı, ortadaki sehpaya bıraktı. Kollarını sıvayarak odadan çıktı. Necla, pencerenin önünde, aralık perdenin ardından dışarıyı gözlüyordu. Karşıda, taksiden inmekte olan Kasım’ı gördü. Pazar’a döndü. “Geliyor.”

“Cuma Abi mi?”

“Hayır, Kasım.”

Az sonrasında kapı zili çalmıştı. Pazar’ın gözünden bir ışıltı geçti. Bir an, sehpadaki tabancaya baktı. Doğruldu. Necla, elini aşağıya tutarak, geri oturmasını işaret etti ona. Pazar, kalktı, bebeği dikkatlice koltuğa yatırıp, sehpaya döndü. Tabancayı alıp, ardında sakladı. Dışarıdan Kasım ve kadının konuşmaları işitiliyordu.

“Hoş geldin.”

“Hoş bulduk.”

“Kasım,” dedi kadın, yalvarır tonda. “Murat, yine kayıp.”

“Merak etme. Buluruz.”

Kasım, önde, Necla, arkada, salona girdiler. Kasım’la Pazar, göz göze geldier. İkisinin bakışlarında da öfke vardı. Beklemeden lafa girdi Pazar:

“O adamın dedikleri doğru mu?”

“İşi bitirmedin. Beni mahcup ettin!” diyerek üste çıkmaya çalıştı Kasım.

“Soruma cevap ver, Aga Kasım! Adamın dedikleri doğru mu?”

“Alnına namlu çevrili bir adam her şeyi söyler.”

“Doğru mu dedim!”

Kasım, gözlerini kaçırdı Pazar’dan. Düşündü. Sağ elini palaskasının tokasının üstüne koydu. Pazar’a doğru bir adım attı.

“Orada dur, Aga Kasım! Palaskanla tehdit edecek durumda değilsin beni! Şimdi bana her şeyi anlatacaksın! Bu kadarını borçlusun bana!”

“İyi o zaman, Pazar Hanım! Dinle ve duy! O adam babandı, evet! Rahatladın mı?” Pazar, adeta donmuştu. Necla, endişeli gözlerle, onları takip ediyordu. “Baban da olsa bir siparişti ve görevi ben sana vermedim. Bu işi sen Perşembe’den çaldın! Şu halde, karşındaki kim olursa olsun işi yapacaktın!”

“Babamdı o adam, babam! Senin yasalarının içine sıçsınlar! Babamdı! Benden gizledin!”

“O bir siparişti!” Ses tonunu düşürdü Kasım. Pazar’a ifade etmek istediği pek çok şey dönüp duruyordu kafasının içinde. “Ben… Ben bütün hayatımda yalan söyledim, Pazar. İşimin bir parçasıydı bu. İstesem, dediğin şeyleri kabul etmezdim. İlk defa sana karşı dürüst olma ihtiyacı duydum. O adam, babandı, evet. Bizler, anaları, kardeşleri, babaları olan aileler değil, kiralık katilleriz. Şu kadar zamanda sığınaktakilerin alayı bunu öğrendi de sen mi öğrenemedin? Hata bendeydi belki. Seni çok önce kendim işe çıkarmalıydım.”

“Babamdı… Nasıl da baktı bana…” Pazar’ın gözleri dolmuştu.

Kasım, sertleşti hemen. “Bu saçmalıklar yeter! Son bir ay içerisinde hanginize iş versem çuvallıyorsunuz! Pazartesi, üç gün önce getirmesi gereken evrakı getirmez, Perşembe, ayrı bir salak, işini kaptırır ve senin de duygusallaşacağın tutar! Beni suçlayarak sıyrılmaya çalışıyorsun!” Palaskasının tokasını çözdü.

Pazar’ın yumuşayan yüzü, sertleşti yeniden. Kasım’a fırsat vermeden, tabancasını kaldırıp, onu karnından vurdu. Gürültüye uyandı bebek çığlık çığlığa. Cumartesi, birden odaya daldı. Elleri ıslaktı. Yere yığılmak üzere olan Kasım’ı yakaladı. Kasım, acıyla yüzünü buruşturarak, karnını tutuyordu. Cumartesi, bir ona, bir Pazar’a baktı. Necla, koşturup, bebeği aldı kucağına, susturmaya çalıştı. Pazar, silahını hala indirmemişti. Şaşkın bakışlarını ona kaldırdı Cumartesi. “Pazar, neden?”

“Yo. Öğretememişim…” dedi dişlerinin arasından Kasım. “Alnın ortasından… Tek seferde.”

“Senin için kolay olurdu, değil mi? Yo. Böyle olacak. Yavaş yavaş, debelenerek gebereceksin!”

“Pazar!” diyerek tepki koydu Cumartesi. Detayları bilmiyordu ve olanlara anlam veremiyordu. Gittikçe ağırlaşan Kasım’ı sıkıca kavradı. O sırada iyice yaklaşan Pazar’a baktı şaşkınlıkla. Necla’ya döndü. “Tabancayı saklayın. Polis gelecektir.”

Kasım, acıyla kısılan gözkapaklarının arasından Pazar’a baktı. “Ölürsem ödeşiriz, kalırsam barışırız…”

Pazar, sustu. Tabancayı yere atıp, onlara sırtını döndü. Cumartesi, Kasım’ı taşıyarak kapıya gitti. Bebeğin çığlıkları, bütün daireyi kaplamıştı. Omzunda Kasım, derhal aşağıya indi Cumartesi. Binanın önünde taksi bakındı. Kasım, öksürüklere boğuldu. “Dayan Kasım Aga,” dedi Cumartesi.

***

Battal önde, Nihat ve Salih arkada, Battal’ın gazinosunun kulüp kısmına girdiler. Battal’ın suratı, mahkeme duvarı gibiydi. Gazino, henüz açılmamıştı. Neriman Tarhan, kenardan giderek, etrafıyla ilgisiz, bezgin, temizlik malzemelerini taşıyordu. Müdür, gelenleri karşıladı yağcı tavırlarla. “Hoş geldiniz, Battal Bey.” Yüzünü buruşturarak, temizlikçi kadına baktı. “Ayak altında dolaşma!”

Kadın yoluna devam ederken, Battal’ın sesi onu durdurdu. O an sırtları birbirine dönüktü. “Neriman Hanım! Geçen gece kaybolmuşsun ortalıktan… Bir daha bu kapıdan dışarıya adım atmayacaksın!”

Kadın, bir süre öylece kaldı. Sonra, gözlerini kaldırmadan, usulca başını sallayıp, yoluna devam etti, kulis kapısından çıktı. Battal, müdüre net bir baş hareketiyle kendisini takip etmesini belirtti. Battal’ı takiben müdür, Nihat ve Salih, arkadaki ofise yollandılar. O sırada, çekinerek, ama süratli adımlarla onlara yetişen garson, en arkada kalan Nihat’ın omzuna dokundu. Diğerleri odaya girerken, Nihat, adama döndü. “Ne var?” diye sordu sertçe.

“Abi,” dedi garson, bir adım geri durarak. “Geçen gün bahsettiğim adam burada.”

“Hangi adam?”

“O…”

Nihat, ardına baktı. Ofise en son giren müdür, kapıyı kapatınca, garsona döndü yine. “Tamam, anladım. Getir.”

Garson, çıktı. Nihat, gidip kapıyı gören bir masaya kuruldu. Dirseklerini masaya koyup, parmaklarını birbirine kenetlediği ellerini çenesine dayayarak, yüzünü ciddileştirdi, kararlı bir hal aldı. Garson, yanında Olga’nın kocası, satıcısı Enver’le döndü. Ona Nihat’ın oturduğu masayı gösterip, çıktı. Enver, tedirgin yanaştı masaya. Nihat, gözlerini adamınkilere dikti. “Otur.”

Enver, etrafta gezdirdi bakışlarını. Nihat, suskun, pozisyonunu bozmaksızın bekledi. Enver, deri bir mont giymişti. Elini onun içine sokup, dikkatle, katlı bir kağıt çıkardı, masanın üstüne açtı. Kâğıttaki, Elçin Beg’in fotokopi resimlerinden biriydi. “Bu adamın peşindeymişsiniz,” dedi resmi işaret ederek.

“Öyle denemez. Kendisi en sadık müşterilerimizden biridir. Her cumartesi gelir. Sektirmez.”

Enver, masaya eğildi. Sanki etrafta birileri varmış gibi, fısıltıyla konuştu:

“Sizin için onu öldürebilirim. Büyük bir keyifle hem de.”

“En iyi müşterimizi öldürmek isteyeceğimizi de nereden çıkardın?”

Enver, geriye yaslandı, sırıttı. “Onun için kiralık tuttunuz sanırım!”

Nihat’ın yüzü değişti. Karşısındakinin tavırlarından hoşlanmamıştı. “Bunu bildiğine göre araya girmenin bir anlamı yok, öyle değil mi?”

“Hayır, var. Kiralığınız işi yüzüne gözüne bulaştırmış çünkü. Oysa ben, bu beceriksizliği yapmayacak kadar nefret ediyorum ondan!

“Bak sen! Yürekliyiz de…”

“Yürek mürek bilmem! Ama bu işi yaparım. O adamlara ödediğinizin yarısına hem de!”

Enver, artık bakışlarını kaçırmıyordu. Kulis tarafından onları gizli gizli dinleyen biri daha vardı: Neriman Tarhan! Kadının gözleri dehşetle açılmıştı.

***

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir