roman 49. fasikül

Elçin Beg, üstünde atlet ve altında pijama, odasında, yatağa uzanmıştı. Ayakları çıplak, saçları dağınıktı. Kirli sakalıyla tanınmayacak haldeydi. Kapının sesiyle kendine geldi. Gözkapaklarını zorlayarak, kapıya döndü. “Bir şey istemedim! Ama ille de girmek istiyorsan, kapı kilitli değil.”

Candan, güleç, iki elinde poşetlerle içeriye girdi. “Günün güneşli geçiyor inşallah, eşkıya!” Adamın halini görünce, yüzü değişti. “Bu ne hal?” Elçin Beg, güçlükle doğrulup, yatağın kenarına oturdu. Kalkmaya çalıştı. Candan, yetişti, sarılıp, kalkmasına mani oldu. “Dur, dur. Kalkıp da ne yapacaksın?” Yanaklarını öptü. “Horon tepmeyeceğiz ya. Oturup dertleşeceğiz.”

Poşetlere baktı Elçin Beg. “Onlar ne?”

“Bu çerez,” dedi poşetlerden birini kaldırarak kız. Ardından diğerini kaldırdı. “Bu da şarap!”

“Kutlama var desene.”

Candan, aynanın önündeki iki su bardağını aldı, sehpayı ortaya çekip, çerezi, bardakları ve şişeyi üzerine koydu. Neşeli bakışlarını Elçin Beg’e kaldırdı. Elçin Beg, asıl şimdi yaşını gösteriyordu.

“Sende kutlanacak bir şeyler var gibi. Ama görüyorsun, ben hayata küsmekle meşgulüm.”

“Ne küsmesi, eşkiyam? Şimdi oturacağız ve bana kızını anlatacaksın!”

“Önce sen anlat.”

Candan, yanında getirdiği İsviçre çakısının tirbuşonunu açtı. “Pekala…”

“O da nereden çıktı?”

“Ohoo, eşkıya, bizde yok yok!” dedi Candan, şişenin mantarını çıkarırken. Ardından bardakları doldurdu. “Haberler sende. Ben alımımı aldım, vurdum kapıyı çıktım. Amacımı gerçekleştirdim yani. Adam artık beni biliyor.” Elçin Beg’e bardağını verdi. “Şerefine!” Bardak tokuşturdular. Candan, kesekâğıtlarını yırtıp, kuruyemişleri açığa çıkardı. “Tabağımız olaydı iyiydi. Tabak isteyelim mi?”

“Böyle dursun,” dedi Elçin Beg. “Önemli olan, burada olman. Dostluğundan daha büyük bir ikramda bulunamazdın… Kızımın seninle tanışmasını, dost olmasını ne kadar isterdim…”

“Yine oluruz.”

“Beni istemiyor.”

“Nasıl istemiyor? Senin gibi bir babayı bulmuş da! Kolyen ne oldu?”

“Ona verdim.”

Candan, yerinden kalkıp, yatağın kenarına, Elçin Beg’in yanına oturdu. “Bak, eşkıya. Ben durumunu beğenmiyorum. Bu geceden tezi yok, oteli terk edip, bana taşınıyorsun. Ben, babamı istemiyorum. Kızın, seni istemiyor. En azından sen öyle diyorsun… Ben senin kızın, sen benim babam olacağız bundan sonra, tamam mı? O aptal kız kardeşim de akıllanıp dönerse, kapımız açık. Problem var? Problem yok. İtiraz da yok. Gece, program bitince, seni almaya geleceğim. Damadın olmaya niyetli geri zekâlının müthiş bir arabası var! Görmelisin!”

Elçin Beg, Candan’ın konuşması boyunca, bardağındaki şaraba baktı. Şaraptan bir yudum aldı sonra, dudağının kenarında acı bir gülümseme, gözlerinde hüzün, Candan’a döndü. “Bir yerlerde okumuştum: Düştüğümüz kuyular sandığımız kadar dipsiz değil belki, ama tutunmaya çalıştığımız ipler çok kısa, diyordu. Senin saldığın ipe güvenmek istiyorum şu an.”

“Güven, baba.”

Candan, başını Elçin Beg’in göğsüne bıraktı. Adamın eli, onun saçında dolaştı. Elçin Beg, ağlıyordu. Gözleri duvarı kaplayan manzara resmine kaydı. Oradaki güneş, öncekinden daha parlak geldi ona bir an. Işığı Candan’ın saçlarına vurdu.

***

Perşembe ve Ufuk, hastane bahçesindeki bir banktaydıar. Bahtiyar’ın yatışını yapmışlardı. Polise izahat vermekten kaçıyordu Perşembe. Ufuk, ipleri ele almış, öne çıkıp, durumu bir şekilde kurtarmıştı. Mümkün olduğunca bilinmezlikti savunuları. Aslında bu bilinmezlikler, Ufuk’un boyunu da hayli aşıyordu. Perşembe, kollarını dizlerine yatırarak öne eğilmiş, sinirle parmaklarını sıkıyordu. Kollarını kavuşturmuş halde, sırtını banka yaslamış Ufuk, Perşembe’yi kontrol altında tutuyordu. Perşembe, dayanamadı, kalkmaya yeltendi. Ufuk, kolunu yakaladı onun. “Otur!” Perşembe’yi çekerek, banka geri oturttu. “Otur dedim! Doktor, önemsiz olduğunu söyledi, değil mi? Bekle!”

“Günahsız o çocuk, Ufuk,” dedi Perşembe, burnundan soluyarak. “Günahsız. Adam, benim için gelmişti! Ona bir şey olursa…”

“Hiçbir şey olmayacak ve sen de rahat duracaksın! Bir daha belaya bulaşmayacağına, eline silah almayacağına dair söz verdin!”

Perşembe, yine aynı pozisyonu aldı. O sırada, hastane kapısında taksiden çıkan Cumartesi’yi gördü. Şaşırdı. Cumartesi, şoförün yardımıyla, bitkin haldeki Kasım’ı indiriyordu. Şoför, onlardan ayrılıp, koşarak hastaneye girdi. Az sonra, tekerlekli bir sedye taşıyan iki görevliyle çıktı. Hızla taksiye gittiler. Perşembe, ayağa fırladı. “Aga Kasım…”

O, koşarak gelenlerin yanına giderken, Ufuk, şaşkınlıkla arkasından baktı. Onlar acil girişine yaklaşırken, Ufuk da kalkıp, yanlarına gitti. Kasım, sedyede yarı ayık, sayıklar halde yatıyordu. Kanından Cumartesi’nin üstüne de bulaşmıştı. Taksici, ayrıldı. Beraberce hastaneye girdiler. Acile gelen, yanlarından geçen, danışmaya bir şeyler soran hastalar ve hasta yakınları… Cumartesi, hemen danışmaya yanaştı. Perşembe, demirlerini tutarak, görevlilerin sedyeyi götürmelerini engelledi. Bankonun arkasında çalışan iki genç kızdan birine, “Doktorumuz Şükrü Kocabaş’tır. Onu istiyoruz,” dedi Cumartesi, telaşla.

Diğer kız, Perşembe’ye müdahale etti yerinden. “Beyefendi. Sedyeye mani olmayın.”

Perşembe’nin umurunda değildi. Cumartesi, atıldı. “Şükrü Bey’i istiyorum! Hemen!”

İç kapının ardında beklemekte olan güvenlik görevlisi, gürültüye geldi. “Ne oluyor burada?”

“Bir şey yok,” dedi Cumartesi, onu kaile almaksızın ve tekrar bankodaki kıza döndü. “Derhal Şükrü Bey’i anons edin.”

Kız, güvenlikçiye baktı. Güvenlikçi, elini Cumartesi’nin omzuna koydu. “Beyefendi.”

Cumartesi, elinin tersiyle gencin elini itti. Acilin doktoru da gelmişti. “Sakin olun!” diyerek, sedyede yatan Kasım’ a baktı, başındaki hastabakıcılara döndü. “Yaralıyı derhal müşahedeye alın.”

Perşembe, sedyeyi bırakmıyordu, Cumartesi’ye baktı. Ufuk, omzunu tutarak, onu sakinleştirdi.

“Niye getirdiniz ya yaralıyı? Acilin kapısında ölsün diye mi?” diye sordu acil doktoru.

“Doktorumuzu istiyoruz,” dedi Cumartesi.

“Ben doktorum be adam!” Bankodaki kıza döndü. “Kimi istiyorlar?”

“Şükrü Hoca’yı istiyorlar.”

“Şükrü Hoca kolay. Bir ilk müdahaleyi yapalım da,” dedi Cumartesi’ye ve hastabakıcılara baktı doktor. “Ameliyathanelerden uygun olanını hazırlasınlar.” İlk kıza döndü. “Sen Şükrü Hoca’ya ulaş.” Cumartesi’ye, “Sen de işlemleri yaptır. İstediğin oldu mu?” dedi.

Cumartesi, Perşembe’ye işaret etti. Perşembe, sedyeyi saldı. Adamlar Kasım’ı götürdüler. Kız telefonu alırken, Cumartesi, Perşembe ve Ufuk, sedyenin ardına takıldılar. Telefon açan kız, “Bilgileri almamız gerekiyor!” diye arkalarından seslendi Cumartesi’ye.

“Geleceğim!”

Acilin müşahede bölümüne geçtiler. Ortalık ana baba günüydü. Oldukça geniş, perdelerle ayrılan bu bölümü kontrol edilmeyi bekleyen, inleyen hastalar, onların telaşlı yakınları, koşuşturan hemşireler doldurmuştu. Bir bölmede acilin doktoru, Kasım’ı kontrol etti. İki hemşire ve sedye görevlilerinden biri, ona yardımcı oldu. Perşembe ve Cumartesi, bir kenardan endişeyle seyrederken, Ufuk, olayların ayırtına varmaya çalışıyordu. Perşembe’yi kenara çekti. “Sinan. Kim bunlar?”

“Arkadaşlarım…”

Diğer görevli, koşturarak geldi. “2 nolu ameliyathane boşaldı, hocam. Şükrü Hoca da yolda.”

“Tamam,” dedi acilci doktor. “Hastayı hazırlayın, alalım hemen.”

Şükrü Kocabaş da gelmişti. Perşembe ve Cumartesi’yi görünce öfkelendi. Çello onu sıkıştıralı beri, korku içindeydi zaten, kendiyle savaştaydı. “Ne o, cümbür cemaat buradasınız?”

Cumartesi, öne çıktı. “Doktor, Kasım Aga’yı vurdular…

“Tamam. Telaş yapmayın.” Sedye başındakilere işaret etti. “Alın hemen.” Cumartesi’nin beraberindekilere döndü. “Siz burada bekleyin.” Sedyenin arkasından giderlerken, acilin doktoruna sordu. “Durumu nedir?” Kasım’ın yattığı sedyenin ardında, konuşarak uzaklaştı iki doktor. Ameliyathaneye giden koridor boyu görevlilerin sürdüğü sedyenin etrafında iki doktor ve birkaç hemşireyle bir hasta bakıcıydılar. Doktor Şükrü, babacan bir gülümsemeyle, yattığı sedyeden yarı baygın kendisine bakan Kasım’a yanaştı. “Dayan, koca Kasım. Bu ilk savaşın değil.” Ameliyathaneye vardıklarında, diğerlerine döndü. “Hastayı masaya alın. Hazırlanıp, geliyorum.” Onun haricindekiler sedyeyle birlikte ameliyathaneye girerken, Doktor Şükrü, yüz ifadesi değişerek, tenhaya çekilip, cep telefonunu çıkardı. Numarayı çevirdi, telefonu kulağına götürdü isteksizce, endişeli. “Alo… Celal… Kasım, yaralı olarak geldi. Öksüzlerden ikisiyle… Ameliyata alıyorum…”

O ihanet anında Perşembe, Cumartesi ve Ufuk, sıkkın, müşahede bölümünden koridora çıktılar. Cumartesi, Ufuk’un yanına vardı. “Kusura bakmayın. Başımıza geleni görüyorsunuz.” Elini uzattı. “Ben…” Perşembe’nin yeni ismini bilmediğinden duraksadı bir an. “…bunun arkadaşıyım. Adım İsmail.” Tokalaştılar. “İsmail Güney.” Tokalaştılar.

“Ben, Ufuk.” Perşembe’yi gösterdi. “Sinan’ın arkadaşı. Memnun oldum.”

“Sinan, sizin ne işiniz var burada?”

“Çello,” dedi Perşembe. “Çello şerefsizi, kahvehaneyi basıp, bizim çırağı yaralamış. Onu getirdim. Aga Kasım’ı da o mu vurdu?”

“Yok. Kabadayıya düşman mı ararsın? Ama şuraya bak. Kasım, asla bir daha bir araya gelmememizi istiyordu. Bizim kaderimizde olmalı. Yollarımız öyle ya da böyle sürekli kesişiyor.”

O sırada bir hemşire koşturarak geldi. “Ameliyata alınan beyin yakınları sizler misiniz?”

Cumartesi, telaşlanmıştı bir anda. “Evet?”

“Kan gerekecek. 0 Rh pozitif.”

“Benimki olur!” dedi Cumartesi ve Perşembe, aynı anda. Birbirlerine baktılar, bir parça şaşkın.

“Benimle gelin,” dedi hemşire.

***

Cemil, Emniyet Müdürlüğü’ndeki odasındaydı. Bir memur, başıyla selam vererek içeriye girdi. Elindeki dosyayı Cemil’e uzattı. “Buyurun komiserim.”

Cemil, başını sallayarak dosyayı aldı, açıp içine baktı ve o halde masaya bıraktı. Arkasına yaslanıp, gözlerini ovuşturdu. Gözlerini tekrar açmıştı ki, kapıdan giren Turgut’u görünce, polis memuruna çıkması için el etti. Polis, yine başıyla selam verip, odadan çıktı. Turgut, yavaşça ilerleyip, masanın önündeki sehpanın hemen gerisinde durdu, bir parça ezik. “Büdü yok mu?”

“Büdü mü?” diye sordu Cemil.

“Ne bileyim. Cumhur’du sanırım adı. Sizi hep bir arada görmeye alışmıştık. Sen önde, o kuyruk gibi arkanda. Edi ile Büdü gibi!”

Cemil, kalkıp, Turgut’a yer gösterdi. “Büdü, bugün izinli. Hayırlısıyla başını bağlayacağız.”

Turgut, Cemil’in gösterdiği koltuğa çöktü. Adeta on yaş ihtiyarlamış, dizlerinde ani bir rahatsızlık belirmiş gibi, hareket etmekte zorlanıyordu. Cemil, karşısına oturdu. “Hoşgeldiniz, Turgut Bey. Hayrola? İki gün önce turp gibiydiniz?”

“Abinizin bize reva gördüğü davranış, sinirlerimi yıpratmış olmalı.”

“Aman dikkat edin kendinize,” dedi Cemil, bıyık altından gülerek. “Şu üç günlük dünyada, kafayı hiçbir şeye takmamalı insan.”

Turgut, masa üstüne dağılmış dosyalara baktı yan gözle. “Tavsiyenle yaptığın uymuyor gibi, ne dersin, Cemil kardeşim?”

Bir anlık sessizlik oldu. Cemil, anlamlı gülümsedi. Kalkıp, kenardaki bir dolabın üstünde duran çay makinesine gitti. “Sıcak suyumuz var, Turgut Bey. Çay mı vereyim, kahve mi?”

“Madem geldim buraya kadar, bir çayını içerim.”

“Asıl, biz sizi ayrılmaz bir ekip görürdük,” dedi Cemil, çayları hazırlarken. “Gerçi sayıca azaldınız ama sizin Büdü’nüz niye gelmedi?”

“Ali, Emniyet’e her zaman soğuktu. Karakol kapısından dahi geçmez!”

Cemil, çayları getirip, sehpaya bıraktı. Şekerliğin kapağını açtı, tekrar yerine oturdu. Çaylarını alıp, karşılıklı yudumlamaya başladılar. “Davanın sonuna da geldik gibi. Ne dersiniz, Turgut Bey?”

“Abini içeri almayı göze aldıysan, bana ne yemek düşer, malum!”

“O da bir suçlu ise gereğini yapmaktan geri duracağımı mı sanıyorsunuz?”

“Bu dosyalar, seni hiçbir yere götürmeyecektir, delikanlı.”

“Öyle sanın.” Masasına uzanıp, Emrah’tan aldığı notu çekti, gösterdi Turgut’a Cemil. “Emrah komiser, bu kâğıtla belki de edinebileceği en büyük delili ele geçirmişti. Önemsemedi, bana kaptırdı. İki gündür bu rakamlarla uğraşıyorum.”

Turgut, rakamları görür görmez, çözmüştü anlamını. Fakat Cemil’e önemsediğini belli etmedi. “Çözebildin mi bari?”

“Bu ne biliyor musunuz? Bu, Tuncay’ın açmaya çalıştığı kasanın şifresi. Bir insan neyi kasa şifresi yapar? Asla unutmayacağı bir sayıyı! Bu şifre bir tarihe işaret ediyor!”

“Bu neyi ispatlar? Zeynel Beyaz’ın doğum günü de olabilir. Ya da metreslerinden birinin!”

“Şifre, 672806. Size bir şey hatırlatıyor mu?”

“Beni bunun için mi çağırdın, Komiser Cemil? Ben, yaşlı bir adamım. Sabah yediğimi bile hatırlamıyorum! Bilmece çözebilecek durumda mıyım sence?”

Gülümsedi Cemil. “Peki. Yormayayım sizi. Bu şifre, benim her zaman göz ardı ettiğim, Zeynel Bey’e ait yetimhanenin açılış tarihi! 28 Haziran 1967! Öksüzler, öksüzler. Kasım’ın öksüzleri! Oradaki çocuklara ait bilgiler beni öksüzlere, üstü örtülü cinayetlere ve oradan da doğruca çözüme götürecek! Anladınız mı neden davanın sonuna geldik diyorum?”

Turgut, yutkundu. Titreyerek, elindeki çay fincanını sehpaya bıraktı. “Benden istediğin nedir?”

“Sizden istediğim, beni daha az yoracak bir yolda bana yardımcı olmanız. Günler, aylar sürecek bir tarama neticesinde ulaşacağım bilgileri bana kısa sürede verebilirsiniz mesela. Ben de sizi kenarda tutmak için nüfuzumu kullanırım. Artık ne kadar kaldıysa o da!”

Turgut’un gözü, sehpaya devrikti. Düşündü. Gözlerini ışığa, pencereye döndürdü. “Biliyor musun, komiser, “ dedi, “hayatın kendi gibi, bizimki de bir oyundu. Geldi, geçti. Küçücüktük. Savaş nedir, hiçbirimiz bilmiyorduk. Büyüklerin oyununa heveslenen izcilerden başka bir şey değildik…”

Onun Cemil’in karşısında ter döktüğü dakikalarda, Ali de evinde tedirgin saatler yaşıyordu. Bir viski açmış, kadeh üstüne kadeh sallıyordu salonunda. Cep telefonunu çıkardı, bir numara çevirdi. “Musa… Benim. Ali… Acilen yurtdışına çıkmam gerekiyor… Bunu organize et. Seni ziyadesiyle memnun ederim.”

***

Kaldırıma tezgâh açmış çiçekçi kadının önünde, mütebessim Elçin Beg, dikilmiş, çiçeklere bakıyordu. Eğildi, bir kırmızı karanfil seçti, sapını kırıp, yakasına taktı, çıkardığı parayı, kadına uzattı. O esnada, Enver, arkasından geçiyordu. Belki de eceli olacak bir adamla aynı anı, aynı konumu kullandığının farkında değildi Elçin Beg. Kafasındaki tek şey Candan’ına, Şirin’inin yerine koyduğu o güzel kıza bir hediye almaktı. Yine eski Elçin Beg olmuştu. Şık, yakışıklı. Caddede ilerlerken, bir oyuncakçının önünde durup, camekândakilere baktı. Parlak tüylü bir oyuncak ayı ilgisini çekmişti.

Candan, iki kere mutluydu o gün. Cumhur’la birlikteliği resmen başlamıştı ve artık ‘babam’ diyeceği Elçin Beg, o akşam onun yanına taşınacaktı. Cumhur’la Candan, el ele müzikhole indiler. Sahnede kızın grubu, hazırlık yapıyordu. Çocuklar, ikisini el ele görünce, gülümseyerek, alkış tuttular. Candan, Cumhur’un elini bırakıp, kahkahayla, kendi etrafında döndü. “Bizimkiler seni sevdiler, polis. Ama sevinme hemen. Esas onayı, bu gece babamdan alacaksın. Bunu başarırsan işin iş!”

Cumhur, gözlerini ondan alamıyordu. Bu işin bu denli hızlı gelişmiş olmasını da almıyordu aklı. Ama sevinçliydi. Öyle bir aşkla bağlanmıştı ki kıza, öl dese ölecekti. Candan, onun hayran bakışları önünde montunu çıkarıp ona verdi, neşeyle sahneye çıktı. Cumhur, yüksek bar taburelerinden birine kurulup, sahneye döndü. Candan, arkadaşlarıyla selamlaştı. “Summerwine’ı geçelim mi?” dedi gitaristine. Genç başıyla onayladı. Elemanlar aletlerinin başına geçtiler. Baterist tempo tutarak işaretini verdi ve şarkıya girdiler. Candan, Cumhur’a bakarak, keyifle şarkısını seslendirdi.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir