roman 50. fasikül

Perşembe, kan merkezinden, koluna bastırdığı pamuğu tutarak çıkarken, Cumartesi, dışarıda ceketini giyiyordu. Perşembe, pamuğu aldı, artık kan gelmediğini gördü ve onu bir çöp kutusuna atıp, gömleğinin kolunu indirdi, diğer kolundaki ceketini geçirdi sırtına. Cumartesi ve Perşembe’den biraz uzakta, koridor kenarındaki sandalyelerden birinde yorgun oturan Ufuk, onları izliyordu. Doktor Şükrü, Cumartesi ve Perşembe’nin yanına geldi. Ameliyat önlüğünü giyinmişti.

“Onu kurtar, doktor,” dedi Cumartesi.

“Merak etmeyin. Bu şimdiye kadar aldığı yaraların en hafifi.” İyice yanaştı ikisine. “Beni iyi dinleyin şimdi… Çello aradı.”

Öfkeyle atıldı Perşembe. “Vay, şerefsiz!”

“Sakin ol. Ben, sadece onun dediklerini iletiyorum. Onu istemeniz halinde kaçmayacağını, karşınıza çıkacağını söylüyor.” Pantolonunun cebinden bir kâğıt çıkardı doktor. “İşte numarası.”

Perşembe, hemen kâğıdı kaptı ve hareketlendi. Cumartesi, onu kolundan yakaladı. “Nereye gidiyorsun? Önce Kasım’ın ve çocuğun sağ salim çıkmasını bekleyeceğiz. Kasım ayağa kalkacak ve ne yapacaksak birlikte yapacağız! Tamam mı?”

Perşembe, cevap vermedi. Öfkeden titriyordu. Kâğıdı tutan elini yumruk yapıp, sıktı. Kolunu Cumartesi’den kurtardı. Ufuk’la göz göze geldiler o an.

“Ben, ameliyata giriyorum,” dedi doktor. Perşembe’nin omzuna koydu elini. “Arkadaşın doğru söylüyor, delikanlı. Çello gibilerinin karşısına bir başına çıkılmaz. Bu savaş sizin kadar Kasım’ın da savaşıdır.” Yanlarından ayrıldı.

Cumartesi, yerinde kaldı, düşünceli. Perşembe, Ufuk’un yanına gitti. Yalvarır gözlerle kadına baktı. Başını çevirdi Ufuk. “Suç, benim değil. Bu silah benim yakamı bırakmaz,” dedi Perşembe. “İzin ver, bir kerelik bozayım yeminimi.” Ufuk, sert, küskün tavırlarla kalktı banktan. “Bir defalık. Buna mecburum. Sonra tövbe. Sadece bir defa bak yüzüme. Beni anlayacaksın.” Elini ona uzattı Perşembe. Ufuk, onu yanıtlamadı. Duraksamadan koridoru terk etti. Perşembe, ardından bakakaldı. Cumartesi, gelip Perşembe’nin yanına durdu. İç çekti Perşembe. “İkimiz bir ateşte, ben yanarım, o yanmaz…”

***

Cuma, sessizce çiftliğe sızdığında, ilerideki köy merkezinden yatsı ezanı duyulmaktaydı. Büyük ağaçların gölgelerini sığınak yapıp ilerlerken, belinden büyük bir bıçak çıkardı. Devriye gezen adamları tek tek haklayarak ilerledi. Soğukkanlı bir ilerleyişti onunki. Haftalardır, hele sevdasına ulaştığında, eski zalimliğinin yittiğini sanmıştı. Şimdi, öldürdüğü her adam hedefinin önündeki engeldi. Bir bir aştı onları ve nihayet, çiftlik tavlasının önüne vardı. İçeriyi dinledi sabırla. Sonra, kararlı bir tavırla tavlaya daldı. Ortamı zor aydınlatan ay ışığında, ötede Candan’ın atının tımarını yapan seyisi gördü. Adam, onu fark etti, Cuma’nın da gizlenmek gibi bir derdi yoktu artık. Adama doğru ilerledi. Seyis, dönmedi ona. “Zeynel Bey’le aranda bir tek ben kaldım sanıyorsun,” dedi, işine devam ederken, Cuma’nın yaklaşan gölgesine bakarak.

Cuma, cevap vermedi ona. Etrafını kollayarak ilerlemeyi sürdürdü. Seyis, kaşağıyı bir kenara koydu, atı okşayarak, sakinleştirdi. Yavaşça yönünü Cuma’ya döndü. Cuma, seyise yanaşmıştı. “O nerede?” diye sordu, ilerlemeyi sürdürürken.

“Ölümünü bekleyen bir adamdır Zeynel Bey. Yine de alacak mısın canını?”

Cuma, seyisle karşı karşıyaydı artık. Durdu. “Hayır. Tek amacım yüzünü görmek.”

“Sadece bir adamın yüzünü görmek için on adamı kestin, öyle mi? Elindeki kanlı bıçak, sıranın bende olduğunu söylüyor.”

“Ona ulaşmama izin vermezdiniz.”

“Konaktakiler de bunu yapacaktır. Onları alt etmen, bahçedekilerden zor. Onlar, en iyileridir.”

“Ben, çok horoz gördüm. Öyle horozlardı ki, öttüğü için güneşin doğduğunu zanneden cinsten. Hepsinin canı üç kuruşluk bir merminin ucundadır!”

Seyis, atak bir hamle ile belindeki tabancayı çekip, kendini geriye attı. Cuma, birden onun üzerine atıldı. Seyis, tabancayı ateşlemeye fırsat bulamamıştı. Boğuşmada tabanca elinden düştü. Cuma’nın bıçağı, göğsünü deldi, boğuk bir hırıltıyla, olduğu yere yığıldı. Cuma, nefes nefese, bıçağın kanını pantolonunun paçasına silerek kalkıp, karanlıkta tabancayı aradı. Atın ayaklarına yakın bir yerde bulduğu silahı alıp, doğruldu. Karşısındaki atın güzelliğine daldı bir süre.

Evin üst katında Zeynel Bey, rahatsız bir uyku evresindeydi. Aniden uyandığında, duyduğu sesin rüyasından kaldığını sandı önce. Ama durmuyordu patlamalar. Yatağında doğruldu. Gözleri kocaman açıldı. Yutkundu. Komodininin üstündeki bir bardak suya baktı. Uzandı, ama sonra almaktan vazgeçti suyu. Daha da yakınlaşmıştı patlamalar. Zeynel Bey, çaresiz bir bekleyişin içine girdi. Komodinin çekmecesini açtı. Bir süre baktı içindeki tabancaya. Ardından, boş vermişlikle, kapadı çekmeceyi. Oturduğu yerden, kapıya baktı. Kapı açıldı ve elinde silahla, Cuma, içeriye girdi. İki adam, birbirine baktı. “Bu kadar adamı…” Güçlükle konuşuyordu Zeynel Bey. Öksürdü. “…öldürdüğüne değmiştir umarım. Aralarında çok genç çocuklar vardı.”

“Ben de gençtim!”

“Seni hatırlamamın şu an benim için hiç önemi yok. Aslında şu boşluk anında hiçbir şey önemli değil. Buraya gelmek için epey yol tepmiş olmalısın…” Zeynel Bey, tekrar öksürüğe boğuldu.

Cuma, tabancasını beline soktu. İlerledi, komodinin üzerindeki suyu alıp, Zeynel Bey’e içirdi. Suyun çoğu, ağzının kenarından dökülüyordu ihtiyarın. Gözlerini kaldırıp, başını salladı. Cuma, bardağı yerine bıraktı ve Zeynel Bey’in karşısına sandalye çekti. Onun gözlerinin içine baktı. “Ben Murat’ım, Zeynel Bey. Elli yıl önce babasını bir kumar masasında oyuna getirip, elinden her şeyini aldığın Murat. Yıllarca yok saydım seni. Her şeyi unutmaya, kafamdan silmeye çalıştım. Ama varsın. Ne yazık ki varsın… Babamın, anamın, sokağa attığın pek çok işçinin katilisin!”

“Bana katil demeye hakkın yok! Beni öldürmeye hakkın var, bunu yapmaya hakkın var. Ama beni yargılamaya hakkın yok!” Zeynel Bey, bir daha öksürüğe tutuldu. Ağzını kapatmaya çalıştığı pijamasının koluna kan bulaşmıştı. Öksürüğü kesilince, güçlükle başını kaldırıp, Cuma’ya baktı. “Gördüğün gibi, bu noktada hiçbir şeyin önemi yok. Ama mademki geldin ve vasiyetimi verecek senden başka kimse yok, dinle o zaman. Kızımı bul. Adı, Candan. Tavladaki beyaz at onundur. Alacak onu. Beni reddetse de alacak. De ki, son nefesinde bile seni söyledi. Candan, dedi, de.”

“Neler saçmalıyorsun, adam! Sen beni dinleyeceksin! Yıllarca içimde biriktirdiklerimi dinleyeceksin! Sonra kime ne diyorsan de!” Zeynel Bey, cevap vermedi ona. Adeta dili tutulmuştu. Gözleri kocaman açıldı önce. “Dinle şimdi! Ben…” diye haykırdı Cuma. Zeynel Bey’in gözkapakları kendini saldı, elleri gevşedi. Cuma, lafını toparlamayı denedi. “Ben…”

Bir anda kan kusmaya başladı Zeynel Bey. Cuma, dehşetle atıldı. Zeynel Bey’in ağzından boşalan kan, Cuma’nın üzerine döküldü. Zeynel Bey’in başı, Cuma’nın omzuna düştü. Öfkeliydi Cuma, gözleri dolmuştu. “Beni dinleyeceksin!” Zeynel Bey’i iki eliyle tutup, kendinden uzaklaştırdı. Çaresizlik içinde adamın ölüsüne baktı. Gözünden yaş geldi. Ellerinin arasında tuttuğu adamı şiddetle sarstı. “Ölemezsin! Ölemezsin, alçak! Hesap vermeden nereye gidiyorsun?” Zeynel Bey, Cuma’nın ellerinden sıyrılıp, yatağa yığıldı bir anda. Cuma, hınca boğulmuştu. “Ölemezsin!” Zeynel Bey’in başına çöküp, vücudunu yumruklamaya başladı. “Hesap ver! Hesap ver! Konuş benimle! Konuş!”

***

            Cemil, eve vardığında bitkin haldeydi. Doğruca yatak odasına gitti. Kafasındaki tek şey, kendini külçe gibi yatağa bırakmaktı. Lambayı yakınca, şaşırdı önce. Sibel, yatakta sırtı dönük, uyuyordu. Cemil’in şaşkınlığı, sevince dönüştü birden. Ceketini çıkarıp, yere bıraktı. Gözleri gülerek, yatağa yaklaştı, yorganı aralayıp, içine girdi. Sibel’e sarıldı, onun boynunu öptü. Sibel, güçlükle gözkapaklarını araladı. “Geldin mi?”

Kızın boynunu, öpücüklere boğdu Cemil. “Teşekkür ederim,” dedi buselerinin arasında.

“Neden?” diye sordu Sibel.

“Hiçbir şey sorma. Bırak da şu anın tadını çıkarayım…”

***

Elçin Beg, başını lavabodan kaldırdı. Yeni tıraş olmuştu. Altında pantolonu ve çorapları, ayağında terlik, üstünde sadece atleti vardı. Havluya uzandı. Yüzünü iyice kurulayıp, havluyu yüzünden çektiğinde, çehresine mutluluk yayılmıştı. Havluyu asıp, banyodan çıktı. Odası derli topluydu. Kendinde olduğu zamanlar, oda görevlilerine bırakmıyordu bu işi. Uzun yıllar yalnız yaşamış olmaktan gelen bir alışkanlıktı; yatağını kendi düzeltir, etrafındaki her şeyi genelde ilk bulduğu düzende bırakırdı, tertemiz. Yatağının üzerine açık vaziyette bıraktığı valizine baktı, aşağı yukarı her şeyini toplamış olduğunu gördü. Dolabına gidip, orada iki ayrı askıya asılı ceketini ve gömleğini aldı. O gün için seçtiği kravatı da gömleğinin içine asılıydı. Ağır ağır, özenerek giyindi. Saatine baktı. Aynanın karşısında dikkatle kravatını bağlayıp, saçlarını düzeltti ince dişli tarağıyla. Ceketini sırtına geçirdi ve sehpanın üzerinde yan yana duran tabancasına, içinde Dilber’in resmi olan kapalı tabakasına, Candan için seçtiği sevimli oyuncak ayıya ve çiçekçi kadından aldığı tek karanfile baktı. Karanfili yakasına taktı. Ceketini ilikledi, eteklerini çekerek, üstüne oturttu. Tekrar sehpaya döndü. Tabancasını valizin bir gözüne yerleştirdi. Uzanıp, tabakasını aldı. Alışkın bir hareketle, tek dokunuşta açtı tabakayı. Dilber’in fotoğrafı ortaya çıktı. Uzun uzun o fotoğrafa baktı. Sanki karısının sesini duymuştu o artık kaçmak istediği zaman makinesinin derinliklerinden. “Seni seviyorum.”

O sese karşılık vermek durumunda hissetti kendini. “Seni seviyorum,” dedi mırıldanır gibi, kendi kendine. Tekrar dolmak üzereydi. Kendini toparladı hemen ve tabakayı kapatıp, ceketinin iç cebine, tam kalbinin üzerine yerleştirdi. Uzanıp, valizini kendine çekti, kapattı. Duvardaki manzaraya baktı, gülümsedi. Resimdeki davetkar bakışlı güzel kıza göz kırptı son bir kez. Valizini, yatağın üstündeki oyuncak ayıyı alıp, kapıya gitti. Durup, bir defa daha odayı taradı ve döndü. Elektriği çalıştıran otomatik soketinden anahtarı, kartıyla birlikte çıkardı. Oda, bir anda kararmıştı. Elçin Beg, çıktı. Çıkış işlemlerini yapmaya, resepsiyona indi asansörle.

Resepsiyon görevlisi Mehmet, Elçin Beg daha önce haber verdiğinden, çoktan gerekli hesap kitabı yapmış, odayı kapatmıştı. Elçin Beg, valizini yere, hemen yanına bırakmıştı son işlemleri beklerken. Hediye ayıcık, tezgahın üzerindeydi. Gülümseyerek baktı oyuncağa Mehmet. “Tamamdır.”

“Her şey için teşekkürler,” diyerek, gencin elini sıktı Elçin Beg ve valizine eğildi.

O sırada, komi, salon tarafından koşturarak geldi. “Beyamca, beyamca, bir kadın gelmişti. Salona aldım. Sizi bekliyordu.”

Mehmet, avucunu şakağına vurdu. “Özür dilerim. Kadın tümüyle aklımdan çıkmış. Veli, beyefendiyi götür.” Elçin Beg, bir salon tarafına, bir komiye baktı. Valizini almak için eğildi yeniden. “Ben valizinize sahip çıkarım,” dedi Mehmet. “Veli. Valizi bu tarafa ver, oğlum.” Çocuk valizi alıp, ona uzattı. “Tamam. Bakın, burada. Çıkacağınız zaman alırsınız. Rahatça görüşmenizi yapın siz.”

Komi önde, Elçin Beg arkada, salona geçtiler. İçeride, az sayıda otel sakini, çay içiyor, televizyon izliyordu. Elçin Beg, ileride, bir koltukta tek başına oturan Neriman Tarhan’ı gördü. “Tamam, evladım,” dedi komiye. “Ziyaretçimi buldum. Sağ ol.” Komi, ayrıldı. Başını kaldıran kadın, Elçin Beg’i gördü. Elçin Beg, kadının ayağa kalkacağını fark edererek, süratli adımlarla yanına gidip, ona mani oldu. Kadının endişeli bir hali vardı. “Rica ederim, Neriman Hanım. Kalkmayınız. Aç mısınız? Dilerseniz restoran kısmına geçelim. Orada da konuşabiliriz.”

“Konuşmanın zamanı değil, Elçin Beg,” dedi Neriman Tarhan, gözlerinde acıma ifadesi. “Dışarıya çıkmayın. En azından gece vakti. Sizi öldürmek için para almış bir adam, buraya çok yakın bir yerde pusuda. Gördüm.”

Elçin Beg, nezaketli gülümseyişini kondurdu dudağına. “Kızıma gideceğim, Neriman Hanım. Hangi pusu beni yolumdan alıkoyabilir? Battal beni öldürtemez. Öldürtse mekânına geldiğim akşamlarda öldürtürdü. Meraklanmayın.”

“Battal değil korkman gereken! O istemese de bir kraldır İstanbul’a. Çevresindeki herkes kendine vazife çıkarır. Nihat’tır bu defaki. Nihat! Gazinoda bir köşede seni sipariş etti bir adama. Uyarmak için geliyordum yanına. Sokağın başında o adamı gördüm.”

Kahkaha attı Elçin Beg. “Bir ayakçı yani, öyle mi? Kıymetim gittikçe düşüyor. Aga Kasım gibi saygıdeğer bir kabadayıya sipariş edildim önce. Araya başka kaç talip daha girdi bilmem. Şimdi de adı sanı olmayan bir ayakçı, bir serseriye… O zaman ölüm hak bana!”

Kadın, şaşkın, Elçin Beg’in yüzüne baktı. “Elçin Beg. Dışarıda diyorum. Katil şu sokağın başında diyorum!” Titredi. Gözünden yaş geldi. “Ben sana bir ömür yandım, Elçin Beg. Daha da yanmak istemem…”

“Hayat bir yangınsa, yanalım be Neriman Tarhan!” Kadının dehşetli yüzünü görünce, ciddileşti Elçin Beg. “Bırakalım şimdi bunları. Az sonra çıkacağım bu otelden. İki sokak ötede, ana caddede kızım beni bekliyor olacak. Yürüyeceğim yol seksen adımdır. Seksen adım! Yürüdüğüm bunca yoldan sonra o derece kısa bir yoldur ki, o yolu ben, tek adımda alırım. Nihat’ın katili, bana erişemez bile!” Uzanıp, kadının gözyaşını sildi. “Size bir oda vermelerini söyleyeceğim. Burada kalın bundan sonra. Parasını merak etmeyin. Ben karşılayacağım. İki, üç günde bir sizi görmeye gelir, ihtiyacınızı sorarım. Ne dersiniz? Dönmeyin o mezbeleliğe, rica ederim.” Kadın, hala aynı şaşkın ve dehşetli ifadeyle ona bakıyordu. Sesi boğazına düğümlenmişti. Elçin Beg, kadının elini avucunun içine aldı. “İtiraz istemem.” Kalktı ve kadını da kaldırdı. “Gelin. İşlemi yapsınlar.” Salon çıkışına ilerlediler. “Hem, kızımla randevuma gecikmemi istemezsiniz, değil mi?” Kadın, sessizce onun ardından gitti. Mehmet, tezgahta defterini kontrol ediyordu. Elçin Beg, öksürerek uyardı onu. Başını kaldırdı genç. Toparlandı, gülümsedi. “Hanımefendiye benim odamı vermenizi istiyorum mümkünse. Bundan sonra burada kalacak. Ödemeyi ben yapacağım. Yakınımdır. Neriman Tarhan Hanımefendi,” dedi Elçin Beg.

Kadının gözleri ışıldadı bir an. Tanındığını zannetti. Sonra hayal kırıklığıyla başını tekrar önüne eğdi. İşlem yapılırken, kadın çaresizlikle sokağa baktı. Mehmet, “Veli!” diye seslendi çöp poşetlerini çıkarmakta olan komiye. “Onları bırak, buraya gel!” Çocuk koşarak geldi. “Bayanı 206’ya çıkar.” Anahtarı verdi. “Haydi.” Kadına döndü. “Buyurun hanımefendi.”

Elçin Beg, kadının elini kavrayıp, usulca dudağına götürdü, öptü. Kadını, nazikçe kominin ardına yönlendirdi. Kadın, bir defa daha ona döndü ve boynunu bükerek, komiyi takip etti. Elçin Beg, bir süre kadının arkasından baktı.

“Beyefendi,” diye seslendi ona Mehmet, valizi bankonun önüne çıkarırken. “İsterseniz kapıya kadar götürebilirim.”

Müsaade etmedi Elçin Beg. Hemen aldı valizini. Bankoya bıraktığı oyuncağı da aldı. “Teşekkür ederim. Az ileride beni bekleyecekler. Taşırım.” Bir defa daha ceketini düzeltip, kararlı adımlarla kapıya yöneldi. Bir elinde valizi, diğerinde oyuncak ayı, otelin dış basamaklarını indi. Hemen kapıda, her zamanki alımlılığıyla otele doğru ilerleyen Olga ile karşılaştı. Gülümsedi ona. “Ne güzel tesadüf oldu, Olga Hanım. Seninle vedalaşmadan ayrılmak istemezdim doğrusu!”

“Nasıl yani? Gidiyor musun? İstanbul’dan ayrılıyor musun?”

“Artık bu ihtiyar, bu genç, bu mevta, bu taze gelin kenti terk etmem mümkün değil. Kızımı buldum çünkü burada. Şimdi onun yanına taşınıyorum.” Eğildi, çok gizli bir sır verir gibi fısıldadı kadının kulağına. “Ona müthiş sevimli bir oyuncak ayı aldım. Bak. Çok sevinecek!”

Olga, oyuncağa baktı sevecen gözlerle.

Yukarıda Neriman Tarhan, kominin açtığı kapıdan geçip, odaya girdi. Komi, anahtarın ucuna takılı sigorta kartını duvardaki yuvaya yerleştirerek, elektrikleri açtı. “Banyonun ışıkları, şuradan yanıyor. Dolapta ikişer takım baş ve vücut havlusu var. Kullanmak isterseniz, mini bar…” diye anlatmaya girişti, alışkın. Kadın, doğruca pencereye gitmişti. Perdeyi çekip, aşağıya baktı. Onun dinlemediğini anlayan komi, lafın devamını getirmedi. Kapıyı açtı, usulca çıktı odadan. Kapıyı örtmeden, bir kere daha kadının arkasından baktı. “İyi geceler.”

Neriman Tarhan, cevap vermedi. Komi, kapıyı çekti. Kadın, kapının önündeki Elçin Beg ve Olga’yı gördü önce. Sonra, ötede bir yanına bıçağını saklamış vaziyette Elçin Beg’e sinsice yaklaşan Enver’i gördü. Telaşla pencerenin kolunu zorladı. Sıkışmıştı.

Aşağıda ikili, birbirlerine bakan gözleri gülerek, konuşmaya devam ediyordu.

“Ama üzülme, Olga Hanım. Dedim ya, İstanbul’u terk etmiyorum. Telefon numaran da bende. Mutlaka görüşeceğiz.”

“Ne bileyim, gidiyorum deyince insan…”

“Sus, sus. Anlıyorum. Ama düşünsene; eğer dostluğumuz zaman ve mekân gibi şeylere bağlıysa, sonunda zamanı ve mekânı yendiğimizde, kendi dostluğumuzu da yıkmış oluruz! Öyle değil mi? Biz birbirimize gönülden bağlıyız. Bunu biliyorum.”

Sarıldılar. O sırada çaresizce pencereyi zorlayan ihtiyar kadın, camın ardından Elçin Beg’e seslenerek onu uyarmaya çalışmaktaydı. Aşağıda, Olga, o anı uzatmak ister gibi sevgiyle, sımsıkı sarıldığı adamı bırakmak istemiyordu. Enver’i gördü sonra, ama Elçin Beg’i uyarmaya vakit bulamadı. Enver, elindeki bıçağı Elçin Beg’in beline sokuverirken garip bir hazla titredi. Bıçağı olanca gücüyle çekip, tekrar sapladı. Olga, iki eliyle kapadı yüzünü. Elçin Beg, yıkılmamaya çalıştı. Enver’e dönüp, bakmadı bile. Başını çevirip, sokağa baktı. Acısı yüzüne yayılıyordu. Histerik çığlıklar eşliğinde bağırıyordu Enver. “Bana dön, pis ihtiyar! Yüzünü çevir!”

Elçin Beg, valizinin kulpunu sıkıca kavradı, ayıcığa sarıldı sımsıkı. Caddeye bağlanan sokağa yöneldi. Ayrılırken, Olga’ya bir kere daha gülümsedi. O ayrıldığında, Olga ve Enver, karşı karşıya kalmıştı. Enver, heykel gibi yerinde donmuş Olga’ya baktı. Başını çevirip, yoluna gitmekte olan Elçin Beg’e baktı sonra. Bıçağı nefretle fırlattı ve dönüp, geldiği yöne kaçtı.

Elçin Beg’in kulağında, yıllar öncesinden, belki de çocukluğundan zihninde kalmış bir kantata çınlıyordu. Şövket Elekberova söylüyordu. Annesinin ne çok sevdiğini hatırladı o an kulağını kaplayan ‘Fuzuli Kantatası’nı. O kadının söylediği bütün parçaları severdi annesi, ama ille de bunu. Yol boyunca, yaralı halini sezdirmemeye çalışarak ilerledi. Bazı sözleri yanlış mı hatırlıyordu? İnsanın içine işleyen, hüzünlü bir sesi vardı kadının. Kızı sokağın sonunda bekliyordu işte. Ama şarkı yitmiyordu aklından. Hareket etmekte de zorlanmaya başlamıştı. Yolun başında Candan ve Cumhur’un bulundukları yerden, karanlıkta kalan Elçin Beg’in hali belli olmuyordu. Onu görünce, gözleri ışıldadı Candan’ın. Cumhur’a baktı heyecanla. “Geliyor. İmtihanın başladı!”

“E, yormasaydık adamı? Otelin önünden alırdık.”

“O senin gibi kazma mı? Araba girmekte zorlanır, park yeri problem oluyor, dedi, caddede beklememizi istedi. Centilmenlik yapacaksan, git de valizini al bari!”

Cumhur, koşturarak Elçin Beg’in yanına gitti. O esnada, adamın yüz ifadesinden, ters bir şeyler döndüğünü anlamıştı. Sendeledi Elçin Beg. Cumhur, onu tutmaya çalışırken kanı fark etti. Döndü, Candan’dan tarafa baktı. Ardından, Elçin Beg’in geldiği yöne döndü ve belinden silahını çekip, o yöne koşmaya başladı. Candan, dehşete kapıldı. Zorlukla yürümeye devam eden Elçin Beg’e koştu. Elçin Beg’in eli kanlıydı. Ayıcığı valizi tuttuğu kolunun altına sıkıştırıp, yakasındaki karanfile uzandı, onu çekip, avucuna aldı. Şövket Elekberova. Devletli kadın! Muhteşem. Bir kere canlı dinlemişti Bakü’de onu. Tıklım tıklımdı salon, annesinin kucağındaydı. Candan’a gülümsedi. Candan ona vardığında, artık dermanı kalmamıştı. Olduğu yere yığıldı. Candan, yere yatmasını engellemek için ona sarıldı, haykırarak ağlamaya başladı. “Ölemezsin, eşkıya! Ben senin kızın olacaktım hani? Çocuk geldi seninle tanışmak, beni istemek için! Yakışıyor mu senin gibi beyefendiye? Babam olacaktın! Babam! Eşkıya!”

Nazik gülümseyişi yine dudağının kenarında, son bir kez baktı kıza Elçin Beg. “Şirin’im…” Başı diğer yana düştü. Avucu açıldı ve karanfil yere yuvarlandı. Gözleri, pınarlarında birer damla yaş, karanfili takip etti. Son nefesi usulca boşalırken, belki hala Elekberova’yı dinliyordu. Bir alkış tufanı koptu ki o son zaman yolculuğunda, salon yıkılacak sandı.

***

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir