roman 51. fasikül

Cumhur, Emniyet’teki masasında, dalgın, Olga ise kenarda bir koltukta, sessiz, gözleri şiş ve makyajı akmış, oturuyorlardı. Kapı açıldı ve Cemil, içeri girdi. Elindeki poşeti masaya, Cumhur’un önüne bıraktı. Cumhur, isteksizce poşeti araladı. Cemil, yerine geçerken, Olga’ya baktı bir an. “Adamı kötü hırpalamışsın. O durumda ben de istediğini söylerim!” dedi Cumhur’a.

“Kadın şahitlik ediyor,” dedi Cumhur, Olga’yı göstererek. Konuşurken sıkkın, isteksizdi. “Hem, adam, sadece işlediği cinayeti itiraf etmekle kalmadı, işi vereni de öttü.”

“Biliyorum,” dedi Cemil. “Nihat!”

“Abinin yeni sağ kolu. Üç kez içeri girip, yıllarca yatmış. Onlarca faili meçhulün şüphelisi. Battal’ın kanatları altında korunacağını düşünüyor olmalı.” Sesini yükseltti. “O serseri ise…”

Olga, başını kaldırdı. Cemil ayağa fırlayıp, Olga’nın yanına gitti. “Olayı şahsileştirmeyelim,” dedi Cumhur’un yanından geçerken. Kadının kalkmasına yardım etti. “Gelin benimle.” Kapıya yürüdüler. Kapıyı açıp, dışarıya seslendi Cemil. “Belma!” Bir kadın polis geldi. “Belma. İfadesi tamamdır. Gereken işlemleri yaptır. Bayan, gidebilir.” Olga’ya döndü. “Dava sonuçlanıncaya kadar şehri terk etmemenizi rica edeceğim.”

Olga, uysal bir tavırla başını salladı. Kadın polis, onu yönlendirdi. Olga, Cumhur’a minnetle baktı. Cemil kapıyı kapatırken, öfke içindeki emniyet müdürü ve hemen arkasından eli ayağı dolaşmış Emrah, odaya daldılar. Cemil, ayaktaydı. Cumhur da kalktı. Emrah, eşikteyken, koridorda uzaklaşan Olga ve Belma’ya baktı. Sinirlenmişti. Cemil’in karşısına dikilip, ellerini beline koydu. “Kadını ben sorgulamadan nereye gönderiyorsun?”

“Biz Cumhur’la sorgusunu yaptık. Dilersen kayıtları verebiliriz.” Sırıtarak Cumhur’a bir bakış attı Cemil. “Öyle değil mi?”

Cumhur, umursamazca omuz silkti. Emrah’ın keskin bakışları, hala Cemil’in üzerindeydi. “Takip ettiğim davanın en önemli tanığı olan Elçin Beg Vahapzade öldürülüyor ve sen bu cinayetin şahidini ben görmeden salıyorsun!”

“İkiniz de kesin!” diye gürleyerek, Cumhur’un masasındaki telefonu açıp, dahiliyi tuşladı müdür. “Benim bulunduğum yerde, kimsenin sesi benden yüksek çıkmasın!” Telefondakine konuştu. “Belma. Nataşa’yı hemen salmayın. Talimatımı bekleyin.” Telefonu kapatıp, ikiliye döndü. “Birkaç şahit daha varmış?”

“Evet, müdürüm,” dedi Cemil. “Otel resepsiyonisti ve bizim Cumhur’un nişanlısı var. Cumhur Komiser de oradaymış, ama bunların üçü de olay anını değil, sonrasını görmüşler. Cinayet anında maktulün yakınında olup, katili görenler, o giden bayan, ve Battal Bey’in…”

Emrah, keyif alarak araya girdi. “Yani, abinin!”

Cemil, ters ters baktı ona ve tekrar müdüre döndü. “Abimin gazinosunda temizlikçi olarak çalışan yaşlı kadın.”

“Neriman Tarhan? Battal Bey’in eski solisti… Nereden nereye,” deyip, Cemil’e döndü müdür. “Onun ne işi varmış orada?”

“Müdürüm, sadece o gece giriş yaptığını biliyoruz. Elçin Beg, onun kaldığı odayı kendi adına tutmuş. Kadın, dili tutulmuş gibi oturuyor öylece. Çok korkmuş olmalı. Hiçbir şey yemiyor, içmiyor.”

“Tuhaf…” Emrah’a baktı müdür. “Şu şahitlerle bir de biz konuşalım bakalım.”

“Bir dakika müdürüm,” diyerek, Cemil’e yöneldi Emrah. “Dava benim, Cemil. Beni atlatmak için elinden geleni yapıyorsun… Sana verdiğim kâğıt nerede?”

“Kaybettim. Hiçbir şey çıkmamıştı zaten. Masaya bırakmıştım. Çöplerle gitmiş olmalı.”

Emrah, çaresizce yumruklarını sıktı. Müdür, o sırada kapıyı açmıştı. Emrah’a döndü. “Tamam, Emrah. Hadi!” Emrah, bir kere daha tehditkâr gözlerle Cemil’e baktı. Sonra, dönüp, müdüre yetişti. Müdür önde, o arkada, koridor boyu, süratli adımlarla asansöre ilerlediler.

“Müdürüm,” dedi Emrah. “Bunca eziyet, aylarca süren takipler. Kıyafet, kimlik değiştirmeler bu iki serseri yüzünden heba olacak. Biri peşinde olduğumuz adamların en önemlilerinden birinin kızının sevgilisi, diğeri en tepedeki adamın kardeşi! Şunları çekin önümden!”

Asansöre gelmişlerdi. Müdür, çağırma düğmesine bastı. “Emrah, bir dakika huzur ver Allah’ını seversen. Ne yapayım? En iyi polislerimden ikisini durduk yerde açığa mı alayım? Bırak onlar kovalasın, sen kucağını aç, bekle!” Asansör gelmişti. “Yürü şimdi.” Asansörle bodrum kata indiler, hızla sorgu odasına daldılar. Masalarında oturan iki erkek polis ve kadın polis Belma, ayağa kalktılar. Olga, Neriman Tarhan ve Candan, duvara dayalı bir bankta, yan oturuyordu. Neriman’ın sağındaki Candan, ayaklarını altına toplamıştı. Sol eli usulca okşayarak onu teselli etmeye çalışan Neriman’ın avuçları arasındaydı. Neriman’ın solunda, Olga, bankın koluna dayadığı dirseğini dikmiş, alnını eline yaslamıştı. Üçü de bitkindi. Resepsiyonist Mehmet ise ayrı bir sandalyede, başını ellerinin arasına almış, sıkıntılı bekleyişteydi. Müdür, Mehmet’i geçip, üç kadının yüzüne de ayrı ayrı baktı. Sonra, erkek polislerden birine döndü. “Tevfik. Zanlı nerede?”

“Avukatı geldi, müdürüm. Bitişikte, görüş odasındalar.”

“Bu serserinin avukatı da mı varmış?” diye sordu Emrah, şaşarak.

Memur Tevfik, önlerine düştü, koşturarak müdür ile Emrah’a kapıyı açtı. Sorgu odasından çıktılar ve bitişikteki görüş odasına yöneldiler. Kapıya gelmişlerdi ki, içeriden iyi giyimi ve gözlükleri ile şüphe uyandıran, ama o anda hiçbirinin bunu fark etmediği, avukat kılığına girmiş olan Talip, elinde çantası, dışarıya fırladı. “Hah! Tam zamanında,” dedi. “Müvekkilim aniden fenalaştı.”

Üçü heyecanla görüş odasına dalarken, Talip, sessizce gerileyip, süratle merdivenlere yöneldi. Görüş odasındaki manzara, dehşete vericiydi. Enver, masanın ardında, ağzının kenarında köpük, hareketsiz duruyordu. Müdür işaret edince, Emrah, derhal gidip, Enver’in nabzını kontrol etti. Ümitsizce müdüre baktı. Müdür, Enver’in önündeki devrik karton bardağı kaldırıp, inceledi. Emrah’a ve ardından memur Tevfik’e döndü. “Şu avukatı çağır bana bakayım.”

Zaten eşiğe yakın dikilmekte olan Tevfik, geriye dönerek bir adımda dışarıya çıktı ve koridorun iki yönüne de göz attı. “Yok, müdürüm.”

Müdür, telaşla doğruldu. “Emrah. Kapıyı ara. Çıkışına izin vermesinler!”

O esnada Talip, çoktan çıkışa varmıştı. Hızla polislerin arasından geçerek, dışarıya attı kendini, merdivenleri indi ve karşıda bekleyen beyaz, lüks araca gitti. Cama vurarak şoförü uyardı. “Gidelim.”

Cemil, Cumhur’la odalarında, bir elinde çay bardağı, penceresindeki jalûzinin arasından aşağıya bakmaktaydı. Karşıdaki bir şey dikkatini çekmişti, jaluziyi biraz daha araladı. “Şu araba, Zeynel Amca’nınkilere benziyor…” Cumhur, yerinden, umarsızca başını salladı. Cemil, boşalan bardağına baktı. “Bir ara kocaman çay bardakları vardı. ‘Öksüz doyuran’ derdi Sıdıka Yengem.”

Müdür ve Emrah, artlarından da memur Tevfik, koşarak Emniyet’in önüne çıktılar. İçeride bekleyen birkaç polis de dışarıya fırladı müdürü görünce. Nefes nefese etrafa bakındılar. Ama avukat kılığındaki Talip, çoktan gitmişti.

***

Necla, zile koştu, heyecanla açtı kapıyı. Gelen Cuma’ydı. Üç günlük sakalı ve düşük kaşları, onu olduğundan yaşlı gösteriyordu. Kadın, gerileyerek, ona yol açtı. Cuma, usulca ayakkabılarını çıkarıp, içeriye girdi. Kadın, onun sırtından ceketini aldı. Cuma, adeta havada yürüyen bir hayalet gibi, ses çıkarmadan, koridorda ilerledi. Kadın da arkasından gitti. Banyoya girdiler. Kadın, Cuma’nın gömleğinin düğmelerini çözdü, onu çıkarmasına yardım etti. Cuma, uslu bir çocuktu, kadına zorluk vermiyordu. Onun yönlendirmeleriyle döndü, çöktü, kolunu kaldırdı. Necla, onu bu şekilde soyup, küvete soktu. Suyu ayarladı ve Cuma’yı bir anne şefkatiyle yıkamaya girişti.

O saatlerde Battal, Salih, Nihat ve Talip, Zeynel Bey’in köşkünün konsey salonundaydılar. Battal, Zeynel Bey’in koltuğundaydı. Hemen arkasında, Salih dikilmekteydi. Karşı koltuklardan birinde Nihat, umarsızca, parmakları arasında çevirdiği bozuk paralarla oynuyordu. Talip, ortada, ellerini ovuşturmakta, gözünü yerden ayırmadan, dudağını ısırmaktaydı. Battal, ateş saçan gözlerle bir Nihat’a, bir ona baktı, avucunu masaya çarparak, ayağa kalktı. “Ben size böyle bir talimat verdim mi? Arkamdan iş çevirmek de neyin nesi? Benim ne istediğime kendi kendinize nasıl karar veriyorsunuz?”

“Bu adam sende saplantı haline gelmişti,” dedi Nihat. “Bir şekilde ortadan kalkması gerekiyordu ve bu serseri, kendiliğinden gelip, gönüllü oldu. Geri çevirmek de, sonrasında onu yaşatmak da aptallık olurdu.” Gözlerini Battal’a kaldırdı. “Öyle değil mi?”

“Şimdi de bunu öldürün o zaman!” diye bağırdı Battal, Talip’i göstererek. “Bir şahit de bu! Dinlemesi gerekenin asıl patronu olduğunu unutan bir köpek!” Böyle deyip, adamın üstüne yürüdü. Elini kaldırmıştı ki, Nihat, aniden kalkıp, araya girdi:

“Zeynel Bey’in en iyi adamlarından biridir Talip. Şimdi de sana aynı sadakatle hizmet ediyor ve edecektir. Yanlış bir hareket yapıp, onu da kaybetme istersen.”

“Neden? Bu ikinci yanlışı bu itin! Daha kaç hata yapmasını bekleyelim?” Elini indirdi Battal. Kolları iki yana düştü. “Hayatta aynı anda hem sevip, hem ölesiye nefret ettiğim iki adam, peşpeşe öldü… Yaşam ne garip! Bir anda masalsın…” Salih’e döndü. “Arabayı çıkar, Salih. Yengene de bak, kendine gelmiş mi? Bu öğlen kaldırılacak iki cenazemiz var.”

“Emredersin, abi.”

Salih, derhal çıktı. Battal, dönüp, pencereye gitti. Derin çukurlarında, taşıdıkları her anlamı ustaca gizlemeyi başaran gözlerine bakan, o anda onlardaki hüznü fark edebilirdi. “İkisi de yaşadığı hayatın hakkını verdi… Bu dünya, benim gibi bir korkağa mı kalmalı? Her cesaretli adam gibi, önden gittiler. Belki de benim yolumu açmaktalar…”

***

Salı, Kasım’ın sokağına girdiğinde, kahvehanenin önünde ümitsiz, titreyerek dikilen Çarşamba’yı görünce, yavaşladı. Başı önde, dalgındı Çarşamba, ayakta uyuyor gibiydi. Salı önünden geçip, kendisini süzerken ve gelip yanına durduğunda dahi, tepkisizdi, görmemişti onu. Onun sesine doğruldu. “Çarşamba. Ne burada dikiliyorsun? İçeri girelim. Gel.”

Çarşamba, Salı’ya işaret eder gibi, kapıya baktı. Salı, kapı kolunu ittirdi. Kepenkler açık olduğu halde, kapının kilitli olmasına şaşırdı. Başını cama dayayıp, içeriye baktı. Masalar, tezgâh boştu. Yüzü asıldı. Ama hemen kendini toplayıp, Çarşamba’ya döndü. “Zayıflamışsın. Ne diyeceğim. Kasım gelinceye kadar, gidip bir şeyler yiyelim. Ne dersin?” Çarşamba, başını salladı.

***

Olga ve Neriman Tarhan, Emniyet’teki sorgu odasının ortasında, karşılıklı, ayakta duruyorlardı. Adeta bakışlarıyla konuşmaktaydılar. Bant pencereden süzülen azıcık ışık, ortalarından geçiyordu. İki kadın da kendi yaşlarının en güzel hallerindeydiler. Üzgün gözleri ışıldadı.

Aynı odanın önünde, koridorda Candan, elleri belinde, çatık kaşlarının kararttığı gözleriyle Cumhur’a baktı. “Battal da kim, Cumhur? Battal da kim? Cenazeler bana ait. Gömülecekleri yeri belirlemek, hele onları yan yana gömmek! Buna karar verme yetkisini nereden buluyorlar?”

“Candan, biraz sakin olur musun? Burası Emniyet ve şu andaki durumumuz çok zor. Cemil, senin iznini çıkarttırıyor yukarıda.”

Candan, sesini alçalttı, ama hala öfkeliydi. “Battal da kim, dedim?”

Cumhur, avurtlarını şişirerek nefesini boşaltıp, Candan’a baktı. “Battal, bizim Cemil Komiser ve daha bir sürü kişi, senin Zeynel Bey tarafından hısımın, akraban. Adam, akrabalarını gömüyor.”

“Azeri de mi onun akrabası?”

“Candan, bu ilişkiler… Biraz karmaşık, biliyorum…” Cumhur, devam etmedi. Anlayış bekler bakışlarını kızınkilere dikti.

“İçerideki kadınların da gelmesini istiyorum. Yeter artık. Suçlu gibi sorgulanıyoruz!”

Cumhur, karşı uçtan gelmekte olan Cemil’i gördü. Bir kurtarıcı yakalamış gibi sevindi. “Cemil Komiserim de geliyor. Şimdi rahatla. İşlem çabuk bitsin, seni cenazeye yetiştireyim.”

Cemil, yanlarına vardı. Elinde salladığı kâğıdı Cumhur’a verdi. Cumhur, dilindekini diyemeyen bir çocuk gibi Cemil’e baktı, alttan alttan. “Ne?” diye sordu Cemil, iki elini yana açarak.

“Nataşa’nın ve ihtiyarın da salınmasını istiyor.”

Cemil, kâğıdı Cumhur’dan aldı. Bir kâğıda, bir Candan’a bakıp, kapıya döndü. “Sizinle uğraşamam. Yetişmem gereken bir cenaze var.”

Candan da tepkisini koydu hemen. “Ne tuhaf! Bizim de!”

Cemil, kapı koluna uzandı. İçeriye girdiğinde, ortada karşılıklı duran iki kadın, ona baktılar. Kenarlardaki masalardan birinde bir erkek polis, diğerinde ise kadın polis, Belma oturuyordu. Cemil ve ardından Cumhur içeri girince, ikisi de ayağa kalktı. Mehmet, ellerinin arasında tuttuğu başını kaldırıp, Cemil’e baktı. Candan, koridordan içeriyi izliyordu. Cemil, doğruca Belma’nın masasına gitti. “Oturun. Belma,” Elindeki kâğıdı onun önüne bıraktı. “Candan Hanım’ın bizim bilgimiz dâhilinde salındığına dair yazı. Buna diğer kadınların isimlerini de ekleyin. Bizimle geliyorlar.”

“Ama komiserim… Müdür…” diye geveledi Belma, kağıdı alırken.

Ceketinin cebinden kalemini çıkardı hemen Cemil. “Eklemeleri kendim yapayım istersen. Bu bayanların bilgilerini ver bakayım.”

“Yok, komiserim… Ben hallederim. Tamam.”

Resepsiyonist Mehmet, oturduğu yerden atıldı. “Ya ben?”

Cemil, kaşlarını çatarak ona baktı ve tekrar Belma’ya döndü. “Bu, iki saat daha kalsın. Sonra salın!” Kadınlara el etti. “Hadi, bayanlar önden!”

Olga ve Neriman, bakıştılar. Ardından, Candan’a döndüler. Candan da onlara bakmaktaydı. O an üçü, sanki yıllardır birbirini tanıyan, aynı evi paylaşan üç kız kardeşti.

***

Ufuk, Mehpare’yi üniversitedeki odasında ziyarete gelmişti. Odada karşılıklı iki masa vardı. Mehpare’ninki ne kadar dağınıksa, diğer masa o kadar tertipliydi. İkili, Mehpare’nin masasının iki yanında oturmaktaydı. Ufuk, dalgın, fincanındaki çayı yudumlarken, kendi önünde de çay olan Mehpare, masaüstü bilgisayarında bir şeyler yazıyordu. Bir-iki tuşa daha bastı ve gözlüklerini düzelterek, yazıyı kontrol etti. Ardından, fincanını eline alıp, gülümseyerek Ufuk’a döndü. “Şimdi sendeyim!” Ufuk, dalgındı hala. “Alo! Houston, bir problem mi var?”

“Kusura bakma, Mehpare,” dedi Ufuk, silkinerek. “Kafam çok karışık bu sıra.”

“Vallahi, benim kafam çok rahat.” Burnuyla diğer masayı işaret ederek, yüzünü ekşitti. “Cemile cadalozu on beş gün izinli! Gel, kal okulda. Hem, daha fazla birlikte oluruz. Birbirimize de destek çıkarız işte. İnat etme. Sana bir şey söleyeyim. Şimdi adamıyla karşılaştı diyordum, ama sanırım o da fos çıktı! Düne kadar gülücükler saçan yüzün şimdi sirke satıyor! Ne oldu?”

“Bir şey olduğu yok aslında. Başlamamış şeyleri başlamış kabul etmek gibi kökü dışarıda huylarım depreşiyor arada. Sorun bende yani. Kendim mükemmele ermiş gibi, başkalarını da kendimce hizaya getirmeye çalışıyorum.” Fincanını sehpaya bıraktı. “İnsanlar kimliklerini bir günde kazanmıyorlar oysa. Zaten olmuş bir bitkiyi belli bir boyda tutmaya çalışıyorum, hani bonzailer gibi.” Mehpare’ye baktı. “Ben yalnız kalmaya mecburum, Mehpare. Kendimi işe vereceğim bundan sonra.”

Mehpare, kalkıp Ufuk’un yanına geldi. Onun önündeki sehpanın kenarına çöktü. Kızın ellerini avucuna alıp, gözlerini onunkilere dikti. “Şimdi saçmaladın. Hala çok güzelsin. Yaşıtların senin gibi kalmak için ne numaralar deniyor! O moron şişko, sana dönecektir. Görür de bakarsın. Sen, istediğinin ne olduğundan emin ol yeter ki…”

***

Hastanede Kasım’ın yattığı odada Perşembe ve Cumartesi, yüzlerinde endişe, yatağın iki tarafında dikiliyorlardı. Bahtiyar, yatağın karşısında ayakta, bir eli karyolanın demirinde, öbür kolu boynuna asılı halde, yatakta karnı sargılı, teninin rengi kaçmış uyuyan Kasım’a baktı. Kasım, gözkapaklarını aralayınca, karşısında onu gördü. Bahtiyar, sevinçle koridora fırladı. “Doktor! Doktor!”

Kasım, bir süre onun ardından bakıp, Perşembe’ye döndü. “Bunun ne işi var burada?”

“Kahvehanede çalışıyor. Çırak aldım onu.”

“O, çaydan, kahveden ne anlar? Okuyordu?”

“Okuluna devam ediyor. Boş zamanlarında bende. Elim, ayağım oldu.”

“O yüzden mi kolunu kırdın?”

“Kolunu? O uzun hikâye. Kalk hele de anlatırım… Nasıl oldun?”

Kasım, doğrulmaya çalıştı. “Hele az dikin beni. Derim sırtıma yapışmış!”

İkisi de ayağa fırladı. Perşembe, Kasım’ı kaldırdı, Cumartesi, arkasını yastıkla besledi. Kasım, sırtını yastığa bıraktı. Yüzüne bir rahatlama geldi. “Böyle iyi mi?” diye sordu Cumartesi.

“İyi. İyi. Az önce sanki sırtımda kor gezdiriyorlardı.”

“Sen yine de kendini yorma,” dedi Perşembe. “İşte, doktor da geldi.”

Doktor Şükrü önde, Bahtiyar arkada, odaya girdiler. Eşikten geçen Bahtiyar’a baktı Kasım. “Bahtiyar, gülüm. Dışarıda bekler misin?”

Bahtiyar, “Tamam, Kasım Amca,” diyerek çıktı, kapıyı çekti.

Doktor, Perşembe ve Cumartesi’ye döndü. “Aslında, siz de artık gitseniz iyi olacak. Aga’nın biraz dinlenmesi gerekiyor.”

“Ama adamlar işi tamamlamaya niyetlenebilir!” diye atıldı Perşembe.

“Bir daha gelmeyecekler. Emin olabilirsin,” dedi Kasım.

Cumartesi, başını sallayarak yanına çekti Perşembe’yi. Doktor, Kasım’a yanaştı. “Seninle konuşmak istediğim şeyler var.”

“Onlardan gizlim, saklım yok, doktor. Diyorlar ya, onlar benim öksüzlerim, öyle değil mi?”

Doktor, bir an tereddütte kaldı. Perşembe ve Cumartesi de merakla adamın yüzüne baktılar. Doktor, derin bir nefes alıp, boşalttı. Tedirgin, Kasım’a döndü. “Çello aradı. Görüşme talep ediyor. Şahin Tepesi’nde. Yarın öğlen. Gidecek durumda olmadığını söyledim, ama…”

Perşembe, hiddetlenmişti yine. “Çello mu? Bu, kahvehaneye gelip Bahtiyar’ı vuran adam! Nereyse söyle, ben gideyim yarın!”

Kasım, sakinleşmesini işaret etti ona. “Demek, Bahtiyar’ın kolundaki kurşun yarası… Hiçbiriniz gitmeyeceksiniz. Hem doktoru da dinlemeli. Siz, iyileşmemi istemiyor musunuz? O bir tarafa, ne düşmanlarım, ne Çello, ne Battal; şu anda peşimde olan, davanın ardındaki polislerdir. Hastaneyi gözlerler şimdi. Eminim. O yüzden bir an önce gidin. Açığa çıkmayın.”

Perşembe ve Cumartesi, birbirlerine baktılar. Kasım, sinirlendi. “Gidin, dedim size! Yaylanın! Lafım dinlenmiyor mu artık?” Adamlar, süklüm püklüm çıktılar. Kasım, daha sakin, doktora döndü. “Demek, Çello seni aradı. Öyle mi?”

Doktor, yutkundu. “As…aslında sana bir haber daha verecektim, ama…”

“Tamam, doktor. Geveleme lafı ağzında da söyle ne söyleyeceksen. Bir an önce çıkmalıyım. Hastaneleri sevmem. İyi gelir, hasta çıkarsın buradan.”

Doktor, bir anda cesaretini topladı. “Zeynel Beyaz ve Elçin Vahapzade, dün gece öldüler. Cenazeleri bugün kalkacak.”

Durgunlaşmıştı Kasım. “Nasıl öldüler?”

“Zeynel Bey’in ölümü bekleniyordu zaten. Çiftliğe bir baskın gerçekleşmiş akşam, duyduğum. Ama o, bir darp ya da herhangi bir müdahale sonucu ölmemiş. Ecel…”

“Ya Elçin Beg?”

“Kaldığı otelin önünde bıçaklamışlar. O halde bir süre yürümüş, artık nereye gidiyorsa! Kan kaybı… Bir kadın satıcısıymış katili.”

“Bir kadın satıcısı…” Acı gülümsedi. Gözünden bir damla yaş geldi. Başını öte yana çevirdi. “Bütün dünya susmalı şu an. Çekilmeli denizler, gökten güneş çekilmeli ki anlasın, bilsin yedi düvel… Adam gibi bir adam gitti…”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir