roman 52. fasikül

Zeynel Bey’in köşkündeki odasında Oflaz, üstünde pijamaları, yatağının kenarında bekliyordu. Koltuk değnekleri komodine dayalıydı. Nefise Hanım, dolaptan getirdiği kıyafetleri yatağın üstüne taşıdı. Seçtiği kravatı Oflaz’a gösterdi. Oflaz, olumlu anlamda başını sallayınca, kadın, kravatı alıp, dolabın kapağını kapadı ve onu da elbiselerin üzerine bıraktı. Emine Hanım, başını örtmüş, yerde bir minderde, Kur’an okuyordu. O sırada odaya gelen Battal, öfkeyle ona baktı. “Hanım. Ölülerimizi gömüp gelelim, öyle hatim indirirsin! Bir saat önce haber gönderdim!”

Kadın, okuduğu cüzü tamamlayana kadar istifini bozmadı. Sonra, saygıyla Kur’an’ı yanındaki sehpaya kaldırıp, yerden beri, tam arkasına düşen Battal’a döndü, kırgın. Battal, başını çevirdiğinde, Oflaz’la hastabakıcı Nefise Hanım’ı ve yatağın üstündeki kıyafetleri gördü. “Bu da mı geliyor? Bu sakat haliyle mi? Ne sıfatla geliyor? Akrabamız bile değil. Yıllardır çilesini çektiğim bir kambur!”

“Oğlum olarak geliyor! Anladın mı? Dayısının cenazesine geliyor! Onu gözünden sakınarak şu yaşına getirmek, bana anası olma hakkını verir sanırım!” diye kesip attı Emine Hanım.

Battal, kıpkırmızı kesilmişti. Herkes yüzüne bakıyordu. Burnundan soluyarak dönüp, çıktı. Emine Hanım, yerden kalktı. Başındaki örtüyü özenle katlayıp, Kur’an’ın yanına bıraktı. Oflaz’ın karşısına geldi. Eğildi, alnını onun alnına yasladı. “Çok yakışıklı olacaksın. Oğlum…”

***

Tuncay, aceleyle çıktı evinden ve açık otoparktaki aracına yöneldi. Son derece şık giyinmişti. Arabasına yaklaşırken, anahtarıyla birlikte cep telefonunu da çıkardı. Bir numara tuşlayıp, telefonu kulağına götürdü. “Kemal? … Şu yalama faslını ne kadar uzun tutuyorsunuz yahu! … Dinle. Başlıyoruz. … Sadece verdiğim liste… Cenazeden sonra. Hatta mümkünse yediden sonra. … En güvendiğin adamlar. … Her şey bir saat içinde bitmeli… Bana dönmenize gerek yok. İşi yapacağınızı, yüzünüze gözünüze bulaştırmayacağınızı biliyorum… Bir süre görüşmeyeceğiz. Sen beni arama. Ben sana ulaşırım… Kapatıyorum. Yetişmem gereken bir cenaze var.” Telefonu kapadı ve arabasına bindi.

***

Salı, Çarşamba ve Pazartesi, kahvehanenin önündeydiler. Sokağın başından Bahtiyar’la gelen Perşembe, onları görünce heyecanlandı. Adımları hızlandı. Bahtiyar, onun bu heyecanına şaşırmıştı. Perşembe’ye yetişmeye çalıştı. Diğerleri de Perşembe’yi gördüklerine sevindiler. Sırayla kucakladılar onu. Perşembe, anahtarını çıkarıp, kapıyı açmaya eğildi. “Aferin Sedat’a. Kapıyı kilitlemeyi unutmamış. Gördün mü bak?” dedi Bahtiyar’a gülümseyerek. “Şimdi açarım dükkânı. Bir çay koyarız. Isınırsınız…” Kapı açılmıştı. Diğerlerine döndü. “Çok beklediniz mi?”

“Yo,” dedi Salı.

Salı, Çarşamba ve Pazartesi, derhal bir masaya ilişti. Perşembe ile Bahtiyar, dışarıda kalmıştı. “Bahtiyar,” dedi Perşembe. “Sana benden on gün izin.” Cebinden para çıkardı. “Ücretli izin, ha. Gidecek, dinlenecek, rahatça dersine çalışacaksın. Ben, sakat çırak istemiyorum. İyileş, öyle gel.”

“Ama Sinan Abi…”

“Aması, maması yok. Hem arkadaşlarıma mahcup etme beni. Söz geçiremiyorsun, senden patron olmaz, demesinler…” Çıkardığı parayı Bahtiyar’ın avucuna yerleştirdi, gülümsedi Perşembe. Bahtiyar, boynunu büktü çaresiz, çıktı. Perşembe, tezgâhın arkasına geçti. “Anlatın, nasıl birleştiniz?” diye sordu, çayı hazırlarken. “Hangi rüzgâr attı sizi buraya?”

“Ben, Aga Kasım’ı ziyaret edeyim diye gelmiştim,” dedi Salı. “Bir baktım, kapıda Çarşamba. Hep açtır bu velet. Bir lokantaya götüreyim, hem vakit geçsin, dedim. Kapı da kilitli. Düşündüm, Kasım gelir o vakte kadar. Neyse. Yemeği yedik, geldik ki, Pazartesi burada. O bize mekânı senin devraldığını falan anlattı. Derken, sen geldin işte.”

Perşembe, çayın altını yakmıştı. Masaya gelip, oturdu.

“Kasım Aga’yla görüştün mü bu yakınlarda? Keyfi nasıl?” diye sordu Pazartesi Perşembe’ye.

Perşembe’nin yüzü, bir anda değişti.

***

Kasım, üstünü giyinmişti. Yarasından ötürü sıkıntılıydı. Yatağın kenarında, yeleğini ilikliyordu. Kalkıp, ceketini aldı, sırtına geçirdi. Eğilip, palaskasını doktorun boynundan çekti. Yerde yatan adamın gözleri, kocaman açılmıştı. Kasım, soğukkanlılıkla, palaskasını beline doladı, yeleğini düzeltti. Gidip, arkadan kilitlediği kapıyı açtı. Koridora adımını attığında, bir anda yoğun bir hareketliliğin ortasında kaldı. Soğukkanlılığı elden bırakmadan, kapıyı çekti, koridorda ilerledi. Ön tarafı gören bir pencerenin ardından, dışarıya göz attı. Hastane girişinde Emrah’ı ve polisleri gördü. Emrah ve yardımcısı, acil girişine yöneldiler. Kasım, yönünü değiştirdi. Koridorda ters yönde ilerleyerek, aşağıya inen merdivenlerden bodrum kata inip, atölye ve depoların arasındaki koridordan geçerek, arka bahçeye açılan bir çıkış buldu. Seri şekilde hastaneyi terk edip, kalabalığa karıştı.

O esnada, Pazar ve Cuma, dışarıya çıkmaya hazırdı. Necla, onları yolcu etmek için antredeydi. Onlar ayakkabılarını giyerken, kapı çalındı. Ağlamaktan gözleri kıpkırmızı olmuş Pazar, kapıyı açtığında Cumartesi’yi görünce, hemen boynuna sarıldı. Cumartesi, sorar bakışlarını Cuma’ya kaldırdı.

“Babası… O Azeri,” dedi Cuma. “Öldürmüşler… Televizyonda haberini gördü. Cenazesine götürmemi istedi Pazar. Sen götür istersen.”

Cumartesi, başını salladı. Daha sıkı sarıldı Pazar’a.

***

Yol boyunca art arda dizili lüks otomobiller, limuzinler… Şıklık yarışında, kara kara gözlüklü erkekler, kadınlar… Sağa, sola dağılmış, ciddiyetle etrafı gözetleyen, siyahlarla gelmiş kalabalığın yas havasına inat, beyaza bürünmüş korumalar… Çocuk yurdundan getirilmiş, olayı kavrayamayan, çoğu oraya oyun için getirildiğini zanneden çocuklar… Onları bir arada tutmaya çalışan Müdire Hanım. Etrafta resim alan gazeteciler. Battal, eşi Emine Hanım, tekerlekli sandalyesinde Oflaz, onun yanında hastabakıcı Nefise Hanım, Komiser Cemil, elinde bir demet kırmızı karanfil, durmadan ağlayan, sinirleri yıpranmış Candan ve onu sakinleştirmek için elini sımsıkı tutan Komiser Cumhur, Nihat ve Salih, mezarların hemen arkasındaydılar. Candan’ın grubu, Candan ve Cumhur’un arkasındaydı. Onların ilerisinde, Olga ve onun destek olduğu Neriman Tarhan, dalgın, acılı gözlerle Elçin Beg’in mezarına bakıyorlardı. Gazino patronları ve Ali ile Turgut, daha ötedeydiler. Bazıları eşleriyle gelmişti. Tuncay, onlarla Battal’ın grubu arasındaydı; cenazeyi izlerken, arada bir Battal tarafını kolluyordu. Çello, geride bir ağaca yaslanmış, umarsızca töreni izlemekteydi. Uzakça ve nispeten yüksekteki bir ağacın altındaydı Cumartesi ve Pazar. Pazar, hüzünlü ama mağrur, ağlamamak için kendini tutuyordu. Kinli gözlerle, uzaktan mezarlara ilerleyen Kasım’ı takip etti. Onun gelişi, Emniyet Müdürü, Emrah ve onun yanındaki Hayri’nin de dikkatini çekmişti. Onu bakışlarıyla izlediler, ama araya giren, gezinen insanlar, görüşlerini engelliyordu. Bir kenarda dört görevli, sırayla Kur’an okumaktaydı. Battal, gözlüklerinin altından, hoşnutsuz bir ifadeyle Oflaz’a baktı. Onu fark eden Oflaz, bakışlarını kaçırdı. Battal da yüzünü çevirdi ondan. Ali’nin içinde olduğu gruptan ayrıldığını gördü. Nihat’a eğildi. “Bu babası bellisiz nereye gidiyor tören bitmeden, taziye vermeden?”

Candan, nispeten sakinleşmişti. Cumhur’dan koptu ve usul adımlarla Olga ve Neriman’ın yanına gitti. Elindeki demetten üç karanfil çekip, ikisini kadınlara verdi. Bu hareketlenme, Pazar’ın dikkatini çekmişti. Cumartesi’den ayrıldı ve kalabalığı yararak, Olga, Neriman ve Candan’ın önüne geldi. Candan, başını mezardan kaldırınca, iki kadının gözleri buluştu. Candan, ona da çiçek uzattı.

Polislerden gizlenmeye çalışarak kalabalığın arkasından ilerleyen Kasım, Çello’ya işaret etti. Çello, gerileyerek kalabalıktan çıktı. Bir ağacın ardına çekildiler. Birbirlerinin gözlerine baktılar. “Beni arıyormuşsun?” dedi Kasım.

“Seni aramadığım gün yok. Ama meyhane meyhane de gezemem, değil mi?”

“O yüzden mi benim değil de Battal’ın yanındasın?”

“İş başka. Ama severim seni. Öldüreceğim, ama ardından yine yanacak olan benim sana.”

Acı acı gülümsedi Kasım. “Burası iyi değil mi? Ne diye Şahin Tepesi diye tutturursun? Dağılsın şunlar, kapışalım.”

“Sipariş tek sen olsan kolay, kardaşım. Ama başka yapacağım yedi paket daha var. Hepinizi bir arada bulmak zor. Teker teker avlamak için uğraşamayacak kadar da yaşlıyım.”

“O çocuğu neden vurdun, Çello?”

“Bak, üzüldüm o çocuğa. İnan olsun. Yine de öksüzlerden olmadığını bana ispat etti. Yoksa sanma ki elim titredi de kolunu sıyırdı kurşunum.”

“İkimizin kanı birbirine karışmıştır.”

“Çocukluk! Yaş geçince, bunlara gülüyor insan… Yoksa, kendini acındırmak mı amacın? Belki diğerlerini de böyle yalvararak döndürmüşsündür. Sadece şaşkın dillerde namın yürümüş belki. Oysa filozof ne demiş? ‘Kırk peygambere yalvaracağına, bir Allah’ına yalvar.’ Battal’a gidip özür dilersen, o zaman siparişini geri çekebilir. Ne dersin?”

“Peki, Çello.” Tehditkarca başını salladı Kasım. “Yarın öğlen, Şahin Tepesi’nde.”

“Ekibinle.”

“Beni aşmayı başarırsan.”

Kasım, Çello’dan ayrılıp, kalabalığa karıştı. Taziye başlayınca, polisleri kollayarak, Battal’ın karşısına geldi. Elini uzattı Battal’a. Tokalaştılar. “Başın sağ olsun, Battal.” Battal, cevap vermedi ona. Emrah ve Hayri, nihayet gördükleri Kasım’a ulaşmak için kalabalığı yararak gelmekteydiler. Kasım, yan gözle onları kontrol ederek, Cemil’in elini sıktı. Sarılır gibi yanaştı ona. Kulağına fısıldadı. “Beni şu yangabuza bırakma, yeğenim. İstersen, sana teslim olurum.” Cemil, oraya ulaşmaya çalışan Emrah ve yardımcısına baktı göz ucuyla. Ardından, hafifçe yana çekilip, Kasım’a yol açtı. Kasım, aradan geçerken, Cemil’e gülümsedi. “Onlardan artan ömrü, Allah sana versin.” Döndü, son bir defa daha mezarlara baktı. “Hoşça kalın ağalar. Yakında görüşürüz…” Böyle deyip, yitti.

Battal’ın karşısına gelen Turgut, onun yüzüne bakamadı. Tokalaşmak için elini kaldırmaya çekindi. Ürkek bakışlarını Nihat’a, oradan da Tuncay’a çevirdi, aldı. “Hakkını helal et, Battal Bey,” dedi ve yine başını kaldırmadan, Battal’ın eşine döndü. “Başınız sağ olsun, hanımefendi.”

“Sağ olun,” diyerek, nazikçe karşılık verdi kadın.

Turgut, ayrıldı. Emrah ve Hayri, oraya geç ulaşmıştılar. Emrah, nefes nefese kalmıştı. Taziye sürerken, dört kadın, vakur, Elçin Beg’in mezarına gidip, ellerindeki karanfilleri mezarın üzerine bıraktılar. Candan, çöktü ve elinde kalanları mezarın üzerine yaydı.

***

Salı, Çarşamba, Pazartesi ve Perşembe, Kasım’ın mekanında çaylarını içmiş, sohbetteydiler.

“Yarın öğlen. Şahin Tepesi’nde buluşacaklar,” dedi Pazartesi.

“Şahin Tepesi?” diye sordu Perşembe.

“Yetimhane,” dedi Salı.

“Bizim yetimhane mi?”

“Salı ve Cuma hariç, hepimizin geçtiği torna. Çocukluğumuzu bıraktığımız…” dedi Pazartesi.

Çarşamba, başını salladı. Sustular bir süre. Sessizliği Salı bozdu:

“Aga Kasım’ı oraya bir başına gönderemeyiz.”

“Göndermeyeceğiz de,” dedi kararlılıkla Perşembe.

“Silah bulmalıyız,” dedi Pazartesi, alnını kaşıyarak.

Başları öne düştü. Ama sonra, hep birden doğrulup, bakışlarını tuvalet kapısına çevirdier. Perşembe, gidip kapıyı açtı ve onu izleyen arkadaşlarıyla birlikte tuvalete daldı. Salı, lambayı yaktı. Dördünün de gözü, eskiden bodruma geçiş olan, karşıdaki duvardaydı. Salı, alışkanlıkla mekanizmayı çalıştıran fayansa dokundu, ama hüsrana uğradı. Duvarı yokladı, Perşembe’ye döndü. “Perşembe, en yakın nalbura koş ve bize iki kuvvetli balyoz getir. Bir de el feneri…”

Yarım saat içinde, aşağı inişi kapayan duvara girişmiştiler Perşembe’nin getirdikleriyle. Sonunda, bir delik açmayı başardılar. Darbeler sıklaştı ve çekiç, balyoz gürültüsü, dörtlünün heyecanlı nefes alışverişlerine karıştı. Delik, gittikçe büyüyüp nihayet geçebilecekleri boyutu alınca, yüzleri güldü. Elindeki feneri açan Salı önde, diğerleri arkada, delikten geçip, aşağıya indiler. İçeriyi fenerin solgun ışığından çok, yukarıda açtıkları yarıktan gelen aydınlatıyordu. Kasaya gittiler. “Aga Kasım, burada silah bırakmamıştır. Bırakmış olsa niye duvar örsün?” dedi Perşembe.

“Şansımızı deyelim de biz,” dedi Salı ve kasanın başına çöktü. “E, nasıl açacağız?”

“Çekilin hele.” Bakışlar, Pazartesi’ye döndü birden. Pazartesi, omuz silkti. Gelip, kasanın başına çöktü, ceketini çıkarıp kenara attı, kafasındaki birtakım rakamları denemeye girişti.

***

Salih, arabayı Zeynel’in köşkündeki garaja çekmiş, bakım yapıyordu. Ceketsizdi, gömleğinin kolları sıvalıydı. Elleri cebinde, sessizce içeri süzülen Cemil, bir kolona yaslanıp, onu seyre koyuldu. Salih, doğrulup belini kütürdetirken, onu fark etti. “Siz gitmediniz mi, Cemil Bey?”

“Yo. Yengem kötüydü. Biraz yanında kalmam gerektiğini düşündüm. Sonra hava almaya çıktım ve ayaklarım beni buraya getirdi.”

“Ya. Benim de işim bitmek üzereydi.” Arabaya bir defa daha baktı Salih, ellerini bir beze silip, gömleğinin kollarını indirirken. “Hatta bitti. Aracınız yoksa, sizi bırakabilirim.” Güldü. “Gerçi siz daha spor arabalara alışıksınız…”

“Sağ olasın. Arabam dışarıda. Ama biraz daha buradayım. Bu zaman diliminde seninle sohbet etmek istedim.”

“Sohbet? Benimle mi? Bu kara cahilin sohbeti sizi açmaz, beyim.”

O sırada garajın yanından geçen Nihat, onları görmüştü. Eşiğe gizlenip, içeriye kulak kabarttı.

“Hiç de değil. Hangimizin cahil olduğu şüpheli İbrahim Akansel.” Salih’e doğru ilerledi. “Üç dil biliyorsun. Hele İngilizcen, anadilinden daha iyi!” Salih’in yüzü değişmeye durmuştu. “İstihbaratın en yetenekli elemanlarından birisin. Altmışlarda görünüşünü, adını değiştiriyor ve abimin yanına giriyorsun bir şekilde. Onun güvenini kazanıp, sağ kolu, Salih oluyorsun!”

Salih, tedirgin, arabanın ön koltuğundan ceketini alıp, sırtına geçirdi. “Bu saçmalıkları da kim soktu kafanıza?” diyerek, Cemil’in yanıdan geçip, ilerledi.

“Sabaha kadar sana seni anlatmaya devam edebilirim!” dedi Cemil. Salih, az ileride, sırtı ona dönük, durdu. “Bu davanın ardına düştüğümden beri, efsanevi İbrahim Akansel’in raporları yolumu açtı. Daima önümdeydi. Her şeyi biliyordu. Ama bu raporlar iki sene önce aniden kesiliverdi. Kimliği asla açıklanmayan, hepimizin öldü bildiği bu adam ortadan mı kaldırılmıştı yoksa?” Salih’in yüzü karardı. “Oysa olamazdı. Bir efsaneydi. Ama odur diyeceğim en son kişiydin, ne yalan söyleyeyim! Yine de hep göz ardı etmeme rağmen, bütün yollar sana çıkıyordu: Yaşı, tipolojisi… Hatta el yazısı!” Cemil, ilerledi ve Salih’in tam arkasında durdu. “Bir sürü dosyanın arasında kendimle boğuştuğum bir dönemde, her zamanki gibi, anılara sığındım. Kitaplığın bir köşesine attığım hatıra defterimi buldum bir gece. Küçücükken, beş-altı yaşlarında olmalıyım, çevremdeki herkese bir şeyler karalatmışım. Bir şekilde senin önünden de geçmiş defter. Üç kelime yazmışsın: ‘Hayatta iyi şanslar!’… İbrahim Akansel’in raporlarının üzerine açmışım defteri. İyi mi?”

Salih, kaçarı olmadığını anlamıştı. Gözleri düştü. “Benden istediğiniz nedir, Cemil Bey?”

Cemil, elini onun omzuna koydu. “Raporlarını tamamlamama yardım etmeni. Hepsi bu. Bu davayı çözüme ulaştıracağım.”

“Ucu abine çıksa bile?”

“Çıkabilir…” Nihat, duyacağını duymuştu. Sessizce eşikten ayrıldı. Cemil, Salih’in önüne dolandı. “Ama önce bana şunu söylemenizi istiyorum. Raporlarınıza neden devam etmediniz? Neden iki yıl önce, aniden, öylece bıraktınız?”

“Gizli yaşamda pek çok şeyi gerisinde bırakıyor insan,” dedi Salih, bakışlarını kaldırarak. “Ailesini, sevdiğini, yakınlarını. Hele bu kadar uzun süre o hayatın içindeysen, senin ailen, çevren, yaşamın, dahil olduğun şey oluyor artık. Sen, şimdi böyle söylüyorsun, ama bunu çok daha önce de yapabilirdin. Raporlarım, o eksik haliyle bile sana yeterli ipuçlarını verirdi. Ama baktın, görmedin. Bilerek görmedin. Abindi, bilmem kimindi. Bir şekilde yakınındı…”

“Kanları Zeynel Bey’inkiyle aynı olan öksüzler gibi…”

Köşkün çalışma odasında Battal, Zeynel Bey’in masasında, fotoğraf albümlerinde geziniyordu. Yüzünü kaplayan hüzün, onu daha da yaşlı göstermekteydi. Odada sadece Battal’ın önündeki masa lambası yanıyordu. O ışıkla yüz çizgileri daha da derinleşmekteydi. Nihat aniden içeriye girince, korktu Battal. Koltuğunda, geriye yaslanıp, elini yüzünde gezdirdi. Nihat, geldi, ellerini masaya dayayıp, gözlerini Battal’a dikti. “Kırk yıl önce söyledim sana, bu adama güvenme, diye!”

“Şu dakikadan sonra beni hiçbir şey şaşırtmaz Nihat,” dedi Battal, sakince albümü kapatırken. “Ama seni çok hevesli gördüm. Anlat bakalım.”

Nihat, şaşırdı, geriledi. “Bak, Battal Bey. Huzurumu kaçırıp beni buraya aldırdıysan, bana uyacaksın. Kıyıcı olacak, alman gereken canı alacaksın! Zeynel’di tek güvencin, o da gitti! Şimdi beni ciddiyetle dinle! Yoksa, sabaha beni de bulamazsın yanında!”

“Dinliyorum. Hadi sık canımı,” dedi Battal, bezmiş halde.

Nihat, başını sallayarak bir koltuğa çöktü. “Başından beri biliyordun…”

“İçimizde bir polis daha olmasının bir önemi var mı? Bizim Cemil, polis değil mi zaten? Bunları neden kafana takıyorsun şimdi?”

“Biliyordun, değil mi? Onu söyle bana.”

“Şimdi biliyorum işte. Adamı buraya getirteyim, kafasına sık. Rahatlar mısın? Bana asıl haber vermen şeyi anlatmıyorsun da.” Nihat’ın sorgular yüzüne baktı Battal. “Çello, yarın öğlen Kasım’la buluşacak yetimhanede. Belki, öksüzler de orada olacak…”

“Ben de bunu söylemeye geliyordum sana. Garajın yanından geçerken, Cemil’le Salih’in konuştuklarını gördüm. Dinledim onları. Doğruca sana geldim. Ben…”

“Senin işin, herkesten önce duymak ve herkesten önce söylemek, bizi kollamak! Çello, taziye arasında söyledi. Senin daha önce gelmen gerekmez miydi? Seni aşıp bana gelmeye korkmalı insanlar. Çello bile! Şimdi bunlar önemsiz. Yetimhanede tedbir alınmasını istiyorum yarın. Çello, kendisine fazla güveniyor. Oradan hiçbiri canlı çıkmamalı.”

Nihat, timsah gülüşüyle araladı dudaklarını. “Şimdi aynı dili konuşuyoruz işte…”

Battal, kalkıp pencereye yürüdü. Perdeyi aralayarak, garaja baktı. Cemil, garaj kapısından çıkmış, aracına geçiyordu. “Salih’e söyle, garajda kalsın,” dedi Battal, hala Cemil’i takip ederken. “Ben de geliyorum.”

Salih, kafasında bin düşünce ile arabanın yanındaydı Nihat girdiğinde. Onu görünce, şaşırdı. “Abi dışarı mı çıkacak? Taziyeye gelecekler olduğunu söylemişti…”

“Sanırım.” Aletlerin asılı olduğu duvarın önüne geldi Nihat. “Cemil, gitti mi?”

“Çok olmadı.” Salih, anahtar ve bezleri alıp, alet duvarına yöneldi. “Sen de gelecek misin?” Elindekileri bir rafa bıraktı ve arabaya döndü.

Nihat, o esnada eline bir levye geçirdi. “Hı, hı,” diyerek, arkadan yanaştı ve levyeyi bir anda Salih’in ense köküne yerleştirdi. Salih, başını tutarak yere yığıldı. Acıyla döndüğünde, Battal’ın kapıdan girdiğini gördü. Battal, hemen duvardaki bir düğmeye basarak, garaj kapısını indirdi. O kendisine doğru gelirken, Salih’in gözleri, şaşkınlık ve korkudan fal taşı gibi açılmıştı.

“Şimdi sen benim adamıma vurdun, öyle mi, Nihat?” dedi Battal, başını sallayarak.

Nihat, bakışlarını Salih’ten ayırmıyordu. “Vallahi, ben onu polis sandım.”

Salih’in dibindeydi şimdi Battal. Salih, başından elini çekip, baktı. Kanlıydı eli. Battal, ayağıyla Salih’inkileri iki yana iterek, ikisinin arasında dikildi. Ona tepeden baktı. Terliyordu Salih. “Beni… öldürecek misin, abi?”

“En azından bu gece değil. Senin elini, ayağını, ağzını bağlayıp, arabanın bagajına koyacağım. Gece, bana karar vermek için zaman verecektir. Bugün büyük acım var. Bir tane daha eklersem üstüne, kaldırmaz yüreğim. Yaşlıdır. Bu Nihat, biraz daha genç. Belki, ona bırakırım bu işi…”

Salih, sonunu anlamış bir kurbanlık gibi, başını usulca geriye bıraktı.

***

Kasım’ın mekanında yeniden birleşen dörtlü, Necla’nın oturduğu apartmanın önüne gelmişti. Perşembe, yukarı camlara, ardından da elindeki kağıda baktı. “Cumartesi’nin tarif ettiği adres burası.”

“Emin misin?” diye sordu Pazartesi, kuşkulu gözlerle.

Perşembe, bozulmuştu. Diğerleri güldüler. Salı, önlerine geçti. “Yürüyün. Hadi.”

Yukarıda, kapıyı Cuma açtı onlara. Beşinin de gözleri parladı. Sarıldılar. Dörtlü ayakkabılarını çıkarırken, kucağında bebekle Necla geldi yanlarına. Cuma, onu koltuğunun altına alıp, gülümseyen gözlerle arkadaşlarına baktı. Ayakkabılarını kenara koyan Salı, doğrulduğunda kadını gördü. Bakışlarını birbirinden kaçırdılar, ama renk vermediler. Perşembe, uzanıp kadının kucağındaki bebeği aldı. Acemice sarıldı bebeğe. Bir iki hoplattı. “Bu kimin ya?” diye sordu. Cevap almayışını pek de umursamadan, kucağında bebekle, kadının yönlendirdiği salona yollandı. Diğerleri, onu takip ettiler.

İçeride Cumartesi, üçlü koltuğun bir kıyısında boynu bükük, bakışları yerde, dalgın, kucağında Kur’an kılıfı ile oturan Pazar’ın yanından kalkıp, gelenleri karşıladı. Salı, Pazar’ın karşısına gelip, eğildi. “Pazar, kızım. Ayıp değil mi öylece oturuyorsun? Bak, seni görmeye geldik.”

Pazar, toparlandı, kalktı. “Kusura bakma, abi.”

“O ne kız elindeki? Kılıf var, Kur’an’ı yok?”

Pazar, kılıfı aralayıp, elini içine soktu. Çıkardığı, Elçin Beg’in fotoğrafıydı. Salı, fotoğrafı alıp, baktı. Tekrar Pazar’a dönünce, kadının gözlerindeki acı, ona da geçti. Hemen yanlarındaki Perşembe, halen kucağında tuttuğu bebeği Necla’ya uzattı ve Salı’nın gevşeyen parmaklarından fotoğrafı çekti. Bir resme, bir Pazar’a baktı. Pazar, elini tekrar kılıfa soktu. “Bir de…” Tabancayı çıkardı. “bu.”

Pazartesi, gülümseyerek belinden bir tabanca çıkardı ve diğerlerinin arasından sıyrılıp, Salı’nın yanına geldi. O esnada Cumartesi de Pazar’ın yanına vardı ve ona sarılarak destek oldu. Pazartesi, çıkardığı silahı gösterdi. “Biz de silahımız eksik, diyorduk…” Tabancayı Cumartesi’ye verdi. “Şimdi tamamız.” Pazar’dakine uzandı. “Bu da Cuma Abi’nin olmalı.”

Pazar, tabancasını göğsüne bastırıp, başını iki yana salladı. Bir sessizlik oldu. Cuma, belinden Zeynel Bey’in çiftliğinde ele geçirdiği tabancayı çıkardı gülümseyerek. “Benimki burada.”

***

Kadın, isteksizmiş gibi, arabasının kapısına yaslanmış, kendisini bekleyen Tuncay’a doğru yürüdü. Onun daha önceki kaba davranışını unutmamıştı. “Beni arayacağını söylemiştim,” dedi ona.

“Bana göstereceğini de söylemiştin yanılmıyorsam. Aslında sadece göstereceğin şeyi merak ettiğimden çağırdım seni.”

Kadın, yapmacık bir öfkeyle çantasını ona savurdu. “Hayvansın!”

Tuncay, çantayı yakalayıp, kadını kendisine çekti. “Onu da söylemiştin. Ama Jülide, her seferinde aynı şeyleri tekrar edip durursan, sıkıcı olursun. Öyle değil mi?” Sarılıp, öptü kadını. “Şimdi sus ve arabaya bin. Bugün, belki senin şanslı günündür!”

Bindiler arabaya. Tuncay’ın kullandığı araç, gecenin karanlığında, yolları uçarcasına aşıyordu. Tuncay, kıstığı ihtiraslı gözlerini, akıp giden yoldan ayırmıyordu. Jülide, bu süratten korkmuştu.

Büyük, boş bir depoda silahlarını kontrol eden beyazlı adamlar, deponun ağır, sürgülü demir kapısına yöneldiler.

Jülide, açmak için teybe uzandı, ama Tuncay, onu engelledi. Bir an kadına bakıp, tekrar yola döndü. Bakışlarındaki aynı tehlikeli ihtiras ifadesi, bir an dahi yitmedi.

Beyazlılar, deponun kapısını açıp, dışarıya çıktılar. Dışarıda onları dört ayrı araç bekliyordu. Gruplara bölünüp, araçlara geçtiler.

Tuncay’la Jülide, Tuncay’ın açtığı kapıdan, eve girdiler. Tuncay ceketini çıkartıp, antreyle bütünleşik salona ilerlerken, kadın, sırtıyla kapıyı kapattı. Oradan Tuncay’ı süzdü. “Hayvansın işte. Tüm yol boyunca tek kelime etmediğin gibi, radyoyu bile açtırmadın bana.”

Tuncay, sakince kravatını çözerek, ona döndü. “Kafamızı başka müzikle doldurmak istemedim.” Sesine seksi bir ton kattı. “Kendi müziğimizi şimdi burada yapacağız.”

Jülide, başını hafifçe sağ omzuna yatırıp, kaşlarını kaldırdı. “Nasıl yani?”

Tuncay, salona gidip, gümüşlükten bir şarap şişesi çıkardı. İki de kadeh aldı ve açtığı şişeden doldurdu onları. Jülide, bakışları gitgide yumuşayarak onu takip etti ve çantasını yere bırakıp, mantosunu çıkardı, Tuncay’a yakın bir koltuğa bıraktı kendini. Tuncay, kadehlerle kadına yanaşıp, birini ona verdi. Karşılıklı, şaraplarından birer yudum aldılar. “Benimle evlen,” dedi Tuncay birden.

İçki, Jülide’nin boğazında kalmıştı. Öksürüğe boğuldu. Tuncay, kadehini sehpaya koyup, onun sırtına vurdu. Kadın, kendini toplayıp, bakışlarını Tuncay’a kaldırdı. “Sen benim kimim, ne iş yaparım, biliyorsun, değil mi?”

“Evet,” dedi Tuncay, omuz silkerek.

Jülide, doğruldu, başını iki yana sallayarak, mantosuna uzandı. “Buraya gelmekle hata etmişim. Amacın, beni aşağılamak. Bunu ne diye yapıyorsun?”

Tuncay, onu yakaladı. “Dur lütfen.” Göz göze geldiler. “Şu anda son derece ciddiyim. Hem, çok da farklı sektörlerden olduğumuz söylenemez! Zorda kalan herkesin bir fiyatı vardır, değil mi? Ben senin son derece namuslu bir ev kadını olacağına inanıyorum, ötesi yok! Seni ölesiye seviyorum, diyemem. Ama namusuna kefilim. Ne yaparsam yapayım, yanımda olacağına. Otur şimdi.” Jülide, yeniden çöktü koltuğa. “Bu anın büyüsünü bozma.” Müzik setine gidip, cam kapağı açtı ve orada dizili plakları karıştırıp, birini seçti. Plağı kartonundan çıkarıp, özenle pikaba yerleştirdi. “Kim ne derse desin, müziğin ait olduğu teknoloji bu. İyi müzik, sadece plaktan dinlenmeli. Gerçek sesi ancak bir plaktan alırsın. Bu plağı sokaktan aldım, biliyor musun, bitpazarından! Kim bilir kaç elden geçip geldi oraya, ne badireler atlatıp! Ama dinleyeceksin şimdi. Yanında söylüyor adam. Bu odanın içinde!Pikabın iğnesini, dönmeye başlayan plağın kıyısına yatırdı. Kadına dönüp, gülümsedi. Ona elini uzattı.

“Değiştiğine inanayım mı?” diye sordu Jülide, şüpheli gözlerle Tuncay’a bakarak.

“İnanmayacak bir şey yok. Her şey gibi ben de kendi zıddımı içimde taşıyorum. Her şey çelişmeyi içinde barındırdığı için değişir.”

Parça, eski bir caz şarkısıydı. Bu seçim de şaşırtmıştı kadını. Dizlerinin titrediğini hissetti. Saçları, her şeyi boyaydı. Aslen bir esmer güzeli olduğu aşikardı, ama platin rengini tercih etmişti saçında. Onu asıl güzelleştiren, yanağındaki bendi. Kıvrımlarındaki seksapel, dişiliğinin garnitürüydü.

Yedili, Necla’nın donattığı neşeli sofra etrafında toplanmıştı. Espriler, gülüşmeler eşliğinde yemek yenmekteydi. Aralarında en mahzunu olan Pazar bile, alttan alta bu neşeye katılıyordu.

Jülide, gülümseyerek Tuncay’ın eline uzanıp, kalktı. Sarılıp, birbirinin gözlerine bakarak dans etmeye başladılar.

Ali, elinde valiziyle evden çıktı. Şoförü de arabadan çıkıp, ona arka kapıyı açtı.  O anda bahçede beliren beyazlılar, önce şoförü, ardından da kaçmayı deneyen Ali’yi vurdular.

Necla, elinden tuttuğu Cuma’yı yatak odasına çekti, kapıyı kapattı. Onun gözlerine sevgiyle baktı. Sarıldılar.

Tuncay’la sevgilisinin dansı, erotikleşmekteydi.

Turgut, tedirgin, salonda gezindi. Şömineye yöneldi sonra. Birkaç odun atıp, ateşi güçlendirdi. O sırada salonda yalnız olmadığını hissetti. Döndü ve beyazlılardan biri tarafından boğazından vuruldu. Boynunu tutarak, yere yığıldı. Diğerleri de ona ateş ettiler.

Pazar, bir battaniyeye sardığı bebeği kucağında sımsıkı tutuyordu. Yanında mutlu dikilen Cumartesi’ye sokuldu. Cumartesi, kolunu beline dolayarak, onu sardı. Gökte dolunay vardı, sapsarı…

Tuncay, Jülide’yi dans ederek çevirirken, onun boynunu öptü.

Talip, pavyondan çıkardığı bir kadınla sarmaş dolaş, sarhoş, caddede ilerliyordu. Karşılarına çıkan beyazlıların gösterdiği tabanca, kadını korkuttu bir anda. Adam, silahıyla kadına ayrılmasını işaret etti. Kadın, korkuyla kaçtı oradan. Talip, olayın ciddiyetini kavrayamayacak derecede sarhoştu. Tetikler çekildi.

Cuma ve Necla, yatağın içinde, çıplaktılar. Cuma, nefes nefese kalmış halde, kadının üstünden yana kaydı. İkisi de ter içinde, mutluydu.

Tuncay’la Jülide, danslarının arasında, alınlarını birbirine yapıştırdılar. Gözleri kapandı.

Battal’ın gazino müdürü, kapıdan çıkarak, arabasına yöneldi. Cebinden çıkardığı anahtarı, elinden kayıp, yere düştü. Almaya eğildiğinde kafasına tabanca dayayan bir beyazlı, tetiği çekip, onu yere yıktı. Gruptaki diğer beyazlılar da gelip, adamın çoktan ölmüş bedenine ateş ettiler.

Yere uzunlamasına serili iki yer yatağına yan yana dizilmiş halde, Salı, Çarşamba, Perşembe ve Pazartesi, uyumaktaydı. İçeriyi sadece pencerenin tülü ardından sızan ışık aydınlatıyordu. O harede, yorgun dörtlünün görüntüsü çok güzeldi. Kalabalık gecelerde mecburen yere, yan yana yatırılmış çocuklar gibi, kiminin kolu, kiminin bacağı bir diğerinin üstünde, ama mütebessim, rüyadaydılar.

***

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir