roman 53. fasikül

Emrah ve yardımcısı Hayri, bir meyhanede karşılıklı içip, ortada az bir meze, tabaklarında balık ve kadehlerinde rakı, dertleşiyorlardı. Balığının yanına aldığı az rokanın üstüne limon sıkarken, konuşmasına kaldığı yerden devam etti Emrah komiser. “…Eğer herkes yanlış olduğunu söylüyorsa, herkesten bir adım öndesin demektir. Eğer herkes sana gülerse iki adım öndesin demektir. Biz, kendimizi küçümsüyoruz.”

“Neden komiserim?”

“Hiçbir problemi orijinal perspektiften çözme, der müdürüm. Biz hep yanlış tarafa döndük. Kılık değiştirerek, hayatlarımızı değiştirerek, hayatlarımızı hiçe sayarak, kendimizi bizi hiçbir sonuca vardırmayacak ateşlerin içerisine attık. Bize nereyi gösterirlerse oraya bakıyoruz hep. Asıl hedefler sırtımıza sürtünerek geçip gidiyor.”

“Elde ettiğimiz tonlarca belge var. Düğmeye basacak bir el lazım sadece. Aslına bakarsanız, sizin eliniz o düğmenin üzerinde hep. Belki de bir başkası elinize bastırmalı…”

“Sana bir şey söyleyeyim mi? Çok önemli bir ipucu ele geçirmişken, onu Cemil’e kaptırma gafletine düştüm. O ise ne yaptı? Benim emeklerimi hiçe sayıp, o delili yok ediverdi!”

“Şimdi elimizde hiç mi koz yok, komiserim?”

Emrah, alnını kaşıdı. Ardından, bakışlarını yeniden yardımcısına kaldırdı. “Bu geceden tezi yok, Sırım Nihat’ı takibe alıyoruz…”

***

İşte yeni bir gün daha başlıyordu. Doğmakta olan güneşin bu acılı, hırslı, özlemleri olan, can alıcı, yürekli, korkak, bin türlü insandan haberi bile yoktu. Ama tümünü de aynı derecede ısıtacaktı yine. Ufuğa tan yeri kızıllığı yayılmaktaydı. Kuşlar… Sokak kedileri… Yerdeki bir ekmeği kemirmeye çalışan bir köpek… Sokakta unutulmuş plastik bir top… Doğanın bilinç akışı yansımaları…

Battal, uyuyamamıştı gece. Akvaryumlu çalışma odasında, üzerinde robdöşambrı, su yüzüne birikmiş ölü balıkları seyrediyordu. Emine ve Nefise Hanımlar, içeriye girdiler. Nefise Hanım eşikte kalırken, Battal’ın eşi, gözlerini kocasından ayırmadan, ortaya geldi. Başında şık, siyah bir tülbent vardı. Battal, akvaryumun yanındaki ağlı kepçeyi aldı. Kadınlara dönmeden, sakince, ölü balıkları bir poşete toplamaya girişti. “Okuma işi bitti mi?” dedi onlara dönmeden.

“Kitaba biraz saygın olsun…” dedi eşi, hoşnutsuz. “Bir gün sen de toprak olursun da ardından okuyanın olmaz.”

“Hep ilgilenecek başka şeylerin olur zaten. Biraz evle ilgilenseydin, abinin özendiği şu balıklar ölüp gitmezdi.”

Sesini yükseltti kadın. “Ölsünler! Sadece balıklar değil, herkes ölsün! Debreli Zeynel Beyaz ölmüş; kolum, kanadım, her şeyim. Abim, canımdan bir parça gitmiş, dünya ne ki! Balıklarmış!”

Battal, doldurduğu poşeti ve kepçeyi yere bırakıp, kadına döndü. “Herkes bir gün ölecek, kadın! Bir büyüğümüz ölmüştür, doğru. Ama bizim konumumuz kendimizi salmamıza manidir. Vakur olacak, ayakta durup, herkese moral vereceksin!”

Kadının lafı boğazında kalmıştı. Dudakları titredi. Gözünü Battal’dan bir an ayırmadı. Bir süre aynı öfke ve nefretle birbirlerine baktılar. Sakinleşti sonra kadın. “Salih lazım bana. Çiftliğe gideceğim. Evi temizletip toplatmak gerek.”

“Salih’i kovdum.”

“Ne demek ‘Salih’i kovdum.’?”

“Bir Salih mi var çalışanımız? Etrafında ne kadar adam varsa, hepsi emrinde değil mi? Çevir birini, götürsün nereye diyorsan! Yalandan yere kafamı şişirme!”

“Sabah ezanında tüm adamların köşkten ayrıldığını bilmiyor musun? Hepsini göndermişsin!”

Battal, iyice öfkelenmişti. Üzerindeki robdöşambrı çıkarıp, yere savurdu. “Gönderdiysem bir sebebi vardır be kadın! Ne zamandan beri beni sorgular oldun? Yeni adetler mi ediniyorsun?” Kapıya yöneldi. “Oturun oturduğunuz yerde!” Süratle karısının yanından geçti ve kenardaki bir koltuğa bıraktığı ceketini alıp, sırtına geçirdi. Nefise Hanım’a çarparak, odadan çıktı.

Oflaz, oldukça şık giydirilmiş, tıraş edilmiş halde, değneklerine dayanarak aşağıyı dinliyordu. Gerileyerek, oda içine çekildi ve değneklerinden biriyle kapıyı itti, balkona açılan kapıya döndü.

Battal, yumruklarını sıkarak köşkten çıkıp, hızlı adımlarla garaja yürüdü. İçeri girip, hınçla araca gitti, bagaj kapağını açtı. Salih’in bagajdaki halini görünce, birden kolu kanadı kırılmışçasına söndü. Gerileyip, duvara yaslandı. Bir süre ağzı, kolu, ayağı bağlı, sessiz yatıp, nefes almaya çalışan Salih’i seyretti. Sonra, alet duvarına yöneldi. Alttaki çekmecelerden birkaçını çekip, içlerine baktı. Bir bıçak bulup, tekrar aracın bagajına gitti. Salih’in gözlerini korku kaplamıştı. Battal, ona baktı tekrar ve üzerine eğilip, ağzındaki bandı çekti. Ardından, elindeki bıçakla onun bacaklarına dolalı ipleri kesti. “Bu Nihat’ta zerre insaf yok. Nasıl bir düğüm atmadır arkadaş!” Salih’in ayaklarını da serbest bırakan Battal, onun ellerini çözmedi. Bagajdan çıkmasına yardım etti.

Salih, hareket etmekte zorlanıyordu, üstü başı perişandı. Yüzünde morluklar oluşmuştu. Ayaklarının üstüne basamıyordu. Yere çöktü. Battal, ona acıyarak baktı. Salih, derin derin soluk alıp verdi. Bir süre sonra nefesi, normale döndü. Başını zorlukla, karşısında dikilen Battal’a kaldırdı. “Beni öldürecek misin, abi?”

“Seni öldürmeyeceğim. Unutmayacağım da. İçinde kaynadığım kazana kan doldu, boyumdan taştı…” Bıçağı avucuna dayayıp, parmaklarını sımsıkı kapadı üstüne. Bıçağı etine bastırarak çekti.

Salih’in gözleri dehşetle açıldı. “Yapma, abi! Dur!”

Battal, avucundan damlayan kana baktı. “İçimde öyle bir yangın var ki, şu bıçağın etimi kesişini hissetmiyorum bile… Şimdi kollarını saran ipleri de keseceğim ve elimde bu bıçakla dışarıya çıkacağım. On beş dakika vereceğim sana. Garajın arka kapısından çıkacaksın.” Salih’in gözlerinden yaşlar süzülüyordu, gözlerini sımsıkı yumdu. “Kimse görmeyecek gittiğini. Geri döndüğümde hala buradaysan, boğazını keseceğim…”

Battal, arkasını dönüp, garajdan çıktı. Nefise Hanım’la köşkten çıkarlarken, Emine Hanım, garajdan elinde bıçakla çıkan kocasını gördü. Battal, ceketinin üst cebinden çektiği mendilini yaralı eline bağlıyordu. Dalgındı. Nefise Hanım’a döndü kadın. “Oflaz’ın inmesine yardımcı olur musunuz? Anlaşılan, sizin şoförlüğünüze güvenmekten başka çaremiz yok.”

“Nasıl arzu ederseniz,” deyip, tekrar köşke girdi Nefise Hanım.

Battal, elindeki kanlı bıçağı onu yere fırlattı. Eşiyle göz göze geldi. O esnada ikisi de balkondan seslenen Oflaz’ın sesine döndüler. “Battal Bey! İstanbul’un kralı Battal Bey! Beni yetimhaneden çekip alan, bu yaşıma getiren, her şeyimi borçlu olduğum Battal Bey! Dinle beni!”

Battal, Oflaz’a nefretle baktı. Eşi ise endişeyle ortaya doğru açıldı, Oflaz’ı daha iyi görebilmek için. “Oflaz! Geri dur yavrum! Nefise Hanım, seni almaya geliyor! Yalvarırım içeri gir. Aşağıya inince konuşursunuz!”

Battal, sertti hala. “Ne konuşacağım bu aldığı nefes zarar zırtapozla?” Oflaz’a bağırdı. “Çekil, gir içeri, aptal!”

Oflaz, daha da yaklaştı korkuluklara. “Evet, aptal Oflaz’ım ben. İşe yaramaz Oflaz. Her daim itip kakmak için elinin altında bulundurduğun. Bunun için aldın yanına. Bunun için!” O esnada balkona gelen Nefise Hanım’a döndü. “Yaklaşma! Geri dur!” Kadını içeriye iteledi ve balkon kapısını örtüp, kilitledi Oflaz. Tekrar aşağıya, Battal’a döndü. “Zeynel Dayım, ne zaman bir şeye üzülsem gelir başımı okşar, ‘Üzülme’, derdi, ‘her yaşadığın felaketin ardından kendine şu soruyu sor: Beş yıl sonra bunun benim için ne önemi olacak?’. Benim bu beş yıllarım hiç bitmedi. ‘Anne’ dedirtmedin bana. ‘Baba’ dedirtmedin! Ne çıkardı babam olsan? ‘Bu çocuk asla bir daha yürüyemez. Tamam bunun işi!’ demiştin geçenlerde. Ama bir şeyi keşfettim.” Kollarını kaldırdı, değnekleri yere düştü. “Yürüyemiyorum belki. Ama uçabiliyorum artık!” Kendini boşluğa bıraktı bir anda. Aşağıdakilerin nefesleri, boğazlarında düğümlendi.

***

Sığınağın altı erkeği, eski siyah takımlarıylaydı. Pazar da siyah gömlek pantolonla onlarla uyumlu giyinmiş, boynuna kırmızı bir fular bağlamıştı. Cumartesi ve Pazar, pencerenin önündeydiler. Pazar, silahını kontrol edip, beline yerleştiren Cumartesi’nin ceketini düzeltti. Yemek masasının etrafında ayakta bekleyen Pazartesi, Salı, Çarşamba ve Perşembe son hazırlıklarını yapmaktaydılar. Masanın ortasındaki kurşun kutularını paylaştılar. Cuma, salonun ortasında, kucağında bebekle duruyordu. Necla’ya gelmesini işaret etti. Kapının yanındaki koltukta üzgün oturan kadın, usulca kalkıp, Cuma’nın yanına gitti. Adamın bakışları, yumuşak, şefkatliydi. Uyuyan bebeği kucağına verip, elini yüzüne yasladı kadının. “İzmit’e, sana verdiğim adrese gideceksin, yavrum. İsmimi söyle. Sana bir oda verecekler. Bebekle orada bekle beni. Bu son işimiz olacak.” Kadının dudakları titredi, gözleri doldu. Cuma, onun akmak üzere olan gözyaşını yakaladı parmağıyla. İki eliyle kadının yüzünü kavrayıp, kendine çevirdi. “Ağlama sakın. Döneceğimi biliyorsun. Bu kadar yıl sonra bulmuşum seni. Bebek de var…” Kadın, Pazar’a baktı. Cuma da onlara çevirdi bakışlarını. Ardından yine kadına döndü. “Onlar kendi bebeklerini yapabilirler. Bizse, ömrümüz yeter de bunu büyütebilirsek ne ala!”

Necla’nın gözlerinde yalvarır bir ifade vardı. “Murat Bey. Gitmeyelim. Burada bekleyeyim ben. Birlikte yaşarız İstanbul’u…”

“Burası artık güvenli değil. Eşyalarını merak etme. Oradaki evimizi tuttuğumuzda, hepsini aldıracağım.” Eğilip, kadının alnını öptü. “Şimdi git ve hazırlan. Zaman, geliyor.”

Necla, uysalca dönüp, odadan çıktı. Cuma ve Cumartesi ile Pazar da yemek masasına yanaştılar ve ortadaki mermi kutularına uzandılar.

***

Candan ve Cumhur, Candan’ın evindeydiler. Cumhur, giyinmişti. Omzundan geçirdiği kılıfına tabancasını oturttu. Yatakta derin uykudaki Candan’a sevgiyle baktı. Sonra, komodinin üzerindeki dağılmış gül buketinden bir gül seçip, yatağa gitti. Eğilip, kızın çıplak omzunu öptü. Gülü yastığa bıraktı. Doğrulurken, Candan’ın sımsıkı sarıldığı,  Elçin Beg’in hediyesi oyuncak ayıyı görüp, gülümsedi. Montunu sırtına geçirdi. Bir sehpanın üzerinde Elçin Beg’in açılmış bavulu duruyordu. Özenle katlanarak bavula yerleştirilmiş kıyafetlerin üzerinde silahı ve açılmış tabakası… Tabakadaki resimden Dilber, gülen gözleriyle bakmaktaydı. Cumhur, usulca kapıyı açıp, çıktı. İnip, kaldırım kenarına park ettiği arabasına gitti. Aracın kapısını açarken, bir defa daha Candan’ın katına baktı.

***

Kasım, zaman zaman takıldığı o salaş meyhanedeydi yine. Böyle zamansız, erken vakitte gelişine şaşmıştı meyhaneci, ama iyi müşterisiydi, derhal açmıştı dükkanı ona. “Kasım Aga, bayağı erkencisin,” dedi. “Sabahın onunda meyhane mi açılır?”

“Bugün özel bir gün. Nazımın geçeceği bir sen vardın. Fazla zamanım yok gerçi. Çello bekler.”

“Burada buluşaydınız? Gideceğin yer uzak mı?”

“Uzak…” Başını salladı. “Aklının alamayacağı kadar uzak…”

“Otur şöyle o vakit,” dedi kalkarken meyhaneci. “Ama peşin söyleyeyim, hazırda mezem yok. Sana rakı vereyim. Biraz da peynir keserim istersen.”

“Yok. Rakı değildir bugünün layığı… Elindeki en pahalı içkiyi getir.”

Meyhaneci, şaşırmıştı. Omuz silkti. “Biraz müsaade edeceksin öyleyse.”

“Müsaade senin. Giderayak iyi bir şarap veya viski devirmeli…”

Meyhaneci, elinde bir tirbuşon ve pahalı bir şarap şişesiyle döndü. “Hanımla evlilik yıldönümümüze saklıyordum bu şişeyi,” dedi, onu masaya koyarken. “Nasip sanaymış.” Tirbuşonla şişenin mantarını çıkardı. Bardağı doldurdu. “Eşlik etmek isterdim, ama akşamcılara meze hazırlamam gerekiyor. Biraz meyve ister misin?”

“Sağ olasın. Bu kâfidir.”

Meyhaneci, mutfağına döndü. Kasım, bir süre adamın ardından baktı ve dönüp, bardağını aldı eline. İçkisini dudağına götürmüştü ki gördüğü şey karşısında donakaldı. Elçin Beg, her zamanki şıklığı, yakasındaki karanfili ve zarif gülümsemesiyle, karşısındaydı. “Oturabilir miyim?” diye sordu.

“Dün cenazendeydim, Elçin Beg,” dedi Kasım, hala şaşkın.

Elçin Beg, sandalyeye yerleşti. “İç, iç. Rahatsız olma.”

“Yo… Şaşırdım biraz. Sana da doldurayım…”

“Bir hayalet olarak, nesneleri kavrayabilme yetimi, dünyadakine oranla hayli yitirdiğimi söyleyebilirim.” Kasım, gözlerini kaçırdı. Bardağını tekrar dudağına götürdü ve içkisini bir dikişte bitirdi. “Benden korkmana, utanmana, gözlerini benden kaçırmana gerek yok,” dedi Elçin Beg. “Artık kin, nefret, öfke gibi gereksiz dünyevi duygular geçersiz benim için. Ben, seni daima kardeşim yerine koydum. Sana bir şey söyleyeyim mi? Gittiğim yerde ortak dostlarımız oldukça fazla.”

Kasım, bir ümit, gözlerini ona kaldırdı. “Sevdiğimi gördün mü?”

“Tabii ki. Dilber’le de tanıştırdım onları. İyi anlaşıyorlar.”

Gözleri parladı Kasım’ın. “Ben de yanınıza geleceğim birkaç saat içinde. Ona müjdeyi ver.”

“Buna sen karar veremezsin, öyle değil mi? Ama o suratsız Çello’ya senin muhabbetini tercih ederim doğrusu.”

Güldü Kasım. “Beni affettiğine sevindim.”

“Ağzımdan öyle bir şey çıkmış değil. Ama bu boyutlar arası serbest dolaşabilme işini sevdim…” Yüzü ciddileşti. “ Çello’ya dikkat et. Sol elini oldukça iyi kullanır.”

Bardağını doldurdu yeniden Kasım. “Biliyorum.” Kadehini Elçin Beg’e kaldırdı. “Şerefine!” Öylece kaldı. Elçin Beg yoktu artık. O bardağı da dikti ve masaya bıraktı. Eğildi, ayakkabılarının arkalarını çekti. Kalktı, elini cebine attı, çıkardığı parayı, saymadan masaya bıraktı. Mutfak kapısına döndü. “İçkin gerçekten güzeldi, meyhaneci! Paranı masaya bıraktım. Hakkını helal et!” Sesi alçaldı, gözünde hüzün. “Sen de, Elçin Beg…”

***

Cumhur, arabanın içindeydi. Apartmandan çıkan Cemil, hızla gelip, yanına bindi. Tozu dumana katarak gazladı Cumhur.

Emrah Komiser’in Emniyet’teki odasında, Hayri, talimat bekler bakışlarını Emrah’a dikmiş, onun masasının karşısında, ayakta bekliyordu. Emrah, bakışlarını, oturduğu yerden ona kaldırdı ve gözlerini kapatıp, usulca başını salladı. Hayri, sert bir selam verip, çıktı. Emrah da kalktı ve çekmecesinden tabancasını çıkardı, kemerindeki kılıfa soktu.

Biri diğer ikisinin tersi istikamete dönük üç taksi, Necla’nın oturduğu binanın kapısına yanaşmıştı. İki taksiyi üçer üçer paylaşmış altı öksüz, araçların yanında dikilmiş, Necla ile vedalaşmakta olan Cuma’yı bekliyordu. Kadın, ters istikamete bakan taksinin arka koltuğunda kucağında bebekle oturuyor, aracın aralık camından Cuma’nın elini tutuyordu. Yüzünde endişeli, üzgün bir ifade vardı. Cuma, kadına gülümseyerek, geri çekildi. Taksi, hareket etti. Cuma, bir süre giden taksinin ardından baktı ve sonra, kalan iki taksiden önde olanına gitti. Araçlara bindiler.

Yetimhane binası, gerçekten de “Şahin Tepesi” gibi, hayli yüksek bir noktada, tek başına, üç katlı, geniş bir binaydı. Önünde büyük, tozlu topraklı bir düzlük uzanıyordu. Çello, o düzlükte, yetimhaneye uzak bir noktada bekliyordu. Binaya döndüğünde, üçüncü katta bir pencereden bakan Nihat’ı gördü. Binaya sırtını döndü sonra. Sıkkındı. Tepede rüzgâr gittikçe süratlendi. Çello, kendi kendine söylenerek, mendiliyle tozdan korunmaya çalıştı. “Orospu çocuğu… Bir deste adama ordu getirdi!” Törensi bir ağırlıkla tabancasını çıkarıp, önündeki kayanın yanına bıraktı. Belinden iki sivri saldırma çekip, onlara baktı. Bıçaklar, güneşte parladılar. Kayaya oturdu. Saldırmaları toprağa sapladı ve yine ağzını mendiliyle kapatarak, başını önüne eğdi, beklemeye koyuldu.

Kasım, yetimhanenin karşısındaki orman içi yolda, takside bekliyordu. Saatine bakıp, aşağıya indi. Taksici de inmek istedi, ama Kasım, onu engelledi. Bir yandan yukarıya, yetimhaneye bakıyordu. Taksici, zorlamadı. İtaat ederek, araçta kaldı. “İşim fazla sürmeyecek. Bekle. Düşersem, gidersin.” Yürümeye başladı. İki adım atmıştı ki, öteden tozu dumana katarak gelen iki taksi göründü. İlk taksinin arkasında durdular ve yedili, araçlardan inip, Kasım’a yöneldi. “Durun!” dedi Kasım. “Karışmayacaksınız.”

Perşembe, atıldı. “Ama…”

“Ama’sı yok, Perşembe. Karışmayacaksınız!”

Bir müddet yerlerinde kaldılar. Sonra, dönüp ilerlemeye devam eden Kasım’ın arkasına takılıp, düzlüğe geldiler. Aynı kayada oturmakta olan Çello’nun tam karşısında durdular. “Geldim, Çello!” diye seslendi Kasım.

Çello, mendilini ağzından çekip, usulca başını kaldırdı. İşaret parmağını uzatıp, karşısındakileri birer birer saydı. “Sekiz! Sevindirdin beni. Şimdi, söyle bakayım. Hangisinden başlamamı istersin?”

“Onlar karışmayacak, Çello. İçeride işleri var. Ha, yine de onlara ulaşmak istersen, önce beni devirmen gerek!”

Omuz silkti Çello. “Uyar, babam…” Mendilini cebine koydu.

Yedilinin tümü, Çello’ya yiyecekmiş gibi baktı. Her an üzerine atılmaya hazırdılar. Kasım, sert bir işaretle gitmelerini ifade etti. Yedili, talimata uyarak, yetimhaneye yönelip, bahçeye girdi. Bahçede, binanın önüne park etmiş minibüslerin, araçların aralarından geçerek, binaya girdiler. Bahçede unutulmuş bir top, düşürülmüş bir toka, bir çocuk ayakkabısı… Binaya en son Pazar daldı. Girerken döndü ve bir kere daha Kasım’ı bıraktıkları düzlüğe baktı. Kapı kapandı.

Kasım, ceketini, belinden silahını çıkarıp, ikisini de yere bıraktı. Kayada oturan Çello’ya baktı. Çello, ayağa kalktı ve ceketini çıkarıp, attı. Kendi etrafında dönerek Kasım’a üzerinde silah olmadığını gösterdi. Yere bıraktığı tabancasını işaret etti. Sonra eğilip, kayanın önünde toprağa sapladığı saldırmaları eline aldı, kaldırarak Kasım’a gösterdi. “Bunları seçtim, Aga Kasım!”

Kasım, palaskasının tokasını açtı. “Benim silahım budur, bilirsin. Ne tabancaya, ne kamaya kulak asarım.”

Bıyık altından güldü Çello. “Onunla ne yapmayı düşünüyorsun? Sırtıma sırtıma çalacaksın palaskayı, beni öyle öldüreceksin, ha?”

“En azından seni bıçağını sallayamayacağın mesafede tutarım!” dedi Kasım, palaskasının bir ucunu eline dolarken.

On beş adım mesafede, karşılıklı durdular. Yüzleri birbirine bakarak, bu çapta bir daire çevresinde dönerken, tarttılar birbirlerini.

“O zaman, niyetinde beni aradan çıkarmak yok, kardaşım. Bana kıyamayacağını biliyordum.”

“Asıl sen bana kıyamıyor olmalısın, kayınço. Ömrümce bedenime bıçak değmediğini bilirsin.”

“Doktor öyle demedi ama. Ameliyatında ister istemez yarmışlardır biraz karnından.”

Kasım’ın yüzü karardı. Kendini hemen toparlayıp, gözlerini yeniden Çello’nunkilere dikti. “Sana bir şey söyleyeyim mi? Artık ben de ölümü istiyorum. Bacının özlemi yordu beni. Çürüttü. Yapacağım tek şey, işini bir parça zorlaştırmak olacaktır. Bunun karşılığında senden istediğim,” Yetimhaneye doğru baktı. “işin ardını zorlama. Sana yanarım.”

“Öksüzlerini zerre kadar düşünmüyorum. İçeride Battal’ın beyazlı ordusu karşılayacak onları. Hepsini geçseler, Nihat’a çarpacaklar.” Yüzüne sahte bir acıma ifadesi yerleştirdi. “Öksüzlerinin parçasını bulamayacaklar! İstediğin de bu değil miydi? Aslında hiç var olmamış bir ekibe sahip olmak! Tümünden bir kerede kurtulacaksın!”

“O zaman ne bekliyoruz, bre zalım. Başlayalım artık!”

“Başlayalım, kardaş. Son oyunumuz bu güneymiş…”

Kasım, ucunu bir eline doladığı palaskasını iki eli arasında gererek, başının üstüne kaldırdı. Çello da saldırmalarıyla pozisyon aldı. Yıllar önce, gençtiler, baharındaydılar hayatın, sırf onları seyretmeye gelirdi ahali düğünlere. Çevre köylerden bile gelenler olurdu. Erzurum Baş Barı oynarlardı ki, seyri doyumsuz… Dalaşma giderek sertleşiyordu. Kasım palaskasıyla Çello’yu uzaklaştırırken, o da sürekli bir boşluk aramaktaydı. Hele ‘Bıçak’ oynarlardı ki karşılıklı, emsalsiz, onda çalmıştı Gülcan’ın kalbini Kasım. Bıyıkları yeni terlemişti, incecikti. Nihayet, o boşluğu yakalayan Çello, Kasım’ın karnına bir tekme savurdu. Kasım, acıyla titreyerek karnını tuttu, geriledi. Yarası açılmıştı. Gömleğine sızan kan, parmaklarına bulaştı. Korktu Çello. Kasım’ın palaskanın ucunu doladığı eli yanına düştü.

Yedili, tabancaları çekmiş, kurşunu namluya sürmüş halde, etraflarını kontrol ederek yavaş, dikkatli adımlarla, koridorda, merdivene doğru ilerledi. Salı, en öndeydi.

Çello, gözünün kıyısında yaş, Kasım’a yaklaştı.

Salı, ilk basamağa adımını atıp, yukarıya baktı. Diğerleri, gerisindeydiler.

Nihat, kıyıdaki bir koltuğa sinmiş müdireye baktı ve tabancasını çekerek, içeriden bitişikteki bir odaya açılan kapıya gitti. Kadın, sadece başını iki yana sallamakla yetindi. Nihat, iki kanatlı geniş kapıyı açtı. İçeride bir araya toplanmış çocuklar, gözleri kocaman açılmış halde birbirlerine sokulmuş, bekliyorlardı. Etraflarında ellerinde silahlarıyla onlara gardiyanlık eden dört beyazlı vardı.

Çello, gözyaşını silerek Kasım’ın üzerine eğilip, bıçağını onun boğazına dayadı. Dermanı yitmiş Kasım, karşı koymadı. Onun gözlerinin içine baktı sadece. “Bacıma selam söyle Kasım, kardaşım. O da geliyor, de,” deyip, bir anda çekti bıçağı Çello. Kasım’ın kanı yüzüne sıçradı.

Yedilinin dördü, basamakları çıktı. Pazar, Cumartesi ve Çarşamba aşağıda kaldı. Giriş kattaki odalara girip çıkarken, bir anda kendilerini yemekhanede buldular. Masalara dokunarak, kafalarında hayali çocuk kahkahaları eşliğinde gezindiler içeride. Pazar, yemekhaneye girmiş, çıkmaya çalışan minik bir kuşa pencereyi açtı. Oradan diğerlerinden önce çıkıp, yemekhanenin bitişiğindeki küçük bir odaya geçti. Burası, küçükken Elçin Beg’le buluşturulduğu odaydı; hayalindeki gibi, her şeyiyle aynıydı. Pazar, nemli gözlerini odada gezdirdi. Kulağında, o buluşma anındaki müzikalin ezgisi çınlıyordu. Divanın üstünde maviş bir taş bebek…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir