roman 54. fasikül

Yedilinin yukarıdaki dördü odalara girip çıkarken, Cumartesi, Pazar ve Çarşamba, merdivenleri tırmandılar. Bazı kapıların, kolonların ardına gizlenmiş, elleri tetikte beyazlılar…

Tuncay ve adamları, bodrumda, ellerindeki büyük valizleri, odalara bölünmemiş, karanlık katın kolon diplerine bıraktılar. Tuncay, cebinden çıkardığı basit, ufak bir kumandaya baktı. Onu havaya atıp, tuttu. Merdivenlere yöneldiler. Merdivenin başında Tuncay, adamlarını durdurdu.

Çello, toprağa dayadığı kanlı saldırmaya dayanarak ayağa kalktı. Kasım’ın ölüsünün az ötesindeki tabancasını ve kavga öncesi çıkarıp, kenara bıraktığı kendi tabancasını aldı, ikisini de beline yerleştirdi. Ceketini sırtına geçirirken, Kasım’ın yerde yatan cesedinin başına geldi. Eğildi, elindeki ceketi Kasım’ın üzerine örttü. Yetimhaneye yöneldi. Bahçe kapısını itti, araçların arasında ilerledi, binanın dış basamaklarını çıktı. İçeriye girecekken, yaklaşan polis araçlarını fark etti. Aralarında Cumhur’un arabası da vardı. Çello, bina kapısının ardında yitti.

Cumhur’un ve Emniyet Müdürü’nün otomobilleri, aynı anda binaya ulaştılar. Artlarından, onları izleyen bir sürü polis aracı geldi. Araçlar, bahçe kapısına dizildiler. Bir anda dışarıya bir sürü polis döküldü. Cemil’ler Cumhur’un aracından, Emniyet Müdürü, Emrah ve Hayri müdürün aracından inip, bahçe kapısında karşı karşıya geldiler. Cemil ve Emrah, öne çıkıp, karşılıklı durdular.

“Vazgeçmeyeceksin, değil mi?” dedi Emrah komiser, gözleri ateş saçarak.

Emniyet müdürü, aralarına girdi. “Kesin dalaşmayı!”

“Ben, mülkü aileme ait bir binaya geldim ve içeri gireceğim, müdürüm,” dedi Cemil, kararlı.

“İçerideki itler için tek bir memurumu kaybetmeyeceğim, anlaşıldı mı? Buradan tek çıkış bu kapı. Kaçacakları bir delik yok! Bekleyeceğiz.”

Cemil, Emrah’a baktı ve etrafına aldırmaksızın, Cumhur’a işaret etti. “Yürü, Cumhur!”

Cemil ile Cumhur, süratle bahçeye girip, araçların arasından geçerek, merdivene vardılar. Müdür, “Cemil!” diye, öfkeyle seslendi arkalarından.

Cemil, kapıda dönüp, ellerini iki yana açtı. “İçeriye girmeyeceksem, burada ne işim var?” Cemil ve Cumhur, silahlarını çekip, içeriye daldılar.

Emrah, bahçe kapısına bir adım attı, ama müdür, onu durdurdu. Emrah, yumruklarını sıktı.

Tuncay, Kemal’e döndü. Bir şey söyleyecekken, vazgeçti. Ona, alçak sesle talimatlarını vererek, dipte bir yeri işaret etti. “Kemal. Orada ormana giden bir geçit var. Haydi, gidin.”

“Sen?”

“Beni düşünme. Holdingde yüz kişinin arasından çıkmadım mı?” deyip, gülümsedi, gözlerini kapatıp açarak, dediğini yapmasını ifade etti. O yangın holüne yönelirken, Kemal, bir süre arkasından baktı ve dönüp, adamları Tuncay’ın gösterdiği tarafa yönlendirdi.

Salı, Cuma, Pazartesi ve Perşembe dörtlüsü, tetikte, katta ilerlerken, oyun odasına açılan kapıya geldiler. Önce Pazartesi içeriye girdi. Diğerleri, onu izlediler. Binanın en pencereli odasıydı burası. Sağda, solda dağınık oyuncaklar, toplar, bebekler, legolar, kurdele… Duvarlarda komik çizgi film kareleri. Dörtlü, ihtiyatla ilerlerken, ayaklarına takılan oyuncakları kenara ittiler. Cuma, dipteki dolaba gidip, alttaki kapalı kapakları açmaya başladı. İkinciyi açmıştı ki, içinden korkmuş bir oğlan çocuğu fırladı, Cuma’ya çarparak geçti. Kaçarken, Salı onu yakaladı. Diğer üçü de gelip, çocuğun başına toplaştılar. Cuma, küçüğün hizasına çöktü ve Salı’yla birlikte onu sakinleştirmeye çalıştı. Soluk soluğa kalmış çocuk, bir süre sonra dinginleşti. Cuma, onun gözlerine baktı. “Diğerleri nerede?”

Çocuk, bakışlarını yukarıya kaldırdı.

Pazar, Cumartesi ve Çarşamba da birinci kata çıktılar. Onlar etrafı kolaçan ederken, Pazartesi, oyun odasından çocuğun elini tutarak çıktı ve onu merdivene yönlendirdi. “Koş!”

Çocuk merdivenlere kaçarken, aniden yangın merdiveni holünden çıkan Tuncay, onu kaptığı gibi, kucağına aldı. O esnada oyun odasından çıkan Salı, Cuma ve Perşembe ile hâlihazırda koridor boyunca odaları kolaçan eden Pazar, Cumartesi ve Çarşamba, silahlarını aynı anda Tuncay’a doğrulttular. Salı, öne çıktı. “Çocuğu indir!”

“Durun! Arkadaşı tanıyorum,” dedi Pazartesi, öne çıkarak.

Ona gülümsedi Tuncay. “Kardeş? Biliyor musun, her zaman olmaman gereken yerdesin.”

“Ne yaparsın? Heyecanı severim.”

Yedilinin diğer üyeleri de yanlarına geldi. Kapı aralarında, kolon arkalarında gizlenen beyazlılar, tanımadıkları yediliden ürküyorlardı.

“Bu da kim?” diye sordu Cuma.

“Şuradan çıkalım, geniş geniş anlatırım,” diye yanıtladı Pazartesi.

“Söyle arkadaşına, çocuğu bıraksın,” dedi Salı.

Tuncay, kucağında çocuk, onlara doğru ilerledi. “Aşağının güvenli olduğunu nereden biliyorsunuz? Üstelik, kapının önü de polis dolu. Sizin bu belalı fare deliğine doluşmanız, akıl işi değil. Ben, az sonra çıkacağım. Çocuk, benimle gelir. Size tavsiyem, çok geç olmadan sizin de binayı terk etmeniz.” Pazartesi’ye döndü. “Buraya gelmek için bugünü mü buldunuz?” Pazartesi’nin cevabı gelmeden, Çarşamba’yı gördü Tuncay. Yüzü aydınlandı. Çocuğu Pazartesi’ye verip, diğerlerinin gerisindeki Çarşamba’ya yöneldi. Çarşamba, Tuncay’ın yüzüne bir hayaletle karşılaşmış gibi, hayretle baktı. “Sürprizlerle dolusun, arkadaşım. Bana çocukluğumu getirmişsin. Böyle cehennemi bir gün, bir anda cennete döndü!” dedi Tuncay Pazartesi’ye, gözünü Çarşamba’dan ayırmadan.

Çarşamba ile Tuncay, sarıldılar. Onlar önde, diğerleri merdivenin yakınında kalmıştı. Tuncay, elini omzuna attığı Çarşamba’yı koridordaki bir odanın kapısına götürdü. Açık kapıdan içine baktıkları, bir yatakhaneydi. Sıra sıra dizili ranzalar boştu. Ama bir anda doluverdiler. Yatakhanede oynayan çocuklar. Ranzalardan birinde, küçük Çarşamba ve köyden arkadaşı olan, dayısını öldürmesi için onu cesaretlendiren küçük Tuncay, şakalaşıp, gülüşüyorlardı. Çarşamba ve Tuncay, birbirlerinin gözlerine bakıp, gülümsediler. Geride yedilinin diğer üyeleri ve Pazartesi’nin kucağındaki çocuk… Çarşamba ve Tuncay’ın ufaklık halleri, köyde çubuktan atlar yapmış, eğleniyordu.

O dakika Necla, kucağında bebekle otogardaydı. Yavruyu sallayarak, perondaki otobüse baktı. Bavulunu bagaja yerleştiren muavin, ona fişini uzattı. Kadın dalgındı, anlamadı. Muavin üsteleyince, fişi aldı, otobüsün kapısına gitti. Binerken, omzunun üstünden geriye baktı.

Ufuk, bir hastasıyla ilgileniyordu. Onunla karşılıklı konuşurken, aklının başka yerde olduğu belliydi. Pencereye yürüdü, jalûzinin arasından göğe baktı. Hava bulutlanıyordu.

Candan, oyuncak ayıyı balkondaki bir sandalyeye oturtmuş, yüzünde üzgün bir ifade, çiçekleri suluyordu. İleride, kararan gökte şimşek çaktı. Candan, içeriye döndü. İçeride, bir koltukta oturan Neriman Tarhan, minnetle ona bakıyordu.

Olga, otel koridorunda, bir odanın kapısının kenarında duvara yaslanmış, boynu bir tarafa devrik, dalgın, beklemekteydi. Müşterisi, bir parça sarhoş, oda kapısını açıp, Olga’ya sarıldı. Olga, isteksizce adama gülümsedi ve onun ardı sıra odaya girdi.

Sibel, su dolu, köpüklü küvetinde, elindeki hamilelik testine baktı. Test, pozitif çıkmıştı. Sibel, gülmekle ağlamak arasında bir duygu yaşıyordu. Çubuğu kenara bırakıp, küvetin içine kaydı.

Cemil, Cumhur’a baktı. Tabancalarının namlularına mermi sürdüler. Cemil, yemekhane kapısını işaret etti. “Bir yerden başlayacağız, öyle ya?”

Yemekhane kapısı çift kanatlı, çarpmalıydı. Cemil bir kanadı, Cumhur diğerini iterek silahlarını içeriye doğrulttular. Çello, kapıyı gören bir sandalyeye çökmüş, ellerinde tuttuğu iki tabancayı kapıya doğrultmuştu. İkisini de aynı anda ateşledi ve Cemil’le Cumhur’u omuzlarından vurdu. Komiserler, bir anda dışarıya savruldular.

Silah gürültüsüne panikleyen bir beyazlı, ortaya atılıp, tabancasını ateşledi. Kurşun, Çarşamba’nın omzunu delip, Tuncay’ınkinden çıkmıştı. Kurşunun itkisiyle ileri devrilen Çarşamba, Tuncay’ın üstüne düştü. Tuncay, bir refleksle ona sarıldı ve döndüler. Birlikte yatakhaneye yuvarlandılar. Diğerleri ilk şaşkınlığı üzerlerinden atar atmaz, Cumartesi, silahını ateşleyip, kurşunu atan beyazlıyı vurdu. Pazartesi, kucağındaki çocuğu yangın merdiveni girişine indirdi ve onu göğsüne bastırarak tuttu; bir yandan da kolonu siper alarak ateş etmeye başladı. Çocuk, avaz avaza ağlıyordu. Kattaki öteki beyazlılar da ortaya çıktılar. Kimi panikle, kimi cesaretle ateş ediyordu. Koridorda başlayan kıyasıya çatışma, kattaki on, on iki kadar beyazlının tükenmesiyle bitti. Yediliden de omzundan vurulan Çarşamba dışında, Salı bacağından, Perşembe de sol kolundan yaralanmıştı.

Emniyet müdürü, hırslanarak binaya baktı. Emrah, sabırsızlıkla dudaklarını kemiriyordu. Bir işaret bekler gözleri, müdürdeydi. Cesaretini topladı. “Müdürüm…”

Müdürün keskin bakışları onu susturdu. Müdür, gözlerini yine kapıya çevirdi. “İtler yesinler birbirini…” dedi dişlerinin arasından.

Cumhur ve Cemil, omuzlarını acıyla tutup, doğrulmaya çalıştılar. Cemil, oturmayı başardı. Tabancasının namlusunu yere dayayarak, zorla ayağa kalktı. Dönüp, yerdeki arkadaşına elini uzattı. “Hemen de pes ediyorsun! Bak, yukarıda şenlik başladı.”

“İçerideki kimdi?”

“Sanırım, Çello’ydu,” dedi Cemil, Cumhur’u kaldırırken. “Endişelenme,” dedi, Cumhur’un yüzündeki ani dehşet ifadesini görünce. “Ölmemizi isteseydi şu anda hayatta değildik…” Yeniden yemekhaneye yöneldi.

“Tekrar içeri girmeyi düşünmüyorsun, sanırım?”

“Çello’yu yakalama şerefini Emrah’a mı bırakayım? Hem, merak etme, düğününde oynamaya sözüm var.”

Cumhur, çaresiz, Cemil’in peşine takıldı. “Çifte düğün yapacağımızı sanıyordum?”

Cemil, gülümsedi. Ama acıdan da dişleri birbirine kenetlendi. Yemekhaneye daldılar birlikte. Çello’ya bakındılar, ama yemekhanede onlardan başka kimse yoktu.

Pazartesi, çocuğu yeniden kucağına aldı. Perşembe, kolunu tutarak, Salı, bacağına basmamaya çalışarak ve sağlam durumda olan Pazar, Cumartesi, Cuma ve kucağında çocukla Pazartesi de ihtiyatla ilerleyerek, yerde yatan beyazlıları kontrol ettiler.

Çarşamba, yatakhanede, Tuncay’ın üstündeydi. Tuncay, sarılı kaldığı Çarşamba’nın sırtına vurdu. “Biz zamanında kan kardeş olmuştuk, hatırlarsan. Aynı töreni ömür boyu tekrarlamanın gereği yok. Sence de öyle değil mi?” Çarşamba, biraz doğrulunca, gerçekten de yaralarının üst üste geldiğini ve kanlarının birbirine karışmakta olduğunu gördü. Döndü, Tuncay’ın yanına yattı. Biraz soluklanıp, doğruldular. Tuncay, Çarşamba’nın karşısına geçti ve her kelimeyi karşısındakine belletmeye çalışan bir öğretmen edasıyla konuştu:

“Sen şu susma yeminini ya da hastalığın ne ise onu sürdürüyorsun, anlaşıldı. Ama arkadaşlarını uyarmalısın. Binanın bodrumuna inanılmaz miktarda patlayıcı döşedim. Okey? Bu çatışmaya devam etmenizin anlamı yok. Benimle birlikte burayı terk edin ve tümünü havaya uçurayım. Olay bitsin.” O sırada kucağında çocukla Pazartesi, kapının önüne geldi. Tuncay, doğruldu ve bir Pazartesi’ye, bir Çarşamba’ya baktı. İkisinin bakışlarındaki kararlılık, Tuncay’ı zıvanadan çıkarmıştı. “Derdiniz, yukarıdaki yetimler mi? Orada sizin on katınız kadar adam var! Delilik etmeyin! Hem, bu patlama o çocukları da bu sefil hayatlarından kurtaracak! Anlamıyor musun?” Çarşamba’nın dolmuş gözlerine baktı. “Anlamıyorsun. Kaz kafalı laz uşağı seni… Siz, ben, Oflaz, bu yetimhanedeki yavruların tamamı, birer deney hayvanı gibi, seçilerek getirildik! Aynı benim gibi, sizden de düzenli olarak kan alınmadı mı? Kasım sizi alıncaya dek, tümünüz izleniyordunuz. Kasım, kan akışının sürekliliği karşılığında sizi saklama hakkını elinde tutu yıllarca! Bir kişiyi ayakta tutmak için! Zeynel Beyaz’ı!” Çarşamba’nın omuzlarını sımsıkı kavrayıp, sarstı. “Hepiniz kanınızla onu beslediniz! Yukarıdaki sefiller de öyle! Ama aradığı şifayı bulamadı! Göçtü, gitti!” Çarşamba’nın gözlerindeki kararlılık daha da artmıştı. Tuncay, bunu fark ederek, ellerini ondan çekti. “Ölüme gitmenizi seyredecek değilim,” dedi, başını iki yana sallayarak. “Az sonra çıkacağım ve on beş dakika bekleyip, düğmeye basacağım. Bu süre içinde yapacağınızı yapın ve bodrumdan kaçın. En iyi yol, yangın merdiveni.  Bodruma inince, dipte ormana bağlanan bir geçit var. On beş dakikada oraya inmiş olmalısınız. Bir dakika daha bekleyemem! Yapacağım iyilik de…” Pazartesi’deki çocuğu işaret etti. “şunu kurtarmaktır.” Kalktı ve elini beline atıp, gösterişli bir tabanca çıkardı, Çarşamba’ya uzattı. “Dayınınkileri yapan ustanın işi. Sana emanetim. Hayatta kalırsan getirirsin. Getirmesen de helali hoş olsun… Kan kardeşim.”

Çarşamba, tabancayı aldı. Tuncay, gülümseyerek, kapıya yöneldi. Pazartesi’den çocuğu aldı. Yerde yatan beyazlı ölülerin arasından geçerek, merdivenlere gitti. Odadan Pazartesi’nin çıkardığı Çarşamba’yla birlikte, yedili de bir araya toplanmıştı. Yukarıya çıkmaya yöneliyorlarken, Çarşamba, arkadaşlarını durdurdu. Kendini zorlayarak, durumu anlatmaya çalıştı. “O… on b… beş… dak…”

Atıldı Pazartesi. “Tamam. Ben de duydum. Sadece on beş dakikamız var. Çıkacağız, çocukları kurtaracak, beyazlıları temizleyecek ve bodruma inip, tünelden kaçacağız.”

Pazar, gözlerini kocaman açtı. “On beş dakikada?”

Üst kata çıkan merdivenlere baktılar.

Cemil ve Cumhur, merdivene yöneldiler. Cumhur, aceleyle öne çıktı. “Cumhur! Ecele gidiyorsun! Bir dur!” diye seslendi ardından Cemil.

Yine de basamakları yaralı haliyle olabildiğince süratli çıkmayı sürdüren Cumhur, yarı yolda kucağında çocukla inen Tuncay’la karşılaştı. “Ne o, Cumhur’um? Tabakhaneye yetişecek malzemen mi var?” Onun yarasını gördü Tuncay. “Aha, şansa bak! İkimize de aynı beceriksiz ateş etmiş olmalı.”

“Tuncay, seninle uğraşacak vaktim yok. Dışarıda Emrahçığım var. İstersen onunla uzun uzun sohbet edersin!” diyerek, tekrar yukarıya yöneldi Cumhur.

“Yerinde olsam hiç yukarı çıkmazdım. Gerek yok,” dedi inmeye devam ederek Tuncay. “Hem buradan kaçabilecekleri bir yerleri yok, hem de” Sırıttı. “buna zamanları yok!”

Cumhur, çıkmayı sürdürdü. Tuncay, kata inince, bu defa Cemil’le karşılaştı.

Yedilinin gençleri, elleri tetikte, ihtiyatla ilerlerken, Salı ve Cuma, yukarıya çıkmakta olan Cumhur’u kolluyordu. Cuma ve Cumhur, aynı anda tabancalarını birbirlerine doğrulttular. Nefes nefese kalan Cumhur, “Durun! Polis! Etrafınız sarılı. Teslim olun!” diye bağırdı.

Cuma, onun gözlerinin içindeki korkuyu hissetti. “Polis, asker, kadın ve çocuk öldürmüyoruz. Şu halde burada işin yok, polis. Beni dinle, aşağıda kal!” Cumhur’un beklemediği bir atakla, ayağını göğsüne dayayıp, sertçe itti onu. Cumhur, merdivenlerden yuvarlanmaya başladı. Salı ve Cuma, birlikte duvar kenarına dizili yüksek çelik dolapları merdivenin ağzına devirdiler. Cumhur, döne döne, Cemil’le Tuncay’ın arasına kadar indi.

Güldü Tuncay. “Söylemiştim… Neyse, size kolay gelsin. Ben çıkıyorum.” Çocuğu indirip, elinden tutarak, ikiliye döndü. “Size tavsiyem, siyahlıları izlemenizdir. İki taraf arasında, en azından onlara ‘dost birlik’ diyebiliriz!” Çocukla kapıya yürüdü, çıktı, bahçe duvarının ardındaki polis ordusuna küçümseyerek baktı ve merdivenleri inip, araçların arasından geçerek, bahçe kapısına geldi. Kapıyı açtı ve dışardaydılar. Hayri, hemen öne çıkıp, çocuğu Tuncay’dan ayırdı. Emniyet müdürü, arkasındaki polis memuruna Tuncay’ı işaret etti. Memur ona doğru gelirken, Tuncay, ellerini kaldırdı. Memur, onun üzerini aradı ve cebindeki alarmlı araç anahtarına benzeyen ufak kumandayı buldu, dönüp müdüre gösterdi onu. Tuncay, müdüre bakarak, bahçedeki araçları işaret etti. “Arabamın…”

Emniyet müdürü, başını salladı. Memur, kumandayı Tuncay’a geri verdi. Tuncay, aleti avucunun içinde saklayıp, saatine baktı. Memur, Tuncay’ın kolunu kavrayıp kelepçeledi ve onu gerideki polis araçlarından birine bindirdi. Arka koltuğa yerleşen Tuncay’ın yüzünde rahat bir ifade vardı. Döndü, yetimhaneye baktı.

Salı ve Cuma, merdiveni çıktıklarında, önden çıkan beşli gibi şaşkın, öylece kaldılar. Çünkü karşılarında, koridorun başında onları karşılayan, etraflarından halatlar geçirilerek bir araya toplanmış yirmi kadar çocuktu. Arkalarında Nihat ve dört adamı, çocukları saran halattan çıkan ipleri iyice gererek, çok atlı bir savaş arabası sürmeye hazırlanır gibi, gözü dönmüş, histerik tavırlarla onları bekliyordu; koridor boyunca yediliye doğru, korkuyla bağıran, ağlayan çocukları sürerken, bir yandan da yediliye ateş ettiler. Yedili, çocukların ardına saklanan hedeflerini seçemediğinden ve çocukları vurmaya korktuğundan, sadece korunmaya ve nişan almaya çalışıyordu. Nihat’ın adamları hareket eden çocuklar nedeniyle iyi nişan alamayınca, çocukların birkaçı vuruldu. Pazartesi, arka cebinden bir sustalı çekti ve ileriye atılıp yuvarlanarak, çocuklara ulaştı, halatı kesmeye girişti. Arkadan beri yükselerek Pazartesi’yi görmeye çalışan Nihat, onu vurmayı denedi, ama isabet ettiremedi. Çatışmada Pazartesi hariç, yedilinin tümü yara almıştı. Ama ayaktaydılar. Halat kesilince serbest kalan çocuklar, kaçışmaya başladı. Panikleyen beyazlılar, rastgele ateş ettiler. Bazı çocuklar, vurulup düştü. Yedili, dehşet içindeydi. Merdivene yönelen çocukları yararak, beyazlılara doğru atıldılar. O esnada odasından dışarı fırlayan müdire, ağlayarak haykırdı:

“Yapmayın! Yeter! Çocuklarım!”

Odalardan beyazlı boşandı. Çatışma şiddetleniyordu. Kurtulan son çocuk da merdivene ulaşınca, arada hiçbir engel kalmamıştı. Nihat, geriye atılıp müdireyi yakaladı ve onu kendine siper ederek, müdür odasına çekildi. Çatışarak yanlarına gelen Perşembe, son anda yana kaçıp, Nihat’ın ateşinden kurtuldu. Nihat’ın tam Perşembe’nin gözü hizasında ateşlediği silahın alevi, Perşembe’de geçici körlük oluşturmuştu. Savrulup, duvara yapıştı Perşembe. Gözünü tutarak yere yattı. Vurulup, bir anda önüne yuvarlanan müdireyi siper aldı kendine. Beyazlılar, sapır sapır dökülüyordu. Yedili, baştan ayağa kan olmuştu. Çello, yangın merdiveninden kata girip, Nihat’ın karşısına durdu. “Durun! Adamlarını topla, ayrıl, Nihat. Bunlar bana ait! Başladığım işi bitireceğim!” dedi ve yediliye döndü.

Beyazlılar, Nihat’a baktılar. Perşembe, gözünü ovaladı. Kalan beyazlılar, Nihat’ın yanına gerilediler. Nihat, onları yangın merdivenine yönlendirdi. Ardından, sinsi bakışlarını ve silahını, arkası kendisine dönmüş Çello’ya çevirdi. “Kusura bakma Çello, ama ikimizden biri fazla. Sen benden büyüksün. Demek ki sıra senin!” Yediliyle vuruşmak üzere tabancasını hazırlayan Çello, dönüp karşılık vermeye fırsat bulamadan Nihat’ın iki kurşununu sırtına yemişti. “Hadi bakalım öksüzler, aşağıya gelin!” diye bağırıp, bir anda yangın holünde yitti Nihat.

Dışarıya çıkan çocuklar, feryat figan bahçeyi geçerek, polislere koştular. Panikleyen polisler, silahlarını çocuklara çevirdi. Müdür, öne atılıp, “Ne yapıyorsunuz?” diye bağırdı. Çocuklar, ürkmüşlerdi. Dönüp, yetimhaneye baktılar, ama seçimlerini polislerden yana yapıp, dışarı aktılar.

Çello, tam Perşembe’nin önüne, dizleri üstüne düştü. Perşembe, derhal kadını bırakıp, bir sis perdesinde gördüğü Çello’ya doğru süründü, güç nefes alan adama sarılarak, onu doğrulttu. İlk şaşkınlığı üzerlerinden attıklarında, Salı, Cuma ve Çarşamba’yı yanına aldı ve Cumartesi, Pazar ve Pazartesi’yi yangın merdivenlerine yönlendirdi. “Siz şuradan!” Yanına aldıklarına döndü. “Hadi.”

Cumartesi, Pazar ve Pazartesi, hızla yangın merdivenlerine geçerken, Salı, Cuma ve Çarşamba, ana merdivene gittiler. Yangın holü girişinde, Pazartesi, Cumartesi ve Pazar’ı durdurdu. “Siz, devam edin. Ben, Perşembe’yi alıp geleceğim.”

Cumartesi ve Pazar, devam ettiler. Pazartesi, dönünce ileride yere düşmüş Çello’yu kucaklayan Perşembe’yi ve önlerinde yatan müdireyi gördü. Yerde ölü beyazlılar ve çocuklar, birbirine karışmıştı. Duvarlar delik deşikti. Pazartesi, şarjörünü çıkarıp, kalan kurşunları kontrol etti. Şarjörü tekrar takıp, namluya mermi sürdü. Perşembe, gözündeki perdeyi yenmeye çalışarak, Çello’yu göğsüne çekti. “Demek…” Soluklandı. “Kasım’ı hakladın sonunda.”

“Hakladım ya. Hakladım, delikanlı.”

“O zaman, iki kere intikam alacağım senden.” Aşağıdan çatışma sesleri geliyordu. “Gerçi, vuruldun, bizim çırağın alacağı tamam oldu… Sahi, ne diye yaraladın çocukcağızı?”

Çello, güçlükle güldü. Ağzından köpük halinde kan geldi. “Ne çene var sende, delikanlı! Kasım, bu kadar konuşmaz, icraatını yapardı. Sen, onun mektebinde sınıfta kalanlardan olmalısın.”

“Namlı kabadayının son sözlerine bak!” Tabancasını Çello’nun yüzünde gezdirip, onun alnının ortasına dayadı namluyu Perşembe. “Biz adamı tam buradan vururuz. Bir anda çıkar nefesi. Gittiğini anlamaz bile. Sanki hiç doğmamış gibi…” Tetiği çekti.

Aşağı koridorda, Cuma, Çarşamba ve Salı, birbirlerine mesafeli noktalardaydılar. Cuma ve Çarşamba, kanlar içinde yerde, bitkin, ama hayattayken, Salı da aynı halde, fakat ayaktaydı. Dizleri titriyordu. Etrafındaki beyazlı ölülere baktı.

Pazartesi, müdirenin başına geldi. Yüzükoyun düşmüş cesedi çevirdiğinde, kadının boynundan sarkan zincirin ucunda bir anahtar gördü; onu çekip, aldı. Perşembe’nin yanına çöktü ve onun Çello’nun ölüsüne kenetli parmaklarını açtı. Çello, yana yatıverdi. “O kadar sevdin de ne öldürdün adamı?” Elini Perşembe’nin kolunun altına geçirdi Pazartesi. “Kalk.”

Perşembe, Pazartesi’nin desteğiyle kalktı. Pazartesi, boştaki elini Perşembe’nin gözlerinin önünden geçirdi. Perşembe, kirpiklerini kırpıştırdı. “Sis dağılıyor gibi. Ama görüşüm hala perdeli. Önümde ışıklar patlıyor.”

“Tamam, tamam. Kör değilsin şu halde. Gel.”

Müdür odasına girdiler. Pazartesi, Perşembe’yi müdür koltuğuna oturtarak sağlama aldı ve elindeki anahtara baktı. Odaya göz gezdirdi ve sonunda anahtarın masanın çekmecesine ait olduğuna kanaat getirip, kilidi denedi. Çekmece açılınca, içinden orta boy bir kutu çıktı. Pazartesi, onu masaya koyup, kapağını açtı. Perşembe de merakla başını uzattı, ama bir şey seçemiyordu.

Cumartesi ve Pazar yangın merdivenini inerlerken, Cumartesi, Pazar’ın tabancasını alıp, kendi ardına, kemere sıkıştırdı ve Pazar’ın elini tuttu. Bodrum kata inerken, Pazar, bir anda Cumartesi’den kurtuldu. Giriş kata açılan kapıya baktı. Cumartesi, çaresiz, bodruma inmekten vazgeçip, kapıya yöneldi. Yine elele, koridorda ilerlediler. Yemekhaneye geldiklerinde, çarpmalı kapının aralığından içerideki beyazlıları fark edip, durdular. Geriye döndüklerinde, diğer odalardan, saklandıkları yerlerden çıkan beyazlılarca kıstırıldıklarını fark ettiler. Çaresiz, kapıyı itip, yemekhaneye girdiler. Silahlı beyazlılar da önlerine kattıkları Cumartesi ve Pazar’ın ardından geldiler. Cumartesi’nin tabancası hala elindeydi. Onu tam karşıda pis pis sırıtarak dikilen Nihat’a doğrultmuştu. Beyazlıların dördü, Cemil ve Cumhur’u Nihat’ın arkasındaki duvara dayalı tutuyordu. “Bunları tanıyor musunuz, Kasım’ın öksüzleri?” diye sordu Nihat. “Emniyet’in acar komiserlerinden Cemil ve Cumhur. Özellikle Cemil Komiser, Battal Bey’in kardeşi olması sebebiyle bizim için çok önemli. Ayrıca, sizin gibi, bizim de polis öldürmeme prensibimiz var.”

“Kısa kes!” diye bağırdı Cumartesi. “Bizi biliyorsan bu mesafeden hedefimi kaçırmayacağımı da bilirsin. Şimdi adamlarına söyle çekilsinler!”

“Beni vurman, sizin için bir şeyi değiştirmez, delikanlı. Adamlarım anında kalbura çevirirler sizi. Gençliğinize yazık olmaz mı?”

Cumartesi, tereddütte kaldı. Alnı boncuk boncuk terliyordu. Pazar’ı arkasına aldı. Cemil, tutulduğu yerden haykırdı “Vur onu! Vur!” diye ve adamlardan birinin midesine indirdiği yumrukla iki büklüm oluverdi.

“Yavaş! Ayılığın lüzumu yok!” dedi Nihat, adamına.

Cumartesi, silahını atıp, kinle Nihat’a baktı. Nihat, ceketinin cebinden bir tabanca çıkartıp, Cumartesi’ye doğrulttu sırıtarak. “Sert olmayı deneme istersen…”

“Sen de!” diyerek, aniden eğildi Cumartesi ve onun belindeki silahı alan Pazar, bir an boş bulunan Nihat’ı alnından vurdu. Şaşkınlıktan faydalanan Cumartesi, yerdeki silaha atıldı. Toparlanan beyazlılar, silahlarını Cumartesi ve Pazar’a doğrulttular. Kıyasıya bir çatışma başladı. O anda Cemil ve Cumhur da iki silah ele geçirip, onların safında çatışmaya katıldılar.

Tuncay’ın tıkıldığı polis aracına bir çocuk yanaştı. Bir parmağını kararsızca kumandada gezdiren Tuncay, başını çevirdi ve çocuğu gördü. Çocuk, kocaman açılmış meraklı gözlerle ona bakıyordu. Yağmur başladı. Tuncay, gözlerini kaçırdı ondan, saatini kontrol etti. Kumandaya bakıp, düğmeye bastı. Bina infilak etti. Alevler, Tuncay’ın maviş gözlerini bir anda kan kırmızıya çevirdi.

***

Cumartesi ve Pazar, birbirlerinden destek alarak, kanlar içinde, Cumartesi’nin dairesine çıkan merdivenleri tırmanıyorlardı. İlerledikçe, sürtündükleri duvarlar kan oluyor, çiftin takati gittikçe tükeniyordu. Konuşurken zorlukla araladılar dudaklarını.

“Beni seviyor musun?” diye sordu Pazar.

“Hep sevdim… Ama nefesini harcama. Az kaldı…”

“Kurşunları çıkarıp, yaranı sarmalı…”

“Önce seninkiler… Ama sus. Yalvarırım sus…”

Kapının önüne geldiler. Cumartesi, Pazar’ı duvara yasladı ve bir eliyle onu tutarken, diğeriyle sönen otomatı yaktı. Cebinden anahtarla kapıyı açtı. Titriyordu. Pazar’ın beline sarılarak, ona destek oldu. İçeriye girdiler. Pazar, portmantonun kenarına çöküp, soluklandı. “Hastaneye gitmeliydik…”

Kapıyı kapattı Cumartesi. “Bizi polise verirlerdi. Belki ömür boyu ayırırlardı… Burada şimdi birbirimize derman olacağız. Her şey düzelecek…” Yüzünü buruşturarak, kanayan karnını tuttu. “Daha yolumuz var…” Koridor boyunca duvardan destek alarak, mutfağa gitti.

Pazar, önce onu bakışlarıyla takip etti ve sonra zorlanarak kalkıp, peşine düştü. Cumartesi, kibritle yaktığı üçlü ocağın son gözünde bir bıçağın ucunu kızdırıyordu. Dönüp, Pazar’a baktı. Pazar, yere uzanmış, kanlar içindeki gömleğinin düğmelerini açmaya çalışmaktaydı. Boynundaki kırmızı fuları çözdü rahat nefes almak için. Cumartesi, bıçakla dönüp, Pazar’ın üzerine eğildi. Dermanı kalmamıştı. Düştü. Ümitsizce, öteye savrulan bıçağa baktı. Kıpırdayamıyordu artık. Pazar, hayata küskün bakışlarını bıçağa, ardından Cumartesi’ye çevirdi. “Bırak. Üzülme… Buraya kadarmış…” Gözünün kenarında biriken yaşlar yanağına süzüldü. “Şu an tüm acım yitti inan…”

Cumartesi, bir müddet daha bıçağa baktı. Takati kalmamıştı. Saldı kendini. Nefes nefese, Pazar’ın yanına uzandı. İkisi de bakışlarını tavanda bir noktada sabitlediler. Tavan döşemesinde ayrı yönlerde ilerlemiş iki çatlak, lambaya yakın bir noktada buluşmuştu. Kesiştikleri noktanın yanında birkaç kahverengi leke vardı. Pazar bir anda hıçkırarak, gerildi. Yüzünü korku kaplamıştı.

“Korkma, Pazar. Bu sadece bir rüya,” diyerek, kadının elini tuttu Cumartesi.

“Her gece bu rüyayı görüyorum… Şimdi her şey ne kadar sahici…”

“Daha güzel rüyalar görmeyi öğrendik…”

Birbirlerinin gözlerine baktılar. Cumartesi elini uzatıp, Pazar’ın gömleğinin içine soktu, göğsünü kavradı. Birbirlerine yaklaştılar.

“Sevişerek ölmeli…”

Sarıldılar. Dudakları birleşti.

***

Perşembe ve Bahtiyar, bir barda yüksek taburelere tünemiş, içiyorlardı. Perşembe’nin sol kolu, bir bezle boynuna asılıydı. Fonda, genel geçer pop parçaları çalıyordu. Perşembe, yüzünü buruşturarak önündeki bardağı elinin tersiyle itince, barmen genç, hemen diplerinde bitti. “Bir sorun mu var?”

“Madem içmeye karar verdik, adam gibi rakı içelim. Bu garip karışımlar bozdu beni. Ya şu çalan abidik gubidik müzik ne?” Bahtiyar’a döndü. “Beni ne diye buraya getirdin?”

“Sen bize iki bira ver,” dedi Bahtiyar, barmene. “Kalkmamız yakındır zaten.” Barmen, başını sallayıp, ayrıldı, iki büyük bira bardağı çıkardı tezgaha. “Usta,” dedi Bahtiyar. “müziği beğenmedin ama şehrin en iyi diskjokeylerinden biri burada çalışıyor. Kulağının pası silinsin dedim hani.”

“Kulağımın değil de, şu gözlerimin pası bir silinseydi iyi olurdu bak. Hala kelebekler uçuşuyor önümde. Seni bile zor seçiyorum!”

“Sarhoşluktan olmasın?”

“Ben mi?” dedi Perşembe, kaşlarını çatarak.

“Tamam, tamam.”

Biraları geldi. Birbirlerine dönüp, bardakları tokuşturdular.

“Bu ustanla ilk ve son içişin. Tadını çıkar. Çalışanlarımla yüzgöz olmaya niyetim yok!”

“Çalışanım, demek istedin herhalde.”

“Ama işi büyütmeyi düşünüyorum. Bodrum katı adam edip, bilardo masaları koyacağım mesela.” Birasından büyük bir yudum aldı. “O zaman mecburen, çalışanlarım olacak.” Boynuna asılı bez Perşembe’yi bunaltmıştı. Bardağını bırakıp, usançla çıkardı onu. Elini yumruk yaparak sıktı, açtı. Başını kaldırıp, çenesiyle Bahtiyar’ın yaralı kolunu işaret etti. “İkimiz de aynı yerden vurulmuşuz” Omuz silkti. “Şans!”

Bahtiyar, kendi koluna bakıp, Perşembe’ye döndü. “Hayatta kaldığına sevindim, Sinan Abi.”

“Sinan değil. Perşembe.”

“Perşembe?”

“Perşembe,” dedi Perşembe, başını sallayarak. “Bahtiyar. İçkini iç ve kalk bakalım. Sabah erken açacaksın mekânı. Gecikirsen karışmam. Yarın çok işimiz var.”

“Tamam,” deyip, bardağı kafaya dikti Bahtiyar. Elinin tersiyle ağzını silip, tabureden kalktı. “İyi geceler, usta,” dedi Perşembe’ye, gülümseyerek.

Bahtiyar ayrılırken, Perşembe, barda ve masalarda şakalaşan, gülen, içen, atıştıran müşterilere baktı. Yüzünü hüzün kapladı bir anda. Döndüğünde, karşıdaki aynada kendi suratıyla karşılaştı. Bardağı dudağına götürdü, ama içmeye devam edemeyeceğini anladı. Bardağı tezgâha bıraktı ve başını kaldırıp, tekrar karşıdaki yansımasına baktı.

Ufuk, dalgın, muayenehanesinden çıkmaya hazırdı. Bir eli holün elektrik düğmesinde, gözleri yerde bekledi, düşündü. Sonra, omuz çantasını düzeltip, ışığı kapattı, kapıyı açtı.

Perşembe, tabureden inip, barmene para uzattı. Sonra dönüp, içerideki müşteri kalabalığının arasından geçerek, çıkışa gitti.

Ufuk, aynı dalgınlıkla asansöre binip, aşağıya indi. Yukarı düğmesine basıp, katına çıktı. Bir şey unuttuğunu düşünmüştü. Sonra ne aklına geldiyse, vazgeçti ve zemine bastı.

Dışarısı serindi. Perşembe, ceketinin önünü ilikleyip, yakasını kaldırdı. Ellerini cebine sokarak, gezinen kalabalığa karıştı. Caddede vızır vızır işleyen bir trafik…

Ufuk, çıkınca, evinin yoluna yöneldi. Ama bir iki adım gidince durup, omzunun üstünden geriye baktı. Düşündü, başını indirdi. Ardından ani bir kararla yön değiştirdi.

Perşembe, sokak çalgıcılarının, yoğun alışveriş merkezlerinin, bir kestanecinin, bir giyim mağazasının, bir lokantanın, bir dilencinin önünden geçti. Etrafından geçip duran nice yabancı insan… Perşembe, düşünceli. Bakışları hep devrik…

Ufuk’un adımları gittikçe hızlandı. Akıp giden kalabalık…

Perşembe, nihayet, Kasım’ın mekânına giden sokağın paralelindeki caddeye gelmişti. Büfenin olduğu köşede durdu. Başını kaldırdı ve aynı kaldırımın diğer başından kendisine bakan Ufuk’u gördü. Gözlerini kırpıştırdı. Şaşkındı. “Kelebekler gitti…” dedi kendi kendine. Hediyesi olan eşarp, kızın boynundaydı. İçinin mutlulukla dolduğunu hissetti bir anda.

Gülümsediler. Birbirlerine koşup, sarıldılar. Dudakları tutkuyla kenetlendi.

Ufuk’un muayenehanesine dönmüştüler. Muayene odasında, Ufuk’un ıslak mantosu ve Perşembe’nin buruşuk ceketi, bir sandalyenin üzerine bırakılmıştı. Hasta koltuğuna yaslanmış, gözleri kapalı, rahat vaziyetinde Perşembe, kucağında o ilk hipnozdaki pofuduk yastığı tutuyordu. Ufuk, dumanı tüten çayından bir yudum alıp, fincan elinde, Perşembe’ye doğru ilerledi. “Sonra?”

“Sonra… ortalık bir aydınlanıyor… Bu defa o velet yok yanımda… Merdivenleri çıkarken çok rahatım. Bacaklarım tüy kadar hafif…”

Merdivenler inanılmaz derecede aydınlıktı ve pırıl pırıldı her taraf. Perşembe, mutlu bir yüzle merdivenleri çıkıp, daireye geldi. Kapıya baktı, zile uzandı. O zile basmadan, açıldı kapı. Kapıyı açan başı beyaz tülbentli kadın, dönüp mutfağa gitti hızlı adımlarla ve ocağa eğildi. Perşembe, girip, kapıyı kapattı. Mutfaktan gelen kokuyu içine çekti. Masaya oturup, heyecanla beklemeye başladı. Kadın, kuymak sahanını içinde kaşığıyla getirip, masaya yaydığı bir elbezinin üstüne koydu. Perşembe, kuymağı seyretti. Kadın, elleriyle onun yüzünü kavrayıp, kendine çevirdi. Perşembe, başını kaldırdığında, babaannesinin gülümseyen yüzünü gördü. Kadın, eğilip Perşembe’yi alnından öptü. Perşembe, masaya döndü, mutlulukla sofraya baktı. Uzanıp, bir parça kopardı ekmekten. Onunla kuymaktan aldı, ağzına götürüp, çiğnemeye başladı. Hazla kapandı gözleri.

Ufuk, parmaklarını Perşembe’nin omuzlarında gezdirerek, onun etrafında dolandı. Jaluziyi aralayıp, pencerenin camında yansımasını seyretti. Yüzünün bir önceki güne göre daha da güzelleştiğini düşündü. Gözlüğünü çıkardı, katlayıp, bluzunun cebine koydu. Dönüp, Perşembe’ye baktı. Bunun aşk olmasını gerçekten çok istediğini geçirdi aklından.

“Kendimi seviyor… sayıyor… ve onaylıyorum.”

Perşembe, gözleri kapalı, hasta koltuğunda, onun sözlerini tekrarladı:

“Kendimi seviyor… sayıyor… ve onaylıyorum.”

 

SON

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir