Film Kataloğum

Şuan arşivimde 17.000 den fazla film, 2000 den fazla sinema yayını (dergi,kitap) bulunmaktadır. Hem sizlerle paylaşmak adına hem de arşivimi bir kataloğa dökmek adına burdan paylaşımlarda bulunacağım.

Arzu edip izlemek veya arşivlemek için aradığınız film var ise iletişim bölümünden bana ulaşın. Size en kısa sürede dönüş yaparım.

16.08.2017 (…ve başlıyoruz!)

Nadir de olsa, 2000lerin başında İstanbul Bahariye’deki vcd  kaynağımız (sonradan DVD ve şimdi de BlueRAY) olan THE END bizi kesmediğinde REKS Sinemasına doğru inerken bir ara sokaktaki ORTADÜNYA’ya giderdik. Onlar vcd’leri DVD kutularının küçüğü diyebileceğimiz kaplara koyar ve DVD kapağını da o boyutta kopyalayarak, kapağın dışındaki naylona şık bir şekilde yerleştirirdi. Arşivimden aşağıda vereceğim ilk örnekler, işte o vcd’ler sayesinde ilk defa izleyebildiğim, yıllarca peşinden koştuğum klasiklerdi.

ÖLDÜRMEYE YAZGILI

(Branded to Kill, Seijun Suzuki, 1967)

Koroshi no rakuin Poster

Branded to Kill Original Fragman (Seijun Suzuki, 1967)

Filmi ilk izlediğimde bana o derece farklı gelmişti ki, içine girememiştim. gerçekten de birbiriyle alakasız, kopuk gibi duran, hızlı, ritmik anlatımı, ilk anda pek de çekici gelmeyen, hatta bazen itici, ama eşi benzeri olmayan, ülkesinde o dönem çektiği macera filmleriyle büyük sükse yapmış başrol oyuncusuyla (Jo Shishido) ve uçuk karakterleriyle sizi ekrana bağlayan bir filmdi. Üç numaralı tetikçi olarak anılan baş karakterimiz, kaynamakta olan pirinci koklamaktan keyif alan, garip zevkleri ve alışkanlıkları olan biriydi. Olaylar onu hayalet olarak anılan bir numaralı katille karşı karşıya getirecekti!

Tarantino filmlerinin bile ancak yanına yaklaşabildiği karakter boyutluluğu ve aksiyonuyla filme Jim Jarmusch da Ghost Dog‘da saygı duruşunda bulunmuştu.

 

BEYAZ SAÇLI GELİN

(The Bride with White Hair, Ronny Yu, 1993)

the bride with white hair ile ilgili görsel sonucu

Klanlar arası savaşlar, yalnız silahşörler, havada uçuşan sihirli ayaklarıyla dövüşen savaşçılar gibi unsurlarla bir nevi Kaplan ve Ejderha öncülü olan film, zamanında çok tutulmuş ve bir seriye, ardından da bir televizyon dizisine dönüşmüştü. Silahşörümüz Yi-Hang, kutlar tarafından evlat edinilerek yetiştirilmiş, sihirli güçlerle donanmış, ürpertici bir çekiciliği olan başka bir savaşçı olan, güzel Lien ile tanışıp, ona aşık olacaktır. Fakat aşkları düşman klanların gazaplarını üstlerine çekmelerine neden olacaktır.

Brigitte Lin’in canlandırdığı Lien karakteri, ileride bizde de yığınla hayran kazanacak olan Xena (Zeyna) dizisinin savaşçıkadın karakteri için ilham kaynağı olacaktı.

 

FRANKENŞTAYN’IN GELİNİ

(The Bride of Frankenstein, James Whale, 1935)

Görsel sonucu

Mary Shelley, kısa zamanda büyük şöhret kazanmış ve klasikler arasına girmiş unutulmaz korku şaheser Frankenstein’ı tek romanda bırakmaya kıyamamış, ana karakterleri yeni bir hikayede daha yaşatmaya devam etmişti. Doktor Frankenştayn bu defa kendisinden daha çılgın bir bilimadamı tarafından manipüle edilecek ve Frankenştayn canavarına bir eş yaratmaya ikna olacaktır.

1931’deki ilk film olan Frankenstein’ı da (1931) yöneten Whale, korku sinemasında haklı bir şöhret edinme yolunda ilerlemiş ve ii film arasında Eski Karanlık Ev (The Old Dark House, 1932), Görünmeyen Adam (The Invisible Man, 1933) gibi türün başka başyapıtlarını da üretmişti. Korku sinemasının kral aktörlerinden Boris Karloff ona tüm dünyada haklı bir şöhret kazandıran rolüne bu filmle yeniden dönüyordu ve devam filmi olmasına rağmen, Frankenştayn’ın Gelini kesinlikle ilkinden daha yetkin bir yapıttı. Hem de yönetmen kendi başyapıtına bir devam filmi yapmayı ısrarla reddetmesie ve stüdyo baskısıyla bu işe girmesine rağmen!

 

MONTY PYTHON VE KUTSAL KASE

(Monty Python and the Holy Grail, Terry Gilliam, 1975)

monty python and the holy grail ile ilgili görsel sonucu

Kral ve şövalyeleri, Tanrı’dan gelen bir emirle, Hazreti İsa’ya ait kayıp Kutsal Kase’yi aramak için yola çıkarlar. Yolda yaşayacakları türlü birbirinden komik macera eşliğinde ilerleyen hikaye, Monty Python ekibi geleneğinde, kısa sürede raydan çıkacaktır.

Monty Python 1969’da, Hampstead’de bir restoranda, yeni bir BBC komedi dizisi için biraraya gelen dört İngiliz (Graham Chapman, John Cleese, Eric Idle, Terry Jones and Michael Palin) ve bir Amerikalı’dan (çizer Terry Gilliam) oluştu. Grup geleneksel skeç komedisinin alışkanlıklarını yıkmaya niyetliydi. Her biri 30ar dakikalık bir bilinç-akışı komedisi olan bölümler çektiler televizyona. Programları ilerleyen yıllarda üç BAFTA ödülü almıştı. Dizilerin ünü kısa sürede İngiltere dışına taştı. Yenilikçi işlerini sadece televizyon dizileriyle sınırlı tutmayıp, albümler ve kitaplar çıkardılar.

1971’de ilk sinema filmleri olan ‘And Now Something Completely Different’ gösterime girdi. Bunda amaç, grubu Amerikan izleyicisine tanıtmaktı ve film, grubun televizyon skeçlerinden oluşuyordu. 1974’te Monty Python’un Amerikan televizyonlarındaki macerası başladı.

1975’e gelindiğinde, uzun metrajlı bir film yapmanın yaratıcı fırsatlarını görmek isteyen grup, ‘Kutsal Kase’yi çekti. Filmin düşük b ütçesi, bir grup rock yıldızının gayretiyle denkleştirildi. Atlantik’in her iki yakasında da hit haline gelecekti film. Düşünün, Kral Arthur’un karizmasi yoktur,Lancelot katildir, Sir Galahad saftirik, Sir Robin korkak ve uckagitcidir; bunlarin atlari da yoktur!ZAZ ekibi henüz absürd komedilerini üretmeye başlamamıştır. Bu tür komedinin tek uygulayıcısı Mel Brooks’tur o yıllarda. Müthiş keyifli…

 

DÜNYANIN TUTUŞTUĞU GÜN

(The Day the Earth Caught Fire, Val Guest, 1961)

Amaerika ve Rusya, farkında olmadan aynı anda atom bombalarını test etmeye kalkınca, bu, dünyanın eksenini değiştirecek ve sıcaklık dengeleri de bozularak, gezegen kavrulmanın eşiğine gelecektir.

1950lerde başlayan felaket filmleri akımı, aslında komünizm tehlikesi paranoyasının yolunu açtığı bir türdü ve uzaylı istilasına, yeryüzündeki korkunç değişimlere ve giderek de dönüşüme uğramış yaratıklara dair filmler yapıldı Amerika’da. Japonya’da türeyen Godzilla ve muadili filmler de bu sinemanın etkisinde yapılmışlardı. Bu filmlere siyasi bazı sebeplerle girişilmişti, ama bu zamanla içlerinden başyapıtlar türemesine engel değildi. The Day of the Triffids (Freddie Francis, 1963), The Creature From the Black Lagoon (Jack Arnold, 19545) gibi filmler örnek verilebilir.

Bu film de o başyapıtlardan biri ev yapıldığı dönem göz önüne alındığında, yapılmış en iyi ve en gerçekçi felaket filmlerinden biri karşımızdaki. Hatta çekildiği yılın BAFTA ödüllerinde en iyi senaryo seçilmişti

Yönetmen Val Guest, genelde macera filmleriyle tanınmaktaydı ve senaryolarına da her zaman katkıda bulunuyordu. Quatermass serisi (1955 ve 1957), yönetmenin türe kazandırdığı diğer klasiklerdi.

 

 

SOĞUKKANLILIKLA

(In Cold Blood, Richard Brooks, 1967)

İlgili resim

İki serserinin Kansas’ın zengin ailelerinden birini öldürüp Meksika’ya kaçışlarının tarjik hikayesi.

Gerçek olayın yaşandığı evde çekilmiş olan film, Clutter ailesi ve onların katilleri (Robert Blake ve Scott Wilson) arasındaki ilişkiyi son derece etkileyici bir biçimde yansıtıyor. Truman Capote’nin çok satan romanından sinemaya uyarlanan film, başrol oyuncularının da müthiş performansıyla, olağanüstü bir suç filmi örneğine dönüşmüştü. Capote’nin bu romanı yazma süreci, 2005 yapımı Capote (Bennett Miller) filminde de detaylıca ele alınmıştı.

Yönetmen Richard Brooks,altı oscar adaylığı almış, bir filminin senaryosuyla da heykelciği kucaklamış (Elmer Gantry, 1960), yetenekli bir sanatçı. Dikkate değer kariyeri boyunca Professionals, Lord Jim, Sweet Bird of Youth, Elmer Gantry, Cat on a Hot Tin Roof, The Brothers Karamazov, Something of Value, The Last Hunt gibi klasiklere imza atan yönetmen, bu yapımda da yönetmen olarak”soğukkanlılık”ını koruyabilmiş ve olaylara dışarıdan bakabilmeyi başarmıştır. Gerçekten de seyirci filmi izlerken olayları takip eden, tarafsız bir kameradır. Yıllar sonra Baretta dizisi ile gönüllerimize taht kuracak olan Robert Blake ve ondan kesinlikle geride durmayan Scott Wilson, iki katilin aslında çok da zorunda olmaksızın, yine de gözlerini kırpmadan işledikleri cinayetlere oyunlarıyla büyük inandırıcılık katıyorlar.

Fil, En İyi Yönetmen, En İyi Uyarlama Senaryo, En İyi Görüntü Yönetimi ve En İyi Müzik dallarında Oscar adaylıkları almıştı. Yapıldığı senenin en iyi yapımlarından biriydi. Şiddetle tavsiye edilir.

 

KARABASAN

(The Entity, Sidney J. Furie, 1982)

karabasan 1982 ile ilgili görsel sonucu

Carla Moran bir gece görünmeyen bir varlığın saldırısına ve tecavüzüne uğrar. Yaşadıklarından dolayı dehşete kapılan ve anlattıkları nedeniyle ailesinden ve yakın dostlarından deli damgası yiyen kadın, çareyi bir para psikoloji uzmanına başvurmakta bulur. Araştırmacılar sonunda şeytani güçlerin Carla’yı taciz ettiklerine ikna olurlar. Fakat onu bu beladan nasıl kurtaracaklardır? Gerçek bir hikayeden uyarlanmış olduğu uyarısı filme ilgiyi körüklüyor.

Barrbara Hershey’den önce Jane Fonda, Jill Clayburgh, Sally Field gibi aktrislere teklif edilen rol, gerçekten de zorlu bir performans gerektiriyor ve Hershey de bu güç işin altından başarıyla çıkmış. Film 80lerde bize gelip, Karabasan adıyla Türkçeleştirilerek gösterildiğinde hayli ilgi görmüş, uzun süre vizyonda kalmıştı.  Kadının vücudunda canavarın elinin gezinişinin verildiği efektler, o günlerin ilk gençliklerini yaşayan bizler için hayli ürkütücüydü ve başarılı bir efektti. sonunda bela yitti diye derin bir nefes alacağımız esnada, aslında durumun bir kabullenişten ibaret olduğunu anlıyordunuz ve finalde Carla, görünmez canavarı kendi davet ediyordu evine!

80ler sineması korku türü için tam bir cennetti. Her ülkeden bugün klasikleşmiş pek çok korku filmi salonlarımızı ziyaret ediyordu. Birkaç sene içinde başlayacak olan video salgını da türün hayrtanlarının sayısının çığ gibi büyümesine yol açacaktı.

Yönetmen Furie, 1950lerin ikinci yarısında başladığı sanat hayatına kimisi TV filmi olan 50nin üzerinde yapım sığdırmış, günümüzde de üretmeyi sürdüren bir sanatçı. Her bir janrda gişede başarılı olan yapımlara imza atıyor.

 

CEHENNEMDE İKİ ADAM

(Hell in the Pacific, John Boorman, 1968)

 

Hell in the pacific ile ilgili görsel sonucu

2. Dünya Savaşı esnasında, bir Amerikan pilotu ve bir Japon deniz kaptanı, iki asker, Pasifik Okyanusu’nda boşaltılmış bir adaya düşerler. Orada hayatta kalmak istiyorlarsa düşmanlıklarına son verip, işbirliği yapmak durumundadırlar. Fakat bu çok zordur. Hele ki bu iki adam birbirlerinin dillerini tek kelime anlamıyor ve birbirlerinden ölümüne nefret ediyorlarsa…

HELL IN THE PACIFIC, benim en sevdiğim filmlerde biridir. Sanırım Atilla Dorsay’ın bir yazısında haberdar olmuştum filmden ilk olarak. Sonra yıllarca izini sürmüş, ancak 2000lerde bir vcd kopyasını edinebilecektim. Bir kere film, dünyanın iki yakasından iki şahane, oyun tarzları kesinlikle birbirine ters oyuncuyu birarada izleme fırsatı veriyor izleyiciye, hem de neredeyse diyalogsuz geçen yaklaşık iki saat boyunca. Ama ikili arasındaki hem bahsettiğim oyun farkının da desteklediği, hem de öykünün de beslediği gerilim, izleyiciyi bir dakika bile yerinde oturtmuyor. Sırayla üstünlüğü geçiren iki asker, birbirleriyle tam bir kedi-fare oyunu oynuyor.

Yönetmen bu filmden önceki ilk uzun metrajı, şaşırtıcı derecede kişisel bir anlatıma sahip suç ve intikam filmi Point Blank’e (1967) kadar televizyon yönetmeniydi. Hemen ardından gelen Hell in the Pacific’te de az sayıda oyuncuyla müthiş bir gerilim yakalama adına yine sinemaya yenilikler sunan Boorman, farklı türlerde yapımlar vererek, 2014’teki Queen&Country’ye kadar sanat yoluna devam etti.

toshiro mifune ile ilgili görsel sonuculee marvin ile ilgili görsel sonucu

Marvin ve Mifune, çok da çekici olmayan tiplerini oyuncu personalarıyla örterek bu dezavantajı avantaja çevirmeyi başaran sayılı aktörlerden. Mifune, Kurosawa’nın neredeyse kadrolu oyuncusuyken ünü ülke sınırlarını aşmış ve çeşitli uluslararası yapımlarda boy göstermişti. Bizde bir dönem Shogun adlı dizideki Toronaga karakteriyle çok tutulmuştu.

 

CANİLER AVCISI

(The Night of the Hunter, Charles Laughton, 1955)

İlgili resim

 

Büyük Depresyon yıllarında, 100.000$’lık bir banka soygunu esnasında, Ben Harper iki kişiyi öldürür. Yakalanmadan önce, çok sevdiği çocukları John ve Pearl’e, kimseye, hatta anneleri Willa’ya bile, parayı nereye sakladığını söylememelerini tembihler. Parayı, kızının her zaman yanında gezdirdiği oyuncak bebeğinin içine saklamıştır.  Ben, yakalanır ve ölüme mahkum edilir. Ama infazdan önce, hücre arkadaşı olan, giyimine düşkün, gerçek bir kanun kaçağı ve bir katil olan, yalnız kadınları, özellikle zengin dulları kandırarak onların paralarına konup, onları ortadan kaldırmayı meslek edinmiş Harry Powell, ondan paranın yerini öğrenmek için herşeyi yapar, ancak başarılı olamaz. Ben’in infazından sonra, Harry, onun karısı Willa’yı sonraki hedefi olarak tayin eder. Çünkü aileden birinin paranın yerini bildiğini tahmin etmektedir. Bir daha evlenmemeye yemin etmiş olmasına rağmen, Willa Harry’nin gizemli ve dindar görünümlü havasına çabuk kapılacaktır. zira, ben’i yaptıklarına sürükleyenin kendi günahları olduğunu düşünmektedir. Harry de zaten ilk önce kendisini hapishanede çalışan bir peder olarak tanıtır ve idamdan önce Ben’e günah çıkarttıran kişi olduğunu söyleyerek, Willa’yı etkiler. Harry kısa sürede paranın yerini bilenin çocuklar olduğunu anlar. Yeni hedefi çocuklardır.

LoveHate

The Night of the Hunter, Davis Grubb’ın 1953’te yayınlanan ve hayli tutulan romanının bir uyarlamasıydı. Roman aslında iyiyle kötünün çatışmasını temel alan basit bir kurgu üzerine kuruluydu. Buna rağmen aşırı igi çekti, ama buna neden zaten (bugün bile) insanların efsanelere, masallara, özellikle dinsel mitlere olan düşkünlüğüydü. Bunlarda da iyi ve kötü, keskin sınırlarla birbirinden ayrılıyor, iyi, kötü ile olan amansız savaştan her zaman galip ayrılıyordu.

Film de bu anlatıyı olduğu gibi yineliyor elbette, bir roman uyarlaması olarak. Fakat büyüsü, çekiciliği de oradan geliyor zaten. Harry’nin din adamı kisvesi altında iş görmesi ile öykü dinsel mitlerden, kaçan çocukları takip ettiği uzun (ve gerçekten başarılı görüntü yönetmenliğinin eşlik ettiği) sahnelerde cadı masallarından, Harry’nin bir efsane canavarı temsilinden ve bir elinde AŞK, diğer elinde NEFRET yazarak oluşturduğu kişisel mitolojiden dolayı da efsanelerden referans almaktaydı. Dışavurumcu ve alabildiğine eski tarz oyunculuk, aslında tiyatrodan gelme büyük bir oyuncu olan yönetmen (ki bu tek filmi olacaktı, fakat bu durum filmin klasikleşmesinin önüne geçemedi) Laughton’un da tercihiydi kuşkusuz. Sessiz dönem yıldızlarından Lilian Gish’i yaşlılık dönemi başında, kendi sesiyle izlemek de ayrı bir tat.

Neticede film, özellikle Mitchum’un oyunuyla kültleşti ve pek çok filmde göndermelerle anıldı. Örneğin 1983 yapımı Cazgı Kardeşler (The Blues Brothers, John Landis) filminde Jack ve Elwood kardeşler, ellerinin parmaklarına adlarının harflerini yazmışlardı. Bu çılgın komedide yine dinsel referanslar çoktu ve aynen Harr gibi, onlar da kıyafetlerine dikkat etmekteydiler!

Roman, 1991’de David Greene tarafından televizyona da aktarılmış, Mitchum’un rolünü Richard Chamberlain oynamıştı.

 

IGUANANIN GECESİ

(The Night of the Iguana, John Huston, 1964)

the night of the iguana ile ilgili görsel sonucu

Rahip T. Lawrence Shannon iki senedir Meksika’da yaşamakta, bir seyahat acentası için turistlere rehberlik yapmaktadır. birtakım nahoş olaylar neticesinde kilisesinden kopmuştur. Şimdi de liderliğini Judith adında himayesinde genç ve alımlı bir kızı gezdiren  bir bayanın liderlik ettiği bir grup Teksaslı orta yaşlı bayanı gezdirmektedir ve Charlotte adlı genç kızın da eski pedere ilgi duyduğu açıktır. Charlotte ve Shannon geceyi beraber geçirdikten sonra, Judith onu kovdurmaya kalkar. Shannon onları arkadaşı Maxine’in işlettiği bir motele götürür. Ancak, Hannah Jelkes’in ve ihtiyar büyükbabasının gelişi, en büyük etkiyi yapar. Kadının hayata ve aşka yaklaşımı, Shannon’u şeytana uymaya zorlar ve hayatını yeniden değerlendirmeye alır.

Öyküsünü bu şekilde özetleyebileceğim yapım, Tenessee Williams’ın ilgi görmüş tiyatro oyunlarından birinin sinema uyarlaması. Senaryo yazımına filmin yapımcı ve yönetmeni, yılların ustası John Huston’da (Malta Şahini, Sierra Madre Hazineleri, Afrika Kraliçesi… başyapıt listesi uzayıp gidiyor) katılmış.

Yukarıda da belirttiğim gibi, aslı bir tiyatro eseri olan metin, sinemaya ustaca aktarılmış ve bunun için de çekim yapılan kasabaların ezotizminden oldukça faydalanılmış. Birbirinden çok farklı karakterde dört insanın şehvetle ve birbirleriyle mücadelesini aktarırken, bu duyguları en iyi yansıtabilecek oyuncuları seçmiş Huston. Eski rahip rolünde Richard Burton her zamanki gibi döktürüyor. Ancak şuh Ava Gardner ve tutuculuğun ardına gizlenmişliğiyle Deborah Kerr, ondan aşağı kalır oyun vermiyorlar. Taze güzelliğiyle gencecik oyuncu Sue Lyon da rolünün gereğini yerine getiriyor. Lyon, baştan çıkarıcı yeni yetme kız rolünü bu filmden iki sene önceki Lolita da da canlandırmış ve o defa James Mason’ı baştan çıkarmıştı.

Filmin en iyi kostüm tasarım Oskarı ve En iyi Yardımcı Kadın Oyuncu, Görüntü Yönetmenliği ve Sanat Tasarımı dallarında da adaylıkları var. çeşitli festivallerde de oyuncularına adaylıklar getirmiş.

 

HORTLAK

(The Ghoul, T. Hayes Humter, 1933)

the ghoul 1933 ile ilgili görsel sonucu

Bıçaklı, gizemli bir Arap olan Aga Ben Dragore,  antik bir mezardan çalınan büyülü bir mücevheri aramaktadır. Hırsız ona mücevheri, eski Mısır tanrılarının pagan gücüne inanan, fanatik bir Mısır bilimcisi olan Profesör Morlant’a sattığını söyler. Gizemli bir hastalıktan dolayı ölürken, profesör uşağına mücevheri eline bandajlamasını söyler ve bu isteğini gerçekleştirmemesi halinde lanetleneceğine dair de uyarır onu. Mülkündeki Mısır tarzı ezarına gömülmesinden sonra, bir hırsız değerli mücevheri cesetten çalar. Bir sonraki dolunayda hortlak görünümlü ölü adam mezarından çıkar ve mücevherinin peşine düşer.

the mummy karloff ile ilgili görsel sonucu

(The Mummy)

1932’deki Mumya’nın (The Mummy, Karl Freund) süksesinden sonra, o rüzgardan faydalanmak isteyen yapımcılar, anlaşılan benzer bir konuyu ele alarak, daha büyük bir gişe başarısı yakalamak istemişler. Durum böyle olabilir ya da olmayabilir, fakat, görüntü yönetiminin ve atmosfer yaratımının o korku klasiğindeki seviyede, hatta bazen üstünde olduğu kesin. Teknik ekibin Alman ekspresyonist sanatçılardan oluşması da bunda etken. Büyük Boris Karloff, rolünün gereğini yerine getiriyor elbette.

the ghoul karloff ile ilgili görsel sonucu

(The Ghoul)

Yönetmen, bizde pek tanınmayan, çok fazla dikkate değer yapıt verememiş biri. 1910lardan itibaren muhtelif dramlar ve gerilim, korku filmleri çekmiş yönetmen. The Ghoul, onun ustalık dönemi yapımlarından sayılabilir, ancak bundan bir sene sonra da sinemayı bırakmış!

 

LA MANCHA’DA KAYBOLMAK

(Lost in La MAncha, Keith Fulton & Louis Pepe, 2002)

lost in la mancha ile ilgili görsel sonucu

Yönetmen Terry Gilliam,  Cervantes’in Mançalı Don Kişot’unu büyük ekrana taşımaya çalışan son yönetmendi ve film, Don Kişot’u Öldürern Adam (The Man Who Killed Don Quixote) adını alacaktı.  Filmin çekimlerine daha başlanmadan, hollywood stüdyolarından Avrupalı finans çevrelerine transfer olan Gilliam, vizyonunu yeniden gözden geçirecetir, çünkü kafasındaki 40 milyon dolarlık bütçe, 32 milyon dolara düşmüştü ki, bu rakam Avrupa standartlarında yine de çok yüksekti.  Ama Gilliam bir hayalciydi, ana karaktere çok benziyordu bu yönüyle ve bu film için vizyonu uzlaşılmaz ölçüdeydi, yani azalan bütçe ile hata yapma şansı yükselmişti ve dolayısıyla başarılması gereken şey, bir mucizeydi. Ön prodüksiyon esnasında ve filmi çekerken, Gilliam’ın gözönüne almadığı şey, aktörlerinden kaynaklanan kontrata bağlı ve sağlıkla ilgili meselelerdi. Ve elbette Tabiat Ana’nın etkileri. Soru şuydu: Gilliam’ın acaba, işler kötü giderse, bir B planı var mıydı?

Belgesel tarzındaki filmin yönetmenleri, aslında filmin çekimi başladığında, sete bir nevi kısa, televizyona yönelik tanıtım filmi çekmek için gitmişler. Ancak, çekimler ilerledikçe şahit oldukları aksaklıklar, talihsizlikler neticesinde kameralarıyla belgeledikleri evren öyle büyümüş ki, bunu bir filme dönüştürme fikri gündeme gelmiş. Gilliam’ın da onayıyla, ortaya Lost in La Mancha çıkmış.

lost in la mancha ile ilgili görsel sonucu

Belgesel, Monty Python ekibinde yetişip de usta bir yönetmen haline gelen eski illüstratör Terry Gilliam’ın içindeki dev ukdeyi gerçekleştirme çabasını anlatıyor kısaca. Biz yönetmeni, Brazil, Twelve Monkeys gibi filmlerinden tanıyoruz daha çok. Uzunca bir kamera arkası olarak da düşünebileceğimiz film, sinemaseverlere, özellikle bu işte çalışmaya niyetli olanlara ufuk açıcı sırlar da veriyor çaktırmadan. Muhtelif festivallerden de ödülle dönmüş bu ilginç yapımı mutlaka görün.

Bu arada Terry Gilliam’ın nihayet muradına ereceği müjdesini de vereyim. Don Kişot’u Öldüren Adam, nihayet çekiliyor. Jean Rochefort’lu, Johnny Depp’li muhteşem kadroyla değil elbette. Don Kişot’u Jonathan Pryce’ın canlandıracağı sürpriz bir kadroyla!

 

GİZEMLİ NEHİR

(Mystic River, Clint Eastwood, 2003)

 

mystic river ile ilgili görsel sonucu

1975 yazında, Boston’da bir mahallede 3 çocuk, Dave Boyle ve iki arkadaşı, Jimmy ve Sean, kaldırımda oynarlarken, Dave iki adam tarafından alıkoyulur ve kendisine tecavüz edilir. Neticede, Dave ergenliğini bu travmayla geçirir.  Jimmy, eski bir suçludur ve aralarında tek baba olandır. Kızı Katie bir gün ölü bulunur ve Dave bir numaralı şüphelidir. Sean bir cinayet masası dedektifidir ve Katie’nin katlini araştırırken, kendisini geçmişteki ve şimdiki şeyanlarla yüz yüze bulur. Katie’nin bir erkek arkadaşı olduğunu ve onun babasına ait bir silahın da olaya dahiil olduğunu bulması, o genci de şüpheli listesine sokar. Sean, Katie’nin katilini bulabilecek midir? Jimmy bu soruşturmadan yara almadan çıkabilecek midir? Ve Dave kaçırıldığında gerçekte neler olduğunu kavrayabilecek midir?

En İyi Erkek Oyuncu, Yardımcı Erkek Oyuncu ve Film Oscarlarını toplayan filmin, osene En İyi Yönetmen, En iyi Yardımcı Kadın Oyuncu ve SEnaryo dallarında da adaylıkları vardı ki Altın Küre’de aldığı ödüller, Oscar’ın sonuçlarının da habercisiydi. Cannes’da Eastwood’a bir Altın Palmiye adaylığı da getiren filmin, çeşitli festivallerden toplam 53 ödülü, 142 adaylığı bulunuyor.

Bu döküm bir yana bırakılırsa, film, artık çoktan ustalar arasında dı anılmaya başlanmış bir yönetmenin elinden çıkma.  Sean Penn, Tim Robbins, Kevin Bacon, Laurence Fishburne gibi birbirinden yetenekli, her biri beyazperdede kendini kanıtlamış aktörleri biraraya getirerek de başarı garanti altına alınmış zaten. Dennis Lehane’ın aynı adlı romanından deneyimli senarist Brian Helgeland’ın (Payback, Robin Hood) senaryoya aktardığı yapım, iyi bir polisiye dram ve yılların kovboyu Eastwood’un artık uzmanı olduğu bir türün de yetkin bir örneği.

KORKUNÇ SOYGUN

(The Anderson Tapes, Sidney Lumet, 1971)

Hapiste geçirdiği 10 yılın ardından salınan bir hırsız olan Duke Anderson, eski kız arkadaşı Ingrid ile birlikte lüks bir daireye taşınır. Bütün binayı soymak üzere bir plan yapmaktadır. Ancak bilmediği şudur ki, araştırılan konunun odağında olmamasına rağmen, her hareketi hem ses, hem de görüntü olarak kaydedilmektedir.

Hollywood bu türde soygun filmlerinde ’50lerden bu yana rüştünü ispatlamış durumdaydı. The Hot Rock (Peter Yates, 1972), The Asphalt Jungle (John Huston, 1950), The Killing (Stanley Kubrick, 1956) gibi çok başarılı örnekler var. Halen de bu türde iyi örnekler vermeye devam ediyor Ocean’s Eleven (Steven Soderbergh) serisi benzeri filmlerle.

Film, Lawrence Sanders’ın o dönem çok satan romanından uyarlanmış. Film, Sean Connery’nin Bond kimliğinden sıyrılması için de öncülük etmiş ve uzun süre Bond’luğa ara vermesine vesile olmuştu. Tabi o yokken tahtına Roger Moore oturdu, ama bu onun ’80lerde yeniden Bondluğa dönmesine mani olmadı, tek filmle de olsa (Never Say Never Again, Irvin Kershner, 1983).

Hikayenin güzelliği, bütün bu kayıtları alan FBI, CIA gibi kurumların, yaptıkları yasal olmadığı için, olaylara müdahale edememesi! Bu durum filme müthiş bir gerilim kazandırıyor.

Bu türün  ustalarından Sidney Lumet, harika bir kadroyu biraraya getirmiş. Ancak filmin büyük sürprizi,  usta oyuncu Christopher Walken’in uzun metraj bir filmdeki ilk önemli rolünü üstlenmiş olması ki oyuncu gelecekte varacağı noktanın pırıltılarını da bu muhteşem soygun filminde etrafa saçıyor…

BİR ULUSUN DOĞUŞU

(The Birth of a Nation, D.W.Griffith, 1915)

İki birader, Phil ve Ted Stoneman, Piedmont, Güney Carolina’daki arkadaşları olan Cameron ailesini ziyaret ederler. Bu dostluk, İç Savaş esnasında bozulur, çünkü Stoneman ve Cameron aileleri, farklı taraflarda yer alırlar.  Savaşta yaşadıklarını, o dönemin ana olayları etrafında izleriz:  İç Savaşın büyümesi, Lincoln’e yapılan suikast ve Ku Klux Clan’ın ortaya çıkışı gibi.

Yönetmen Griffith sinemanın ilk büyük yönetmenlerinden ve kuramcılarından bir olarak tanınıyor. Film, zamanının ırkçı politikalarını en kaba şekilde yansıtmakta. Sırtını da feci şekilde melodrama yaslamış olmakla birlikte film, pek çok sinema yazarı tarafından film dilinin grameri olarak anılıyor. Aynı durum, Griffith’in bu filmin bir özrü olarak çektiği Intolerance (1916) için de geçerli. Griffith, neredeyse sinemanın başlangıcına yakın bir zamanda yönetmenliğe başlayıp, 1950lerin başına değin film yapmayı sürdürdü. Bu süreçte Orphans of the Storm (1921),  Way Down East (1920) gibi klasikler de üretmesine rağmen, adı anılan ilk iki filmdeki başarıyı asla yakalayamadı.

Film o dönem için, hele sessiz bir film için oldukça uzun olan süresine rağmen, hala pek çok lezzetli, sinemasal an içeriyor ve bir sürü çekim açısının, tekniğinin de filmle birlikte doğuşuna şahit oluyorsunuz.

GERTRUD

(Gertrud, Carl Theodor Dreyer, 1964)

Ressamların ve müzisyenlerin seçkin dünyalarında, Gertrud, Gustav’la olan evliliğini sonlandırıp, Erland Jansson adında bir besteciyle aşk yaşamaya başlar. O da kadının ideal standartlarına uymayınca, onu da terk eder ve bir tür aşksız bir hayat yaşamaya başlar.  geçmişte, halen Gertrud’un kendisine döneceğinden ümidini kesmemiş olan Gabriel ile de aşk yaşamıştır. Aslında geçmişten bu yana ideali mutlak aşkı bulmak olan kadının kendi isteğiyle sona erdirdiği bu arayış, gerçekten de bitmiş midir?

Venedik Film Festivali’nde FIPRESCI ödülü alan yapım, değerli bir sinema eseri. Bir kere yönetmeni Dreyer, yine Griffith gibi, sinemanın kuramcılarından ve onun da sinemayla birlikteliği daha 20. yüzyılın başlarında başlıyor. Dreyer’in hayat verdiği eserlerin neredeyse tamamı, bugün birer başyapıt görülmekte. Bunlar arasında Leaves from Satan’s Book (1920), Michael (1924), The Passion of Jeanne D’Arc (1928), Vampyr (1932), Ordet (1955), özellikle önemsenen yapımlar. Filmlerinde şiirsel bir anlatıyı tercih eden yönetmen, kendinden sonra gelen pek çok sinemacıya, özellikle de Fransız yönetmenlere  ziyadesiyle yol göstermiştir.

Hjalmar Söderbeg’in bir tiyatro oyunundan perdeye aktarılan eser, Dreyer tarafından senaryolaştırılmıştır. Hikaye melodramın pek çok unsurunu içermesine rağmen, kesinlikle bu anlatı dilinin tuzaklarına düşmemektedir. Görüntüler, ta 1991’deki von Trier başyapıtı Europa’ya değin sanat hayatını kesintiye uğratmamış görüntü yönetmeni Henning Bensten’e aittir ve film siyah beyaz, büyülü sahnelerini biraz da bu sanatçıya borçluudr.

 

ÇEKİRGENİN GÜNÜ

(The Day of the Locust, John Schlesinger, 1975)

 

Hayatın güçlükleri, 1930 sonlarındaki Hollywood’un kapılarının bir defa daha ümitlerini yitirmek üzere olanlara açılmasına neden olacaktır. Sanatçı Tod Hackett, artist, sarışın bomba Faye Greener ile karşılaşıncaya değin, keşfedilecek ilhamlar aramaktadır ve hemen kapılır bu kadına. Ama kadının başka düşünceleri vardır. Onun kurbanı, Homer Simpson’dır ve üçü birlikte, Hollywood’un hastalıklı sistemi içerisinde yavaş yavaş yiteceklerdir.

BAFTA ve Oscarlarda çeşitli adaylıklar kazanan film, En iyi Kostüm dalında bir BAFTA ödülü alabilmişti. Bununla birlikte, gerçekten değeri zamanla anlaşılan bir klasiğe dönüştü. Hollywood ’30larının gerçekçi bir portresini gözler önüne seren yapım, hikayesinde kullandığı hadiseler, yapımevleri ve filmler ile de gerçek hayatla bağını sürdürüyor. Genelde bir kara roman yazarı olan Nathanael West’in aynı adlı, çok satmış romanından sinemaya yapılmış uyarlama. Yönetmeni Schlesinger, gerilimli politik dramalarıyla tanıdığımız, usta bir yönetmen. Filmografisinde Darling (1965), Far From the Madding Crowd (1967), Midnight Cowboy (1969), Marathon Man (1976) gibi modern klasikler yer almakta.

Oyuncu kadrosu da birbirinden değerli isimlerden oluşuyor. Ama özellikle Sutherland’ın vurucu oyunculuğu, aradan sıyrılıyor. Bu arada, hoş bir anekdot: Sutherland’ın filmde canlandırdığı karakterin adı, Homer Simpson!

 

ŞİRKET

(The Corporation, Mark Achibar & Jenniffer Abbott, 2003)

 

18. yüzyılın sonlarından beri, ticari şirketlerin bir şahıs sayıldığı kanuni Amerikan yargısı ile bu dünya üzerinde ekonomik, politik ve sosyal bir güç haline geldi. Bu begesel çeşitli vaka çalışmaları üzerinden organizasyon modelinin derin bir incelemesini yapıyor. Bu “kişi” düşüncesiz, insanlıktan çıkmış bir psikopat gibi davranmakta. Bunu durdurmak mümkün değil gibi görünüyor, ancak insanlar bu yönde cesaretlendirilebilir.  Dünyanın gidişatı gerçekten çok kötüdür.

Muhtelif film festivallerinden 11 ödülle dönen, zamanında ikinci bir Bowling for Columbine (Michael Moore, 2002) vakası olarak adlandırılmış, kaliteli bir belgeselle karşı karşıyayız.  Bir belgesel olarak uzun sayılabilecek bir süreye sahip olan yapım (2 saat 45 dakika) hızlı anlatımıyla bir dakika bile sıkılmadan bilgilenmenizi sağlıyor. 2000 sonrası Moore ile başlayan bu politik belgesel akımı, yarattığı tarzla kendine has bir izleyici kitlesi de yarattı. Bizde de böyle bir harekete ihtiyaç var.

Yönetmenler, daha ’90lardan bu işe aşinalar. Mark Achibar, alternatif medya üzerine kısalı uzunlu pek çok belgesele sahip örneğin.

Filmde yer alan çok vurucu bir lafla bitirmek istiyorum: “150 yıl önce, ticari şirket, görece önemsiz bir kurumdu. Bugünse tümüyle yaygın, her yanı sarmış. Başka zaman ve başka yerlerdeki Kilise, Monarşi ve Komünist Parti gibi, şirket de bugünün baskın kurumu. Bu belgesel, modern ticari şirketin doğasını, evrimini, etkilerini ve olası geleceğini incelemekte. Başlangıçta kısıtlı bir hakimiyet verilmişken, ne oldu da şirketler böylesi sıradışı bir güce ve etkiye sahip oldular?”

 

LEYLEKLER UÇARKEN

(The Cranes are Flying, Mihkail Kalatozov, 1957)

Veronica ve Boris are Moskova sokaklarında gezinir ve birbirlerini çok severler. Veronica gülmektedir, çünkü bu sabah ikisi de mutlu insanlardır. Gökyüzünde leylekler görürler.  Veronica’nın evine giderlerken, nehrin kıyısındaki randevularını konuşurlar. Ve Moskova’da 2. Dünya Savaşı başlar. Boris bir fabrikada çalışmaktadır ve Veronica ile konuşmaya fırsat bulamaz. Orduya katılmak durumundadır.

Leylekler Uçarken’i ilk defa TRT’de izlemiş olmalıyım. Görüntüleri ve romantik anlatımıyla hayli etkilenmiştim. Yıllar sonra Ortadünya’da vcd’sini bulduğumda inanılmaz mutlu olmuştum. Gerçi şimdi internette ulaşılabilir bir film. Ama yine de arşivimin nadide bir parçası.

İlgili resim Kalatozov.

Cannes’da yönetmenine Altın Palmiye getiren filmin başka festivallerde de çeşitli adaylıkları bulunmaktaydı. Rus sineması, kullandıkları inanılmaz açılar, mizansenlerle her zaman çok çekicidirler. Bu, sinemanın neredeyse başlangıcından beri böyleydi. Sinema kuramcılarının genelde Rusya’dan çıkması boşuna değil.

Veronica’yı canlandıran Tatiana Samoilova, 2. Dünya Savaşı Moskova’sının acı tatlı dünyasını yüzünde mükemmel yansıtan bir aktris ve kameraya da çok yakışıyor. Siyahbeyaz sinematografisinde gölgelerle çok iyi oynayan, şiirsel görüntüler, 95 dakikalık bir sevda ağıtı okuyor seyirciye.

mikhail kalatozov ile ilgili görsel sonucu

Belgeselden gelen Kalatozov, I am Cuba(1964), The Red Tent (1969), True Friends (1954) gibi klasikleşmiş yapımlara da imza attı. Bir başka dahi yönetmen Sergei Parajanov ile hemşeri olan yönetmen, 1950lerde Rusya’nın Sinema işlerinden sorumlu bakanı olmuştu.

 

AŞK ÖLÜMDEN SĞUKTUR

(Love is Colder than Death, Rainer Werner Fassbinder, 1969)

love is colder than death trailer ile ilgili görsel sonucu

Katılmayı reddettiği sendika tarafındanpeşine salınan gangster Bruno ve metresi arasında kalan üç kağıtçı kadın satıcısı Franz’ın hikayesini anlatan alışılmadık bir gngster öyküsü. Franz’ın kız arkadaşı Joanna’yı paylaşmaya sıra gelinceye kadar, Franz ve Bruno, çok iyi birer arkadaş olurlar. Ama Joanna kısa sürede Bruno’dan sıkılacaktır

Kendine has tarzı ile sıradışı öyküler anlatan, temelde Amerikan melodramından fazlaca etkilendiğini saklamayan yönetmen, kırkına bile varmadığı genç yaşında, 1982’de aramızdan ayrılmadan önce kırk kadar esere imza atmıştı. İlk uzun metrajı olan bu film, Berlin’de Altın Ayı’ya aday da gösterilince, adının tüm dünyada tanınmasına vesile olmuştu. Bunun dışında ardında American Soldier (1970), Bitter Tears of Petra von Kant (1972), Fear Eats the Soul (19749, Despair (1978), Lili Marleen (1981), Lola (1981) gibi pek çok klasik bırakan yönetmen, televizyona da Berlin-Alexanderplatz (1980) gibi çok kaliteli işler yapmıştı.

love is colder than death trailer ile ilgili görsel sonucuFassbinder

Filmlerinde genellikle aynı ekiple çalışmayı tercih eden yönetmen ilk filminde çalıştığı yıldız oyuncu Hanna Schygulla’ya filmlerinin çoğunda yer vermişti. Filmlerinde sık sık kendi de boy göstermekten geri durmazdı. Anarşist yapımların yanısıra, dediğimiz gibi, en sevdiği tür olan melodrama dayalı hikayeler anlatmayı severdi.

love is colder than death trailer ile ilgili görsel sonucuHanna S.

Film, antikahramanlardan oluşan kahramanlarıyla, çekici bir anlatı sunuyor.

SİHİRBAZ

(The Magician / Ansiklet, Ingmar Bergman, 1958)

‘Vogler’in Manyetik Sağlık Tiyatrosu’ şehre gelince, bir seyircisi olmak durumundadır. Vogler’in başka yerlerdeki doğaüstü karmaşa varyetesine dair raporları okuyan şehrin polis şefi ve tıbbi araştırmacısı gibi önde gelenleri, Vogler’dan halka sunum öncesinde kendilerine örnek bir gösteri yapmasını isterler. Bilimsel düşünceye inanan şüphe içindekiler, onları şarlatan olarak yaftalamaya çalışırlar, ancak Vogler ve ekibi, onlar için fazla zekidirler.

Ingmar Bergman’ın çoğu filmi, zekayı kurcalar, heyecanlandırır. Bu filmin de yönetmenin diğer eserlerinden bu anlamda ayrılır yanı yok. Üstüne üstlük bir dolu sembolizm içeriyor. Bu zaman zaman filmi anlaşılmaz kılsa da, Bergman’ın amacı zaten seyircisini düşündürmek öncelikle.

the magician bergman ile ilgili görsel sonucu

Ingrid Thulin ve Max von Sydow

Yönetmen, burada da adeta bir ekip haline geldiği oyunculaından Max von Sydow ve Ingrid Thulin ile çalışıyor. Venedik Film Festivalinde En İyi Film ve Jüri Özel Ödülü almıştı. Bergman’ın görece daha az bilinen filmi, ama bu filme gelinceye kadar Yedinci Mühür’ü, Yaban Çilekleri’ni çoktan çekmiş bir usta karşımızdaki.

 

KAN KORİDORLARI

(Corridors of Blood, Robert Day, 1958)

Ameliyata alınan hastaların acılarını azaltma hedefiyle, Dr. Thomas Bolton, bin zahmetle derece derece bağımlısı olacağı, afyon bazlı bir anestezik geliştirir. Deneylerini sürdürmek ve bağımlılığına kaynak bulmak için sürekli destek sağlamak adına, yerel hastaneye kadavra satmak için onun imzasını kullanan bir grup katilin oyuncağı olur.

corridors of blood ile ilgili görsel sonucuBoris Karloff

Sırf Karloff ve Lee’yi bir arada izleme keyfi için bile seyredilebilecek, keyifli bir korku (bugünkü anlayışla daha çok gerilim) filmi. O yıllarda ve neredeyse tüm ‘60lar boyunca, korkunun eski yıldızlarını birlikte kullanan pek çok film yapılmıştı. Lee ve Karloff da bunlardan birkaçında bir araya geldiler.

corridors of blood ile ilgili görsel sonucu

Christopher Lee

Robert Day, aslında bir tv yönetmeni. Bununla beraber, filmde, hikayeye uygun oyuncuların da katkılarıyla, zamanına göre hayli başarılı bir iş çıkarmış.

 

DÜŞMANIM

(Enemy Mine, Wolfgang Petersen, 1985)

Uzak gelecekte, galaksi kolonileştirilirken, insanlık, Draco gezegeninden kertenkele benzeri deri yapısına sahip Draclara karşı mücadeleye girişir. İki ırk da pek çok dünyanın kontrolünü ele geçirmeye çalışmaktadır. Bir uzay çatışması esnasında, uzay pilotu Willis Davidge, bir volkanik gezegen olan Fryine IV’e çakılır. Orada yalnız olmadığını anlar ve Jeriba Shigan adında bir Drac’ın da aynı gezegene düştüğünü öğrenir. İkili düştükleri gezegende hayatta kalma mücadelesi verirken, birbirlerine nefretlerini kusar, ancak mecburiyetler onları müttefik haline getirecektir. Zamanla birbirlerinin kültürlerini öğrenirler ve iyi dost olurlar.

enemy mine ile ilgili görsel sonucu

Wolfgang Petersen, TV yönetmenliğinde epeyce deneyim kazandıktan ve bir iki uzun metraj da çektikten sonra, 1981 yapımı Das Boot ile olağanüstü bir çıkış yapmış, pek çok festivalden ödül ve adaylıklar almıştı. Hit fantezi Neverending Story’ye de 1984’te imza attıktan hemen sonra, Hollywood’a transfer olmuş, ABD-Batı Almanya ortak yapımı olan bu filmi gerçekleştirmişti. Petersen, sonrasında üstünyapım ve felaket filmi denemelerine yoğunlaşacaktı.

hell in the pacific ile ilgili görsel sonucu

Film, izole bir gezegende (adada) baş başa yaşamak durumunda kalan iki ezeli düşmanı ele alan hikayesiyle, Toshiro Mifune-Lee Marvin ikilisini bir araya getiren muhteşem savaş filmi Hell in the Pacific’i akla getiriyor. Bir nevi o filmin uzay uyarlaması. Bugün hayli eskimiş teknolojisine rağmen, hayli ilginç detaylar içeriyor.

 

MUTLULUK

(Happiness, Todd Solondz, 1998)

Bir kadın erkek arkadaşından ayrılır, arkadaşı bunun kilolarından dolayı olduğunu düşünür. Bir adam, yan komşusuna onu çekici bulduğunu söyleyememektedir. Yaşlı bir çift ayrılmak istemekte, ama boşanmaya yanaşmamaktadır. 11 yaşındaki bir çocuğun derdi bir türlü büyümemektir. Bir terapist yeniyetme dergilerine mastürbasyon yapar. Ofis çalışanları, yakında ölen bir iş arkadaşlarının yüzünü hatırlamaya çalışırlar. Bir kadın isteyebileceği her şeye sahip olduğundan emindir. Bu bireylerin hayatları, yaşamlarını kendilerince değiştirmeye kalktıklarında kesişir.

Solondz, insan ilişkileri üzerine yerinde tespitlerde bulunduğu eserleriyle, kendine has bir hayran kitlesi edinmiş bir yönetmen. 1995 yapımı Welcome to the Dollhouse filmiyle Sundance’ta ödül alınca dikkati üzerinde toplayan yönetmen, üç yıl sonra Happiness’ı gerçekleştirdi ve bugüne kadar da çizgisinden taviz vermedi.

happiness philip seymour hoffman ile ilgili görsel sonucuHoffman

Kendine özgü oyun tarzı ve tipiyle belli bir hayran kitlesi edinmiş, genç yaşta aramızdan ayrılan muhteşem aktör, Philip Seymour Hoffman’ı başrole taşıyan yapım, karakterlerine mesafeli yaklaşımıyla başta izleyene tuhaf gelebilir, fakat hikaye ilerledikçe filmden tat almaya başlıyorsunuz. Güzel.

 

AVRUPA

(Europa, Lars von Trier, 1991)

Bir Amerikalı, Almanların çöküşünün ardından 1945’teki savaş sonrası Almanya’sına gider. Amcası ona Zentropa treninde uyuma yataklı vagon kondüktörü olarak iş bulur. Amerikalı’nın arzusu Müttefik güçlerin uygulamalarına karşı nötr kalmak ve yaralı bir ülkeye yardım için yapabileceği her şeyi yapmaktır, ama kendisini hem Amerikalılar, hem de trenyolunun sahibi olan aile tarafından kullanılırken bulur. Demiryolu yöneticisinin kızına aşık olduktan sonra, tarafsız kalamayacağını ve bazı zorlu kararlar almak durumunda olduğunu anlar.

europa trier ile ilgili görsel sonucu

Kısa filmden gelip, ilk uzun metrajı olarak Epidemic (Salgın, 1987) gibi ilginç bir yapıma imza atan von Trier, bir sonraki filmi olan Avrupa ile başta Cannes olmak üzere, pek çok festivalde ödül alarak, adını tüm dünyaya duyurmayı başardı. Sonrasında ayrıksı, film gramerini alt üst eden filmler yapmaya devam etti ve bir manifesto yayınlayarak, Dogma akımını başlattı.

europa trier ile ilgili görsel sonucu

Avrupa’da Jean-Marc Barr, Udo Kier, Max von Sydow, Eddie Constantine gibi muhteşem isimleri bir araya getiriyor yönetmen. İleride yapacağı ayrıksı filmlerin ipuçlarını da filmde kullandığı kurgu ve anlatımla veriyor izleyiciye.

 

KURTULUŞ

(Deliverance, John Boorman, 1972)

Kuzey Georgia’daki Cahulawassee River vadisi, eyaletin bozulmamış son doğal alanlarından biridir ve bu durum yakında nehre kurulacak baraj ile ortadan kalkacaktır; civardaki alanın büyük bölümü, sular altında kalacaktır. Hal böyleyken, Atlantalı dört şehir kaçkını maceracı, içlerinden sadece ikisi bu alanda deneyimli olmalarına rağmen, nehirde birkaç günlük bir kano turuna çıkmayı kararlaştırırlar. Gittikleri bölge, akraba evlilikleri nedeniyle böyle olduğunu onlara düşündürecek kadar etno-kültürel yönden homojen ve izoledir.  Dörtlünün görece huzurlu geçen gezileri, yarıyolda, kaçakçı işçilerle karşılaştıklarında bozulacaktır. Bu karşılaşma sadece onların vadiden kurtulmak için bir savaşa girişmelerine yol açmaz, aynı zamanda dostluklarını da sorgulayacakları bir mücadeleye dönüşür.

deliverance ile ilgili görsel sonucu

1933 dsoğumlu Boorman, televizyon yönetmenliği ile başladığı kariyerine, bir modern kara film klasiği olan Point Blank (1967) ile uzun metraja sarsıcı bir başlangıç yaparak devam eder. Sonrasında Hell in the Pacific (1968), Leo the Last (1970), Zardoz (1972), Excalibur (1981), Emerald Forest (1985) gibi birbirinden ilginç ve kıymetli pek çok yapıma imza atar. Yönetmenlik kariyerini halen aktif  olarak sürdüren Boorman, ele aldığım filmiyle Oscarlarda En İyi Fil, Yönetmen ve Kurgu adaylıkları almıştı.

nehir tarık akan ile ilgili görsel sonucu

Bu anlatı, yani köylülerin ya da sınıfça aşağı halkın içine düşen kentlilerin maceralarını anlatan yapımlara bir nevi prototip olmuştu. Özellikle korku filmlerinde fazlaca kaynak olarak kullanıldı. Bugün bile Wrong Turn serisi, Jeepers Creepers serisi gibi korku serileri bu yoldan gidiyorlar. Bizde Şerif Gören’in 1977 yapımı Nehir filmi, Deliverance’tan etkiler taşır.

 

SON GÖSTERİ

(The Last Picture Show, Peter Bogdanovich, 1971)

Teksas’taki küçük Anarene kasabasında, 2. Dünya Savaşı ve Kore Savaşı arasındaki boşlukta yaşayan Sonny ve Duane, iki iyi arkadaştırlar.  Çocukluktan ergenliğe geçişin o zorlu dönemini birlikte yaşarlarken, ikili zamanlarını en iyi bildikleri şekilde geçirmektedir; sinemaya gitmek, futbol ve kızlar. Jacey, Duaney’nin kız arkadaşıdır, okulda herkes onu istemektedir ve o da bunun farkındadır. Babası zengindir ve annesi de güzeldir. Herkes Jacey’nin kalbini kazananın hayatının kurtulacağını düşünür. Halk, yaşamlarını sürdürmek ve çocuklarını yetiştirmek için büyük kente göçtükçe, Anarene tükenmektedir. İki dost da kasabayı terk etmek ya da arkadaşları Aslan Sam’den kendilerine kalan sinema salonunu işletmeye devam etmek arasında kalırlar. Lise mezuniyeti yaklaşırken, aşk, yalnızlık ve kıskançlık üzerine bazı zor dersler edineceklerdir.

the last picture show ile ilgili görsel sonucu

(Filmin başrollerinden birindeki metruk sinema binası)

Nazierden kaçarak Amerika’ya sığınan bir ailenin oğlu olarak yetişen yönetmen, 1950lerde aktörlük yaparken, chaiers du Cinema’da yazan Yeni Dalga kuramcılarından etkilendi. Yönetmen olmadan önce Esquire dergisine yazdığı sinema yazılarıyla ünlendi. Düşük bütçeli filmleriyle şöhretli usta yapımcı-yönetmen Roger Corman sayesinde, 1968’de, Boris Karloff’lu Targets ve tam bir Corman düşük bütçeli macerası olan Voyage to the Planet of Prehistoric Women’ı çekerek, yönetmenliğe adım attı. Üçüncü filmi olan The Last Picture Show ile Oscarlarda En İyi Film ödülünü aldı. Sonrasında Paper Moon (1973), Daisy Miller (1974), They All Laughed (1981) gibi kaliteli yapımlarla yoluna devam eden yönetmen,  ’90ların ikinci yarısından itibaren televizyona yöneldi ve halen televizyona işler yapmayı sürdürüyor.

the last picture show ile ilgili görsel sonucu

(Gencecik Bridges and Shepherd)

Film, aslında klasik Amerikan dramasını belgeselvari bir tarzda sunarak ve kadrosunda o dönemin gelecek vaat eden, Jeff Bridges, Sybill Shepherd (Yıllar sonra Mavi Ay dizisiyle tanıyıp, seveceğiz onu) gibi oyuncularını kullanan yapım, Robert Surtees’in kaliteli görüntü yönetimiyle de kendini seyrettiriyor.

 

GEYŞA EVİ

(The Geisha House / Omocha, Kinji Fukasaku, 1998)

the geisha house 1998 ile ilgili görsel sonucu

Genç Tokiko, geyşa çıraklığının başlamasını bekleyerek, bir geyşa evinde hizmetçi olarak çalışmaktadır. Bu hizmeti esnasında, geyşaların kurallarını, aşklarını, güzelliklerini ve insanlıklarını öğrenecektir.

Kinji Fukasaku bizde, dünyada da olaylar yaratan Battle Royale serisiyle ünlü bir yönetmen. 60ların başından bu yana eser koymaya devam eden, üretken bir yönetmen Fukasaku. KAriyeri boyunca uzay filminden korku filmine, çok çeşitli türlere el atmış yönetmen. Bu filmiyle Asya festivallerinde ödüller ve adaylıklar kazanmş.

the geisha house 1998 ile ilgili görsel sonucu

Oyuncular bizde tanınan isimler değil. Ama senarist Kaneto Shindo, Fukasaku’dan da eski bir yönetmen. Film, geyşa yaşamını bir belgesel titizliğiyle ele alıp, aktarıyor seyirciye.

 

AKASYA

(Acacia, Ki-hyeong Park, 2003)

acacia 2003 afiş ile ilgili görsel sonucu

Çocuk sahibi olmadaki başarısızlıklarından sonra, Dr. Kim Do-il ve babası, karısı Choi Mi-sook’u yetimhaneden bir evlat edinmeye ikna ederler. Mi-sook, sanata çok bağlıdır ve ağaçlar çizmeyi seven, altı yaşındaki Kim Jin-sung’u seçer. Oğlan, sekiz yaşındaki komşu kızı Min-jee ile yakınlaşır ve bahçelerindeki eski bir akasya ağacının cazibesine kapılır. Mi-sook beklenmedik şekilde hamile kalınca, annesi ondan Jin-sung’u yetimhaneye geri vermesini ister. Bu olay oğlanda tepkiye neden olur. Bebek doğduğunda, Mi-sook, akasya ağacının annesi olduğuna inanan  Jin-sung’a iyi davranmaz ve yağmurlu bir gecede çocuk kaybolur. İzleyen günlerde, aile Jin-sung hakkındaki karanlık gerçekle çıldırmanın eşiğine gelecektir.

Güney Kore Sineması, yedinci sanata pek çok önemli isim kazandırdı ve kazandırmaya da devam ediyor. Joon-ho Bong, Ki-duk Kim, Chan-wook Park, Chang-dong Lee, Seung-wan Ryoo ve Jae-yong Kwak gibi yönetmenlerin katıldıkları uluslararası festivallerde gösterdikleri başarılarla açtıkları yolda, geriden gelen pek çok Güney Koreli yönetmen ilerlemeye devam ediyor. Asya sinemasını temsil etmede Güney Kore, Japonya ve Çin’i çoktan geride bıraktı ve artık dünya sinemasını da etkisi altına alıyor. Oldboy’un çekiminin üzerinden fazla zaman geçmeden Hollywood versiyonu yapıldı biliyorsunuz.

acacia 2003 ile ilgili görsel sonucu

Güney Kore filmleri, kendine özgü anlatılarıyla, içerdikleri farklı oyunculuklarla, insanı allak bullak eden temposuyla gerçekten kayda değer yapımlar. Akasya da  başta ağır giden anlatıya rağmen, ürpertici hikayesiyle ve içerdiği dramla seyirciyi içine almayı başaran bir film.

 

KARA GÖLÜN CANAVARI

(Creature from the Black Lagoon, Jack Arnold, 1954)

Amazonn Nehri üzerinde bilimsel araştırmalar yapan bir inceleme ekibi, efsanevi Kara Göl’de tarih öncesi bir Gill-Man keşfeder. Araştırmacılar, gizemli yaratığı yakalar, fakat ellerinden kaçırırlar. Gill-Man döner ve aşık olduğu güzeller güzeli Kay’i kaçırır. Oysa Kay, hem ekiptendir, hem de aralarındaki bir bilimadamının nişanlısıdır.

creature from the black lagoon ile ilgili görsel sonucu

’50lerde bu gibi canavarlı filmler, özellikle Amerikan sinemasında revaçtaydı. Soğuk Savaş korkusu, film yaratıcılarını yapıtlarında bu düşmanı bu canavarlarla simgelemeye itmişti. Bu canavar filmleri gibi bunun bir alt türü olan uzaylı istilası filmleri de yaygınlaşmıştı.

Gösterildiği yıllara göre hayli üstün bir teknolojiye sahip olan film, üç boyutlu olarak gösterilmiş, William E. Snyder’ın muhteşem görüntüleri (özellikle bir bale gibi kareografisi yapılmış izlenimi veren, aşağıda fotoğrafını verdiğim, canavarın Kay’i su altından takip ettiği sahne muhteşem!) ve Joseph Gershenson’un, genç müzisyen Henry Mancini eşliğinde yarattığı, filme değer katan müzik ile film, artık bir klasik haline gelmiş durumda.

creature from the black lagoon ile ilgili görsel sonucu

Yönetmen Jack Arnold, her biri ilgi görmüş bu türde filmler yapmayı sürdürdü (Tarantula, 1955; Monster on the Campus, 1958), uzay istilası filmleri de yaptı (It Came From Outer Space, 1953) ve tabi fantastik yapımlar (The Incredible Shrinking Man, 1957). Her filminde belli bir düzeyi tutturmayı başaran yetenekli yönetmen, televizyon ve sinemayı birlikte götürdü sanat yaşamı boyunca. Hatta bizde de bir dönem oynayan ve çok tutulan Aşk Gemisi dizisinin pek çok bölümünü yönetti.

Oyuncular, televizyondan gelen, fakat filmdeki rollerini yüzlerinin akıyla yerine getiren aktörler. Film o derece tutuldu ki, iki devam filmi daha yapıldı: Revenge of the Creature ve Creature Walks Among Us (ikisi de 1955). Hatta Clint Eastwood, beyaz perdedeki kısa da olsa ilk rolünü Revenge of the Creature’da aldı!

eastwood in revenge of the creature ile ilgili görsel sonucu

Alın size tıfıl bir Eastwood!

 

İHTİYAR DELİKANLI

(Oldboy / Oldeuboi, Chan-wook Park, 2003)

1988’de yağmurlu bir gecede sarhoşken alınan Oh Dae-Su, bilmediği bir sebeple, penceresiz, izole bir otel odasına tıkılmış halde gözlerini açar. Orada görünmeyen, acımasız gardiyanları onu besleyecek, giydirecek ve intihar etmekten alıkoyacaktır. Odasında onu dış dünyaya bağlayan tek şey televizyondur. Ama sonra, beklenmeksizin, on beş yıl süren tutsaklığın ardından, sebepsizce salınır. Kendisinden bu denli nefret eden kimdir? Oh Dae-Su onu bulup, hesap sorabilecek midir?

Cannes başta olmak üzere çeşitli uluslararası festivallerde 38 ödül ve 18 adaylık almış, kan kokan, muhteşem bir yapıtla karşı karşıyayız! Yönetmenin Sympathy for Mr Vengeance (2002) ile başlayıp, Sympathy for Lady Vengeance (2005) ile biten intikam üçlemesinin ikinci ve en bilinen halkası olan film o kadar tutulmuştu ki, yakın zamanda bir Hollywood uyarlaması bile yapıldı (Spike Lee, 2013).

Güney Kore sineması 90ların sonunda ilk kıpırdanışlarla gelmekte olduğunun sinyalini verip, 2000lerde hızlı bir çıkışa geçmişti. Chan-wook Park , bu yeni dalga yönetmenlerin adından en çok söz ettirenlerin başında geliyor. Filmleri göz alıcı sinematografilerinin yanısıra yaptığı müthiş açı buluşlarıyla da destekleniyor. Oldboy’un meşhur ve Amerikan versiyonunda da birebir kullanılan  sekansı olan koridor kavgasını örnek vermek gerekirse:

Hastasıyım!…

 

POLA X

(Pola X, Leos Carax, 1999)

Genç bir yazar gizemli, siyah saçlı bir kadın tarafından kayıp kardeşi olduğu gerekçesiyle rahatsız edilmeye başlar ve onunla başlayan garip ilişkisi, annesi ve sevimli nişanlısı ile arasını da bozacaktır.

1999 Cannes Altın Palmiye ödülüne aday olan yapım, sıradışı Frtansız yönetmen Carax’ın dördüncü uzun metrajı. 1980’de Strangulation Blues adlı kısayla yönetmenliğe başlaya Carax, çektiği az ve öz uzun metrajlarla sinemaya modern klasikler kazandırırken, arada kısa film örnekleri vermeyi de ihmal etmiyor. Carax’ın alışılmadık bir anlatı kullandığı bir gerçek. Ancak bu durum filmlerini çekici kılıyor aynı zamanda. Boy Meets Girl’deki (1984) muhteşem siyah beyaz görüntüler, Mauvais Sang’da (1986) Denis Lavant’ın yerinde duramayan oyunu, 1991 yapımı Les Amants du Pont-Neuf’taki Juliette Binoche’u gözünü çıkarmaya ve dünyayı yakmaya iten aşk, Holy Motors’un (2012) tümüne sinen o delilik evreni , bu filmleri kült mertebesine yerleştirdi bile. BU dört filmin her birinde kullanılan ortak unsur elbette ki benzersiz, çirkin aktör Denis Lavant.

denis lavant ile ilgili görsel sonucu

Pola X, yönetmenin kült oyuncusunu kullanmadığı şimdilik tek yapım. Oldukça açık cinselliğin sergilenmekten kaçınılmadığı filmin bir sahnesinde 56 yaşındaki Deneuve, bir küvette hayli cüretkar görüntüleniyor ki bazı aktrislerin yaşlanmadığına ikna oluyorsunuz hemen!

catherine deneuve bath scene pola x ile ilgili görsel sonucu

Muhteşem kadın!

 

ELEKTRA

(Elektra, Rob Bowman, 2005)

Savaşçı Elektra neredeyse ölme noktasına geldiği bir deneyim sonrası kiralık bir suikastçı haline gelir ve son iki hedefini korumaya çalışır: dul bir baba ve onun genç kızı. Bu ikisinin ardında bir grup doğaüstü suikastçiler vardır.

Frank Miller başarılı bir çizgi roman yaratıcısı, iyi bir öykücü ve mitolojik kahramanları kullanmayı da iyi biliyor. Özellikle 300 (Zack Snyder, 2006) onun çizgi romanından uyarlanan ve hemen gönlümüzde yer eden bir çalışma olmuştu. Sin City (Frank Miller, Robert Rodriguez, 2005) ve The Spirit (Frank Miller, 2008) gibi yapımlar da kendi çizgi romanlarından uyarlanmıştı ve kendi tarafından yönetilmişti. Miller aynı zamanda senarist ve oyuncu olarak da sinemada çalışmalarını sürdürüyor.

elektra comic book ile ilgili görsel sonucu

Elektra, yukarıda saydığım örnekler kadar başarılı olmuş bir yapım değil. eğlencelik bir yapım ve elinden gelenin iyisini yapmaya çalışıyor. Fakat neticede klasik anlatısıyla bize tanıdık bir öykü sunmaktan ileri gitmiyor.

Başroldeki Jennifer Garner, televizyonda ünlenmiş, Amerika’da çok sevilen, güzel bir aktris. Buradaki role de oturmuş doğrusu. Diğer rollerde uluslararası isimler var ama özellikle kült aktör Terence Stamp, filme renk katmış.

elektra 2005 ile ilgili görsel sonucu

Rob Bowman temelde televizyon yönetmeni. Elektra’ya zarar veren de yönetmenin tv estetiğini filme aktarması olmuş daha çok. Eğlenceli yine de.

 

MONTY PYTHON’DAN VE ŞİMDİ TAMAMEN FARKLI BİR ŞEY

(MONTY PYTHON’s ANd Now For Something COMPLETELY DIFFERENT, Ian MacNaughton, 1971)

And Now for Something Completely Different (1971)

Monty Python’s Flying Circus’ın ilk iki sezonundan derleme skeçlerle oluşturulan film. Monty Python ekibinin ilk sinema filmi.

Ekip, 1969 yılından 1974 yılına kadar BBC için 45 bölümlük Monty Python’s Flying Circus adlı bir dizi çevirmiştir. Dizi skeç ve çizgi film sahnelerinin bir karışımından oluşuyordu. Program, ilk defa 5 Ekim 1969 tarihinde saat 23’de gösterilmiştir. Dizinin adı Python programlama dilinin isimlendirilmesine kaynaklık etmiştir.

monty python ile ilgili görsel sonucu

Monty Python, farklı espri anlayışı ile kısa zamanda popüler hale gelmiş, skeçlerinden ve orada kullandıkları şarkılardan yaptıkları plaklar liste başı olmuş, ünleri bir anda orjinal vatanları İngiltere’nin dışına taşarak kendilerini Amerika’da bulmuş müthiş bir ekip. Tüm skeçleri kendileri yazıp oynayan ekipte kimler yok ki: John Cleese, Eric Idle, Terry Jones, Terry Gilliam, Michael Palin. Bunlardan bazıları hem grubun filmlerini yönettiler, hem de ilerinin usta yönetmenleri arasına girdiler (Terry Gilliam, 12 Maymun ve Brazil ile ortalığı birbirine kattı).

12 maymun ile ilgili görsel sonucu

Filmdeki ve daha sonra yaptıkları Holy Grail, Meaning of Life gibi filmlerdeki espriler bugün dahi aşılmış değil ve hala modern.

 

CANİ

(Monster, Patty Jenkins, 2003)

Christina Ricci and Charlize Theron in Monster (2003)

Bir seri katil haline gelen Daytona Beach fahişesi Aileen Wuornos’un gerçek hikayesinden sinemaya aktarılan film, onun erkekleri öldürmesini ve sonunda 2002’de idam edilmesini anlatıyor. 1989’da, bir fahişe olarak çalışmaktayken nihayet Selby adında genç bir kadınla tanışır ve arkadaş olur. Hayatını düzeltmeye karar vererek yasal iş aramaya koyuluyor ama eğitiminin azlığından ve sosyal becerilerinin yetersizliğinden, her defasında başarısızlığa uğruyor. O da otoyolda fahişelik yapmaya başlıyor ve birkaç müşteriyi soyduktan sonra, nefsi müdafaa ile öldüreceği kişi ile karşılaşıyor. Bundan itibaren de tek hedefi arabasına bindiği müşterilerini öldürüp, paralarını almak oluyor. Neticede yakalanıyor ve savunmasını nefsi müdafaa üzerine kursa da mahkum olmaktan kurtulamıyor.

monster charlize theron ile ilgili görsel sonucu

 

Hollywood yaşanmış suç hikayelerini sever ve seyircinin zevkine göre işlemesini bilir. Bu anlamda klasikleşmiş bir sürü suç draması vardır, Bonnie ve Clyde, Scarface gibi. Bunlardan da genelde iyi filmler çıkar. MONSTER da onlardan biri.  Genelde televizyona işler yapan kadın yönetmen Jenkins’in ilk uzun metrajı olmasına rağmen, hayli başarılı bir iş. Jenkins bundan ancak on küsür yıl sonra 2017’de yeniden sinemaya dönecek ve süper kahraman filmi Wonder Woman’ı yapacaktı.

Film, bu rol için aldığı kilolarla ve yapılan makyajla tanınmayacak hale gelen Charlize Theron’a bir en iyi kadın oyuncu Oscarı kazandırmış, yine Altın Küre’de, Berlin’de oyuncuya aynı ödülü getirmiş, pek çok festival gezmiş bir yapım.

 

İyi bir suç filmi, aynı zamanda da iyi bir insanlık dramı…

 

BİLİNMEYEN KİŞİLER

(I Soliti Ignoti / Big Deal on Madonna Street, Mario Monicelli, 1958)

I soliti ignoti (1958)

Eski bir boksör olan Peppe, bir rehinci soygunu organize eder. İşsiz bir fotoğrafçı olan Tiberio,  bir tahsildar olan Mario, Sicilyalı Michele ve eski bir jokey olan Capannelle de çetenin diğer üyeleridirler. Emekli bir hırsız olan Dante’nin de onları uyardığı üzere, görev o kadar da kolay değildir…

50lerde kalabalık kadrolu İngiliz Ealing suç komedileri büyük sükse yapmıştı. Özellikle Alec Guinnes’in ününe ün katan bu yapımların benzerleri, hatta bazen daha da özgünleri İtalya’da da yapılmaya başlanmıştı. Bunların en meşhurlarından biri olan filmimiz, gerçekten de döneminin en gözde İtalyan aktörlerini de başrole taşıyarak, müthiş bir kadro oluşturmuş. Vittorio Gassman, Toto, Marcello Mastroianni ve diğerleri normalde farklı oyunculuk geleneklerinden gelmelerine rağmen, yapımda büyük bir uyum sergiliyorlar.

Yönetmen Monicelli, 1935’te başladığı sanat yolculuğunda bu türde toplumsal komedilerle, hicivlerle ünlendi ve 2010’a kadar film yapmayı sürdürdü. İtalyan komedisinin en büyük üstadı olarak da anılan yönetmenin bu alanda önemli ve bizde de bilinen bir diğer yapıtı da Büyük Savaş’tır (La Grande Guerra 1959). Madonna Street, etkili bir suç komedisi olarak benzeri pek çok filmin yolunu açmıştır. Nanni Loy’un yönetmenliğini yaptığı  Audace Colpo Dei Soliti Ignoti (1959) ve Amanzio Todini’nin yönetmenliğindeki I Soliti Ignoti Vent’anni Dopo (1985) ile İtalya’da yeniden çevrimleri yapılmış, Hollywood’da da Crackers (Louis Malle, 1982) ve Anthony ve Joe Russo’nun Welcome to Collingwood gibi tekrarları yapılmıştır. Bob Fosse Big Deal’ı Broadway müzikali olarak uyarlamıştır. (1986).

2006’da 95 yaşındayken tedavi gördüğü hastanenin penceresinden atlayarak intihar etmiş yönetmen.  1946’da da gazeteci-yazar olan babası intihar etmiş. Garip ve hüzünlü bir detay.

Film director Mario Monicelli, right, with Marcello Mastroianni

I Soliti Ignoti, En İyi Yabancı Film dalında 31. Akademi Ödülleri’nde aday olmuştur. Bundan bir yıl sonra Monicelli, en iyi işlerinden biri olan La Grande Guerra (1958) ile Venedik Film Festivali’nden Altın Aslan ile dönmüş ve bir kez daha En İyi Yabancı Film dalında Oscar’a aday gösterilmiştir.

 

BİR TAŞRA PAPAZININ GÜNCESİ

(Journal d’Un Cure de Campagne / Diary of a Country Priest, Robert Bresson, 1951)

Journal d'un curé de campagne (1951)

İdealist, genç bir rahip, yerel kilisenin vaizi olmak için Ambricourt’a gelir. Hristiyan bir hayat sürmeye meyillidir, ama davranışları yanlış anlaşılır. Küçük kasabanın halkı onu kabullenmez ve midesinde ciddi bir hastalık olmasına rağmen, deneyimsiz rahip kasabalılara yardım etmeye çalışır ve oranın zengin bir ailesiyle başı derde girer.

bir taşra papazının güncesi ile ilgili görsel sonucu

Robert Bresson, sinema tarihinin en özgün yönetmenlerinden biri olarak, diğer işlere benzemeyen çiğ bir sinemayı yeğlemiştir. İlk iki filmi Günah Melekleri (1943) ve Boulogne Ormanı’nın Hanımları (1945) özgün yapımlar olmakla birlikte ana akım sinemaya yakındırlar. Ancak sonra gelen filmlerinin tümü minimalist, ayrıksı anlatılarıyla sinema tarihinde yer edinmiştir. Bunlardan bazıları Yankesici (1959), Mouchette (1967), Gölün Lancelot’u (1974) ve Para (1983) filmleridir. Bu filmlerin çoğu önemli festivallerden ödüllendirilmişlerdir.

Filmin ağır başlı, yavaş akan, tam da taşra hayatının hızında yapısı izleyiciye başta korkutucu geliyor, ancak Bresson’un garip bir büyüsü var ve filmin başından kalkmak istemiyorsunuz.

 

JAN DARK’IN TUTKUSU

(La Passion d Jeanne d’Arc / The Passion of Joan of Arc, Carl Theodor Dreyer, 1928)

Maria Falconetti in La passion de Jeanne d'Arc (1928)

Bir şehidin, Jeanne d’Arc’ın (1412-1431) acıları. Jeanne, Couchon’un kendini sorguladığı ve Cizvitlerin yüzüne tükürdüğü bir mahkemeye çıkar. Tutuklanmaya direnir, hücreye tıkılır ve yargıçlar hakkında delil ararlar. Hücresinde sürekli aşağılanır ve yargıçlar onu Bela olarak yaftalarlar. Bir işkence hücresinde tehdit edilir ve sonra tövbe etmeye zorlanır, ama reddeder. Bir mezarlıkta, kalabalığın önünde, bir rahip ve destekçileri onu itirafa zorlarlar, kabul eder ve Couchon hükmü verir. Hücresinde, fikir değiştirdiğini haykırır. Rouen şatosundaki alanda, ateşe atılır ve askerler, protesto eden halka yönelirler…

Maria Falconetti in La passion de Jeanne d'Arc (1928)

Dreyer neredeyse sinemanın emekleme yıllarından itibaren, 1964’e kadar aralıksız film çekmiş, özgün bir yazar-yönetmen. Yönetmenin ve hatta sinemanın sessiz döneminin başyapıtlarından biri kabul edilen bu siyah-beyaz şaheser, döneminin çok ötesinde, riskli açılarda yapılan, büyüleyici çekimleri ve uzun kaydırmalarının yanı sıra, sinema yaşamına üç film sığdırabilmiş, sinemadan erken uzaklaşmış, buradaki oyunuyla bile bütün zamanların en iyi kadın oyuncularından biri sayılmayı başarmış olan Maria Falconetti’nin muhteşem oyunuyla da ünlü.

Maria Falconetti in La passion de Jeanne d'Arc (1928)

Hayatı sinemaya en fazla aktarılan tarihi kahramanlardan biri Jan Dark. Çoğu klasikleşmiş pek çok örneğin arasından sıyrılıp en iyi olmayı başaransa, kesinlikle Dreyer’inki…

 

DÖN BANA

(Come Back, Little Sheba, Daniel Mann, 1952)

Come Back, Little Sheba (1952)

Yirmi yıl boyunca Doc ve Lola Delaney, Doc’un acele karar verilmiş bir nikah olarak adlandırdığı evliliklerinde anlaşamamışlardır.  Lola bebeğini kaybeder ve tüm ilgisini birkaç ay önce kaybolan köpeği Sheba’ya yönlendirir.  Doc tıp okulunu bırakmasına neden olduğu için Lola’yı suçlamaktadır; onun yüzünden gerçek bir doktor olamamıştır. Bir yıl öncesine kadar tek kaçışı alkoldür. Sonra kolej öğrencisi Marie evlerindeki odalardan birini tutar. Doc 20 yıldır ilk defa birine tutku besler. Ama Marie’nin kendi sevgilileri vardır. Lola, Doc’un hislerinden habersiz, Marie’yi kızı gibi sahiplenecektir.

Ä°lgili resim

Daniel Mann, aslında tam bir memur yönetmen olmasına rağmen, otuz beş yıl süren yönetmenlik yaşamına hayli kaliteli filmleri dahil etti. Bunların arasında The Rose Tattoo (1955), I Will Cry Tomorrow (1955), Teahouse (1956), The Last Angry Man (1959), A Dream of Kings (1969), Willard (1971) ve Journey into Fear (1975) sayabileceklerimiz. Hollywood’un ve Akademinin seveceği fakat belli bir düzeyi de aşan filmler yapmakta gerçekten başarılı bir yönetmen Mann. Bu il filminde bile Oscarlarda ve Cannes Film Festivali’nde ödüller almayı bildi.

come back, little sheba ile ilgili görsel sonucu

Hollywood’un revaçta teması olan melodramı oldukça iyi işleyen filmde Burt Lancaster oldukça iyi bir oyun veriyor. Yine de en az onunki kadar kaliteli oyunuyla Shirley Booth öne çıkarak o yılın ödüllerini toplayıvermiş. Kaliteli bir drama izlemek isteyenler için. William Inge’nin aynı adlı tiyatro eserinden filme uyarlanmış. Inge’nin oyunları zaten sinemaya da oldukça uygun ve defalarca filme alınmışlar. Bizde en bilinen örnek, Picnic (Joshua Logan, 1956).

Picnic (1956)

 

DEHŞET

(The Changeling, Peter Medak, 1980)

 

Besteci John Russell ve ailesi harika bir tatil geçirmekteyken,  talihsiz bir otomobil kazası John’un karısına ve kızına mal olur.  Acıya gömülmüşken, Jıhn, Arkadaşlarının ısrarıyla eski bir evi kiralar. Devasa boyuttaki ev John’un müzik yapıp rahatlaması için bütün şartlara sahip görünür. Evde yalnız olmadığını far etmez. Evi cinayete kurban gitmiş bir çocuğun hayaletiyle paylaşmaktadır ve hayaletin onu rahat bırakmaya niyeti yoktur! Arkadaşı Claire Norman ile kafasındaki sorulara cevap bulmaya ve evi temizlemeye çalışırken, onlara güçlü bir adam yardım edecektir.

the changeling ile ilgili görsel sonucu

Hayaletli ev teması Hollywood’un sinemanın neredeyse başlangıcından beri el atmaktan bıkmadığı, bu arada bu konu üzerinden de pek çok başyapıt türettiği bir tür. Dehşet, belki janrın en iyi filmlerinden biri değil, ama katıldığı festivallerden 10 ödül ve 4 adaylık kapmayı bilmiş, türün gereklerini fazlasıyla yerine getiren bir yapım.

the changeling ile ilgili görsel sonucu

Başroldeki George C. Scott zaten bu filme gelene değin hayli deneyim kazanmış, Özellikle Patton’daki oyunuyla hafızalara kazınmış bir isimdi.  Aktris Trish Van Deere, kaçış klasiği The Last Run’da da (Richard Fleischer % John Huston,  1971) biraraya geldiği Scott ile The Day of the Dolphin (1973), The Savage is Loss (George C. Scott, 1974), Movie, Movie (Stanley Donen, 1978) filmlerinde de birlikte oynamıştı.

peter medak ile ilgili görsel sonucu

Filmin İngiliz yönetmeni Medak, 1065’te televizyon yönetmenliğiyle sanat hayatına başladı. 70lerde sinemaya The Ruling Class (1972), Ghost in the Noonday Sun (1973), The Odd Job (1978) gibi klasikler kazandıran yönetmen, 80lerde televizyona ağırlık verdi ve 1993’te Romeo is Bleeding ile sıkı bir dönüş yaptı sinemaya. Kariyerini hala televizyonda sürdüren yönetmen hala faal.

 

RUHLARIN KARNAVALI

(Carnival of Souls, Herk Harvey, 1962)

Carnival of Souls (1962)

Mary Henry, aynı araçta yolculuk etmekte olduğu iki arkadaşıyla birlikte günün keyfini çıkarırken, travmatik bir kaza sonucu köprüden nehre uçarlar. Hepsi de boğulmuş görünmektedir, ancak Mary, bir süre sonra, birden nehirden çıkar. İyileştikten sonra, yeni bir şehirde kilise orgçusu olarak iş bulur. Ama garip hayaletler peşine takılmıştır.

carnival of souls ile ilgili görsel sonucu

Herk Harvey’nin bu ürkütücü korku filmi, ileride Yaşayan Ölülerin Gecesi gibi bağımsız ve kendi dillerini arayan yapımların önünü açacaktır. Harvey 1950’de başlayan yönetmenlik kariyeri boyunca 50 kadar kıs konulu ve belgesel film çekmiştir. Tek uzun metrajı olan Carnival of Souls ona inanılmaz bir şöhret sağlar.

carnival of souls ile ilgili görsel sonucu

Filmde tanınmamış, hatta hayli amatör oyuncular rol alıyorlar, ama zaten korku filmlerine asıl tat katan unsur da bu. Film bu sayede 30 bin dolar gibi bugünün şartlarında hayli komik bir bütçeyle kotarılmış, ama çok ilginç buluşlarla doldurulan anlatısı insanı sürüklüyor. Başlangıçtaki yazıların nehre kapılıp gider gibi dizayn edilmesi dahi iyi bir başarı ve izleyeceğiniz filmin yapısı hakkında fikir sahibi olmanızı sağlıyor.

 

KUMARBAZ DR. MABUSE

(Dr. Mabuse, The Gambler, Fritz Lang, 1922)

Dr. Mabuse, der Spieler (1922)

Dr. Mabuse ve onun suç örgütü, son planlarını yapmaktadırlar; Mabuse’ün stok değişiminden yüklüce kazanç sağlayacağı bir bilgi hırsızlığı işi! Dr. Mabuse bu iş için Folies Bergères şovuna girer. Orada şovun ana gücü olan Cara Carozza, ona Mabuse’ün sıradaki kurbanı, genç milyoner Edgar Hull hakkında bilgi sağlamaktadır. Mabuse sonra psişik manipülasyon gücünü kullanarak Hull’u yüklü bir kayba uğrayacağı bir kart oyununa sokar. Polis Komiseri von Wenk bu gizemli suçu çözmenin peşine düşmüştür.

dr. mabuse ile ilgili görsel sonucu

Dr. Mabuse, usta yönetmen Lang’ın Norbert Jacques’in roman serisinden senaryolaştırarak perdeye aktardığı ve peşinden bir dizi devam filminin de yapıldığı ürkütücü bir suç karakteridir. Başroldeki Rudof Klein-Rogge, bu ve benzeri karanlık, sinsi karakterlerle şöhreti yakalayan, sinemanın neredeyse başlangıcından, 1913’ten itibaren filmlerde yer alan usta bir aktör.

Rudolf Klein-Rogge PictureRudolf Klein-Rogge

Fritz Lang, bizde özellikle başyapıtı Metropolis’le (1927) iyi tanınan, dünya sinemasının en şöhretli yönetmenlerinden biri. 1936’da Almanya’da faşizmin yükselmesi üzerine Amerika’ya geçiyor ve burada çektiği bir diğer başyapıtı Fury’den (1936) itibaren, Hollywood’da daha çok kara film türünde eserler veriyor.

Fritz Lang PictureFritz Lang

Hikayedeki psişik enerjiyi kullanabilme yeteneğine sahip kötü adam figürü, bir başka gerilim başyapıtı olan The Cabinet of Dr. Caligari’yi (Robert Wiene, 1920) çağrıştırarak, hikayenin ondan esinlenmiş olabileceğini düşündürse de, Mabuse gerçekten orjinal bir karakter. Das Testament des Dr. Mabuse (1933), 1000 Faces of Dr. Mabuse (1960) devam filmlerini de Lang yapmıştır.

 

ÇİFTE İNTİHAR

(Double Suicide / Shinju: Ten no Amijima, Masahiro Shinoda, 1969)

18. yüzyıl Japonyasında kağıt tüccarı Jihei, fahişe Koharu’ya aşık olur, ama onu efendisinden satın alıp kurtaramaz. Çünkü bütün parasını orada Koharu ile yemiştir. Jihei’nin karısı Osan kocasını iki çocuğunu göstererek tutmaya çalıışır ve Koharu’dan onu terk etmesini ister. İki aşık 1720’deki Japon toplumunun katı kurallarından bir çıkış yolu olarak birlikte intihar etmeyi seçer.

double suicide ile ilgili görsel sonucu

1931 Japonya doğumlu Masahiro Shinoda bir yazar ve yönetmen olarak tanınır. Bu filmin yanısıra en bilinen işleri Chinmoku/Silence (1971) ve Sharaku’dur (1995). İçinde Berlin ve Cannes’ın da bulunduğu çeşitli festivallerden 16 ödülü ve 13 adaylığı bulunmaktadır. Double Suicide, Monzaemon Chikamatsu’nun aynı adlı tiyatro oyunundan, Shinoda tarafından senaryolaştırılmıştır.

double suicide ile ilgili görsel sonucu

Oyuncular bizde tanınan sanatçılar olmamakla birlikte baş aktörKichiemon Nakamura, Japonya’da sevilen bir televizyon oyuncusuyken 1960larda sinemaya geçmiş, Toshiro Mifune’yi andıran, hayli karizmatik bir aktör.

 

BUFFALO BILL VE KIZILDERİLİLER

(Buffalo Bill and the Indians, or Sitting Bull’s History Lesson, Robert Altman, 1976)

Burt Lancaster, Paul Newman, Geraldine Chaplin, and Frank Kaquitts in Buffalo Bill and the Indians, or Sitting Bull's History Lesson (1976)

Buffalo Bill kendi Vahşi Batı gösterisini sahneye koymayı planlar ve Şef Oturan Boğa’da orada görünmeyi kabul eder. Ancak Oturan Boğa’nın Başkanı ve General Custer’ı da içeren başka bir planı vardır.

buffalo bill and the indians ile ilgili görsel sonucuGerçek Buffalo Bill

George Roy Hill’in Sonsuz Ölüm’den (Butch Cassidy and the Sundance Kid, 1969) sonraki projesi olarak gündeme gelen ve yine Paul Newman’ı başrole taşıyan proje, daha önce de 1968’de Mervyn LeRoy tarafından gündeme getirilmiş ve başrol için Cary Grant düşünülmüş. Aslında filme kaynak olan Arthur Kopit oyunu Indians’ın hakları 1970’te paul Newman tarafından satın alınmış.

Geraldine Chaplin in Buffalo Bill and the Indians, or Sitting Bull's History Lesson (1976)

Neticede proje Altman’a nasip olmuş. Altman’ın ilk düşündüğü isim Marlon Brand’yken, o reddedince rol yine Paul Newman’a kalmış. Film 26. Berlin Film Festivali’nde yarışıp Altın Ayı almış, ama Altman filminin yapımcı tarafından kesildiğini öne sürerek ödülü reddetmiş.

Filmin oyuncu kadrosu hayli kalabalık ve çekici. Altman’ın birlikte çalışmayı sevdiği oyunculardan Shelley Duvall bu filmde de var. Onun haricinde Burt Lancaster’dan Harvey Keitel’a, Geraldine Chaplin’den Kevin McCarthy’ye pek çok ünlü önemli rollerde perdede arz-ı endan ediyor. Guguk Kuşu’yla ünlü dev kızılderili aktör Will Sampson’u burada çevirmen rolünde görmek güzel sürpriz.

Paul Newman and Will Sampson in Buffalo Bill and the Indians, or Sitting Bull's History Lesson (1976)

Altman, sinema kariyerinde pek çok türe girip çıkan usta bir yönetmen. ’60larda 8 sezon Bonanza dizisini yönetmiş olmasına rağmen filmografisinde çok az western var. Çok oyunculu öyküleri de seviyor ve bu zor anlatının üstesinden de hakkıyla geliyor yönetmen.

 

KAFADAKİ KURŞUN

(Bullet in the Head / Die xue jie tou,  John Woo, 1990)

1967’de, bir arkadaşının düğününe giderken genç bir adama yerel bir çete üyesi musallat olur. Sonra, üç arkadaş, çete üyesini öldürerek adaleti sağlarlar, ama çeteden ve polisten sıyrılmak için Hong Kong’dan açmak durumunda kalırlar. saygon’da karaborsa işine girer, savaşa karışır Viet Kong olarak tutuklanır ve sonra Viet Kong tarafından yakalanırlar. Tüm bu güçlükler dostluklarının sınandığı büyük bir macera haline gelecektir.

Jacky Cheung, Waise Lee, and Tony Chiu-Wai Leung in Die xue jie tou (1990)Filmden, Tarantino’ya esin kaynağı olmuşa benzeyen bir sahne.

Yönetmenlik kariiyerine ’79lerdeki karate filmleri furyasında başlayan Woo, bu ticari yapımlar esnasında sanatını oldukça geliştirdi ve 1986’da alametifarikası haline gelecek olan polisiye-macera filmlerinin önünü açacak olan ve kült yıldızı Chow-yun Fat’la da ilk birlikteliği olan A Better Tomorrow’u çekti. Sonra tüm dünyada tanınmasını sağlayacak olan başyapıtı Le Samurai uyarlaması The Killer’ı (1989) yaptı. Sonra her biri son derece başarılı aksiyon yapıtları olan ve Woo’nun imzasını hissettiren Once A Thief (1991), Hard Boi,led (1992) gibi yapımlar gelerek ona Hollywood yolunu açtı. Hard Target (1993), Broken Arrow (1996) derken, onu bizde de bir anda herkesçe tanınır kılan ünlü Travolta/Cage filmi Face Off (1997) geldi. Yönetmen sanat yaşamına Hong Kong ve Hollywood arasında gidip gelerek devam ediyor.

Jacky Cheung in Die xue jie tou (1990)

Bullet in the Head, yönetmenin siyasi içeriği de olan (şimdilik) tek filmi. Burada bir başka kült oyuncusu olan Tony Chiu-Wai Leung‘dan faydalanıyor. Oyuncu sonradan bizde Wong Kar-Wai filmi In the Mood for Love ( 2000) ile ünlenmişti.

Maggie Cheung and Tony Chiu-Wai Leung in Faa yeung nin wa (2000)

Aslında A better Tomorrow serisinin öncesini anlatmak üzere hazırlanan öykü, sonradan yapımcıyla bu konuda anlaşılamaması üzerine farklı bir zemine oturtulmuş.  Bir parça kanlı bir film belki, ama kanlı, yavaş çekimle uzatılmış vahşet dolu sahneler (ve uçuşan beyaz güvercinler) artık Woo’nun imzası haline geldi. 2 saaat 16 dakika olan süresi bir parça uzun kaçıyor, o kadar…

 

HASTANEDE DEHŞET

(The Brood,  David Cronenberg, 1979)

The Brood (1979)

Bir adamın eşi hastalarındaki psikolojik englleri ortadan kaldırmak için yenilikçi ve teatral yöntemleri olan eksantrik ve alışılmadık bir psikoloğun bakımı altındadır. Kızları annesiyle bir ziyaretten döndüğünde ve bereleri, çürükleri olduğu anlaşılınca, babası karısını kızını görmekten alıkoyar ama psikolog buna karşı çıkar. O esnada eşinin anne ve babası garip bir şekilde deforme olmuş çocukların saldırısına uğrarlar ve adam psikoloğun yöntemlerinden şüphelenmeye başlar.

Oliver Reed and Felix Silla in The Brood (1979)

Cronenberg inanılmaz, kendine özgü anlatısı olan, pek çok filmi kült statüsüne erişmiş Kanadalı bir korku filmi yönetmeni. Bu film de onun en iyi çalışmalarından biri olarak kabul ediliyor.

Film, etkileyici bir oyuncu kadrosuna sahip. Bunların en önemlisi kuşkusuz Oliver Reed. Cronenberg oyuncu seçimlerinde bazen çok riskli kararlar verebiliyor. Bir başka klasiği olan Rabid’de de (1977) o yılların ünlü porno yıldızı Marilyn Chambers’a rol vermişti.

Marilyn Chambers in Rabid (1977)

Cronenberg bizde özellikle History of Violence ile (2005) oldukça tanınmıştı. Ama sinefiller onu geçmişten bu yana, video döneminin de katkısıyla bütün filmleriyle takip etmekteler. Bir dönem özellikle rahatsız edici Videodrome (1983) ve Crash (1996) ile hayli ilgi çekmişti.

 

KORKU BURNU

(Cape Fear,  J. Lee Thompson, 1962)

Robert Mitchum, Gregory Peck, and Polly Bergen in Cape Fear (1962)

Kasaba avukatı Sam Bowden’ın hayatı, Max Cady hayatınına dahil olduğunda tehlikeli bir hal alır. Cady, Bowden onun bir kadına saldırdığına dair tanıklk ettiği için içeride 8 yıl yatmıştır.  Cady, salındıktan sonra Bowden ve ailesi üzerinde terör estirmeye başlar. Özellikle de Bowden’ın kızı, Nancy hedefindedir. Başlangıçta Cady, hapishanede edindiği hukuk bilgisini kullanır. Ama savaş gittikçe şiddetlenecektir.

cape fear 1962 ile ilgili görsel sonucu

John D. McDonald’ın The Executioners adlı gerilim romanından James R. Webb tarafından başarıyla senaryolaştırılan yapım, etkileyici başrol oyuncularının da katkısıyla kısa zamanda kültleşen bir klasik.

Mitchumun Cady rolündeki tekinsiz oyunu, daha önce de tanıttığım Night of the Hunter’daki muhteşem tiplemesinin tekrarı gibi dursa da, oldukça modern ve ilave unsurlarla süslenmiş. Gregory Peck, tedirgin avukat Bowden rolünde ustalığını konuşturuyor. 1991’de Martin Scorsese’nin çektiği tekrarında da ikili nin ufak rolleri vardı. Onları bu defa Nick Nolte ve Robert de Niro canlandırıyordu.

Ä°lgili resim

cape fear ile ilgili görsel sonucu

cape fear ile ilgili görsel sonucu

 

ÇILGINLAR OKULU

(National Lampoon’s Animal House,  John Landis, 1978)

Animal House (1978)

Faber Koleji, kötü ünlü bir eve sahiptir. İkinci bir ev daha vardr ki burada da beyaz, anglo-sakson ve zengin genç adamlar kalmaktadır. Dekan, ikinci evin sakinlerinden birinci ev olan Delta House sakinlerini kampüsten attırmaları görevini verir. Dekan’ın planı tutmayacak ve olayların çığrından çıkmasına neden olacaktır.

national lampoon's animal house ile ilgili görsel sonucu

John Landis, 1973’te başladığı yönetmenlik yaşamı boyunca pek çok hit komedi ve korku filmi yapmış, günümüzde hala faal bir yaratıcıdır. Bizde 1980 yapımı Cazcı Kardeşler (The Blues Brothers) ile tanınmış ve çok sevilmiş olan yönetmen, o filmin kalabalık kadrolu, curcunalı tarzının ilk örneğini Çılgınlar Okulu ile vermiştir.

national lampoon's animal house ile ilgili görsel sonucu

Kadro, birbirinden kaliteli komedyenleri bir araya toplamakla birlikte, filmin en büyük sürprizi,  1982’de 33 yaşında çok erken yitirdiğimiz müthiş komedyen John Belushi’yi bizimle tanıştırmasıydı. Belushi, Saturday Night Live tv şovunun ünlü ettiği sayısız yetenekten biriydi. Çılgınlar Okulu ilk sinema filmiydi ve kısacık ömrüne ancak 8 sinema filmi sığdırabildi. Yukarıda andığım Cazcı Kardeşler filmindeki Jake rolü özellikle onu unutulmazlar arasına sokmaya yetmiştir.

cazcı kardeşler ile ilgili görsel sonucu

Çılgınlar Okulu kendisini izleyen Polis Akademisi gibi serilere de bir nevi prototip teşkil etmiştir. Bir ekstra bilgi: National Lampoon, 1970-1998 arasında yayımlanan sıradışı bir mizah dergisidir. Oradan türeyen yazarların ürettiği senaryolar National Lampoon’s başlıklı pek çok çılgın komediye imza attılar ve atmaktalar.

YENİDEN ÇAL, SAM

(Play It Again, Sam,  Herbert Ross, 1972)

Woody Allen in Play It Again, Sam (1972)

Yumuşak huylu bir film eleştirmeni, karısı tarafından terkedilir ve egosu yerle bir olur. Onun örnek aldığı kişi, Homphrey Bogart’ın filmlerinde canlandırdığı sert erkek karakteridir. Yalnız kaldığında, Bogart’ın görüntüsü ona musallat olur ve ona öğütler vermeye başlar! İki evli arkadaşının da cesaretlendirmesiyle, yeni ilişkilere yelken açmayı deneyecektir…

play it again, sam ile ilgili görsel sonucu

Allen’ın kendinin yönetmediği, sadece oyunundan senaryolaştırıp, başrolü oynamakla yetindiği film, Allen sinematografisinin nadide parçalarından biri. Allen, çok kendine özgü bir sinema adamı ve başkalarında itici durabilecek bir oyun ve anlatı tarzını tüm dünyaya kabul ettirmeyi başarmış bir sanatçı. Bu filmde başka pek çok önemli filminde de başrolü paylaştığı, eski hayat arkadaşı Dianne Keaton ile başrolde.

play it again, sam ile ilgili görsel sonucu

Yönetmen Herbert Ross, 1958’de yönetmenliğe başlayıp, 1995’e kadar işine ara vermeyerek, her biri birbirinden değerli pek çok eser bırakıyor ardında. Onu bu filmin haricinde Goodbye Mr Chips (1969), Funny Lady (1995) ve Steel Magnolias (1989) gibi yapımlardan tanıyoruz.

 

ŞANGAYLI KADIN

(The Lady From Shangai,  Orson Welles, 1947)

Rita Hayworth in The Lady from Shanghai (1947)

Michael O’Hara, kötü hislerine rağmen, Arthur Bannister’ın, San Francisco’ya seyreden yatını tutar. yolda, Bannister’ın ortağı Grisby’yi de alırlar. Bannister’ın karısı, Rosalie, kocasından çok Müchael’la ilgileniyor görünür. Sausalito’ya demirledikten sonra, Michael Grisby’nin öldürülmüş olarak ortadan yok olma planına garip bir şekilde uyar. Çünkü Grisby ona Rosalie’yle kaçabileceği, 5000 dolarlık bir para önermiştir. Ama Grisby gerçekten öldürülür ve suç Michael’a kalır. Biri onu tuzağa düşürmüştür, ama kim olduğu belli değildir…

Filmin yazılarında yönetmen adı geçmez, ama film, Orson Welles’indir. Filmde kullanılan yat, Errol Flynn’a aittir ve aralarda yatını kullanır elbette. Hatta filmin bir sahnesinde kadraja girer!

Senaryo, Sherwood King’in tutulmuş bir romanından, yine Welles tarafından ustaca adapte edilmiştir. Sinema tarihinin en iyi gerilim filmlerinden biridir. Welles, yine tüm dehasını konuşturmuştur. Film, en çok da meşhur aynalı sahne ile bilinir.

the lady from shanghai ile ilgili görsel sonucu

the lady from shanghai ile ilgili görsel sonucu

Orson Wlles, bitmemiş filmlerin yönetmenidir aynı zamanda. Korkulan bir yaratıcı olmasının da etkisiyle, filmlerinin en azından yarısı desteklenmeyecek, yarım kalacak ya da elinden alınacaktır. Ölümünden sonra Don Kişot gibi, montajını tamamlayamadığı filmleri yeniden elden geçirilerek restore edilmiştir. Filmler bu halleriyle bile onun dehasının pırıltılarıyla doludur.

 

ÜMİTSİZ SAATLER

(The Desperate Hours,  Orson Welles, 1947)

Humphrey Bogart, Richard Eyer, Fredric March, Dewey Martin, Robert Middleton, Mary Murphy, and Martha Scott in The Desperate Hours (1955)

Hapisten firar ettikten sonra, Glenn Griffin, kardeşi Hal ve üçüncü mahkum, Sam Kobish, saklanmak için, rastlantısal olarak bir ev seçerler. Ev, Hilliard ailesine aittir. 19 yaşındaki kızları Cindy ve küçük oğulları Ralph ile yaşayan Dan ve Ellie’die ailenin üyeleri. Kaçaklar, Griffith’in bir miktar parayla gelecek olan kız arkadaşını, geceyarısına kadar orada beklemeye karar verirler. Kadın gelmeyince, evdeki konuklukları birkaç gün uzar. Dan Hilliard, ailesini tehlikye atmak istememektedir, ama işler de çığırından çıkmak üzeredir.

the desperate hours ile ilgili görsel sonucu

Ä°lgili resim

Joseph Hayes’in romanından ve ondan uyarlanan sahne oyunundan filme aktarılan eser, Humphrey Bogart’ı ve Frederich March’ı Casablanca sonrasında yeniden biraraya getiriyordu. Dozunda bir gerilim ve iyi oyunculuklarla desteklenen yapım, Hollywood’un usta yönetmenlerinden Wyler’ın da en iyi işlerinden biri sayılmakta. Yapım, 1990’da Michael Cimino tarafından yeniden filme alınmış, başrolu Mickey Rourke oynamıştı.

the desperate hours rourke ile ilgili görsel sonucu

Bugünlerin popüler gerilim ve korku temalarından ev baskınını ilk defa kullanan yapımı yıllar eskitemedi. Hatta orjinal versiyon, tüm teknik olanaksızlıklara rağmen, Bogart’ın da etkisiyle, ikincisinden uzak ara iyi.

 

BEŞLİ

(Gonin/The Five,  Takashi Ishii, 1995)

Beş adam, yerel bir yakuzadan yüksek miktarda bir para çalacaktır. Ama her şey planlandığı gibi gitmez ve adamlar kendilerini kiralık katillerin hedefinde bulur.

gonin ile ilgili görsel sonucu

Locarno’da Altın leopar için yarışan ve Takeshi Kitano’nun daha da tanınmasına yol açan ilginç bir macera filmiyle karşı karşıyayız. Başroldeki Kitano, aslında Japonya’da çok ünlü bir komedyen ve televizyon yıldızıyken, 1989’da yönetip, başrolünü oynadığı Violent Cop ile kulvar değiştirdi ve gangster filmlerinin aranan oyuncusu ve dünya sinemasının başat yönetmenlerinden biri haline geldi. Bu arada, Kitano’nun gözündeki bant, gerçek. O esnada bir motor kazası geçiren sanatçının bir gözü zedeleniyor ve sonraki filmlerinde kalıcı hale gelen meşhur tiki, oradan kalma.

gonin ile ilgili görsel sonucu

Diğer oyunculardan Masahiro Motoki de Japonya^’nın saygın oyuncularından biri. Festival gezgini pek çok filmde (Çin’in Kuş İnsanları, 19988; Son Veda, 2008 gibi) oynadığı gibi, televizyonda da hayli ün yapmış, yetenekli bir oyuncu.

takashi ishii ile ilgili görsel sonucu

Yönetmen Ishii’yi Freeze Me (2002) filminden biliyoruz. Bizde fazla tanınmayan yönetmen, Asya’nın Tarantinosu olarak betimleniyor. Aslında bu ilginç yönetmenin diğer filmlerini de bir incelemek lazım.

 

ALABALIK

(La Truite,  Joseph Losey, 1982)

 

La truite (1982)

Frederique (Huppert) ailesinin küçük alabalık çiftliğinden ayrılarak Japonya2ya bir adamın kollarına koşacağı bir geziye çıkar. Hareketleriyle ve mevcut konumuyla ilgili rahatsızlıkları onu kendisiyle bir mücadeleye sürükleyecektir.

Felsefe eğitimi alan, ama tiyatroya ilgisinden dolayı Bertolt Brecht’le çalışan, ilginç, kendine özgü bir yönetmen olan Losey, 39’dan itibaren kısa filmler çekip, 40lı yaşlarda ilk uzun metrajı The Boy with Green Hair’i (1948) yaptı. The lawless (1950), The Prowler (1951), The Sleping Tiger (1954), Time Without Pity (1957), The Criminal (1960), Eva (1962), The Servant (1963), Modesty Blaise (1966), The Accident (1967), The Gobetween (1971), Mr Klein (1976) gibi her biri klasikleşmiş, adaylıklar, ödüller almış pek çok film gerçekleştirdi.

Ä°lgili resim

Başrolleri paylaşan Isabelle Huppert, Jeanne Moreau ve Jean-Pierre Cassel, Fransız sinemasının kalburüstü oyuncularından. Filmin oyuncu yönetimi oldukça başarılı.

la truite joseph losey ile ilgili görsel sonucu

Fim, aslında bir nevi Külkedisi uyarlaması olan, Roger Vailland’ın romanından sinemaya aktarılmış. Avrupa ve doğu kültürlerini karşılaştıran ilginç sahneleri de filme katkıda bulunmuş. Filmin bir Caesar ödülü var. Venedik’te de Losey’e bir yönetmen ödülü adaylığı getirmişti.

 

HAYVANLAŞAN İNSAN

(La Bete Humaine,  Jean Renoir, 1938)

Soyguna, tacize meyilli bir tren mühendisi olan Jacques Lantier, bunun atalarının içkiye düşkünlüğünden olduğunu savunmaktadır. Roubaud, aynı trenyolunda bir kondüktördür ve kendinden hayli genç Severine ile evlidir. Roubaud, karısının zengin mafya M. Grandmorin ile ilişkisi olduğunu anlayınca, adamı bir tren yolculuğu esnasında, kıskançlığın tetiklediği şiddetle, öldürür. Severine’i suç ortağı yapmak için, onun da orada olmasını sağlar. Onları tren koridorunda tam olarak görmemiş olmasına rağmen, Lantier, soruşturma esnasında kendisinin Severine’e kapıldığını söyleyerek, gerçeği gizler. Aralarında bir aşk macerası başlar ve bu da Roubaud’u insanlıktan çıkaracak, kumara yönelmesine nede olacaktır. Séverine, Lantier’i kocasını öldürmesi için teşvik eder; böylece özgür olacaklardır, ama Lantier’in talihsiz durumundan haberdar değildir.

Hayvanlaşan İnsan, 30ların en gözde filmlerinden biridir. Venedik Film Festivali’nde En İyi Yabancı Film ödülüne aday olan yapım, Emile Zola’nın aynı adlı yapıtından uyarlanmıştı. Zola, bu tür, kaderin oyun ettiği insanların dramlarını sever ve bunlardan muhteşem hikayeler çıkarır.

la bete humaine ile ilgili görsel sonucu

Film, iyi bir kara film örneği de sayılmakta ve kendinden sonraki benzer temada pek çok kara filme bir nevi kalıp teşkil etmektedir. Burada Simone Simon’un canlandırdığı femme fatale, başlı başına bir prototiptir ve Billy Wider’ın Double Indemnity’sinde de kullanılmıştır. Keza, aynı romanın Hollywood uyarlaması olan, Fritz Lang yönetimindeki Human Desire (1954), yine başarılı bir uyarlamadır, ama aynı havayı yakalamakta zorlanmaktadır.

jean renoir ile ilgili görsel sonucuJean Renoir

Jean Renoir, Oyunun Kuralı (1939), Büyük Yanılsama (1937) gibi pek çok klasikleşmiş eserin sahibi, sinemaya bugünkü şeklini kazandıran, onun temelini atan ustalardan biridir. 1924’te başlayan kariyerini 70lere kadar devam ettirmiştir.

la bete humaine ile ilgili görsel sonucu

Baş aktör Jean Gabin, Fransız sinemasıyla birlikte anılan, özellikle kara film denilince akla gelen, büyük bir oyuncudur. bu işi sevmediğini her röportajında belirtmesine rağmen, öldüğü güne değin filmlerde görev almaya devam etmiştir.

 

VAHŞİ SÜRÜCÜ

(Junior Bonner,  Sam Peckinpah, 1972)

Steve McQueen and Barbara Leigh in Junior Bonner (1972)

Ace Bonner, ailesini terk ettikten yıllar sonra, Arizona’ya döner. Junior Bonner, vahşi, ipe sapa gelmez bir delikanlıdır. Tipik rodeo şampiyonası bir yandan sürerken tam bir aile dramı patlak verecektir.

junior bonner ile ilgili görsel sonucu

Steve McQueen’in performansıyla öne çıkan filmde pek çok usta oyuncu ona eşlik ediyor: Joe Don Baker, robert Preston, Ben Johnsonbunlardan birkaçı. Ama filmin asıl sürprizi, 40ların kara film yıldızı, Hollywood’un nadir kadın yönetmenlerinden Ida Lupino’nun varlığı.

ida lupino ile ilgili görsel sonucu

junior bonner ile ilgili görsel sonucu

Gerçekçi ve hayli heyecanlı rodeo sahnelerinin de katkısıyla bu etkileyici dramanın seyir keyfi de hayli artıyor. Aslen şiddetin sinemacısı olan ve bu yönüyle John Woo’yu da etkilemiş Sam Peckinpah, gerçekten duygusal anlar yakalamayı başarmış.

junior bonner ile ilgili görsel sonucu

Sam Peckinpah, 50lerde televizyonda başlayan karakterini 1984’teki ölümüne değin ara vermeden sürdürmüş, üretken bir yönetmen. Filmografisinde sonradan kültleşen pek çok yapım var. Ride the High Country (1962), Vahşi Belde (1969), Köpekler (1972), Konvoy (1978), ilk anda akla gelenler. Alttaki resimde McQueen, yönetmen Peckinpah’la bir mola anında görüntülenmiş.

junior bonner ile ilgili görsel sonucu

Steve McQueen, macera filmlerinin aranan, başarılı oyuncusu olmakla beraber, daha çekildikleri dönemde hitleşmiş, Kelebek gibi pek çok filmde oynadı. Karizmatik aktör, 1952’de tv oyuncusu olarak girdiği sektörde, 1980’deki ölümüne değin kalıcı olmayı başarmıştı.

ŞEYTANIN BELKEMİĞİ

(The Devil’s Backbone, Guellermo del Toro, 2001)

Babası İspanya İç Savaşı’nda ölen 12 yaşındaki bir çocuk olan Carlos, bir oğlan çocuğu yetimhanesine geldikten sonra, okulun hayaletlerce ele geçirildiğini ve keşfetmesi gereken pek çok sır olduğunu anlar.

the devil's backbone ile ilgili görsel sonucu

Muhtelif festivallerden 6 ödül ve 7 adaylıkla dönen yapım, del Toro’nun çok sevdiği, dehşet ortamında varlığını sürdürmeye çalışan çocuk temasını ele alarak, bunu en etkin biçimde işliyor. Bu temayı aynı yetkinlikte sürdürdüğü Pan’ın Labirenti (2006)’dan geçerek, başarılı Pacific Rim gibi üstünyapımlara ulaşmıştı yönetmen.

the devil's backbone ile ilgili görsel sonucu

Film, hem savaşın yıkıcılığını, hem de korkunun içimizde olduğu olgusunu iç içe verdiği anlatımıyla korku türünün aynı zamanda bir sanat filmi de yaratabileceğini ispatlıyor, Amenabar’ın filmlerindeki gibi.

the devil's backbone ile ilgili görsel sonucu

Başroldeki Eduardo Noriega, Amenabar’ın Tez ve Aç Gözünü gibi tedirgin edici filmleriyle tanıdığımız başarılı, uluslararası bir oyuncu.

 

KILL BILL BÖLÜM 1

(Kill Bill Volume 1, Quentin Tarantino, 2003)

 

Dört yıl süeren komasından uyandıktan sonra, eski bir suikastçi olan Gelin, kendisine ihanet eden suikastçilerden intikam almak için yola çıkar. Aslında bu denli basit bir hikayeyle yola çıkan Tarantino, uzakdoğunun kılıçlı dövüş filmleri janrını ele alıp, en ince noktasına kadar inceliyor!

Gerçekten de Tarantino bu dördüncü filminde zor bir işe koyulmuş ve Uma Thurman gibi bu işle alakası olmayan bir oyuncudan tam bir kung-fu savaşçısı, bir ninja çıkarmış!

Tarantino filmlerinin tümünde olduğu gibi bu filmde de tam bir yıldızlar karması oluşturmuş. David Carradine, Daryl Hannah, Sonny Chiba, Michael nadsen, Luy Liu, filmde arz-ı endam eden ünlülerden bazıları.

Quentin Tarantino and Julie Dreyfus in Kill Bill: Vol. 1 (2003)

Zekice yazılmış, su gibi akan senaryosuyla ve çekici oyunculuk gösterileri ve kareografıyla kısa sürede kültleşen film, muhtelif festivallerden 27 ödül ve 100ün üstünde adaylık almış. Filmin 70lerin kült intikam filmi Lady Snowblood’dan esinlenmiş olduğu bariz. Lady Snowblood da (Shurayukihime, Toshiya Fujita, 1973) iki bölüm halinde gösterime çıkmıştı.

Shurayukihime (1973)

Filmin içerdiği hayli sert ve kanlı sahneler esnasında siyah-beyaza dönüyor film, alıcılarınızla oynamayın!

 

CENNET YARATIKLARI

(Heavenly Creatures, Peter Jackson, 1994)

Heavenly Creatures (1994)

İki genç kızın eşsiz bir ilişkisi vardır. Ebeveynleri arkadaşlıklarının çok tehlikeli olduğunu düşünerek onları ayırır. Kızlar da onlardan intikam alırlar.

Yüzüklerin Efendisi ve Hobbit serilerinin şimdiden unutulmazlar arasına giren yönetmeninin dördüncü uzun metrajı olan yapım, daha önce Bad Taste (1987), Braindead (1992), Meet the Feebles (1989) gibi ucuz, el yapımı, ama etkili efektlerle donatılmış korku komediler çekmiş ve bu filmleriyle de kısa sürede kültleşmiş bir yönetmen için müthiş bir başarıydı. yeni Zelandalı yönetmen bu filmiyle En İyi Özgün Senaryo Oscarı’na aday oldu, Başka pek çok festivalden hem adaylıklar, hemde ödüller aldı.

peter jackson bad taste ile ilgili görsel sonucu

Çocukluk hayali bir gün bir King Kong çekmek olan Jackson, bunu nihayet 2005’te gerçekleştirmeyi başarmış ve bir gişe canavarına imza atmıştı.

Filmin hikayesi gerçek hayattan alınmıştı. Gerçekten de  Juliet Hulme ve Pauline Parker adlı iki yakın arkadaş, kendilerini ayırmak isteyen Pauline’in annesini öldürme planları yapmışlardı.

heavenly creatures ile ilgili görsel sonucu

Juliet Hulme ve Pauline Parker

heavenly creatures ile ilgili görsel sonucu Filmdeki ikili.

Başroldeki Kate Winslet ve Melanie Lynskey’in ilk filmleriydi. İki oyuncu da filmde inanılmaz başarılı oyunlar veriyorlar. Bunda elbette bu oyunları onlardan almayı başaran Peter Jackson’ın payı büyük.

 

PARMAKLIKLAR ARDINDA

(Cool Hand Luke, Stuart Rosenberg, 1967)

Paul Newman in Cool Hand Luke (1967)

Luke Jackson Güneyli bir zincirli mahkum hapishanesindeki soğukkanlı, cesur bir hükümlüdür. Otoriteye durmadan başkaldırır, durmadan kaçar ve yakalanır. Mahkumlar ona hayranlık duyarlar, çünkü gardiyanları dahi pes ettirmiştir. Yine de kampın çalışanları, o nihayet kaçana değin Luke’u yıkmaya çalışırlar.

cool hand luke ile ilgili görsel sonucu

Hollywood’da neredeyse bir alt tür oluşturacak denli örneği bulunan hapishane filmlerinin en önemlilerinden biri olan Cool Hand Luke, yapıldığı yıl En İyi Erkek Oyuncu (Paul Newman) ve En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu (George Kennedy) Oscarlarını aldı. Ayrıca En İyi Orjinal Senaryo ve En İyi Müzik Oscarlarına da adaydı.

kelebek steve mcqueen ile ilgili görsel sonucu

Paul Newman’ın bu filmdeki ve Steve McQueen’in Kelebek’teki rolleri birbirini andıran rollerdir ve bahsettiğim alttürün en unutulmaz iki kahramanına hayat vermişlerdir.

brubaker ile ilgili görsel sonucu

Cool Hand Luke, TV yönetmenliğinden gelen Rosenberg’in ilk uzun metrajıydı ve bir ilk film için son derecede başarılıydı. Rosenberg aynı formülü yıllar sonra Robert Redford’lu hapishane filmi Brubaker’da (1980) da kullanacak ve yine başarıya ulaşacaktı. Her türde film çeken Rosenberg, özellikle gerilim türünde ustalaşacaktır.

 

ÖKÜZ KAFALI ZEBANİ

(Gokudo kyofu dai-gekijo: Gozu, Takashi Miike, 2003)

Bir yakuza, sevdiği bir dostunu gizlice ölüme yönlendirmesi için emir alır. Ama arkadaşı yoldayken birdenbire yok olunca, yolculuk gerçekdışı, korkunç bir deneyime dönüşür.

gozu takashi miike ile ilgili görsel sonucu

Gozu, Cannes’da Miike’ye adaylık getirmesinin yanı sıra, çeşitli festivallerden beş ödülle ayrılan sıradışı bir yapım. Miike genelde seyri zor, ayrıksı filmler yapıyor. Kullandığı hızlı, kendine özgü kurgu ve anlatı şekli, onu sinema dümyasında farklı bir yere oturtan özellikleri.

takashi miike ile ilgili görsel sonucuOdition

Miike verimli bir yönetmen. 1991’den bu yana kısalı uzunlu 103 film yönetmiş. Bizde Dead or Alive serisi, Katil İchii, Odition gibi gerilimli filmleriyle tanınıyor ve hayli geniş bir hayran kitlesine sahip.

Shô Aikawa in Gokudô kyôfu dai-gekijô: Gozu (2003)

Başroldeki Yuta Sone, Japonya’da hayli sevilen bir aksiyon aktörü. Filmi izlediğinizde, aslında onu pek çok filmde gördüğünüzü anımsayacaksınız.

 

GAZAP GÜNÜ

(Day of Wrath / Vredens Dag, Takashi Miike, 1943)

Vredens dag (1943)

Yaşlı bir rahibin genç karısı, 17nci yüzyıl Danimarkasının insafsız cadı avının orta yerinde, adamın oğluna aşık olur.

vredens dag ile ilgili görsel sonucu

Ä°lgili resim

Filmin yönetmeni Dreyer, sinemanın ilk ustaları ve teorisyenleri arasında yer alıyor. Dreyer’in pek çok filmi sinema klasikleri arasına girmiş durumdadır. Bunların en başında da La Passion de Jeanne d’Arc (Jan Dark’ın Tutkusu, 1928) gelir.

Jan Dark’ın Tutkusu

Dreyer pek çok türde, hepsi başyapıt ayarında yirmi kadar film üretmiştir. Anlatım dili, film gramerine etki etmiş bir yönetmendir. Day of Wrath, 1919’da ilk filmini çeken yönetmenin artık ustalık dönemi eserlerindendir. Gerilimli bir aşk hikayesini, siyah-beyaz görüntülerin bütün etkileyici yönlerini kullanarak seyirciyi diken üstünde tutmak suretiyle anlatır.

vredens dag ile ilgili görsel sonucu

Başroldeki Thorkild Rose, Danimarka’nın ilk sinema aktörlerinden biridir ve 1911’de girmiştir sinemaya. Burada zor durumda kalan rahip rolünde harikalar yaratmaktadır.

 

ÇAĞLAR BOYUNCA CADILIK

(Haxan: Witchcraft Through the Ages, Benjamin Christensen, 1922)

Häxan (1922)

Aktörlerce yapılan canlandırmanın takip ettiği tarihsel anlatım sonrasında film, başlangıcından 1920lere kadar cadılığın tarihini ele alıyor. Bu şekilde, canlandırmalarla desteklenmiş ilk belgesel olma özelliğine de sahip. Pagan törenlerden şeytan ayinlerine, oradan da histeriye doğru, film sizi çağlar arasında ürpertici bir gezintiye çıkartıyor.

Häxan, Benjamin Christensen tarafından yazılan ve yönetilen 1922 İsveç-Danimarka yapımı belgesel tarzı sessiz korku filmi. Christensen’in engizisyon mahkemesi üyeleri için yazılmış olan 15. yüzyıl Alman rehber kitabı Şeytan Çekici üzerine yaptığı çalışmalara dayanmakta. O zamanki dışavurumcu anlatının bütün etkilerini içermekle beraber, film az önce dediğim gibi, döküdrama denen türün ilk örneği.

Häxan (1922)

1879 doğumlu yönetmen, 1911’de oyuncu olarak girdiği sinemada, sadece 8 filmde aktörlük yaparken, 1914’te yönetmenliğe geçiş yapıp, senaryolarına da katkıda bulunduğu 18 film üretmiş, 1957’deki ölümüne kadar. Bunların çoğu korku filmi.

Häxan (1922)

Danimarkalı yönetmen, korku türündeki rüştünü ispatlayınca Amerika’ya gidiyor ve Hollywood’ta The Devil’s Circus (1926), Mockery (1927), The Hawk’s Nest (1928) gibi yapımlara imza atıyor. 1939’da Danimarka’ya dönüp, son dört filmini burada gerçekleştiriyor.

 

YAŞAMAK

(Ikiru, Akira Kurosawa, 1952)

Ikiru (1952)

Kanser olduğunu öğrenen yaşlı bir bürokratın hayatın anlamını sorgulamaya başlaması üzerine çarpıcı bir dram olan film, usta yönetmenin 14ncü, ortak yönetmen olduğu ilk filmi Uma’yı (1941) sayarsak, 15nci filmi. Yani filmografisinin ortalarında bir yerde yapım; artık ustalığını iyice ispatladığı bir noktada.

Miki Odagiri and Takashi Shimura in Ikiru (1952)

Muhtelif film festivallerinden 5 ödül alan yapım, yönetmenin Toshiro Mifune kadar olmasa da, kült oyuncularından olan Takashi Shimura’yı başrole taşıyor. Shimura, 1934’te girdiği sinemada pek çok Japon klasiğinin kadrosunda yer almış, önemli bir aktör. Kurosawa’nın ilk filmlerinden olan Sugat Sanshiro’dan (1943) başlayarak, yönetmenin pek çok filminde yer aldı. Hele ki Rashomon ve Yedi Samuray’daki rolleri unutulmazdır.

Takashi Shimura in Ikiru (1952)

Kurosawa, ağırlıklı olarak Samuray filmleri yapmakla birlikte, az sayıda bu tür dramlara da sahiptir ve bu dramlar modern Japon toplumunu son derece iyi yansıtırlar. Hele ki son üç filmi Düşler (1990), Ağustos’ta Rapsodi (1991) ve Madadayo’da (1993) derinlemesine tekrar ele alacağı yaşlanma hikayelerinin ilk örneği olan Ikıru, saf kahramanlık hikayeleri olan samuray öykülerinin tümüyle dışında, hayatın kendidir.

shimura seven samurai ile ilgili görsel sonucuShimura, Yedi Samuray’da.

Kurosawa 1998’de hayata gözünü yumduğunda, geride gerçekleştirilememiş pek çok proje, pek çok öykü bıraktı. Kendi otobiyografisi olan Kurbağa Yağı Satıcısını okumanızı öneririm.

 

UZUN, SICAK YAZ

(The Long, Hot Summer, Martin Ritt, 1958)

The Long, Hot Summer (1958)

Altmış bir yaşındaki dul Will Varner, sağlığı bozuk bir haldeyken, Mississipi’deki Frenchman’s Band’de pek çok iş ve mülke sahiptir. Çocuklarından umutsuzdur, ona göre Varner ismini devam ettirmeye layık değildirler. Oğul Jody Varner hiç bir motivasyona sahip değildir, çalışmaz. Zamanının çoğunu baştan çıkarıcı karısı Eula’nın etrafında geçirir. Yirmi üç yaşındaki kızı Clara Varner’ı zeki bulur, ama zamanını boş işlere harcadığını düşünmektedir. Yaşıtlarının çoğunun evli olmasına rağmen, Clara altı yıldır Alan Stewart’la çıkmaktadır. Jody ne yapsa babasına yaranamadığından dert yanarken, Clara da babasının onlara karşı davranışlarından hoşnut değildir. Ve hayatlarına Ben girer…

William Faulkner Picture

William Faulkner, pek çok eseri Hollywood tarafından uyarlanmış iyi bir Amerikalı roman yazarıdır. Aynı zamanda yine pek çok yazarladan uyarlamalar yapmış bir senaryo yazarıdır da. Hemingway’den To Have and Have Not’ı uyarlamıştır örneğin. 1949’da Nobel Edebiyat Ödülü’nü almıştır. Amerikan yaşam tarzının iyi bir gözlemcisi ve anlatıcısıdır.

Filmin yönetmeni Martin Ritt pek çok başarılı, sonradan kültleşmiş yapıma imza atmış ayrıksı bir yönetmendir.  Eserleri arasında The Sound and The Fury (1959), Hud (1963), The Spy Who Came in from the Cold (1965), Hombre (1967), The Molly Maguires (1970) gibi yapımlar bulunmaktadır. 1964’te the Outrage ile farklı bir Kurosawa uyarlaması (Rashomon’dan) gerçekleştirmiştir.

Film, Cannes’da Paul Newman’a bir en iyi erkek oyuncu ödülü getirmiş, çeşitli festivallerden bir çok da adaylık almıştı. Hollywood’un en uzun süreli ilişkilerinden olan Paul Newman-Joanne Wodward ilişkisi bu filmle daha da alevlenmiş ve çiftin evlilikleri Newman’ın ölümüne dek sürmüştü.

the long hot summer ile ilgili görsel sonucu

Orson Velles, hırslı baba Will Varner rolünde yine harikalar yaratır. Yıllar sonraki tv uyarlamasında onu Jason Robards, Paul Newman’ın karakterini ise Don Johnson canlandıracaktır.

the long hot summer ile ilgili görsel sonucu

Paul Newman ve Orson Welles. İki büyük aktörü yanyana izlemek için bile güzel bir şans The Long, Hot Summer!

 

ÇIPLAK RUHLAR

(The Bad and the Beautiful, Vincente Minelli, 1952)

Kirk Douglas and Lana Turner in The Bad and the Beautiful (1952)

Geriye dönüş şeklinde anlatılan hikayesiyle film, sert, ihtiraslı bir Hollywood yapımcısı olan Jonathan Shields’ın yükselişinin ve düşüşünün izini, James Lee Bartlow adında bir yazarı, Gloria Lorrison adında bir yıldızı ve Fred Amiel adında bir yönetmeni de içeren insanlar üzerinden sürüyor. Hollywood’un zirvedeki film yapımcılarından biri olmak uğruna bu sayılan kişileri de kullanmaktan çekinmeyen ihtiraslı zor bir adam bu kişi.

Yönetmen Minelli aslında Hollywood’un stüdyo yönetmenlerinden biri olmakla birlikte kendi tarzını da konuşturmayı başaran, eserleriyle öne çıkan bir sanatçı. An American in Paris (1951), Gigi (1958), Lust For Life (1956) gibi klasikler onun elinden çıkma. Nitekim bu filmi de 5 Oscar kazandı, Kirk Douglar En İyi Erkek Oyuncu Oscar’ının eşiğine kadar geldi. BAFTA, CAnnes, Venedik gibi festivallerde filmin adaylıkları var.

Amerikan sineması, Hollywood’a içeriden, hem de kıyıcı bakışlar atabilen bir sinema. Bu anlamda sinema tarihinden pek çok örnek vermek mümkün buna. Bu film de bunların en iyilerinden biri.

the bad and the beautiful ile ilgili görsel sonucu

Oyuncu kadrosu da her biri ayrı ayrı star isimlerden oluşuyor: Kirk Douglas (ki bugün 100 yaşını çoktan aşmış durumda), Lana Turner, Walter Pidgeon ve Dick Powell; her biri çok tutulmuş, kıymet görmüş, ödüller almış oyuncular.

 

GECE BEKÇİSİ

(The Night Porter, Liliana Cavani, 1974)

Il portiere di notte (1974)

1957’de şans eseri bir otelde karşılaştıklarında, soykırımdan kurtulmuş bir kadın ve ona zamanında işkence etmiş olan Nazi subayı, sadomazoşistik ilişkilerini tekrara yaşamaya başlarlar.

Bu filmi yıllar önce televizyonda izlediğimde çok şaşırmıştım. Film ekran için oldukça sert bir yapımdı ama vurucuydu da. Nitekim bu vuruculuk ve iki başrol oyuncusunun birbirinden muhteşem oyunları, filmi kült bir yapım statüsüne taşıdı.

the night porter fragment ile ilgili görsel sonucu

Cavani, 1961’de televizyonda başladığı yönetmenlik kariyerine devam ederken, 1968’de Galileo ile sinema filmleri yapmaya başladı ve 2002’deki son filmi Ripley’in Cinayetlerine kadar 12 film yapıp, tekrar televizyona döndü. Gece Bekçisi yönetmenin filmografisindeki en iyi film olarak anılıyor.

Ä°lgili resim

1939’da aktörlük hayatına başlayan Dirk Bogarde, 1999’daki ölümüne değin, çoğu başrol olmak üzere 71 filmde oynamış, The Servant (1963), Death in Venice (1971) gibi filmlerle akıllara kazınmış bir oyuncu.

Charlotte Rampling and Philippe Leroy in Il portiere di notte (1974)

Charlotte Rampling hala oyunculuk yapmaya devam ediyor. 1964’te filmlerde görünmeye başlayan aktris, festivallerde defalarca adaylıklar, ödüller almış. Gece Bekçisi’ndeki  Kurban Lucia rolüyle asıl çıkışını yapan oyuncu anlamlar yüklü yüzüyle son günlerde epeyce yapımda boy gösteriyor.

 

KATİL, ICHI

(Ichi the Killer/Koroshiya 1, Takashi Miike, 2001)

Koroshiya 1 (2001)

Sadomazoşist yakuza tetikçisi Kakihara kayıp patronunu ararken, Kakahira’nın tahmin bile edemeyeceği acı seviyelerine dayanabilen, bastırılmış, psikopat bir katil olan Ichi ile karşılaşır.

ichi the killer ile ilgili görsel sonucu

Takashi Miike, seyri zor, ama kendine has temposu ve karakterleriyle de ekrana bağlayan filmler yapıyor. Muhtelif festivallerden ödülle dönmüş bu sıkı filmi, aslında Hideo Yamamoto’nun bir mangasından uyarlanmış. Bizde daha çok oldukça rahatsız edici filmi Ölüm Provası (Audition, 1999) ile tanınan yönetmen intikam, yakuza karşılaşmaları gibi ortak temalı filmler yapıyor.

ichi the killer ile ilgili görsel sonucu

Yakuza filmleri bizde Takeshi Kitano ile sevilmiş olmakla birlikte, aslında ’60larda daha popüler bir türmüş. İkisi de SEijun Suzuki’ye ait olan 1966 yapımı Tokyo Drifter ve ’67 yapımı Branded to Kill en meşhur ve sonradan kültleşmiş iki yapım.

branded to kill ile ilgili görsel sonucuBranded to Kill

Miike Cannes’da 2011 ve 2013’te iki kere Altın Palmiye adaylığı kazanmış usta bir yönetmen. Ödünsüz, kendine has tarzı ile de yoluna devam ediyor.

takashi miike ile ilgili görsel sonucu

 

YER SARSILIYOR

(La Terra Trema, Luchino Visconti, 1948)

Sicilya’nın kırsalında, balıkçılar toptancıların insafı altında ezilerek hayatlarını sürdürmektedir. Bir aile kendi kayıklarının sahibi olmak ve onu bağımsız işletmek için bütün tehlikeleri göze alır.

la terra trema ile ilgili görsel sonucu

İtalyan yeni gerçekçilerinin başında gelen usta yönetmen Visconti, bu ikinci uzun metrajıyla (arada bir belgeseli var) klasik sinemanın tüm tabularını yıkıp belgeselci bir yol izleyerek ve tümüyle yöre halkından faydalanarak müthiş bir başyapıt ortaya koymuş. Film Yapıldığı yıl Venedik Film Festivali’nde ödüllendirilmişti.

visconti ile ilgili görsel sonucuLuchino Visconti

Film kısmen İtalyan Komünist Partisi tarafından finanse edilmişti. Yönetmenin balıkçıların dramını kendi içinde vermesi ve bunu müthiş bir sinemayla gerçekleştirmesi, partinin hedefleriyle de uyuşuyordu. Nitekim film yanı zamanda güçlü bir emekçi filmi olarak da karşımıza çıkıyor.

la terra trema ile ilgili görsel sonucu

Visconti La Terra Trema’yı çekerken

Visconti ilk filmi Ossessione (1943) ile yeni gerçekçiliğin ilk yapıtını veren yönetmen olarak anılmakta. Yönetmenin filmografisi çoğu ödüllü pek çok başyapıt içermekte. Rocco ve Kardeşleri, Leopar, Yabancı filmleri bile bu kadarıyla onun adını sinema tarihine altın harflerle kazımaya yeter.

 

LANETLİLER

(La Caduta Degli Dei / The Damned, Luchino Visconti, 1969)

Helmut Berger and Ingrid Thulin in La caduta degli dei (Götterdämmerung) (1969)

Von Essenbeck ailesinin gücü ve serveti, Almanya büyük savaşı kaybettiğinde ve sonrasında gelen buhranda dahi azalmaz.Artık yıl 1934’tür ve baron ailesini bir akşam yemeğinde toplar. Yemeğe baronun şirketinde yükselişte olan  bir müdürün eşlik ettiği Nazi partisinde önü açılan bir juzen de katılır. İki küçük kız salonda şiir okur ve kuzenleri Martin’le saklambaç oynarşar. Aniden bir çığlık duyulur. Baron babalarının silahıyla vurulmuştur ve baba da ülkeden kaçar.

Orjinal başlığının Tanrıların Düşüşü gibi bir anlamı olan film, bu adla gerçekten de konuyu net bir şekilde özetliyor, yıkılmaz bir imparatorluğun çatırdamasını anlatarak.

Helmut Berger and Helmut Griem in La caduta degli dei (Götterdämmerung) (1969)

Çekildiği yıl En İyi Orjinal Senaryo Oscarı’na aday olmuş olan film, Dirk Bogarde, Ingrid Tulin, Charlotte Rampling ve diğerleri gibi muhteşem bir oyuncu kadrosuna sahipti. Visconti’nin artık sinemanın ustaları arasında sayılmaya başladığı bir dönemde çekilen film, muhteşem bir dram içeriyor.

 

DAİMA LİLYA

(Lilja 4-ever, Lukas Moodysson, 2002)

Lilja 4-ever (2002)

On altı yaşındaki Llya ve onun tek arkadaşı, genç bir çocuk olan Volodja, daha iyi bir hayatı hayal ettikleri Estonya’da yaşarlar. Bir gün Lilya İsveç’e giden ve yanına gelip yeni bir hayata başlamasını söyleyen Andrej’e aşk olur.

Oksana Akinshina and Artyom Bogucharskiy in Lilja 4-ever (2002)

Yapıldığı yılın ses getiren filmlerinden olan Daima Lilya katıldığı festivallerden 12 ödül ve 11 adaylıkla döndü. Yönetmen 1998’deki Fucking Åmål ve 2000’deki Tilsammans ile de festivallerden eli dolu dönmüştü. 1969 İsveç doğumlu yönetmen son yıllarda dizi sektörüne ağırlık vermiş durumda.

Oksana Akinshina and Artyom Bogucharskiy in Lilja 4-ever (2002)

Hikaye, annsi Amerika’ya kaçtıktan sonra İsveç’e giden Litvanyalı kız Danguole Rasalaite’nin gerçek öyküsüne dayanmakta. Filme katılan tümüyle kurgu tek unsur, oğlan çocuğu Volodja. Filmin şarkısı All the Love You Needed da zamanında popüler olmuştu.

Oksana Akinshina Picture

Bu filmle ünlenen aktris Oksana Akinshina, The Bourne Supremacy (2004) gibi Amerikan yapımlarında da rol aldı sonradan.

 

 

ÖTESİ

(The Beyond, Lucio Fulci, 1981)

...E tu vivrai nel terrore! L'aldilà (1981)

Genç bir kadına Louisiana’da bir otel miras kalır. Kadın yaşayacağı bazı doğaüstü kazalar neticesinde otelin cehennemin kapılarından birinin üstüne kurulduğunu öğrenir!

Ä°lgili resim

Pek çok ülkede pek çok nedenle sansüre uğramış olduğundan aslını olduğu gibi korumuş bir kopyasına rastlamanın çok güç olduğu bir korku filmiyle karşı karşıyayız!

the beyond 1981 ile ilgili görsel sonucu

Fulci’ye özgü pek çok dehşetengiz detayla karşılaşıyorsunuz filmde: Bir gözün çıkartılması, çarmıha gerilme, tarantulalar, asit… Düşük bütçeli bir korku filminden beklenebilecek her şeyin bir çorbası gibi. Ama Fulci’nin eserlerini değerli kılan da zaten bu sürprizler aslında.

lucio fulci ile ilgili görsel sonucuFulci

Uzun metraj kariyerine 1959’da bir Toto komedisi I Ladri ile başlayan Fulci kendini 1969 yapımı İhanetin Bedeli (Una sull’altra)’dan başlayarak asıl ustalaşacağı gerilim ve korku hikayelerinin içinde bulur ve 1996’daki ölümüne değin bu türe Kabus (1971), Linç (1972), Murder to the Tune of the Seven Black Notes (1977), Zombi 2 (1979), City of the Living Dead (1980), Manhattan Baby (1982), Aenigma (1987), Demonia (1990) gibi şaheserler kazandırır.

the beyond 1981 ile ilgili görsel sonucu

Başrolleri paylaşan Catherine MacColl ve David Warbeck, aslında birer televizyon yıldızı. Ama filmdeki görevlerini fazlasıyla yerine getiriyorlar.

 

KEDİ FRİTZ

(FritzThe Cat, Ralph Bakshi, 1972)

Fritz the Cat (1972)

Kızlara düşkün, kolej öğrencisi bir kedi, 1960ların çeşitli unsurları eşliğinde bir cehennem yaratmaya koyulur!

Efsanevi yeraltı sanatçısı Robert Crumb tarafından yaratılan bir çizgiorman kahramanı olan Kedi Fritz, yine en az Crumb kadar egzantrik bir sanatçı olan Ralph Bakshi tarafından sinemaya aktarılmış.

Ralph Bakshi’nin FRITZ THE CAT’i sinemanın son altın çağı olan ’70lerden çıkıp geliyor. Bir çizgi film olaral X ratingle gösterime çıkmış ilk yapım aynı zamanda. BU izleyiciyi filme gitmekten alıkoymamış ve tam bir seyirci patlaması yaşamış yapım. Bunun üzerine de devamı çekilmiş.

bakshi ile ilgili görsel sonucuRalph Bakshi

Elbette film Crumb’ın ışıltısını tam olarak yansıtamıyor. Bakshi ’60ların Amerikasını ve ondaki yanlışları sergilemek istemiş. Bazı noktalarda hedeften vurmuş aslında: Özellikle Afrika-Amerikalılar ve polis arasındaki gerilimde. But Ancak film bir seks komedisi mi, bir politik taşlama mı olacağına karar veremeden bitiyor.

The Lord of the Rings (1978)

Yine de filmin yetişkin animasyonu türü açısından ilginç ve izlenilmesi gereken bir örnek olduğunu belirtmeliyim. Bakshi, aynı türde Heavy Traffic (1973) ve Coonskin (1975) gibi filmler de üretti. Ama asıl güzel sürprizi Yüzüklerin Efendisi’nin ilk uyarlamasını yapmak oldu (1978). Fantastik animasyona kazandırdığı bir başka başyapıt da Fire and Ice’tı (1983).

Ä°lgili resimCrumb

Sıradışı çizer Crumb’ın hayatı bir biyografi şeklinde Terry Zwigoff tarafından filme alındı 1994’te (Crumb).

 

ÖLÜMCÜL OYUNLAR

(Funny Games, Michael Haneke, 1997)

Funny Games (1997)

İki vahşi delikanlı, bir anne, baba ve bir oğulu tatil yapmak için geldikleri evde rehin alır ve onları sırf eğlence için kendi sadistçe oyunlarına alet ederler.

Susanne Lothar in Funny Games (1997)

Cannes’da Altın Palmiye için yarışmış olan bir başka Haneke başyapıtı olan ÖLÜMCÜL OYUNLAR, aslında sıradan bir italyan giallosuna ya da korkusuna konu olabilecek hikayesine rağmen usta işi ve Haneke’ye özgü dokunuşlarla muhteşem bir yapıt olup çıkıyor.

Funny Games (1997)

Haneke şiddeti Tarantino tarzı bir göstermecilikle vermiyor. Ama o kapalılıkta dahi dehşeti iliklerinize kadar hissediyorsunuz. Filmin gördüğü müthiş ilgi 2007’de bir Amerikan versiyonununun, hem de Haneke eli,yle yapılmasının önünü açmıştı.

 

FRANKENWEENIE

(Frankenweenie, Tim Burton, 2012)

Frankenweenie (2012)

Bir oğlan çocuğunun sevgili köpeği aniden bu dünyadan göçünce, çocuk hayvanı yeniden hayata döndürebilmek için güçlü bir fizik deneyine başvurur.

Klasik Frankenstein hikayesinin başarılı ve eğlenceli bir versiyonunu yapar Burton bu filmde. 1984’te gerçek oyuncularla kısası da yönetmen tarafından yapılan hikaye bu defa animasyon türünde perdeye aktarılıyor.

Frankenweenie (2012)

Çekildiği yıl En İyi Animasyon Oscarına da aday olan yapım, çeşitli festivallerden 11 ödül ve 49 adaylık kazanmış.

Frankenweenie (2012)

Tim Burton’un bu müthiş filmi, gişede hüsrana uğramış olmakla birlikte, bunda filmin siyah-beyaz olmasının payı da büyük sanırım. Çünkü film bugün dahi eğlencesinden hiçbir şey yitirmeden seyredilebiliyor. Film klasik Frankenstein öyküsünün en meşhur iki uyarlaması olan FRANKENSTEIN ve FRANKENSTEIN’IN GELİNİ’ne de saygı duruşunada bulunmayı ihmal etmiyor.

 

UÇAN DAİRELERİN ESRARI

(The Day the Earth Stood Still, Robert Wise, 1951)

Parıldayan bir tanımlanamayan uçan nesne, müthiş bir hızla uzayın derinliklerinden gelip, dünyanın atmosferini geçer ve Soğuk Savaş Dönemi Washington’una yumuşak bir iniş yapar. Büyük, ama yine de yetersiz askeri güçlerce sarılan barışçıl galaksilerarası elçi Klaatu, yanında tehlikeli sessiz bir robot olan Dort olduğu halde gizemli araçtan çıkar. Öncelikli amacı dünyanın konukseverliğini test etmektir. Ama insanlık şüphededir. Klaatu kıyametin habercisi olarak mı gelmiştir?

Lock Martin and Michael Rennie in The Day the Earth Stood Still (1951)

Soğuk Savaş’ın hüküm sürdüğü ’50lerde bilinmeyen diyarlardan gelme güçlü düşmanlar üzerine peş peşe filmler üretilmekteydi. Dev canavarlar, uzaylı saldırıları, bilinmeyen felaketler… Kaçınılmaz olarak tür kendi başyapıtlarını da çıkardı elbette. Bu film de işte o başyapıtlardan biri.

robert wise ile ilgili görsel sonucu

Yönetemn Robert Wise sinemada her türe el atmış ve hepsinde de başarılı olmuş nadir isimlerden biri. Bizde West Side Story’nin (1961) yönetmeni olarak bilinen sanatçı, aslında The Set-Up (1949, spor filmi), Destination Gobi (1953, savaş), So Big (1953, dram), The Haunting (1963, korku), The Sound of Music (1965, müzikal), Andromeda Strain (1971, uzay), gibi çok farklı türlerde eser vermiştir.

Michael Rennie in The Day the Earth Stood Still (1951)

Klaatu’ya hayat veren Michael Rennie, İngiliz asıllı iyi bir aktördü. 1936’da başladığı aktörlük kariyerini 1970’e kadar aralıksız film çekerek sürdürdü. Kariyerinin büyük kısmında televizyon yapımlarında yer aldı.

Ä°lgili resim

Uçan Dairelerin Esrarı güçlü bir klasik olarak 2008’de Scott Derrickson tarafından yeniden filme alındı. Klaatu rolü bu defa Keanu Reeves’indi!

 

UÇAN DAİRELER

(Earth vs. the Flying Saucers, Fred F. Sears, 1956)

Earth vs. the Flying Saucers (1956)

Karısı Carol Marvin’le çölde bir askeri üsse Gökyüzü Operasyonu bünyesinde uzayı araştırmak adına dünya yörüngesine terleştirilmek üzere on birinci roketin fırlatılmasına arabasıyla gelmekte olan Dr. Russell Marvin ve Carol, bir uçan daire görür ve kazara teyplerine bir mesaj kaydederler. Üste Dr. Russell katınpederi ve general tarafından ilk on uydunun gizemli bir şekilde dünyaya geri düştüğünü öğrenir. Dr. Russell mesajı çözdüğünde, uzaylılarla iletişime geçmiş olur. Uzaylılar Dünyayı bir paniğe yer vermeksizin istila etmek için dünya liderleriyle 56 gün içinde Washington’da buluşma talep etmektedir. Dr. Russell insanlığın bu uzaylılara karşı son umudu olarak antimanyetik bir silah geliştirir.

Hugh Marlowe and Joan Taylor in Earth vs. the Flying Saucers (1956)

Üstte Uçan Dairelerin Esrarı’nı anlatırken de dediğim gibi, ’50ler bu tür uzaylı istilası filmlerinden geçilmiyordu. Bu film de o güruhun içinden sıyrılmayı başarmış birkaç klasikten biri. Ray Harryhausen’in o dönemlerdeki usta işi efektleri bugün fazla demode gelebilir izleyiciye, ama unutulmamalı ki bu klasikler özellikle ’80lerin rekorlar kıran istila filmlerinin esin kaynakları!

Earth vs. the Flying Saucers (1956)

Yönetmen Sears esasen bir aktör. 1946-58 arasında 77 filmde oynamış. Yönettiği 54 filmin çoğunu uzay ve yaratık filmleri, maceralar oluşturuyor.

fred f. sears ile ilgili görsel sonucuFred F. Sears

Başroldeki Hugh Marlowe, aslında bir tv yıldızı olmakla birlikte, 1936-54 arası bir düzineden fazla filmde önemli roller oynamış bir aktör.

 

CRONOS

(Cronos, Guillermo del Toro, 1993)

1536’da, Meksika, Veracruz’da, engizisyon döneminde, bir simyacı sahibine ebedi hayat sağlayacak, Cronos adında gizemli ve kendine özgü bir araç yapar. Günümüzde, antikacı Jesus Gris, Cronos’u torunu Aurora ile temizlemekte oldukları antik bir heykelin içinde bulur. Aracı kazara tetikler ve kısa süre sonra karısı Mercedes ve o, daha genç bir görünüm kazandıklarını fark ederler. Angel, de la Guardia adındaki bir yabancı için Gris’in dükkanına gelip heykeli satın alır. Sonraki gün Gris dükkanını dağıtılmış bulur ve Angel’ın kartı yerdedir. O da Angel’a iade-i ziyarette bulunduğunda, egzantrik milyoner de la Guardia’dan Cronos’un sırrını öğrenir.

Cronos, daha önce iki kısa film yapmış ve bir tv dizisi çekmiş yönetmenin ilk uzun metrajıydı ve şaşırtıcı bir başarı kazandı. Del Toro, bu filmle çeşitli festivallerden 22 ödül ve 6 adaylık aldı. Film kısa sürede kültleşti ve kendi hayran kitlesini yarattı.

Guillermo del Toro at an event for Splice (2009)

1964 Meksika doğumlu del Toro, makyaj uzmanı olarak başladığı sinema sektöründe 21 gibi genç bir yaşta kendi filmlerini yazıp yönetmeye başladı. Cronos’taki başarısı onu Hollywood’a taşıdı ve Mimic’i (1997) yönetti. Sonrasında da art arda önemli klasikler, gişe canavarları üretmeye devam etti. Şeytanın Belkemiği (2001), Pan’ın Labirenti (2006), Suyun Sesi (2017) gibi.

Cronos (1993)

Meksikalı oyunculardan oluşan kadroda del Toro’nun sonraki filmlerinde de kullanacağı karakteristik bir Amerikalı aktör yüzü bulunuyor: Ron Perlman. Biz onu Güzel ve çirkin dizisindeki Aslan Adam olarak tanımıştık. Perlman, bir yandan şarkıcılık da yapan, farklı bir fiziğe sahip, başarılı bir oyuncu ve uluslararası yapımlarda da çokça yer alıyor. Fransız yapımı Jeunet-Caro ikilisi filmi Kayıp Çocuklar Şehri (1995) gibi.

 

DEĞİŞEN DÜNYANIN İNSANLARI

(Fahrenheit 451, François Truffaut, 1966)

1951’de yazılan, aynı adlı Ray Bradbury romanından uyarlanan filmde, Guy Montag yalnız, bağımsız düşünen halktan korkan bir hükümetin kitapları yasakladığı izole bir toplumda yaşayan bir itfaiyecidir. Bu itfaiyecilerin görevi, gördükleri kitabı ya da kendilerine bildirilen serileri bulup yakmaktır. Montag’ın eşi de dahil bu toplumdaki insanlar,  dışarısı hakkındaki haberleri duvarları kaplayan ekranlardan almaktadırlar. Montag, kitap-kurdu Clarisse’e aşık olup, yasaklanan kitapları okumaya başlar. Bu ilişki yoluyla hükümetin kitap yakma siyasetini sorgular. İşine dönmekle bir kaçak gibi yaşamak arasında seçim yapmak zorundadır.

Ray Bradbury c. 1984

Ray Bradbury, kitapları 40 kadar dile çevirmiş ve dünyada milyonlar satmış, Amerikalı bir bilim kurgu yazarı. Yazarın Uğursuz Bir Şey Geliyor Bu yana, Mars Yıllıkları gibi romanları da film olmuştu.

Francois Truffaut (Dir.) c. 1968

Truffaut’nun böyle bir romana el atması da ilginç. Fahrenheit 451, bir Amerikan romanı olmasının yanı sıra, yönetmenin çektiği tek bilim-kurgu. Yönetmen yıllar sonra Spielbeg’ün Üçüncü Türden Yaklaşımlar (1977) adlı bilim-kurgusunda oynayacaktı!

Julie Christie and Oskar Werner in Fahrenheit 451 (1966)

Film Oskar Werner ve Julie Christie gibi ilginç bir ikiliyi başrolde buluşturuyor. Avusturyalı soğuk Werner ile her yanından cinsellik akan Christie’yi bir araya getirmek gibi bir çılgınlık Truffaut’nun aklına gelebilirdi ancak!

Fahrenheit 451, Venedik’te Altın Aslan için yarışmıştı. Bugün en iyi bilim kurgu klasiklerinden biri sayılan yapım, 2018’de Ramin Bahrani tarafından yeniden çekildi.

 

KAHRAMANIN SONU

(The Man Who Shot Liberty Valance, John Ford, 1962)

Senatör Ransom Stoddard evi olan Shinbone’a Tom Doniphon’un cenazesi için döndüğünde, yerel bir gazete editörüne olayın ardındaki tüm gerçeği anlatır. Kasabaya yıllar önce, bir hakim olarak gelmiştir. Araba yolda yerel bir haydut olan Liberty Valance tarafından soyulmuş ve Stoddard’ın elinde birkaç hukuk kitabı dışında bir şey kalmamıştır. Ericson’un restoranında bir mutfak işi bulur ve orada gelecekteki eşi Hallie ile tanışır. Stoddard, kasabayı hala dehşete boğmakta olan Valanve’a karşı temsilci olarak seçilir. O yerel gazeteyi yıkıp editöre saldırınca, Stoddard onu dışarı çağırır. Hikaye efsanedeki gibi gelişmemiştir…

John Ford

John Ford

Lee Marvin

İki büyük yıldızı, John Wayne ile James Stewart’ı ilk defa buluşturan film olarak da tarihe geçen bu John Ford klasiği, ikilinin haricinde Vera Miles, Lee Marvin (Liberty Valance rolünde), Edmund O’Brien, John Carradine gibi başka pek çok yıldızla birlikte o dönem Ford westernlerinin olmazsa olmaz iki oyuncusu olan Woody Strode ve Strother Martin’i de kadrosunda barındırıyor.

John Wayne in The Man Who Shot Liberty Valance (1962)

John Wayne western türünün tartışmasız en tanınan, en kült starı. John Ford’un pek çok westerninde başrolde onu görüyoruz, ki bunların arasında Stagecoach (1939), Fort Apache (1948), Rio Grande (1950), The Quiet Man (1952), The Searchers (1956), The Horse Soldiers (1959) gibi klasikler de bulunuyor.

James Stewart, 1939’daki Destry Rides Again (George Marshall) haricinde, 1950’ye kadar genelde polisiye ya da komedilerde oynadı. 1950’deki sert Anthony Man westerni Winchester ’73’ten itibaren aranan bir western yıldızı oldu. Pek de cüsseli olmayan cılız yapısına rağmen sert kovboy rollerinde de inandırıcı olmayı başardı.

 

KARAKOLA SALDIRI

(Assault on Precint 13, John Carpenter, 1976)

Assault on Precinct 13 (1976)

Polis Los Angeles’ta birkaç çete üyesini kıstırıp öldürür. Çete üyeleri bunu polise ödetmek için anlaşır ve neredeyse boşaltılmış ve kapatılmak üzere olan karakola saldırı düzenlerler. Kapanan karakolun çalışanları ve aktarımı beklemek üzere orada tutulan mahkumlar, çete üyelerine karşı güçlerini birleştirmek durumunda kalırlar.

John Carpenter in Going to Pieces: The Rise and Fall of the Slasher Film (2006)

Tony Burton, Darwin Joston, and Austin Stoker in Assault on Precinct 13 (1976)

1974 yapımı, film okulundaki bitirme ödevi olan Dark Star’ı saymazsak, ticari gösterime çıkan yapım anlamında John Carpenter’ın ilk uzun metrajı bu. Carpenter genelde korku, gerilim, bilimkurgu türünde eser veren ve bizde Halloween serisiyle çok tanınan bir yönetmen. Filmlerinin müziğini de yazıp, senaryoya da dahil olan çok yönlü sanatçı, kendine özgü bir dili olan o nadide yönetmenlerden.

Austin Stoker in Assault on Precinct 13 (1976)

Böylesi beyaz bir öykünün başrolüne Austin Stoker adındaki zenci oyuncuyu koyarak baştan bir farklılık yaratıyor Carpenter. Ancak o dönemde zencilerin başrolde olduğu, ama kalan kadroyu da çoğunluk olarak zencilerin oluşturduğu Black Cinema’nın popüler olduğunu da belirtmek gerek. Bu anlamda ticari bir manevra olarak da anılabilir bu. Aslen bir tv yıldızı olan Stoker’ın sinemadaki tek önemli rolü de buradaki polis memuru rolü.

Austin Stoker and Laurie Zimmer in Assault on Precinct 13 (1976)

Düşük bütçesine rağmen etkili bir anlatım yakalamış Carpenter. Oyuncuları tanınmamış isimlerden seçmesi de bu bütçe azlığından. Ama yine de oyuncular üzerlerine düşeni fazlasıyla yerine getiriyor.  Carpenter’ın en iyi filmlerinden olan yapım, onun Romero başyapıtı Yaşayan Ölülerin Gecesi’ne olan hayranlığından doğmuş!

Gilbert De la Pena, Frank Doubleday, James Johnson, and Al Nakauchi in Assault on Precinct 13 (1976)

 

Yakında, BİR MÜHENDİSİN SİNEMA EĞİTİMİ perdelerinde! İşte gelecek programlardan seçmeler:

PATHER PANCHALI

LE PERE NOEL EST UNE ORDURE

LA PISCINE

FITZCARRALDO

FULL CONTACT

INNOCENTS WITH DIRTY HANDS

LE MILLION

THE HARDER THEY FALL

ORDET