Film Kataloğum

Şuan arşivimde 17.000 den fazla film, 2000 den fazla sinema yayını (dergi,kitap) bulunmaktadır. Hem sizlerle paylaşmak adına hem de arşivimi bir kataloğa dökmek adına burdan paylaşımlarda bulunacağım.

Arzu edip izlemek veya arşivlemek için aradığınız film var ise iletişim bölümünden bana ulaşın. Size en kısa sürede dönüş yaparım.

16.08.2017 (…ve başlıyoruz!)

Nadir de olsa, 2000lerin başında İstanbul Bahariye’deki vcd  kaynağımız (sonradan DVD ve şimdi de BlueRAY) olan THE END bizi kesmediğinde REKS Sinemasına doğru inerken bir ara sokaktaki ORTADÜNYA’ya giderdik. Onlar vcd’leri DVD kutularının küçüğü diyebileceğimiz kaplara koyar ve DVD kapağını da o boyutta kopyalayarak, kapağın dışındaki naylona şık bir şekilde yerleştirirdi. Arşivimden aşağıda vereceğim ilk örnekler, işte o vcd’ler sayesinde ilk defa izleyebildiğim, yıllarca peşinden koştuğum klasiklerdi.

ÖLDÜRMEYE YAZGILI

(Branded to Kill, Seijun Suzuki, 1967)

Koroshi no rakuin Poster

Branded to Kill Original Fragman (Seijun Suzuki, 1967)

Filmi ilk izlediğimde bana o derece farklı gelmişti ki, içine girememiştim. gerçekten de birbiriyle alakasız, kopuk gibi duran, hızlı, ritmik anlatımı, ilk anda pek de çekici gelmeyen, hatta bazen itici, ama eşi benzeri olmayan, ülkesinde o dönem çektiği macera filmleriyle büyük sükse yapmış başrol oyuncusuyla (Jo Shishido) ve uçuk karakterleriyle sizi ekrana bağlayan bir filmdi. Üç numaralı tetikçi olarak anılan baş karakterimiz, kaynamakta olan pirinci koklamaktan keyif alan, garip zevkleri ve alışkanlıkları olan biriydi. Olaylar onu hayalet olarak anılan bir numaralı katille karşı karşıya getirecekti!

Tarantino filmlerinin bile ancak yanına yaklaşabildiği karakter boyutluluğu ve aksiyonuyla filme Jim Jarmusch da Ghost Dog‘da saygı duruşunda bulunmuştu.

 

BEYAZ SAÇLI GELİN

(The Bride with White Hair, Ronny Yu, 1993)

the bride with white hair ile ilgili görsel sonucu

Klanlar arası savaşlar, yalnız silahşörler, havada uçuşan sihirli ayaklarıyla dövüşen savaşçılar gibi unsurlarla bir nevi Kaplan ve Ejderha öncülü olan film, zamanında çok tutulmuş ve bir seriye, ardından da bir televizyon dizisine dönüşmüştü. Silahşörümüz Yi-Hang, kutlar tarafından evlat edinilerek yetiştirilmiş, sihirli güçlerle donanmış, ürpertici bir çekiciliği olan başka bir savaşçı olan, güzel Lien ile tanışıp, ona aşık olacaktır. Fakat aşkları düşman klanların gazaplarını üstlerine çekmelerine neden olacaktır.

Brigitte Lin’in canlandırdığı Lien karakteri, ileride bizde de yığınla hayran kazanacak olan Xena (Zeyna) dizisinin savaşçıkadın karakteri için ilham kaynağı olacaktı.

 

FRANKENŞTAYN’IN GELİNİ

(The Bride of Frankenstein, James Whale, 1935)

Görsel sonucu

Mary Shelley, kısa zamanda büyük şöhret kazanmış ve klasikler arasına girmiş unutulmaz korku şaheser Frankenstein’ı tek romanda bırakmaya kıyamamış, ana karakterleri yeni bir hikayede daha yaşatmaya devam etmişti. Doktor Frankenştayn bu defa kendisinden daha çılgın bir bilimadamı tarafından manipüle edilecek ve Frankenştayn canavarına bir eş yaratmaya ikna olacaktır.

1931’deki ilk film olan Frankenstein’ı da (1931) yöneten Whale, korku sinemasında haklı bir şöhret edinme yolunda ilerlemiş ve ii film arasında Eski Karanlık Ev (The Old Dark House, 1932), Görünmeyen Adam (The Invisible Man, 1933) gibi türün başka başyapıtlarını da üretmişti. Korku sinemasının kral aktörlerinden Boris Karloff ona tüm dünyada haklı bir şöhret kazandıran rolüne bu filmle yeniden dönüyordu ve devam filmi olmasına rağmen, Frankenştayn’ın Gelini kesinlikle ilkinden daha yetkin bir yapıttı. Hem de yönetmen kendi başyapıtına bir devam filmi yapmayı ısrarla reddetmesie ve stüdyo baskısıyla bu işe girmesine rağmen!

 

MONTY PYTHON VE KUTSAL KASE

(Monty Python and the Holy Grail, Terry Gilliam, 1975)

monty python and the holy grail ile ilgili görsel sonucu

Kral ve şövalyeleri, Tanrı’dan gelen bir emirle, Hazreti İsa’ya ait kayıp Kutsal Kase’yi aramak için yola çıkarlar. Yolda yaşayacakları türlü birbirinden komik macera eşliğinde ilerleyen hikaye, Monty Python ekibi geleneğinde, kısa sürede raydan çıkacaktır.

Monty Python 1969’da, Hampstead’de bir restoranda, yeni bir BBC komedi dizisi için biraraya gelen dört İngiliz (Graham Chapman, John Cleese, Eric Idle, Terry Jones and Michael Palin) ve bir Amerikalı’dan (çizer Terry Gilliam) oluştu. Grup geleneksel skeç komedisinin alışkanlıklarını yıkmaya niyetliydi. Her biri 30ar dakikalık bir bilinç-akışı komedisi olan bölümler çektiler televizyona. Programları ilerleyen yıllarda üç BAFTA ödülü almıştı. Dizilerin ünü kısa sürede İngiltere dışına taştı. Yenilikçi işlerini sadece televizyon dizileriyle sınırlı tutmayıp, albümler ve kitaplar çıkardılar.

1971’de ilk sinema filmleri olan ‘And Now Something Completely Different’ gösterime girdi. Bunda amaç, grubu Amerikan izleyicisine tanıtmaktı ve film, grubun televizyon skeçlerinden oluşuyordu. 1974’te Monty Python’un Amerikan televizyonlarındaki macerası başladı.

1975’e gelindiğinde, uzun metrajlı bir film yapmanın yaratıcı fırsatlarını görmek isteyen grup, ‘Kutsal Kase’yi çekti. Filmin düşük b ütçesi, bir grup rock yıldızının gayretiyle denkleştirildi. Atlantik’in her iki yakasında da hit haline gelecekti film. Düşünün, Kral Arthur’un karizmasi yoktur,Lancelot katildir, Sir Galahad saftirik, Sir Robin korkak ve uckagitcidir; bunlarin atlari da yoktur!ZAZ ekibi henüz absürd komedilerini üretmeye başlamamıştır. Bu tür komedinin tek uygulayıcısı Mel Brooks’tur o yıllarda. Müthiş keyifli…

 

DÜNYANIN TUTUŞTUĞU GÜN

(The Day the Earth Caught Fire, Val Guest, 1961)

Amaerika ve Rusya, farkında olmadan aynı anda atom bombalarını test etmeye kalkınca, bu, dünyanın eksenini değiştirecek ve sıcaklık dengeleri de bozularak, gezegen kavrulmanın eşiğine gelecektir.

1950lerde başlayan felaket filmleri akımı, aslında komünizm tehlikesi paranoyasının yolunu açtığı bir türdü ve uzaylı istilasına, yeryüzündeki korkunç değişimlere ve giderek de dönüşüme uğramış yaratıklara dair filmler yapıldı Amerika’da. Japonya’da türeyen Godzilla ve muadili filmler de bu sinemanın etkisinde yapılmışlardı. Bu filmlere siyasi bazı sebeplerle girişilmişti, ama bu zamanla içlerinden başyapıtlar türemesine engel değildi. The Day of the Triffids (Freddie Francis, 1963), The Creature From the Black Lagoon (Jack Arnold, 19545) gibi filmler örnek verilebilir.

Bu film de o başyapıtlardan biri ev yapıldığı dönem göz önüne alındığında, yapılmış en iyi ve en gerçekçi felaket filmlerinden biri karşımızdaki. Hatta çekildiği yılın BAFTA ödüllerinde en iyi senaryo seçilmişti

Yönetmen Val Guest, genelde macera filmleriyle tanınmaktaydı ve senaryolarına da her zaman katkıda bulunuyordu. Quatermass serisi (1955 ve 1957), yönetmenin türe kazandırdığı diğer klasiklerdi.

 

 

SOĞUKKANLILIKLA

(In Cold Blood, Richard Brooks, 1967)

İlgili resim

İki serserinin Kansas’ın zengin ailelerinden birini öldürüp Meksika’ya kaçışlarının tarjik hikayesi.

Gerçek olayın yaşandığı evde çekilmiş olan film, Clutter ailesi ve onların katilleri (Robert Blake ve Scott Wilson) arasındaki ilişkiyi son derece etkileyici bir biçimde yansıtıyor. Truman Capote’nin çok satan romanından sinemaya uyarlanan film, başrol oyuncularının da müthiş performansıyla, olağanüstü bir suç filmi örneğine dönüşmüştü. Capote’nin bu romanı yazma süreci, 2005 yapımı Capote (Bennett Miller) filminde de detaylıca ele alınmıştı.

Yönetmen Richard Brooks,altı oscar adaylığı almış, bir filminin senaryosuyla da heykelciği kucaklamış (Elmer Gantry, 1960), yetenekli bir sanatçı. Dikkate değer kariyeri boyunca Professionals, Lord Jim, Sweet Bird of Youth, Elmer Gantry, Cat on a Hot Tin Roof, The Brothers Karamazov, Something of Value, The Last Hunt gibi klasiklere imza atan yönetmen, bu yapımda da yönetmen olarak”soğukkanlılık”ını koruyabilmiş ve olaylara dışarıdan bakabilmeyi başarmıştır. Gerçekten de seyirci filmi izlerken olayları takip eden, tarafsız bir kameradır. Yıllar sonra Baretta dizisi ile gönüllerimize taht kuracak olan Robert Blake ve ondan kesinlikle geride durmayan Scott Wilson, iki katilin aslında çok da zorunda olmaksızın, yine de gözlerini kırpmadan işledikleri cinayetlere oyunlarıyla büyük inandırıcılık katıyorlar.

Fil, En İyi Yönetmen, En İyi Uyarlama Senaryo, En İyi Görüntü Yönetimi ve En İyi Müzik dallarında Oscar adaylıkları almıştı. Yapıldığı senenin en iyi yapımlarından biriydi. Şiddetle tavsiye edilir.

 

KARABASAN

(The Entity, Sidney J. Furie, 1982)

karabasan 1982 ile ilgili görsel sonucu

Carla Moran bir gece görünmeyen bir varlığın saldırısına ve tecavüzüne uğrar. Yaşadıklarından dolayı dehşete kapılan ve anlattıkları nedeniyle ailesinden ve yakın dostlarından deli damgası yiyen kadın, çareyi bir para psikoloji uzmanına başvurmakta bulur. Araştırmacılar sonunda şeytani güçlerin Carla’yı taciz ettiklerine ikna olurlar. Fakat onu bu beladan nasıl kurtaracaklardır? Gerçek bir hikayeden uyarlanmış olduğu uyarısı filme ilgiyi körüklüyor.

Barrbara Hershey’den önce Jane Fonda, Jill Clayburgh, Sally Field gibi aktrislere teklif edilen rol, gerçekten de zorlu bir performans gerektiriyor ve Hershey de bu güç işin altından başarıyla çıkmış. Film 80lerde bize gelip, Karabasan adıyla Türkçeleştirilerek gösterildiğinde hayli ilgi görmüş, uzun süre vizyonda kalmıştı.  Kadının vücudunda canavarın elinin gezinişinin verildiği efektler, o günlerin ilk gençliklerini yaşayan bizler için hayli ürkütücüydü ve başarılı bir efektti. sonunda bela yitti diye derin bir nefes alacağımız esnada, aslında durumun bir kabullenişten ibaret olduğunu anlıyordunuz ve finalde Carla, görünmez canavarı kendi davet ediyordu evine!

80ler sineması korku türü için tam bir cennetti. Her ülkeden bugün klasikleşmiş pek çok korku filmi salonlarımızı ziyaret ediyordu. Birkaç sene içinde başlayacak olan video salgını da türün hayrtanlarının sayısının çığ gibi büyümesine yol açacaktı.

Yönetmen Furie, 1950lerin ikinci yarısında başladığı sanat hayatına kimisi TV filmi olan 50nin üzerinde yapım sığdırmış, günümüzde de üretmeyi sürdüren bir sanatçı. Her bir janrda gişede başarılı olan yapımlara imza atıyor.

 

CEHENNEMDE İKİ ADAM

(Hell in the Pacific, John Boorman, 1968)

 

Hell in the pacific ile ilgili görsel sonucu

2. Dünya Savaşı esnasında, bir Amerikan pilotu ve bir Japon deniz kaptanı, iki asker, Pasifik Okyanusu’nda boşaltılmış bir adaya düşerler. Orada hayatta kalmak istiyorlarsa düşmanlıklarına son verip, işbirliği yapmak durumundadırlar. Fakat bu çok zordur. Hele ki bu iki adam birbirlerinin dillerini tek kelime anlamıyor ve birbirlerinden ölümüne nefret ediyorlarsa…

HELL IN THE PACIFIC, benim en sevdiğim filmlerde biridir. Sanırım Atilla Dorsay’ın bir yazısında haberdar olmuştum filmden ilk olarak. Sonra yıllarca izini sürmüş, ancak 2000lerde bir vcd kopyasını edinebilecektim. Bir kere film, dünyanın iki yakasından iki şahane, oyun tarzları kesinlikle birbirine ters oyuncuyu birarada izleme fırsatı veriyor izleyiciye, hem de neredeyse diyalogsuz geçen yaklaşık iki saat boyunca. Ama ikili arasındaki hem bahsettiğim oyun farkının da desteklediği, hem de öykünün de beslediği gerilim, izleyiciyi bir dakika bile yerinde oturtmuyor. Sırayla üstünlüğü geçiren iki asker, birbirleriyle tam bir kedi-fare oyunu oynuyor.

Yönetmen bu filmden önceki ilk uzun metrajı, şaşırtıcı derecede kişisel bir anlatıma sahip suç ve intikam filmi Point Blank’e (1967) kadar televizyon yönetmeniydi. Hemen ardından gelen Hell in the Pacific’te de az sayıda oyuncuyla müthiş bir gerilim yakalama adına yine sinemaya yenilikler sunan Boorman, farklı türlerde yapımlar vererek, 2014’teki Queen&Country’ye kadar sanat yoluna devam etti.

toshiro mifune ile ilgili görsel sonuculee marvin ile ilgili görsel sonucu

Marvin ve Mifune, çok da çekici olmayan tiplerini oyuncu personalarıyla örterek bu dezavantajı avantaja çevirmeyi başaran sayılı aktörlerden. Mifune, Kurosawa’nın neredeyse kadrolu oyuncusuyken ünü ülke sınırlarını aşmış ve çeşitli uluslararası yapımlarda boy göstermişti. Bizde bir dönem Shogun adlı dizideki Toronaga karakteriyle çok tutulmuştu.

 

CANİLER AVCISI

(The Night of the Hunter, Charles Laughton, 1955)

İlgili resim

 

Büyük Depresyon yıllarında, 100.000$’lık bir banka soygunu esnasında, Ben Harper iki kişiyi öldürür. Yakalanmadan önce, çok sevdiği çocukları John ve Pearl’e, kimseye, hatta anneleri Willa’ya bile, parayı nereye sakladığını söylememelerini tembihler. Parayı, kızının her zaman yanında gezdirdiği oyuncak bebeğinin içine saklamıştır.  Ben, yakalanır ve ölüme mahkum edilir. Ama infazdan önce, hücre arkadaşı olan, giyimine düşkün, gerçek bir kanun kaçağı ve bir katil olan, yalnız kadınları, özellikle zengin dulları kandırarak onların paralarına konup, onları ortadan kaldırmayı meslek edinmiş Harry Powell, ondan paranın yerini öğrenmek için herşeyi yapar, ancak başarılı olamaz. Ben’in infazından sonra, Harry, onun karısı Willa’yı sonraki hedefi olarak tayin eder. Çünkü aileden birinin paranın yerini bildiğini tahmin etmektedir. Bir daha evlenmemeye yemin etmiş olmasına rağmen, Willa Harry’nin gizemli ve dindar görünümlü havasına çabuk kapılacaktır. zira, ben’i yaptıklarına sürükleyenin kendi günahları olduğunu düşünmektedir. Harry de zaten ilk önce kendisini hapishanede çalışan bir peder olarak tanıtır ve idamdan önce Ben’e günah çıkarttıran kişi olduğunu söyleyerek, Willa’yı etkiler. Harry kısa sürede paranın yerini bilenin çocuklar olduğunu anlar. Yeni hedefi çocuklardır.

LoveHate

The Night of the Hunter, Davis Grubb’ın 1953’te yayınlanan ve hayli tutulan romanının bir uyarlamasıydı. Roman aslında iyiyle kötünün çatışmasını temel alan basit bir kurgu üzerine kuruluydu. Buna rağmen aşırı igi çekti, ama buna neden zaten (bugün bile) insanların efsanelere, masallara, özellikle dinsel mitlere olan düşkünlüğüydü. Bunlarda da iyi ve kötü, keskin sınırlarla birbirinden ayrılıyor, iyi, kötü ile olan amansız savaştan her zaman galip ayrılıyordu.

Film de bu anlatıyı olduğu gibi yineliyor elbette, bir roman uyarlaması olarak. Fakat büyüsü, çekiciliği de oradan geliyor zaten. Harry’nin din adamı kisvesi altında iş görmesi ile öykü dinsel mitlerden, kaçan çocukları takip ettiği uzun (ve gerçekten başarılı görüntü yönetmenliğinin eşlik ettiği) sahnelerde cadı masallarından, Harry’nin bir efsane canavarı temsilinden ve bir elinde AŞK, diğer elinde NEFRET yazarak oluşturduğu kişisel mitolojiden dolayı da efsanelerden referans almaktaydı. Dışavurumcu ve alabildiğine eski tarz oyunculuk, aslında tiyatrodan gelme büyük bir oyuncu olan yönetmen (ki bu tek filmi olacaktı, fakat bu durum filmin klasikleşmesinin önüne geçemedi) Laughton’un da tercihiydi kuşkusuz. Sessiz dönem yıldızlarından Lilian Gish’i yaşlılık dönemi başında, kendi sesiyle izlemek de ayrı bir tat.

Neticede film, özellikle Mitchum’un oyunuyla kültleşti ve pek çok filmde göndermelerle anıldı. Örneğin 1983 yapımı Cazgı Kardeşler (The Blues Brothers, John Landis) filminde Jack ve Elwood kardeşler, ellerinin parmaklarına adlarının harflerini yazmışlardı. Bu çılgın komedide yine dinsel referanslar çoktu ve aynen Harr gibi, onlar da kıyafetlerine dikkat etmekteydiler!

Roman, 1991’de David Greene tarafından televizyona da aktarılmış, Mitchum’un rolünü Richard Chamberlain oynamıştı.

 

IGUANANIN GECESİ

(The Night of the Iguana, John Huston, 1964)

the night of the iguana ile ilgili görsel sonucu

Rahip T. Lawrence Shannon iki senedir Meksika’da yaşamakta, bir seyahat acentası için turistlere rehberlik yapmaktadır. birtakım nahoş olaylar neticesinde kilisesinden kopmuştur. Şimdi de liderliğini Judith adında himayesinde genç ve alımlı bir kızı gezdiren  bir bayanın liderlik ettiği bir grup Teksaslı orta yaşlı bayanı gezdirmektedir ve Charlotte adlı genç kızın da eski pedere ilgi duyduğu açıktır. Charlotte ve Shannon geceyi beraber geçirdikten sonra, Judith onu kovdurmaya kalkar. Shannon onları arkadaşı Maxine’in işlettiği bir motele götürür. Ancak, Hannah Jelkes’in ve ihtiyar büyükbabasının gelişi, en büyük etkiyi yapar. Kadının hayata ve aşka yaklaşımı, Shannon’u şeytana uymaya zorlar ve hayatını yeniden değerlendirmeye alır.

Öyküsünü bu şekilde özetleyebileceğim yapım, Tenessee Williams’ın ilgi görmüş tiyatro oyunlarından birinin sinema uyarlaması. Senaryo yazımına filmin yapımcı ve yönetmeni, yılların ustası John Huston’da (Malta Şahini, Sierra Madre Hazineleri, Afrika Kraliçesi… başyapıt listesi uzayıp gidiyor) katılmış.

Yukarıda da belirttiğim gibi, aslı bir tiyatro eseri olan metin, sinemaya ustaca aktarılmış ve bunun için de çekim yapılan kasabaların ezotizminden oldukça faydalanılmış. Birbirinden çok farklı karakterde dört insanın şehvetle ve birbirleriyle mücadelesini aktarırken, bu duyguları en iyi yansıtabilecek oyuncuları seçmiş Huston. Eski rahip rolünde Richard Burton her zamanki gibi döktürüyor. Ancak şuh Ava Gardner ve tutuculuğun ardına gizlenmişliğiyle Deborah Kerr, ondan aşağı kalır oyun vermiyorlar. Taze güzelliğiyle gencecik oyuncu Sue Lyon da rolünün gereğini yerine getiriyor. Lyon, baştan çıkarıcı yeni yetme kız rolünü bu filmden iki sene önceki Lolita da da canlandırmış ve o defa James Mason’ı baştan çıkarmıştı.

Filmin en iyi kostüm tasarım Oskarı ve En iyi Yardımcı Kadın Oyuncu, Görüntü Yönetmenliği ve Sanat Tasarımı dallarında da adaylıkları var. çeşitli festivallerde de oyuncularına adaylıklar getirmiş.

 

HORTLAK

(The Ghoul, T. Hayes Humter, 1933)

the ghoul 1933 ile ilgili görsel sonucu

Bıçaklı, gizemli bir Arap olan Aga Ben Dragore,  antik bir mezardan çalınan büyülü bir mücevheri aramaktadır. Hırsız ona mücevheri, eski Mısır tanrılarının pagan gücüne inanan, fanatik bir Mısır bilimcisi olan Profesör Morlant’a sattığını söyler. Gizemli bir hastalıktan dolayı ölürken, profesör uşağına mücevheri eline bandajlamasını söyler ve bu isteğini gerçekleştirmemesi halinde lanetleneceğine dair de uyarır onu. Mülkündeki Mısır tarzı ezarına gömülmesinden sonra, bir hırsız değerli mücevheri cesetten çalar. Bir sonraki dolunayda hortlak görünümlü ölü adam mezarından çıkar ve mücevherinin peşine düşer.

the mummy karloff ile ilgili görsel sonucu

(The Mummy)

1932’deki Mumya’nın (The Mummy, Karl Freund) süksesinden sonra, o rüzgardan faydalanmak isteyen yapımcılar, anlaşılan benzer bir konuyu ele alarak, daha büyük bir gişe başarısı yakalamak istemişler. Durum böyle olabilir ya da olmayabilir, fakat, görüntü yönetiminin ve atmosfer yaratımının o korku klasiğindeki seviyede, hatta bazen üstünde olduğu kesin. Teknik ekibin Alman ekspresyonist sanatçılardan oluşması da bunda etken. Büyük Boris Karloff, rolünün gereğini yerine getiriyor elbette.

the ghoul karloff ile ilgili görsel sonucu

(The Ghoul)

Yönetmen, bizde pek tanınmayan, çok fazla dikkate değer yapıt verememiş biri. 1910lardan itibaren muhtelif dramlar ve gerilim, korku filmleri çekmiş yönetmen. The Ghoul, onun ustalık dönemi yapımlarından sayılabilir, ancak bundan bir sene sonra da sinemayı bırakmış!

 

LA MANCHA’DA KAYBOLMAK

(Lost in La MAncha, Keith Fulton & Louis Pepe, 2002)

lost in la mancha ile ilgili görsel sonucu

Yönetmen Terry Gilliam,  Cervantes’in Mançalı Don Kişot’unu büyük ekrana taşımaya çalışan son yönetmendi ve film, Don Kişot’u Öldürern Adam (The Man Who Killed Don Quixote) adını alacaktı.  Filmin çekimlerine daha başlanmadan, hollywood stüdyolarından Avrupalı finans çevrelerine transfer olan Gilliam, vizyonunu yeniden gözden geçirecetir, çünkü kafasındaki 40 milyon dolarlık bütçe, 32 milyon dolara düşmüştü ki, bu rakam Avrupa standartlarında yine de çok yüksekti.  Ama Gilliam bir hayalciydi, ana karaktere çok benziyordu bu yönüyle ve bu film için vizyonu uzlaşılmaz ölçüdeydi, yani azalan bütçe ile hata yapma şansı yükselmişti ve dolayısıyla başarılması gereken şey, bir mucizeydi. Ön prodüksiyon esnasında ve filmi çekerken, Gilliam’ın gözönüne almadığı şey, aktörlerinden kaynaklanan kontrata bağlı ve sağlıkla ilgili meselelerdi. Ve elbette Tabiat Ana’nın etkileri. Soru şuydu: Gilliam’ın acaba, işler kötü giderse, bir B planı var mıydı?

Belgesel tarzındaki filmin yönetmenleri, aslında filmin çekimi başladığında, sete bir nevi kısa, televizyona yönelik tanıtım filmi çekmek için gitmişler. Ancak, çekimler ilerledikçe şahit oldukları aksaklıklar, talihsizlikler neticesinde kameralarıyla belgeledikleri evren öyle büyümüş ki, bunu bir filme dönüştürme fikri gündeme gelmiş. Gilliam’ın da onayıyla, ortaya Lost in La Mancha çıkmış.

lost in la mancha ile ilgili görsel sonucu

Belgesel, Monty Python ekibinde yetişip de usta bir yönetmen haline gelen eski illüstratör Terry Gilliam’ın içindeki dev ukdeyi gerçekleştirme çabasını anlatıyor kısaca. Biz yönetmeni, Brazil, Twelve Monkeys gibi filmlerinden tanıyoruz daha çok. Uzunca bir kamera arkası olarak da düşünebileceğimiz film, sinemaseverlere, özellikle bu işte çalışmaya niyetli olanlara ufuk açıcı sırlar da veriyor çaktırmadan. Muhtelif festivallerden de ödülle dönmüş bu ilginç yapımı mutlaka görün.

Bu arada Terry Gilliam’ın nihayet muradına ereceği müjdesini de vereyim. Don Kişot’u Öldüren Adam, nihayet çekiliyor. Jean Rochefort’lu, Johnny Depp’li muhteşem kadroyla değil elbette. Don Kişot’u Jonathan Pryce’ın canlandıracağı sürpriz bir kadroyla!

 

GİZEMLİ NEHİR

(Mystic River, Clint Eastwood, 2003)

 

mystic river ile ilgili görsel sonucu

1975 yazında, Boston’da bir mahallede 3 çocuk, Dave Boyle ve iki arkadaşı, Jimmy ve Sean, kaldırımda oynarlarken, Dave iki adam tarafından alıkoyulur ve kendisine tecavüz edilir. Neticede, Dave ergenliğini bu travmayla geçirir.  Jimmy, eski bir suçludur ve aralarında tek baba olandır. Kızı Katie bir gün ölü bulunur ve Dave bir numaralı şüphelidir. Sean bir cinayet masası dedektifidir ve Katie’nin katlini araştırırken, kendisini geçmişteki ve şimdiki şeyanlarla yüz yüze bulur. Katie’nin bir erkek arkadaşı olduğunu ve onun babasına ait bir silahın da olaya dahiil olduğunu bulması, o genci de şüpheli listesine sokar. Sean, Katie’nin katilini bulabilecek midir? Jimmy bu soruşturmadan yara almadan çıkabilecek midir? Ve Dave kaçırıldığında gerçekte neler olduğunu kavrayabilecek midir?

En İyi Erkek Oyuncu, Yardımcı Erkek Oyuncu ve Film Oscarlarını toplayan filmin, osene En İyi Yönetmen, En iyi Yardımcı Kadın Oyuncu ve SEnaryo dallarında da adaylıkları vardı ki Altın Küre’de aldığı ödüller, Oscar’ın sonuçlarının da habercisiydi. Cannes’da Eastwood’a bir Altın Palmiye adaylığı da getiren filmin, çeşitli festivallerden toplam 53 ödülü, 142 adaylığı bulunuyor.

Bu döküm bir yana bırakılırsa, film, artık çoktan ustalar arasında dı anılmaya başlanmış bir yönetmenin elinden çıkma.  Sean Penn, Tim Robbins, Kevin Bacon, Laurence Fishburne gibi birbirinden yetenekli, her biri beyazperdede kendini kanıtlamış aktörleri biraraya getirerek de başarı garanti altına alınmış zaten. Dennis Lehane’ın aynı adlı romanından deneyimli senarist Brian Helgeland’ın (Payback, Robin Hood) senaryoya aktardığı yapım, iyi bir polisiye dram ve yılların kovboyu Eastwood’un artık uzmanı olduğu bir türün de yetkin bir örneği.

KORKUNÇ SOYGUN

(The Anderson Tapes, Sidney Lumet, 1971)

Hapiste geçirdiği 10 yılın ardından salınan bir hırsız olan Duke Anderson, eski kız arkadaşı Ingrid ile birlikte lüks bir daireye taşınır. Bütün binayı soymak üzere bir plan yapmaktadır. Ancak bilmediği şudur ki, araştırılan konunun odağında olmamasına rağmen, her hareketi hem ses, hem de görüntü olarak kaydedilmektedir.

Hollywood bu türde soygun filmlerinde ’50lerden bu yana rüştünü ispatlamış durumdaydı. The Hot Rock (Peter Yates, 1972), The Asphalt Jungle (John Huston, 1950), The Killing (Stanley Kubrick, 1956) gibi çok başarılı örnekler var. Halen de bu türde iyi örnekler vermeye devam ediyor Ocean’s Eleven (Steven Soderbergh) serisi benzeri filmlerle.

Film, Lawrence Sanders’ın o dönem çok satan romanından uyarlanmış. Film, Sean Connery’nin Bond kimliğinden sıyrılması için de öncülük etmiş ve uzun süre Bond’luğa ara vermesine vesile olmuştu. Tabi o yokken tahtına Roger Moore oturdu, ama bu onun ’80lerde yeniden Bondluğa dönmesine mani olmadı, tek filmle de olsa (Never Say Never Again, Irvin Kershner, 1983).

Hikayenin güzelliği, bütün bu kayıtları alan FBI, CIA gibi kurumların, yaptıkları yasal olmadığı için, olaylara müdahale edememesi! Bu durum filme müthiş bir gerilim kazandırıyor.

Bu türün  ustalarından Sidney Lumet, harika bir kadroyu biraraya getirmiş. Ancak filmin büyük sürprizi,  usta oyuncu Christopher Walken’in uzun metraj bir filmdeki ilk önemli rolünü üstlenmiş olması ki oyuncu gelecekte varacağı noktanın pırıltılarını da bu muhteşem soygun filminde etrafa saçıyor…

BİR ULUSUN DOĞUŞU

(The Birth of a Nation, D.W.Griffith, 1915)

İki birader, Phil ve Ted Stoneman, Piedmont, Güney Carolina’daki arkadaşları olan Cameron ailesini ziyaret ederler. Bu dostluk, İç Savaş esnasında bozulur, çünkü Stoneman ve Cameron aileleri, farklı taraflarda yer alırlar.  Savaşta yaşadıklarını, o dönemin ana olayları etrafında izleriz:  İç Savaşın büyümesi, Lincoln’e yapılan suikast ve Ku Klux Clan’ın ortaya çıkışı gibi.

Yönetmen Griffith sinemanın ilk büyük yönetmenlerinden ve kuramcılarından bir olarak tanınıyor. Film, zamanının ırkçı politikalarını en kaba şekilde yansıtmakta. Sırtını da feci şekilde melodrama yaslamış olmakla birlikte film, pek çok sinema yazarı tarafından film dilinin grameri olarak anılıyor. Aynı durum, Griffith’in bu filmin bir özrü olarak çektiği Intolerance (1916) için de geçerli. Griffith, neredeyse sinemanın başlangıcına yakın bir zamanda yönetmenliğe başlayıp, 1950lerin başına değin film yapmayı sürdürdü. Bu süreçte Orphans of the Storm (1921),  Way Down East (1920) gibi klasikler de üretmesine rağmen, adı anılan ilk iki filmdeki başarıyı asla yakalayamadı.

Film o dönem için, hele sessiz bir film için oldukça uzun olan süresine rağmen, hala pek çok lezzetli, sinemasal an içeriyor ve bir sürü çekim açısının, tekniğinin de filmle birlikte doğuşuna şahit oluyorsunuz.

GERTRUD

(Gertrud, Carl Theodor Dreyer, 1964)

Ressamların ve müzisyenlerin seçkin dünyalarında, Gertrud, Gustav’la olan evliliğini sonlandırıp, Erland Jansson adında bir besteciyle aşk yaşamaya başlar. O da kadının ideal standartlarına uymayınca, onu da terk eder ve bir tür aşksız bir hayat yaşamaya başlar.  geçmişte, halen Gertrud’un kendisine döneceğinden ümidini kesmemiş olan Gabriel ile de aşk yaşamıştır. Aslında geçmişten bu yana ideali mutlak aşkı bulmak olan kadının kendi isteğiyle sona erdirdiği bu arayış, gerçekten de bitmiş midir?

Venedik Film Festivali’nde FIPRESCI ödülü alan yapım, değerli bir sinema eseri. Bir kere yönetmeni Dreyer, yine Griffith gibi, sinemanın kuramcılarından ve onun da sinemayla birlikteliği daha 20. yüzyılın başlarında başlıyor. Dreyer’in hayat verdiği eserlerin neredeyse tamamı, bugün birer başyapıt görülmekte. Bunlar arasında Leaves from Satan’s Book (1920), Michael (1924), The Passion of Jeanne D’Arc (1928), Vampyr (1932), Ordet (1955), özellikle önemsenen yapımlar. Filmlerinde şiirsel bir anlatıyı tercih eden yönetmen, kendinden sonra gelen pek çok sinemacıya, özellikle de Fransız yönetmenlere  ziyadesiyle yol göstermiştir.

Hjalmar Söderbeg’in bir tiyatro oyunundan perdeye aktarılan eser, Dreyer tarafından senaryolaştırılmıştır. Hikaye melodramın pek çok unsurunu içermesine rağmen, kesinlikle bu anlatı dilinin tuzaklarına düşmemektedir. Görüntüler, ta 1991’deki von Trier başyapıtı Europa’ya değin sanat hayatını kesintiye uğratmamış görüntü yönetmeni Henning Bensten’e aittir ve film siyah beyaz, büyülü sahnelerini biraz da bu sanatçıya borçluudr.

 

ÇEKİRGENİN GÜNÜ

(The Day of the Locust, John Schlesinger, 1975)

 

Hayatın güçlükleri, 1930 sonlarındaki Hollywood’un kapılarının bir defa daha ümitlerini yitirmek üzere olanlara açılmasına neden olacaktır. Sanatçı Tod Hackett, artist, sarışın bomba Faye Greener ile karşılaşıncaya değin, keşfedilecek ilhamlar aramaktadır ve hemen kapılır bu kadına. Ama kadının başka düşünceleri vardır. Onun kurbanı, Homer Simpson’dır ve üçü birlikte, Hollywood’un hastalıklı sistemi içerisinde yavaş yavaş yiteceklerdir.

BAFTA ve Oscarlarda çeşitli adaylıklar kazanan film, En iyi Kostüm dalında bir BAFTA ödülü alabilmişti. Bununla birlikte, gerçekten değeri zamanla anlaşılan bir klasiğe dönüştü. Hollywood ’30larının gerçekçi bir portresini gözler önüne seren yapım, hikayesinde kullandığı hadiseler, yapımevleri ve filmler ile de gerçek hayatla bağını sürdürüyor. Genelde bir kara roman yazarı olan Nathanael West’in aynı adlı, çok satmış romanından sinemaya yapılmış uyarlama. Yönetmeni Schlesinger, gerilimli politik dramalarıyla tanıdığımız, usta bir yönetmen. Filmografisinde Darling (1965), Far From the Madding Crowd (1967), Midnight Cowboy (1969), Marathon Man (1976) gibi modern klasikler yer almakta.

Oyuncu kadrosu da birbirinden değerli isimlerden oluşuyor. Ama özellikle Sutherland’ın vurucu oyunculuğu, aradan sıyrılıyor. Bu arada, hoş bir anekdot: Sutherland’ın filmde canlandırdığı karakterin adı, Homer Simpson!

 

ŞİRKET

(The Corporation, Mark Achibar & Jenniffer Abbott, 2003)

 

18. yüzyılın sonlarından beri, ticari şirketlerin bir şahıs sayıldığı kanuni Amerikan yargısı ile bu dünya üzerinde ekonomik, politik ve sosyal bir güç haline geldi. Bu begesel çeşitli vaka çalışmaları üzerinden organizasyon modelinin derin bir incelemesini yapıyor. Bu “kişi” düşüncesiz, insanlıktan çıkmış bir psikopat gibi davranmakta. Bunu durdurmak mümkün değil gibi görünüyor, ancak insanlar bu yönde cesaretlendirilebilir.  Dünyanın gidişatı gerçekten çok kötüdür.

Muhtelif film festivallerinden 11 ödülle dönen, zamanında ikinci bir Bowling for Columbine (Michael Moore, 2002) vakası olarak adlandırılmış, kaliteli bir belgeselle karşı karşıyayız.  Bir belgesel olarak uzun sayılabilecek bir süreye sahip olan yapım (2 saat 45 dakika) hızlı anlatımıyla bir dakika bile sıkılmadan bilgilenmenizi sağlıyor. 2000 sonrası Moore ile başlayan bu politik belgesel akımı, yarattığı tarzla kendine has bir izleyici kitlesi de yarattı. Bizde de böyle bir harekete ihtiyaç var.

Yönetmenler, daha ’90lardan bu işe aşinalar. Mark Achibar, alternatif medya üzerine kısalı uzunlu pek çok belgesele sahip örneğin.

Filmde yer alan çok vurucu bir lafla bitirmek istiyorum: “150 yıl önce, ticari şirket, görece önemsiz bir kurumdu. Bugünse tümüyle yaygın, her yanı sarmış. Başka zaman ve başka yerlerdeki Kilise, Monarşi ve Komünist Parti gibi, şirket de bugünün baskın kurumu. Bu belgesel, modern ticari şirketin doğasını, evrimini, etkilerini ve olası geleceğini incelemekte. Başlangıçta kısıtlı bir hakimiyet verilmişken, ne oldu da şirketler böylesi sıradışı bir güce ve etkiye sahip oldular?”

 

LEYLEKLER UÇARKEN

(The Cranes are Flying, Mihkail Kalatozov, 1957)

Veronica ve Boris are Moskova sokaklarında gezinir ve birbirlerini çok severler. Veronica gülmektedir, çünkü bu sabah ikisi de mutlu insanlardır. Gökyüzünde leylekler görürler.  Veronica’nın evine giderlerken, nehrin kıyısındaki randevularını konuşurlar. Ve Moskova’da 2. Dünya Savaşı başlar. Boris bir fabrikada çalışmaktadır ve Veronica ile konuşmaya fırsat bulamaz. Orduya katılmak durumundadır.

Leylekler Uçarken’i ilk defa TRT’de izlemiş olmalıyım. Görüntüleri ve romantik anlatımıyla hayli etkilenmiştim. Yıllar sonra Ortadünya’da vcd’sini bulduğumda inanılmaz mutlu olmuştum. Gerçi şimdi internette ulaşılabilir bir film. Ama yine de arşivimin nadide bir parçası.

İlgili resim Kalatozov.

Cannes’da yönetmenine Altın Palmiye getiren filmin başka festivallerde de çeşitli adaylıkları bulunmaktaydı. Rus sineması, kullandıkları inanılmaz açılar, mizansenlerle her zaman çok çekicidirler. Bu, sinemanın neredeyse başlangıcından beri böyleydi. Sinema kuramcılarının genelde Rusya’dan çıkması boşuna değil.

Veronica’yı canlandıran Tatiana Samoilova, 2. Dünya Savaşı Moskova’sının acı tatlı dünyasını yüzünde mükemmel yansıtan bir aktris ve kameraya da çok yakışıyor. Siyahbeyaz sinematografisinde gölgelerle çok iyi oynayan, şiirsel görüntüler, 95 dakikalık bir sevda ağıtı okuyor seyirciye.

mikhail kalatozov ile ilgili görsel sonucu

Belgeselden gelen Kalatozov, I am Cuba(1964), The Red Tent (1969), True Friends (1954) gibi klasikleşmiş yapımlara da imza attı. Bir başka dahi yönetmen Sergei Parajanov ile hemşeri olan yönetmen, 1950lerde Rusya’nın Sinema işlerinden sorumlu bakanı olmuştu.

 

AŞK ÖLÜMDEN SĞUKTUR

(Love is Colder than Death, Rainer Werner Fassbinder, 1969)

love is colder than death trailer ile ilgili görsel sonucu

Katılmayı reddettiği sendika tarafındanpeşine salınan gangster Bruno ve metresi arasında kalan üç kağıtçı kadın satıcısı Franz’ın hikayesini anlatan alışılmadık bir gngster öyküsü. Franz’ın kız arkadaşı Joanna’yı paylaşmaya sıra gelinceye kadar, Franz ve Bruno, çok iyi birer arkadaş olurlar. Ama Joanna kısa sürede Bruno’dan sıkılacaktır

Kendine has tarzı ile sıradışı öyküler anlatan, temelde Amerikan melodramından fazlaca etkilendiğini saklamayan yönetmen, kırkına bile varmadığı genç yaşında, 1982’de aramızdan ayrılmadan önce kırk kadar esere imza atmıştı. İlk uzun metrajı olan bu film, Berlin’de Altın Ayı’ya aday da gösterilince, adının tüm dünyada tanınmasına vesile olmuştu. Bunun dışında ardında American Soldier (1970), Bitter Tears of Petra von Kant (1972), Fear Eats the Soul (19749, Despair (1978), Lili Marleen (1981), Lola (1981) gibi pek çok klasik bırakan yönetmen, televizyona da Berlin-Alexanderplatz (1980) gibi çok kaliteli işler yapmıştı.

love is colder than death trailer ile ilgili görsel sonucuFassbinder

Filmlerinde genellikle aynı ekiple çalışmayı tercih eden yönetmen ilk filminde çalıştığı yıldız oyuncu Hanna Schygulla’ya filmlerinin çoğunda yer vermişti. Filmlerinde sık sık kendi de boy göstermekten geri durmazdı. Anarşist yapımların yanısıra, dediğimiz gibi, en sevdiği tür olan melodrama dayalı hikayeler anlatmayı severdi.

love is colder than death trailer ile ilgili görsel sonucuHanna S.

Film, antikahramanlardan oluşan kahramanlarıyla, çekici bir anlatı sunuyor.

SİHİRBAZ

(The Magician / Ansiklet, Ingmar Bergman, 1958)

‘Vogler’in Manyetik Sağlık Tiyatrosu’ şehre gelince, bir seyircisi olmak durumundadır. Vogler’in başka yerlerdeki doğaüstü karmaşa varyetesine dair raporları okuyan şehrin polis şefi ve tıbbi araştırmacısı gibi önde gelenleri, Vogler’dan halka sunum öncesinde kendilerine örnek bir gösteri yapmasını isterler. Bilimsel düşünceye inanan şüphe içindekiler, onları şarlatan olarak yaftalamaya çalışırlar, ancak Vogler ve ekibi, onlar için fazla zekidirler.

Ingmar Bergman’ın çoğu filmi, zekayı kurcalar, heyecanlandırır. Bu filmin de yönetmenin diğer eserlerinden bu anlamda ayrılır yanı yok. Üstüne üstlük bir dolu sembolizm içeriyor. Bu zaman zaman filmi anlaşılmaz kılsa da, Bergman’ın amacı zaten seyircisini düşündürmek öncelikle.

the magician bergman ile ilgili görsel sonucu

Ingrid Thulin ve Max von Sydow

Yönetmen, burada da adeta bir ekip haline geldiği oyunculaından Max von Sydow ve Ingrid Thulin ile çalışıyor. Venedik Film Festivalinde En İyi Film ve Jüri Özel Ödülü almıştı. Bergman’ın görece daha az bilinen filmi, ama bu filme gelinceye kadar Yedinci Mühür’ü, Yaban Çilekleri’ni çoktan çekmiş bir usta karşımızdaki.

 

KAN KORİDORLARI

(Corridors of Blood, Robert Day, 1958)

Ameliyata alınan hastaların acılarını azaltma hedefiyle, Dr. Thomas Bolton, bin zahmetle derece derece bağımlısı olacağı, afyon bazlı bir anestezik geliştirir. Deneylerini sürdürmek ve bağımlılığına kaynak bulmak için sürekli destek sağlamak adına, yerel hastaneye kadavra satmak için onun imzasını kullanan bir grup katilin oyuncağı olur.

corridors of blood ile ilgili görsel sonucuBoris Karloff

Sırf Karloff ve Lee’yi bir arada izleme keyfi için bile seyredilebilecek, keyifli bir korku (bugünkü anlayışla daha çok gerilim) filmi. O yıllarda ve neredeyse tüm ‘60lar boyunca, korkunun eski yıldızlarını birlikte kullanan pek çok film yapılmıştı. Lee ve Karloff da bunlardan birkaçında bir araya geldiler.

corridors of blood ile ilgili görsel sonucu

Christopher Lee

Robert Day, aslında bir tv yönetmeni. Bununla beraber, filmde, hikayeye uygun oyuncuların da katkılarıyla, zamanına göre hayli başarılı bir iş çıkarmış.

 

DÜŞMANIM

(Enemy Mine, Wolfgang Petersen, 1985)

Uzak gelecekte, galaksi kolonileştirilirken, insanlık, Draco gezegeninden kertenkele benzeri deri yapısına sahip Draclara karşı mücadeleye girişir. İki ırk da pek çok dünyanın kontrolünü ele geçirmeye çalışmaktadır. Bir uzay çatışması esnasında, uzay pilotu Willis Davidge, bir volkanik gezegen olan Fryine IV’e çakılır. Orada yalnız olmadığını anlar ve Jeriba Shigan adında bir Drac’ın da aynı gezegene düştüğünü öğrenir. İkili düştükleri gezegende hayatta kalma mücadelesi verirken, birbirlerine nefretlerini kusar, ancak mecburiyetler onları müttefik haline getirecektir. Zamanla birbirlerinin kültürlerini öğrenirler ve iyi dost olurlar.

enemy mine ile ilgili görsel sonucu

Wolfgang Petersen, TV yönetmenliğinde epeyce deneyim kazandıktan ve bir iki uzun metraj da çektikten sonra, 1981 yapımı Das Boot ile olağanüstü bir çıkış yapmış, pek çok festivalden ödül ve adaylıklar almıştı. Hit fantezi Neverending Story’ye de 1984’te imza attıktan hemen sonra, Hollywood’a transfer olmuş, ABD-Batı Almanya ortak yapımı olan bu filmi gerçekleştirmişti. Petersen, sonrasında üstünyapım ve felaket filmi denemelerine yoğunlaşacaktı.

hell in the pacific ile ilgili görsel sonucu

Film, izole bir gezegende (adada) baş başa yaşamak durumunda kalan iki ezeli düşmanı ele alan hikayesiyle, Toshiro Mifune-Lee Marvin ikilisini bir araya getiren muhteşem savaş filmi Hell in the Pacific’i akla getiriyor. Bir nevi o filmin uzay uyarlaması. Bugün hayli eskimiş teknolojisine rağmen, hayli ilginç detaylar içeriyor.

 

MUTLULUK

(Happiness, Todd Solondz, 1998)

Bir kadın erkek arkadaşından ayrılır, arkadaşı bunun kilolarından dolayı olduğunu düşünür. Bir adam, yan komşusuna onu çekici bulduğunu söyleyememektedir. Yaşlı bir çift ayrılmak istemekte, ama boşanmaya yanaşmamaktadır. 11 yaşındaki bir çocuğun derdi bir türlü büyümemektir. Bir terapist yeniyetme dergilerine mastürbasyon yapar. Ofis çalışanları, yakında ölen bir iş arkadaşlarının yüzünü hatırlamaya çalışırlar. Bir kadın isteyebileceği her şeye sahip olduğundan emindir. Bu bireylerin hayatları, yaşamlarını kendilerince değiştirmeye kalktıklarında kesişir.

Solondz, insan ilişkileri üzerine yerinde tespitlerde bulunduğu eserleriyle, kendine has bir hayran kitlesi edinmiş bir yönetmen. 1995 yapımı Welcome to the Dollhouse filmiyle Sundance’ta ödül alınca dikkati üzerinde toplayan yönetmen, üç yıl sonra Happiness’ı gerçekleştirdi ve bugüne kadar da çizgisinden taviz vermedi.

happiness philip seymour hoffman ile ilgili görsel sonucuHoffman

Kendine özgü oyun tarzı ve tipiyle belli bir hayran kitlesi edinmiş, genç yaşta aramızdan ayrılan muhteşem aktör, Philip Seymour Hoffman’ı başrole taşıyan yapım, karakterlerine mesafeli yaklaşımıyla başta izleyene tuhaf gelebilir, fakat hikaye ilerledikçe filmden tat almaya başlıyorsunuz. Güzel.

 

AVRUPA

(Europa, Lars von Trier, 1991)

Bir Amerikalı, Almanların çöküşünün ardından 1945’teki savaş sonrası Almanya’sına gider. Amcası ona Zentropa treninde uyuma yataklı vagon kondüktörü olarak iş bulur. Amerikalı’nın arzusu Müttefik güçlerin uygulamalarına karşı nötr kalmak ve yaralı bir ülkeye yardım için yapabileceği her şeyi yapmaktır, ama kendisini hem Amerikalılar, hem de trenyolunun sahibi olan aile tarafından kullanılırken bulur. Demiryolu yöneticisinin kızına aşık olduktan sonra, tarafsız kalamayacağını ve bazı zorlu kararlar almak durumunda olduğunu anlar.

europa trier ile ilgili görsel sonucu

Kısa filmden gelip, ilk uzun metrajı olarak Epidemic (Salgın, 1987) gibi ilginç bir yapıma imza atan von Trier, bir sonraki filmi olan Avrupa ile başta Cannes olmak üzere, pek çok festivalde ödül alarak, adını tüm dünyaya duyurmayı başardı. Sonrasında ayrıksı, film gramerini alt üst eden filmler yapmaya devam etti ve bir manifesto yayınlayarak, Dogma akımını başlattı.

europa trier ile ilgili görsel sonucu

Avrupa’da Jean-Marc Barr, Udo Kier, Max von Sydow, Eddie Constantine gibi muhteşem isimleri bir araya getiriyor yönetmen. İleride yapacağı ayrıksı filmlerin ipuçlarını da filmde kullandığı kurgu ve anlatımla veriyor izleyiciye.

 

KURTULUŞ

(Deliverance, John Boorman, 1972)

Kuzey Georgia’daki Cahulawassee River vadisi, eyaletin bozulmamış son doğal alanlarından biridir ve bu durum yakında nehre kurulacak baraj ile ortadan kalkacaktır; civardaki alanın büyük bölümü, sular altında kalacaktır. Hal böyleyken, Atlantalı dört şehir kaçkını maceracı, içlerinden sadece ikisi bu alanda deneyimli olmalarına rağmen, nehirde birkaç günlük bir kano turuna çıkmayı kararlaştırırlar. Gittikleri bölge, akraba evlilikleri nedeniyle böyle olduğunu onlara düşündürecek kadar etno-kültürel yönden homojen ve izoledir.  Dörtlünün görece huzurlu geçen gezileri, yarıyolda, kaçakçı işçilerle karşılaştıklarında bozulacaktır. Bu karşılaşma sadece onların vadiden kurtulmak için bir savaşa girişmelerine yol açmaz, aynı zamanda dostluklarını da sorgulayacakları bir mücadeleye dönüşür.

deliverance ile ilgili görsel sonucu

1933 dsoğumlu Boorman, televizyon yönetmenliği ile başladığı kariyerine, bir modern kara film klasiği olan Point Blank (1967) ile uzun metraja sarsıcı bir başlangıç yaparak devam eder. Sonrasında Hell in the Pacific (1968), Leo the Last (1970), Zardoz (1972), Excalibur (1981), Emerald Forest (1985) gibi birbirinden ilginç ve kıymetli pek çok yapıma imza atar. Yönetmenlik kariyerini halen aktif  olarak sürdüren Boorman, ele aldığım filmiyle Oscarlarda En İyi Fil, Yönetmen ve Kurgu adaylıkları almıştı.

nehir tarık akan ile ilgili görsel sonucu

Bu anlatı, yani köylülerin ya da sınıfça aşağı halkın içine düşen kentlilerin maceralarını anlatan yapımlara bir nevi prototip olmuştu. Özellikle korku filmlerinde fazlaca kaynak olarak kullanıldı. Bugün bile Wrong Turn serisi, Jeepers Creepers serisi gibi korku serileri bu yoldan gidiyorlar. Bizde Şerif Gören’in 1977 yapımı Nehir filmi, Deliverance’tan etkiler taşır.

 

SON GÖSTERİ

(The Last Picture Show, Peter Bogdanovich, 1971)

Teksas’taki küçük Anarene kasabasında, 2. Dünya Savaşı ve Kore Savaşı arasındaki boşlukta yaşayan Sonny ve Duane, iki iyi arkadaştırlar.  Çocukluktan ergenliğe geçişin o zorlu dönemini birlikte yaşarlarken, ikili zamanlarını en iyi bildikleri şekilde geçirmektedir; sinemaya gitmek, futbol ve kızlar. Jacey, Duaney’nin kız arkadaşıdır, okulda herkes onu istemektedir ve o da bunun farkındadır. Babası zengindir ve annesi de güzeldir. Herkes Jacey’nin kalbini kazananın hayatının kurtulacağını düşünür. Halk, yaşamlarını sürdürmek ve çocuklarını yetiştirmek için büyük kente göçtükçe, Anarene tükenmektedir. İki dost da kasabayı terk etmek ya da arkadaşları Aslan Sam’den kendilerine kalan sinema salonunu işletmeye devam etmek arasında kalırlar. Lise mezuniyeti yaklaşırken, aşk, yalnızlık ve kıskançlık üzerine bazı zor dersler edineceklerdir.

the last picture show ile ilgili görsel sonucu

(Filmin başrollerinden birindeki metruk sinema binası)

Nazierden kaçarak Amerika’ya sığınan bir ailenin oğlu olarak yetişen yönetmen, 1950lerde aktörlük yaparken, chaiers du Cinema’da yazan Yeni Dalga kuramcılarından etkilendi. Yönetmen olmadan önce Esquire dergisine yazdığı sinema yazılarıyla ünlendi. Düşük bütçeli filmleriyle şöhretli usta yapımcı-yönetmen Roger Corman sayesinde, 1968’de, Boris Karloff’lu Targets ve tam bir Corman düşük bütçeli macerası olan Voyage to the Planet of Prehistoric Women’ı çekerek, yönetmenliğe adım attı. Üçüncü filmi olan The Last Picture Show ile Oscarlarda En İyi Film ödülünü aldı. Sonrasında Paper Moon (1973), Daisy Miller (1974), They All Laughed (1981) gibi kaliteli yapımlarla yoluna devam eden yönetmen,  ’90ların ikinci yarısından itibaren televizyona yöneldi ve halen televizyona işler yapmayı sürdürüyor.

the last picture show ile ilgili görsel sonucu

(Gencecik Bridges and Shepherd)

Film, aslında klasik Amerikan dramasını belgeselvari bir tarzda sunarak ve kadrosunda o dönemin gelecek vaat eden, Jeff Bridges, Sybill Shepherd (Yıllar sonra Mavi Ay dizisiyle tanıyıp, seveceğiz onu) gibi oyuncularını kullanan yapım, Robert Surtees’in kaliteli görüntü yönetimiyle de kendini seyrettiriyor.

 

GEYŞA EVİ

(The Geisha House / Omocha, Kinji Fukasaku, 1998)

the geisha house 1998 ile ilgili görsel sonucu

Genç Tokiko, geyşa çıraklığının başlamasını bekleyerek, bir geyşa evinde hizmetçi olarak çalışmaktadır. Bu hizmeti esnasında, geyşaların kurallarını, aşklarını, güzelliklerini ve insanlıklarını öğrenecektir.

Kinji Fukasaku bizde, dünyada da olaylar yaratan Battle Royale serisiyle ünlü bir yönetmen. 60ların başından bu yana eser koymaya devam eden, üretken bir yönetmen Fukasaku. KAriyeri boyunca uzay filminden korku filmine, çok çeşitli türlere el atmış yönetmen. Bu filmiyle Asya festivallerinde ödüller ve adaylıklar kazanmş.

the geisha house 1998 ile ilgili görsel sonucu

Oyuncular bizde tanınan isimler değil. Ama senarist Kaneto Shindo, Fukasaku’dan da eski bir yönetmen. Film, geyşa yaşamını bir belgesel titizliğiyle ele alıp, aktarıyor seyirciye.

 

AKASYA

(Acacia, Ki-hyeong Park, 2003)

acacia 2003 afiş ile ilgili görsel sonucu

Çocuk sahibi olmadaki başarısızlıklarından sonra, Dr. Kim Do-il ve babası, karısı Choi Mi-sook’u yetimhaneden bir evlat edinmeye ikna ederler. Mi-sook, sanata çok bağlıdır ve ağaçlar çizmeyi seven, altı yaşındaki Kim Jin-sung’u seçer. Oğlan, sekiz yaşındaki komşu kızı Min-jee ile yakınlaşır ve bahçelerindeki eski bir akasya ağacının cazibesine kapılır. Mi-sook beklenmedik şekilde hamile kalınca, annesi ondan Jin-sung’u yetimhaneye geri vermesini ister. Bu olay oğlanda tepkiye neden olur. Bebek doğduğunda, Mi-sook, akasya ağacının annesi olduğuna inanan  Jin-sung’a iyi davranmaz ve yağmurlu bir gecede çocuk kaybolur. İzleyen günlerde, aile Jin-sung hakkındaki karanlık gerçekle çıldırmanın eşiğine gelecektir.

Güney Kore Sineması, yedinci sanata pek çok önemli isim kazandırdı ve kazandırmaya da devam ediyor. Joon-ho Bong, Ki-duk Kim, Chan-wook Park, Chang-dong Lee, Seung-wan Ryoo ve Jae-yong Kwak gibi yönetmenlerin katıldıkları uluslararası festivallerde gösterdikleri başarılarla açtıkları yolda, geriden gelen pek çok Güney Koreli yönetmen ilerlemeye devam ediyor. Asya sinemasını temsil etmede Güney Kore, Japonya ve Çin’i çoktan geride bıraktı ve artık dünya sinemasını da etkisi altına alıyor. Oldboy’un çekiminin üzerinden fazla zaman geçmeden Hollywood versiyonu yapıldı biliyorsunuz.

acacia 2003 ile ilgili görsel sonucu

Güney Kore filmleri, kendine özgü anlatılarıyla, içerdikleri farklı oyunculuklarla, insanı allak bullak eden temposuyla gerçekten kayda değer yapımlar. Akasya da  başta ağır giden anlatıya rağmen, ürpertici hikayesiyle ve içerdiği dramla seyirciyi içine almayı başaran bir film.

 

KARA GÖLÜN CANAVARI

(Creature from the Black Lagoon, Jack Arnold, 1954)

Amazonn Nehri üzerinde bilimsel araştırmalar yapan bir inceleme ekibi, efsanevi Kara Göl’de tarih öncesi bir Gill-Man keşfeder. Araştırmacılar, gizemli yaratığı yakalar, fakat ellerinden kaçırırlar. Gill-Man döner ve aşık olduğu güzeller güzeli Kay’i kaçırır. Oysa Kay, hem ekiptendir, hem de aralarındaki bir bilimadamının nişanlısıdır.

creature from the black lagoon ile ilgili görsel sonucu

’50lerde bu gibi canavarlı filmler, özellikle Amerikan sinemasında revaçtaydı. Soğuk Savaş korkusu, film yaratıcılarını yapıtlarında bu düşmanı bu canavarlarla simgelemeye itmişti. Bu canavar filmleri gibi bunun bir alt türü olan uzaylı istilası filmleri de yaygınlaşmıştı.

Gösterildiği yıllara göre hayli üstün bir teknolojiye sahip olan film, üç boyutlu olarak gösterilmiş, William E. Snyder’ın muhteşem görüntüleri (özellikle bir bale gibi kareografisi yapılmış izlenimi veren, aşağıda fotoğrafını verdiğim, canavarın Kay’i su altından takip ettiği sahne muhteşem!) ve Joseph Gershenson’un, genç müzisyen Henry Mancini eşliğinde yarattığı, filme değer katan müzik ile film, artık bir klasik haline gelmiş durumda.

creature from the black lagoon ile ilgili görsel sonucu

Yönetmen Jack Arnold, her biri ilgi görmüş bu türde filmler yapmayı sürdürdü (Tarantula, 1955; Monster on the Campus, 1958), uzay istilası filmleri de yaptı (It Came From Outer Space, 1953) ve tabi fantastik yapımlar (The Incredible Shrinking Man, 1957). Her filminde belli bir düzeyi tutturmayı başaran yetenekli yönetmen, televizyon ve sinemayı birlikte götürdü sanat yaşamı boyunca. Hatta bizde de bir dönem oynayan ve çok tutulan Aşk Gemisi dizisinin pek çok bölümünü yönetti.

Oyuncular, televizyondan gelen, fakat filmdeki rollerini yüzlerinin akıyla yerine getiren aktörler. Film o derece tutuldu ki, iki devam filmi daha yapıldı: Revenge of the Creature ve Creature Walks Among Us (ikisi de 1955). Hatta Clint Eastwood, beyaz perdedeki kısa da olsa ilk rolünü Revenge of the Creature’da aldı!

eastwood in revenge of the creature ile ilgili görsel sonucu

Alın size tıfıl bir Eastwood!

 

İHTİYAR DELİKANLI

(Oldboy / Oldeuboi, Chan-wook Park, 2003)

1988’de yağmurlu bir gecede sarhoşken alınan Oh Dae-Su, bilmediği bir sebeple, penceresiz, izole bir otel odasına tıkılmış halde gözlerini açar. Orada görünmeyen, acımasız gardiyanları onu besleyecek, giydirecek ve intihar etmekten alıkoyacaktır. Odasında onu dış dünyaya bağlayan tek şey televizyondur. Ama sonra, beklenmeksizin, on beş yıl süren tutsaklığın ardından, sebepsizce salınır. Kendisinden bu denli nefret eden kimdir? Oh Dae-Su onu bulup, hesap sorabilecek midir?

Cannes başta olmak üzere çeşitli uluslararası festivallerde 38 ödül ve 18 adaylık almış, kan kokan, muhteşem bir yapıtla karşı karşıyayız! Yönetmenin Sympathy for Mr Vengeance (2002) ile başlayıp, Sympathy for Lady Vengeance (2005) ile biten intikam üçlemesinin ikinci ve en bilinen halkası olan film o kadar tutulmuştu ki, yakın zamanda bir Hollywood uyarlaması bile yapıldı (Spike Lee, 2013).

Güney Kore sineması 90ların sonunda ilk kıpırdanışlarla gelmekte olduğunun sinyalini verip, 2000lerde hızlı bir çıkışa geçmişti. Chan-wook Park , bu yeni dalga yönetmenlerin adından en çok söz ettirenlerin başında geliyor. Filmleri göz alıcı sinematografilerinin yanısıra yaptığı müthiş açı buluşlarıyla da destekleniyor. Oldboy’un meşhur ve Amerikan versiyonunda da birebir kullanılan  sekansı olan koridor kavgasını örnek vermek gerekirse:

Hastasıyım!…

 

POLA X

(Pola X, Leos Carax, 1999)

Genç bir yazar gizemli, siyah saçlı bir kadın tarafından kayıp kardeşi olduğu gerekçesiyle rahatsız edilmeye başlar ve onunla başlayan garip ilişkisi, annesi ve sevimli nişanlısı ile arasını da bozacaktır.

1999 Cannes Altın Palmiye ödülüne aday olan yapım, sıradışı Frtansız yönetmen Carax’ın dördüncü uzun metrajı. 1980’de Strangulation Blues adlı kısayla yönetmenliğe başlaya Carax, çektiği az ve öz uzun metrajlarla sinemaya modern klasikler kazandırırken, arada kısa film örnekleri vermeyi de ihmal etmiyor. Carax’ın alışılmadık bir anlatı kullandığı bir gerçek. Ancak bu durum filmlerini çekici kılıyor aynı zamanda. Boy Meets Girl’deki (1984) muhteşem siyah beyaz görüntüler, Mauvais Sang’da (1986) Denis Lavant’ın yerinde duramayan oyunu, 1991 yapımı Les Amants du Pont-Neuf’taki Juliette Binoche’u gözünü çıkarmaya ve dünyayı yakmaya iten aşk, Holy Motors’un (2012) tümüne sinen o delilik evreni , bu filmleri kült mertebesine yerleştirdi bile. BU dört filmin her birinde kullanılan ortak unsur elbette ki benzersiz, çirkin aktör Denis Lavant.

denis lavant ile ilgili görsel sonucu

Pola X, yönetmenin kült oyuncusunu kullanmadığı şimdilik tek yapım. Oldukça açık cinselliğin sergilenmekten kaçınılmadığı filmin bir sahnesinde 56 yaşındaki Deneuve, bir küvette hayli cüretkar görüntüleniyor ki bazı aktrislerin yaşlanmadığına ikna oluyorsunuz hemen!

catherine deneuve bath scene pola x ile ilgili görsel sonucu

Muhteşem kadın!

 

ELEKTRA

(Elektra, Rob Bowman, 2005)

Savaşçı Elektra neredeyse ölme noktasına geldiği bir deneyim sonrası kiralık bir suikastçı haline gelir ve son iki hedefini korumaya çalışır: dul bir baba ve onun genç kızı. Bu ikisinin ardında bir grup doğaüstü suikastçiler vardır.

Frank Miller başarılı bir çizgi roman yaratıcısı, iyi bir öykücü ve mitolojik kahramanları kullanmayı da iyi biliyor. Özellikle 300 (Zack Snyder, 2006) onun çizgi romanından uyarlanan ve hemen gönlümüzde yer eden bir çalışma olmuştu. Sin City (Frank Miller, Robert Rodriguez, 2005) ve The Spirit (Frank Miller, 2008) gibi yapımlar da kendi çizgi romanlarından uyarlanmıştı ve kendi tarafından yönetilmişti. Miller aynı zamanda senarist ve oyuncu olarak da sinemada çalışmalarını sürdürüyor.

elektra comic book ile ilgili görsel sonucu

Elektra, yukarıda saydığım örnekler kadar başarılı olmuş bir yapım değil. eğlencelik bir yapım ve elinden gelenin iyisini yapmaya çalışıyor. Fakat neticede klasik anlatısıyla bize tanıdık bir öykü sunmaktan ileri gitmiyor.

Başroldeki Jennifer Garner, televizyonda ünlenmiş, Amerika’da çok sevilen, güzel bir aktris. Buradaki role de oturmuş doğrusu. Diğer rollerde uluslararası isimler var ama özellikle kült aktör Terence Stamp, filme renk katmış.

elektra 2005 ile ilgili görsel sonucu

Rob Bowman temelde televizyon yönetmeni. Elektra’ya zarar veren de yönetmenin tv estetiğini filme aktarması olmuş daha çok. Eğlenceli yine de.

 

MONTY PYTHON’DAN VE ŞİMDİ TAMAMEN FARKLI BİR ŞEY

(MONTY PYTHON’s ANd Now For Something COMPLETELY DIFFERENT, Ian MacNaughton, 1971)

And Now for Something Completely Different (1971)

Monty Python’s Flying Circus’ın ilk iki sezonundan derleme skeçlerle oluşturulan film. Monty Python ekibinin ilk sinema filmi.

Ekip, 1969 yılından 1974 yılına kadar BBC için 45 bölümlük Monty Python’s Flying Circus adlı bir dizi çevirmiştir. Dizi skeç ve çizgi film sahnelerinin bir karışımından oluşuyordu. Program, ilk defa 5 Ekim 1969 tarihinde saat 23’de gösterilmiştir. Dizinin adı Python programlama dilinin isimlendirilmesine kaynaklık etmiştir.

monty python ile ilgili görsel sonucu

Monty Python, farklı espri anlayışı ile kısa zamanda popüler hale gelmiş, skeçlerinden ve orada kullandıkları şarkılardan yaptıkları plaklar liste başı olmuş, ünleri bir anda orjinal vatanları İngiltere’nin dışına taşarak kendilerini Amerika’da bulmuş müthiş bir ekip. Tüm skeçleri kendileri yazıp oynayan ekipte kimler yok ki: John Cleese, Eric Idle, Terry Jones, Terry Gilliam, Michael Palin. Bunlardan bazıları hem grubun filmlerini yönettiler, hem de ilerinin usta yönetmenleri arasına girdiler (Terry Gilliam, 12 Maymun ve Brazil ile ortalığı birbirine kattı).

12 maymun ile ilgili görsel sonucu

Filmdeki ve daha sonra yaptıkları Holy Grail, Meaning of Life gibi filmlerdeki espriler bugün dahi aşılmış değil ve hala modern.

 

CANİ

(Monster, Patty Jenkins, 2003)

Christina Ricci and Charlize Theron in Monster (2003)

Bir seri katil haline gelen Daytona Beach fahişesi Aileen Wuornos’un gerçek hikayesinden sinemaya aktarılan film, onun erkekleri öldürmesini ve sonunda 2002’de idam edilmesini anlatıyor. 1989’da, bir fahişe olarak çalışmaktayken nihayet Selby adında genç bir kadınla tanışır ve arkadaş olur. Hayatını düzeltmeye karar vererek yasal iş aramaya koyuluyor ama eğitiminin azlığından ve sosyal becerilerinin yetersizliğinden, her defasında başarısızlığa uğruyor. O da otoyolda fahişelik yapmaya başlıyor ve birkaç müşteriyi soyduktan sonra, nefsi müdafaa ile öldüreceği kişi ile karşılaşıyor. Bundan itibaren de tek hedefi arabasına bindiği müşterilerini öldürüp, paralarını almak oluyor. Neticede yakalanıyor ve savunmasını nefsi müdafaa üzerine kursa da mahkum olmaktan kurtulamıyor.

monster charlize theron ile ilgili görsel sonucu

 

Hollywood yaşanmış suç hikayelerini sever ve seyircinin zevkine göre işlemesini bilir. Bu anlamda klasikleşmiş bir sürü suç draması vardır, Bonnie ve Clyde, Scarface gibi. Bunlardan da genelde iyi filmler çıkar. MONSTER da onlardan biri.  Genelde televizyona işler yapan kadın yönetmen Jenkins’in ilk uzun metrajı olmasına rağmen, hayli başarılı bir iş. Jenkins bundan ancak on küsür yıl sonra 2017’de yeniden sinemaya dönecek ve süper kahraman filmi Wonder Woman’ı yapacaktı.

Film, bu rol için aldığı kilolarla ve yapılan makyajla tanınmayacak hale gelen Charlize Theron’a bir en iyi kadın oyuncu Oscarı kazandırmış, yine Altın Küre’de, Berlin’de oyuncuya aynı ödülü getirmiş, pek çok festival gezmiş bir yapım.

 

İyi bir suç filmi, aynı zamanda da iyi bir insanlık dramı…

 

BİLİNMEYEN KİŞİLER

(I Soliti Ignoti / Big Deal on Madonna Street, Mario Monicelli, 1958)

I soliti ignoti (1958)

Eski bir boksör olan Peppe, bir rehinci soygunu organize eder. İşsiz bir fotoğrafçı olan Tiberio,  bir tahsildar olan Mario, Sicilyalı Michele ve eski bir jokey olan Capannelle de çetenin diğer üyeleridirler. Emekli bir hırsız olan Dante’nin de onları uyardığı üzere, görev o kadar da kolay değildir…

50lerde kalabalık kadrolu İngiliz Ealing suç komedileri büyük sükse yapmıştı. Özellikle Alec Guinnes’in ününe ün katan bu yapımların benzerleri, hatta bazen daha da özgünleri İtalya’da da yapılmaya başlanmıştı. Bunların en meşhurlarından biri olan filmimiz, gerçekten de döneminin en gözde İtalyan aktörlerini de başrole taşıyarak, müthiş bir kadro oluşturmuş. Vittorio Gassman, Toto, Marcello Mastroianni ve diğerleri normalde farklı oyunculuk geleneklerinden gelmelerine rağmen, yapımda büyük bir uyum sergiliyorlar.

Yönetmen Monicelli, 1935’te başladığı sanat yolculuğunda bu türde toplumsal komedilerle, hicivlerle ünlendi ve 2010’a kadar film yapmayı sürdürdü. İtalyan komedisinin en büyük üstadı olarak da anılan yönetmenin bu alanda önemli ve bizde de bilinen bir diğer yapıtı da Büyük Savaş’tır (La Grande Guerra 1959). Madonna Street, etkili bir suç komedisi olarak benzeri pek çok filmin yolunu açmıştır. Nanni Loy’un yönetmenliğini yaptığı  Audace Colpo Dei Soliti Ignoti (1959) ve Amanzio Todini’nin yönetmenliğindeki I Soliti Ignoti Vent’anni Dopo (1985) ile İtalya’da yeniden çevrimleri yapılmış, Hollywood’da da Crackers (Louis Malle, 1982) ve Anthony ve Joe Russo’nun Welcome to Collingwood gibi tekrarları yapılmıştır. Bob Fosse Big Deal’ı Broadway müzikali olarak uyarlamıştır. (1986).

2006’da 95 yaşındayken tedavi gördüğü hastanenin penceresinden atlayarak intihar etmiş yönetmen.  1946’da da gazeteci-yazar olan babası intihar etmiş. Garip ve hüzünlü bir detay.

Film director Mario Monicelli, right, with Marcello Mastroianni

I Soliti Ignoti, En İyi Yabancı Film dalında 31. Akademi Ödülleri’nde aday olmuştur. Bundan bir yıl sonra Monicelli, en iyi işlerinden biri olan La Grande Guerra (1958) ile Venedik Film Festivali’nden Altın Aslan ile dönmüş ve bir kez daha En İyi Yabancı Film dalında Oscar’a aday gösterilmiştir.

 

BİR TAŞRA PAPAZININ GÜNCESİ

(Journal d’Un Cure de Campagne / Diary of a Country Priest, Robert Bresson, 1951)

Journal d'un curé de campagne (1951)

İdealist, genç bir rahip, yerel kilisenin vaizi olmak için Ambricourt’a gelir. Hristiyan bir hayat sürmeye meyillidir, ama davranışları yanlış anlaşılır. Küçük kasabanın halkı onu kabullenmez ve midesinde ciddi bir hastalık olmasına rağmen, deneyimsiz rahip kasabalılara yardım etmeye çalışır ve oranın zengin bir ailesiyle başı derde girer.

bir taşra papazının güncesi ile ilgili görsel sonucu

Robert Bresson, sinema tarihinin en özgün yönetmenlerinden biri olarak, diğer işlere benzemeyen çiğ bir sinemayı yeğlemiştir. İlk iki filmi Günah Melekleri (1943) ve Boulogne Ormanı’nın Hanımları (1945) özgün yapımlar olmakla birlikte ana akım sinemaya yakındırlar. Ancak sonra gelen filmlerinin tümü minimalist, ayrıksı anlatılarıyla sinema tarihinde yer edinmiştir. Bunlardan bazıları Yankesici (1959), Mouchette (1967), Gölün Lancelot’u (1974) ve Para (1983) filmleridir. Bu filmlerin çoğu önemli festivallerden ödüllendirilmişlerdir.

Filmin ağır başlı, yavaş akan, tam da taşra hayatının hızında yapısı izleyiciye başta korkutucu geliyor, ancak Bresson’un garip bir büyüsü var ve filmin başından kalkmak istemiyorsunuz.

 

JAN DARK’IN TUTKUSU

(La Passion d Jeanne d’Arc / The Passion of Joan of Arc, Carl Theodor Dreyer, 1928)

Maria Falconetti in La passion de Jeanne d'Arc (1928)

Bir şehidin, Jeanne d’Arc’ın (1412-1431) acıları. Jeanne, Couchon’un kendini sorguladığı ve Cizvitlerin yüzüne tükürdüğü bir mahkemeye çıkar. Tutuklanmaya direnir, hücreye tıkılır ve yargıçlar hakkında delil ararlar. Hücresinde sürekli aşağılanır ve yargıçlar onu Bela olarak yaftalarlar. Bir işkence hücresinde tehdit edilir ve sonra tövbe etmeye zorlanır, ama reddeder. Bir mezarlıkta, kalabalığın önünde, bir rahip ve destekçileri onu itirafa zorlarlar, kabul eder ve Couchon hükmü verir. Hücresinde, fikir değiştirdiğini haykırır. Rouen şatosundaki alanda, ateşe atılır ve askerler, protesto eden halka yönelirler…

Maria Falconetti in La passion de Jeanne d'Arc (1928)

Dreyer neredeyse sinemanın emekleme yıllarından itibaren, 1964’e kadar aralıksız film çekmiş, özgün bir yazar-yönetmen. Yönetmenin ve hatta sinemanın sessiz döneminin başyapıtlarından biri kabul edilen bu siyah-beyaz şaheser, döneminin çok ötesinde, riskli açılarda yapılan, büyüleyici çekimleri ve uzun kaydırmalarının yanı sıra, sinema yaşamına üç film sığdırabilmiş, sinemadan erken uzaklaşmış, buradaki oyunuyla bile bütün zamanların en iyi kadın oyuncularından biri sayılmayı başarmış olan Maria Falconetti’nin muhteşem oyunuyla da ünlü.

Maria Falconetti in La passion de Jeanne d'Arc (1928)

Hayatı sinemaya en fazla aktarılan tarihi kahramanlardan biri Jan Dark. Çoğu klasikleşmiş pek çok örneğin arasından sıyrılıp en iyi olmayı başaransa, kesinlikle Dreyer’inki…

 

DÖN BANA

(Come Back, Little Sheba, Daniel Mann, 1952)

Come Back, Little Sheba (1952)

Yirmi yıl boyunca Doc ve Lola Delaney, Doc’un acele karar verilmiş bir nikah olarak adlandırdığı evliliklerinde anlaşamamışlardır.  Lola bebeğini kaybeder ve tüm ilgisini birkaç ay önce kaybolan köpeği Sheba’ya yönlendirir.  Doc tıp okulunu bırakmasına neden olduğu için Lola’yı suçlamaktadır; onun yüzünden gerçek bir doktor olamamıştır. Bir yıl öncesine kadar tek kaçışı alkoldür. Sonra kolej öğrencisi Marie evlerindeki odalardan birini tutar. Doc 20 yıldır ilk defa birine tutku besler. Ama Marie’nin kendi sevgilileri vardır. Lola, Doc’un hislerinden habersiz, Marie’yi kızı gibi sahiplenecektir.

Ä°lgili resim

Daniel Mann, aslında tam bir memur yönetmen olmasına rağmen, otuz beş yıl süren yönetmenlik yaşamına hayli kaliteli filmleri dahil etti. Bunların arasında The Rose Tattoo (1955), I Will Cry Tomorrow (1955), Teahouse (1956), The Last Angry Man (1959), A Dream of Kings (1969), Willard (1971) ve Journey into Fear (1975) sayabileceklerimiz. Hollywood’un ve Akademinin seveceği fakat belli bir düzeyi de aşan filmler yapmakta gerçekten başarılı bir yönetmen Mann. Bu il filminde bile Oscarlarda ve Cannes Film Festivali’nde ödüller almayı bildi.

come back, little sheba ile ilgili görsel sonucu

Hollywood’un revaçta teması olan melodramı oldukça iyi işleyen filmde Burt Lancaster oldukça iyi bir oyun veriyor. Yine de en az onunki kadar kaliteli oyunuyla Shirley Booth öne çıkarak o yılın ödüllerini toplayıvermiş. Kaliteli bir drama izlemek isteyenler için. William Inge’nin aynı adlı tiyatro eserinden filme uyarlanmış. Inge’nin oyunları zaten sinemaya da oldukça uygun ve defalarca filme alınmışlar. Bizde en bilinen örnek, Picnic (Joshua Logan, 1956).

Picnic (1956)

 

DEHŞET

(The Changeling, Peter Medak, 1980)

 

Besteci John Russell ve ailesi harika bir tatil geçirmekteyken,  talihsiz bir otomobil kazası John’un karısına ve kızına mal olur.  Acıya gömülmüşken, Jıhn, Arkadaşlarının ısrarıyla eski bir evi kiralar. Devasa boyuttaki ev John’un müzik yapıp rahatlaması için bütün şartlara sahip görünür. Evde yalnız olmadığını far etmez. Evi cinayete kurban gitmiş bir çocuğun hayaletiyle paylaşmaktadır ve hayaletin onu rahat bırakmaya niyeti yoktur! Arkadaşı Claire Norman ile kafasındaki sorulara cevap bulmaya ve evi temizlemeye çalışırken, onlara güçlü bir adam yardım edecektir.

the changeling ile ilgili görsel sonucu

Hayaletli ev teması Hollywood’un sinemanın neredeyse başlangıcından beri el atmaktan bıkmadığı, bu arada bu konu üzerinden de pek çok başyapıt türettiği bir tür. Dehşet, belki janrın en iyi filmlerinden biri değil, ama katıldığı festivallerden 10 ödül ve 4 adaylık kapmayı bilmiş, türün gereklerini fazlasıyla yerine getiren bir yapım.

the changeling ile ilgili görsel sonucu

Başroldeki George C. Scott zaten bu filme gelene değin hayli deneyim kazanmış, Özellikle Patton’daki oyunuyla hafızalara kazınmış bir isimdi.  Aktris Trish Van Deere, kaçış klasiği The Last Run’da da (Richard Fleischer % John Huston,  1971) biraraya geldiği Scott ile The Day of the Dolphin (1973), The Savage is Loss (George C. Scott, 1974), Movie, Movie (Stanley Donen, 1978) filmlerinde de birlikte oynamıştı.

peter medak ile ilgili görsel sonucu

Filmin İngiliz yönetmeni Medak, 1065’te televizyon yönetmenliğiyle sanat hayatına başladı. 70lerde sinemaya The Ruling Class (1972), Ghost in the Noonday Sun (1973), The Odd Job (1978) gibi klasikler kazandıran yönetmen, 80lerde televizyona ağırlık verdi ve 1993’te Romeo is Bleeding ile sıkı bir dönüş yaptı sinemaya. Kariyerini hala televizyonda sürdüren yönetmen hala faal.

 

RUHLARIN KARNAVALI

(Carnival of Souls, Herk Harvey, 1962)

Carnival of Souls (1962)

Mary Henry, aynı araçta yolculuk etmekte olduğu iki arkadaşıyla birlikte günün keyfini çıkarırken, travmatik bir kaza sonucu köprüden nehre uçarlar. Hepsi de boğulmuş görünmektedir, ancak Mary, bir süre sonra, birden nehirden çıkar. İyileştikten sonra, yeni bir şehirde kilise orgçusu olarak iş bulur. Ama garip hayaletler peşine takılmıştır.

carnival of souls ile ilgili görsel sonucu

Herk Harvey’nin bu ürkütücü korku filmi, ileride Yaşayan Ölülerin Gecesi gibi bağımsız ve kendi dillerini arayan yapımların önünü açacaktır. Harvey 1950’de başlayan yönetmenlik kariyeri boyunca 50 kadar kıs konulu ve belgesel film çekmiştir. Tek uzun metrajı olan Carnival of Souls ona inanılmaz bir şöhret sağlar.

carnival of souls ile ilgili görsel sonucu

Filmde tanınmamış, hatta hayli amatör oyuncular rol alıyorlar, ama zaten korku filmlerine asıl tat katan unsur da bu. Film bu sayede 30 bin dolar gibi bugünün şartlarında hayli komik bir bütçeyle kotarılmış, ama çok ilginç buluşlarla doldurulan anlatısı insanı sürüklüyor. Başlangıçtaki yazıların nehre kapılıp gider gibi dizayn edilmesi dahi iyi bir başarı ve izleyeceğiniz filmin yapısı hakkında fikir sahibi olmanızı sağlıyor.

 

KUMARBAZ DR. MABUSE

(Dr. Mabuse, The Gambler, Fritz Lang, 1922)

Dr. Mabuse, der Spieler (1922)

Dr. Mabuse ve onun suç örgütü, son planlarını yapmaktadırlar; Mabuse’ün stok değişiminden yüklüce kazanç sağlayacağı bir bilgi hırsızlığı işi! Dr. Mabuse bu iş için Folies Bergères şovuna girer. Orada şovun ana gücü olan Cara Carozza, ona Mabuse’ün sıradaki kurbanı, genç milyoner Edgar Hull hakkında bilgi sağlamaktadır. Mabuse sonra psişik manipülasyon gücünü kullanarak Hull’u yüklü bir kayba uğrayacağı bir kart oyununa sokar. Polis Komiseri von Wenk bu gizemli suçu çözmenin peşine düşmüştür.

dr. mabuse ile ilgili görsel sonucu

Dr. Mabuse, usta yönetmen Lang’ın Norbert Jacques’in roman serisinden senaryolaştırarak perdeye aktardığı ve peşinden bir dizi devam filminin de yapıldığı ürkütücü bir suç karakteridir. Başroldeki Rudof Klein-Rogge, bu ve benzeri karanlık, sinsi karakterlerle şöhreti yakalayan, sinemanın neredeyse başlangıcından, 1913’ten itibaren filmlerde yer alan usta bir aktör.

Rudolf Klein-Rogge PictureRudolf Klein-Rogge

Fritz Lang, bizde özellikle başyapıtı Metropolis’le (1927) iyi tanınan, dünya sinemasının en şöhretli yönetmenlerinden biri. 1936’da Almanya’da faşizmin yükselmesi üzerine Amerika’ya geçiyor ve burada çektiği bir diğer başyapıtı Fury’den (1936) itibaren, Hollywood’da daha çok kara film türünde eserler veriyor.

Fritz Lang PictureFritz Lang

Hikayedeki psişik enerjiyi kullanabilme yeteneğine sahip kötü adam figürü, bir başka gerilim başyapıtı olan The Cabinet of Dr. Caligari’yi (Robert Wiene, 1920) çağrıştırarak, hikayenin ondan esinlenmiş olabileceğini düşündürse de, Mabuse gerçekten orjinal bir karakter. Das Testament des Dr. Mabuse (1933), 1000 Faces of Dr. Mabuse (1960) devam filmlerini de Lang yapmıştır.

 

ÇİFTE İNTİHAR

(Double Suicide / Shinju: Ten no Amijima, Masahiro Shinoda, 1969)

18. yüzyıl Japonyasında kağıt tüccarı Jihei, fahişe Koharu’ya aşık olur, ama onu efendisinden satın alıp kurtaramaz. Çünkü bütün parasını orada Koharu ile yemiştir. Jihei’nin karısı Osan kocasını iki çocuğunu göstererek tutmaya çalıışır ve Koharu’dan onu terk etmesini ister. İki aşık 1720’deki Japon toplumunun katı kurallarından bir çıkış yolu olarak birlikte intihar etmeyi seçer.

double suicide ile ilgili görsel sonucu

1931 Japonya doğumlu Masahiro Shinoda bir yazar ve yönetmen olarak tanınır. Bu filmin yanısıra en bilinen işleri Chinmoku/Silence (1971) ve Sharaku’dur (1995). İçinde Berlin ve Cannes’ın da bulunduğu çeşitli festivallerden 16 ödülü ve 13 adaylığı bulunmaktadır. Double Suicide, Monzaemon Chikamatsu’nun aynı adlı tiyatro oyunundan, Shinoda tarafından senaryolaştırılmıştır.

double suicide ile ilgili görsel sonucu

Oyuncular bizde tanınan sanatçılar olmamakla birlikte baş aktörKichiemon Nakamura, Japonya’da sevilen bir televizyon oyuncusuyken 1960larda sinemaya geçmiş, Toshiro Mifune’yi andıran, hayli karizmatik bir aktör.

 

BUFFALO BILL VE KIZILDERİLİLER

(Buffalo Bill and the Indians, or Sitting Bull’s History Lesson, Robert Altman, 1976)

Burt Lancaster, Paul Newman, Geraldine Chaplin, and Frank Kaquitts in Buffalo Bill and the Indians, or Sitting Bull's History Lesson (1976)

Buffalo Bill kendi Vahşi Batı gösterisini sahneye koymayı planlar ve Şef Oturan Boğa’da orada görünmeyi kabul eder. Ancak Oturan Boğa’nın Başkanı ve General Custer’ı da içeren başka bir planı vardır.

buffalo bill and the indians ile ilgili görsel sonucuGerçek Buffalo Bill

George Roy Hill’in Sonsuz Ölüm’den (Butch Cassidy and the Sundance Kid, 1969) sonraki projesi olarak gündeme gelen ve yine Paul Newman’ı başrole taşıyan proje, daha önce de 1968’de Mervyn LeRoy tarafından gündeme getirilmiş ve başrol için Cary Grant düşünülmüş. Aslında filme kaynak olan Arthur Kopit oyunu Indians’ın hakları 1970’te paul Newman tarafından satın alınmış.

Geraldine Chaplin in Buffalo Bill and the Indians, or Sitting Bull's History Lesson (1976)

Neticede proje Altman’a nasip olmuş. Altman’ın ilk düşündüğü isim Marlon Brand’yken, o reddedince rol yine Paul Newman’a kalmış. Film 26. Berlin Film Festivali’nde yarışıp Altın Ayı almış, ama Altman filminin yapımcı tarafından kesildiğini öne sürerek ödülü reddetmiş.

Filmin oyuncu kadrosu hayli kalabalık ve çekici. Altman’ın birlikte çalışmayı sevdiği oyunculardan Shelley Duvall bu filmde de var. Onun haricinde Burt Lancaster’dan Harvey Keitel’a, Geraldine Chaplin’den Kevin McCarthy’ye pek çok ünlü önemli rollerde perdede arz-ı endan ediyor. Guguk Kuşu’yla ünlü dev kızılderili aktör Will Sampson’u burada çevirmen rolünde görmek güzel sürpriz.

Paul Newman and Will Sampson in Buffalo Bill and the Indians, or Sitting Bull's History Lesson (1976)

Altman, sinema kariyerinde pek çok türe girip çıkan usta bir yönetmen. ’60larda 8 sezon Bonanza dizisini yönetmiş olmasına rağmen filmografisinde çok az western var. Çok oyunculu öyküleri de seviyor ve bu zor anlatının üstesinden de hakkıyla geliyor yönetmen.

 

KAFADAKİ KURŞUN

(Bullet in the Head / Die xue jie tou,  John Woo, 1990)

1967’de, bir arkadaşının düğününe giderken genç bir adama yerel bir çete üyesi musallat olur. Sonra, üç arkadaş, çete üyesini öldürerek adaleti sağlarlar, ama çeteden ve polisten sıyrılmak için Hong Kong’dan açmak durumunda kalırlar. saygon’da karaborsa işine girer, savaşa karışır Viet Kong olarak tutuklanır ve sonra Viet Kong tarafından yakalanırlar. Tüm bu güçlükler dostluklarının sınandığı büyük bir macera haline gelecektir.

Jacky Cheung, Waise Lee, and Tony Chiu-Wai Leung in Die xue jie tou (1990)Filmden, Tarantino’ya esin kaynağı olmuşa benzeyen bir sahne.

Yönetmenlik kariiyerine ’79lerdeki karate filmleri furyasında başlayan Woo, bu ticari yapımlar esnasında sanatını oldukça geliştirdi ve 1986’da alametifarikası haline gelecek olan polisiye-macera filmlerinin önünü açacak olan ve kült yıldızı Chow-yun Fat’la da ilk birlikteliği olan A Better Tomorrow’u çekti. Sonra tüm dünyada tanınmasını sağlayacak olan başyapıtı Le Samurai uyarlaması The Killer’ı (1989) yaptı. Sonra her biri son derece başarılı aksiyon yapıtları olan ve Woo’nun imzasını hissettiren Once A Thief (1991), Hard Boi,led (1992) gibi yapımlar gelerek ona Hollywood yolunu açtı. Hard Target (1993), Broken Arrow (1996) derken, onu bizde de bir anda herkesçe tanınır kılan ünlü Travolta/Cage filmi Face Off (1997) geldi. Yönetmen sanat yaşamına Hong Kong ve Hollywood arasında gidip gelerek devam ediyor.

Jacky Cheung in Die xue jie tou (1990)

Bullet in the Head, yönetmenin siyasi içeriği de olan (şimdilik) tek filmi. Burada bir başka kült oyuncusu olan Tony Chiu-Wai Leung‘dan faydalanıyor. Oyuncu sonradan bizde Wong Kar-Wai filmi In the Mood for Love ( 2000) ile ünlenmişti.

Maggie Cheung and Tony Chiu-Wai Leung in Faa yeung nin wa (2000)

Aslında A better Tomorrow serisinin öncesini anlatmak üzere hazırlanan öykü, sonradan yapımcıyla bu konuda anlaşılamaması üzerine farklı bir zemine oturtulmuş.  Bir parça kanlı bir film belki, ama kanlı, yavaş çekimle uzatılmış vahşet dolu sahneler (ve uçuşan beyaz güvercinler) artık Woo’nun imzası haline geldi. 2 saaat 16 dakika olan süresi bir parça uzun kaçıyor, o kadar…

 

HASTANEDE DEHŞET

(The Brood,  David Cronenberg, 1979)

The Brood (1979)

Bir adamın eşi hastalarındaki psikolojik englleri ortadan kaldırmak için yenilikçi ve teatral yöntemleri olan eksantrik ve alışılmadık bir psikoloğun bakımı altındadır. Kızları annesiyle bir ziyaretten döndüğünde ve bereleri, çürükleri olduğu anlaşılınca, babası karısını kızını görmekten alıkoyar ama psikolog buna karşı çıkar. O esnada eşinin anne ve babası garip bir şekilde deforme olmuş çocukların saldırısına uğrarlar ve adam psikoloğun yöntemlerinden şüphelenmeye başlar.

Oliver Reed and Felix Silla in The Brood (1979)

Cronenberg inanılmaz, kendine özgü anlatısı olan, pek çok filmi kült statüsüne erişmiş Kanadalı bir korku filmi yönetmeni. Bu film de onun en iyi çalışmalarından biri olarak kabul ediliyor.

Film, etkileyici bir oyuncu kadrosuna sahip. Bunların en önemlisi kuşkusuz Oliver Reed. Cronenberg oyuncu seçimlerinde bazen çok riskli kararlar verebiliyor. Bir başka klasiği olan Rabid’de de (1977) o yılların ünlü porno yıldızı Marilyn Chambers’a rol vermişti.

Marilyn Chambers in Rabid (1977)

Cronenberg bizde özellikle History of Violence ile (2005) oldukça tanınmıştı. Ama sinefiller onu geçmişten bu yana, video döneminin de katkısıyla bütün filmleriyle takip etmekteler. Bir dönem özellikle rahatsız edici Videodrome (1983) ve Crash (1996) ile hayli ilgi çekmişti.

 

KORKU BURNU

(Cape Fear,  J. Lee Thompson, 1962)

Robert Mitchum, Gregory Peck, and Polly Bergen in Cape Fear (1962)

Kasaba avukatı Sam Bowden’ın hayatı, Max Cady hayatınına dahil olduğunda tehlikeli bir hal alır. Cady, Bowden onun bir kadına saldırdığına dair tanıklk ettiği için içeride 8 yıl yatmıştır.  Cady, salındıktan sonra Bowden ve ailesi üzerinde terör estirmeye başlar. Özellikle de Bowden’ın kızı, Nancy hedefindedir. Başlangıçta Cady, hapishanede edindiği hukuk bilgisini kullanır. Ama savaş gittikçe şiddetlenecektir.

cape fear 1962 ile ilgili görsel sonucu

John D. McDonald’ın The Executioners adlı gerilim romanından James R. Webb tarafından başarıyla senaryolaştırılan yapım, etkileyici başrol oyuncularının da katkısıyla kısa zamanda kültleşen bir klasik.

Mitchumun Cady rolündeki tekinsiz oyunu, daha önce de tanıttığım Night of the Hunter’daki muhteşem tiplemesinin tekrarı gibi dursa da, oldukça modern ve ilave unsurlarla süslenmiş. Gregory Peck, tedirgin avukat Bowden rolünde ustalığını konuşturuyor. 1991’de Martin Scorsese’nin çektiği tekrarında da ikili nin ufak rolleri vardı. Onları bu defa Nick Nolte ve Robert de Niro canlandırıyordu.

Ä°lgili resim

cape fear ile ilgili görsel sonucu

cape fear ile ilgili görsel sonucu

 

ÇILGINLAR OKULU

(National Lampoon’s Animal House,  John Landis, 1978)

Animal House (1978)

Faber Koleji, kötü ünlü bir eve sahiptir. İkinci bir ev daha vardr ki burada da beyaz, anglo-sakson ve zengin genç adamlar kalmaktadır. Dekan, ikinci evin sakinlerinden birinci ev olan Delta House sakinlerini kampüsten attırmaları görevini verir. Dekan’ın planı tutmayacak ve olayların çığrından çıkmasına neden olacaktır.

national lampoon's animal house ile ilgili görsel sonucu

John Landis, 1973’te başladığı yönetmenlik yaşamı boyunca pek çok hit komedi ve korku filmi yapmış, günümüzde hala faal bir yaratıcıdır. Bizde 1980 yapımı Cazcı Kardeşler (The Blues Brothers) ile tanınmış ve çok sevilmiş olan yönetmen, o filmin kalabalık kadrolu, curcunalı tarzının ilk örneğini Çılgınlar Okulu ile vermiştir.

national lampoon's animal house ile ilgili görsel sonucu

Kadro, birbirinden kaliteli komedyenleri bir araya toplamakla birlikte, filmin en büyük sürprizi,  1982’de 33 yaşında çok erken yitirdiğimiz müthiş komedyen John Belushi’yi bizimle tanıştırmasıydı. Belushi, Saturday Night Live tv şovunun ünlü ettiği sayısız yetenekten biriydi. Çılgınlar Okulu ilk sinema filmiydi ve kısacık ömrüne ancak 8 sinema filmi sığdırabildi. Yukarıda andığım Cazcı Kardeşler filmindeki Jake rolü özellikle onu unutulmazlar arasına sokmaya yetmiştir.

cazcı kardeşler ile ilgili görsel sonucu

Çılgınlar Okulu kendisini izleyen Polis Akademisi gibi serilere de bir nevi prototip teşkil etmiştir. Bir ekstra bilgi: National Lampoon, 1970-1998 arasında yayımlanan sıradışı bir mizah dergisidir. Oradan türeyen yazarların ürettiği senaryolar National Lampoon’s başlıklı pek çok çılgın komediye imza attılar ve atmaktalar.

YENİDEN ÇAL, SAM

(Play It Again, Sam,  Herbert Ross, 1972)

Woody Allen in Play It Again, Sam (1972)

Yumuşak huylu bir film eleştirmeni, karısı tarafından terkedilir ve egosu yerle bir olur. Onun örnek aldığı kişi, Homphrey Bogart’ın filmlerinde canlandırdığı sert erkek karakteridir. Yalnız kaldığında, Bogart’ın görüntüsü ona musallat olur ve ona öğütler vermeye başlar! İki evli arkadaşının da cesaretlendirmesiyle, yeni ilişkilere yelken açmayı deneyecektir…

play it again, sam ile ilgili görsel sonucu

Allen’ın kendinin yönetmediği, sadece oyunundan senaryolaştırıp, başrolü oynamakla yetindiği film, Allen sinematografisinin nadide parçalarından biri. Allen, çok kendine özgü bir sinema adamı ve başkalarında itici durabilecek bir oyun ve anlatı tarzını tüm dünyaya kabul ettirmeyi başarmış bir sanatçı. Bu filmde başka pek çok önemli filminde de başrolü paylaştığı, eski hayat arkadaşı Dianne Keaton ile başrolde.

play it again, sam ile ilgili görsel sonucu

Yönetmen Herbert Ross, 1958’de yönetmenliğe başlayıp, 1995’e kadar işine ara vermeyerek, her biri birbirinden değerli pek çok eser bırakıyor ardında. Onu bu filmin haricinde Goodbye Mr Chips (1969), Funny Lady (1995) ve Steel Magnolias (1989) gibi yapımlardan tanıyoruz.

 

ŞANGAYLI KADIN

(The Lady From Shangai,  Orson Welles, 1947)

Rita Hayworth in The Lady from Shanghai (1947)

Michael O’Hara, kötü hislerine rağmen, Arthur Bannister’ın, San Francisco’ya seyreden yatını tutar. yolda, Bannister’ın ortağı Grisby’yi de alırlar. Bannister’ın karısı, Rosalie, kocasından çok Müchael’la ilgileniyor görünür. Sausalito’ya demirledikten sonra, Michael Grisby’nin öldürülmüş olarak ortadan yok olma planına garip bir şekilde uyar. Çünkü Grisby ona Rosalie’yle kaçabileceği, 5000 dolarlık bir para önermiştir. Ama Grisby gerçekten öldürülür ve suç Michael’a kalır. Biri onu tuzağa düşürmüştür, ama kim olduğu belli değildir…

Filmin yazılarında yönetmen adı geçmez, ama film, Orson Welles’indir. Filmde kullanılan yat, Errol Flynn’a aittir ve aralarda yatını kullanır elbette. Hatta filmin bir sahnesinde kadraja girer!

Senaryo, Sherwood King’in tutulmuş bir romanından, yine Welles tarafından ustaca adapte edilmiştir. Sinema tarihinin en iyi gerilim filmlerinden biridir. Welles, yine tüm dehasını konuşturmuştur. Film, en çok da meşhur aynalı sahne ile bilinir.

the lady from shanghai ile ilgili görsel sonucu

the lady from shanghai ile ilgili görsel sonucu

Orson Wlles, bitmemiş filmlerin yönetmenidir aynı zamanda. Korkulan bir yaratıcı olmasının da etkisiyle, filmlerinin en azından yarısı desteklenmeyecek, yarım kalacak ya da elinden alınacaktır. Ölümünden sonra Don Kişot gibi, montajını tamamlayamadığı filmleri yeniden elden geçirilerek restore edilmiştir. Filmler bu halleriyle bile onun dehasının pırıltılarıyla doludur.

 

ÜMİTSİZ SAATLER

(The Desperate Hours,  William Wyler, 1947)

Humphrey Bogart, Richard Eyer, Fredric March, Dewey Martin, Robert Middleton, Mary Murphy, and Martha Scott in The Desperate Hours (1955)

Hapisten firar ettikten sonra, Glenn Griffin, kardeşi Hal ve üçüncü mahkum, Sam Kobish, saklanmak için, rastlantısal olarak bir ev seçerler. Ev, Hilliard ailesine aittir. 19 yaşındaki kızları Cindy ve küçük oğulları Ralph ile yaşayan Dan ve Ellie’die ailenin üyeleri. Kaçaklar, Griffith’in bir miktar parayla gelecek olan kız arkadaşını, geceyarısına kadar orada beklemeye karar verirler. Kadın gelmeyince, evdeki konuklukları birkaç gün uzar. Dan Hilliard, ailesini tehlikye atmak istememektedir, ama işler de çığırından çıkmak üzeredir.

the desperate hours ile ilgili görsel sonucu

Ä°lgili resim

Joseph Hayes’in romanından ve ondan uyarlanan sahne oyunundan filme aktarılan eser, Humphrey Bogart’ı ve Frederich March’ı Casablanca sonrasında yeniden biraraya getiriyordu. Dozunda bir gerilim ve iyi oyunculuklarla desteklenen yapım, Hollywood’un usta yönetmenlerinden Wyler’ın da en iyi işlerinden biri sayılmakta. Yapım, 1990’da Michael Cimino tarafından yeniden filme alınmış, başrolu Mickey Rourke oynamıştı.

the desperate hours rourke ile ilgili görsel sonucu

Bugünlerin popüler gerilim ve korku temalarından ev baskınını ilk defa kullanan yapımı yıllar eskitemedi. Hatta orjinal versiyon, tüm teknik olanaksızlıklara rağmen, Bogart’ın da etkisiyle, ikincisinden uzak ara iyi.

 

BEŞLİ

(Gonin/The Five,  Takashi Ishii, 1995)

Beş adam, yerel bir yakuzadan yüksek miktarda bir para çalacaktır. Ama her şey planlandığı gibi gitmez ve adamlar kendilerini kiralık katillerin hedefinde bulur.

gonin ile ilgili görsel sonucu

Locarno’da Altın leopar için yarışan ve Takeshi Kitano’nun daha da tanınmasına yol açan ilginç bir macera filmiyle karşı karşıyayız. Başroldeki Kitano, aslında Japonya’da çok ünlü bir komedyen ve televizyon yıldızıyken, 1989’da yönetip, başrolünü oynadığı Violent Cop ile kulvar değiştirdi ve gangster filmlerinin aranan oyuncusu ve dünya sinemasının başat yönetmenlerinden biri haline geldi. Bu arada, Kitano’nun gözündeki bant, gerçek. O esnada bir motor kazası geçiren sanatçının bir gözü zedeleniyor ve sonraki filmlerinde kalıcı hale gelen meşhur tiki, oradan kalma.

gonin ile ilgili görsel sonucu

Diğer oyunculardan Masahiro Motoki de Japonya^’nın saygın oyuncularından biri. Festival gezgini pek çok filmde (Çin’in Kuş İnsanları, 19988; Son Veda, 2008 gibi) oynadığı gibi, televizyonda da hayli ün yapmış, yetenekli bir oyuncu.

takashi ishii ile ilgili görsel sonucu

Yönetmen Ishii’yi Freeze Me (2002) filminden biliyoruz. Bizde fazla tanınmayan yönetmen, Asya’nın Tarantinosu olarak betimleniyor. Aslında bu ilginç yönetmenin diğer filmlerini de bir incelemek lazım.

 

ALABALIK

(La Truite,  Joseph Losey, 1982)

 

La truite (1982)

Frederique (Huppert) ailesinin küçük alabalık çiftliğinden ayrılarak Japonya2ya bir adamın kollarına koşacağı bir geziye çıkar. Hareketleriyle ve mevcut konumuyla ilgili rahatsızlıkları onu kendisiyle bir mücadeleye sürükleyecektir.

Felsefe eğitimi alan, ama tiyatroya ilgisinden dolayı Bertolt Brecht’le çalışan, ilginç, kendine özgü bir yönetmen olan Losey, 39’dan itibaren kısa filmler çekip, 40lı yaşlarda ilk uzun metrajı The Boy with Green Hair’i (1948) yaptı. The lawless (1950), The Prowler (1951), The Sleping Tiger (1954), Time Without Pity (1957), The Criminal (1960), Eva (1962), The Servant (1963), Modesty Blaise (1966), The Accident (1967), The Gobetween (1971), Mr Klein (1976) gibi her biri klasikleşmiş, adaylıklar, ödüller almış pek çok film gerçekleştirdi.

Ä°lgili resim

Başrolleri paylaşan Isabelle Huppert, Jeanne Moreau ve Jean-Pierre Cassel, Fransız sinemasının kalburüstü oyuncularından. Filmin oyuncu yönetimi oldukça başarılı.

la truite joseph losey ile ilgili görsel sonucu

Fim, aslında bir nevi Külkedisi uyarlaması olan, Roger Vailland’ın romanından sinemaya aktarılmış. Avrupa ve doğu kültürlerini karşılaştıran ilginç sahneleri de filme katkıda bulunmuş. Filmin bir Caesar ödülü var. Venedik’te de Losey’e bir yönetmen ödülü adaylığı getirmişti.

 

HAYVANLAŞAN İNSAN

(La Bete Humaine,  Jean Renoir, 1938)

Soyguna, tacize meyilli bir tren mühendisi olan Jacques Lantier, bunun atalarının içkiye düşkünlüğünden olduğunu savunmaktadır. Roubaud, aynı trenyolunda bir kondüktördür ve kendinden hayli genç Severine ile evlidir. Roubaud, karısının zengin mafya M. Grandmorin ile ilişkisi olduğunu anlayınca, adamı bir tren yolculuğu esnasında, kıskançlığın tetiklediği şiddetle, öldürür. Severine’i suç ortağı yapmak için, onun da orada olmasını sağlar. Onları tren koridorunda tam olarak görmemiş olmasına rağmen, Lantier, soruşturma esnasında kendisinin Severine’e kapıldığını söyleyerek, gerçeği gizler. Aralarında bir aşk macerası başlar ve bu da Roubaud’u insanlıktan çıkaracak, kumara yönelmesine nede olacaktır. Séverine, Lantier’i kocasını öldürmesi için teşvik eder; böylece özgür olacaklardır, ama Lantier’in talihsiz durumundan haberdar değildir.

Hayvanlaşan İnsan, 30ların en gözde filmlerinden biridir. Venedik Film Festivali’nde En İyi Yabancı Film ödülüne aday olan yapım, Emile Zola’nın aynı adlı yapıtından uyarlanmıştı. Zola, bu tür, kaderin oyun ettiği insanların dramlarını sever ve bunlardan muhteşem hikayeler çıkarır.

la bete humaine ile ilgili görsel sonucu

Film, iyi bir kara film örneği de sayılmakta ve kendinden sonraki benzer temada pek çok kara filme bir nevi kalıp teşkil etmektedir. Burada Simone Simon’un canlandırdığı femme fatale, başlı başına bir prototiptir ve Billy Wider’ın Double Indemnity’sinde de kullanılmıştır. Keza, aynı romanın Hollywood uyarlaması olan, Fritz Lang yönetimindeki Human Desire (1954), yine başarılı bir uyarlamadır, ama aynı havayı yakalamakta zorlanmaktadır.

jean renoir ile ilgili görsel sonucuJean Renoir

Jean Renoir, Oyunun Kuralı (1939), Büyük Yanılsama (1937) gibi pek çok klasikleşmiş eserin sahibi, sinemaya bugünkü şeklini kazandıran, onun temelini atan ustalardan biridir. 1924’te başlayan kariyerini 70lere kadar devam ettirmiştir.

la bete humaine ile ilgili görsel sonucu

Baş aktör Jean Gabin, Fransız sinemasıyla birlikte anılan, özellikle kara film denilince akla gelen, büyük bir oyuncudur. bu işi sevmediğini her röportajında belirtmesine rağmen, öldüğü güne değin filmlerde görev almaya devam etmiştir.

 

VAHŞİ SÜRÜCÜ

(Junior Bonner,  Sam Peckinpah, 1972)

Steve McQueen and Barbara Leigh in Junior Bonner (1972)

Ace Bonner, ailesini terk ettikten yıllar sonra, Arizona’ya döner. Junior Bonner, vahşi, ipe sapa gelmez bir delikanlıdır. Tipik rodeo şampiyonası bir yandan sürerken tam bir aile dramı patlak verecektir.

junior bonner ile ilgili görsel sonucu

Steve McQueen’in performansıyla öne çıkan filmde pek çok usta oyuncu ona eşlik ediyor: Joe Don Baker, robert Preston, Ben Johnsonbunlardan birkaçı. Ama filmin asıl sürprizi, 40ların kara film yıldızı, Hollywood’un nadir kadın yönetmenlerinden Ida Lupino’nun varlığı.

ida lupino ile ilgili görsel sonucu

junior bonner ile ilgili görsel sonucu

Gerçekçi ve hayli heyecanlı rodeo sahnelerinin de katkısıyla bu etkileyici dramanın seyir keyfi de hayli artıyor. Aslen şiddetin sinemacısı olan ve bu yönüyle John Woo’yu da etkilemiş Sam Peckinpah, gerçekten duygusal anlar yakalamayı başarmış.

junior bonner ile ilgili görsel sonucu

Sam Peckinpah, 50lerde televizyonda başlayan karakterini 1984’teki ölümüne değin ara vermeden sürdürmüş, üretken bir yönetmen. Filmografisinde sonradan kültleşen pek çok yapım var. Ride the High Country (1962), Vahşi Belde (1969), Köpekler (1972), Konvoy (1978), ilk anda akla gelenler. Alttaki resimde McQueen, yönetmen Peckinpah’la bir mola anında görüntülenmiş.

junior bonner ile ilgili görsel sonucu

Steve McQueen, macera filmlerinin aranan, başarılı oyuncusu olmakla beraber, daha çekildikleri dönemde hitleşmiş, Kelebek gibi pek çok filmde oynadı. Karizmatik aktör, 1952’de tv oyuncusu olarak girdiği sektörde, 1980’deki ölümüne değin kalıcı olmayı başarmıştı.

ŞEYTANIN BELKEMİĞİ

(The Devil’s Backbone, Guellermo del Toro, 2001)

Babası İspanya İç Savaşı’nda ölen 12 yaşındaki bir çocuk olan Carlos, bir oğlan çocuğu yetimhanesine geldikten sonra, okulun hayaletlerce ele geçirildiğini ve keşfetmesi gereken pek çok sır olduğunu anlar.

the devil's backbone ile ilgili görsel sonucu

Muhtelif festivallerden 6 ödül ve 7 adaylıkla dönen yapım, del Toro’nun çok sevdiği, dehşet ortamında varlığını sürdürmeye çalışan çocuk temasını ele alarak, bunu en etkin biçimde işliyor. Bu temayı aynı yetkinlikte sürdürdüğü Pan’ın Labirenti (2006)’dan geçerek, başarılı Pacific Rim gibi üstünyapımlara ulaşmıştı yönetmen.

the devil's backbone ile ilgili görsel sonucu

Film, hem savaşın yıkıcılığını, hem de korkunun içimizde olduğu olgusunu iç içe verdiği anlatımıyla korku türünün aynı zamanda bir sanat filmi de yaratabileceğini ispatlıyor, Amenabar’ın filmlerindeki gibi.

the devil's backbone ile ilgili görsel sonucu

Başroldeki Eduardo Noriega, Amenabar’ın Tez ve Aç Gözünü gibi tedirgin edici filmleriyle tanıdığımız başarılı, uluslararası bir oyuncu.

 

KILL BILL BÖLÜM 1

(Kill Bill Volume 1, Quentin Tarantino, 2003)

 

Dört yıl süeren komasından uyandıktan sonra, eski bir suikastçi olan Gelin, kendisine ihanet eden suikastçilerden intikam almak için yola çıkar. Aslında bu denli basit bir hikayeyle yola çıkan Tarantino, uzakdoğunun kılıçlı dövüş filmleri janrını ele alıp, en ince noktasına kadar inceliyor!

Gerçekten de Tarantino bu dördüncü filminde zor bir işe koyulmuş ve Uma Thurman gibi bu işle alakası olmayan bir oyuncudan tam bir kung-fu savaşçısı, bir ninja çıkarmış!

Tarantino filmlerinin tümünde olduğu gibi bu filmde de tam bir yıldızlar karması oluşturmuş. David Carradine, Daryl Hannah, Sonny Chiba, Michael nadsen, Luy Liu, filmde arz-ı endam eden ünlülerden bazıları.

Quentin Tarantino and Julie Dreyfus in Kill Bill: Vol. 1 (2003)

Zekice yazılmış, su gibi akan senaryosuyla ve çekici oyunculuk gösterileri ve kareografıyla kısa sürede kültleşen film, muhtelif festivallerden 27 ödül ve 100ün üstünde adaylık almış. Filmin 70lerin kült intikam filmi Lady Snowblood’dan esinlenmiş olduğu bariz. Lady Snowblood da (Shurayukihime, Toshiya Fujita, 1973) iki bölüm halinde gösterime çıkmıştı.

Shurayukihime (1973)

Filmin içerdiği hayli sert ve kanlı sahneler esnasında siyah-beyaza dönüyor film, alıcılarınızla oynamayın!

 

CENNET YARATIKLARI

(Heavenly Creatures, Peter Jackson, 1994)

Heavenly Creatures (1994)

İki genç kızın eşsiz bir ilişkisi vardır. Ebeveynleri arkadaşlıklarının çok tehlikeli olduğunu düşünerek onları ayırır. Kızlar da onlardan intikam alırlar.

Yüzüklerin Efendisi ve Hobbit serilerinin şimdiden unutulmazlar arasına giren yönetmeninin dördüncü uzun metrajı olan yapım, daha önce Bad Taste (1987), Braindead (1992), Meet the Feebles (1989) gibi ucuz, el yapımı, ama etkili efektlerle donatılmış korku komediler çekmiş ve bu filmleriyle de kısa sürede kültleşmiş bir yönetmen için müthiş bir başarıydı. yeni Zelandalı yönetmen bu filmiyle En İyi Özgün Senaryo Oscarı’na aday oldu, Başka pek çok festivalden hem adaylıklar, hemde ödüller aldı.

peter jackson bad taste ile ilgili görsel sonucu

Çocukluk hayali bir gün bir King Kong çekmek olan Jackson, bunu nihayet 2005’te gerçekleştirmeyi başarmış ve bir gişe canavarına imza atmıştı.

Filmin hikayesi gerçek hayattan alınmıştı. Gerçekten de  Juliet Hulme ve Pauline Parker adlı iki yakın arkadaş, kendilerini ayırmak isteyen Pauline’in annesini öldürme planları yapmışlardı.

heavenly creatures ile ilgili görsel sonucu

Juliet Hulme ve Pauline Parker

heavenly creatures ile ilgili görsel sonucu Filmdeki ikili.

Başroldeki Kate Winslet ve Melanie Lynskey’in ilk filmleriydi. İki oyuncu da filmde inanılmaz başarılı oyunlar veriyorlar. Bunda elbette bu oyunları onlardan almayı başaran Peter Jackson’ın payı büyük.

 

PARMAKLIKLAR ARDINDA

(Cool Hand Luke, Stuart Rosenberg, 1967)

Paul Newman in Cool Hand Luke (1967)

Luke Jackson Güneyli bir zincirli mahkum hapishanesindeki soğukkanlı, cesur bir hükümlüdür. Otoriteye durmadan başkaldırır, durmadan kaçar ve yakalanır. Mahkumlar ona hayranlık duyarlar, çünkü gardiyanları dahi pes ettirmiştir. Yine de kampın çalışanları, o nihayet kaçana değin Luke’u yıkmaya çalışırlar.

cool hand luke ile ilgili görsel sonucu

Hollywood’da neredeyse bir alt tür oluşturacak denli örneği bulunan hapishane filmlerinin en önemlilerinden biri olan Cool Hand Luke, yapıldığı yıl En İyi Erkek Oyuncu (Paul Newman) ve En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu (George Kennedy) Oscarlarını aldı. Ayrıca En İyi Orjinal Senaryo ve En İyi Müzik Oscarlarına da adaydı.

kelebek steve mcqueen ile ilgili görsel sonucu

Paul Newman’ın bu filmdeki ve Steve McQueen’in Kelebek’teki rolleri birbirini andıran rollerdir ve bahsettiğim alttürün en unutulmaz iki kahramanına hayat vermişlerdir.

brubaker ile ilgili görsel sonucu

Cool Hand Luke, TV yönetmenliğinden gelen Rosenberg’in ilk uzun metrajıydı ve bir ilk film için son derecede başarılıydı. Rosenberg aynı formülü yıllar sonra Robert Redford’lu hapishane filmi Brubaker’da (1980) da kullanacak ve yine başarıya ulaşacaktı. Her türde film çeken Rosenberg, özellikle gerilim türünde ustalaşacaktır.

 

ÖKÜZ KAFALI ZEBANİ

(Gokudo kyofu dai-gekijo: Gozu, Takashi Miike, 2003)

Bir yakuza, sevdiği bir dostunu gizlice ölüme yönlendirmesi için emir alır. Ama arkadaşı yoldayken birdenbire yok olunca, yolculuk gerçekdışı, korkunç bir deneyime dönüşür.

gozu takashi miike ile ilgili görsel sonucu

Gozu, Cannes’da Miike’ye adaylık getirmesinin yanı sıra, çeşitli festivallerden beş ödülle ayrılan sıradışı bir yapım. Miike genelde seyri zor, ayrıksı filmler yapıyor. Kullandığı hızlı, kendine özgü kurgu ve anlatı şekli, onu sinema dümyasında farklı bir yere oturtan özellikleri.

takashi miike ile ilgili görsel sonucuOdition

Miike verimli bir yönetmen. 1991’den bu yana kısalı uzunlu 103 film yönetmiş. Bizde Dead or Alive serisi, Katil İchii, Odition gibi gerilimli filmleriyle tanınıyor ve hayli geniş bir hayran kitlesine sahip.

Shô Aikawa in Gokudô kyôfu dai-gekijô: Gozu (2003)

Başroldeki Yuta Sone, Japonya’da hayli sevilen bir aksiyon aktörü. Filmi izlediğinizde, aslında onu pek çok filmde gördüğünüzü anımsayacaksınız.

 

GAZAP GÜNÜ

(Day of Wrath / Vredens Dag, Takashi Miike, 1943)

Vredens dag (1943)

Yaşlı bir rahibin genç karısı, 17nci yüzyıl Danimarkasının insafsız cadı avının orta yerinde, adamın oğluna aşık olur.

vredens dag ile ilgili görsel sonucu

Ä°lgili resim

Filmin yönetmeni Dreyer, sinemanın ilk ustaları ve teorisyenleri arasında yer alıyor. Dreyer’in pek çok filmi sinema klasikleri arasına girmiş durumdadır. Bunların en başında da La Passion de Jeanne d’Arc (Jan Dark’ın Tutkusu, 1928) gelir.

Jan Dark’ın Tutkusu

Dreyer pek çok türde, hepsi başyapıt ayarında yirmi kadar film üretmiştir. Anlatım dili, film gramerine etki etmiş bir yönetmendir. Day of Wrath, 1919’da ilk filmini çeken yönetmenin artık ustalık dönemi eserlerindendir. Gerilimli bir aşk hikayesini, siyah-beyaz görüntülerin bütün etkileyici yönlerini kullanarak seyirciyi diken üstünde tutmak suretiyle anlatır.

vredens dag ile ilgili görsel sonucu

Başroldeki Thorkild Rose, Danimarka’nın ilk sinema aktörlerinden biridir ve 1911’de girmiştir sinemaya. Burada zor durumda kalan rahip rolünde harikalar yaratmaktadır.

 

ÇAĞLAR BOYUNCA CADILIK

(Haxan: Witchcraft Through the Ages, Benjamin Christensen, 1922)

Häxan (1922)

Aktörlerce yapılan canlandırmanın takip ettiği tarihsel anlatım sonrasında film, başlangıcından 1920lere kadar cadılığın tarihini ele alıyor. Bu şekilde, canlandırmalarla desteklenmiş ilk belgesel olma özelliğine de sahip. Pagan törenlerden şeytan ayinlerine, oradan da histeriye doğru, film sizi çağlar arasında ürpertici bir gezintiye çıkartıyor.

Häxan, Benjamin Christensen tarafından yazılan ve yönetilen 1922 İsveç-Danimarka yapımı belgesel tarzı sessiz korku filmi. Christensen’in engizisyon mahkemesi üyeleri için yazılmış olan 15. yüzyıl Alman rehber kitabı Şeytan Çekici üzerine yaptığı çalışmalara dayanmakta. O zamanki dışavurumcu anlatının bütün etkilerini içermekle beraber, film az önce dediğim gibi, döküdrama denen türün ilk örneği.

Häxan (1922)

1879 doğumlu yönetmen, 1911’de oyuncu olarak girdiği sinemada, sadece 8 filmde aktörlük yaparken, 1914’te yönetmenliğe geçiş yapıp, senaryolarına da katkıda bulunduğu 18 film üretmiş, 1957’deki ölümüne kadar. Bunların çoğu korku filmi.

Häxan (1922)

Danimarkalı yönetmen, korku türündeki rüştünü ispatlayınca Amerika’ya gidiyor ve Hollywood’ta The Devil’s Circus (1926), Mockery (1927), The Hawk’s Nest (1928) gibi yapımlara imza atıyor. 1939’da Danimarka’ya dönüp, son dört filmini burada gerçekleştiriyor.

 

YAŞAMAK

(Ikiru, Akira Kurosawa, 1952)

Ikiru (1952)

Kanser olduğunu öğrenen yaşlı bir bürokratın hayatın anlamını sorgulamaya başlaması üzerine çarpıcı bir dram olan film, usta yönetmenin 14ncü, ortak yönetmen olduğu ilk filmi Uma’yı (1941) sayarsak, 15nci filmi. Yani filmografisinin ortalarında bir yerde yapım; artık ustalığını iyice ispatladığı bir noktada.

Miki Odagiri and Takashi Shimura in Ikiru (1952)

Muhtelif film festivallerinden 5 ödül alan yapım, yönetmenin Toshiro Mifune kadar olmasa da, kült oyuncularından olan Takashi Shimura’yı başrole taşıyor. Shimura, 1934’te girdiği sinemada pek çok Japon klasiğinin kadrosunda yer almış, önemli bir aktör. Kurosawa’nın ilk filmlerinden olan Sugat Sanshiro’dan (1943) başlayarak, yönetmenin pek çok filminde yer aldı. Hele ki Rashomon ve Yedi Samuray’daki rolleri unutulmazdır.

Takashi Shimura in Ikiru (1952)

Kurosawa, ağırlıklı olarak Samuray filmleri yapmakla birlikte, az sayıda bu tür dramlara da sahiptir ve bu dramlar modern Japon toplumunu son derece iyi yansıtırlar. Hele ki son üç filmi Düşler (1990), Ağustos’ta Rapsodi (1991) ve Madadayo’da (1993) derinlemesine tekrar ele alacağı yaşlanma hikayelerinin ilk örneği olan Ikıru, saf kahramanlık hikayeleri olan samuray öykülerinin tümüyle dışında, hayatın kendidir.

shimura seven samurai ile ilgili görsel sonucuShimura, Yedi Samuray’da.

Kurosawa 1998’de hayata gözünü yumduğunda, geride gerçekleştirilememiş pek çok proje, pek çok öykü bıraktı. Kendi otobiyografisi olan Kurbağa Yağı Satıcısını okumanızı öneririm.

 

UZUN, SICAK YAZ

(The Long, Hot Summer, Martin Ritt, 1958)

The Long, Hot Summer (1958)

Altmış bir yaşındaki dul Will Varner, sağlığı bozuk bir haldeyken, Mississipi’deki Frenchman’s Band’de pek çok iş ve mülke sahiptir. Çocuklarından umutsuzdur, ona göre Varner ismini devam ettirmeye layık değildirler. Oğul Jody Varner hiç bir motivasyona sahip değildir, çalışmaz. Zamanının çoğunu baştan çıkarıcı karısı Eula’nın etrafında geçirir. Yirmi üç yaşındaki kızı Clara Varner’ı zeki bulur, ama zamanını boş işlere harcadığını düşünmektedir. Yaşıtlarının çoğunun evli olmasına rağmen, Clara altı yıldır Alan Stewart’la çıkmaktadır. Jody ne yapsa babasına yaranamadığından dert yanarken, Clara da babasının onlara karşı davranışlarından hoşnut değildir. Ve hayatlarına Ben girer…

William Faulkner Picture

William Faulkner, pek çok eseri Hollywood tarafından uyarlanmış iyi bir Amerikalı roman yazarıdır. Aynı zamanda yine pek çok yazarladan uyarlamalar yapmış bir senaryo yazarıdır da. Hemingway’den To Have and Have Not’ı uyarlamıştır örneğin. 1949’da Nobel Edebiyat Ödülü’nü almıştır. Amerikan yaşam tarzının iyi bir gözlemcisi ve anlatıcısıdır.

Filmin yönetmeni Martin Ritt pek çok başarılı, sonradan kültleşmiş yapıma imza atmış ayrıksı bir yönetmendir.  Eserleri arasında The Sound and The Fury (1959), Hud (1963), The Spy Who Came in from the Cold (1965), Hombre (1967), The Molly Maguires (1970) gibi yapımlar bulunmaktadır. 1964’te the Outrage ile farklı bir Kurosawa uyarlaması (Rashomon’dan) gerçekleştirmiştir.

Film, Cannes’da Paul Newman’a bir en iyi erkek oyuncu ödülü getirmiş, çeşitli festivallerden bir çok da adaylık almıştı. Hollywood’un en uzun süreli ilişkilerinden olan Paul Newman-Joanne Wodward ilişkisi bu filmle daha da alevlenmiş ve çiftin evlilikleri Newman’ın ölümüne dek sürmüştü.

the long hot summer ile ilgili görsel sonucu

Orson Velles, hırslı baba Will Varner rolünde yine harikalar yaratır. Yıllar sonraki tv uyarlamasında onu Jason Robards, Paul Newman’ın karakterini ise Don Johnson canlandıracaktır.

the long hot summer ile ilgili görsel sonucu

Paul Newman ve Orson Welles. İki büyük aktörü yanyana izlemek için bile güzel bir şans The Long, Hot Summer!

 

ÇIPLAK RUHLAR

(The Bad and the Beautiful, Vincente Minelli, 1952)

Kirk Douglas and Lana Turner in The Bad and the Beautiful (1952)

Geriye dönüş şeklinde anlatılan hikayesiyle film, sert, ihtiraslı bir Hollywood yapımcısı olan Jonathan Shields’ın yükselişinin ve düşüşünün izini, James Lee Bartlow adında bir yazarı, Gloria Lorrison adında bir yıldızı ve Fred Amiel adında bir yönetmeni de içeren insanlar üzerinden sürüyor. Hollywood’un zirvedeki film yapımcılarından biri olmak uğruna bu sayılan kişileri de kullanmaktan çekinmeyen ihtiraslı zor bir adam bu kişi.

Yönetmen Minelli aslında Hollywood’un stüdyo yönetmenlerinden biri olmakla birlikte kendi tarzını da konuşturmayı başaran, eserleriyle öne çıkan bir sanatçı. An American in Paris (1951), Gigi (1958), Lust For Life (1956) gibi klasikler onun elinden çıkma. Nitekim bu filmi de 5 Oscar kazandı, Kirk Douglar En İyi Erkek Oyuncu Oscar’ının eşiğine kadar geldi. BAFTA, CAnnes, Venedik gibi festivallerde filmin adaylıkları var.

Amerikan sineması, Hollywood’a içeriden, hem de kıyıcı bakışlar atabilen bir sinema. Bu anlamda sinema tarihinden pek çok örnek vermek mümkün buna. Bu film de bunların en iyilerinden biri.

the bad and the beautiful ile ilgili görsel sonucu

Oyuncu kadrosu da her biri ayrı ayrı star isimlerden oluşuyor: Kirk Douglas (ki bugün 100 yaşını çoktan aşmış durumda), Lana Turner, Walter Pidgeon ve Dick Powell; her biri çok tutulmuş, kıymet görmüş, ödüller almış oyuncular.

 

GECE BEKÇİSİ

(The Night Porter, Liliana Cavani, 1974)

Il portiere di notte (1974)

1957’de şans eseri bir otelde karşılaştıklarında, soykırımdan kurtulmuş bir kadın ve ona zamanında işkence etmiş olan Nazi subayı, sadomazoşistik ilişkilerini tekrara yaşamaya başlarlar.

Bu filmi yıllar önce televizyonda izlediğimde çok şaşırmıştım. Film ekran için oldukça sert bir yapımdı ama vurucuydu da. Nitekim bu vuruculuk ve iki başrol oyuncusunun birbirinden muhteşem oyunları, filmi kült bir yapım statüsüne taşıdı.

the night porter fragment ile ilgili görsel sonucu

Cavani, 1961’de televizyonda başladığı yönetmenlik kariyerine devam ederken, 1968’de Galileo ile sinema filmleri yapmaya başladı ve 2002’deki son filmi Ripley’in Cinayetlerine kadar 12 film yapıp, tekrar televizyona döndü. Gece Bekçisi yönetmenin filmografisindeki en iyi film olarak anılıyor.

Ä°lgili resim

1939’da aktörlük hayatına başlayan Dirk Bogarde, 1999’daki ölümüne değin, çoğu başrol olmak üzere 71 filmde oynamış, The Servant (1963), Death in Venice (1971) gibi filmlerle akıllara kazınmış bir oyuncu.

Charlotte Rampling and Philippe Leroy in Il portiere di notte (1974)

Charlotte Rampling hala oyunculuk yapmaya devam ediyor. 1964’te filmlerde görünmeye başlayan aktris, festivallerde defalarca adaylıklar, ödüller almış. Gece Bekçisi’ndeki  Kurban Lucia rolüyle asıl çıkışını yapan oyuncu anlamlar yüklü yüzüyle son günlerde epeyce yapımda boy gösteriyor.

 

KATİL, ICHI

(Ichi the Killer/Koroshiya 1, Takashi Miike, 2001)

Koroshiya 1 (2001)

Sadomazoşist yakuza tetikçisi Kakihara kayıp patronunu ararken, Kakahira’nın tahmin bile edemeyeceği acı seviyelerine dayanabilen, bastırılmış, psikopat bir katil olan Ichi ile karşılaşır.

ichi the killer ile ilgili görsel sonucu

Takashi Miike, seyri zor, ama kendine has temposu ve karakterleriyle de ekrana bağlayan filmler yapıyor. Muhtelif festivallerden ödülle dönmüş bu sıkı filmi, aslında Hideo Yamamoto’nun bir mangasından uyarlanmış. Bizde daha çok oldukça rahatsız edici filmi Ölüm Provası (Audition, 1999) ile tanınan yönetmen intikam, yakuza karşılaşmaları gibi ortak temalı filmler yapıyor.

ichi the killer ile ilgili görsel sonucu

Yakuza filmleri bizde Takeshi Kitano ile sevilmiş olmakla birlikte, aslında ’60larda daha popüler bir türmüş. İkisi de SEijun Suzuki’ye ait olan 1966 yapımı Tokyo Drifter ve ’67 yapımı Branded to Kill en meşhur ve sonradan kültleşmiş iki yapım.

branded to kill ile ilgili görsel sonucuBranded to Kill

Miike Cannes’da 2011 ve 2013’te iki kere Altın Palmiye adaylığı kazanmış usta bir yönetmen. Ödünsüz, kendine has tarzı ile de yoluna devam ediyor.

takashi miike ile ilgili görsel sonucu

 

YER SARSILIYOR

(La Terra Trema, Luchino Visconti, 1948)

Sicilya’nın kırsalında, balıkçılar toptancıların insafı altında ezilerek hayatlarını sürdürmektedir. Bir aile kendi kayıklarının sahibi olmak ve onu bağımsız işletmek için bütün tehlikeleri göze alır.

la terra trema ile ilgili görsel sonucu

İtalyan yeni gerçekçilerinin başında gelen usta yönetmen Visconti, bu ikinci uzun metrajıyla (arada bir belgeseli var) klasik sinemanın tüm tabularını yıkıp belgeselci bir yol izleyerek ve tümüyle yöre halkından faydalanarak müthiş bir başyapıt ortaya koymuş. Film Yapıldığı yıl Venedik Film Festivali’nde ödüllendirilmişti.

visconti ile ilgili görsel sonucuLuchino Visconti

Film kısmen İtalyan Komünist Partisi tarafından finanse edilmişti. Yönetmenin balıkçıların dramını kendi içinde vermesi ve bunu müthiş bir sinemayla gerçekleştirmesi, partinin hedefleriyle de uyuşuyordu. Nitekim film yanı zamanda güçlü bir emekçi filmi olarak da karşımıza çıkıyor.

la terra trema ile ilgili görsel sonucu

Visconti La Terra Trema’yı çekerken

Visconti ilk filmi Ossessione (1943) ile yeni gerçekçiliğin ilk yapıtını veren yönetmen olarak anılmakta. Yönetmenin filmografisi çoğu ödüllü pek çok başyapıt içermekte. Rocco ve Kardeşleri, Leopar, Yabancı filmleri bile bu kadarıyla onun adını sinema tarihine altın harflerle kazımaya yeter.

 

LANETLİLER

(La Caduta Degli Dei / The Damned, Luchino Visconti, 1969)

Helmut Berger and Ingrid Thulin in La caduta degli dei (Götterdämmerung) (1969)

Von Essenbeck ailesinin gücü ve serveti, Almanya büyük savaşı kaybettiğinde ve sonrasında gelen buhranda dahi azalmaz.Artık yıl 1934’tür ve baron ailesini bir akşam yemeğinde toplar. Yemeğe baronun şirketinde yükselişte olan  bir müdürün eşlik ettiği Nazi partisinde önü açılan bir juzen de katılır. İki küçük kız salonda şiir okur ve kuzenleri Martin’le saklambaç oynarşar. Aniden bir çığlık duyulur. Baron babalarının silahıyla vurulmuştur ve baba da ülkeden kaçar.

Orjinal başlığının Tanrıların Düşüşü gibi bir anlamı olan film, bu adla gerçekten de konuyu net bir şekilde özetliyor, yıkılmaz bir imparatorluğun çatırdamasını anlatarak.

Helmut Berger and Helmut Griem in La caduta degli dei (Götterdämmerung) (1969)

Çekildiği yıl En İyi Orjinal Senaryo Oscarı’na aday olmuş olan film, Dirk Bogarde, Ingrid Tulin, Charlotte Rampling ve diğerleri gibi muhteşem bir oyuncu kadrosuna sahipti. Visconti’nin artık sinemanın ustaları arasında sayılmaya başladığı bir dönemde çekilen film, muhteşem bir dram içeriyor.

 

DAİMA LİLYA

(Lilja 4-ever, Lukas Moodysson, 2002)

Lilja 4-ever (2002)

On altı yaşındaki Llya ve onun tek arkadaşı, genç bir çocuk olan Volodja, daha iyi bir hayatı hayal ettikleri Estonya’da yaşarlar. Bir gün Lilya İsveç’e giden ve yanına gelip yeni bir hayata başlamasını söyleyen Andrej’e aşk olur.

Oksana Akinshina and Artyom Bogucharskiy in Lilja 4-ever (2002)

Yapıldığı yılın ses getiren filmlerinden olan Daima Lilya katıldığı festivallerden 12 ödül ve 11 adaylıkla döndü. Yönetmen 1998’deki Fucking Åmål ve 2000’deki Tilsammans ile de festivallerden eli dolu dönmüştü. 1969 İsveç doğumlu yönetmen son yıllarda dizi sektörüne ağırlık vermiş durumda.

Oksana Akinshina and Artyom Bogucharskiy in Lilja 4-ever (2002)

Hikaye, annsi Amerika’ya kaçtıktan sonra İsveç’e giden Litvanyalı kız Danguole Rasalaite’nin gerçek öyküsüne dayanmakta. Filme katılan tümüyle kurgu tek unsur, oğlan çocuğu Volodja. Filmin şarkısı All the Love You Needed da zamanında popüler olmuştu.

Oksana Akinshina Picture

Bu filmle ünlenen aktris Oksana Akinshina, The Bourne Supremacy (2004) gibi Amerikan yapımlarında da rol aldı sonradan.

 

 

ÖTESİ

(The Beyond, Lucio Fulci, 1981)

...E tu vivrai nel terrore! L'aldilà (1981)

Genç bir kadına Louisiana’da bir otel miras kalır. Kadın yaşayacağı bazı doğaüstü kazalar neticesinde otelin cehennemin kapılarından birinin üstüne kurulduğunu öğrenir!

Ä°lgili resim

Pek çok ülkede pek çok nedenle sansüre uğramış olduğundan aslını olduğu gibi korumuş bir kopyasına rastlamanın çok güç olduğu bir korku filmiyle karşı karşıyayız!

the beyond 1981 ile ilgili görsel sonucu

Fulci’ye özgü pek çok dehşetengiz detayla karşılaşıyorsunuz filmde: Bir gözün çıkartılması, çarmıha gerilme, tarantulalar, asit… Düşük bütçeli bir korku filminden beklenebilecek her şeyin bir çorbası gibi. Ama Fulci’nin eserlerini değerli kılan da zaten bu sürprizler aslında.

lucio fulci ile ilgili görsel sonucuFulci

Uzun metraj kariyerine 1959’da bir Toto komedisi I Ladri ile başlayan Fulci kendini 1969 yapımı İhanetin Bedeli (Una sull’altra)’dan başlayarak asıl ustalaşacağı gerilim ve korku hikayelerinin içinde bulur ve 1996’daki ölümüne değin bu türe Kabus (1971), Linç (1972), Murder to the Tune of the Seven Black Notes (1977), Zombi 2 (1979), City of the Living Dead (1980), Manhattan Baby (1982), Aenigma (1987), Demonia (1990) gibi şaheserler kazandırır.

the beyond 1981 ile ilgili görsel sonucu

Başrolleri paylaşan Catherine MacColl ve David Warbeck, aslında birer televizyon yıldızı. Ama filmdeki görevlerini fazlasıyla yerine getiriyorlar.

 

KEDİ FRİTZ

(FritzThe Cat, Ralph Bakshi, 1972)

Fritz the Cat (1972)

Kızlara düşkün, kolej öğrencisi bir kedi, 1960ların çeşitli unsurları eşliğinde bir cehennem yaratmaya koyulur!

Efsanevi yeraltı sanatçısı Robert Crumb tarafından yaratılan bir çizgiorman kahramanı olan Kedi Fritz, yine en az Crumb kadar egzantrik bir sanatçı olan Ralph Bakshi tarafından sinemaya aktarılmış.

Ralph Bakshi’nin FRITZ THE CAT’i sinemanın son altın çağı olan ’70lerden çıkıp geliyor. Bir çizgi film olaral X ratingle gösterime çıkmış ilk yapım aynı zamanda. BU izleyiciyi filme gitmekten alıkoymamış ve tam bir seyirci patlaması yaşamış yapım. Bunun üzerine de devamı çekilmiş.

bakshi ile ilgili görsel sonucuRalph Bakshi

Elbette film Crumb’ın ışıltısını tam olarak yansıtamıyor. Bakshi ’60ların Amerikasını ve ondaki yanlışları sergilemek istemiş. Bazı noktalarda hedeften vurmuş aslında: Özellikle Afrika-Amerikalılar ve polis arasındaki gerilimde. But Ancak film bir seks komedisi mi, bir politik taşlama mı olacağına karar veremeden bitiyor.

The Lord of the Rings (1978)

Yine de filmin yetişkin animasyonu türü açısından ilginç ve izlenilmesi gereken bir örnek olduğunu belirtmeliyim. Bakshi, aynı türde Heavy Traffic (1973) ve Coonskin (1975) gibi filmler de üretti. Ama asıl güzel sürprizi Yüzüklerin Efendisi’nin ilk uyarlamasını yapmak oldu (1978). Fantastik animasyona kazandırdığı bir başka başyapıt da Fire and Ice’tı (1983).

Ä°lgili resimCrumb

Sıradışı çizer Crumb’ın hayatı bir biyografi şeklinde Terry Zwigoff tarafından filme alındı 1994’te (Crumb).

 

ÖLÜMCÜL OYUNLAR

(Funny Games, Michael Haneke, 1997)

Funny Games (1997)

İki vahşi delikanlı, bir anne, baba ve bir oğulu tatil yapmak için geldikleri evde rehin alır ve onları sırf eğlence için kendi sadistçe oyunlarına alet ederler.

Susanne Lothar in Funny Games (1997)

Cannes’da Altın Palmiye için yarışmış olan bir başka Haneke başyapıtı olan ÖLÜMCÜL OYUNLAR, aslında sıradan bir italyan giallosuna ya da korkusuna konu olabilecek hikayesine rağmen usta işi ve Haneke’ye özgü dokunuşlarla muhteşem bir yapıt olup çıkıyor.

Funny Games (1997)

Haneke şiddeti Tarantino tarzı bir göstermecilikle vermiyor. Ama o kapalılıkta dahi dehşeti iliklerinize kadar hissediyorsunuz. Filmin gördüğü müthiş ilgi 2007’de bir Amerikan versiyonununun, hem de Haneke eli,yle yapılmasının önünü açmıştı.

 

FRANKENWEENIE

(Frankenweenie, Tim Burton, 2012)

Frankenweenie (2012)

Bir oğlan çocuğunun sevgili köpeği aniden bu dünyadan göçünce, çocuk hayvanı yeniden hayata döndürebilmek için güçlü bir fizik deneyine başvurur.

Klasik Frankenstein hikayesinin başarılı ve eğlenceli bir versiyonunu yapar Burton bu filmde. 1984’te gerçek oyuncularla kısası da yönetmen tarafından yapılan hikaye bu defa animasyon türünde perdeye aktarılıyor.

Frankenweenie (2012)

Çekildiği yıl En İyi Animasyon Oscarına da aday olan yapım, çeşitli festivallerden 11 ödül ve 49 adaylık kazanmış.

Frankenweenie (2012)

Tim Burton’un bu müthiş filmi, gişede hüsrana uğramış olmakla birlikte, bunda filmin siyah-beyaz olmasının payı da büyük sanırım. Çünkü film bugün dahi eğlencesinden hiçbir şey yitirmeden seyredilebiliyor. Film klasik Frankenstein öyküsünün en meşhur iki uyarlaması olan FRANKENSTEIN ve FRANKENSTEIN’IN GELİNİ’ne de saygı duruşunada bulunmayı ihmal etmiyor.

 

UÇAN DAİRELERİN ESRARI

(The Day the Earth Stood Still, Robert Wise, 1951)

Parıldayan bir tanımlanamayan uçan nesne, müthiş bir hızla uzayın derinliklerinden gelip, dünyanın atmosferini geçer ve Soğuk Savaş Dönemi Washington’una yumuşak bir iniş yapar. Büyük, ama yine de yetersiz askeri güçlerce sarılan barışçıl galaksilerarası elçi Klaatu, yanında tehlikeli sessiz bir robot olan Dort olduğu halde gizemli araçtan çıkar. Öncelikli amacı dünyanın konukseverliğini test etmektir. Ama insanlık şüphededir. Klaatu kıyametin habercisi olarak mı gelmiştir?

Lock Martin and Michael Rennie in The Day the Earth Stood Still (1951)

Soğuk Savaş’ın hüküm sürdüğü ’50lerde bilinmeyen diyarlardan gelme güçlü düşmanlar üzerine peş peşe filmler üretilmekteydi. Dev canavarlar, uzaylı saldırıları, bilinmeyen felaketler… Kaçınılmaz olarak tür kendi başyapıtlarını da çıkardı elbette. Bu film de işte o başyapıtlardan biri.

robert wise ile ilgili görsel sonucu

Yönetemn Robert Wise sinemada her türe el atmış ve hepsinde de başarılı olmuş nadir isimlerden biri. Bizde West Side Story’nin (1961) yönetmeni olarak bilinen sanatçı, aslında The Set-Up (1949, spor filmi), Destination Gobi (1953, savaş), So Big (1953, dram), The Haunting (1963, korku), The Sound of Music (1965, müzikal), Andromeda Strain (1971, uzay), gibi çok farklı türlerde eser vermiştir.

Michael Rennie in The Day the Earth Stood Still (1951)

Klaatu’ya hayat veren Michael Rennie, İngiliz asıllı iyi bir aktördü. 1936’da başladığı aktörlük kariyerini 1970’e kadar aralıksız film çekerek sürdürdü. Kariyerinin büyük kısmında televizyon yapımlarında yer aldı.

Ä°lgili resim

Uçan Dairelerin Esrarı güçlü bir klasik olarak 2008’de Scott Derrickson tarafından yeniden filme alındı. Klaatu rolü bu defa Keanu Reeves’indi!

 

UÇAN DAİRELER

(Earth vs. the Flying Saucers, Fred F. Sears, 1956)

Earth vs. the Flying Saucers (1956)

Karısı Carol Marvin’le çölde bir askeri üsse Gökyüzü Operasyonu bünyesinde uzayı araştırmak adına dünya yörüngesine terleştirilmek üzere on birinci roketin fırlatılmasına arabasıyla gelmekte olan Dr. Russell Marvin ve Carol, bir uçan daire görür ve kazara teyplerine bir mesaj kaydederler. Üste Dr. Russell katınpederi ve general tarafından ilk on uydunun gizemli bir şekilde dünyaya geri düştüğünü öğrenir. Dr. Russell mesajı çözdüğünde, uzaylılarla iletişime geçmiş olur. Uzaylılar Dünyayı bir paniğe yer vermeksizin istila etmek için dünya liderleriyle 56 gün içinde Washington’da buluşma talep etmektedir. Dr. Russell insanlığın bu uzaylılara karşı son umudu olarak antimanyetik bir silah geliştirir.

Hugh Marlowe and Joan Taylor in Earth vs. the Flying Saucers (1956)

Üstte Uçan Dairelerin Esrarı’nı anlatırken de dediğim gibi, ’50ler bu tür uzaylı istilası filmlerinden geçilmiyordu. Bu film de o güruhun içinden sıyrılmayı başarmış birkaç klasikten biri. Ray Harryhausen’in o dönemlerdeki usta işi efektleri bugün fazla demode gelebilir izleyiciye, ama unutulmamalı ki bu klasikler özellikle ’80lerin rekorlar kıran istila filmlerinin esin kaynakları!

Earth vs. the Flying Saucers (1956)

Yönetmen Sears esasen bir aktör. 1946-58 arasında 77 filmde oynamış. Yönettiği 54 filmin çoğunu uzay ve yaratık filmleri, maceralar oluşturuyor.

fred f. sears ile ilgili görsel sonucuFred F. Sears

Başroldeki Hugh Marlowe, aslında bir tv yıldızı olmakla birlikte, 1936-54 arası bir düzineden fazla filmde önemli roller oynamış bir aktör.

 

CRONOS

(Cronos, Guillermo del Toro, 1993)

1536’da, Meksika, Veracruz’da, engizisyon döneminde, bir simyacı sahibine ebedi hayat sağlayacak, Cronos adında gizemli ve kendine özgü bir araç yapar. Günümüzde, antikacı Jesus Gris, Cronos’u torunu Aurora ile temizlemekte oldukları antik bir heykelin içinde bulur. Aracı kazara tetikler ve kısa süre sonra karısı Mercedes ve o, daha genç bir görünüm kazandıklarını fark ederler. Angel, de la Guardia adındaki bir yabancı için Gris’in dükkanına gelip heykeli satın alır. Sonraki gün Gris dükkanını dağıtılmış bulur ve Angel’ın kartı yerdedir. O da Angel’a iade-i ziyarette bulunduğunda, egzantrik milyoner de la Guardia’dan Cronos’un sırrını öğrenir.

Cronos, daha önce iki kısa film yapmış ve bir tv dizisi çekmiş yönetmenin ilk uzun metrajıydı ve şaşırtıcı bir başarı kazandı. Del Toro, bu filmle çeşitli festivallerden 22 ödül ve 6 adaylık aldı. Film kısa sürede kültleşti ve kendi hayran kitlesini yarattı.

Guillermo del Toro at an event for Splice (2009)

1964 Meksika doğumlu del Toro, makyaj uzmanı olarak başladığı sinema sektöründe 21 gibi genç bir yaşta kendi filmlerini yazıp yönetmeye başladı. Cronos’taki başarısı onu Hollywood’a taşıdı ve Mimic’i (1997) yönetti. Sonrasında da art arda önemli klasikler, gişe canavarları üretmeye devam etti. Şeytanın Belkemiği (2001), Pan’ın Labirenti (2006), Suyun Sesi (2017) gibi.

Cronos (1993)

Meksikalı oyunculardan oluşan kadroda del Toro’nun sonraki filmlerinde de kullanacağı karakteristik bir Amerikalı aktör yüzü bulunuyor: Ron Perlman. Biz onu Güzel ve çirkin dizisindeki Aslan Adam olarak tanımıştık. Perlman, bir yandan şarkıcılık da yapan, farklı bir fiziğe sahip, başarılı bir oyuncu ve uluslararası yapımlarda da çokça yer alıyor. Fransız yapımı Jeunet-Caro ikilisi filmi Kayıp Çocuklar Şehri (1995) gibi.

 

DEĞİŞEN DÜNYANIN İNSANLARI

(Fahrenheit 451, François Truffaut, 1966)

1951’de yazılan, aynı adlı Ray Bradbury romanından uyarlanan filmde, Guy Montag yalnız, bağımsız düşünen halktan korkan bir hükümetin kitapları yasakladığı izole bir toplumda yaşayan bir itfaiyecidir. Bu itfaiyecilerin görevi, gördükleri kitabı ya da kendilerine bildirilen serileri bulup yakmaktır. Montag’ın eşi de dahil bu toplumdaki insanlar,  dışarısı hakkındaki haberleri duvarları kaplayan ekranlardan almaktadırlar. Montag, kitap-kurdu Clarisse’e aşık olup, yasaklanan kitapları okumaya başlar. Bu ilişki yoluyla hükümetin kitap yakma siyasetini sorgular. İşine dönmekle bir kaçak gibi yaşamak arasında seçim yapmak zorundadır.

Ray Bradbury c. 1984

Ray Bradbury, kitapları 40 kadar dile çevirmiş ve dünyada milyonlar satmış, Amerikalı bir bilim kurgu yazarı. Yazarın Uğursuz Bir Şey Geliyor Bu yana, Mars Yıllıkları gibi romanları da film olmuştu.

Francois Truffaut (Dir.) c. 1968

Truffaut’nun böyle bir romana el atması da ilginç. Fahrenheit 451, bir Amerikan romanı olmasının yanı sıra, yönetmenin çektiği tek bilim-kurgu. Yönetmen yıllar sonra Spielbeg’ün Üçüncü Türden Yaklaşımlar (1977) adlı bilim-kurgusunda oynayacaktı!

Julie Christie and Oskar Werner in Fahrenheit 451 (1966)

Film Oskar Werner ve Julie Christie gibi ilginç bir ikiliyi başrolde buluşturuyor. Avusturyalı soğuk Werner ile her yanından cinsellik akan Christie’yi bir araya getirmek gibi bir çılgınlık Truffaut’nun aklına gelebilirdi ancak!

Fahrenheit 451, Venedik’te Altın Aslan için yarışmıştı. Bugün en iyi bilim kurgu klasiklerinden biri sayılan yapım, 2018’de Ramin Bahrani tarafından yeniden çekildi.

 

KAHRAMANIN SONU

(The Man Who Shot Liberty Valance, John Ford, 1962)

Senatör Ransom Stoddard evi olan Shinbone’a Tom Doniphon’un cenazesi için döndüğünde, yerel bir gazete editörüne olayın ardındaki tüm gerçeği anlatır. Kasabaya yıllar önce, bir hakim olarak gelmiştir. Araba yolda yerel bir haydut olan Liberty Valance tarafından soyulmuş ve Stoddard’ın elinde birkaç hukuk kitabı dışında bir şey kalmamıştır. Ericson’un restoranında bir mutfak işi bulur ve orada gelecekteki eşi Hallie ile tanışır. Stoddard, kasabayı hala dehşete boğmakta olan Valanve’a karşı temsilci olarak seçilir. O yerel gazeteyi yıkıp editöre saldırınca, Stoddard onu dışarı çağırır. Hikaye efsanedeki gibi gelişmemiştir…

John Ford

John Ford

Lee Marvin

İki büyük yıldızı, John Wayne ile James Stewart’ı ilk defa buluşturan film olarak da tarihe geçen bu John Ford klasiği, ikilinin haricinde Vera Miles, Lee Marvin (Liberty Valance rolünde), Edmund O’Brien, John Carradine gibi başka pek çok yıldızla birlikte o dönem Ford westernlerinin olmazsa olmaz iki oyuncusu olan Woody Strode ve Strother Martin’i de kadrosunda barındırıyor.

John Wayne in The Man Who Shot Liberty Valance (1962)

John Wayne western türünün tartışmasız en tanınan, en kült starı. John Ford’un pek çok westerninde başrolde onu görüyoruz, ki bunların arasında Stagecoach (1939), Fort Apache (1948), Rio Grande (1950), The Quiet Man (1952), The Searchers (1956), The Horse Soldiers (1959) gibi klasikler de bulunuyor.

James Stewart, 1939’daki Destry Rides Again (George Marshall) haricinde, 1950’ye kadar genelde polisiye ya da komedilerde oynadı. 1950’deki sert Anthony Man westerni Winchester ’73’ten itibaren aranan bir western yıldızı oldu. Pek de cüsseli olmayan cılız yapısına rağmen sert kovboy rollerinde de inandırıcı olmayı başardı.

 

KARAKOLA SALDIRI

(Assault on Precint 13, John Carpenter, 1976)

Assault on Precinct 13 (1976)

Polis Los Angeles’ta birkaç çete üyesini kıstırıp öldürür. Çete üyeleri bunu polise ödetmek için anlaşır ve neredeyse boşaltılmış ve kapatılmak üzere olan karakola saldırı düzenlerler. Kapanan karakolun çalışanları ve aktarımı beklemek üzere orada tutulan mahkumlar, çete üyelerine karşı güçlerini birleştirmek durumunda kalırlar.

John Carpenter in Going to Pieces: The Rise and Fall of the Slasher Film (2006)

Tony Burton, Darwin Joston, and Austin Stoker in Assault on Precinct 13 (1976)

1974 yapımı, film okulundaki bitirme ödevi olan Dark Star’ı saymazsak, ticari gösterime çıkan yapım anlamında John Carpenter’ın ilk uzun metrajı bu. Carpenter genelde korku, gerilim, bilimkurgu türünde eser veren ve bizde Halloween serisiyle çok tanınan bir yönetmen. Filmlerinin müziğini de yazıp, senaryoya da dahil olan çok yönlü sanatçı, kendine özgü bir dili olan o nadide yönetmenlerden.

Austin Stoker in Assault on Precinct 13 (1976)

Böylesi beyaz bir öykünün başrolüne Austin Stoker adındaki zenci oyuncuyu koyarak baştan bir farklılık yaratıyor Carpenter. Ancak o dönemde zencilerin başrolde olduğu, ama kalan kadroyu da çoğunluk olarak zencilerin oluşturduğu Black Cinema’nın popüler olduğunu da belirtmek gerek. Bu anlamda ticari bir manevra olarak da anılabilir bu. Aslen bir tv yıldızı olan Stoker’ın sinemadaki tek önemli rolü de buradaki polis memuru rolü.

Austin Stoker and Laurie Zimmer in Assault on Precinct 13 (1976)

Düşük bütçesine rağmen etkili bir anlatım yakalamış Carpenter. Oyuncuları tanınmamış isimlerden seçmesi de bu bütçe azlığından. Ama yine de oyuncular üzerlerine düşeni fazlasıyla yerine getiriyor.  Carpenter’ın en iyi filmlerinden olan yapım, onun Romero başyapıtı Yaşayan Ölülerin Gecesi’ne olan hayranlığından doğmuş!

Gilbert De la Pena, Frank Doubleday, James Johnson, and Al Nakauchi in Assault on Precinct 13 (1976)

 

YOL TÜRKÜSÜ

(Pather Panchali, Satyajit Ray, 1955)

Küçük bir çocuk olan Apu’nun küçük Hindistan köyündeki yaşamı. Akrabaları çok fakirler.  Yazar ve şair olan babası Harihar erkek kardeşinin borçlarını ödemek için aile tarlasını elden çıkarır. Apu’nun kızkardeşi Durga ve yaşlı bir teyze de onlarla yaşamaktadır. Annesi Sarbojaya ailenin yükünü sırtlar. Masaya yemek koyabilmek için kişisel eşyaları dahil her şeyi satar ve Durga’nın sürekli taralasından meyve çaldığından yakınan komşusuna katlanır. Harihar beş aylığına yok olup, Dırga da hastalanınca her şey tersine döner. Harihar döndüğünde bile ailenin elinde fazla seçenek kalmamıştır.

Bafta’da adaylık ve Cannes’da ödül alan filmin çeşitli festivallerden 8 ödülü ve 2 adaylığı var. Hint Sinemasının film piyasasında önemli bir yer kazanmasının önünü açan film, sonradan iki devam filmiyle APU ÜÇLEMESİ şeklinde anılan kıymetli bir seriye dönüşecekti.

Hindistan her sene dünyanın herhangi ülkesinden çok daha fazla sayıda film yapmakta bugün. PATHER PANCHALI’nin çekildiği dönemde de bu böyleydi. 1951 yapımı AVARE dünyayı kasıp kavurmuştu.

Subir Banerjee and Uma Das Gupta in Pather Panchali (1955)

Film gerçekten çok iyi; tam bir belgesel havasında gelişen hikayesi, yalın anlatımı insanı kolayca sarıveriyor. Film hayatın kendisi kadar gerçek. Belki acıklı bir film, ama çoğu anlarında bizi dünyanın güzelliklerine boğuyor. Düşünün; ana karakterlerden biri doksan yaşlarında, kambur, dişsiz ve şaşı bir kadın. Ama Ray onu gözümüzde güzelleştirmeyi başarıyor. Bahsettiğim güzelliklerin ötesinde en aşılmaz olanı, ailenin bireylerinin birbirine olan sevgisi. Özellikle Apu ve ablası arasındaki ilişki insanın kalbini durduracak kadar güzel.

Uma Das Gupta and Chunibala Devi in Pather Panchali (1955)

Bibhutibhushan Bandyopadhyay‘ın romanından sinemaya aktarılan filmde, çaresizliğin insana yaptırabileceklerinin en doğal anlatımı da bu güzel sahnelerin içine yedirilmiş. Annesinin kızını kalbi kırıla kırıla dövmek durumunda kaldığı, sadece davul ritmi eşliğinde verilen sahne filmin unutulmaz pek çok sahnesi arasında ilk sırayı alıyor.

Satyajit Ray in Pather Panchali (1955)

Satyajit Ray 1921’de Kalküta’da doğdu. Babası, Sukumar Ray, Bengal edebiyatında güçlü bir şair ve yazardı. 1940’ta, Kalküta Üniversitesi’nden bilim ve ekonomi okuyarak mezun olduktan sonra, Tagore’un Viswa-Bharati Üniversitesine atandı. Pather Panchali, yönetmenin ilk filmidir. Aldığı uluslararası ödüller, Ray’i dünya çapında bir yönetmen yapmıştır. 1992’de öldü.

 

NOEL BABA GICIK BİRİDİR

(Le Pere Noel est Une Ordure, Jean-Marie Poiré, 1955)

Le père Noël est une ordure (1982)

 

Noel Baba kılığına giren Félix, seksi bir Noel partisinin reklamını yapan el ilanları dağıtmaktadır. Yerini Afrikalı bir Noel Baba’ya bırakıp karavanına döndüğünde, kızarkadaşı Josette’in kendisini terk etmekte olduğunu görür ve onun peşine düşer. Kadın, Thérèse ve Pierre adındaki iki nevrotiğin işlettiği “SOS DİSTRESSée sığınır.

Christian Clavier and Gérard Jugnot in Le père Noël est une ordure (1982)

1979’da Le Splendid adında bir Fransız topluluğunun sahnelediği tutulmuş bir tiyatro oyunundan sinemaya uyarlanan yapım, absürd komedinin kültleşmiş bir örneği. Filmdeki oyuncular Le Splendid grubunun oyuncularından oluşuyor ve sahnedeki başarılarını perdeye de yansıtıyorlar.

Anémone, Marie-Anne Chazel, and Thierry Lhermitte in Le père Noël est une ordure (1982)

Film Fransa’da özellikle çok seviliyor ve her Noel’de gösteriliyor. Her gösterim de aynı ilgiyle karşılanıyor. Noel zamani Noel Baba kostumu giymis biri etrafta porno reklamlar dağıtıyor, yoldan geçenlere laf atıyorr, yasadigi harabeye dondugunde evden kacmaya calışan kız arkadaşını yakalayip dövmek üzere kovalamaya baslıyor… Bir sürü absürd olayın ardı arkası kesilmek bilmiyor ve film soluk aldırmaksızın güldürüyor.

Anémone, Marie-Anne Chazel, Gérard Jugnot, and Thierry Lhermitte in Le père Noël est une ordure (1982)

Le Splendid, 1970’lerde yazar ve aktörlerin bir koleksiyonu tarafından kurulan bir kafe-tirel şirketidir – Christian Clavier, Michel Blanc, Gérard Jugnot, Thierry Lhermitte, Josiane Balasko, Marie-Anne Chazel, Bruno Moynot ve Claire Magnin.

Jean Reno, Christina Applegate, and Jean-Marie Poiré in Just Visiting (2001)

Jean-Marie Poire, aslen senarist. Ama 15 filmlik de bir filmografisi var yönetmen olarak. Bizde daha çok Jean Reno’nun oynadığı zamanda yolculuk komedisi Les Visiteurs serisiyle tanınıyor.

 

SEN BENİMSİN

(La Piscine, Jacques Deray, 1969)

İki aşık olan Marianne ve Jean-Paul tatillerini Fransız Rivieraı’nda, St Tropez yakınlarındaki bir villada geçirmektedirler. Marianne kalmaları için eski sevgilisi Harry ve onun genç kızını da davet eder.  Özellikle Jean-Paul kızı taciz ettiğinde, arada bir gerilim oluşacaktır.

Film zamanında yüzeysel ve ağır işler bulunsa da bu filmdeki oyunculuklarla hayli dengeleniyor. Ağır ağır geliştirilen gerilim (Ronet ve Schneider’in eski ilişkileri; Delon’un adamın kızının çekiciliğine kapılışı; Delon’un yazar olarak başarısızlığı ve bundan duyduğu rahatsızlığı sürekli yansıtışı) filmin zaman zaqman tekrara düşmesine sebep olduğunu düşündürtüyor insana.

Bununla beraber, dediğim gibi, güçlü oyuncu kadrosu ile film sizi avucuna almayı biliyor. Bir zamanlar gerçek hayatta da birlikte olan Delon-Schneider ikilisi oldukça uyumlular. Schneider’in grafiği Delon’a göre her zaman daha tutarlı gitse de, Delon’un tipinin canlandırdığı rollere fazlasıyla uygun olduğu ve hikayeyi her zaman kurtardığı bir gerçek.

Jane Birkin in La piscine (1969)

Maurice Ronet bizde pek tanınan bir aktör olmamakla birlikte Fransız sineması tutkunlarına aşina gelecektir. Genç kızı oynayan Jane Birkin, Cİnayeti Gördüm, Nil’de Ölüm gibi klasiklerden de bildiimiz, bir zamanların Fransız seks sembolü haline gelen, özellikle de 1969 yılında o zamanki eşi Serge Gainsbourg’la birlikte oynadığı hayli açık sahnelere sahip “Je T’Aime…Moi Non Plus” filmi ile öne çıkan bir aktris.

Jacques Deray

Jacques Deray, özellikle Alain Delon ya da Jean-Paul Belmondo’lu gangster ve polisiye filmleriyle ünlenen kalbur üstü bir yönetmen. Bizde özellikle iki starı bir araya getiren Borsalino (1970) ile tanınan yönetmen, Flic Story (1975), Trois Hommes A Abattre (1980) gibi klasikleri de filmografisine katmayı bilmiştir. Son dönemlerinde, 2003’teki ölümüne kadar televizyona işler yapmıştır.

 

FITZCARRALDO

(Fitzcarraldo, Werner Herzog, 1982)

Klaus Kinski in Fitzcarraldo (1982)

Bir ormanın ortasına bir opera evi yapmayı saplantı haline getirmiş Brian Sweeney Fitzgerald’ın hikayesinin anlatıldığı müthiş bir film!

Klaus Kinski in Fitzcarraldo (1982)

Birbirinin canına kastedecek derecede birbirine düşman olan, yine de birlikte çalışmaktan vazgeçemeyen (hatta ikisi hakkında Düşmanım adında bir belgesel var) Werner Herzog-Klaus Kinski ikilisi, başka başyapıtlara da imza attılar birlikte; Nosferatu (1979), Cobra Verde (1987), Aguirre, the Wrath of Gods (1972) gibi.

Klaus Kinski in Fitzcarraldo (1982)

Brian Sweeney Fitzgerald’ın, yani Fitzcarraldo’nun hikayesi, bir gemiyi bir dağdan aşırmak gibi (tanıdık geliyor değil mi?) delice bir noktaya varıryor, ama bunu filme çekmek de en az onun kadar delice ve bu deli de Herzog işte! Filmin birkaç can ve tonla para kaybına mal olmakla birlikte, yerlilerin arasında geçirilen endişe dolu günler de cabasıymış.

Claudia Cardinale and Klaus Kinski in Fitzcarraldo (1982)

Operanın saflığını ilkel kabilelerin yaşadığı bir ormanın ortasına taşımaya sevdalı bir deli! Ve pek çok iyi filminde olduğu gibi, Herzog aktörlerinden, aktör olmayan oyuncularından en iyiyi elde etmeyi başarıyor.

Fitzcarraldo (1982)

En İyi Yabancı Film dalında Altın Küre ve BAFTA adaylıkları olan yapım, Cannes’da da Altın Palmiye’ye adaydı ve En İyi Yönetmen ödülünü aldı.

Werner Herzog and Klaus Kinski in Fitzcarraldo (1982)

Werner Herzog ve Klaus Kinski.

 

FULL CONTACT

(Full Contact/Xia dao Gao Fei), Ringo Lam, 1982)

Kötü şöhretli iki arkadaş aşırı derecede şiddete ve kanunsuzluğa batmış bir grup suçluyla bağlantıya geçer.

Film Hong Kong’da zamanında fazla ilgi görmemiş. Chow Yun Fat, Hong Kong’lu seyirciler tarafından serseri rolünde inandırıcı bulunmamış çünkü. Ama film kısa sürede İngiltere ve ABD’de kült haline gelmiş.

Hong Kong aksiyon filmleri özellikle karate filmleri dönemi olan yetmişler boyunca hayli revaçtaydı. Yine de 90larda ortaya çıkan ve aralarında bu filmin yönetmeni Ringo Lam’ın da bulunduğu bir grup, bir tür yeni dalga gibi, farklı teknik ve yaklaşımlar getirerek, sinemalarının önünü açtılar.  Ringo Lam özellikel MAXIMUM RISK ve  CITY ON FIRE filmleriyle yaklaşımını sürdürdü. Chow Yun Fat de John Woo’nun THE KILLER (1989) filmiyle birlikte bu filmde en iyi çıkışlarını gerçekleştirdi ve adını tüm dünyaya duyurdu.

full contact ringo lam ile ilgili görsel sonucu

Ringo Lam filmleri Tarantino’ya da ilham kaynağı olmuş filmler arasında aslında. Onun en iyileri arasında sayılan City on Fire’daki (1987) şu sahneye bakın bakalım ne göreceksiniz…

 

MASUM KİRLİ ELLER

(Innocents with Dirty Hands/Les innocents aux mains sales), Claude Chabrol, 1975)

Saint Tropez, 1975. Julie Wormser ve yazar sevgilisi, aynı zamanda komşusu olan Jeff Marle, kadının içki problemi olan kocasından kurtulmak için bir suikast planı yaparlar. Kadın kocasını vurur ve işin kalanını Jef’e bırakır. Julie ertesi gün bir başına bulur kendini ve artık tek şüphelidir. Kocasının cesedi nerededir? Jeff nerededir? Herhangi bir kapının ardında gizli bir sır var mıdır?

innocents with dirty hands ile ilgili görsel sonucu

Hitchcock’u seven ve onun Fransız sinemasındaki bir tür temsilcisi gibi kabul gören Chabrol, bayıldığı, türlü entrikalarla dolu bir hikaye anlatıyor yine. Başrollere de uluslararası bir ekibi topluyor: Schneider, Steiger ve Rochefort.

Romy Schneider, Paolo Giusti, and François Perrot in Les innocents aux mains sales (1975)

Chabrol, 1958’deki ilk filmi Le Beau Serge’den bu yana 60 kadar film ve bir o kadar da tv dizisi bölümü yönetmiş, tecrübeli bir sanatçı. Yönettiği eserlerin çoğu edebiyat uyarlaması ve gerilimli suç hikayelerini işlemeyi tercih ediyor. Filmleriyle çeşitli festivallerden 23 ödül, 31 adaylık elde etmiş. Berlin’de, Cannes’da, Venedik’de ödülleri olan filmler çekmiş.

1953’te sinemaya giren, sinemanın prensesi Romuy Schneider, 1982’deki ölümüne değin 64 yapımda rol almış, Bunlardan 8 ödül, 15 de adaylık kazanmış usta aktris. Bir dönem Alain Delon’la hem sinemada hem de yaşamda uyumlu bir ikili oluşturan yıldız güzelliğiyle göz doldururdu. Bu filmdeki cesur sahneleriyle de zamanında kendinden hayli söz ettirmişti.

Romy Schneider in Les innocents aux mains sales (1975)

Rod Steiger, neredeyse kült mertebesine ulaşmış Amerikalı bir oyuncu. 1950’de televizyonla oyunculuğa başlayan aktör, Actor’s Studio ekolünden gelmiş bir televizyon yıldızı iken yer aldığı ilk sinema filmi, 1954 yapımı Rıhtımlar Üzerinde’deki kirli sendikacı rolüyle büyük bir sıçrama yapmıştı. 2002’deki ölümüne dek aralıksız olarak oyunculuğa devam eden Steiger, toplam (televizyon işleri dahil) 184 yapımda rol aldı ve sanat yaşamına 22 ödül, 17 adaylık sığdırdı.

innocents with dirty hands ile ilgili görsel sonucu

1930 doğumlu Jean Rochefort ise 1956’da televizyon dizilerinde görünmeye başladıktan sonra ancak 1961’de sinemaya geçebilmiş usta bir aktör. Televizyon işleri dahil, 180 yapımda yer almış ve muhtelif festivallerden 8 ödül, 11 adaylıkla dönmüş. Özellikle 1976 yılındaki Damdaki Çapkın (Un éléphant ça trompe énormément, Yves Robert) onu dünya çapında ünlendirdi. Bu filmin Amerika’da Lady in Red, bizde de Aşık Oldum adında yeniden çevrimleri yapıldı. Rochefort, Gilliam’ın lanetli, bir türlü bitirilemeyen Don Kişot’unda da başroldeydi…

innocents with dirty hands ile ilgili görsel sonucu

 

MİLYON

(Le Million), Rene Clair, 1931)

İlgili resim

Yoksul bir ressam ve rakibi, cebinde milyonluk ikramiye bulunan bir ceketi bulmak için yarışa girerler.

rene clair charlie chaplin ile ilgili görsel sonucu

Rene Clair (A Nous La Liberte, 1931)

rene clair charlie chaplin modern times ile ilgili görsel sonucu

Charlie Chaplin (Modern Times, 1936)

Film tekniğinin öncüleri sayılırken adı sık sık atlanan usta Rene Clair, bu yenilikçi filmi sesli sinemanın erken zamanlarında, 1931’de yapmıştır. Sessiz sinema tarzı “slapstic”in, konuşma ve şarkı sözlerinden oluşan harika diyalogların, opera parodilerinin, hareketli kameranın ve usta işi kesmelerin müthiş karışımı tüm sonraki üstatları etkiledi. Rouben Mamoulian bir yıl sonra Maurice Chevalier’le Hollywood’da Paramount Stüdyolarında benzer bir müzikal olan “Love Me Tonight”ı denedi mesela. Chaplin’de onu sinemada yolunu aydınlatan bir fener gibi anar. Özellikle Modern Times’taki fabrika sahneleri onun filmlerinden esinlenilmiş bir sahnedir.

Clair’in eşsiz dehası, gerçeği dödürüp bir anda peri masalına çevirebilmesindendir. Bu filmde daha ilk çekimde Paris çatıları üzerinde gezen kamerasının operanın sahne arkasına geçişiyle yapar. Evet, aptalca bir hikaye vardır özde, ama içindeki Parisyez çekicilik eşsizdir. Görüntü yönetmeni, büyük Georges Périnal’ın da hakkı yenmemeli tabi. Perinal sonradan İngiltere’ye geçmiş ve klasikleşmiş Alexander Korda filmlerinin çoğunda çalışmıştı.

James Cagney and Annabella in 13 Rue Madeleine (1946)

1907 doğumlu başrol oyuncusu Annabella, 1927’de Abel Gance’ın epik denemesi Napolyon’la sinemaya girip, 1954’e kadar film yapan olağanüstü güzel bir kadındı. Bu özelliği onu Holllywood’a taşıdı ve özellikle James Cagney ile pek çok gangster filmi yaptı.

René Lefèvre

1898 doğumlu Rene Lefevre, sinemaya Annabella ile aynı dönemde girmiş ve ’80lere kadar sinemada olmuş bir aktör.

rene clair ile ilgili görsel sonucu

Rene Clair

Le Million, Rene Clair’in daha geride kalmış bir filmi gibi görünebilir, ama keşfe değer!

 

ŞÖHRETİN SONU

(The Harder They Fall), Mark Robson, 1956)

Humphrey Bogart, Rod Steiger, and Jan Sterling in The Harder They Fall (1956)

Şansı dönmüş eski spor yazarı Eddie Willis karanlık bir dövüş bahisçisi olan Nick Benko tarafından kendi dostu olan, tanınmayan ama yetenekli bir Arjantinliyi desteklemek üzere tutulur.

mark robson ile ilgili görsel sonucuMark Robson

Cannes’da Altın Palmiye için yarışan filmin yönetmeni Mark Robson, siyaset ve ekonomi okumuş ve hatta denizciliğe yönelmişken sonradan çark edip sinemaya yönelmiş, ilginç bir yönetmen. 1913 doğumlu yönetmen1943’te girdiği sinemada öldüğü 1978 yılına dek aralıksız film yapmış ve aralarında Peyton Place, 7th Victim gibi klasiklerin de olduğu eserler meydana getirmiştir.

Humphrey Bogart in The Harder They Fall (1956)

Film aslen Budd Schulberg’in çok satan aynı adlı romandan uyarlanan sıkı bir spor dramı.  Bogart’ın ölmeden önce çektiği son film olarak da ayrı bir yerde duruyor yapım. Özellikle Malta Şahini gibi kara filmlerde canlandırdığı dedektif figürüyle ve Casablanca’daki korkusuz bar sahibi rolüyle hafızalara kazınan oyuncu, 1951’deki Afrika Kraliçesi ile tek Oscarını almıştı.

İlgili resim

Diğer başrol oyuncusu Rod Steiger, adını Rıhtımlar Üzerinde’nin kirli sendikacısı olarak duyurmuş, sonrasında nice farklı karaktere mükemmelen hayat vermiş, 1967’deki zenci dramı polisiye In the Heat of the Night’taki rolüyle tek Oscarını kucaklamış dev bir oyuncu.

 

SÖZ

(Ordet, Carl Theodor Dreyer, 1955)

Kader ve duayı, mucizelerin ne anlama geldiğini nasıl değerlendiririz? Danimarka’da bir çiftlikte 1925 Ağustosu. Yaşadığı toplulukta öne çıkan biri olan dul Borgen, üç oğula sahiptir: Mikkel, karısı Inger hamile olan iyi yürekli bir bilinemezcidir, Johannes, kendisinin İsa olduğuna inanır ve  en gençleri Anders de terzinin kızına aşıktır. Kızın babasının aşırı tutucu mezhebi, Borgen’in geleneksel Lutheryenliğince lanetlenmmiştir; terzi engel olana kadar evliliğe karşı çıkar, sonra Borgen’s onuru bunun olmasını ister. Beklenmedik bir şekilde, ailenin huzuru ve ışığı olan Inger, hamililiğiyle ilgili sorunlar yaşamaya başlar. Aklı başında bir doktor gelir ve gece boyunca kaderin en az dört yönüne odak tutulur.

Carl Theodor Dreyer in Ordet (1955)

Söz, Kaj Munk’un bir sahne oyunundan sinemaya uyarlanan, hayli ayrıksı bir eser. Zaten Dreyer’in tüm filmleri bu ayrıksılıktan nasiplerini almış yapımlar. Söz, o yılın Altın Küresinde En İyi Yabancı Film ödülü, Venedik’te de En İyi Film ödülü almıştı.

Cay Kristiansen, Preben Lerdorff Rye, and Henrik Malberg in Ordet (1955)

Söz’den iki sahne

Maria Falconetti in La passion de Jeanne d'Arc (1928)Jan Dark’ın Tutkusu

Dreyer, 1919’da başladığı yönetmenlik serüveninde aralarında belgesel ve kısalar da olan, her biri ayrı ayrı özel 22 filme imza attı. Tüm dünyada en bilinen filmi, sessiz sinemanın başyapıtlarından olan, 1928 yapımı Jan Dark’ın Tutkusu’dur (La Passion de Jeanne d’Arc).

Birgitte Federspiel ile ilgili görsel sonucu

Birgitte Federspiel (Genç ve yaşlı)

Birgitte Federspiel in Babettes gæstebud (1987)

Inger’i oynayan Birgitte Federspiel’i biz Babette’s Feast (1987) filmindeki yaşlı Martine olarak tanıyoruz. 14925 doğumlu aktris, 1942’de sinemaya girmiş ve neredeyse 2005’teki ölümüne değin aralıksız perdede görünmüştür.

 

BEBEKLER

(Dolls, Takeshi Kitano, 2002)

Dolls (2002)

Ölmeyen aşka dair üç hikaye: Uzun, kırmızı bir kordonla birbirine bağlı genç bir çift, unutrtukları birşeyin arayışında gezinip durur. Yaşlanmakta olan bir yakuza, uzun zamandır kayıp olan kız arkadaşını bulmak için onunla her zaman buluştukları parka gider. Sakat bir pop yıldızı, en büyük hayranının olağanüstü özverisini geri çevirir.

Takeshi Kitano at an event for Zatôichi (2003)

Filmin hem senaryosunu yazan, hem de yönetenTakeshi Kitano, ocak 1947’de Tokyo, Japonya’da doğdu. Mühendislik okurken okuldan atılan sanatçı, komedyen olarak televizyonda tek başına ve çift halinde yaptığı komedi şovlarıyla ünlendi.  ’83’te yer aldığı Nagisa Oshima filmi, David Bovie’li Furyo ile tüm dünyada tanındı.  ’89’da yaptığı Violent Cop’la yönetmenliğe geçti. Bu ve yönettiği diğer filmlerin çoğunda başrolde de o vardı. 1990’daki ikinci filmi Boilin Point Toronto’da ödül alınca dünyaca tanınan bir yönrtmrn olmaya başladı. 2017’ye dek yönettiği 19 filmle katıldığı festivallerden 50’nin üzerinde ödül ve 40’ın üzerinde adaylık kazandı.

Dolls (2002)

Dolls, Asya’da kazandığı başarının yanında Venedik’te Altın Aslan’a aday gösterilmesiyle de ünlendi. Oyuncular daha çok televizyona iş yapmış, ama gerçekten yetenekli aktör ve aktrisler.

Dolls (2002)

Filmde renklerin kullanımı, sahne yönetimi ve seçilen kostümler çok iyi. Kitano, takip edilmesi gereken bir yönetmen.

 

İNANILMAZ AİLE

(The Incredibles, Brad Bird, 2004)

Samuel L. Jackson, Holly Hunter, Jason Lee, Craig T. Nelson, Brad Bird, Sarah Vowell, and Spencer Fox in The Incredibles (2004)

Gizli süperkahramanlardan oluşan bir aile, sakin bir banliyö hayatı sürmeye çalışırken, dünyayı kurtarmak için maceraya sürüklenmek zorunda kalır.

Brad Bird in The Incredibles (2004)

Çekildiği yıl En İyi Ses ve Animasyon ödüllerini alan filmin yönetmeni Brad Bird, televizyondan gelme bir çizgi film yönetmeniyken Disney ve ortak firma Pixar tarafından keşfedilip önce Demir Dev (1999) animasyonunu çekiyor ve arkası geliyor. İnanılmaz Aile serisinin yanında yine hayli sevilen aşçı fare Ratatuy var mesela. 2011’de Görevimiz Tehlike’nin dördüncüsünü, 2015’te de George Clooney’li Tomorrowland’i yönetti animasyonlarının dışında.

Amerikan sineması kendi ürünleriyle dalga geçmeyi en iyi başaran sinema aslında. Süperkahraman filmleri başlı başına ciddi uyarlamalar aslında am özellikle bu ve benzeri animasyonlar ve son yıllardaki çok kahramanlı Avengers serileri, bu janrı ti’ye almaya meyillli.

The Incredibles (2004)

Film, Oscarlar haricinde tüm dünyada 60’tan fazla ödül aldı.

 

TUTKU

(Ossessione, Luchino Visconti, 1943)

Serseri bir gezgin olan Gino, geldiği hanın sahibesi olan Giovanna ile aşk yaşamaya başlar. Birlikte kadının kocasından kurtulma planları yaparlar.

Luchino Visconti in Vaghe stelle dell'Orsa... (1965)

Visconti’nin ilk uzun metrajı olan Ossessione, James M. Cain’in Postacı Kapıyı İki Kere Çalar adlı romanının biraz serbest bir uyarlaması. Visconti sonradan Düşman Kardeşler (1960), Leopar (1963) gibi klasikleşmiş ve neredeyse her biri sinema tarihinde yer etmiş 21 film çekti.

the postman always rings twice ile ilgili görsel sonucuthe postman always rings twice ile ilgili görsel sonucuthe postman always rings twice ile ilgili görsel sonucu

Postacı Kapıyı İki Kere Çalar, yukarıda andığım polisiye roman yazarı James M. Cain’in çok satan bir romanı. Yazarın pek çok romanı sinemaya aktarıldı ve kara film türünün en iyi örnekleri arasına girdi (Double Indemnity, Mildred Pierce gibi). Postacı Kapıyı İki Kere Çalar ilkin 1929’da Fransa’da senaryoya uyarlandı (Le Dernier Tournant adıyla). Sonra orjinal adıyla 1946 ve 1981’de Amerika’da filme alındı. ’98 yapımı Macar filmi Szenvedely ve 2004 yapımı Malezya filmi Buai Laju-laju da aynı romanın uyarlaması. Gayrıresmi uyarlamaların haddi hesabı yok.

Clara Calamai in Ossessione (1943)

Clara Calamai in deep red ile ilgili görsel sonucuDeep Red

Başroldeki Clara Calamai, İtalya’nın zamanında en sevilmiş yıldızlarından biri. 1938’de sinemaya giren aktris, bizde çok geç, 1975 yapımı Dario Argento korku klasiği Deep Red’deki rolüyle tanındı.

Massimo Girotti in Ossessione (1943)

Son döneminde bir tv yıldızı olan erkek oyuncu Massimo Girotti de aynı yıl sinemaya girmiş ve hayli yapımda yer almış, yetenekli bir avantür yıldızı.

USAME

(OsamaSiddiq Barmak, 2003)

Osama (2003)

Afganistan’da Taliban’ın ortaya çıkışından ve kadınların toplumsal hayattan çekilmesinden sonra, Onlu yaşların başındaki bir kız, annesini ve ninesini desteklemek için iş bulmak adına erkek kılığına girmek durumunda kalır.

osama film ile ilgili görsel sonucu

Yapım, Altın Küre’de En İyi Yabancı Film ödülünü aldıktan başka, Cannes’da da Sıddık Barmak’a dört ödül getirdi. Muhtelif festivallerden 15 ödül toplayan etkileyici bir yapımdı.

Siddiq Barmak Picture

1962’de Afganistan’da doğan Barmaq, bir sinema makinisti olmak istiyordu, ama sonra ilgisi yönetmenliğe yöneldi. 1987’de film dersleri alıp, 1988’de ilk belgesel kısası The Disaster of Withering’i, 1991’de de uzun metraj belgeseli  The Hadith of Conquer in Afghanistan’ı çekti. Kabul’de yaşarken, 1992-96 arasında Afganistan Film Şirketi’nin başında oldu, ama Taliban kontrolü ele aldığında, film yapımı yasaklandı ve Barmak kuzeye ve Pakistan’a kaçmaya zorlandı. 2001’deki Amerikan müdahalesiyle Taliban püskürtülünce Afganistan’a geri döndü ve Afgan Film Şirketi’ni tekrar kurdu ve Buddha Film Şirketi’ne destek verdi. Ne yazık ki ilk çalışmaları Taliban tarafından yok edilmişti.

Barmak,  ilk uzun metrajı Osama’yı Taliban rejimi sırasında okula gidebilmek için erkek kılığına giren bir Afgan kızının gerçek hikayesinden esinlenerek çekti. Profesyonel oyuncu aramıyordu; kadro için yetimhaneleri ve mülteci kamplarını gezdi. Başrol oyuncusu 12 yaşındaki Marina Golbahari’yi bu arayış esnasında bir raslantı sonucu buldu. Marina filmde olağan üstü başarılı bir oyun verdi. BU şans Marina’nın önünü açtı ve aktris hala filmlerde rol almaya devam ediyor.

osama film ile ilgili görsel sonucu

Filmdeki diğer oyuncuların çok azı bir daha film yapma şansı elde etti. Ama tek filmle ölümsüzleşme şansını yakaladılar.

 

BELLEVILLE’DE RANDEVU

(Les triplettes de Belleville,Sylvain Chomet, 2003)

Les triplettes de Belleville (2003)

Torunu Tour de France yarışlarında kaçırılınca,  Madame Souza ve sevgili köpeği Bruno, Fred Astaier devrinden kalma şarkıcı ve dansçı üçlü olan Belleville Sisters ile güç birliği yaparak torunu kurtarmaya çalışır.

Sylvain Chomet Picture

1963 doğumlu Fransız yönetmen Sylvain Chomet, animasyoncu olarak girdiği sinemada senaryolar yazıp çizimler yaparak ilerledi ve 1997’de ilk kısa metraj animasyonu La vieille dame et les pigeons’u çekti.  Belleville’de Randevu’da daha ikinci çalışmasında uzun metraja geçti ve büyük başarı elde etti.Oscar ve Cannes’da farklı tekniğiyle öne çıktı yapım. Sonrasında 2010’da çektiği Sihirbaz da Jacques Tati’ye saygı duruşu niteliğinde önemli bir animasyondur.

Yapım Fransız kültürüne pek çok referansa sahip. Şansonlar, bisiklet yarışları gibi referansların yanında taşra yaşamına dair harika gözlemler de filmde yer alıyor ve farklı espri anlayışı tuhaf bir şekilde dünyanın her yerinde karşılığını buldu.

 

CANGO’NUN İNTİKAMI

(Django, Sergio Corbucci, 1966)

Ardında sürüklediği bir tabutla ilerleyen bir silahşör ve melez bir fahişe, Güneyli ırkçı bir klan ile Maksikalı devrimciler arasındaki kanlı bir çekişmenin içinde kalır.

Sergio Corbucci

’60larda başlayıp ’70lerin ortasına dek süren spagetti western türünün nadide filmlerinden olan Django’nun film kadar nadide yönetmeni Corbucci, 1926, Roma doğumluydu. Üniversite eğitimi esnasında eleştirmen olarak girdi sinema dünyasına ve 2. Dünya Savaşı boyunca da yazmayı sürdürdü. İlk filmi Salvate mia figlia ile (1951) isim yaptı ve yetenekli bir yönetmen olarak anılmaya başladı. Az bütçeyle devasa aksiyon sahneleri çekebilmesi yardımcı yönetmen olarak da talep görmesini sağladı. Leone’nin Pompei’nin Son Günleri’ni (1959) çekerlerken, Corbucci “spaghetti western” fikrini ortaya attı. Meksika ya da Teksas’a benzeyen, vahşi atlarla dolu İspanya manzaralarını, kanyonları ve yarı-çölleri görünce, İspanya’da Amerikan Vahşi Batısı temalı bir film yapmaya karar verdi orada. Daha Leone yeri yerinden oynatan Bir Avuç Dolar’ı (1964) yapmadan önce bu türde ilk westernini  çekti.

Corbucci hem senarist hem de yönetmen olarak pek çok türü denedi. Yönetmenin Cameron Mitchell’li spagetti westerni İntikam kasırgası (1964), Amerika’da gösterilen ilk filmiydi. Ama asıl sıradaki westerni olan Cango’nun İntikamı (1966), türe yeni bir tarz seviyesi getirecekti. Bu aşırı vahşi anlatıma sahip başyapıt sayesinde Corbucci ev filmin yıldızı Franco Nero arasında uzun yıllar sürecek bir işbirliği başlattı.

Filmin sessiz anti-kahramanı Django’yu canlandıran Franco Nero, 1962’de girdiği sinemada 200’ün üzerinde filmde yer aldı ve almaya da devam ediyor. Mavi gözlü, yapılı bir adam olan Nero, hem fiziği hem de oyun gucüyle göz doldurarak özellikle westernlerde kendine ayrı bir yer edindi. Yıllar sonra 1987’de bu unutulmaz kahramana yeniden hayat verdi Nello Rossatti’nin ilk Django’nun seviyesine erişemeyen Django Strikes Ain (1987)ile.

Kadın oyuncu Loredana Nusci bizde tanınan biroyuncu değil. 19959 Trieste güzeli seçildikten sonra filmcilerin ilgisini çeken aktris, daha çok macera filmleriyle adını duyurup 1976’ya kadar filmlerde görünmeye devam etti.

Franco Nero in Django (1966)

Tarantino Corbucci’ye saygısını birkaç filmiyle vurguladı. Hatta Django Unchained filmi bu sert spagetti westernlere saygı duruşu niteliğinde. Son filmi Once Upon A Time…in Hollywood’da Corbucci sık sık telaffuz ediliyor.

 

UMBERTO D.

(Umberto D., Vittorio de Sica, 1952)

Umberto D. (1952)

Yaşlı bir adam, köpeğiyle birlikte Roma’daki bir devlet pansiyonunda hayatta kalmaya çalışır.

Vittorio De Sica

Vittorio de Sica filmleri genellikle böyle tek cümleyle ifade edilebilecek, sade, bu yönüyle de akılda kalan eserler. Vittorio De Sica Napoli’de büyüdü ve fakir ailesine katkıda bulunmak için ofis memuru olarak çalıştı. Aktörlüğe ilgisi vardı. Daha onlu yaşlarda, 1923’te bir sahne grubuna katıldı. ’20lerin sonunda İtalya tiyatrosunun tutulan aktörlerindendi. Bu başarıyı çoğu komedi olan İtalyan filmlerinde de yineledi. 1940’ta aynı damarda komediler çekerek yönetmenliğe geçti.  Ama beşinci filmi Çocuklar Bize Bakıyor (1944) ile farklı bir yaratıcı olduğunu, özellikle çocuk oyumculardan iyi iş çıkardığını ispatladı. Bu film, Umberto D.’nin de senaristi olan Cesare Zavattini’yle tanışmasına vesile oldu. Onunla Kaldırım Çocukları (1946) ve Bisiklet Hırsızları’nı da (1948) yaptılar.  Umberto D.’nin gişe başarısızlığından sonra, daha hafif işler çıkarmaya başladı.  Yine de Dün, bugün, yarın (1963) ile Oscar aldı. 1974’te ciğerlerindeki bir kistten dolayı öldü.

Cesare Zavattini Picture

Zavattini ’30lu yıllarda başladığı senaristliği ’90lı yıllara kadar sürdürdü ve hep ortalamanın üstünde işlere imza attı. Teresa Venerdi (1941), Roma Açık Şehir (1946), Bellisima (1951), Termini İstasyonu (1953) onun kaleminden çıkma klasiklerden bazılarıdır.

Carlo Battisti in Umberto D. (1952)

Başroldeki Carlo Battisti, aslen bir oyuncu değil. Aynen Bisiklet Hırsızları’ndaki gibi profesyonel olmayan oyuncu tercih eden de Sica, 70 yaşındaki Battisti’den inanılmaz bir performans almayı başarmış.

Umberto D. (1952)

Umberto D. (1952)

Bergman’ın Yaban Çilekleri (1957)ile birlikte en başarılı yaşlılık filmlerinden biri sayılan yapım, Alessandro Cicognini’nin akılda kalan müziğiyle de öne çıkıyor.

Victor Sjöström and Ingrid Thulin in Smultronstället (1957)Yaban Çilekleri’nde Victor Sjöström ve Bibi Anderson

 

PARİS ÇATILARININ ALTINDA

(Under the Roofs of Paris / Sous les Toits de Paris, René Clair, 1930)

Albert, Pola’ya vurgundur, ama yanlışlıkla suçlanarak hapse düşer. Aynı zamanda onun bir arkadaşı da kıza ilgi duymaktadır. Albert dışarıya çıktığında ikisinin aşkı da sınanacaktır.

rene clair ile ilgili görsel sonucu

Sesli sinemaya geçiş anına denk gelen ve sesi yetkinlikle kullanan, usta işi bir filmle karşı karşıyayız. Filmin yönetmeni René Clair, 1898 Paris doğumlu.  Bu filmdeki gibi, çektiği filmlerinin çoğunun senaryosunu kendi yazdı. Chaplin’in de örnek aldığı yönetmen olarak gösterdiği sanatçı, geriye Le Million, A Nous la Liberte, It Happened Tomorrow, Le Silence est d’Or, Porte des Lilas gibi başyapıtlar bırakarak, 1981’de aramızdan ayrıldı.

Film sesli sinemayla sessiz sinemanın tam geçiş dönemine denk gelen ve kısmen sessiz sinema anlayışına da yer veren ilginç bir yapım. Ayrıca çekildiği tarihe göre hayli etkileyici bir kamera kullanımı var.

Pola Illéry and Albert Préjean in Sous les toits de Paris (1930)

Başroldeki Albert Prejan, ’20lerde aktör olarak girdiği sinemayı ’60ların sonuna kadar bırakmamış, kaliteli bir oyuncu. Daha çok kara film türüne girebilecek suç filmlerinde rol almış. Diğer başrol olan Pola Illery ise 1928’de girdiği sinemada 10 yıl kalmış, yetenekli, güzel bir aktris. Sonra Amerika’ya göçmüş ve sinemayı bırakmış.

Dönemine göre hayli eğlenceli bir yapım.

 

KARŞI

(Versus, Ryûhei Kitamura, 2000)

Günümüzde geçen, acımasız gangsterlerin olduğu hikayede bilinmeyen bir kadın ve kaçmış bir mahkum, Dirilme Ormanı’nda karşılaşırlar. Burası diğer tarafa açılan 444ncü kapıdır. Bunlar öldürülüp ormana gömüldükten sonra kendisi de geri dönen kötü bir ruhun yardımıyla tekrar hayat bulduklarında başlarına belalı olaylar gelmeye başlar. Kötü ruh, çağlar ötesinden ödülünü almaya gelmiştir. Aydınlık ve Karanlık arasındaki nihai savaş ölümcül olacaktır. Burası eski samuray mistisizminin yeni gangster ve tabanca dünyasıyla bir araya geldiği yerdir.

Ryûhei Kitamura Picture

1969 doğumlu Japon yönetmen Kitamura, bizde daha çok Amerikan yapımı, Clive Barker uyarlaması olan 2008 tarihli The Midnight Meat Train ile tanınıyor. 1996’da başladığı yönetmenlik kariyeri boyunca genelde fantastik macera filmleri çeken ve bunlarda hep belli bir düzeyi tutturan, iyi bir yönetmen kendisi.

Tak Sakaguchi in Versus (2000)

Zombileri ve ninjaları samuraylarla birleştiren müthiş bir karışım sunuyor bize film. Bir an durmayan temposu ile kendini nefessiz seyrettirmeyi başarıyor. Yönetmenin 10 dakika daha uzun bir kurgusu daha var, ancak iki versiyon da görevini yerine getiriyor.

Tak Sakaguchi and Chieko Misaka in Versus (2000)

Oyuncular Tak Sakaguchi ve Chieko Misaka bizde pek bilinmiyorlar. ANcak kesinlikle uyumlu bir ikili oluşturuyorlar.

Neticede korku, dövüş, macera, komedi film türlerini içinde harmanlayan yapısıyla Versus, seyri keyifli bir film.

 

VICTOR VICTORIA

(Victor Victoria, Blake Edwards, 1982)

Victor Victoria (1982)

1934 Paris’inde, eğitimli soprano Victoria Grant (Julie Andrews), şarkıcı olarak iş bulamamaktadır ve geçinmekte zorlanır. Yemek ve kira için bile parası yoktur. Eşcinsel kabare şarkıcısı Carole “Toddy” Todd (Robert Preston) onunla aynı dertten musdariptir, çünkü çalıştığı kulüpten atılmıştır. Sorunlarını çözmek için, Toddy müthiş bir fikirle gelir: Toddy menejeri olacak, Victoria da erkek kılığına girerek kadın şarkıcı taklidi yapacaktır. Bu durumu idare ederlerse, Todd’un Victoria’ya söz verdiği gibi, Paris’in altını üstüne getirecek ve zengin olacaklardır. Bu alt kişilik Polonyalı Kont Victor Grazinski, Toddy’nin, ailesi eşcinselliğini öğrendiğinde reddettiği eski sevgilisidir.

"Tamarind Seed, The" Director Blake Edwards 1974 / Lorimar

Bu tür karmaşık ve maceralı komedilerin ustası olan Blake Edwards, çoğu filminde olduğu gibi burada da senaryoya katılmış. Edwards, 1940ların sonunda senarist olarak girdiği Hollywood’da önce tv’ye diziler çekerek 1953’te yönetmenliğe geçiş yapmış, kısa zamanda uzun metraja geçiş yaparak aranan yönetmenlerden biri olmuştur. Biz onu özellikle Pembe Panter serisinden ve yarattığı Müfettiş Clusoeu karakterinden tanıyoruz. Oscarlarda bir onur ödülü olan sanatçı bu filmle de En İyi Film Oscarı’na aday olmuştu. 2010’da öldü.

Julie Andrews in Victor Victoria (1982)

"Victor / Victoria" Julie Andrews 1981 MGM/UA

Başroldeki Julie Andrews, müzikallerle ünlenen, bu filmdeki rolüyle En İyi Kadın Oyuncu Oscarı’na aday gösterilmiş, deneyimli bir oyuncu. Bizde Neşeli Günler (The Sound of Music, 1965) ile çok sevilmişti.

James Garner in Victor Victoria (1982)

James Garner, genellikle macera filmleriyle öne çıkmış, sevilen bir oyuncuydu. 1985 yapımı Murphy’s Romance ile Oscar adaylığı aldı nihayet, ama genelde iyi bir oyunculuk performansı sergilediği söylenebilir.

Aslen bir televizyon yıldızı olan ve burada menejer Toddy’yi canlandıran Robert Preston, yine bu filmdeki rolüyle en İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Oscarı’na aday gösterilmişti.

Yapıldığı seneye göre bile hayli cüretkar bir öyküsü olan yapımı görmenizi öneririm.

 

ZİYARETÇİ Q

(Visitor Q/Bijita Q, Takashi Miike, 2001)

Başarısızlığa uğramış eski bir tv spikeri olan bir baba, gençler arasındaki şiddet ve sekse dair bir belgesel yapmayı dener. Devamında artık fahişelik yapan kızıyla ilişkiye girmeye ve sınıf arkadaşlarının tartaklamakta olduğu oğlunu filme almaya çalışır. Oğlu annesini döven ve sonrasında o da bir fahişe ve eroin bağımlısı olacak olan bir yabancı, “Q”, bir şekilde bu tuhaf ailenin içine girer.

Takashi Miike Picture

Filmi yöneten Takashi Miike, Japonya’da küçük bir köy olan Yao’da doğdu. 18 yaşına kadar ana ilgisi motorsikletler olan Miike, o yaşa geldiğinde sinema eğitimi almak için ünlü yönetmen Shohei Imamura’nın kurduğu film okuluna gitti. Miike disiplinli bir öğrenci değildi ve birkaç derse katıldı, ama yerel bir TV şirketi ücretsiz yapım asistanı arayınca, okul onu önerdi. Yardımcı yönetmenliğe geçmeden önce on yıl kadar televizyonda çeşitli görevler aldı. ’90ların başındaki video patlaması esnasında kendi filmlerini yapmaya başladı.; çünkü yeni kurulan şirketler daha ucuza çalışacak gençler arıyorlardı düşük bütçeli macera filmleri için. Miike’nin ticari gösterime çıkan ilk filmi 1995 yapımı Shinjuku Triad Society idi ve sonrasında büyük bütçeli yapımlara geçiş yaptı.. 1999’daki Audition ile dünya çapında üne kavuştu ve ardından çektiği kültlerle Batıda çok tutuldu. Bir kısmı video işi olan 100ün üzerinde filmi var. Filmleri seks ve şiddetin açıkça gösterildiği sert yapımlar olarak ünlendiler. Ichi The Killer (2001) ve the Dead or Alive Trilogy: Dead or Alive: Hanzaisha (1999), Dead or Alive 2: Tôbôsha (2000) veDead or Alive: Final (2002) gibi filmleri bizde çokça bilinir

visitor q ile ilgili görsel sonucu

Babayı oynayan Ken’ichi Endo, aslen bir televizyon yıldızı ve yazar.  Anneyi canlandıran Shungiku Uchida da yanı şekilde tv yıldızı. Ziyaretçi rolündeki Kazushi Watanabe, 1978 doğumlu, nispeten genç bir oyuncu. Bu oyuncular bizde isim olarak bilinmiyorlar. Ancak filmde herkes üzerine düşeni yapmış diyebiliriz.

Bijitâ Q (2001)

 

Miike’nin rahatsız edici bir sineması olduğu doğru. Ama hayranlarının onun filmlerini bu nedenle takibe aldıkları da bir gerçek. Kendi tarzını yaratmış yönetmenlerden biri Miike ve onu dünyayla ilk tanıştıran bu filmini keşfetmekte de yarar var.

 

DEHŞET YOLCULARI

(Le Salaire du la Peur/Wages of Fear, Henri-Georges Clouzot, 1953)

Le salaire de la peur (1953)

Güney Amerika ormanlarında, uzak bir petrol şantiyesine nitrogliserin gerekmektedir. Petrol şirketi, malları iki kamyonla teslim etmeleri için dört adam tutar. İki şoför grubu arasında gergin bir yarış başlar ve o zor yollarda en ufak bir sarsıntı kamyonların infilak etmesine yol açabilecektir!

Dehşetin bedeli Poster

Georges Arnaud’un aynı adlı romanından Henri-Georges Clouzot tarafından uyarlanan yapım, daha sonra Amerikalılarca The Sorcerer (William Friedkin, 1977) adıyla yeniden filme alınacaktır.

Henri-Georges Clouzot Picture

Clouzot (1907-1977), gerilim türünün başarılı bir temsilcisidir. Kariyerine senarist olarak başlayıp, ilk uzun metraj denemesini 1943’te Le Corbeau ile yapmıştır. Filmin gösterimi,Alman işgalciler tarafından engellenmişti. Uluslararası anlamdaki en başarılı iki filmi bu yapım ve iki yıl sonrasında çekeceği Les Diabeliques’tir. Bir türlü tamamlayamadığı büyük hayali L’Enfer, sonradan Chabrol tarafından gerçekleştirilecektir.

Les diaboliques (1955)

Hitchcock onu gerilim türündeki rakibi olarak görmekteydi. Les Diaboliques’in hakları için aralarında kıyasıya bir mücadele vardı ve kazanan Clouzot oldu.

Yves Montand in Le salaire de la peur (1953)

Başşroldeki Yves Montand, aslen bir şarkıcı ve şansonlarıyla ünlüyken, 1944-1946 arası bir likte olduğu Edith Piaf sayesinde ünü daha da arttı ve aslında 1941’den beri yer aldığı sinemada aranan bir oyuncu haline geldi. 60 kadar filmi olan Montand, bizde müzikalleri haricinde Costa-Gavras’ın gerilimli politik yapımları, özellikle de Z ile tanınıyor.

Charles Vanel (1892-1989) de Fransa’nın tutulan oyuncularından biriydi. Kariyeri boyunca 200 kadar filmde rol aldı. Cannes’da bu filmdeki rolüyle özel bir mansiyon kazanmıştı.

Véra Clouzot and Yves Montand in Le salaire de la peur (1953)

Clouzot, kadın karakter olarak o dönemdeki eşi Vera Clouzot’u (1913-1960) değerlendirmişti. Tiyatrocu olarak başladığı sanat hayatına 1947’de yine Clouzot’un Sisler Rıhtımı’nda sinemaya geçerek devam etti ve sadece Clouzot’un üç filminde yer aldı.

 

DÜNYALAR ÇARPIŞIYOR

(The War of the Worlds, Byron Haskin, 1953)

The War of the Worlds (1953)

H.G. Wells’in klasik romanı bu uzaylı istilası hikayesiyle ete kana büründü ilk olarak. Sonradan Tom Cruise’lü modern bir versiyonu çekilen film, şimdilerde bir dizi haline getirildi. Kalifornia’daki küçük bir kasabanın sakinleri, tepelerine yanan bir meteor inince heyecanlanırlar. Bu meteorun getirdiği ziyaretçilerin pek de dost canlısı olmadıklarını anladıklarında vakit çok geçtir!

’50lerdeki soğuk savaş dönemi Rus istilası endişesini Hollywood, yaratık ve uzaylı istilası filmleriyle anlatmaya çalıştı. Bu filmlerin en ünlülerinden biri olan The War of the Worlds, romanın akışına sadık bir çalışma değil. Hikaye İngiltere’de geçerken tüm olayın Amerika’ya alınması bir yana, karakterlerin konumları da değiştirilmiş bir parça.

Filmin yönetmeni Haskin (1899-1984), Berkeley Üniversitesinden mezun olduktan sonra, gazetelerde karikatürist olarak çalıştı. Film endüstrisine film fotoğrafçısı olarak girdi ve sonra kameraman oldu. Selznick Pictures’ta yönetmen yardımcılığı kaptı. Sessiz sinema döneminde özel efekt işini öğrendi ve sesli film döneminde teknolojinin gelişmesine katkıda bulundu. ’20lerin sonunda Warner Brothers’ta çalıştı ve sonra film çekmek için İngiltere’ye geçti. Döndüğünde Warner’ların özel efekt bölümünün başına geçti. Tekrar yönetmenliğe geçti ve Walt Disney’in ilk uzun metrajı, Treasure Island (1950)’ı çekti.’50lerin ortalarında yapımcı George Pal ile ortaklık kurdu ve uzaylı istilası filmleri çekmeye başladılar. Dünyalar çarpışıyor (1953) bu klasiklerden biri. Haskin’e düşkün olanlar onu kült klasiği Robinson Crusoe on Mars (1964) ile hatırlarlar.

Gene Barry and Ann Robinson in The War of the Worlds (1953)

Başroldeki Gene Barry ’50ler ve ’60larda Amerika’da çok tutulmuş bir televizyon yıldızı. 2005’teki çevrimde de saygı duruşu bağlamında küçük bir rolü vardı.

Orson Welles, 1938’de CBS’in radyoo yayınında metni radyo tiyatrosu olarak okuduğunda halk dehşete kapılıp yığınlar halinde kaçışmaya başlamış ve bu olay da romanın ününe ün katmıştır.

KIYAMET KOPUNCA

(When Worlds Collide, Rudolph Maté, 1951)

When Worlds Collide (1951)

Güney Afrikalı pilot Dave Randall, Amerikalı bilimadamı Dr Hendron’a kuryelik yapar. Getirdiği evraklardan birinde, Bellus yıldızının dünyaya çarpıp, onu yok edeceği bilgisi vardır. Gün yaklaştıkça geriye modern bir Nuh’un Gemisi inşa edilmesinden başka çare kalmaz!

"When Worlds Collide" 1951, Paramount, **I.V.

Dünyalar Çarpışıyor’u anlatırken dediğim gibi, ’50lerdeki soğuk savaş dönemi Rus istilası endişesini Hollywood, yaratık ve uzaylı istilası filmleriyle anlatmaya çalışmıştı. Filmimiz de bu furyanın önemli yapımlarından biri. Yapımcı yine George Pal ve yine bir roman uyarlamasıyla (Edwin Balmer) karşı karşıyayız.

Rudolph Maté Picture

Endüstrideki en saygın görüntü yönetmenlerinden biri olan, Polonya doğumlu Rudolph Mate, Budapeşte Üniversitesi’nden mezun olunca film endüstrisine girdi. Macaristan’da Alexander Korda’ya asistanlık yaptı ve ardından dünyaca ünlü kameraman Karl Freund’la çalışmaya başladı. Mate, Carl Theodor Dreyer ve Erich Pommer tarafından ikincil çekimler için tutuldu ve işinden öyle memnun kaldılar ki, onu Dreyer’in La passion de Jeanne d’Arc (1928) filminde görüntü yönetmeni yaptılar. 1935’te Hollywood’tan çağrı aldı ve orada 1947’de yönetmenliğe dönene dek 12 yıl görüntü yönetmenliği yaptı. Filmleri asla Oscar almadı, ama hep değerlerini korudular.

"When Worlds Collide" 1951, Paramount, **I.V.

Richard Derr, Peter Hansen, and Barbara Rush in When Worlds Collide (1951)

Başroldeki Richard Derr, bir televizyon yıldızı. Diğer oyuncularda yine genelde bu tür filmlerde uygulanan yöntemle, televizyondan seçilmişler. Zaten bu filmlerde ağırlık görüntü ve efektte olduğu için, oyuncu masrafından kaçınmış olmalılar.

 

YILIN KADINI

(Woman of the Year, George Stevens, 1942)

Katharine Hepburn and Spencer Tracy in Woman of the Year (1942)

Tess ve Sam aynı gazetede çalışmaktadırlar ve birbirlerini hiç sevmezler. AMa zamanla birbirlerine aşık olup evlenirler. Ama Tess oldukça aktif bir kadındır ve ülkenin en ünlü feministlerinden de biridir. Hatta “yılın kadını” seçilmiştir. Sürekli meşgulken gerçekte bir kadın olmanın gereklerini unutur ve Sam’i göz ardı eder.

George Stevens Picture

Spencer Tracy ve Katharine Hepburn’ü ilk defa bir araya getiren ve belki de ömür boyu sürecek beraberliklerinin önünü açan filmi çekmek George Stevens’a nasip olmuş! 1904 doğumlu yönetmen, kompozisyon ve oyuncu yönetimi konusunda bir deha ve klasik Hollywood sinemasının yaratıcılarından biri olarak kabul ediliyor. Aralarında A Damsel in Distress (1937),  Gungadin (1939), Penny Serenade (1941), Woman of the Year (1942), A Place in the Sun (1951), Shane (1953), Giant (1956), The Only Game in Town (1970) gibi klasikler de bulunan kısalı uzunlu 60 film yönetmiştir. Giant ev A Place in the Sun ile En İyi Yönetmen Oscarı kazanmıştır.

Tracy ve Hepburn, Hollywood’un en sevilen çiftlerinden biri olarak birlikte dokuz filmde yer aldılar. Son filmleri Guess Who’s Coming to Dinner?’dan (1967) hemen sonraki ölümüne dek de birbirlerinden kopmadılar. Tracy aslen bir komedi yıldızı olarak bilinmekle birlikte pek çok gerilim, macera ve dram filminde de yer aldı. Boy’s Town (1938) ve Captain Corageous (1937) ile kazandığı iki Oscarı var. Hepburn ise On Golden Pond (1981), The Lion in Winter (1968), Guess Who’s Coming to Dinner? (1967) ve Morning Glory (1933) ile dört Oscar aldı.

Yılın Kadını Katharine Hepburn, Spencer Tracy ve Sam Craig (1942)

Klasik Amerikan komedisinin esaslı bir örneği olarak nefret ve aşk gel-gitleri arasında bocalayan çift komedisine mükemmel bir örnek teşkil eden film, kendisinden sonra gelen pek çok yapım için örnek teşkil etti.

 

APU’NUN DÜNYASI

(The World of Apu/Apur Sansar, Satyajit Ray, 1959)

Apur Sansar (1959)

Satyajit Ray’ın Apu üçlemsinin bu son halkası artık yetişkin bir öksüz olan Apu’nun yazar olma sevdasını anlatıyor. Apu, yazar olmayı düşleyen işsiz bir öğrencidir. Eski bir okul arkadaşı, onu bir köy düğününe davet eder. Damadın delirmesi Apu’nun hayatını değiştirir. Apu’nun arkadaşı ondan koca olmasını ister. BAşta karşı çıkan Apu, sonradan buna razı olur. Apu zoraki eşi olan Aparna’yı Kalküta’ya götürür. Ama Aparna doğum esnasında ölür, Apu acı içinde Kalküta’yı terk eder ve oğlu Kajal’ı eşinin akrabalarına bırakır. Ancak uzun bir dünyasal sorumluluklarını algılama süreci sonrası Apu, yaşama geri dönecektir.

Satyajit Ray Picture

Bibhutibhushan Bandyopadhyay‘ın Aparajito adlı romanından Satyajit Ray tarafından senaryolaştırılıp ilme alınan üçleme, Avare’den sonra Hint sinemasının adını tüm dünyaya duyurdu. Satyajit Ray (1921-1992), Kalküta’da doğdu. Babası Sukumar Ray, tutulan bir şair ve yazardı. Ray, 1940’ta bilim ev ekonomi dallarında eğitim gördüğü Kalküta Üniversitesi’nden mezun oldu ve ardından Tagore’un Wisva-Bharati Üniversitesi’ne gitti. İlk filmi, Apu Üçlemesi’nin de ilk halkası olan 1955 yapımı Pather Panchali, pek çok uluslararası ödül alıp onu üst sınıf yönetmenlerin arasına soktu.

Başroledeki Sumatra Chatterjee, bu filmle, 29 yaşında sinemaya girip yaklaşık 300 filmde yer almış, hala da oyunculuk hayatına devam eden, Hindistan’ın başarılı aktörlerinden biri. Baş kadın oyuncu olan Sharmila Tagore, 1946 doğumlu. Bu film yapılırken daha 14 yaşındaymış. Bugüne dek 100’ün üstünde filmde yer almış olmakla birlikte o da kariyerine devam etmekte.

Apur Sansar'da Soumitra Chatterjee (1959)

Apu Üçlemesi’nin diğer filmleri gibi bu film de Hint kültüründen enfes detaylarla süslü ve sade, ama asıl gösterişliliği bu eşsiz sadeliğinden gelmekte. Üçlemeyi ayrı ayrı değil de, hele şu karantina (Coronavirus) günlerinde art arda izlemeniz önerilir. Ravi Shankar gibi bir ustanın müziği ve Subrata Mitra’nın eşsiz siyahbeyaz görüntüleri eşliğinde…

 

GÜNAHSIZ KATİLLER

(You Only Live Once, Fritz Lang, 1937)

Joan, büyük bir kentteki savcının sekreteridir. Eddie adında işi suç işlemek olan birine aşıktır ve onun bazı şeylere zorunlu kalan, özünde iyi biri olduğuna inanır. Onun erken salınması için etkinliğini kullanır ve ikisi evlendikten sonra Eddie, düzgün bir yaşam sürmeye karar verir. Ama hiçbir şey umdukları gibi gitmeyecektir.

Fritz Lang Picture

Yönetmen Fritz Lang, 1890’da Viyana’da, bir müteahhidin oğlu olarak dünyaya geldi. Lise sonrası resim eğitimi aldı. 1910-14 arası dünyayı dolaştı. 1914’te Paris’te ressamlık yaparak hayatını kazandı. Ocak 1915’te, savaş nedeniyle Viyan’ya dönüp askere yazıldı. Defalarca yaralandıktan sonra, 1916’da senaryolar yazmaya başladı. 1918 başında eve gönderildi. Biir süre tiyatro yazarlığı yaptı. 1920’de aktris ve yazar Thea von Harbou ile tanıştı. İkisi birlikte Lang’ın çıkış filmleri olan Dr. Mabuse, der Spieler (1922), Die Nibelungen: Siegfried (1924), Metropolis (1927) and M (1931) filmlerinin senaryolarını yazdılar. 1922’de evlenip 1933’te boşandılar. Nazilerin propaganda filmleri yapma teklifini reddederek 1934’te ABD’ye kaçtı ve MGM’le kontrat imzaladı ve sonraki filmlerini burada çekti.

Henry Fonda in You Only Live Once (1937)

BU filmdeki rolü, Henry Fonda’nın (1905-1982) ilk rollerinden biriydi. Fonda Amerikan sinemasının simge yıldızlarından biri olacak ve ölene kadar 126’in üzerinde filmde yer alacaktı. 1981^de nihayet On Golden Pond’la bir Oscar aldı. Halbuki Sevimli Haydut (1939), Gazap Üzümleri (1940), Kan Kalesi (1948), Lekeli Adam (1956),  12 Öfkeli Adam (1957), Korkunç Mücadele (1959), Mutlak Savaş (1964), Batıda Kan Var (1968) gibi pek çok filmde akıllara kazınan performansları vardı.

Sylvia Sidney İçinde Sadece Bir Kez Canlı (1937)

Kadın yıldız Sylvia Sidney (1910-1999) ise 1927’de girdiği sinemada 1998’e kadar kalmayı başarmış, cazibeli bir aktris.  Bu kariyerin önemli bir kısmı televizyonda geçmiş gerçi. Pick-up (1933), Öfke (1936), Sefiller (1952) gibi kıymetli filmleri de var. 1973’teki Summer Wishes, Winter Dreams ile bir Oscar adaylığı var.

Yaşamak Hakkımdır ~ Sinematurk.com

Filmin hikayesi, sinemaya uygun yapısıyla defalarca tekrarlanmış bir şablona sahip., 1958’de Yaşamak Hakkımdır adıyla bize de Atıf Yılmaz tarafından uyarlanmış, başrolde de o yılların fırtına gibi esen oyuncusu Turan Seyfioğlu yer almıştı.

 

GENÇ VE MASUM

(Young and Innocent, Alfred Hitchcock, 1937)

Genç ve Masum (1937)

Genç ve Masum (1937)

Bir aktris, ayrılmış olduğu, onu bütün genç erkek arkadaşlarından kıskanan kocası tarafından öldürülür. Ertesi gün, yazar Robert Tisdall (bahsekonu erkek arkadaşlardan biri) sahilde kadının cesedini bulur. Hemen polise haber vermeye koşturur, ancak, iki şahit onun kaçan katil olduğunu düşünür. Robert tutuklanır, ama bir kargaşadan yararlanarak adliyeden kaçar ve bir Polis Müdürünün kızı olan Erica ile kaçar. Tüm amacı suçsuzluğunu ispatlamaktır.

Genç ve Masum (1937)

Hitchcock, dediğim gibi, bu tür yapbozları gerilim öğesi olarak, hem de ustaca kullanan, benzeri durumları yaratmayı seven bir yönetmen. buna rağmen filmlerindeki bu benzer yapıyı fark etmiyorsunuz izlerken ve onun büyüklüğü, ustalığı da burada yatıyor.

Hitchcck, 1899’da İngiltere’de doğdu. Manav bir baba ve ev hanımı bir annenin üç çocuğundan biri olarak Jizvitlerin yönettiği St Ignatius College’a gitti ve sıkı bir Katolik eğitim aldı. 1915’te Henley Telegraph and Cable Company’de çalışırken sinemaya ilgi duymaya başladı. Asıl endüstriye girişi set ressamı olarak, 1920’de oldu. Eşi Alma ile orada tanıştı. Always Tell Your Wife (1923) filminin yönetmeni hastalanınca, hitchcock filmin başına geçmek zorunda kaldı ve aldı yürüdü. 1980’deki ölümüne değin aralıksız çalışarak kimi TV yapımı 71 iş üretti. Filmleriyle 5 kez Oscar’a, 3 kez de Cannes’a aday oldu. Hakkıydı, ama nihayetinde sadece onur ödülü verdiler. Gerilim sinemasının en büyük yönetmeni sayılmaktadır.

Nova Pilbeam in Young and Innocent (1937)

Başroldeki kadın oyuncu Nova Pilbeam İngiltere’de hem sahnede, hem de perdede tutulan bir çocuk oyuncuydu. Yetişkinliğinde perdedeki en büyük başarısını Alfred Hitchcock tarafından yönetilen, “The Man Who Knew Too Much (1934) ve bu filmde gösterdi. 1939’da yönetmen Pen Tennyson ile evlenip sinemayı bıraktı.

Young and Innocent (1937)

Robert’i canlandıran Derrick de Marney ise 1906’da Londra’da doğdu.. 1922’den başlayarak repertuar tiyatrosunda çalıştı, dört yıl içinde hayli ünlenip, 1928’de sinemaya geçiş yaptı. Pek romantik rollere yönlendiriliyor, daha çok tarihi dramalarda oynuyordu. En iyi performansını, tartışmasız, Victoria the Great (1937)’teki Benjamin Disraeli rolüyle verdi. De Marney sonradan 1941’de Concanen Productions’ı kurarak yapım işine geçti ve çoğunlukla savaş belgeselleri yaptı. Savaştan sonra, 1945’teki gotik gerilim Latin Quarter (1945) ve soğuk kanlı dedektif Slim Callaghan rolünde (bu rolü daha önce sahnede de canlandırmıştı) göründüğü Meet Mr. Callaghan (1954) filmlerinin hem yapımcılığını hem de oyunculuğunu üstlendi. 1978’de yine Londra’da öldü.

You Only Live Once ile bu filmin aynı yıla rastlaması ilginç. Büyük bunalım sonrası ortaya çıkan yüksek suç oranları, bu tür romanların yazılmasına ve benzer konudaki filmlerin çekilmesine neden olmuş olabilir. Ama neticede Hitchcock’a da çok uygun, işlemeyi sevdiği bir konu ve olay dizgesi var. Josephine tey’in muhtemelen o dönemde ilgi gören bir romanı kaynak alınmış.

 

ZORBA

(Zorba, the Greek, Michael Cacoyannis, 1964)

Alexis Zorbas (1964)

Amaçsız bir İngiliz yazar, bir Yunan Adası’nda kendisine küçük bir miras kaldığını öğrenir. Keyifsiz geçen günleri, yaşamı cidden acıyla dolu orta yaşlı bir Yunanlı olan Zorba ile tanışınca renklenecektir. Yazar, Yunanistan’ın dünyasal zevklerini keşfeder ve hayata bakış açısı tümden değişir.

Anthony Quinn ve Alan Bates, Alexis Zorbas (1964)

Filmin uyarlandığı romanın yazarı olan Nikos Kazancakis, aykırı öyküleriyle tanınan, bir parça anrşist bir yazar.Bizde gösterime girmeyen Günaha Son Çağrı adındaki sansasyonel İsa filminin romanı da onun kaleminden çıkma.

Michael Cacoyannis

1922’de Kıbrıs, Limasol’da doğan Cacoyannis, bir süre tiyatro oyunculuğunu denedikten sonra yönetmenlikte karar kıldı. 1954’ten başlayarak 1999’a dek, çoğu Yunan sinemasının önemli yapıtları arasına girecek ve kimi de Yunan mitolojisinden esinlenen on altı film yaptı. Bu filmle En İyi Film, Yönetmen ve Uyarlama Senaryo Oscar adaylıkları oldu. Elektra ile 1962’de Altın Palmiye için yarıştığı Cannes’dan iki yan ödülle döndü.

Anthony Quinn, Alexis Zorbas'ta (1964)

Anthony Quinn, canlandırdığı rollerin neredeyse hepsini yaşayan bir aktör. Bu filmde hele, inanılmaz bir Zorba tiplemesi çiziyor. Buna rağmen bu rolünün festivallerde ödüllendirilmemiş olması sinemanın bir ayıbıymış gibi geliyor bana.

1964 – Zorba the Greek – Academy Award Best Picture Winners

İri kıyım İngiliz aktör Alan Bates, bu filmde Zorba’nın yazar arkadaşını yetkinlikle canlandırıyor. Bates, 1956’da girdiği sinemada 2004’e kadar 84 yapımda yer aldı. The Fixer (1968) ile bir Oscar adaylığı,  defalarca BAFTA adaylığı var. İlk çıkışını Schlessinger’ın A Kind of Loving’iyle (1962) yapmıştı. Zorba’dan sonra The Fixer (1968), The Go-Between (1971), An Unmarried Woman (1978), The Shout (1978), Quartet (1981), A prayer for the Dying (1987) gibi klasiklerin de aralarında bulunduğu kalbur üstü yapımlarda yer aldı. 2003’te öldü.

Zorba the Greek — Alamar

Irene Papas, (1926-), Anthony Quinn’le birlikte oynadığı özellikle The Message (Moustapha Akkad, 1976) ve Lion of the Desert (1980) filmleriyle bizde çokça tanınıyor.

Zorba the Greek' took the stage

Zorba, dünyanın her yanında çok sevilen bir yapım. Benzerleri de, o seviyede olmasa da yapıldı. Azerbaycan yapımı “Gala” adında bir film seyrettiğimi hatırlıyorum örneğin. Bir ilginç detay da şu: ’90larda Fikret Hakan, romanı tiyatroya uyarlamış ve Zorba’yı kendi oynamıştı!

 

ALACAKARANLIK SAMURAYI

(The Twilight Samurai/Tasogare Seibei,  Yôji Yamada, 2002)

Tasogare Seibei (2002)

Feodal Japonya dönemi tükenişe geçmişken, dul bir samuray, klanının baskısının, iki genç kız çocuğuna ve yaşlı bir anneye sahip olmanın, ve çocukluk aşkının yeniden ortaya çıkışının ortasında, bunalımda kalır.

Yôji Yamada Picture

1931 doğumlu yönetmen Yoji Yamada 1954’teTokyo Üniversitesini bitirip, aynı yıl yardımcı yönetmen olarak Shochiku Stüdyoları’na girdi. 1969’da dünyanın en uzun süreli seri filmlerinden olan Tora-san filmlerini çekmeye başladı. Alacakaranlık Samurayı  41 yıllık yönetmenlik hayatında çektiği 77nci filmdir. Bugün hala film çekmeye devam eden yönetmenin muhtelif festivallerden kazandığı 60 ödülü ve 44 adaylığı var.  Alacakaranlık Samurayı, 2004’te En İyi Yabancı Film Oscarı’na, Berlin’de Altın Ayı’ya aday oldu,

Hiroyuki Sanada rules in The Twilight Samurai | Samurai warrior ...

Başroldeki Hiroyuki Sanada, bizde Tom Cruise’lu The Last Samurai’deki (2003) rolüyle tanınıyor. Alacakaranlık Samurayı’nda müthiş bir performans sergileyen aktör, pek çok Hollywood yapımında ve Amerikan dizisinde yer aldı.  1960 Tokyo doğumlu aktör, daha 5 yaşındayken ilk filminde yer aldı. Babası o daha 11 yaşındayken ölünce Sonny Chiba’nın (ki o da müthiş bir aksiyon aktörüydü)  Japan Action Club’ına katıldı. BU durum sinemaya aksiyon filmleri oyuncusu olarak girmesinin önünü açtı. Ama giderek kendini geliştirdi ve hatta İngiltere’de Kral Lear’da bile sahneye çıktı.

 

ESRAR PERDESİ

(Torn Curtain, Alfred Hitchcock, 1966)

Alfred Hitchcock, Paul Newman ve Julie Andrews, Torn Curtain'de (1966)

Profesör Michael Armstrong (Paul Newman), asistanı ve nişanlısı Sarah (Julie Andrews) ile birlikte, Danimarak, Kopenhag’da bir fizik konferansına katılmaya gitmektedir. Oraya vardıklarındaysa Michael bir süre daha kalacağını sözleyerek nişanlısından eve dönmesini ister. Kızsa onu izler ve Demir perde ardındaki Batı Almanya’ya yöneldiğini öğrenir ve Amerika onun projesini reddedince Doğu’ya başvurmak durumunda kaldığını söyleyerek kızı şaşırtır Michael. Aslında, Michael bir Alman bilimadamı hakkında bilgi almak için oradadır. Bilgiyi alır almaz, Batı’ya dönmenin bir yolunu bulmak durumunda kalırlar.

earinna: Torn Curtain

Hitchcock’u tekrar anlatmaya gerek var mı? Gerilimin ustası, Tam bir yap-boz ustası. Yine bir zor duruma düşmüş, oraya ait olmayan insan ve bu durumun üstesinden gelişi öyküsü.

Film review: Torn Curtain (1966) | Times2 | The Times

Pau Newman ve Julie Andrews, bu film için garanti isimlerdi mutlaka, ama Hitchcock’un ünü de onlara eklenince filmin büyük bir ticari başarı olacağı kesindi.

Out of the Past: A Classic Film Blog

Newman (1925-2008), 1949’da televizyonla başlamıştı oyunculuğa.  1954’teki The Silver Chalice’de küçük bir rol kapana dek sürdü bu durum. Ama ilk başrolünü alacağı, 1956’daki Somebody Up There Likes Me’ye kadar televizyona devam etti. Bu film iki Oscar alınca önü açıldı oyuncunun. Ardından The Long, Hot Summer (1958), The Cat on a Hot Tin Roof (1958), The Hustler (1961), Hud! (1963), The Prize (1963), Harper (1966), Cold Hand Luke (1967), Butch Cassidy and the sundance Kid (1969), The Sting (1973), Buffalo Bill and the Indians (1976), Absence of Malice (1981), The Hudsucker Proxy (1994), Road to Perdition (2002) gibi pek çok klasikte yer aldı. Sinema kariyeri boyunca 6 da film yönetti.

Julie Andrews in "Torn Curtain" (1966) | Julie andrews, Julie ...

1935 doğumlu olan Julie Andrews, 1956-64 yılları arasında televizyonda çalıştı.  1964’te başrolünde olduğu Mary Poppins ile Oscar alınca yıldızı parladı. Sonrasında aralarındaThe Sound of Music (1965), Star! (1968), Victor victoria (1982) gibi klasiklerin de olduğu pek çok yapımda yer aldı. Bugün hala oyunculuğu sürdürüyor.

 

TOPAZ

(Topaz, Alfred Hitchcock, 1969)

Topaz'da John Forsythe, John Vernon, Karin Dor, Claude Jade, Philippe Noiret, Michel Piccoli, Dany Robin, Frederick Stafford ve Michel Subor (1969)

Yüksek rütbeli bir Rus memuru, Amerikan ajanı Michael Nordstrom tarafından sorgulandığı yerde Amerika’ya iltica eder. İlticacı Topaz kod adlı bir Fransız casusunun  NATO sırlarını Rusya’ya satmakta olduğunu bildirir. Michael, casusları temizlemesi için arkadaşı Andre Devereaux’yu yardıma çağırır.

Topaz | Mémoire de Claude Jade

Hitchcock’u uzun uzun anlatmaya gerek yok artık. Yukarıda çeşitli filmler vesilesiyle kendisinden defalarca bahsettik. Korku ve gerilim ustası yönetmen, yine çokça başvurduğu topseller kitap uyarlamalarından birini gerçekleştirmiş. Bu defaki, Leon Uris’in çok satan, aynı adlı casusluk romanı.

Topaz is Coming | shadowplay

Un Hitchcock scandaleusement sous-estimé - Mes films de chevet...

Bu defa uluslararası bir oyuncu kadrosu kullanmış usta. Bu sanatçılardan Michel Piccoli ve Philippe Noiret’i özellikle anmak isterim. Filmde şöhretlerinin hakkını veriyorlar gerçekten.

Frederick Stafford

Başroldeki, Andre Devereaux’yu canlandıran Frederick Stafford (1928-1979), Çek asıllı bir aktör. 1965-76 arasında çevirdiği sadece 17 filmi var ve bunlar çoğunlukla casusluk hikayeleri anlatıyorlar. Bir uçak kazasındaki ani ölümü olmasaydı, kariyeri bugün de sürüyordu. Kim bilir?

Dany Robin

Bayan oyuncu Dany Robin ise (1927-95) Fransız asıllı bir aktris. Paris Konservatuvarında eğitim görmekteyken, henüz 19 yaşında ilk filminde yer almış ve 1969’a değin 55 yapımda yer almış. Topaz onun son filmi. DAny Robin’de kocasıyla bir apartman yangınında yanarak ölmüş.

Juan Ferrer on Twitter: "Yves Montand (October 13, 1921 Monsummano ...

Baş rolelr önce Yves Montand ve o zamanki eşi Simone signoret’ye teklif edilmiş, ama reddetmişler.

What's new again: Alfred Hitchcock's Topaz | Bleader

Film, aynı kadrosu gibi mekan açısından da uluslararası sularda gezerek, Kopenhag’dan Harlem’e, küba’ya ve nihayet Paris’e uzanıyor. Küba haricinde çekimlerin tümü adı geçen ülkelerde yapılmış.

 

TOKYO HİKAYESİ

(Tokyo Story/Tôkyô monogatari, Yasujirô Ozu, 1953)

Setsuko Hara ve Kyôko Kagawa, Tôkyô monogatari'de (1953)

Yaşlı çift Shukishi ve Tomi Hirayama, en küçük kızları okul öğretmeni Kyoko Hirayama’yla birlikte bir Japon köyünde yaşarlar. Uzun zamandır görmedikleri diğer üç çocukları, Tokyo ya da Osaka’da yaşar. Shukishi ve Tomi çocuklarını Tokyo’da ziyaret etmeye karar verirler. Yolda, Osaka’da ani bir kararla inip oğullarıyla kalırlar. Tüm çocukları bu ziyareti bir yükümlülük olarak alırlar. Hepsinin bir yandan sürdürmek durumunda oldukları hayat koşturmacası vardır.

Tokyo Story 2010, directed by Yasujiro Ozu | Film review

Yönetmen Ozu’nun senaryoya da katkısı var. Ozu, oldukça kendine özgü bir yönetmen. Ağır tempolu bir anlatımı var, genelde hareketsiz kamera kullanımını tercih ediyor ve daha çok yerde oturan bir insanın göz seviyesinden yapıyor çekimlerini.

Yasujirô Ozu Picture

Ozu (1903-1963), çocukluktan başlayarak bir sinema delisi olarak yetişiyor. 1923’te Tokyo’daki Sochiko Stüdyolarına kamera asistanı olarak giriyor. Üç yıl sonra, yönetmen yardımcılığına yükseliyor ve bir yıl sonra da ilk filmi Zange no yaiba’yı (1927) çekiyor. Ozu otuz beş sessiz film yaptı. ’20lerin sonu ve ’30ların başında çektiği gençlik üçlemesiyle önemli yönetmenlerin arasına girdi. 1926’da ilk sesli filmi Hitori musuko’yu çekti, ama sonraki yıl Japon ordusuna çağırıldı. 2. Dünya Savaşı başlayınca önce Çin’e, sonra Singapur’a gönderildi. Savaş bitmeden kısa süre önce İngilizlere esir düştü ve altı ay askeri kampta tutuklu aldı. Savaştan sonra Shochiku’ya dönüp daha ciddi, meselesi olan, ağır filmler yapmaya başladı. Tokyo Hikâyesi (1953), onun en ünlü filmidir, bir başyapıt sayılır.

Tokyo Story (1953) Alternate Ending - YouTube

Başroldeki Chishû Ryû (1904-1993), Japonya’nın tutulan bir aktörü.  1928’den 1992’ye kadar 271 yapımda yer almış.

 

BAĞLA BENİ

(Tie Me Up, Tie Me Down/A Ta Me!, Pedro Almodóvar, 1989)

¡Átame! (1989)

Ricky bir akıl hastanesinden salınmıştır ve ne yapmak istediğini kesinlikle bilmektedir. Bir zamanlar birlikte seks yaptığı porno yıldızı Marina’yı yakalar ve onu karısı olmaya zorlar. Kadın inatçı çıkınca da onu bağlar. Bu olay ikiliyi yakınlaştıracak mıdır?

Pedro Almodóvar Picture

Pedro Almodovar, kendine özgü bir sinema yaratmayı başarabilmiş, yine kendine has bir mizahı olan ilginç ve kalbur üstü bir yönetmen. Luis Bunuel’den bu yana uluslararası alanda en tanınmış İspanyol yönetmeni kendisi.  Calzada de Calatrava adında küçük bir kasabada doğan Almodovar, 1968’de Madrid’e taşınır ve kullanılmış eşya satarak hayatını sürdürür. Almodóvar, eğitimi karşılayacak parası olmadığından sinema tahsili yapamaz. Ayrıca, sinema okulları da ’70lerin başında Franco hükümeti tarafından kapatılmıştır. Bunun yerine bir İspanyol teledon şirketine girer ve bir Super8 kamera almak için para biriktirir. 1972-1978 arası, arakadaşlarının da yardımıyla kendini kısa filmler çekmeye adar. Bu ilk filmlerin gösterimleri İspanya’da hayli ses getirir. Birkaç yılda yönetmen, /0lerin Madrit’indeki pop kültürü hareketi  “La Movida”nın yıldızı olur. İlk uzun metrajı olan Pepi, Luci, Bom y otras chicas del montón (1980), 16 mm çekilir ve genel gösterim için 35 mm2ye aktarılır. 1987’de, o ve kardeşi Agustín Almodóvar kendi prodüksiiyon şirketlerini kurarlar: El Deseo, S. A. Almodóvar adı kısa sürede dünyaya yayılır ve hayli popüler hale gelir. Amerikan melodramı hayranıdır ve filmlerinde sıkça bu türe atıfta bulunur. Kısaları dahil, 40 kadar filmi vardır.

Antonio Banderas and Victoria Abril in ¡Átame! (1989)

Antonio Banderas, İspanya’nın en ünlü yüzlerindendir. Ayağının kırıldığı 14 yaşına dek futbol oynayan Banderas, Zorro serisinde yer alarak tüm dünyaya adını duyurmuştur.  José Antonio Domínguez Banderas adıyla, 10 Ağustos 1960’ta dünyaya geldi. Babası polis, annesi öğretmendi. Antonio, Katolik eğitimi aldı. Profesyonel olarak futbol oynamak istiyordu, olmadı. O da ilgisini tiyatroya yönlendirdi. Brecht’in bir oyunundaki performansından dolayı İspanyol polisince tutuklandı Franco döneminde. 1979’da bir oyunculuk kariyeri edinme özlemiyle Madrit’e taşındı. Geçinmek için garsonluk, modellik yaptı. Grubun en genç üyesi olarakİspanya Ulusal Tiyatrosu’na girdi. Buradaki sahne performansı Pedro Almodóvar’ın ilgisini çekti ve yönetmen ona,  Laberinto de pasiones (1982)’te rol verdi. Banderas ve Almodovar 80ler boyunca filmler yaptılar. Banderas’ın Almodovar’la uzun ve verimli işbirliği, onun uluslararası alanda tanınmasını sağlayan, Oscar adayı film Sinir Krizinin Eşiğindeki Kadınlar (1988)’a kadar getirdi. 1992’de Hollywood’a The Mambo Kings (1992) ile giriş yaptı. Asıl uluslararası ününü AIDS-bulaşan bir avukatın (Tom Hanks) duyarlı sevgilisini oynadığı Philadelphia (1993) ile kazandı ve sonra Vampirle Görüşme (1994) ile Tom Cruise ve Brad Pitt’ in karşısına çıktı. Ardından Evita (1996) ve Maskeli kahraman Zorro (1998) geldi. 1999’da ilk yönetmenlik deneyimini gerçekleştirdi Crazy in Alabama (1999) ile. Bu filmdeki rol arkadaşı Melanie Griffith ile evlendi.

Victoria Abril in ¡Átame! (1989)

Victoria Abril (asıl adı Victoria Mérida Rojas; 4 Temmuz 1959), İspanyol film yıldızı ve şarkıcı, asıl ününü bu filmle yaptı. Madrit’te doğan 1976’da çıktığı bir tv şovuyla İspanya’da meşhur olmuştu. İspanya dışında Fransa, İtalya ve İzlanda’da da filmler yaptı.  Goya Ödüllerine sekiz kere aday gösterildi ve bir defa da kazandı bu ödülü. Amantes’teki rolü için 41. Berlin Film Festivali’nde Gümüş Ayı aldı. Ayrıca İsopanya’yı 1979 Eurovision’ûnda “Bang Bang Bang” ile temsil eden de oydu.

Antonio Banderas and Victoria Abril in ¡Átame! (1989)

Bağla Beni, 1990’daki Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı’ya aday gösterilmişti. Almodovar’ın tüm filmleri gibi sürprizli, sürükleyici ve gerilimi de yerinde bir yapım.

 

HIRSIZ

(Thief, Michael Mann, 1981)

Thief (1981)

Frank, kasa patlatmada uzmandır ve özellikle elmas işinde aranan bir adamdır. Hapiste uzun yıllar geçirdikten sonra, dışarıdaki hayattan ne istediği artık çok nettir: iyi bir ev, eş ve çocuklar. Bunun için son bir vurgun yaptıktan sonra emekli olacak ev örnek bir vatandaş haline gelecektir. Bu hayali hızlandırmak isterken büyük bir gangsteri karşısına alır. Ne yazık Ki, Frank’in kendi Amerikan Rüyası versiyonu, son işini yaparken halini gözden geçirmesine neden olacaktır. Böylelikle özgürlüğünü, bağımsızlığını ve hayalini yitirir.

James Caan in Thief (1981)

Michael Mann, bu filmdeki yönetmenliğiyle Altın Palmiye adaylığı kapmıştı. Film gerçekten de usta işi bir gerilim barındırmaktaydı ve Mann’ın Heat (1995)  gibi sonraki işlerini müjdeliyordu.

Michael Mann Picture

Şubat 1943’te Şikago’da doğan Mann, Londra Uluslararası Film Okulu’nda eğitim gördü ve 70lerin sonunda Starsky and Hutch (1975) gibi tv dizileri yazarak sektöre atıldı. İlk filmi, ödüllü hapishane dramı Yarış (1979),oldu. Sinemalara çıkan ilk filmi Hırsız’dı (1981). Bunu Kan Çanağı (1983)izledi. Bu film gizemli bir Nazi kalesinde yaşananları anlatan F. Paul Wilson romanından uyarlamaydı. 1984’te başarılı ve uzun soluklu polisiye diziHe hit it big in 1984, when he produced and created the long-running TV series Kanun Namına (1984)’yı yaptı televizyona ve Don Johnson’ı ön plana çıkardı burada. 1986’da Kuzuların Sessizliği’nin orjinal romanından İnsan Avcısı (1986) filmini uyarladı. Tv’de geçen birkaç yılın ardından Daniel Day-Lewis’i başrole çıkardığı Son Mohikan (1992), ile sinemaya döndü.

James Caan in Thief (1981)

1940, New York doğumlu aktör James Caan, inişli çıkışlı bir oyunculuk serüvenine sahip, maskulin bir yıldız olarak, kariyerine mütevazı bir başlangıç yapıp, Sanford Meisner‘s Neighborhood Playhouse’ta sahneye çıktı önce. Sonra kazandığı bir oyunculuk bursu onun Broadway’de önünü açtı. Sinemada ilk, Sokak Kızı İrma (1963) filminde göründü ve Ölüm yarışı (1965) ve   John Wayne and Robert Mitchum ile yer aldığı western El Dorado (1967) ile seyircinin ilgisini çekti. 1971’deki tV filmi Brian’s Song (1971) ile müthiş sükse yaptı. Francis Ford Coppola sonra onu sinirlerine hakim olamayan gangster Santino “Sonny” Corleone olarak oynattı Baba (1972) filminde. Film ilgi gördü, Caan En İyi Yardımcı Oyuncu Oscarına aday oldu. ve o rol biraz da üzerine yapıştı. Freebie and the Bean (1974), The Gambler (1974) ve Funny Lady (1975)gibi başarılı işlerden sonra, 1975’te bir bilimkurgusal spor filmi olan Ölüm pateni (1975) ve Sam Peckinpah casus gerilimi Seçilmiş Katil (1975) ile seyirci karşısına çıktı. Sonrasında yaptığı filmlerle kariyeri tam düşüşe geçmişken imdadına ele aldığımız film yetişti ve onu tekrar ayağa kaldırdı. Aktör bugün hala, ilerlemiş yaşına rağmen, film ve dizilerde görünmeyi sürdürüyor.

James Caan and Tuesday Weld in Thief (1981)

Film, Frank Hohimer’ın “The Home Invaders”adlı romanından senaryoya uyarlanmış. Mann’ın detaycılığı filme müthiş lezzet katıyor. Heat’i sevmiş olanların buna kayıtsız kalmaları imkansız.

 

TESS

(Tess, Roman Polanski, 1979)

Tess (1979)

Victoria dönemi İngiltere’si, Wessex County. Hristiyan değerlerin baskın olduğu bir toplum. Bu toplum ve iki adamla gönül ilişkisi yaşayan genç, köylü bir kızın yaşamından büyük bir kesit anlatılıyor.

Roman Polanski at an event for Chacun son cinéma ou Ce petit coup au coeur quand la lumière s'éteint et que le film commence (2007)

Cloude Berri gibi bir başka iyi yönetmenin yapımcısı olduğu filmin yönetmeni olan Roman Polanski, 1933 Paris doğumlu, Polonya asıllı bir sanatçı. Nazi işgali sonrası Polonya’dan kaçıp Paris’e gelen ailesi onu teknik bir okula göndermek istese de Polanski, sanatı seçer ve aktör olur. Sonra Lodz Film School’a girer. 19568-62 arasında çektiği kısalarla kendisini uzun metraja hazırladı ve   Sudaki Bıçak (1962), ilk filmi oldu. Bu ilk filmi En iyi Yabancı Film Oscar’ına aday gösterildi. ardından Paris’e gelerek,  Tiksinti (1965) and Bozuk Düzen (1966) filmlerini çekti. 1968’de Hollywood’a geçip, ünlü gerilim  Rosemary’nin Bebeği (1968)’ni çekti. Kısalı uzunlu kırk kadar filmi olan Polanski, hala film çekmeye devam ediyor.

Nastassja Kinski in Tess (1979)

Nastassja Kinski 1961’de Berlin’de, aktör Klaus Kinski’nin kızı olarak doğdu. 1976’da, kendisine Amerika’da Lee Strasberg’den eğitim almaya yönlendiren yönetmen Roman Polanski ile tanıştı. Kinski’nin ilk filmi, Marcello Mastroianni ile oynadığı Aşkımız Bir Günahtı (1978) oludu. Hemen peşine, Thomas Hardy‘nin romanından aktarılan bu filmde yer aldı. Sonar Amerika’ya gidip, erotik korku filmi Kedi kız (1982)’da Malcolm McDowell ile oynadı. Wim Wenders‘in dram filmi, Cannes’da Altın Palmiye alan Paris, Texas (1984)’ta göründü. Kinski, hala oyunculuğu faal olarak devam ettiriyor.

Nastassja Kinski in Tess (1979)

Filmin ilk versiyonu 184 dakika sürmekteydi. Almanya’daki gösteriminde süresiyle tepki gören film, sonradan 134 dakikaya düşürüldü.

Nastassja Kinski in Tess (1979)

Film, En İyi Film, Yönetmen ve Müzik Oscar’larına da adaydı ama En İyi Sinematografi, Sanat Yönetimi ve Kostüm Oscar’larını aldı. Oscar yarışında alamadığı ödülleri de Cesar Ödülleri’nde aldı.

 

TABU

(Taboo/Gohatto, Nagisa Ôshima, 1999)

Bir samuray biriminin yeni üyesi, birimden birkaç kişi kendisine aşık olunca, ekibin sert kurallarını yıkacak tepkiler verir.

Nagisa Ôshima in Gohatto (1999)

Nagisa Oshima’nın kariyeri, 1950lerin sonundaki Japon sinemasındaki “Nuberu bagu” (Yeni Dalga) hareketiyle başladı. 1954’te Shochiku şirketinde yönetmenlik yapmaya başladı. 1960’ta stüdyo sistemiyle çatışarak Shochiku’dan ayrıldı ve kendi bağımsız yapım şirketini kurdu 1965’te. Masahiro Shinoda, Shôhei Imamura ve Yoshishige Yoshida gibi Japon Yeni Dalga yönetmenleri gibi, Oshima da Yasujirô Ozu, Kenji Mizoguchi ve Akira Kurosawa gibi eski kuşağın hümanistik anlatılarına karşı çıktı. Oshima, temelde savaş sonrası Japon toplumundaki zıtlıklar ve çatışmaları anlattı. Tutku imparatorluğu (1976), Kôshikei (1968), Shônen (1969),  Gishiki (1971),  Max mon amour (1986) gibi aykırı filmleriyle tanınan yönetmen, 201’teki ölümüne dek 42 film yaptı. Çeşitli festivallerden 17 ödülü ve 13 adaylığı var.

Ryûhei Matsuda in Gohatto (1999)

Altın Palmiye’ye aday olan Tabu, Ryôtarô Shiba‘nın romanını temel alan bir yapım.

Takeshi Kitano in Gohatto (1999)

Başroldeki Takeshi Kitano’yu daha önce bir filmi vesilesiyle tanıtmıştım. 80lerde Japon televizyonunda canlandırdığı komedi tiplemesi nedeniyle “Beat” Takeshi olarak anılan aktör, 1984’te Violent Cop’la aniden yönetmenliğe geçti ve art arada birbirinden başarılı eserler verdi.

Ryûhei Matsuda in Gohatto (1999)

Filmin arzu nesnesini canlandıran  Ryûhei Matsuda, aslen bir televizyon yıldızı olan, Japonya’nın erkek güzeli aktörlerinden biri. 1983, Tokyo doğumlu aktör,  baabsının genç yaşta kanserden ölümü sonrası, 15 yaşındayken, yönetmen Oshima’dan bu film için teklif aldı ve kariyerinin önü açıldı.

 

HAKLI İNTİKAM

(Sympathy for Mr. Vengeance/Boksuneun naui geot, Chan-wook Park, 2002)

Seuld’de yaşayan sağır bir işçi olan Ryu’nun böbrek nakli olması gereken bir kız kardeşi vardır. Kendisininkini vermek ister, ama kanları uyuşmaz. Ryu, işinden kovulduğunda, kanununsuz organ ticareti yapan kişilerle tanışır ve çete onun böbreği ve 10 milyon Won karşılığında kardeşine bir böbrek bulmayı önerirler. Ryu öneriyi kabul eder, ama ameliyatı karşılayacak aparası yoktur. Anarşist kız arkadaşı Cha Young-mi, Ryu’nun eski patronunu soymasını önerir. Ancak gerçekleşen bir trajedi, intikam arayışına ve bir dizi vahşet hareketine yol açacaktır.

Chan-wook Park Picture

Chan-wook Park’ın ünlü ve hele ikincisi olan Oldboy tüm dünyada fırtınalar yaratmış olan intikam üçlemesinin ilk filmi bu. 1963’te Seul’de doğan yönetmen, yükslmekte olan, hatta doruğa varmış durumdaki Güney Kore sinemasının önde gelen yönetmenlerinden biri olarak yoluna devam ediyor.  1992’de başlayan bu kariyere İntikam Üçlemesinin dışında. bir bilimkurgu olan I’m a Robot But That’s Ok (2006), değişik bir vampir öyküsü olan  Bakjwi (2009), Amerika’da çektiği gerilim Stoker (2013) ile devam etti. En son 2016 yapımı Hizmetçi ile gündemi hayli meşgul etmişti.

Boksuneun naui geot (2002)

Boksuneun naui geot (2002)

Boksuneun naui geot (2002)

Dinamik anlatısı ve vahşeti stilize etmesiyle bu türden yaklaşımlarıyla ünlenip klasikleşen Sam Peckinpah, John Woo gibi yönetmenlerin arasında sayabiliriz Park’ı. Bahsekonu intikam üçlemesi art rada izlendiğinde inanılmaz sarsıcı bir deneyim yaşatıyor.

Kang-ho Song

Başroldeki Kang-ho Song, Güney Kore’nin sevilen bir aktörü. Aktörün özellikle Asya festivallerinde kazanılmış 50 kadar ödülü var. 1996’da sinema kariyerine başlayan Song, Memoires of Murder (2003), The Host (2006), Snowpircer (2013) ve geçen yılın ödül şampiyonu Pazasite (2019) ile tanınıyor bizde.

 

İNTİKAM MELEĞİ

(Sympathy for Lady Vengeance/Chinjeolhan geumjassi, Chan-wook Park, 2005)

Chinjeolhan geumjassi (2005)

Çocuk kaçırma ve öldürmeden yanlışlıkla suçlanan melek yüzlü bekar anne Lee Geum-ja, on üçyıl sonra hapishaneden salınır. O suçun asıl sahibi olan adamdan intikam almaya ant içmiştir olan Lee, hücre arkadaşlarıyla bir plan yapar; ancak, planlamak yapmaktan klaydır. Şimdi, bir yandan kızına kendini affetttirmeye çabalarken, bir yandan da yanıp tutuştuğu intikam aleviyle adım adım düşmanına yanaşır. İkisini birden başarabilecek midir?

Yeong-ae Lee and Yea-young Kwon in Chinjeolhan geumjassi (2005)

Yeong-ae Lee in Chinjeolhan geumjassi (2005)

Chinjeolhan geumjassi (2005)

Chinjeolhan geumjassi (2005)

Chinjeolhan geumjassi (2005)

Hemen yukarıda üçlemenin ilk filmini tanıtmıştım. Bu son film, pragmatik olarak farklı filmler olan üç yapımı tema olarak tamamlıyor aslında. Muhtelif festivallerden on iki ödül toplayan yapım, Venedik’ten Altın Aslanla dönmüştü.

Yeong-ae Lee Picture

Başroldeki Yeong-ae Lee, 1971 doğumlu, hayli hoş bir aktris. Genelde Park’ın filmleriyle ünlü. Aslen Güney Kore’nin meşhur televizyon yıldızlarından biri.

 

CERRAH

(The Surgeon/Exquisite Tenderness, Carl Schenkel, 1994)

Exquisite Tenderness (1994)

Dr. Julian Mater’ın lisansı, ölmekte olan hastalara canice deneyler yapmasından dolayı alınır. Birkaç yıl sonra aynı hastaneye döner ve korkunç deneylerine yeniden başlar!

Carl Schenkel Picture

1948, İsviçre doğumlu yönetmen Schenkel, Almanya Frankfurt’ta sosyolojim okurken gaetecilik yaptı. ’70lerin ortasında senaryo denetçisi olarak sinema endüstrisine girdi. Yönetmen yardımcılığı derken 1979’da Dracula Blows His Cool ile yönetmenliğe geçti. 1984’te çektiği gerilim Abwart, pek çok ödül kazandı. Kariyeri boyunca daha çok televizyona işler üretti ve 55 yaşındayken Los Angeles’ta kalp krizinden öldü.

Malcolm McDowell - Rotten Tomatoes

Film, aslında döneminin slasher akımının bir alt kolu olan hastane slasherlarından biri ve fena bir tempo tutturduğu da söylenemez. Yan rollerden birinde Otomatik Portakal’ın müthiş oyuncusu Malcolm McDowell’i görmek çok hoş bir sürpriz.

Isabel Glasser - Wall Of Celebrities

Charles Dance and Sean Haberle in Exquisite Tenderness (1994)

Başrolleri paylaşan Isabel Glasser (Forever Young’da Mel Gibson’la oynamıştı) de, James Remar da aslen birer televizyon yıldızı. Piskopat doktor Julian’ı canlandıran Sean Haberle de öyle olmakla birlikte, hayli ürpertici olmayı başarıyor.

 

ASYA ÜZERİNDE FIRTINA

(Storm Over Asia, Vsevolod Pudovkin, 1928)

Valéry Inkijinoff and Anel Sudakevich in Potomok Chingis-Khana (1928)

Basit bir Moğol çoban, 1918’de kendisini aldatan  batılı bir kapitalistle  kavga ettikten sonra dağlara kaçar. 1920’de işgal ordusuna karşı Sovyetler tarafında savaşan partizanlara yardım eder. Bununla beraber, kumandan reenkarne olmuş Dalai Lama ile karşılaşırken çobandan ordunun hayvan gasp etmeye çalışması esnasında yakalanır. Vurulduktan sonra, boynundaki bir muskanın onun cengiz Ham’ın kanından geldiğini gösterdiği anlaşılır. Hayatta olduğunu görünce, ordu onu iyileştirir ve kukla bir Moğol rejimi kurmak için kullanmaya çalışır.

Vsevolod Pudovkin Picture

Filmin yönetmeni Vsevolod Pudovkin, 28 Şubat 1893’te Rusya İmparatorluğu’nda, Penza’da Vsevolod Illarionovich Pudovkin adıyla doğdu. 1. Dünya Savaşı’nda Rus Ordusu’nda savaştı, yaralandı ve Alman savaş kampında üç yıl geçirdi. yurda dönünce, Vladimir Gardin yönetimindeki Rus Devlet Film Okulu’na kaydoldu. Sonrasında Len Kuleshov’un yardımcı yönetemeni, yazarı ve aktörü olarak çalıştı. Yönetmen olarak en yaratıcı dönem, 1926-28 arasıdır. 1953’te öldü. En ünlü filmleri Mat/Ana (1926), The End of St. Petersburg (1927), Storm Over Asia’dır (1928). Yönetmen, 1953’te öldü.

Berlinale | Archive | Annual Archives | 2012 | Programme - Potomok ...

44 Storm Over Asia (1928) – Oh, For the Love of 1001 Films!

İlk dönem Rus klasiklerinden en önemlilerinden biri olan yapımdaki işgalci İngiliz ordusu, bazı yabancı gösterimlerde Beyaz Rus Ordusu olarak belirtilmiş zamanında. Farklı bir anlatıma sahip, sondaki fırtına sahnesi ile insanı allak bullak eden, Sovyet sinemasına has hızlı kurguyu kuvvetli bir biçimde kullanan bir yapım.

Pudovkin Makes the Revolution Human: The Bolshevik Trilogy ...

Başroldeki Valéry Inkijinoff (1895-1973), bu ilk filminin ardından 1970lerin ilk yarısına değin 45 filde yer almış bir aktör. Hayli keskin tam Moğol hatlarına sahip olan oyuncu, sonrasında uluslararası yapımlarda da yer almış, ilgi görmüş bir aktör.

 

BENİMLE KAL

(Stand by Me, Rob Reiner, 1986)

Stand by Me (1986)

It’s the summer of 1959 in Castlerock, Maine’de, 1959 yazıdır ve 12 yaşındaki dört  oğlan çocuğu olan Gordie, Chris, Teddy and Vern sıkı dostturlar. Günlerdir kayıp olduğu bilinen bir başka çocuğun cesdinin  yerini öğrenince hemen onu görmek için ormana koşarlar. Yolda kendileri, arkadaşlığın anlamı ve doğrunun yanında durmakla alakalı dersler alacaklardır.

Rob Reiner Picture

Stephen King’in romanından uyarlanan filmin yönetmeni Robert Reiner New York’ta, Estelle Reiner ve Emmy-ödüllü aktör, komedyen, yazar ve yapımcı Carl Reiner’ın oğlu olarak doğdu. Çocukken sıklıkla babasını örnek aldı.  Carl Reiner, kendi yarattığı ve oyuncu olarak da bulunduğuThe Dick Van Dyke Show’daydı. Rob Reiner’ı yönetmen olmaya annesi itti. Annesinin bir şarkıcı olarak kariyeri, Rob’a filmlerde müzik kullanımı hakkında çok şey öğretti. Rob, baabsının on iki Emmy ödülünün ağırlığını çokça sırtında hissediyordu. Liseden mezun olunca bir süre tiyatro yaptı. İleri eğitim almak için UCLA Film Okulu’na gitti. Oyunculuk onu tatmin etmiyordu, o da tamamen yönetmenliğe yöneldi ve This Is Spinal Tap, Stand By Me ve The Princess Bride gibi filmler yaptı. 1987’de kendi yapım şirketi Castle Rock Entertainment’ı kurdu.Bu şirket için Oscar-adayı filmler olan When Harry Met Sally, Misery ve A Few Good Men’i çekti.

 

River Phoenix, Corey Feldman, Wil Wheaton, and Jerry O'Connell in Stand by Me (1986)

Başroldeki dört çocuğu Will Wheaton, River Phoenix, Corey Feldman ve Jerry O’Connel canlandırıyorlar. Kiefer Syherland ve John Cusack gibi isimlerle de karşılaşıyorsunuz filmde.

River Phoenix, Corey Feldman, Wil Wheaton, and Jerry O'Connell in Stand by Me (1986)

12 yaşındayken hepimizin bu türden arkadaşı olmuştur. O nedenle filmle daha ilk dakikada empati kuruyorsunuz. Aslında Stephen King bu tür hikayeleri seviyor, çünkü pek çok kitabında benzer kurguyu bulmak mümkün. It romanı da benzer bir çocukluk travmasını ele alarak muhteşem bir korku öğesi haline getiriyordu.

Filmde kullanılan Stand by Me parçasını sanırım filmi görmeden çok önce John Lennon’dan dinlemiştim. Ama B. E. King’in sanırım şarkının orjinali olan versiyonu elbette ki çok daha otantik ve filmin ruhunu da çok iyi temsil eiyor.

 

SİTCOM

(Sitcom, François Ozon, 1998)

Sitcom (1998)

Üst sınıftan şehirli bir ailenin maceraları, en genç erkek çocuğun homoseksüel olduğunu keşfiyle tuhaf bir hal almaya başlar. Sıkıntılar bundan ibaret de değildir: büyük kızın intihar girişimi ve sado-mazoşist eğilimleri ve oldukça özgür ruhlu hizmetçinin ve onun kocasının yoldan çıkışları… Ve tüm bunlar aileye masum görünüşlü bir farenin dadanmasıyla başlar!

François Ozon Picture

François Ozon’un çeşitli festivallerden üç ödül ve muhtelif adaylıklar alan ve kendsini tüm dünyaya tanıtan bir film Sitcom. Yönetmenin 1997’deki Regarde la mer sonrası yaptığı ikinci uzun metrajı. Öncesinde pek çok kısa metraj ve belgesel çekmiş. 1967 doğumlu yönetmenin örnek aldığıysa Reiner Werner Fassbinder. Hatta onun Kızgın Taşa Düşen Su Damlaları oyununu da 2000’de filmleştirdi. Muhtelif festivallerden  34 ödül ve 90 civarında adaylık alan üretken yönetmen hala hızından bir şey yitirmiş değil ve yaptığı her filmle adından söz ettirmeyi başarıyor.

Évelyne Dandry PictureFrançois Marthouret - Wikidata

Anneyi canlandıran Évelyne Dandry, aslında ünlü bir televizyon yıldızı. Pek çok Fransız dizisinde rol almış.  Keza babayı oynayan François Marthouret de öyle. Büyük ihtimalle kullandığı sanatçılarla televizyondaki sitcom şovlara doğrudan atıfta bulunmayı hedeflemiş Ozon.

Cine en tu cara: Sitcom - 1998

Film içeriğindeki komediyle doğru dozajda dengelenmiş erotizmle zaman zaman şaşırtıyor da seyirciyi. Ama seyri oldukça keyifli bir yapım ve yönetiminden ışığına, ses tasarımından görüntülerine kadar her kısımda özenilmiş, değerli bir film.

 

GÜMÜŞ KENT

(Silver City, John Sayles, 2004)

Mitsel bir “Yeni Batı”yı arkaplanına alan, bir politik kampanyayı izleyen bir hiciv. Aday Pilager, çevresel bir siyasi reklamda kendii bir cesetle bulur. Onun kampanyasını idare eden Chuck Raven, eskiden idealist bir gazeteciyken artık özel dedektiflik yapmaya başlamış olan Danny O’Brien’ı cesetle Pilager ailesinin düşmanları arasındaki bağlantıyı bulması için tutar. Danny’nin araştırmaları onu karmaşık olaylar örgüsünün içine çekecektir.

John Sayles Picture

Filmin 1950 New York doğumlu yönetmeni, John Sayles, parlak çocuk olarak 9 yaşından önce roman okumaya başlamış. 1972’den itibaren pek çok mavi-yakalı işinde çalışmış, Boston’da bir fabrikada iş bulma umuduyla. Bu süreçte öyküler yazmaya başlamış. ’70lerin sonunda, düşük bütçeli filmler üreten Roger Corman’ın yanına senarist olarak girmiş. Oradaki kazancını biriktirip, arkadaşlarından da yardım alarak, Return of the Secaucus Seven (1979)filmini çekmiş 25 günde. Film bir hite dönüşse de, tekrar film yapmak için para bulamamış, çünkü filmleri üzerinde tam söz hakkı istiyormuş.  Baby It’s You (1983), Sayles’in stüdyo kontrolünde yaptığı tek film. 1983’te elde ettiği bir gelirle The Clan of the Cave Bear (1986), Enormous Changes at the Last Minute (1983) filmlerini yazmış ve bu da ona istediği filmleri çekme şansı vermiş. Lone Star (1996), Sayles’i üst sınıf Amerikalı yönetmenlerin arasına koymuş. Bu ve diğer filmlerinde yönetmenin sosyal farkındalık öykülerine yöneldiği görülür. Bölgesel kültürler, ulusal değerler ve bugünün Amerikası gibi meseleler üzerinde durmuş. Passion Fish (1992) ve Lone Star’la iki Oscar adaylığı, Limbo (1999) ile de Cannes’da aldığı bir başka adaylık var.

Chris Cooper in Silver City (2004)

Başroldeki Chris Cooper, tutulan bir tv yıldızıyken,  1995’te Pharaoh’s Army ile sinemaya geçmiş. Beyazperdede asıl şöhreti 1996’daki Lone Star ile yakalamış.  Oyuncuyu en son 2019’daki Küçük Kadınlar’da görme fırsatı bulduk.

Richard Dreyfuss, Billy Zane, and Chris Cooper in Silver City (2004)

Filmde Richard Dreyfuss, Tora Birch, Tim Roth, Maria Bello, Billy Zane, Kris Kristofferson gibi pek çok yıldız isim rol almış.  Sayles, senaryoyu yazdığı gibi kurguyu da yapmış.

 

YAN TARAFA

(Sideways,Alexander Payne, 2004)

Sideways (2004)

Arkadaşı Jack’in düğününden bir hafta evvel, sağdıcı Miles ve müstakbel damat, bir haftalık eğlencei rahaylama ve elbette şarap içme gezisi olarak şarap işlenen kırsala vururlar kendilerini. Miles, şarap uzmanıdır ve Jack’e iyi şarap nasıl anlaşılır öğretmek için elinden geleni yapar. Jack’in tüm umursadığıysa içmek ve dağıtmaktır, şarap mahzenlerinden birinde çekici Stephanie ile karşılaşınca olaylar karışır. Miles, yazmada başarısız olmuş bir İngilizce öğretmenidir. Henüz eşinin kendisini boşamasını ve tekrar evlenmesini kabullenememiştir ve bir yayıncıdan bir türlü gelme bilmeyen yanıtı bekler. Miles, Stephanie’nin arkadaşı Maya ile tanışınca yeni bir hayata başlama fırsatı yakalar ama Jack’in evlenmek üzere oluşu bu şansı kaçırmasına sebep olacakmış gibi görünür.

Alexander Payne Picture

Filmin yönetmeni Payne, aynı zamanda bir yapımcı ve senaristtir. 1961’de Omaha, Nebraska’da doğmuştur. Yunan ve Alman karışımı bir aileden gelen Payne, Stanford Universitesine giderek İspanyolca ve tarih öğrendi. Ardından sinema eğitimi için UCLA Film School’a devam etti. Tez filmi Sundance film festivalinde gösterilince, Miramax tarafından Citizen Ruth’u (1996) yazıp çekmesi için desteklendi. Payne, filmleri üzerinde senaryodan oyuncu seçimine kadar kontrolü elinde bulunduran bir yönetmen. Bizde özellikle 2002 yapımı Schmidt Hakkında ve 2011’deki George Clooney’li Senden Bana Kalan’la biliniyor.

Paul Giamatti PictureThomas Haden Church Picture

Sideways (2004)

Filmde Miles’ı Paul Giamatti, Jack’i de Thomas Haden Church canlandırıyor. Giamatti, harika bir karakter oyuncusu olmasının yanında iyi de bir komedyen olarak Past Midnight (1991), Mighty Aphrodite (1995), Donnie Brasco (1997), Truman Show (1998), Craddle Will Rock (1999), American Splendor (2003), Lady in the Water (2006) gibi filmlerde yer aldı. Church ise aslen bir televizyon yıldızı. Sinemada ise Spanglish (2004), Spider-Man 3 (2007), Killer Joe (20119, Daddy’s Home (2015) vb filmlerde göründü.

Virginia Madsen PictureSandra Oh Picture

Virginia Madsen, Thomas Haden Church, Paul Giamatti, and Sandra Oh in Sideways (2004)

Maya ve Stephanie’yi ise Virginia Madsen ve Sandra Oh canlandırıyorlar. Madsen da aslında Church gibi bir tv yıldızı. Bizde ençok 1992 yapımı korku klasiği Candyman, 1995 yapımı The Prophecy ile tanınıyor. O da bir televizyon yıldızı olmakla beraber, Blindness (2008), Catfight (2016) gibi az ve öz, iyi filmlerde görünmüş.

Thomas Haden Church, Paul Giamatti, and Sandra Oh in Sideways (2004)

Filmin En İyi Uyarlama Senaryo Oscarı (Rex Pickett’in romanından uyarlanmış) var. Ayrıca katıldığı festivallerden 123 ödül, 90 adaylık kazanmış.

 

KALDIRIM ÇOCUKLARI

(Sciuscia / Shoeshine,Vittorio De Sica, 1946)

Sciuscià (1946)

Roma yakınında bir yolda, atakkabı boyacısı çocuklar koşan atları izlerler. Oğlanlardan ikisi, öksüz Pasquale ve onun daha küçük arkadaşı Giuseppe, at sürmektedir. İkisi sürecek kendi atlarını almak için para biriktirir. Giuse’nin çok daha büyük ağabeyi Attilio ile ve onun tiber’de bir bot işleten karanlık arkadaşıyla tanışırlar. Bir komisyona karşılık olarak, çocuklar bir falcıya karaborsa mal getirmeyi kararlaştırırlar. Kadın ödediği anda, Attilio’nun çetesi birden, polis gibi davranarak, orayı basar ve kadını hırpalarlar. Attillo’dan alacakları ödemeyle ata verecekleri parayı tamamlayacaklardır. Falcı, Pasqua ve Giuseppe’yi tanır. Kalabalık bir ıslahaneye atılır ve birbirlerini kaybederler. Giuseppe, hücresinde yaşlı bir kadın olan Arcangeli tarafından zorlanır. Sorgu esnasında, Pasqual Giuseppe’nin ağabeyini öter. DAvaalrı belirsiz bir sona ilerlemektedir.

Vittorio De Sica Picture

De Sica (1901-1974), Napoli’de büyüdü ve fakir ailesine destek olmak için bir ofis memurluğuna girdi. Oyunculuğa ilgi duydu ve 1923’te bir tiyatro grubundayken ilk perde deneyimini yaşadı.  1920lerin sonunda artık İtalyan tiyatrosunda başarılı bir idoldü ve bu başarıyı İtalyan sinemasında da, çoğunlukla da hafif komedilerde sürdürdü. 1940’ta mütevazi komediler yaparak yönetmenliğe başladı. Ancak 1944 yapımı beşinci filmi Çocuklar Bize Bakıyor / I bambini ci guardano ile aktörleri, özellikle de çocukları yönetme konusunda ne kadar yetkin olduğunu kanıtladı. Bu aynı zamanda yazar Cesare Zavattini ile yaptığı ilk filmdi ki onunla Kaldırım çocukları (1946) ve Bisiklet Hırsızları (1948) filmlerini de yapacaklardı.  Umberto D. (1952) filminin gişede yatmasından sonra, kamera arkasına daha az geçerek, hafif işler yönetmeye başladı. Dün, bugün, yarın (1963) ile bir Oscar daha kazanmasına rağmen, büyük yönetmenlerden biri olduğu dönem artık kapanmıştı. Ancak, ölmeden önce kendisine bir Oscar daha kazandıran Il giardino dei Finzi Contini (1970), ve son filmi Una breve vacanza (1973)’yı yaptı. Akciğerlerindeki bir kistin alınması esnasında öldü.

Paola Borboni, Franco Fabrizi, Franco Interlenghi, and Leonora Ruffo in I vitelloni (1953)

(Franco Interlenghi, ortadaki, trençkotlu)

Pasquale’ı canlandıran Franco Interlenghi (1931-2015), neredeyse ölümüne kadar televizyonda ve sinemada çalışmayı sürdürdü. Fellini’nin Aylaklar’ında (1953), Mankiewicz’in Çıplak Ayaklı Kontes’inde (1954), hatta Tinto Brass’ın Miranda’sında (1985) izledik onu.

1933 Roma doğumlu olup Giuseppe’yi oynayan Rinaldo Smordoni ise bu filmden sonra iki filmde daha görünüp sonra sinemadan uzaklaşmış biri.

Sciuscià (1946)

En İyi Orjinal Senaryo dalında Oscar adaylığı olan film, İtalyan sinemasının klasikleri arasında.

 

ŞÜPHENİN GÖLGESİ

(Shadow of a Doubt, Alfred Hitchcock, 1943)

Charlotte “Charlie” Newton, evdeki ailesi ve küçük kız kardeşiyle sürdürdüğü hayattan sıkılmaktadır. Heyecanlı bir şeyler olmasını umar ve ihtiyaçları olan şeyi bilmektedir: sofistike ve çok gezen dayısı Charlie Oakley’in ziyareti! Charlie Dayı’nın bir süre için onlara geleceğinin haberi onu heyecanlandırır. Charlie Oakley halk arasında söylentilere neden olur ve Kadın Kulübü’ndeki hanımları etkiler. Charlotte onun garip davranışlarını algılamaya başlar; mesela zengin dullarla evlenen playboy haberlerini kesmektedir. Onun hakkında sorular soran iki yabancı çıkageldiğinde, sevgili dayısı hakkında kötü şeyler düşünmeye başlar.

Alfred Hitchcock and Alma Reville in Shadow of a Doubt (1943)

Hitchcock’tan başka filmler vesilesiyle uzun zuzn bahsetmiştim Yönetmenin Gordon McDonell’ın bir öyküsünden perdeye uyarladığı bu filmi, filmografisinin nispeten bizde az bilinen bir örneği. Ama Hitchcock, her filminde olduğu gibi burada da gerilimi üst düzeyde tutmayı başardığı usta işi sahneler yaratmış. Ancak film zamanında kötü bir gişe bırakmış.

The Grisly Gorilla Man Murders of Earle Leonard Nelson

Film, gerçek bir seri katil olan ve 1920lerde dul kadınları avlayan Earle Leonard Nelson’dan esinlenerek öykülenmiş.

Joseph Cotten in Shadow of a Doubt (1943)

Dayı’yı oynayan Joseph Cotten (1905-1994) aslında Hitchcock’un ilk seçimi değilmiş. William Powell’ı istemiş, ancak o esnada aktör başka bir firmaya bağlıymış. Cotten da fena bir seçim değil aslında ve onun soğuk yüz ifadesi filme çok şey katmış. Oyunculuk hayatına tiyatro ile başlayan Cotten, 1937’de dahil olduğu sinemada adını 1941 yapımı Yurttaş Kane ile duyurmuş. 1981’e kadar kariyerine sinema, televizyon ve tiyatroda kesintisiz devam eden Cotten geride  The Magnificient Ambersons (1942), Journey into Fear (1943), Gaslight (1943), Doel in the Sun (1946), The Third Man (1949), Othello (1951), Niagara (1953), Touch of Evil (1958), Hush Hush Sweet Charlotte (1964) gibi klasikler bıraktı.

Teresa Wright in Shadow of a Doubt (1943)

Charlotte’u canlandıran Teresa Wright ise (1918-2005) 1941’de The Little Foxes ile girdiği sinemada 27 filmde boy göstermiş, sayısız televizyon yapımında yer almış bir aktris. Önemli filmleri arasında Mrs. Miniver (1942), The Best Years of Our Lives (1946), Pursued (1947), The Men (1950), The Actress (1953) gibi yapımlar var.

 

İKİ YÜZLÜ ADAM

(Seconds, John Frankenheimer, 1966)

Seconds (1966)

Orta yaşlı banker Arthur Hamilton’a eski arkadaşı Charlie’den telefon aldığında, tamamen yeni bir hayat sürme şansı verilir. Tek sorun Charlie’nin ölü biliniyor oluşudur. Hamilton, neticede onu ölü gösterecek ve ona yeni bir görünüm ve hayat sağlayacak olan şirketle tanışır. Fiziki değişim ameliyatından ve aylar süren eğitim ve psikoterapi sonrası, Hamilton, dünyaya sanatçı Tony Wilson kimliğinde döner. Malibu’da harika bir evi ve hizmetçisi, ona uyum için yardımcı olacak asistanı vardır. Umduğu hayatın tam da istediği gibi olmadığını anlar…

John Frankenheimer in Year of the Gun (1991)

David Ely’nin romanından uyarlanan filmi çeken John Frankenheimer (1930-2002), 1954’te televizyona diziler çekerek başladığı yönetmenlik kariyerinde ilk uzun metrajı The Young Savages’ı 1961’de yaptı.  1962’de Birdman of Alcatraz ile müthiş bir çıkış gerçekleştirdi. Sonra başarılı işler birbirini izledi: The Manchurian Candidate (1962), SEven Days in MAy (1964), The Train (1964), The Fixer (1968), The Horsemen (1971), The Iceman Cometh (1973), Black Sunday (1977), Year of the Gun (1991)

Rock Hudson in Seconds (1966)

Rock Hudson in Seconds (1966)

Başroldeki Rock Hudson (1925-1985), 1948’de sinemaya girdi. Çıkışını yapacağı Magnificient Obsession’a (1954) kadar irili ufaklı roller aldığı 26 filmde oynadı. Yer aldığı klasikler arasında All that Heaven Allows (1955), Written on the Wind (1956), Giant (1956), Something of Value (1957), A FArewell to Arms (1957), Pillow Talk (1959) bulunuyor. ’70lerin sonlarından itibaren televizyona yönelen Hudson, pek çok başarılı dizide yer aldı. Giant ile 1 Oscar adaylığı var.

Rock Hudson and Richard Anderson in Seconds (1966)

Zamanına göre hayli ilginç bir nevi bilimkurgu olan yapım gerçekten ilgi çekici.

 

KIZIL ÇARİÇE

(The Scarlet Empress, Josef von Sternberg, 1934)

The Scarlet Empress (1934) movie poster

Almanya’nın genç prensesi Sophia, İmparatoriçenin oğlu, yarım akıllı grandük Peter’le evlenmek üzere Rusya’ya getirilir. Hüküm süren İmparatoriçe asil kanı sağlama almak ister. Sophia kocasını sevmez, ama Rusya’yı sevmiştir ve Rus askerlerine deli olmaktadır. Alelacele bir oğlan çocuğu doğurur ki babasının kimliği şüphelidir, ama bu durum kimseyi şüphelendirmez.  YAşlı İmparatoriçe öldükten sonra, Sophia askerlerin yardımıyla bir darbe gerçekleştirir, Peter’den kurtulur ve Büyük Katerina olur.

Gifts from Marlene Dietrich and Vivien Leigh to Legendary Filmmaker |  Watches | Books | Sotheby's

Josef von Sternberg’in (1894-1969) çocukluğu Viyana ve New York arasında gidip gelmelerle geçti. Eski bir asker olan babası, ailesine iki şehirde de bakamadı. Liseden zorla alınan von Sternberg, bir süre şapka aksesuarları satan bir dükkanda çalıştı. A chance meeting in Prospect Park, Brooklyn’deki şanslı bir tanışma, onu sinema işne taşıyacaktı. 1916’dan 1920lerin başına dek bir yönetmen yardımcısı olarak çalıştı. Birkaç bin dolar gibi mütevazı bir bütçeyle çektiği The Salvation Hunters (1925) ile kendini eleştirmenlerin gözünde de, gişede de kanıtladı. Sonraki birkaç yıl başarıyı da başarısızlığı da gördü; hatta Charlie Chaplin’i bile yönetti, ama film tutmadı. Ticari patlamayı, prototip nitelikte bir Hollywood gangster filmi olan Underworld (1927) ile yakaladı. Güçlü aktör Emil Jannings ile çalıştığıWith The Last Command (1928), ile von Sternberg dünya sinemasının en gözde oyuncularıyla çalışacağı bir döneme girdi. Der blaue Engel (1930) filmiyle film kariyeri de kişisel yaşamı da değişiverdi. Jannings ve yapımcı Erich Pommer tarafından Almanya’nın ilk büyük sesli filmini yapması için seçildiğinde, von Sternberg başroldeki Lola Lola karakteri için bir kumar oynayarak Marlene Dietrich ‘i seçti. Von Sternberg-Dietrich hikayesi, hem perdede (onunla altı film yaptı) hem de dışında (kadının aşıklarındandı ve onu en çok seveniydi içlerinde) sürdü. Yönetmenin hollywood filmleri güçlü öğelerine karşın seyirci tarafından dramatik yönden durgun bulundular. Öyle ya da böyle, von Sternberg iki kere Oscar adayı oldu, çeşitli festivallerde adaylıklar, onur ödülleri aldı.

Josef von Sternberg: the man who made Marlene sparkle

Başroldeki Marlene Dietrich’in (1901-1992) babası bir polis memuruydu ve ona tam bir askeri hayat yaşattı. Marlene okulda “yatak odası gözleri” ile ünlüydü ve ilk aşk maceralarını bu döneminde yaşadı; okuldaki bir profesör onun yüzünden kovuldu! 1920ler Almanyası’nda kabare sahneleriyle tanıştı; zamanla kabare şarkıcısı oldu. 1924’te evlendi ve her ne kadar o ve Rudolf Sieber birlikte 5 yıl geçirdilerse de, onun ölümüne dek evli kaldılar. Bir düzine kadar sessiz filmde giderek dahha önemli rollere yükseldi. 1929’da,  Josef von Sternberg onu Berlin’de bir kabarede gördü ve bir deneme çekiminden sonra ona Der blaue Engel (1930) filminde rol verdi (ve böylece Marlene, von Sternberg’in sevgilisi oldu). BU filmin başarısı üzerine, von Sternbergonu derhal Hollywood’a götürüp, Yanık kalpler (1930) filmiyle dünyaya tanıttı ve onun tüm filmlerini yapmak üzere kontrat imzaladılar. Bir dizi başarılı iş sonrası, Marlene zamanının en yüksek ücreti alan aktrisi oldu, ama o dönemin ikinci yarısında filmleri aynı başarıyı göstermedi. O da avrupa’ya döndü ve eski jönlerle aşklar yaşadı. 1939’da, James Stewart ile bir westernde oynaması için teklif aldı ve tereddütle kabul etti. Film, Destry Rides Again (1939) idi ve başarılı oldu. 2. Dünya Savaşı’nda askerlere moral vermek amacıyla turneler düzenledi (artık bir Amerikan vatandaşıydı) ve savaştan sonra,sinemasal hayatını sınırlandırdı. Ama şarkıcı kariyeri yükselişe geçti ve turneler sonrasında Broadway’e kadar çıktı. Bu başarı alkolü de beraberinde getirdi ve sonunda bacağını kırdı. Hayatının son yıllarında münzevi, hasta bir yaşam sürdü.  Although the last 13 years of her life were spent in seclusion in her apartment in Paris, with the last 12 years in bed, she had withdrawn only from public life and maintained active telephone and correspondence contact with friends and associates. 1930’daki Morocco ile bir Oscar adaylığı oldu.

The Scarlet Empress (1934) | UCLA Film & Television Archive

Film, von Sternberg-Dietrich birlikteliğinin Mavi Melek ile birlikte en önemli yapıtlarından bir diğeri sayılıyor. Etkileyici sinematografi bir yana, Dietrich’in can alıcı güzelliği fotoğraf fotoğraf filmden dışarı taşmakta.

The Scarlet Empress Blu-ray - Marlene Dietrich

Film, Büyük Katerina’nın kendi günlüklerinden derlenmiş bir hikaye olarak Manuel Komroff tarafından senaryolaştırılmış.

 

YARALI YÜZ / YÜZÜ DAMGALI ADAM

(Scarface, Howard Hawks, 1932)

Yaralı Yüz (film, 1932) - Vikipedi

Johnny Lovo, eski lider Büyük Louis Costillo’nun öldürülmesinin ardından Chicago’nun diğer yakasındaki içki yolsuzluğu örgütünün başına geçer. Johnny, Büyük Louis’nin korumasıTony Camonte’yi yanına alır. Tony, Johnny’nin sağ kolu haline gelir ve kendisinin ve Johnny’nin yoluna çıkan kimse onu  öldürmekten çekinmez. Tony, Johnny’den büyük düşündüğünden ve herhangi bir şeyden korkmadığından, Tony, Johnny’nin emirlerini dinlemek yerine zamanla kendi kararlarını uygulamaya başlar, özellikle de kuzey yakadaki İrlandalı O’Hara’yla (ki Johnny ondan korkar) iş yapmaktan uzak durur. Tony’nin öldürme güdüsü ve yaydığı korku, onun güneyi tutmasını sağlar ve Tony tüm kenti kontrol eder görünür. Tony’nin eylemleri yollarının ayrılmasına neden olacaktır…

Museum of the Moving Image - Programs - The Complete Howard Hawks

Filmin yönetmeni Howard Hawks (1896-1977), yaptığı sert filmlerele, özellikle de John Wayne2li westernlerle öne çıkan, Hollywood’un önde gelen yönetmenlerinden biri. Kariyeri boyunca yaptığı 47 filmden çoğu klasikler arasına girmiş durumda. Bringing Up Baby (1938), His Girl Friday (1940), Sergeant York (1941), To Have and Have Not (1944), The Big Sleep (1946), Red River (1948), Monkey Business (1952), Rio Bravo (1959), El Dorado (1967) bu klasiklerden ilk ağızda sayabildiklerimiz.

From Coney Island to Mandwa: The chequered journey of Scarface –  Amborish.com

Tony’yi oynayan Paul Muni (1895-1967), Avusturya-Macaristan İmparatorluğunda doğdu. Ailesi Yahudiydi. Paul, New York ve Cleveland halk okullarında okudu. 1908’de New York’taki the Yiddish Art Theatre’da çalıştı 4 yıl boyunca ve ardından 1926’ya kadar başka Yiddish tiyatrolarında yer aldı. O yıl, “We Americans” adındaki ilk İngilizce oyununa çıktı. 1927-28’de pek çok oyunda yer aldı ve 1928’de Fox’a girdi. Sonrasında oynayacağı roller için Hollywood ve Broadway arasında mekik dokuyacak ve zamanının en önemli aktörlerinden olacaktı. Körleşmeye başlaması ve başka sağlık sorunları onu son filmi olan Son Kızgın Adam (1959) sonrası sinemadan kopardı. The Story of Louis Pasteur (1936) ile aldığı bir Oscarı var. Başka 5 adaylık daa elde etmiş bu dalda. AYnı filmle Venedik’ten de ödül almış.

Boris Karloff

Film, Armitage Trail’in kitabından Ben Hecth tarafından senaryolaştırılmış. Boris Karloff’un da sürpriz bir performansla filmde yer aldığını belirtmeliyim.

Scarface"in Yeniden Çevrimini "Luca Guadagnino" Yönetecek - Haberler -  Beyazperde.com

Amerikan sinemasının klasik hikayeleri arasına giren öykü, 1983’te Brian de Palma tarafından da ele alınmış ve başrolleri Al PAcino ve Michelle Pfeiffer paylaşmıştı. Romanın en fazla bilinen versiyonu aslında bu modern aktarım.

Yönetmen Koltuğu: Luca Guadagnino - Pera Sinema

Sevilen hikayenin en son versiyonu Coen Kardeşler tarafından yazılmış ve Luca Guadagnino (Call Me By Your Name, 2017) tarafından yönetilmekteymiş. Coenlerin hikayeye nasıl bir boyut kattıklarını izleyip göreceğiz.


Yakında, BİR MÜHENDİSİN SİNEMA EĞİTİMİ perdelerinde! İşte gelecek programlardan seçmeler:

SANJURO

THE SAND PEEBLES

SALEM’S LOT

ROSENCRATZ AND GUILDENSTERN ARE DEAD

ROLLERBALL

THE ROCKY HORROR PICTURE SHOW

THE RETURN OF THE LIVING DEAD

RE-ANIMATOR

THE REALM OF THE SENSES

RABID DOGS

QUAI DES ORFEVRES

PURPLE NOON

POSSESSION

THE POSEIDON ADVENTURE

POPEYE

THE PORNOGRAPHERS