Kısa Film Deneyimi -3-

Dedeyi oynayan amcanın ezberi iyi değildi ve oyununa yansıyordu. Bu yüzden onun konuşmalarını stok görüntülere yaymak durumunda kaldık. Mesela, aslında sessiz çekmek istediğim, mutfaktaki gelin ve kaynana sahnesinin üzerine bu laflardan bindirdik.
Neticede, türlü aksaklıkların da sayesinde, 3 dakika planlanan filmin çekimleri bütün güne yayılmıştı! İki kere market yaptık, çay yapmaya zaman olmadığı ve aslında çayımız da olmadığı için, marketten aldığımız soğuk çayları demliğe doldurup servis ettirdik geline.
Fildeki asker kıyafeti benim yirmi küsür yıl önceki asteğmen kıyafetimdi. Onu bulmam büyük şanstı, çünkü çekimlere iki hafta kalana kadar asker kıyafeti temin edememiştik. Bir pazar annemi aradığımda öylesine lafı geçince, Yazlıktaki dolapta benim kıyafetlerimin durduğunu söyledi kadıncağız. Anacığım senelerce saklamış onları, şapkam da dahil!
Neyse, çekimler bitti, dağıldık. Montaj için bir türlü biraraya gelemedik ve teslim tarihini kaçırdık. O esnada ne çektiğimizi soran dostlara “Babalar ve Oğullar” deyince “Turgenyev mi çekiyorsunuz lan?!” diye dalga geçtiler. Bu alay tatsızlaşmaya başlayınca, filmin adını GÖLGELER olarak değiştirdik.
Televizyon sahnesinde alet antene bağlı olmadığı için televizyon gürültüsü yoktu orjinalde. Dedenin küçük oğlu zaplayıp duracaktı genel planda. Youtube’dan televizyom gürültüleri yükleyip montajda kullandık, ama çocuğun zaplamasına bir türlü denk getiremiyorduk. Nihayet bir Susam Sokağı -Edi ile Büdü bölümü ile bir de Kara Şimşek parçası bulduk ve işledik. Zap senkronu başarılıydı.
Sondaki bebeğin yürüyüşü için bir müzik kutusu melodisi istiyordum; onu da youtube’dan bulduk. Çocuğun hareketlerine ve sondaki şapka şakalaşmasına çok güzel uydu melodi. Mutluydum.
İşte ilk kısa film deneyimim böyle. Mükemmel bir sonuç elde ettiğimiz söylenemez, ama harika bir deneyim oldu. Bir: Asla çocuk oyuncuyla çalışma; İki: çekimden önce bir gününü mutlaka hem okuma, hem de oyun provasına ayır; Üç: Mümkün olduğunca kendi mekanlarını kullan ve storyboard çiz, birebir uygula. Dört ve en önemlisi: Işık ve kamera bilgini geliştir, kimseye bağımlı olma!

Edi ile Büdü

Kara Şimşek

…ve benim filmim! (şimdilik)

Kısa Film Deneyimi -2- (dünden devam)

Hesabı ödedim ve arabalara doluşup, yazlığa geçtik. Tabi, bir yandan da kara kara düşünüyorum; bütün çekim planı, storyboardlar diğer eve göre hazırlandı; bizim yazlıktaki düzense tamamen farklı.
Neyse, eve girdik ki, “Askeri getirin.”, bizim asker sakallı. “Oğlum bu sakal ne, asker dedik ya sana?” “Abi, sakalsız yüzüm çok çirkin oluyor.” Haydaaa. Diğerlerini hazırlanmaları için evde bırakıp, çcuğuarabaya attık, berbere götürdük zorla. Yoldayken de bebeğin babası arkadaşım Alper’e evin konumunu attım.
Neticede bizim “asker”i traş ettirdik, döndük. O zamana kadar Alper de gelmişti çocukla. Neyse ki gerçekten Erkek Fatma’ydı bebek ve sırıtmayacaktı.
Aylardan Şubat, ev soğuk, yazlık olduğu için doğalgaz falan yok, ısınma da yok. Millet titriyor. Biz en çok bebekten çekiniyoruz. tedbir olarak bir UFO götürmüşüm, bebeği ve bayanları onun dibinde tutuyoruz.
Dediğim gibi, evin yerleşimi ilk planladığımız evdekinden tamamen farklı olunca, yeni plan yapma ihtiyacı hasıl oldu, fakat buna zaman yoktu. Hızlı karar vermek zorundaydık. Bu yüzden de başta planladığım kesmelerin çoğundan vazgeçmek durumunda kaldım ve genel plan çok kullandık.
Onur ilave ışık kullanmakta çok ısrarcı oldu. Halbuki mekanın her tarafı pencereyle çevriliydi. Beyaz güneşlikler de zaten arkada patlıyordu, bir de bu taraftan ışık yapınca doğallık tümden yitti ve insanların ellerinin, kollarının gölgeleri birbirinin yüzlerine düştü.
Oyuncular ezbersiz gelmişlerdi; dolayısıyla replik oyunu, oyun repliği aksatıyor, bana saçımı başımı yoldurtuyordu. Bu nedenle, mecburen, her bir planı en az dörder defa çektik, ki bu da aralarında, nisbeen, en doğal kalanları seçip, montajda kullanma şansı verdi bize.
Siz siz olun, hele ilk filminizde, çocuk oyuncuyla çalışmayın.Yorucu oluyor. Bir de bizim küçük yıldızımız Ece 1,5 yaşında; “Yürü,” dersin yürümez, “Şöyle yap,” dersin, yapmaz. Dedenin onu yere bıraktığı ve çocuğun da yürümeye başladığı bir sahne var. Adam çocuğu bırakıyor, çocuk gitmiyor. Enfazla tekrarı bunda yaptık. En son amca çocuğu ittirmek durumunda kaldı!
Baktık ki çocuk yürümüyor, “Yat!”dedim kamerayı kullanan Onur’a. Onur’un gözü oldu çocuk, yürüdü. Yine düşmesi lazm bir sahnede, çocuğun babası orada, çekip kıçüstü oturtacağız, ama yapamıyoruz! En son yine Onur’u bebek yapıp düşürdük…
Bebeğin gelip en son babasının dizine yapıştığı bir sahne var, bir türlü tutturamıyoruz. En son bebek kendiliğinden şöyle bir şey yaptı: Gitti, asker şapkasını aldı ve başına taktı. Hemen Onur’a döndüm: “Çektin mi lan?” “Çektim abi.” Planladığımdan daha iyi olmuştu.
Bayan oyuncular bana hiç zorluk yaşatmadılar. Onların sahnelerini ikişer tekrarla tamamlamayı başardık. (Arkası ve hikayenin sonu yarın)

Kısa Film Deneyimi -1-

Yıllardır sinema üzerine çeşitli dergilerde ve on yılı aşkın bir zamandır da Sekans’ta (www.sekans.org) yazıyorum. Teori bir yere kadar. Hani bir adamı eleştrirsin, eleştirirsin de, “Buyur sen yap,” dediğinde elin ayağına dolaşır, çünkü yaptığın sadece eleştirmektir. Eleştirdiğin o konuya, sanat dalı olsun, mesleki başka bir dal olsun, somut bir katkıyı ancak uygulamaya geçtiğinde sağlayabilirsin.
Neticede ben de zamanının geldiğine karar verdim ve film yapımına soyundum. Uzun metraj senaryolarım vardı, ama buna henüz gücümüz yetmezdi. Ben de aslında çok da araştırmadığım bir yöne, kısa filme yoğunlaştım. Yazdığım birkaç senaryonun içinden birinde fikir birliğine vardık ekibimle. Hedef mümkün olduğunca fazla üretim yapmak ve festivaller, gösterimler, youtube kanalları aracılığıyla kendimizi tanıtmaktı. Çoğu kişi de böyle yapıyor, filmlerine finansmanı bu şekilde sağlıyordu.
Ekibim tecrübesiz sayılmazdı. Ben yıllardır senaryo çalışmaları yapıyordum, teorik de olsa film yapımı üzerine kaba bir bilgim vardı. Görüntüleri alacak olan Onur Erdoğan, daha önce kısa film denemeleri yapmış, kameralardan, ışık ve sesten anlayan bir arkadaştı. Diğer arkadaşları (dördü hariç) yerel bir tiyatro olan TİYATRO KUM’un oyuncularından bulmuştuk.
Filme çekmeye karar verdiğimiz senaryomun adı BABALAR VE OĞULLAR’dı. Film Arası Dergisi’nin açtığı bir yarışma tam da bu hikayeye denk gelmişti: Aile ve Bireyselleşme. Benim öyküm de ataerkil, topluca yaşayan bir geniş aileden ayrılıp, kendi evini kurmaya karar veren bir gençle ilgiliydi. Gencin askerliğinin bitmesine birkaç ay kalmıştır. İzne gelir. İzinde ne karısıyla başbaşa kalabilir, ne de askerde olduğundan neredeyse hiç görmediği oğluyla hasret giderebilir. Çeşitli diyaloglar sonrasında zar zor, babasına durumu açar ve ortam buz keser. Askerin daha henüz ayaklanmış minik oğlu da yürüyerek, düşe kalka babasına gelir.
Film için bir evbulundu. O eve göre storyboard hazırladım. Kare kare planlamıştım çekimleri. Lakin (şartlar öyle gerektirdiğinden) yarışmaya bir hafta kala gerçekleştirmeye hazır olduğumuz çekimlerin hemen ertesi günü, evin müsait olmayacağını öğrendik. Beni bir telaş almıştı başta, ama bizim yazlık boştu ve hikayeyi oraya uyarlayabilirdim. Ama çekim planı yapmaya zamanımız kalmamıştı.
Onur, dedeyi oynayacak adamı ve onun kardeşini oynayacak kişiyi bulmuştu dışarıdan. Ben de babaanneyi oynayacak bayanla, bebeği bulmuştum.
Çekim sabahı ekibi topladım, sahilde bir lokantada kahvaltı verdim onlara. Kahvaltı esnasında da bebeğini getirmesi için anlaştığım, çalıştığım yerdeki bir arkadaşın çocuğu getirmesini bekliyorduk ki, telefonum çaldı. Çocuk gece hastalanmıştı, yani getiremiyordu arkadaş. Hemen konuklarıma yalvararak acele bir erkek bebek bulmamız gerektiğini, telefonlara sarılmalarını söyledim. Bir yarım saat sonra aranan bebek bulunmuştu: Meslektaşım Alper Aydemir’in kızı Ece! Yahu karakter erkek! Alper, abisinin kıyafetlerini giydirince olur Erkek Fatma diyerek rahatlattı beni… (Arkası yarın)

     

Kahramanla Özdeşleşmek

Küçükken süper kahraman filmlerine ya da daha çok karate filmlerine gittiğimizde, film çıkışı birbirimize o filmlerde gördüğümüz numaraları yaparak eve dönmek çok eğlenceliydi. Bazen sokak oyunlarımıza da adapte ederdik bu durumu. Hani Süpermen olmak zor, uçamıyor insan (!), ama bir Jackie Chan, bizim o zamanki ağzımızla bir Buruş Li, daha ulaşılabilir bir hedefti çocuk aklımızda. Öyle ya, atlıyor, zıplıyorduk. Küçük sıyrıkları vurukları tolere ediyordu bedenlerimiz.
Sonra (ne yazık ki) büyüdük bir gözümüz arkaya bakarak, “ulan çocukluğumun elini yakalasam kopmam belki ondan,” diyerek, beyhude bir çabayla. Yıllar o denli çabuk süpürüp götürüyor ki sizi siz yapan pek çok şeyi, takip de edemiyorsunuz bu yitişi.Kahramanlarınız değişiyor.
Film seyretme eylemi, seyirci kendisini öyküdeki bir karakterle özdeşleştirebildiği ölçüde anlam kazanır. Aksi takdirde filmden hiçbir şey kalmaz sizde. Bunu başarabilen filmler, filmdirler. Batman, Kara Şövalye‘yi düşünün (Dark Knight, Christopher Nolan, 2008). Yönetmen neyi başarıyordu orada? Batman’ın dramına paralel olarak, kötü adam Joker’in de dramını veriyordu ve beklenmeyeni yapıp, sizin Joker’le, kötü adamla özdeşleşmenizi sağlıyordu. Çünkü filmdeki asıl renk oydu (Heath Ledger) ve rasyonel karakterde, evet, sadece Jokerdi!
Bizim sinemamız bütünüyle kahraman öyküleri üzerinden geliştiği için, bu dururmu sağlam bir çizgiye oturtmayı başarmış, kendi seyircisini bulmuştur. Sadık bir seyircidir bu. Değil mi ki on yıllar sonra o filmlerin televizyonda her gösterilişi reytingleri topluyor? Yımaz Güney’in, Cüneyt Arkın’ın sevilmesi bundandı; onlarla özdeşleşir, birlikte acı çeer, filmin sonunda birlikte intikam alırsınız… Bugünkü sinemamızın da asıl ihtiyacı olan şey bu…

Buruş Li’miz

Cüneyt Arkın

Jackie Chan

Çirkin Kral Yılmaz Güney

Babamın kucağında ben… işte o elini hiç bırakmamak istediğim küçüklüğüm…

HAREMDE DÖRT KADIN

“Tarihten kaçmak, namustan, doğruluktan, bilgiden kaçmaktır.”

“Büyük bir tarihi olmayan, böyle büyük bir tarihe dayanmayan toplumlar, hiç bir şart altında, bir büyük milli edebiyat-sanat yaratamazlar, böyle büyük bir edebiyat ve sanat yaratamadıkça da dünya edebiyat ve sanatının vardığı çizgiye katiyen ulaşamazlar.”

Kemal TAHİR

1910’da İstanbul’da doğup, 1973′te İstanbul’da yaşamını yitiren yazarımız Kemal Tahir, deniz yüzbaşı ve Sultan II. Abdulhamid’in yaverlerinden olan babasının görevleri nedeniyle ilk eğitimini Türkiye’nin çeşitli yerlerinde tamamlar. … Karagöz gazetesinde başyazarlık, Tan gazetesinde yazı işleri müdürlüğü yapar. 1938′de Nâzım Hikmet’le beraber Donanma Komutanlığı Askeri Mahkemesi’nde “askeri isyana teşvik” suçlamasıyla yargılanır. 15 yıl hapse mahkum olur. 12 yıl muhtelif cezaevlerinde yatıp, 1950’de genel afla özgürlüğüne kavuşur. Özellikle hapishane günlerindeki gözlemleri, klasikleşmiş romanlarına temel oluşturacaktır.

İlk kitaplarında daha çok köy sorunlarına eğilen yazar, daha sonra Türk tarihinin ve özellikle yakın tarihin olaylarını ele alır. Devlet Ana,Kurt KanunuRahmet Yolları KestiYorgun SavaşçıBozkırdaki Çekirdek bu kitaplara örneklerdir.

“…Gurbet Kuşları’ndan sonra bir ileri adım, bir farklı adım atmam söz konusu olduğunda tarihi-gerçekçi bir film yapmayı düşündüm. Bizi özellikle batı toplumlarından ayıran tarihi farklar nerede gözüküyor? …. Kemal Tahir’in bir ön çalışması vardı. İttihat ve Terakki’nin dört kurucusunun Tıbbiyedeki ilk toplantılarıyla başlamaktaydı hikayesi. … Tarihi gerçekçilik açısından çok ilginçti. Fakat benim yapmayı düşündüğüm şeye sığmayacak bir genişlikteydi.” (HALİT REFİĞ Düşlerden Düşüncelere Söyleşiler, İbrahim Türk, kabalcı Yayınevi, 2001, s.190-191.)

Paşa (Unutulmaz Sami Ayanoğlu. Fatih’i canlandırmasıyla bilinir) hareminde üç karısının yardımıyla giyinmektedir.

Mekan olarak özellikle dev bir konak seçilmiştir. … Paşa’nın haremden konukların alındığı odaya ilerleyişi bitmek bilmez bir geçiştir dolayısıyla. Yol boyu arap uşağın “Destur!”, komutu ile koşturarak hizaya giren uşaklar, yalının çalışanları saygıda kusur etmezler. Sıranın sonunda da haremin doktoru (Cüneyt Arkın) ve Paşa’nın yeğeni Rüştü (Tanju Gürsu) vardır.

Paşa’ya ağız yaparak yağ çeken kadınlar, onun karşısına saçları çözülü çıkan evin çalışanlarından Ruhşan’ı (Nilüfer Aydan) paylarlar. Dördüncü olarak geleceğinden şüphelendikleri odur.

Doktor Cemal, aslında Ruhşan’a aşıktır …

Hiçbir şeyden habersiz halde terzinin alındığı odaya gelen Ruhşan, burada, misafirlerin önünde sözlü saldırıya uğrar ve dayı dediği, babası yaşındaki adamı baştan çıkarmakla suçlanır.

Doktor Cemal’e kötü haberi, kıza olan aşkını bilmeyen arkadaşı Rüştü verir.

Paşa’nın dördüncü kadını istemesinin asıl sebebi çocuk sahibi olmaktır. … Bu çocuk meselesi haremin kadınlarını ahlaksız ilişkilere zorlar. Hatta Gülfem, bu amaç uğruna Paşa’nın yeğeni Rüştü ile bile birlikte olmayı kafaya koyar.

Filmde modernleşme ve alaturka karşılaşmasını, harem kadınları ile Frenk terzinin bir araya geldiği sahneler temsil eder. Bir sabah erken uyanan terzi, yalıda kadınlara bakınırken hepsinin aşağıda namaz kılmakta olduklarını görür. Günlerden cumadır ve tatildir. Kadını da çalıştırmaz ve birlikte gezmeye çıkarlar. Ona merak ettikleri Avrupai yaşantıyı sorarlar. Bir noktada konu Jöntürklere gelir ve kadınlar ürkerler. Hatta onları Osmanlı olmamakla, padişah düşmanı kaçaklar olmakla suçlarlar.

Osmanlı üzerinde İngiliz ve Alman hakimiyeti için bir mücadele sürüp gitmektedir.

Bu arada Cemal’in Jöntürk arkadaşı Emin (Önder Somer), evlerine verilen bir baskından yaralı kurtulmuş halde Cemal’e sığınır. Cemal, oraya bakılmayacağını düşünerek arkadaşını hareme saklar. Paşalar arası rekabet neticesinde eline geçen kozu kullanmak isteyen Almancı Nizamettin Paşa, adamlarını Sadık Paşa’nın yalısına göndermiştir. Paşa evini arattırmak istemez.

Ama yaralı adam ölmüştür. Paşa olay duyulursa hepsini geberteceğini söyleyerek haremi tehdit eder. Çıkar yolu kalmayan Cemal, Jöntürklerle birlik olduğunu amcasına itiraf eder. … Filmin en önemli ve bence Kemal Tahir’in birebir Türk aydınlarını sorguladığı sahnesi de burada gerçekleşir. Paşa, amaçlarının halkın, Anadolu’nun mutluluğu olduğunu anlatmaya çalışan yeğenini “Anadolu’yu seviyorsunuz da İstanbul’da işiniz ne? Niçin Avrupa’ya atıyorsunuz kapağı?”, diye çıkışır. “Yılanın başı İstanbul’da.”, diyen yeğenin bu lafı bardağı taşıran son damla olur. Paşa akrabası olduğu için sadece onu kovmakla yetinir.

Nizamettin Paşa’nın adamıyla (Hüseyin Baradan) yalı bahçesinde bir araya gelen Rüştü, Paşa’nın aradan çıkarılmasına karar verildiğini … öğrenir. Buna yardımcı olursa taltif olunacaktır. Hem Paşa’nın tüm mal varlığı ve haremi de ona kalacaktır.

… hiçbir şeyden haberi olmayan Paşa, hevesle gerdeğe hazırlanmaktadır. Doktor Cemal ise Rüştü’nün bulaştığı tertibi anlamıştır ve bunu Paşa’ya haber vermek ister. Kızı gönderip geriye döner.

Baskında çıkan çatışmada Cemal’in de yardımıyla Paşa tüm düşmanlarını alt eder. Hatta buna alet olduğunu anladığı yeğeni Rüştü’yü de alnından vurur. Harem kadınlarının “vurun şu ırz düşmanı Jöntürk’ü!”, diyerek işaret ettikleri Cemal’e silah doğrultanları Paşa durdurur ve Cemal’in gitmesine izin verir. Ama bu defa da ona iflah olmaz bir aşkla bağlı Mihrengiz Hanım karşısına çıkacak ve başkasına gitmekte olan sevdiğini böğründen bıçaklayacaktır. “Bir Jöntürk’ü öldürdüm! Padişahım çok yaşa!” nidasıyla yere kapanan Mihrengiz Hanım, gözyaşlarına boğulur. Ruhşan dışarıda, karanlıkta gözü geride, hala Cemal’i beklemektedir.

… filmin jeneriğinde senaristin kimliği geçmez. Halit Refiğ, … bunu Kemal Tahir’in özellikle istediğini, sinemada isminin anılmasını istemediğini, salt romancı olarak tanınmak istediğini belirtiyor (s. 193).

Sadık Paşa, filmde özellikle karikatürize edilmiş, ama ilginç bir şekilde filmin dramatik yapısını da (Sami Ayanoğlu’nun dengeli oyunu sayesinde) zedelemeyen bir tipleme. Padişaha sadakati söz konusu olduğunda gerçekten adı gibi sadık, ama iş takibi adına yabancılardan rüşvet almaktan da geri durmayan Paşa, aslında yaptığı çoğu şeyi kendisinin ve ailesinin namını korumak adına yapıyor. …

Filmin oyuncuları genelde iyiler ve rollerinin hakkını veriyorlar. Ama çoğu karakter o yıllar Türk Sinemasındaki ortak probleme kurban giderek iki boyutta kalıvermişler. Bunun yine dönem alışkanlıkları göz önüne alındığında mucizevi şekilde aşıldığı karakterler, haremin eskiden gelen üç kadını Şevkidil, Gülfem ve Mihrengiz Hanımlar. Bu karakterler yaratılırken ortaya konan temel unsurlar üç kadın oyuncu (sırasıyla Ayfer FerayPervin Par ve Birsen Menekşeli) tarafından öyle maharetle taşınıyor ki, onların sahneleri boyunca en ufak bir sarkma hissi geçmiyor seyirciye. Hatta özellikle Pervin Par ve Birsen Menekşeli sanat hayatları boyunca canlandırdıkları ve onlarla özdeşleşen tiplemelerin hayli dışına çıkıyorlar. Tam olarak gösterilmese de kadınladan ikisi arasında yaşanan lezbiyen ilişki de sinemamızda bir ilktir.

Haremde Dört Kadın, tam da yeni bir yüzyılın arefesinde geçer. Bu da bir anlayışın, yaşam tarzının, politikanın bitip, yenisine kapı açılmasının bir nevi metaforudur. …

Film, Türkiye’den önce İtalya’da, davet edildiği Sorrento Film Şenliği’nde gösterilir. Türkiye’deki ilk gösterimleri iç açıcı olmaz. Halk esprilere gülmez. Filmi yarıda bırakır. 1966 Antalya Film Festivali’ndeki gösterimde, daha filmin başlarında gericiler makine dairesini basıp filmi parçalarlar. Jüri göremez bile filmi. 1974’te, İsmail Cem TRT’nin başındayken televizyonda gösterilir film, iş siyasi hadiseye döner. Sorumlular hakkında soruşturma açılması gündeme gelir. Neticede film, yapımcıları açıdan ticari bir fiyasko halini alır ve hayli karalanır.

 

Günümüzden bakıldığında Haremde Dört Kadın, anlatısı bakımından, meseleyi ele alış tarzından ve ilginç oyunculuklardan kaynaklı nedenlerle izlemeyenler için cazibesini korumaktadır. Metin Bükey’in müzikleri de dönem atmosferinin yaratılmasında hayli katkı sağlar.

(Yazının tamamı için www.sekans.org sayfasını ziyaret edebilirsiniz)

Bazen Kendimize Bile Açıklayamadığımız

Çağatay Balcı kitabım “Bir Mühendisin Sinema Eğitimi” hakkında röportaj yapmak için geldiğinde, en sevdiğim üç filmi sormuştu bana. Bunlar genelde tehlikeli sorulardır, hani, “anneni mi seviyorsun, babanı mı?” gibi, hemde onların yanında sorarlar ya çocuğa. Ne diyebilir ki o anda?
Benimki de öyle işte. O filmleri cisimleştirmiyorum elbette, ama hepsi zihnimdeler ve sık sık bana, gözlerimin içine bakıyorlar. O çok ısrar edince yüreğimi yırtarak delip, sonunda üç isim verebildim ona: Vesikalı Yarim, Baba ve Hababam Sınıfı. Üçünün de ortak yönleri vardı; Yeşilçam’ın has örneklerindendiler, ne zaman bir yerlerde, bir kanalda rastlasam, zaplamayı bırakıp seyirlerine dalıyordum ve… güzeldiler işte.
“güzeldiler işte” lafına dikkatinizi çekmek isterim. Gerçekten de bazı şeyleri açıklamak çok zordur. İnsan çok okumuş, kendini yetiştirmiş olabilir, entelektüel olabilir, Ama bazı etkiler içinde hep kalır. Saydığım üç film ve daha onlarcası karşımıza çıktığında takılmamıza sebep, bize yaşattıkları duygulardır. Vesikalı Yarim’de Türkan Şoray’ın ailesi lehine İzzet Günay’ı bırakıp gittiği sahne içinizi gıcıklayacak, sizi duygulandıracaktır. Bin defa izlemişsinizdir, ama gözleriniz nemlenir. Baba’da Yılmaz Güney, Yıldırım Önal’la hapse girme pazarlığı yaparken ağlar. Daha o anın gelmesine saniyeler varken siz ağlıyorsunuzdur. Hababam Sınıfı’nın tüm esprilerini ezberlemişsinizdir. Ama İnek Şaban ya da Badi Ekrem repliğini söylemeden daha, gülmeye başlarsınız. Ezbere bildiğiniz o filmi gözleriniz neşeyle kocaman açık izlersiniz.
Bu Yeşilçam’ın başarısı ve bize onları tekrar tekrar izlettiren de modern toplumun yaşamamıza ket vurduğu hislerimizi en azından onları izlerken yaşayabilişimizdir. Sırf ağlama isteğinde olduğum fakat normalde ağlayamadığım için aslında komedi filmi olan Beynelmilel’in, tokat yediği babası Cezmi Baskın’ın elindeki nasırları kremlerken ağlayan Özgü Namal’ın bir damla gözyaşının adamın eline damladığı sahneye bakmak adına filmi DVD oynatıcıma koyarım…
Yeşilçam’la, hadi onu geçtim, filmlerle bağınızı koparmayın. Bize insan olduğumuzu hatırlatan son unsurlar onlar. Artık kitap da okunmaz olduktan sonra…

Küçüklüğümün Sinemaları

Bende sinema aşkının doğmasında TRT’nin büyük oranda payı olduğunu kabul etmeliyim. İlkokul 3. sınıfa kadar sinemaya hiç gitmemiştim. Evde benden büyük çocuk yoktu ve babam da çok yoğun çalışıyordu. Annem de bana ve kardeşlerime bakmak zorundaydı ve saire, ve saire. Sinemada ilk izlediğim film işte 1981’de, ilkokul öğretmenimizin bizi sınıfça götürdüğü Cüneyt Arkın filmi, Öğretmen Kemal’di. O gün sevdam ikiye katlandı. Kocaman perdede film izlemek tam bir şölendi!

Sonra Yusuf Amcam kız kardeşimle beni her hafta sonu sinemaya götürmeye başladı. Bazen Zeki amcam da götürürdü bizi sinemaya. Bir defasında bizi Fuar’ın karşısındaki Yıldız Sineması’nda Superman’ı seyretmeye götürdüğünü hatırlıyorum. Yusuf Amcam’la daha çok Konak Sineması’na giderdik. Konak, sanırım 90larda küçük salonlara bölünmeden önce Samsun’un en kaliteli sinemalarından biriydi. Büyük bir balkonu olan, kocaman bir salondu. Samsun’a iyi oyunlar geldiğinde de Konak’ta sahne alırlardı. Öğretmen Kemal’i orada seyretmiştik. Yıldız sonraları üç film birden sinemasına döndü, ama eskiden ailelerin gidebildiği, 1. vizyon filmler oynatan bir salondu. Ama bize uzaktı. Kendi başıma sinemaya gitmeye başladığım yıllarda da çoktan seks sineması haline gelmişti…

Sümer de Yıldız’la aynı kaderi paylaşan bir başka salondu. Düşünsenize, ben Sümer’de Çağrı’yı izlediğimi çok iyi hatırlıyorum. Konak Sineması gibi, güzel balkonu olan, düzgün bir salondu. Cüneyt Arkın’ın Emel Sayın’lı Rüzgar filmine kızlı erkekli gitmiştik. Biz ortaokuldaydık, Sümer’in afişlerinde artık Zerrin Egeliler vardı.

Zafer Sineması vardı yine balkonlu. Tütün Fabrikası’nın ilerisinde, eski Gima’nın karşısındaydı yeri. Zeki Amcam’ın arkadaşıydı sahibi. Arada biletsiz de girerdik filmlere. Amcam ve hayret ki babamla (babam o gün bizle olduğunu inkar eder ama), Üç Adam Ölecek ve Ejder’in Üç Fedaisi’nin ard arda oynadığı bir seansa girmiş, hatta filmleri locadan izlemiştik!

 

O dönemde, yani 80lerde böyle bir uygulama vardı. 1. vizyonun yanına 2. vizyon bir film daha koyar, birlikte gösterirlerdi. İlginç bileşimlerdi bunlar. Bir İbrahim Tatlıses filminin ardından bir Kemal Sunal izlerdiniz. Kareteciler İstanbul’da’yı seyretmek için adını şimdi hatırlamadığım bir Mustafa Topaloğlu filmine katlanmak zorunda kalmıştım bir keresinde. Bu 2 Film Birdenler, kaçırdığınız filmleri sinemada izlemek için güzel bir şans sunuyordu insanlara…

İlker Mutlu bendeniz

Merhaba,
Önce kendimi tanıtayım isterseniz. İlker Mutlu bendeniz. Nisan ’72’de Samsun’da doğdum. Kökenimiz Gümüşhaneli. Aslen inşaat mühendisi olup, halen hem mesleğimi icra ediyor, hem de SEKANS Sinema Kültürü Dergisi’nde (www.sekans.org) sinema yazıları yazıyorum.
FAcebook’ta da Samsun Sinema Topluluğu adında bir sayfam var.
Gerçek bir sinema sevdalısı, hatta delisi olarak bugünden itibaren sizlerle bu tutkumu bu sayfalardan gerek anılarım, gerekse sinema yazılarımla, kitabımdan alıntılarla paylaşacağım.
Hadi hayırlısı…