roman 53. fasikül

Emrah ve yardımcısı Hayri, bir meyhanede karşılıklı içip, ortada az bir meze, tabaklarında balık ve kadehlerinde rakı, dertleşiyorlardı. Balığının yanına aldığı az rokanın üstüne limon sıkarken, konuşmasına kaldığı yerden devam etti Emrah komiser. “…Eğer herkes yanlış olduğunu söylüyorsa, herkesten bir adım öndesin demektir. Eğer herkes sana gülerse iki adım öndesin demektir. Biz, kendimizi küçümsüyoruz.”

“Neden komiserim?”

“Hiçbir problemi orijinal perspektiften çözme, der müdürüm. Biz hep yanlış tarafa döndük. Kılık değiştirerek, hayatlarımızı değiştirerek, hayatlarımızı hiçe sayarak, kendimizi bizi hiçbir sonuca vardırmayacak ateşlerin içerisine attık. Bize nereyi gösterirlerse oraya bakıyoruz hep. Asıl hedefler sırtımıza sürtünerek geçip gidiyor.”

“Elde ettiğimiz tonlarca belge var. Düğmeye basacak bir el lazım sadece. Aslına bakarsanız, sizin eliniz o düğmenin üzerinde hep. Belki de bir başkası elinize bastırmalı…”

“Sana bir şey söyleyeyim mi? Çok önemli bir ipucu ele geçirmişken, onu Cemil’e kaptırma gafletine düştüm. O ise ne yaptı? Benim emeklerimi hiçe sayıp, o delili yok ediverdi!”

“Şimdi elimizde hiç mi koz yok, komiserim?”

Emrah, alnını kaşıdı. Ardından, bakışlarını yeniden yardımcısına kaldırdı. “Bu geceden tezi yok, Sırım Nihat’ı takibe alıyoruz…”

***

İşte yeni bir gün daha başlıyordu. Doğmakta olan güneşin bu acılı, hırslı, özlemleri olan, can alıcı, yürekli, korkak, bin türlü insandan haberi bile yoktu. Ama tümünü de aynı derecede ısıtacaktı yine. Ufuğa tan yeri kızıllığı yayılmaktaydı. Kuşlar… Sokak kedileri… Yerdeki bir ekmeği kemirmeye çalışan bir köpek… Sokakta unutulmuş plastik bir top… Doğanın bilinç akışı yansımaları…

Battal, uyuyamamıştı gece. Akvaryumlu çalışma odasında, üzerinde robdöşambrı, su yüzüne birikmiş ölü balıkları seyrediyordu. Emine ve Nefise Hanımlar, içeriye girdiler. Nefise Hanım eşikte kalırken, Battal’ın eşi, gözlerini kocasından ayırmadan, ortaya geldi. Başında şık, siyah bir tülbent vardı. Battal, akvaryumun yanındaki ağlı kepçeyi aldı. Kadınlara dönmeden, sakince, ölü balıkları bir poşete toplamaya girişti. “Okuma işi bitti mi?” dedi onlara dönmeden.

“Kitaba biraz saygın olsun…” dedi eşi, hoşnutsuz. “Bir gün sen de toprak olursun da ardından okuyanın olmaz.”

“Hep ilgilenecek başka şeylerin olur zaten. Biraz evle ilgilenseydin, abinin özendiği şu balıklar ölüp gitmezdi.”

Sesini yükseltti kadın. “Ölsünler! Sadece balıklar değil, herkes ölsün! Debreli Zeynel Beyaz ölmüş; kolum, kanadım, her şeyim. Abim, canımdan bir parça gitmiş, dünya ne ki! Balıklarmış!”

Battal, doldurduğu poşeti ve kepçeyi yere bırakıp, kadına döndü. “Herkes bir gün ölecek, kadın! Bir büyüğümüz ölmüştür, doğru. Ama bizim konumumuz kendimizi salmamıza manidir. Vakur olacak, ayakta durup, herkese moral vereceksin!”

Kadının lafı boğazında kalmıştı. Dudakları titredi. Gözünü Battal’dan bir an ayırmadı. Bir süre aynı öfke ve nefretle birbirlerine baktılar. Sakinleşti sonra kadın. “Salih lazım bana. Çiftliğe gideceğim. Evi temizletip toplatmak gerek.”

“Salih’i kovdum.”

“Ne demek ‘Salih’i kovdum.’?”

“Bir Salih mi var çalışanımız? Etrafında ne kadar adam varsa, hepsi emrinde değil mi? Çevir birini, götürsün nereye diyorsan! Yalandan yere kafamı şişirme!”

“Sabah ezanında tüm adamların köşkten ayrıldığını bilmiyor musun? Hepsini göndermişsin!”

Battal, iyice öfkelenmişti. Üzerindeki robdöşambrı çıkarıp, yere savurdu. “Gönderdiysem bir sebebi vardır be kadın! Ne zamandan beri beni sorgular oldun? Yeni adetler mi ediniyorsun?” Kapıya yöneldi. “Oturun oturduğunuz yerde!” Süratle karısının yanından geçti ve kenardaki bir koltuğa bıraktığı ceketini alıp, sırtına geçirdi. Nefise Hanım’a çarparak, odadan çıktı.

Oflaz, oldukça şık giydirilmiş, tıraş edilmiş halde, değneklerine dayanarak aşağıyı dinliyordu. Gerileyerek, oda içine çekildi ve değneklerinden biriyle kapıyı itti, balkona açılan kapıya döndü.

Battal, yumruklarını sıkarak köşkten çıkıp, hızlı adımlarla garaja yürüdü. İçeri girip, hınçla araca gitti, bagaj kapağını açtı. Salih’in bagajdaki halini görünce, birden kolu kanadı kırılmışçasına söndü. Gerileyip, duvara yaslandı. Bir süre ağzı, kolu, ayağı bağlı, sessiz yatıp, nefes almaya çalışan Salih’i seyretti. Sonra, alet duvarına yöneldi. Alttaki çekmecelerden birkaçını çekip, içlerine baktı. Bir bıçak bulup, tekrar aracın bagajına gitti. Salih’in gözlerini korku kaplamıştı. Battal, ona baktı tekrar ve üzerine eğilip, ağzındaki bandı çekti. Ardından, elindeki bıçakla onun bacaklarına dolalı ipleri kesti. “Bu Nihat’ta zerre insaf yok. Nasıl bir düğüm atmadır arkadaş!” Salih’in ayaklarını da serbest bırakan Battal, onun ellerini çözmedi. Bagajdan çıkmasına yardım etti.

Salih, hareket etmekte zorlanıyordu, üstü başı perişandı. Yüzünde morluklar oluşmuştu. Ayaklarının üstüne basamıyordu. Yere çöktü. Battal, ona acıyarak baktı. Salih, derin derin soluk alıp verdi. Bir süre sonra nefesi, normale döndü. Başını zorlukla, karşısında dikilen Battal’a kaldırdı. “Beni öldürecek misin, abi?”

“Seni öldürmeyeceğim. Unutmayacağım da. İçinde kaynadığım kazana kan doldu, boyumdan taştı…” Bıçağı avucuna dayayıp, parmaklarını sımsıkı kapadı üstüne. Bıçağı etine bastırarak çekti.

Salih’in gözleri dehşetle açıldı. “Yapma, abi! Dur!”

Battal, avucundan damlayan kana baktı. “İçimde öyle bir yangın var ki, şu bıçağın etimi kesişini hissetmiyorum bile… Şimdi kollarını saran ipleri de keseceğim ve elimde bu bıçakla dışarıya çıkacağım. On beş dakika vereceğim sana. Garajın arka kapısından çıkacaksın.” Salih’in gözlerinden yaşlar süzülüyordu, gözlerini sımsıkı yumdu. “Kimse görmeyecek gittiğini. Geri döndüğümde hala buradaysan, boğazını keseceğim…”

Battal, arkasını dönüp, garajdan çıktı. Nefise Hanım’la köşkten çıkarlarken, Emine Hanım, garajdan elinde bıçakla çıkan kocasını gördü. Battal, ceketinin üst cebinden çektiği mendilini yaralı eline bağlıyordu. Dalgındı. Nefise Hanım’a döndü kadın. “Oflaz’ın inmesine yardımcı olur musunuz? Anlaşılan, sizin şoförlüğünüze güvenmekten başka çaremiz yok.”

“Nasıl arzu ederseniz,” deyip, tekrar köşke girdi Nefise Hanım.

Battal, elindeki kanlı bıçağı onu yere fırlattı. Eşiyle göz göze geldi. O esnada ikisi de balkondan seslenen Oflaz’ın sesine döndüler. “Battal Bey! İstanbul’un kralı Battal Bey! Beni yetimhaneden çekip alan, bu yaşıma getiren, her şeyimi borçlu olduğum Battal Bey! Dinle beni!”

Battal, Oflaz’a nefretle baktı. Eşi ise endişeyle ortaya doğru açıldı, Oflaz’ı daha iyi görebilmek için. “Oflaz! Geri dur yavrum! Nefise Hanım, seni almaya geliyor! Yalvarırım içeri gir. Aşağıya inince konuşursunuz!”

Battal, sertti hala. “Ne konuşacağım bu aldığı nefes zarar zırtapozla?” Oflaz’a bağırdı. “Çekil, gir içeri, aptal!”

Oflaz, daha da yaklaştı korkuluklara. “Evet, aptal Oflaz’ım ben. İşe yaramaz Oflaz. Her daim itip kakmak için elinin altında bulundurduğun. Bunun için aldın yanına. Bunun için!” O esnada balkona gelen Nefise Hanım’a döndü. “Yaklaşma! Geri dur!” Kadını içeriye iteledi ve balkon kapısını örtüp, kilitledi Oflaz. Tekrar aşağıya, Battal’a döndü. “Zeynel Dayım, ne zaman bir şeye üzülsem gelir başımı okşar, ‘Üzülme’, derdi, ‘her yaşadığın felaketin ardından kendine şu soruyu sor: Beş yıl sonra bunun benim için ne önemi olacak?’. Benim bu beş yıllarım hiç bitmedi. ‘Anne’ dedirtmedin bana. ‘Baba’ dedirtmedin! Ne çıkardı babam olsan? ‘Bu çocuk asla bir daha yürüyemez. Tamam bunun işi!’ demiştin geçenlerde. Ama bir şeyi keşfettim.” Kollarını kaldırdı, değnekleri yere düştü. “Yürüyemiyorum belki. Ama uçabiliyorum artık!” Kendini boşluğa bıraktı bir anda. Aşağıdakilerin nefesleri, boğazlarında düğümlendi.

***

Sığınağın altı erkeği, eski siyah takımlarıylaydı. Pazar da siyah gömlek pantolonla onlarla uyumlu giyinmiş, boynuna kırmızı bir fular bağlamıştı. Cumartesi ve Pazar, pencerenin önündeydiler. Pazar, silahını kontrol edip, beline yerleştiren Cumartesi’nin ceketini düzeltti. Yemek masasının etrafında ayakta bekleyen Pazartesi, Salı, Çarşamba ve Perşembe son hazırlıklarını yapmaktaydılar. Masanın ortasındaki kurşun kutularını paylaştılar. Cuma, salonun ortasında, kucağında bebekle duruyordu. Necla’ya gelmesini işaret etti. Kapının yanındaki koltukta üzgün oturan kadın, usulca kalkıp, Cuma’nın yanına gitti. Adamın bakışları, yumuşak, şefkatliydi. Uyuyan bebeği kucağına verip, elini yüzüne yasladı kadının. “İzmit’e, sana verdiğim adrese gideceksin, yavrum. İsmimi söyle. Sana bir oda verecekler. Bebekle orada bekle beni. Bu son işimiz olacak.” Kadının dudakları titredi, gözleri doldu. Cuma, onun akmak üzere olan gözyaşını yakaladı parmağıyla. İki eliyle kadının yüzünü kavrayıp, kendine çevirdi. “Ağlama sakın. Döneceğimi biliyorsun. Bu kadar yıl sonra bulmuşum seni. Bebek de var…” Kadın, Pazar’a baktı. Cuma da onlara çevirdi bakışlarını. Ardından yine kadına döndü. “Onlar kendi bebeklerini yapabilirler. Bizse, ömrümüz yeter de bunu büyütebilirsek ne ala!”

Necla’nın gözlerinde yalvarır bir ifade vardı. “Murat Bey. Gitmeyelim. Burada bekleyeyim ben. Birlikte yaşarız İstanbul’u…”

“Burası artık güvenli değil. Eşyalarını merak etme. Oradaki evimizi tuttuğumuzda, hepsini aldıracağım.” Eğilip, kadının alnını öptü. “Şimdi git ve hazırlan. Zaman, geliyor.”

Necla, uysalca dönüp, odadan çıktı. Cuma ve Cumartesi ile Pazar da yemek masasına yanaştılar ve ortadaki mermi kutularına uzandılar.

***

Candan ve Cumhur, Candan’ın evindeydiler. Cumhur, giyinmişti. Omzundan geçirdiği kılıfına tabancasını oturttu. Yatakta derin uykudaki Candan’a sevgiyle baktı. Sonra, komodinin üzerindeki dağılmış gül buketinden bir gül seçip, yatağa gitti. Eğilip, kızın çıplak omzunu öptü. Gülü yastığa bıraktı. Doğrulurken, Candan’ın sımsıkı sarıldığı,  Elçin Beg’in hediyesi oyuncak ayıyı görüp, gülümsedi. Montunu sırtına geçirdi. Bir sehpanın üzerinde Elçin Beg’in açılmış bavulu duruyordu. Özenle katlanarak bavula yerleştirilmiş kıyafetlerin üzerinde silahı ve açılmış tabakası… Tabakadaki resimden Dilber, gülen gözleriyle bakmaktaydı. Cumhur, usulca kapıyı açıp, çıktı. İnip, kaldırım kenarına park ettiği arabasına gitti. Aracın kapısını açarken, bir defa daha Candan’ın katına baktı.

***

Kasım, zaman zaman takıldığı o salaş meyhanedeydi yine. Böyle zamansız, erken vakitte gelişine şaşmıştı meyhaneci, ama iyi müşterisiydi, derhal açmıştı dükkanı ona. “Kasım Aga, bayağı erkencisin,” dedi. “Sabahın onunda meyhane mi açılır?”

“Bugün özel bir gün. Nazımın geçeceği bir sen vardın. Fazla zamanım yok gerçi. Çello bekler.”

“Burada buluşaydınız? Gideceğin yer uzak mı?”

“Uzak…” Başını salladı. “Aklının alamayacağı kadar uzak…”

“Otur şöyle o vakit,” dedi kalkarken meyhaneci. “Ama peşin söyleyeyim, hazırda mezem yok. Sana rakı vereyim. Biraz da peynir keserim istersen.”

“Yok. Rakı değildir bugünün layığı… Elindeki en pahalı içkiyi getir.”

Meyhaneci, şaşırmıştı. Omuz silkti. “Biraz müsaade edeceksin öyleyse.”

“Müsaade senin. Giderayak iyi bir şarap veya viski devirmeli…”

Meyhaneci, elinde bir tirbuşon ve pahalı bir şarap şişesiyle döndü. “Hanımla evlilik yıldönümümüze saklıyordum bu şişeyi,” dedi, onu masaya koyarken. “Nasip sanaymış.” Tirbuşonla şişenin mantarını çıkardı. Bardağı doldurdu. “Eşlik etmek isterdim, ama akşamcılara meze hazırlamam gerekiyor. Biraz meyve ister misin?”

“Sağ olasın. Bu kâfidir.”

Meyhaneci, mutfağına döndü. Kasım, bir süre adamın ardından baktı ve dönüp, bardağını aldı eline. İçkisini dudağına götürmüştü ki gördüğü şey karşısında donakaldı. Elçin Beg, her zamanki şıklığı, yakasındaki karanfili ve zarif gülümsemesiyle, karşısındaydı. “Oturabilir miyim?” diye sordu.

“Dün cenazendeydim, Elçin Beg,” dedi Kasım, hala şaşkın.

Elçin Beg, sandalyeye yerleşti. “İç, iç. Rahatsız olma.”

“Yo… Şaşırdım biraz. Sana da doldurayım…”

“Bir hayalet olarak, nesneleri kavrayabilme yetimi, dünyadakine oranla hayli yitirdiğimi söyleyebilirim.” Kasım, gözlerini kaçırdı. Bardağını tekrar dudağına götürdü ve içkisini bir dikişte bitirdi. “Benden korkmana, utanmana, gözlerini benden kaçırmana gerek yok,” dedi Elçin Beg. “Artık kin, nefret, öfke gibi gereksiz dünyevi duygular geçersiz benim için. Ben, seni daima kardeşim yerine koydum. Sana bir şey söyleyeyim mi? Gittiğim yerde ortak dostlarımız oldukça fazla.”

Kasım, bir ümit, gözlerini ona kaldırdı. “Sevdiğimi gördün mü?”

“Tabii ki. Dilber’le de tanıştırdım onları. İyi anlaşıyorlar.”

Gözleri parladı Kasım’ın. “Ben de yanınıza geleceğim birkaç saat içinde. Ona müjdeyi ver.”

“Buna sen karar veremezsin, öyle değil mi? Ama o suratsız Çello’ya senin muhabbetini tercih ederim doğrusu.”

Güldü Kasım. “Beni affettiğine sevindim.”

“Ağzımdan öyle bir şey çıkmış değil. Ama bu boyutlar arası serbest dolaşabilme işini sevdim…” Yüzü ciddileşti. “ Çello’ya dikkat et. Sol elini oldukça iyi kullanır.”

Bardağını doldurdu yeniden Kasım. “Biliyorum.” Kadehini Elçin Beg’e kaldırdı. “Şerefine!” Öylece kaldı. Elçin Beg yoktu artık. O bardağı da dikti ve masaya bıraktı. Eğildi, ayakkabılarının arkalarını çekti. Kalktı, elini cebine attı, çıkardığı parayı, saymadan masaya bıraktı. Mutfak kapısına döndü. “İçkin gerçekten güzeldi, meyhaneci! Paranı masaya bıraktım. Hakkını helal et!” Sesi alçaldı, gözünde hüzün. “Sen de, Elçin Beg…”

***

Cumhur, arabanın içindeydi. Apartmandan çıkan Cemil, hızla gelip, yanına bindi. Tozu dumana katarak gazladı Cumhur.

Emrah Komiser’in Emniyet’teki odasında, Hayri, talimat bekler bakışlarını Emrah’a dikmiş, onun masasının karşısında, ayakta bekliyordu. Emrah, bakışlarını, oturduğu yerden ona kaldırdı ve gözlerini kapatıp, usulca başını salladı. Hayri, sert bir selam verip, çıktı. Emrah da kalktı ve çekmecesinden tabancasını çıkardı, kemerindeki kılıfa soktu.

Biri diğer ikisinin tersi istikamete dönük üç taksi, Necla’nın oturduğu binanın kapısına yanaşmıştı. İki taksiyi üçer üçer paylaşmış altı öksüz, araçların yanında dikilmiş, Necla ile vedalaşmakta olan Cuma’yı bekliyordu. Kadın, ters istikamete bakan taksinin arka koltuğunda kucağında bebekle oturuyor, aracın aralık camından Cuma’nın elini tutuyordu. Yüzünde endişeli, üzgün bir ifade vardı. Cuma, kadına gülümseyerek, geri çekildi. Taksi, hareket etti. Cuma, bir süre giden taksinin ardından baktı ve sonra, kalan iki taksiden önde olanına gitti. Araçlara bindiler.

Yetimhane binası, gerçekten de “Şahin Tepesi” gibi, hayli yüksek bir noktada, tek başına, üç katlı, geniş bir binaydı. Önünde büyük, tozlu topraklı bir düzlük uzanıyordu. Çello, o düzlükte, yetimhaneye uzak bir noktada bekliyordu. Binaya döndüğünde, üçüncü katta bir pencereden bakan Nihat’ı gördü. Binaya sırtını döndü sonra. Sıkkındı. Tepede rüzgâr gittikçe süratlendi. Çello, kendi kendine söylenerek, mendiliyle tozdan korunmaya çalıştı. “Orospu çocuğu… Bir deste adama ordu getirdi!” Törensi bir ağırlıkla tabancasını çıkarıp, önündeki kayanın yanına bıraktı. Belinden iki sivri saldırma çekip, onlara baktı. Bıçaklar, güneşte parladılar. Kayaya oturdu. Saldırmaları toprağa sapladı ve yine ağzını mendiliyle kapatarak, başını önüne eğdi, beklemeye koyuldu.

Kasım, yetimhanenin karşısındaki orman içi yolda, takside bekliyordu. Saatine bakıp, aşağıya indi. Taksici de inmek istedi, ama Kasım, onu engelledi. Bir yandan yukarıya, yetimhaneye bakıyordu. Taksici, zorlamadı. İtaat ederek, araçta kaldı. “İşim fazla sürmeyecek. Bekle. Düşersem, gidersin.” Yürümeye başladı. İki adım atmıştı ki, öteden tozu dumana katarak gelen iki taksi göründü. İlk taksinin arkasında durdular ve yedili, araçlardan inip, Kasım’a yöneldi. “Durun!” dedi Kasım. “Karışmayacaksınız.”

Perşembe, atıldı. “Ama…”

“Ama’sı yok, Perşembe. Karışmayacaksınız!”

Bir müddet yerlerinde kaldılar. Sonra, dönüp ilerlemeye devam eden Kasım’ın arkasına takılıp, düzlüğe geldiler. Aynı kayada oturmakta olan Çello’nun tam karşısında durdular. “Geldim, Çello!” diye seslendi Kasım.

Çello, mendilini ağzından çekip, usulca başını kaldırdı. İşaret parmağını uzatıp, karşısındakileri birer birer saydı. “Sekiz! Sevindirdin beni. Şimdi, söyle bakayım. Hangisinden başlamamı istersin?”

“Onlar karışmayacak, Çello. İçeride işleri var. Ha, yine de onlara ulaşmak istersen, önce beni devirmen gerek!”

Omuz silkti Çello. “Uyar, babam…” Mendilini cebine koydu.

Yedilinin tümü, Çello’ya yiyecekmiş gibi baktı. Her an üzerine atılmaya hazırdılar. Kasım, sert bir işaretle gitmelerini ifade etti. Yedili, talimata uyarak, yetimhaneye yönelip, bahçeye girdi. Bahçede, binanın önüne park etmiş minibüslerin, araçların aralarından geçerek, binaya girdiler. Bahçede unutulmuş bir top, düşürülmüş bir toka, bir çocuk ayakkabısı… Binaya en son Pazar daldı. Girerken döndü ve bir kere daha Kasım’ı bıraktıkları düzlüğe baktı. Kapı kapandı.

Kasım, ceketini, belinden silahını çıkarıp, ikisini de yere bıraktı. Kayada oturan Çello’ya baktı. Çello, ayağa kalktı ve ceketini çıkarıp, attı. Kendi etrafında dönerek Kasım’a üzerinde silah olmadığını gösterdi. Yere bıraktığı tabancasını işaret etti. Sonra eğilip, kayanın önünde toprağa sapladığı saldırmaları eline aldı, kaldırarak Kasım’a gösterdi. “Bunları seçtim, Aga Kasım!”

Kasım, palaskasının tokasını açtı. “Benim silahım budur, bilirsin. Ne tabancaya, ne kamaya kulak asarım.”

Bıyık altından güldü Çello. “Onunla ne yapmayı düşünüyorsun? Sırtıma sırtıma çalacaksın palaskayı, beni öyle öldüreceksin, ha?”

“En azından seni bıçağını sallayamayacağın mesafede tutarım!” dedi Kasım, palaskasının bir ucunu eline dolarken.

On beş adım mesafede, karşılıklı durdular. Yüzleri birbirine bakarak, bu çapta bir daire çevresinde dönerken, tarttılar birbirlerini.

“O zaman, niyetinde beni aradan çıkarmak yok, kardaşım. Bana kıyamayacağını biliyordum.”

“Asıl sen bana kıyamıyor olmalısın, kayınço. Ömrümce bedenime bıçak değmediğini bilirsin.”

“Doktor öyle demedi ama. Ameliyatında ister istemez yarmışlardır biraz karnından.”

Kasım’ın yüzü karardı. Kendini hemen toparlayıp, gözlerini yeniden Çello’nunkilere dikti. “Sana bir şey söyleyeyim mi? Artık ben de ölümü istiyorum. Bacının özlemi yordu beni. Çürüttü. Yapacağım tek şey, işini bir parça zorlaştırmak olacaktır. Bunun karşılığında senden istediğim,” Yetimhaneye doğru baktı. “işin ardını zorlama. Sana yanarım.”

“Öksüzlerini zerre kadar düşünmüyorum. İçeride Battal’ın beyazlı ordusu karşılayacak onları. Hepsini geçseler, Nihat’a çarpacaklar.” Yüzüne sahte bir acıma ifadesi yerleştirdi. “Öksüzlerinin parçasını bulamayacaklar! İstediğin de bu değil miydi? Aslında hiç var olmamış bir ekibe sahip olmak! Tümünden bir kerede kurtulacaksın!”

“O zaman ne bekliyoruz, bre zalım. Başlayalım artık!”

“Başlayalım, kardaş. Son oyunumuz bu güneymiş…”

Kasım, ucunu bir eline doladığı palaskasını iki eli arasında gererek, başının üstüne kaldırdı. Çello da saldırmalarıyla pozisyon aldı. Yıllar önce, gençtiler, baharındaydılar hayatın, sırf onları seyretmeye gelirdi ahali düğünlere. Çevre köylerden bile gelenler olurdu. Erzurum Baş Barı oynarlardı ki, seyri doyumsuz… Dalaşma giderek sertleşiyordu. Kasım palaskasıyla Çello’yu uzaklaştırırken, o da sürekli bir boşluk aramaktaydı. Hele ‘Bıçak’ oynarlardı ki karşılıklı, emsalsiz, onda çalmıştı Gülcan’ın kalbini Kasım. Bıyıkları yeni terlemişti, incecikti. Nihayet, o boşluğu yakalayan Çello, Kasım’ın karnına bir tekme savurdu. Kasım, acıyla titreyerek karnını tuttu, geriledi. Yarası açılmıştı. Gömleğine sızan kan, parmaklarına bulaştı. Korktu Çello. Kasım’ın palaskanın ucunu doladığı eli yanına düştü.

Yedili, tabancaları çekmiş, kurşunu namluya sürmüş halde, etraflarını kontrol ederek yavaş, dikkatli adımlarla, koridorda, merdivene doğru ilerledi. Salı, en öndeydi.

Çello, gözünün kıyısında yaş, Kasım’a yaklaştı.

Salı, ilk basamağa adımını atıp, yukarıya baktı. Diğerleri, gerisindeydiler.

Nihat, kıyıdaki bir koltuğa sinmiş müdireye baktı ve tabancasını çekerek, içeriden bitişikteki bir odaya açılan kapıya gitti. Kadın, sadece başını iki yana sallamakla yetindi. Nihat, iki kanatlı geniş kapıyı açtı. İçeride bir araya toplanmış çocuklar, gözleri kocaman açılmış halde birbirlerine sokulmuş, bekliyorlardı. Etraflarında ellerinde silahlarıyla onlara gardiyanlık eden dört beyazlı vardı.

Çello, gözyaşını silerek Kasım’ın üzerine eğilip, bıçağını onun boğazına dayadı. Dermanı yitmiş Kasım, karşı koymadı. Onun gözlerinin içine baktı sadece. “Bacıma selam söyle Kasım, kardaşım. O da geliyor, de,” deyip, bir anda çekti bıçağı Çello. Kasım’ın kanı yüzüne sıçradı.

Yedilinin dördü, basamakları çıktı. Pazar, Cumartesi ve Çarşamba aşağıda kaldı. Giriş kattaki odalara girip çıkarken, bir anda kendilerini yemekhanede buldular. Masalara dokunarak, kafalarında hayali çocuk kahkahaları eşliğinde gezindiler içeride. Pazar, yemekhaneye girmiş, çıkmaya çalışan minik bir kuşa pencereyi açtı. Oradan diğerlerinden önce çıkıp, yemekhanenin bitişiğindeki küçük bir odaya geçti. Burası, küçükken Elçin Beg’le buluşturulduğu odaydı; hayalindeki gibi, her şeyiyle aynıydı. Pazar, nemli gözlerini odada gezdirdi. Kulağında, o buluşma anındaki müzikalin ezgisi çınlıyordu. Divanın üstünde maviş bir taş bebek…

roman 52. fasikül

Zeynel Bey’in köşkündeki odasında Oflaz, üstünde pijamaları, yatağının kenarında bekliyordu. Koltuk değnekleri komodine dayalıydı. Nefise Hanım, dolaptan getirdiği kıyafetleri yatağın üstüne taşıdı. Seçtiği kravatı Oflaz’a gösterdi. Oflaz, olumlu anlamda başını sallayınca, kadın, kravatı alıp, dolabın kapağını kapadı ve onu da elbiselerin üzerine bıraktı. Emine Hanım, başını örtmüş, yerde bir minderde, Kur’an okuyordu. O sırada odaya gelen Battal, öfkeyle ona baktı. “Hanım. Ölülerimizi gömüp gelelim, öyle hatim indirirsin! Bir saat önce haber gönderdim!”

Kadın, okuduğu cüzü tamamlayana kadar istifini bozmadı. Sonra, saygıyla Kur’an’ı yanındaki sehpaya kaldırıp, yerden beri, tam arkasına düşen Battal’a döndü, kırgın. Battal, başını çevirdiğinde, Oflaz’la hastabakıcı Nefise Hanım’ı ve yatağın üstündeki kıyafetleri gördü. “Bu da mı geliyor? Bu sakat haliyle mi? Ne sıfatla geliyor? Akrabamız bile değil. Yıllardır çilesini çektiğim bir kambur!”

“Oğlum olarak geliyor! Anladın mı? Dayısının cenazesine geliyor! Onu gözünden sakınarak şu yaşına getirmek, bana anası olma hakkını verir sanırım!” diye kesip attı Emine Hanım.

Battal, kıpkırmızı kesilmişti. Herkes yüzüne bakıyordu. Burnundan soluyarak dönüp, çıktı. Emine Hanım, yerden kalktı. Başındaki örtüyü özenle katlayıp, Kur’an’ın yanına bıraktı. Oflaz’ın karşısına geldi. Eğildi, alnını onun alnına yasladı. “Çok yakışıklı olacaksın. Oğlum…”

***

Tuncay, aceleyle çıktı evinden ve açık otoparktaki aracına yöneldi. Son derece şık giyinmişti. Arabasına yaklaşırken, anahtarıyla birlikte cep telefonunu da çıkardı. Bir numara tuşlayıp, telefonu kulağına götürdü. “Kemal? … Şu yalama faslını ne kadar uzun tutuyorsunuz yahu! … Dinle. Başlıyoruz. … Sadece verdiğim liste… Cenazeden sonra. Hatta mümkünse yediden sonra. … En güvendiğin adamlar. … Her şey bir saat içinde bitmeli… Bana dönmenize gerek yok. İşi yapacağınızı, yüzünüze gözünüze bulaştırmayacağınızı biliyorum… Bir süre görüşmeyeceğiz. Sen beni arama. Ben sana ulaşırım… Kapatıyorum. Yetişmem gereken bir cenaze var.” Telefonu kapadı ve arabasına bindi.

***

Salı, Çarşamba ve Pazartesi, kahvehanenin önündeydiler. Sokağın başından Bahtiyar’la gelen Perşembe, onları görünce heyecanlandı. Adımları hızlandı. Bahtiyar, onun bu heyecanına şaşırmıştı. Perşembe’ye yetişmeye çalıştı. Diğerleri de Perşembe’yi gördüklerine sevindiler. Sırayla kucakladılar onu. Perşembe, anahtarını çıkarıp, kapıyı açmaya eğildi. “Aferin Sedat’a. Kapıyı kilitlemeyi unutmamış. Gördün mü bak?” dedi Bahtiyar’a gülümseyerek. “Şimdi açarım dükkânı. Bir çay koyarız. Isınırsınız…” Kapı açılmıştı. Diğerlerine döndü. “Çok beklediniz mi?”

“Yo,” dedi Salı.

Salı, Çarşamba ve Pazartesi, derhal bir masaya ilişti. Perşembe ile Bahtiyar, dışarıda kalmıştı. “Bahtiyar,” dedi Perşembe. “Sana benden on gün izin.” Cebinden para çıkardı. “Ücretli izin, ha. Gidecek, dinlenecek, rahatça dersine çalışacaksın. Ben, sakat çırak istemiyorum. İyileş, öyle gel.”

“Ama Sinan Abi…”

“Aması, maması yok. Hem arkadaşlarıma mahcup etme beni. Söz geçiremiyorsun, senden patron olmaz, demesinler…” Çıkardığı parayı Bahtiyar’ın avucuna yerleştirdi, gülümsedi Perşembe. Bahtiyar, boynunu büktü çaresiz, çıktı. Perşembe, tezgâhın arkasına geçti. “Anlatın, nasıl birleştiniz?” diye sordu, çayı hazırlarken. “Hangi rüzgâr attı sizi buraya?”

“Ben, Aga Kasım’ı ziyaret edeyim diye gelmiştim,” dedi Salı. “Bir baktım, kapıda Çarşamba. Hep açtır bu velet. Bir lokantaya götüreyim, hem vakit geçsin, dedim. Kapı da kilitli. Düşündüm, Kasım gelir o vakte kadar. Neyse. Yemeği yedik, geldik ki, Pazartesi burada. O bize mekânı senin devraldığını falan anlattı. Derken, sen geldin işte.”

Perşembe, çayın altını yakmıştı. Masaya gelip, oturdu.

“Kasım Aga’yla görüştün mü bu yakınlarda? Keyfi nasıl?” diye sordu Pazartesi Perşembe’ye.

Perşembe’nin yüzü, bir anda değişti.

***

Kasım, üstünü giyinmişti. Yarasından ötürü sıkıntılıydı. Yatağın kenarında, yeleğini ilikliyordu. Kalkıp, ceketini aldı, sırtına geçirdi. Eğilip, palaskasını doktorun boynundan çekti. Yerde yatan adamın gözleri, kocaman açılmıştı. Kasım, soğukkanlılıkla, palaskasını beline doladı, yeleğini düzeltti. Gidip, arkadan kilitlediği kapıyı açtı. Koridora adımını attığında, bir anda yoğun bir hareketliliğin ortasında kaldı. Soğukkanlılığı elden bırakmadan, kapıyı çekti, koridorda ilerledi. Ön tarafı gören bir pencerenin ardından, dışarıya göz attı. Hastane girişinde Emrah’ı ve polisleri gördü. Emrah ve yardımcısı, acil girişine yöneldiler. Kasım, yönünü değiştirdi. Koridorda ters yönde ilerleyerek, aşağıya inen merdivenlerden bodrum kata inip, atölye ve depoların arasındaki koridordan geçerek, arka bahçeye açılan bir çıkış buldu. Seri şekilde hastaneyi terk edip, kalabalığa karıştı.

O esnada, Pazar ve Cuma, dışarıya çıkmaya hazırdı. Necla, onları yolcu etmek için antredeydi. Onlar ayakkabılarını giyerken, kapı çalındı. Ağlamaktan gözleri kıpkırmızı olmuş Pazar, kapıyı açtığında Cumartesi’yi görünce, hemen boynuna sarıldı. Cumartesi, sorar bakışlarını Cuma’ya kaldırdı.

“Babası… O Azeri,” dedi Cuma. “Öldürmüşler… Televizyonda haberini gördü. Cenazesine götürmemi istedi Pazar. Sen götür istersen.”

Cumartesi, başını salladı. Daha sıkı sarıldı Pazar’a.

***

Yol boyunca art arda dizili lüks otomobiller, limuzinler… Şıklık yarışında, kara kara gözlüklü erkekler, kadınlar… Sağa, sola dağılmış, ciddiyetle etrafı gözetleyen, siyahlarla gelmiş kalabalığın yas havasına inat, beyaza bürünmüş korumalar… Çocuk yurdundan getirilmiş, olayı kavrayamayan, çoğu oraya oyun için getirildiğini zanneden çocuklar… Onları bir arada tutmaya çalışan Müdire Hanım. Etrafta resim alan gazeteciler. Battal, eşi Emine Hanım, tekerlekli sandalyesinde Oflaz, onun yanında hastabakıcı Nefise Hanım, Komiser Cemil, elinde bir demet kırmızı karanfil, durmadan ağlayan, sinirleri yıpranmış Candan ve onu sakinleştirmek için elini sımsıkı tutan Komiser Cumhur, Nihat ve Salih, mezarların hemen arkasındaydılar. Candan’ın grubu, Candan ve Cumhur’un arkasındaydı. Onların ilerisinde, Olga ve onun destek olduğu Neriman Tarhan, dalgın, acılı gözlerle Elçin Beg’in mezarına bakıyorlardı. Gazino patronları ve Ali ile Turgut, daha ötedeydiler. Bazıları eşleriyle gelmişti. Tuncay, onlarla Battal’ın grubu arasındaydı; cenazeyi izlerken, arada bir Battal tarafını kolluyordu. Çello, geride bir ağaca yaslanmış, umarsızca töreni izlemekteydi. Uzakça ve nispeten yüksekteki bir ağacın altındaydı Cumartesi ve Pazar. Pazar, hüzünlü ama mağrur, ağlamamak için kendini tutuyordu. Kinli gözlerle, uzaktan mezarlara ilerleyen Kasım’ı takip etti. Onun gelişi, Emniyet Müdürü, Emrah ve onun yanındaki Hayri’nin de dikkatini çekmişti. Onu bakışlarıyla izlediler, ama araya giren, gezinen insanlar, görüşlerini engelliyordu. Bir kenarda dört görevli, sırayla Kur’an okumaktaydı. Battal, gözlüklerinin altından, hoşnutsuz bir ifadeyle Oflaz’a baktı. Onu fark eden Oflaz, bakışlarını kaçırdı. Battal da yüzünü çevirdi ondan. Ali’nin içinde olduğu gruptan ayrıldığını gördü. Nihat’a eğildi. “Bu babası bellisiz nereye gidiyor tören bitmeden, taziye vermeden?”

Candan, nispeten sakinleşmişti. Cumhur’dan koptu ve usul adımlarla Olga ve Neriman’ın yanına gitti. Elindeki demetten üç karanfil çekip, ikisini kadınlara verdi. Bu hareketlenme, Pazar’ın dikkatini çekmişti. Cumartesi’den ayrıldı ve kalabalığı yararak, Olga, Neriman ve Candan’ın önüne geldi. Candan, başını mezardan kaldırınca, iki kadının gözleri buluştu. Candan, ona da çiçek uzattı.

Polislerden gizlenmeye çalışarak kalabalığın arkasından ilerleyen Kasım, Çello’ya işaret etti. Çello, gerileyerek kalabalıktan çıktı. Bir ağacın ardına çekildiler. Birbirlerinin gözlerine baktılar. “Beni arıyormuşsun?” dedi Kasım.

“Seni aramadığım gün yok. Ama meyhane meyhane de gezemem, değil mi?”

“O yüzden mi benim değil de Battal’ın yanındasın?”

“İş başka. Ama severim seni. Öldüreceğim, ama ardından yine yanacak olan benim sana.”

Acı acı gülümsedi Kasım. “Burası iyi değil mi? Ne diye Şahin Tepesi diye tutturursun? Dağılsın şunlar, kapışalım.”

“Sipariş tek sen olsan kolay, kardaşım. Ama başka yapacağım yedi paket daha var. Hepinizi bir arada bulmak zor. Teker teker avlamak için uğraşamayacak kadar da yaşlıyım.”

“O çocuğu neden vurdun, Çello?”

“Bak, üzüldüm o çocuğa. İnan olsun. Yine de öksüzlerden olmadığını bana ispat etti. Yoksa sanma ki elim titredi de kolunu sıyırdı kurşunum.”

“İkimizin kanı birbirine karışmıştır.”

“Çocukluk! Yaş geçince, bunlara gülüyor insan… Yoksa, kendini acındırmak mı amacın? Belki diğerlerini de böyle yalvararak döndürmüşsündür. Sadece şaşkın dillerde namın yürümüş belki. Oysa filozof ne demiş? ‘Kırk peygambere yalvaracağına, bir Allah’ına yalvar.’ Battal’a gidip özür dilersen, o zaman siparişini geri çekebilir. Ne dersin?”

“Peki, Çello.” Tehditkarca başını salladı Kasım. “Yarın öğlen, Şahin Tepesi’nde.”

“Ekibinle.”

“Beni aşmayı başarırsan.”

Kasım, Çello’dan ayrılıp, kalabalığa karıştı. Taziye başlayınca, polisleri kollayarak, Battal’ın karşısına geldi. Elini uzattı Battal’a. Tokalaştılar. “Başın sağ olsun, Battal.” Battal, cevap vermedi ona. Emrah ve Hayri, nihayet gördükleri Kasım’a ulaşmak için kalabalığı yararak gelmekteydiler. Kasım, yan gözle onları kontrol ederek, Cemil’in elini sıktı. Sarılır gibi yanaştı ona. Kulağına fısıldadı. “Beni şu yangabuza bırakma, yeğenim. İstersen, sana teslim olurum.” Cemil, oraya ulaşmaya çalışan Emrah ve yardımcısına baktı göz ucuyla. Ardından, hafifçe yana çekilip, Kasım’a yol açtı. Kasım, aradan geçerken, Cemil’e gülümsedi. “Onlardan artan ömrü, Allah sana versin.” Döndü, son bir defa daha mezarlara baktı. “Hoşça kalın ağalar. Yakında görüşürüz…” Böyle deyip, yitti.

Battal’ın karşısına gelen Turgut, onun yüzüne bakamadı. Tokalaşmak için elini kaldırmaya çekindi. Ürkek bakışlarını Nihat’a, oradan da Tuncay’a çevirdi, aldı. “Hakkını helal et, Battal Bey,” dedi ve yine başını kaldırmadan, Battal’ın eşine döndü. “Başınız sağ olsun, hanımefendi.”

“Sağ olun,” diyerek, nazikçe karşılık verdi kadın.

Turgut, ayrıldı. Emrah ve Hayri, oraya geç ulaşmıştılar. Emrah, nefes nefese kalmıştı. Taziye sürerken, dört kadın, vakur, Elçin Beg’in mezarına gidip, ellerindeki karanfilleri mezarın üzerine bıraktılar. Candan, çöktü ve elinde kalanları mezarın üzerine yaydı.

***

Salı, Çarşamba, Pazartesi ve Perşembe, Kasım’ın mekanında çaylarını içmiş, sohbetteydiler.

“Yarın öğlen. Şahin Tepesi’nde buluşacaklar,” dedi Pazartesi.

“Şahin Tepesi?” diye sordu Perşembe.

“Yetimhane,” dedi Salı.

“Bizim yetimhane mi?”

“Salı ve Cuma hariç, hepimizin geçtiği torna. Çocukluğumuzu bıraktığımız…” dedi Pazartesi.

Çarşamba, başını salladı. Sustular bir süre. Sessizliği Salı bozdu:

“Aga Kasım’ı oraya bir başına gönderemeyiz.”

“Göndermeyeceğiz de,” dedi kararlılıkla Perşembe.

“Silah bulmalıyız,” dedi Pazartesi, alnını kaşıyarak.

Başları öne düştü. Ama sonra, hep birden doğrulup, bakışlarını tuvalet kapısına çevirdier. Perşembe, gidip kapıyı açtı ve onu izleyen arkadaşlarıyla birlikte tuvalete daldı. Salı, lambayı yaktı. Dördünün de gözü, eskiden bodruma geçiş olan, karşıdaki duvardaydı. Salı, alışkanlıkla mekanizmayı çalıştıran fayansa dokundu, ama hüsrana uğradı. Duvarı yokladı, Perşembe’ye döndü. “Perşembe, en yakın nalbura koş ve bize iki kuvvetli balyoz getir. Bir de el feneri…”

Yarım saat içinde, aşağı inişi kapayan duvara girişmiştiler Perşembe’nin getirdikleriyle. Sonunda, bir delik açmayı başardılar. Darbeler sıklaştı ve çekiç, balyoz gürültüsü, dörtlünün heyecanlı nefes alışverişlerine karıştı. Delik, gittikçe büyüyüp nihayet geçebilecekleri boyutu alınca, yüzleri güldü. Elindeki feneri açan Salı önde, diğerleri arkada, delikten geçip, aşağıya indiler. İçeriyi fenerin solgun ışığından çok, yukarıda açtıkları yarıktan gelen aydınlatıyordu. Kasaya gittiler. “Aga Kasım, burada silah bırakmamıştır. Bırakmış olsa niye duvar örsün?” dedi Perşembe.

“Şansımızı deyelim de biz,” dedi Salı ve kasanın başına çöktü. “E, nasıl açacağız?”

“Çekilin hele.” Bakışlar, Pazartesi’ye döndü birden. Pazartesi, omuz silkti. Gelip, kasanın başına çöktü, ceketini çıkarıp kenara attı, kafasındaki birtakım rakamları denemeye girişti.

***

Salih, arabayı Zeynel’in köşkündeki garaja çekmiş, bakım yapıyordu. Ceketsizdi, gömleğinin kolları sıvalıydı. Elleri cebinde, sessizce içeri süzülen Cemil, bir kolona yaslanıp, onu seyre koyuldu. Salih, doğrulup belini kütürdetirken, onu fark etti. “Siz gitmediniz mi, Cemil Bey?”

“Yo. Yengem kötüydü. Biraz yanında kalmam gerektiğini düşündüm. Sonra hava almaya çıktım ve ayaklarım beni buraya getirdi.”

“Ya. Benim de işim bitmek üzereydi.” Arabaya bir defa daha baktı Salih, ellerini bir beze silip, gömleğinin kollarını indirirken. “Hatta bitti. Aracınız yoksa, sizi bırakabilirim.” Güldü. “Gerçi siz daha spor arabalara alışıksınız…”

“Sağ olasın. Arabam dışarıda. Ama biraz daha buradayım. Bu zaman diliminde seninle sohbet etmek istedim.”

“Sohbet? Benimle mi? Bu kara cahilin sohbeti sizi açmaz, beyim.”

O sırada garajın yanından geçen Nihat, onları görmüştü. Eşiğe gizlenip, içeriye kulak kabarttı.

“Hiç de değil. Hangimizin cahil olduğu şüpheli İbrahim Akansel.” Salih’e doğru ilerledi. “Üç dil biliyorsun. Hele İngilizcen, anadilinden daha iyi!” Salih’in yüzü değişmeye durmuştu. “İstihbaratın en yetenekli elemanlarından birisin. Altmışlarda görünüşünü, adını değiştiriyor ve abimin yanına giriyorsun bir şekilde. Onun güvenini kazanıp, sağ kolu, Salih oluyorsun!”

Salih, tedirgin, arabanın ön koltuğundan ceketini alıp, sırtına geçirdi. “Bu saçmalıkları da kim soktu kafanıza?” diyerek, Cemil’in yanıdan geçip, ilerledi.

“Sabaha kadar sana seni anlatmaya devam edebilirim!” dedi Cemil. Salih, az ileride, sırtı ona dönük, durdu. “Bu davanın ardına düştüğümden beri, efsanevi İbrahim Akansel’in raporları yolumu açtı. Daima önümdeydi. Her şeyi biliyordu. Ama bu raporlar iki sene önce aniden kesiliverdi. Kimliği asla açıklanmayan, hepimizin öldü bildiği bu adam ortadan mı kaldırılmıştı yoksa?” Salih’in yüzü karardı. “Oysa olamazdı. Bir efsaneydi. Ama odur diyeceğim en son kişiydin, ne yalan söyleyeyim! Yine de hep göz ardı etmeme rağmen, bütün yollar sana çıkıyordu: Yaşı, tipolojisi… Hatta el yazısı!” Cemil, ilerledi ve Salih’in tam arkasında durdu. “Bir sürü dosyanın arasında kendimle boğuştuğum bir dönemde, her zamanki gibi, anılara sığındım. Kitaplığın bir köşesine attığım hatıra defterimi buldum bir gece. Küçücükken, beş-altı yaşlarında olmalıyım, çevremdeki herkese bir şeyler karalatmışım. Bir şekilde senin önünden de geçmiş defter. Üç kelime yazmışsın: ‘Hayatta iyi şanslar!’… İbrahim Akansel’in raporlarının üzerine açmışım defteri. İyi mi?”

Salih, kaçarı olmadığını anlamıştı. Gözleri düştü. “Benden istediğiniz nedir, Cemil Bey?”

Cemil, elini onun omzuna koydu. “Raporlarını tamamlamama yardım etmeni. Hepsi bu. Bu davayı çözüme ulaştıracağım.”

“Ucu abine çıksa bile?”

“Çıkabilir…” Nihat, duyacağını duymuştu. Sessizce eşikten ayrıldı. Cemil, Salih’in önüne dolandı. “Ama önce bana şunu söylemenizi istiyorum. Raporlarınıza neden devam etmediniz? Neden iki yıl önce, aniden, öylece bıraktınız?”

“Gizli yaşamda pek çok şeyi gerisinde bırakıyor insan,” dedi Salih, bakışlarını kaldırarak. “Ailesini, sevdiğini, yakınlarını. Hele bu kadar uzun süre o hayatın içindeysen, senin ailen, çevren, yaşamın, dahil olduğun şey oluyor artık. Sen, şimdi böyle söylüyorsun, ama bunu çok daha önce de yapabilirdin. Raporlarım, o eksik haliyle bile sana yeterli ipuçlarını verirdi. Ama baktın, görmedin. Bilerek görmedin. Abindi, bilmem kimindi. Bir şekilde yakınındı…”

“Kanları Zeynel Bey’inkiyle aynı olan öksüzler gibi…”

Köşkün çalışma odasında Battal, Zeynel Bey’in masasında, fotoğraf albümlerinde geziniyordu. Yüzünü kaplayan hüzün, onu daha da yaşlı göstermekteydi. Odada sadece Battal’ın önündeki masa lambası yanıyordu. O ışıkla yüz çizgileri daha da derinleşmekteydi. Nihat aniden içeriye girince, korktu Battal. Koltuğunda, geriye yaslanıp, elini yüzünde gezdirdi. Nihat, geldi, ellerini masaya dayayıp, gözlerini Battal’a dikti. “Kırk yıl önce söyledim sana, bu adama güvenme, diye!”

“Şu dakikadan sonra beni hiçbir şey şaşırtmaz Nihat,” dedi Battal, sakince albümü kapatırken. “Ama seni çok hevesli gördüm. Anlat bakalım.”

Nihat, şaşırdı, geriledi. “Bak, Battal Bey. Huzurumu kaçırıp beni buraya aldırdıysan, bana uyacaksın. Kıyıcı olacak, alman gereken canı alacaksın! Zeynel’di tek güvencin, o da gitti! Şimdi beni ciddiyetle dinle! Yoksa, sabaha beni de bulamazsın yanında!”

“Dinliyorum. Hadi sık canımı,” dedi Battal, bezmiş halde.

Nihat, başını sallayarak bir koltuğa çöktü. “Başından beri biliyordun…”

“İçimizde bir polis daha olmasının bir önemi var mı? Bizim Cemil, polis değil mi zaten? Bunları neden kafana takıyorsun şimdi?”

“Biliyordun, değil mi? Onu söyle bana.”

“Şimdi biliyorum işte. Adamı buraya getirteyim, kafasına sık. Rahatlar mısın? Bana asıl haber vermen şeyi anlatmıyorsun da.” Nihat’ın sorgular yüzüne baktı Battal. “Çello, yarın öğlen Kasım’la buluşacak yetimhanede. Belki, öksüzler de orada olacak…”

“Ben de bunu söylemeye geliyordum sana. Garajın yanından geçerken, Cemil’le Salih’in konuştuklarını gördüm. Dinledim onları. Doğruca sana geldim. Ben…”

“Senin işin, herkesten önce duymak ve herkesten önce söylemek, bizi kollamak! Çello, taziye arasında söyledi. Senin daha önce gelmen gerekmez miydi? Seni aşıp bana gelmeye korkmalı insanlar. Çello bile! Şimdi bunlar önemsiz. Yetimhanede tedbir alınmasını istiyorum yarın. Çello, kendisine fazla güveniyor. Oradan hiçbiri canlı çıkmamalı.”

Nihat, timsah gülüşüyle araladı dudaklarını. “Şimdi aynı dili konuşuyoruz işte…”

Battal, kalkıp pencereye yürüdü. Perdeyi aralayarak, garaja baktı. Cemil, garaj kapısından çıkmış, aracına geçiyordu. “Salih’e söyle, garajda kalsın,” dedi Battal, hala Cemil’i takip ederken. “Ben de geliyorum.”

Salih, kafasında bin düşünce ile arabanın yanındaydı Nihat girdiğinde. Onu görünce, şaşırdı. “Abi dışarı mı çıkacak? Taziyeye gelecekler olduğunu söylemişti…”

“Sanırım.” Aletlerin asılı olduğu duvarın önüne geldi Nihat. “Cemil, gitti mi?”

“Çok olmadı.” Salih, anahtar ve bezleri alıp, alet duvarına yöneldi. “Sen de gelecek misin?” Elindekileri bir rafa bıraktı ve arabaya döndü.

Nihat, o esnada eline bir levye geçirdi. “Hı, hı,” diyerek, arkadan yanaştı ve levyeyi bir anda Salih’in ense köküne yerleştirdi. Salih, başını tutarak yere yığıldı. Acıyla döndüğünde, Battal’ın kapıdan girdiğini gördü. Battal, hemen duvardaki bir düğmeye basarak, garaj kapısını indirdi. O kendisine doğru gelirken, Salih’in gözleri, şaşkınlık ve korkudan fal taşı gibi açılmıştı.

“Şimdi sen benim adamıma vurdun, öyle mi, Nihat?” dedi Battal, başını sallayarak.

Nihat, bakışlarını Salih’ten ayırmıyordu. “Vallahi, ben onu polis sandım.”

Salih’in dibindeydi şimdi Battal. Salih, başından elini çekip, baktı. Kanlıydı eli. Battal, ayağıyla Salih’inkileri iki yana iterek, ikisinin arasında dikildi. Ona tepeden baktı. Terliyordu Salih. “Beni… öldürecek misin, abi?”

“En azından bu gece değil. Senin elini, ayağını, ağzını bağlayıp, arabanın bagajına koyacağım. Gece, bana karar vermek için zaman verecektir. Bugün büyük acım var. Bir tane daha eklersem üstüne, kaldırmaz yüreğim. Yaşlıdır. Bu Nihat, biraz daha genç. Belki, ona bırakırım bu işi…”

Salih, sonunu anlamış bir kurbanlık gibi, başını usulca geriye bıraktı.

***

Kasım’ın mekanında yeniden birleşen dörtlü, Necla’nın oturduğu apartmanın önüne gelmişti. Perşembe, yukarı camlara, ardından da elindeki kağıda baktı. “Cumartesi’nin tarif ettiği adres burası.”

“Emin misin?” diye sordu Pazartesi, kuşkulu gözlerle.

Perşembe, bozulmuştu. Diğerleri güldüler. Salı, önlerine geçti. “Yürüyün. Hadi.”

Yukarıda, kapıyı Cuma açtı onlara. Beşinin de gözleri parladı. Sarıldılar. Dörtlü ayakkabılarını çıkarırken, kucağında bebekle Necla geldi yanlarına. Cuma, onu koltuğunun altına alıp, gülümseyen gözlerle arkadaşlarına baktı. Ayakkabılarını kenara koyan Salı, doğrulduğunda kadını gördü. Bakışlarını birbirinden kaçırdılar, ama renk vermediler. Perşembe, uzanıp kadının kucağındaki bebeği aldı. Acemice sarıldı bebeğe. Bir iki hoplattı. “Bu kimin ya?” diye sordu. Cevap almayışını pek de umursamadan, kucağında bebekle, kadının yönlendirdiği salona yollandı. Diğerleri, onu takip ettiler.

İçeride Cumartesi, üçlü koltuğun bir kıyısında boynu bükük, bakışları yerde, dalgın, kucağında Kur’an kılıfı ile oturan Pazar’ın yanından kalkıp, gelenleri karşıladı. Salı, Pazar’ın karşısına gelip, eğildi. “Pazar, kızım. Ayıp değil mi öylece oturuyorsun? Bak, seni görmeye geldik.”

Pazar, toparlandı, kalktı. “Kusura bakma, abi.”

“O ne kız elindeki? Kılıf var, Kur’an’ı yok?”

Pazar, kılıfı aralayıp, elini içine soktu. Çıkardığı, Elçin Beg’in fotoğrafıydı. Salı, fotoğrafı alıp, baktı. Tekrar Pazar’a dönünce, kadının gözlerindeki acı, ona da geçti. Hemen yanlarındaki Perşembe, halen kucağında tuttuğu bebeği Necla’ya uzattı ve Salı’nın gevşeyen parmaklarından fotoğrafı çekti. Bir resme, bir Pazar’a baktı. Pazar, elini tekrar kılıfa soktu. “Bir de…” Tabancayı çıkardı. “bu.”

Pazartesi, gülümseyerek belinden bir tabanca çıkardı ve diğerlerinin arasından sıyrılıp, Salı’nın yanına geldi. O esnada Cumartesi de Pazar’ın yanına vardı ve ona sarılarak destek oldu. Pazartesi, çıkardığı silahı gösterdi. “Biz de silahımız eksik, diyorduk…” Tabancayı Cumartesi’ye verdi. “Şimdi tamamız.” Pazar’dakine uzandı. “Bu da Cuma Abi’nin olmalı.”

Pazar, tabancasını göğsüne bastırıp, başını iki yana salladı. Bir sessizlik oldu. Cuma, belinden Zeynel Bey’in çiftliğinde ele geçirdiği tabancayı çıkardı gülümseyerek. “Benimki burada.”

***

Kadın, isteksizmiş gibi, arabasının kapısına yaslanmış, kendisini bekleyen Tuncay’a doğru yürüdü. Onun daha önceki kaba davranışını unutmamıştı. “Beni arayacağını söylemiştim,” dedi ona.

“Bana göstereceğini de söylemiştin yanılmıyorsam. Aslında sadece göstereceğin şeyi merak ettiğimden çağırdım seni.”

Kadın, yapmacık bir öfkeyle çantasını ona savurdu. “Hayvansın!”

Tuncay, çantayı yakalayıp, kadını kendisine çekti. “Onu da söylemiştin. Ama Jülide, her seferinde aynı şeyleri tekrar edip durursan, sıkıcı olursun. Öyle değil mi?” Sarılıp, öptü kadını. “Şimdi sus ve arabaya bin. Bugün, belki senin şanslı günündür!”

Bindiler arabaya. Tuncay’ın kullandığı araç, gecenin karanlığında, yolları uçarcasına aşıyordu. Tuncay, kıstığı ihtiraslı gözlerini, akıp giden yoldan ayırmıyordu. Jülide, bu süratten korkmuştu.

Büyük, boş bir depoda silahlarını kontrol eden beyazlı adamlar, deponun ağır, sürgülü demir kapısına yöneldiler.

Jülide, açmak için teybe uzandı, ama Tuncay, onu engelledi. Bir an kadına bakıp, tekrar yola döndü. Bakışlarındaki aynı tehlikeli ihtiras ifadesi, bir an dahi yitmedi.

Beyazlılar, deponun kapısını açıp, dışarıya çıktılar. Dışarıda onları dört ayrı araç bekliyordu. Gruplara bölünüp, araçlara geçtiler.

Tuncay’la Jülide, Tuncay’ın açtığı kapıdan, eve girdiler. Tuncay ceketini çıkartıp, antreyle bütünleşik salona ilerlerken, kadın, sırtıyla kapıyı kapattı. Oradan Tuncay’ı süzdü. “Hayvansın işte. Tüm yol boyunca tek kelime etmediğin gibi, radyoyu bile açtırmadın bana.”

Tuncay, sakince kravatını çözerek, ona döndü. “Kafamızı başka müzikle doldurmak istemedim.” Sesine seksi bir ton kattı. “Kendi müziğimizi şimdi burada yapacağız.”

Jülide, başını hafifçe sağ omzuna yatırıp, kaşlarını kaldırdı. “Nasıl yani?”

Tuncay, salona gidip, gümüşlükten bir şarap şişesi çıkardı. İki de kadeh aldı ve açtığı şişeden doldurdu onları. Jülide, bakışları gitgide yumuşayarak onu takip etti ve çantasını yere bırakıp, mantosunu çıkardı, Tuncay’a yakın bir koltuğa bıraktı kendini. Tuncay, kadehlerle kadına yanaşıp, birini ona verdi. Karşılıklı, şaraplarından birer yudum aldılar. “Benimle evlen,” dedi Tuncay birden.

İçki, Jülide’nin boğazında kalmıştı. Öksürüğe boğuldu. Tuncay, kadehini sehpaya koyup, onun sırtına vurdu. Kadın, kendini toplayıp, bakışlarını Tuncay’a kaldırdı. “Sen benim kimim, ne iş yaparım, biliyorsun, değil mi?”

“Evet,” dedi Tuncay, omuz silkerek.

Jülide, doğruldu, başını iki yana sallayarak, mantosuna uzandı. “Buraya gelmekle hata etmişim. Amacın, beni aşağılamak. Bunu ne diye yapıyorsun?”

Tuncay, onu yakaladı. “Dur lütfen.” Göz göze geldiler. “Şu anda son derece ciddiyim. Hem, çok da farklı sektörlerden olduğumuz söylenemez! Zorda kalan herkesin bir fiyatı vardır, değil mi? Ben senin son derece namuslu bir ev kadını olacağına inanıyorum, ötesi yok! Seni ölesiye seviyorum, diyemem. Ama namusuna kefilim. Ne yaparsam yapayım, yanımda olacağına. Otur şimdi.” Jülide, yeniden çöktü koltuğa. “Bu anın büyüsünü bozma.” Müzik setine gidip, cam kapağı açtı ve orada dizili plakları karıştırıp, birini seçti. Plağı kartonundan çıkarıp, özenle pikaba yerleştirdi. “Kim ne derse desin, müziğin ait olduğu teknoloji bu. İyi müzik, sadece plaktan dinlenmeli. Gerçek sesi ancak bir plaktan alırsın. Bu plağı sokaktan aldım, biliyor musun, bitpazarından! Kim bilir kaç elden geçip geldi oraya, ne badireler atlatıp! Ama dinleyeceksin şimdi. Yanında söylüyor adam. Bu odanın içinde!Pikabın iğnesini, dönmeye başlayan plağın kıyısına yatırdı. Kadına dönüp, gülümsedi. Ona elini uzattı.

“Değiştiğine inanayım mı?” diye sordu Jülide, şüpheli gözlerle Tuncay’a bakarak.

“İnanmayacak bir şey yok. Her şey gibi ben de kendi zıddımı içimde taşıyorum. Her şey çelişmeyi içinde barındırdığı için değişir.”

Parça, eski bir caz şarkısıydı. Bu seçim de şaşırtmıştı kadını. Dizlerinin titrediğini hissetti. Saçları, her şeyi boyaydı. Aslen bir esmer güzeli olduğu aşikardı, ama platin rengini tercih etmişti saçında. Onu asıl güzelleştiren, yanağındaki bendi. Kıvrımlarındaki seksapel, dişiliğinin garnitürüydü.

Yedili, Necla’nın donattığı neşeli sofra etrafında toplanmıştı. Espriler, gülüşmeler eşliğinde yemek yenmekteydi. Aralarında en mahzunu olan Pazar bile, alttan alta bu neşeye katılıyordu.

Jülide, gülümseyerek Tuncay’ın eline uzanıp, kalktı. Sarılıp, birbirinin gözlerine bakarak dans etmeye başladılar.

Ali, elinde valiziyle evden çıktı. Şoförü de arabadan çıkıp, ona arka kapıyı açtı.  O anda bahçede beliren beyazlılar, önce şoförü, ardından da kaçmayı deneyen Ali’yi vurdular.

Necla, elinden tuttuğu Cuma’yı yatak odasına çekti, kapıyı kapattı. Onun gözlerine sevgiyle baktı. Sarıldılar.

Tuncay’la sevgilisinin dansı, erotikleşmekteydi.

Turgut, tedirgin, salonda gezindi. Şömineye yöneldi sonra. Birkaç odun atıp, ateşi güçlendirdi. O sırada salonda yalnız olmadığını hissetti. Döndü ve beyazlılardan biri tarafından boğazından vuruldu. Boynunu tutarak, yere yığıldı. Diğerleri de ona ateş ettiler.

Pazar, bir battaniyeye sardığı bebeği kucağında sımsıkı tutuyordu. Yanında mutlu dikilen Cumartesi’ye sokuldu. Cumartesi, kolunu beline dolayarak, onu sardı. Gökte dolunay vardı, sapsarı…

Tuncay, Jülide’yi dans ederek çevirirken, onun boynunu öptü.

Talip, pavyondan çıkardığı bir kadınla sarmaş dolaş, sarhoş, caddede ilerliyordu. Karşılarına çıkan beyazlıların gösterdiği tabanca, kadını korkuttu bir anda. Adam, silahıyla kadına ayrılmasını işaret etti. Kadın, korkuyla kaçtı oradan. Talip, olayın ciddiyetini kavrayamayacak derecede sarhoştu. Tetikler çekildi.

Cuma ve Necla, yatağın içinde, çıplaktılar. Cuma, nefes nefese kalmış halde, kadının üstünden yana kaydı. İkisi de ter içinde, mutluydu.

Tuncay’la Jülide, danslarının arasında, alınlarını birbirine yapıştırdılar. Gözleri kapandı.

Battal’ın gazino müdürü, kapıdan çıkarak, arabasına yöneldi. Cebinden çıkardığı anahtarı, elinden kayıp, yere düştü. Almaya eğildiğinde kafasına tabanca dayayan bir beyazlı, tetiği çekip, onu yere yıktı. Gruptaki diğer beyazlılar da gelip, adamın çoktan ölmüş bedenine ateş ettiler.

Yere uzunlamasına serili iki yer yatağına yan yana dizilmiş halde, Salı, Çarşamba, Perşembe ve Pazartesi, uyumaktaydı. İçeriyi sadece pencerenin tülü ardından sızan ışık aydınlatıyordu. O harede, yorgun dörtlünün görüntüsü çok güzeldi. Kalabalık gecelerde mecburen yere, yan yana yatırılmış çocuklar gibi, kiminin kolu, kiminin bacağı bir diğerinin üstünde, ama mütebessim, rüyadaydılar.

***

roman 51. fasikül

Cumhur, Emniyet’teki masasında, dalgın, Olga ise kenarda bir koltukta, sessiz, gözleri şiş ve makyajı akmış, oturuyorlardı. Kapı açıldı ve Cemil, içeri girdi. Elindeki poşeti masaya, Cumhur’un önüne bıraktı. Cumhur, isteksizce poşeti araladı. Cemil, yerine geçerken, Olga’ya baktı bir an. “Adamı kötü hırpalamışsın. O durumda ben de istediğini söylerim!” dedi Cumhur’a.

“Kadın şahitlik ediyor,” dedi Cumhur, Olga’yı göstererek. Konuşurken sıkkın, isteksizdi. “Hem, adam, sadece işlediği cinayeti itiraf etmekle kalmadı, işi vereni de öttü.”

“Biliyorum,” dedi Cemil. “Nihat!”

“Abinin yeni sağ kolu. Üç kez içeri girip, yıllarca yatmış. Onlarca faili meçhulün şüphelisi. Battal’ın kanatları altında korunacağını düşünüyor olmalı.” Sesini yükseltti. “O serseri ise…”

Olga, başını kaldırdı. Cemil ayağa fırlayıp, Olga’nın yanına gitti. “Olayı şahsileştirmeyelim,” dedi Cumhur’un yanından geçerken. Kadının kalkmasına yardım etti. “Gelin benimle.” Kapıya yürüdüler. Kapıyı açıp, dışarıya seslendi Cemil. “Belma!” Bir kadın polis geldi. “Belma. İfadesi tamamdır. Gereken işlemleri yaptır. Bayan, gidebilir.” Olga’ya döndü. “Dava sonuçlanıncaya kadar şehri terk etmemenizi rica edeceğim.”

Olga, uysal bir tavırla başını salladı. Kadın polis, onu yönlendirdi. Olga, Cumhur’a minnetle baktı. Cemil kapıyı kapatırken, öfke içindeki emniyet müdürü ve hemen arkasından eli ayağı dolaşmış Emrah, odaya daldılar. Cemil, ayaktaydı. Cumhur da kalktı. Emrah, eşikteyken, koridorda uzaklaşan Olga ve Belma’ya baktı. Sinirlenmişti. Cemil’in karşısına dikilip, ellerini beline koydu. “Kadını ben sorgulamadan nereye gönderiyorsun?”

“Biz Cumhur’la sorgusunu yaptık. Dilersen kayıtları verebiliriz.” Sırıtarak Cumhur’a bir bakış attı Cemil. “Öyle değil mi?”

Cumhur, umursamazca omuz silkti. Emrah’ın keskin bakışları, hala Cemil’in üzerindeydi. “Takip ettiğim davanın en önemli tanığı olan Elçin Beg Vahapzade öldürülüyor ve sen bu cinayetin şahidini ben görmeden salıyorsun!”

“İkiniz de kesin!” diye gürleyerek, Cumhur’un masasındaki telefonu açıp, dahiliyi tuşladı müdür. “Benim bulunduğum yerde, kimsenin sesi benden yüksek çıkmasın!” Telefondakine konuştu. “Belma. Nataşa’yı hemen salmayın. Talimatımı bekleyin.” Telefonu kapatıp, ikiliye döndü. “Birkaç şahit daha varmış?”

“Evet, müdürüm,” dedi Cemil. “Otel resepsiyonisti ve bizim Cumhur’un nişanlısı var. Cumhur Komiser de oradaymış, ama bunların üçü de olay anını değil, sonrasını görmüşler. Cinayet anında maktulün yakınında olup, katili görenler, o giden bayan, ve Battal Bey’in…”

Emrah, keyif alarak araya girdi. “Yani, abinin!”

Cemil, ters ters baktı ona ve tekrar müdüre döndü. “Abimin gazinosunda temizlikçi olarak çalışan yaşlı kadın.”

“Neriman Tarhan? Battal Bey’in eski solisti… Nereden nereye,” deyip, Cemil’e döndü müdür. “Onun ne işi varmış orada?”

“Müdürüm, sadece o gece giriş yaptığını biliyoruz. Elçin Beg, onun kaldığı odayı kendi adına tutmuş. Kadın, dili tutulmuş gibi oturuyor öylece. Çok korkmuş olmalı. Hiçbir şey yemiyor, içmiyor.”

“Tuhaf…” Emrah’a baktı müdür. “Şu şahitlerle bir de biz konuşalım bakalım.”

“Bir dakika müdürüm,” diyerek, Cemil’e yöneldi Emrah. “Dava benim, Cemil. Beni atlatmak için elinden geleni yapıyorsun… Sana verdiğim kâğıt nerede?”

“Kaybettim. Hiçbir şey çıkmamıştı zaten. Masaya bırakmıştım. Çöplerle gitmiş olmalı.”

Emrah, çaresizce yumruklarını sıktı. Müdür, o sırada kapıyı açmıştı. Emrah’a döndü. “Tamam, Emrah. Hadi!” Emrah, bir kere daha tehditkâr gözlerle Cemil’e baktı. Sonra, dönüp, müdüre yetişti. Müdür önde, o arkada, koridor boyu, süratli adımlarla asansöre ilerlediler.

“Müdürüm,” dedi Emrah. “Bunca eziyet, aylarca süren takipler. Kıyafet, kimlik değiştirmeler bu iki serseri yüzünden heba olacak. Biri peşinde olduğumuz adamların en önemlilerinden birinin kızının sevgilisi, diğeri en tepedeki adamın kardeşi! Şunları çekin önümden!”

Asansöre gelmişlerdi. Müdür, çağırma düğmesine bastı. “Emrah, bir dakika huzur ver Allah’ını seversen. Ne yapayım? En iyi polislerimden ikisini durduk yerde açığa mı alayım? Bırak onlar kovalasın, sen kucağını aç, bekle!” Asansör gelmişti. “Yürü şimdi.” Asansörle bodrum kata indiler, hızla sorgu odasına daldılar. Masalarında oturan iki erkek polis ve kadın polis Belma, ayağa kalktılar. Olga, Neriman Tarhan ve Candan, duvara dayalı bir bankta, yan oturuyordu. Neriman’ın sağındaki Candan, ayaklarını altına toplamıştı. Sol eli usulca okşayarak onu teselli etmeye çalışan Neriman’ın avuçları arasındaydı. Neriman’ın solunda, Olga, bankın koluna dayadığı dirseğini dikmiş, alnını eline yaslamıştı. Üçü de bitkindi. Resepsiyonist Mehmet ise ayrı bir sandalyede, başını ellerinin arasına almış, sıkıntılı bekleyişteydi. Müdür, Mehmet’i geçip, üç kadının yüzüne de ayrı ayrı baktı. Sonra, erkek polislerden birine döndü. “Tevfik. Zanlı nerede?”

“Avukatı geldi, müdürüm. Bitişikte, görüş odasındalar.”

“Bu serserinin avukatı da mı varmış?” diye sordu Emrah, şaşarak.

Memur Tevfik, önlerine düştü, koşturarak müdür ile Emrah’a kapıyı açtı. Sorgu odasından çıktılar ve bitişikteki görüş odasına yöneldiler. Kapıya gelmişlerdi ki, içeriden iyi giyimi ve gözlükleri ile şüphe uyandıran, ama o anda hiçbirinin bunu fark etmediği, avukat kılığına girmiş olan Talip, elinde çantası, dışarıya fırladı. “Hah! Tam zamanında,” dedi. “Müvekkilim aniden fenalaştı.”

Üçü heyecanla görüş odasına dalarken, Talip, sessizce gerileyip, süratle merdivenlere yöneldi. Görüş odasındaki manzara, dehşete vericiydi. Enver, masanın ardında, ağzının kenarında köpük, hareketsiz duruyordu. Müdür işaret edince, Emrah, derhal gidip, Enver’in nabzını kontrol etti. Ümitsizce müdüre baktı. Müdür, Enver’in önündeki devrik karton bardağı kaldırıp, inceledi. Emrah’a ve ardından memur Tevfik’e döndü. “Şu avukatı çağır bana bakayım.”

Zaten eşiğe yakın dikilmekte olan Tevfik, geriye dönerek bir adımda dışarıya çıktı ve koridorun iki yönüne de göz attı. “Yok, müdürüm.”

Müdür, telaşla doğruldu. “Emrah. Kapıyı ara. Çıkışına izin vermesinler!”

O esnada Talip, çoktan çıkışa varmıştı. Hızla polislerin arasından geçerek, dışarıya attı kendini, merdivenleri indi ve karşıda bekleyen beyaz, lüks araca gitti. Cama vurarak şoförü uyardı. “Gidelim.”

Cemil, Cumhur’la odalarında, bir elinde çay bardağı, penceresindeki jalûzinin arasından aşağıya bakmaktaydı. Karşıdaki bir şey dikkatini çekmişti, jaluziyi biraz daha araladı. “Şu araba, Zeynel Amca’nınkilere benziyor…” Cumhur, yerinden, umarsızca başını salladı. Cemil, boşalan bardağına baktı. “Bir ara kocaman çay bardakları vardı. ‘Öksüz doyuran’ derdi Sıdıka Yengem.”

Müdür ve Emrah, artlarından da memur Tevfik, koşarak Emniyet’in önüne çıktılar. İçeride bekleyen birkaç polis de dışarıya fırladı müdürü görünce. Nefes nefese etrafa bakındılar. Ama avukat kılığındaki Talip, çoktan gitmişti.

***

Necla, zile koştu, heyecanla açtı kapıyı. Gelen Cuma’ydı. Üç günlük sakalı ve düşük kaşları, onu olduğundan yaşlı gösteriyordu. Kadın, gerileyerek, ona yol açtı. Cuma, usulca ayakkabılarını çıkarıp, içeriye girdi. Kadın, onun sırtından ceketini aldı. Cuma, adeta havada yürüyen bir hayalet gibi, ses çıkarmadan, koridorda ilerledi. Kadın da arkasından gitti. Banyoya girdiler. Kadın, Cuma’nın gömleğinin düğmelerini çözdü, onu çıkarmasına yardım etti. Cuma, uslu bir çocuktu, kadına zorluk vermiyordu. Onun yönlendirmeleriyle döndü, çöktü, kolunu kaldırdı. Necla, onu bu şekilde soyup, küvete soktu. Suyu ayarladı ve Cuma’yı bir anne şefkatiyle yıkamaya girişti.

O saatlerde Battal, Salih, Nihat ve Talip, Zeynel Bey’in köşkünün konsey salonundaydılar. Battal, Zeynel Bey’in koltuğundaydı. Hemen arkasında, Salih dikilmekteydi. Karşı koltuklardan birinde Nihat, umarsızca, parmakları arasında çevirdiği bozuk paralarla oynuyordu. Talip, ortada, ellerini ovuşturmakta, gözünü yerden ayırmadan, dudağını ısırmaktaydı. Battal, ateş saçan gözlerle bir Nihat’a, bir ona baktı, avucunu masaya çarparak, ayağa kalktı. “Ben size böyle bir talimat verdim mi? Arkamdan iş çevirmek de neyin nesi? Benim ne istediğime kendi kendinize nasıl karar veriyorsunuz?”

“Bu adam sende saplantı haline gelmişti,” dedi Nihat. “Bir şekilde ortadan kalkması gerekiyordu ve bu serseri, kendiliğinden gelip, gönüllü oldu. Geri çevirmek de, sonrasında onu yaşatmak da aptallık olurdu.” Gözlerini Battal’a kaldırdı. “Öyle değil mi?”

“Şimdi de bunu öldürün o zaman!” diye bağırdı Battal, Talip’i göstererek. “Bir şahit de bu! Dinlemesi gerekenin asıl patronu olduğunu unutan bir köpek!” Böyle deyip, adamın üstüne yürüdü. Elini kaldırmıştı ki, Nihat, aniden kalkıp, araya girdi:

“Zeynel Bey’in en iyi adamlarından biridir Talip. Şimdi de sana aynı sadakatle hizmet ediyor ve edecektir. Yanlış bir hareket yapıp, onu da kaybetme istersen.”

“Neden? Bu ikinci yanlışı bu itin! Daha kaç hata yapmasını bekleyelim?” Elini indirdi Battal. Kolları iki yana düştü. “Hayatta aynı anda hem sevip, hem ölesiye nefret ettiğim iki adam, peşpeşe öldü… Yaşam ne garip! Bir anda masalsın…” Salih’e döndü. “Arabayı çıkar, Salih. Yengene de bak, kendine gelmiş mi? Bu öğlen kaldırılacak iki cenazemiz var.”

“Emredersin, abi.”

Salih, derhal çıktı. Battal, dönüp, pencereye gitti. Derin çukurlarında, taşıdıkları her anlamı ustaca gizlemeyi başaran gözlerine bakan, o anda onlardaki hüznü fark edebilirdi. “İkisi de yaşadığı hayatın hakkını verdi… Bu dünya, benim gibi bir korkağa mı kalmalı? Her cesaretli adam gibi, önden gittiler. Belki de benim yolumu açmaktalar…”

***

Salı, Kasım’ın sokağına girdiğinde, kahvehanenin önünde ümitsiz, titreyerek dikilen Çarşamba’yı görünce, yavaşladı. Başı önde, dalgındı Çarşamba, ayakta uyuyor gibiydi. Salı önünden geçip, kendisini süzerken ve gelip yanına durduğunda dahi, tepkisizdi, görmemişti onu. Onun sesine doğruldu. “Çarşamba. Ne burada dikiliyorsun? İçeri girelim. Gel.”

Çarşamba, Salı’ya işaret eder gibi, kapıya baktı. Salı, kapı kolunu ittirdi. Kepenkler açık olduğu halde, kapının kilitli olmasına şaşırdı. Başını cama dayayıp, içeriye baktı. Masalar, tezgâh boştu. Yüzü asıldı. Ama hemen kendini toplayıp, Çarşamba’ya döndü. “Zayıflamışsın. Ne diyeceğim. Kasım gelinceye kadar, gidip bir şeyler yiyelim. Ne dersin?” Çarşamba, başını salladı.

***

Olga ve Neriman Tarhan, Emniyet’teki sorgu odasının ortasında, karşılıklı, ayakta duruyorlardı. Adeta bakışlarıyla konuşmaktaydılar. Bant pencereden süzülen azıcık ışık, ortalarından geçiyordu. İki kadın da kendi yaşlarının en güzel hallerindeydiler. Üzgün gözleri ışıldadı.

Aynı odanın önünde, koridorda Candan, elleri belinde, çatık kaşlarının kararttığı gözleriyle Cumhur’a baktı. “Battal da kim, Cumhur? Battal da kim? Cenazeler bana ait. Gömülecekleri yeri belirlemek, hele onları yan yana gömmek! Buna karar verme yetkisini nereden buluyorlar?”

“Candan, biraz sakin olur musun? Burası Emniyet ve şu andaki durumumuz çok zor. Cemil, senin iznini çıkarttırıyor yukarıda.”

Candan, sesini alçalttı, ama hala öfkeliydi. “Battal da kim, dedim?”

Cumhur, avurtlarını şişirerek nefesini boşaltıp, Candan’a baktı. “Battal, bizim Cemil Komiser ve daha bir sürü kişi, senin Zeynel Bey tarafından hısımın, akraban. Adam, akrabalarını gömüyor.”

“Azeri de mi onun akrabası?”

“Candan, bu ilişkiler… Biraz karmaşık, biliyorum…” Cumhur, devam etmedi. Anlayış bekler bakışlarını kızınkilere dikti.

“İçerideki kadınların da gelmesini istiyorum. Yeter artık. Suçlu gibi sorgulanıyoruz!”

Cumhur, karşı uçtan gelmekte olan Cemil’i gördü. Bir kurtarıcı yakalamış gibi sevindi. “Cemil Komiserim de geliyor. Şimdi rahatla. İşlem çabuk bitsin, seni cenazeye yetiştireyim.”

Cemil, yanlarına vardı. Elinde salladığı kâğıdı Cumhur’a verdi. Cumhur, dilindekini diyemeyen bir çocuk gibi Cemil’e baktı, alttan alttan. “Ne?” diye sordu Cemil, iki elini yana açarak.

“Nataşa’nın ve ihtiyarın da salınmasını istiyor.”

Cemil, kâğıdı Cumhur’dan aldı. Bir kâğıda, bir Candan’a bakıp, kapıya döndü. “Sizinle uğraşamam. Yetişmem gereken bir cenaze var.”

Candan da tepkisini koydu hemen. “Ne tuhaf! Bizim de!”

Cemil, kapı koluna uzandı. İçeriye girdiğinde, ortada karşılıklı duran iki kadın, ona baktılar. Kenarlardaki masalardan birinde bir erkek polis, diğerinde ise kadın polis, Belma oturuyordu. Cemil ve ardından Cumhur içeri girince, ikisi de ayağa kalktı. Mehmet, ellerinin arasında tuttuğu başını kaldırıp, Cemil’e baktı. Candan, koridordan içeriyi izliyordu. Cemil, doğruca Belma’nın masasına gitti. “Oturun. Belma,” Elindeki kâğıdı onun önüne bıraktı. “Candan Hanım’ın bizim bilgimiz dâhilinde salındığına dair yazı. Buna diğer kadınların isimlerini de ekleyin. Bizimle geliyorlar.”

“Ama komiserim… Müdür…” diye geveledi Belma, kağıdı alırken.

Ceketinin cebinden kalemini çıkardı hemen Cemil. “Eklemeleri kendim yapayım istersen. Bu bayanların bilgilerini ver bakayım.”

“Yok, komiserim… Ben hallederim. Tamam.”

Resepsiyonist Mehmet, oturduğu yerden atıldı. “Ya ben?”

Cemil, kaşlarını çatarak ona baktı ve tekrar Belma’ya döndü. “Bu, iki saat daha kalsın. Sonra salın!” Kadınlara el etti. “Hadi, bayanlar önden!”

Olga ve Neriman, bakıştılar. Ardından, Candan’a döndüler. Candan da onlara bakmaktaydı. O an üçü, sanki yıllardır birbirini tanıyan, aynı evi paylaşan üç kız kardeşti.

***

Ufuk, Mehpare’yi üniversitedeki odasında ziyarete gelmişti. Odada karşılıklı iki masa vardı. Mehpare’ninki ne kadar dağınıksa, diğer masa o kadar tertipliydi. İkili, Mehpare’nin masasının iki yanında oturmaktaydı. Ufuk, dalgın, fincanındaki çayı yudumlarken, kendi önünde de çay olan Mehpare, masaüstü bilgisayarında bir şeyler yazıyordu. Bir-iki tuşa daha bastı ve gözlüklerini düzelterek, yazıyı kontrol etti. Ardından, fincanını eline alıp, gülümseyerek Ufuk’a döndü. “Şimdi sendeyim!” Ufuk, dalgındı hala. “Alo! Houston, bir problem mi var?”

“Kusura bakma, Mehpare,” dedi Ufuk, silkinerek. “Kafam çok karışık bu sıra.”

“Vallahi, benim kafam çok rahat.” Burnuyla diğer masayı işaret ederek, yüzünü ekşitti. “Cemile cadalozu on beş gün izinli! Gel, kal okulda. Hem, daha fazla birlikte oluruz. Birbirimize de destek çıkarız işte. İnat etme. Sana bir şey söleyeyim. Şimdi adamıyla karşılaştı diyordum, ama sanırım o da fos çıktı! Düne kadar gülücükler saçan yüzün şimdi sirke satıyor! Ne oldu?”

“Bir şey olduğu yok aslında. Başlamamış şeyleri başlamış kabul etmek gibi kökü dışarıda huylarım depreşiyor arada. Sorun bende yani. Kendim mükemmele ermiş gibi, başkalarını da kendimce hizaya getirmeye çalışıyorum.” Fincanını sehpaya bıraktı. “İnsanlar kimliklerini bir günde kazanmıyorlar oysa. Zaten olmuş bir bitkiyi belli bir boyda tutmaya çalışıyorum, hani bonzailer gibi.” Mehpare’ye baktı. “Ben yalnız kalmaya mecburum, Mehpare. Kendimi işe vereceğim bundan sonra.”

Mehpare, kalkıp Ufuk’un yanına geldi. Onun önündeki sehpanın kenarına çöktü. Kızın ellerini avucuna alıp, gözlerini onunkilere dikti. “Şimdi saçmaladın. Hala çok güzelsin. Yaşıtların senin gibi kalmak için ne numaralar deniyor! O moron şişko, sana dönecektir. Görür de bakarsın. Sen, istediğinin ne olduğundan emin ol yeter ki…”

***

Hastanede Kasım’ın yattığı odada Perşembe ve Cumartesi, yüzlerinde endişe, yatağın iki tarafında dikiliyorlardı. Bahtiyar, yatağın karşısında ayakta, bir eli karyolanın demirinde, öbür kolu boynuna asılı halde, yatakta karnı sargılı, teninin rengi kaçmış uyuyan Kasım’a baktı. Kasım, gözkapaklarını aralayınca, karşısında onu gördü. Bahtiyar, sevinçle koridora fırladı. “Doktor! Doktor!”

Kasım, bir süre onun ardından bakıp, Perşembe’ye döndü. “Bunun ne işi var burada?”

“Kahvehanede çalışıyor. Çırak aldım onu.”

“O, çaydan, kahveden ne anlar? Okuyordu?”

“Okuluna devam ediyor. Boş zamanlarında bende. Elim, ayağım oldu.”

“O yüzden mi kolunu kırdın?”

“Kolunu? O uzun hikâye. Kalk hele de anlatırım… Nasıl oldun?”

Kasım, doğrulmaya çalıştı. “Hele az dikin beni. Derim sırtıma yapışmış!”

İkisi de ayağa fırladı. Perşembe, Kasım’ı kaldırdı, Cumartesi, arkasını yastıkla besledi. Kasım, sırtını yastığa bıraktı. Yüzüne bir rahatlama geldi. “Böyle iyi mi?” diye sordu Cumartesi.

“İyi. İyi. Az önce sanki sırtımda kor gezdiriyorlardı.”

“Sen yine de kendini yorma,” dedi Perşembe. “İşte, doktor da geldi.”

Doktor Şükrü önde, Bahtiyar arkada, odaya girdiler. Eşikten geçen Bahtiyar’a baktı Kasım. “Bahtiyar, gülüm. Dışarıda bekler misin?”

Bahtiyar, “Tamam, Kasım Amca,” diyerek çıktı, kapıyı çekti.

Doktor, Perşembe ve Cumartesi’ye döndü. “Aslında, siz de artık gitseniz iyi olacak. Aga’nın biraz dinlenmesi gerekiyor.”

“Ama adamlar işi tamamlamaya niyetlenebilir!” diye atıldı Perşembe.

“Bir daha gelmeyecekler. Emin olabilirsin,” dedi Kasım.

Cumartesi, başını sallayarak yanına çekti Perşembe’yi. Doktor, Kasım’a yanaştı. “Seninle konuşmak istediğim şeyler var.”

“Onlardan gizlim, saklım yok, doktor. Diyorlar ya, onlar benim öksüzlerim, öyle değil mi?”

Doktor, bir an tereddütte kaldı. Perşembe ve Cumartesi de merakla adamın yüzüne baktılar. Doktor, derin bir nefes alıp, boşalttı. Tedirgin, Kasım’a döndü. “Çello aradı. Görüşme talep ediyor. Şahin Tepesi’nde. Yarın öğlen. Gidecek durumda olmadığını söyledim, ama…”

Perşembe, hiddetlenmişti yine. “Çello mu? Bu, kahvehaneye gelip Bahtiyar’ı vuran adam! Nereyse söyle, ben gideyim yarın!”

Kasım, sakinleşmesini işaret etti ona. “Demek, Bahtiyar’ın kolundaki kurşun yarası… Hiçbiriniz gitmeyeceksiniz. Hem doktoru da dinlemeli. Siz, iyileşmemi istemiyor musunuz? O bir tarafa, ne düşmanlarım, ne Çello, ne Battal; şu anda peşimde olan, davanın ardındaki polislerdir. Hastaneyi gözlerler şimdi. Eminim. O yüzden bir an önce gidin. Açığa çıkmayın.”

Perşembe ve Cumartesi, birbirlerine baktılar. Kasım, sinirlendi. “Gidin, dedim size! Yaylanın! Lafım dinlenmiyor mu artık?” Adamlar, süklüm püklüm çıktılar. Kasım, daha sakin, doktora döndü. “Demek, Çello seni aradı. Öyle mi?”

Doktor, yutkundu. “As…aslında sana bir haber daha verecektim, ama…”

“Tamam, doktor. Geveleme lafı ağzında da söyle ne söyleyeceksen. Bir an önce çıkmalıyım. Hastaneleri sevmem. İyi gelir, hasta çıkarsın buradan.”

Doktor, bir anda cesaretini topladı. “Zeynel Beyaz ve Elçin Vahapzade, dün gece öldüler. Cenazeleri bugün kalkacak.”

Durgunlaşmıştı Kasım. “Nasıl öldüler?”

“Zeynel Bey’in ölümü bekleniyordu zaten. Çiftliğe bir baskın gerçekleşmiş akşam, duyduğum. Ama o, bir darp ya da herhangi bir müdahale sonucu ölmemiş. Ecel…”

“Ya Elçin Beg?”

“Kaldığı otelin önünde bıçaklamışlar. O halde bir süre yürümüş, artık nereye gidiyorsa! Kan kaybı… Bir kadın satıcısıymış katili.”

“Bir kadın satıcısı…” Acı gülümsedi. Gözünden bir damla yaş geldi. Başını öte yana çevirdi. “Bütün dünya susmalı şu an. Çekilmeli denizler, gökten güneş çekilmeli ki anlasın, bilsin yedi düvel… Adam gibi bir adam gitti…”

roman 50. fasikül

Perşembe, kan merkezinden, koluna bastırdığı pamuğu tutarak çıkarken, Cumartesi, dışarıda ceketini giyiyordu. Perşembe, pamuğu aldı, artık kan gelmediğini gördü ve onu bir çöp kutusuna atıp, gömleğinin kolunu indirdi, diğer kolundaki ceketini geçirdi sırtına. Cumartesi ve Perşembe’den biraz uzakta, koridor kenarındaki sandalyelerden birinde yorgun oturan Ufuk, onları izliyordu. Doktor Şükrü, Cumartesi ve Perşembe’nin yanına geldi. Ameliyat önlüğünü giyinmişti.

“Onu kurtar, doktor,” dedi Cumartesi.

“Merak etmeyin. Bu şimdiye kadar aldığı yaraların en hafifi.” İyice yanaştı ikisine. “Beni iyi dinleyin şimdi… Çello aradı.”

Öfkeyle atıldı Perşembe. “Vay, şerefsiz!”

“Sakin ol. Ben, sadece onun dediklerini iletiyorum. Onu istemeniz halinde kaçmayacağını, karşınıza çıkacağını söylüyor.” Pantolonunun cebinden bir kâğıt çıkardı doktor. “İşte numarası.”

Perşembe, hemen kâğıdı kaptı ve hareketlendi. Cumartesi, onu kolundan yakaladı. “Nereye gidiyorsun? Önce Kasım’ın ve çocuğun sağ salim çıkmasını bekleyeceğiz. Kasım ayağa kalkacak ve ne yapacaksak birlikte yapacağız! Tamam mı?”

Perşembe, cevap vermedi. Öfkeden titriyordu. Kâğıdı tutan elini yumruk yapıp, sıktı. Kolunu Cumartesi’den kurtardı. Ufuk’la göz göze geldiler o an.

“Ben, ameliyata giriyorum,” dedi doktor. Perşembe’nin omzuna koydu elini. “Arkadaşın doğru söylüyor, delikanlı. Çello gibilerinin karşısına bir başına çıkılmaz. Bu savaş sizin kadar Kasım’ın da savaşıdır.” Yanlarından ayrıldı.

Cumartesi, yerinde kaldı, düşünceli. Perşembe, Ufuk’un yanına gitti. Yalvarır gözlerle kadına baktı. Başını çevirdi Ufuk. “Suç, benim değil. Bu silah benim yakamı bırakmaz,” dedi Perşembe. “İzin ver, bir kerelik bozayım yeminimi.” Ufuk, sert, küskün tavırlarla kalktı banktan. “Bir defalık. Buna mecburum. Sonra tövbe. Sadece bir defa bak yüzüme. Beni anlayacaksın.” Elini ona uzattı Perşembe. Ufuk, onu yanıtlamadı. Duraksamadan koridoru terk etti. Perşembe, ardından bakakaldı. Cumartesi, gelip Perşembe’nin yanına durdu. İç çekti Perşembe. “İkimiz bir ateşte, ben yanarım, o yanmaz…”

***

Cuma, sessizce çiftliğe sızdığında, ilerideki köy merkezinden yatsı ezanı duyulmaktaydı. Büyük ağaçların gölgelerini sığınak yapıp ilerlerken, belinden büyük bir bıçak çıkardı. Devriye gezen adamları tek tek haklayarak ilerledi. Soğukkanlı bir ilerleyişti onunki. Haftalardır, hele sevdasına ulaştığında, eski zalimliğinin yittiğini sanmıştı. Şimdi, öldürdüğü her adam hedefinin önündeki engeldi. Bir bir aştı onları ve nihayet, çiftlik tavlasının önüne vardı. İçeriyi dinledi sabırla. Sonra, kararlı bir tavırla tavlaya daldı. Ortamı zor aydınlatan ay ışığında, ötede Candan’ın atının tımarını yapan seyisi gördü. Adam, onu fark etti, Cuma’nın da gizlenmek gibi bir derdi yoktu artık. Adama doğru ilerledi. Seyis, dönmedi ona. “Zeynel Bey’le aranda bir tek ben kaldım sanıyorsun,” dedi, işine devam ederken, Cuma’nın yaklaşan gölgesine bakarak.

Cuma, cevap vermedi ona. Etrafını kollayarak ilerlemeyi sürdürdü. Seyis, kaşağıyı bir kenara koydu, atı okşayarak, sakinleştirdi. Yavaşça yönünü Cuma’ya döndü. Cuma, seyise yanaşmıştı. “O nerede?” diye sordu, ilerlemeyi sürdürürken.

“Ölümünü bekleyen bir adamdır Zeynel Bey. Yine de alacak mısın canını?”

Cuma, seyisle karşı karşıyaydı artık. Durdu. “Hayır. Tek amacım yüzünü görmek.”

“Sadece bir adamın yüzünü görmek için on adamı kestin, öyle mi? Elindeki kanlı bıçak, sıranın bende olduğunu söylüyor.”

“Ona ulaşmama izin vermezdiniz.”

“Konaktakiler de bunu yapacaktır. Onları alt etmen, bahçedekilerden zor. Onlar, en iyileridir.”

“Ben, çok horoz gördüm. Öyle horozlardı ki, öttüğü için güneşin doğduğunu zanneden cinsten. Hepsinin canı üç kuruşluk bir merminin ucundadır!”

Seyis, atak bir hamle ile belindeki tabancayı çekip, kendini geriye attı. Cuma, birden onun üzerine atıldı. Seyis, tabancayı ateşlemeye fırsat bulamamıştı. Boğuşmada tabanca elinden düştü. Cuma’nın bıçağı, göğsünü deldi, boğuk bir hırıltıyla, olduğu yere yığıldı. Cuma, nefes nefese, bıçağın kanını pantolonunun paçasına silerek kalkıp, karanlıkta tabancayı aradı. Atın ayaklarına yakın bir yerde bulduğu silahı alıp, doğruldu. Karşısındaki atın güzelliğine daldı bir süre.

Evin üst katında Zeynel Bey, rahatsız bir uyku evresindeydi. Aniden uyandığında, duyduğu sesin rüyasından kaldığını sandı önce. Ama durmuyordu patlamalar. Yatağında doğruldu. Gözleri kocaman açıldı. Yutkundu. Komodininin üstündeki bir bardak suya baktı. Uzandı, ama sonra almaktan vazgeçti suyu. Daha da yakınlaşmıştı patlamalar. Zeynel Bey, çaresiz bir bekleyişin içine girdi. Komodinin çekmecesini açtı. Bir süre baktı içindeki tabancaya. Ardından, boş vermişlikle, kapadı çekmeceyi. Oturduğu yerden, kapıya baktı. Kapı açıldı ve elinde silahla, Cuma, içeriye girdi. İki adam, birbirine baktı. “Bu kadar adamı…” Güçlükle konuşuyordu Zeynel Bey. Öksürdü. “…öldürdüğüne değmiştir umarım. Aralarında çok genç çocuklar vardı.”

“Ben de gençtim!”

“Seni hatırlamamın şu an benim için hiç önemi yok. Aslında şu boşluk anında hiçbir şey önemli değil. Buraya gelmek için epey yol tepmiş olmalısın…” Zeynel Bey, tekrar öksürüğe boğuldu.

Cuma, tabancasını beline soktu. İlerledi, komodinin üzerindeki suyu alıp, Zeynel Bey’e içirdi. Suyun çoğu, ağzının kenarından dökülüyordu ihtiyarın. Gözlerini kaldırıp, başını salladı. Cuma, bardağı yerine bıraktı ve Zeynel Bey’in karşısına sandalye çekti. Onun gözlerinin içine baktı. “Ben Murat’ım, Zeynel Bey. Elli yıl önce babasını bir kumar masasında oyuna getirip, elinden her şeyini aldığın Murat. Yıllarca yok saydım seni. Her şeyi unutmaya, kafamdan silmeye çalıştım. Ama varsın. Ne yazık ki varsın… Babamın, anamın, sokağa attığın pek çok işçinin katilisin!”

“Bana katil demeye hakkın yok! Beni öldürmeye hakkın var, bunu yapmaya hakkın var. Ama beni yargılamaya hakkın yok!” Zeynel Bey, bir daha öksürüğe tutuldu. Ağzını kapatmaya çalıştığı pijamasının koluna kan bulaşmıştı. Öksürüğü kesilince, güçlükle başını kaldırıp, Cuma’ya baktı. “Gördüğün gibi, bu noktada hiçbir şeyin önemi yok. Ama mademki geldin ve vasiyetimi verecek senden başka kimse yok, dinle o zaman. Kızımı bul. Adı, Candan. Tavladaki beyaz at onundur. Alacak onu. Beni reddetse de alacak. De ki, son nefesinde bile seni söyledi. Candan, dedi, de.”

“Neler saçmalıyorsun, adam! Sen beni dinleyeceksin! Yıllarca içimde biriktirdiklerimi dinleyeceksin! Sonra kime ne diyorsan de!” Zeynel Bey, cevap vermedi ona. Adeta dili tutulmuştu. Gözleri kocaman açıldı önce. “Dinle şimdi! Ben…” diye haykırdı Cuma. Zeynel Bey’in gözkapakları kendini saldı, elleri gevşedi. Cuma, lafını toparlamayı denedi. “Ben…”

Bir anda kan kusmaya başladı Zeynel Bey. Cuma, dehşetle atıldı. Zeynel Bey’in ağzından boşalan kan, Cuma’nın üzerine döküldü. Zeynel Bey’in başı, Cuma’nın omzuna düştü. Öfkeliydi Cuma, gözleri dolmuştu. “Beni dinleyeceksin!” Zeynel Bey’i iki eliyle tutup, kendinden uzaklaştırdı. Çaresizlik içinde adamın ölüsüne baktı. Gözünden yaş geldi. Ellerinin arasında tuttuğu adamı şiddetle sarstı. “Ölemezsin! Ölemezsin, alçak! Hesap vermeden nereye gidiyorsun?” Zeynel Bey, Cuma’nın ellerinden sıyrılıp, yatağa yığıldı bir anda. Cuma, hınca boğulmuştu. “Ölemezsin!” Zeynel Bey’in başına çöküp, vücudunu yumruklamaya başladı. “Hesap ver! Hesap ver! Konuş benimle! Konuş!”

***

            Cemil, eve vardığında bitkin haldeydi. Doğruca yatak odasına gitti. Kafasındaki tek şey, kendini külçe gibi yatağa bırakmaktı. Lambayı yakınca, şaşırdı önce. Sibel, yatakta sırtı dönük, uyuyordu. Cemil’in şaşkınlığı, sevince dönüştü birden. Ceketini çıkarıp, yere bıraktı. Gözleri gülerek, yatağa yaklaştı, yorganı aralayıp, içine girdi. Sibel’e sarıldı, onun boynunu öptü. Sibel, güçlükle gözkapaklarını araladı. “Geldin mi?”

Kızın boynunu, öpücüklere boğdu Cemil. “Teşekkür ederim,” dedi buselerinin arasında.

“Neden?” diye sordu Sibel.

“Hiçbir şey sorma. Bırak da şu anın tadını çıkarayım…”

***

Elçin Beg, başını lavabodan kaldırdı. Yeni tıraş olmuştu. Altında pantolonu ve çorapları, ayağında terlik, üstünde sadece atleti vardı. Havluya uzandı. Yüzünü iyice kurulayıp, havluyu yüzünden çektiğinde, çehresine mutluluk yayılmıştı. Havluyu asıp, banyodan çıktı. Odası derli topluydu. Kendinde olduğu zamanlar, oda görevlilerine bırakmıyordu bu işi. Uzun yıllar yalnız yaşamış olmaktan gelen bir alışkanlıktı; yatağını kendi düzeltir, etrafındaki her şeyi genelde ilk bulduğu düzende bırakırdı, tertemiz. Yatağının üzerine açık vaziyette bıraktığı valizine baktı, aşağı yukarı her şeyini toplamış olduğunu gördü. Dolabına gidip, orada iki ayrı askıya asılı ceketini ve gömleğini aldı. O gün için seçtiği kravatı da gömleğinin içine asılıydı. Ağır ağır, özenerek giyindi. Saatine baktı. Aynanın karşısında dikkatle kravatını bağlayıp, saçlarını düzeltti ince dişli tarağıyla. Ceketini sırtına geçirdi ve sehpanın üzerinde yan yana duran tabancasına, içinde Dilber’in resmi olan kapalı tabakasına, Candan için seçtiği sevimli oyuncak ayıya ve çiçekçi kadından aldığı tek karanfile baktı. Karanfili yakasına taktı. Ceketini ilikledi, eteklerini çekerek, üstüne oturttu. Tekrar sehpaya döndü. Tabancasını valizin bir gözüne yerleştirdi. Uzanıp, tabakasını aldı. Alışkın bir hareketle, tek dokunuşta açtı tabakayı. Dilber’in fotoğrafı ortaya çıktı. Uzun uzun o fotoğrafa baktı. Sanki karısının sesini duymuştu o artık kaçmak istediği zaman makinesinin derinliklerinden. “Seni seviyorum.”

O sese karşılık vermek durumunda hissetti kendini. “Seni seviyorum,” dedi mırıldanır gibi, kendi kendine. Tekrar dolmak üzereydi. Kendini toparladı hemen ve tabakayı kapatıp, ceketinin iç cebine, tam kalbinin üzerine yerleştirdi. Uzanıp, valizini kendine çekti, kapattı. Duvardaki manzaraya baktı, gülümsedi. Resimdeki davetkar bakışlı güzel kıza göz kırptı son bir kez. Valizini, yatağın üstündeki oyuncak ayıyı alıp, kapıya gitti. Durup, bir defa daha odayı taradı ve döndü. Elektriği çalıştıran otomatik soketinden anahtarı, kartıyla birlikte çıkardı. Oda, bir anda kararmıştı. Elçin Beg, çıktı. Çıkış işlemlerini yapmaya, resepsiyona indi asansörle.

Resepsiyon görevlisi Mehmet, Elçin Beg daha önce haber verdiğinden, çoktan gerekli hesap kitabı yapmış, odayı kapatmıştı. Elçin Beg, valizini yere, hemen yanına bırakmıştı son işlemleri beklerken. Hediye ayıcık, tezgahın üzerindeydi. Gülümseyerek baktı oyuncağa Mehmet. “Tamamdır.”

“Her şey için teşekkürler,” diyerek, gencin elini sıktı Elçin Beg ve valizine eğildi.

O sırada, komi, salon tarafından koşturarak geldi. “Beyamca, beyamca, bir kadın gelmişti. Salona aldım. Sizi bekliyordu.”

Mehmet, avucunu şakağına vurdu. “Özür dilerim. Kadın tümüyle aklımdan çıkmış. Veli, beyefendiyi götür.” Elçin Beg, bir salon tarafına, bir komiye baktı. Valizini almak için eğildi yeniden. “Ben valizinize sahip çıkarım,” dedi Mehmet. “Veli. Valizi bu tarafa ver, oğlum.” Çocuk valizi alıp, ona uzattı. “Tamam. Bakın, burada. Çıkacağınız zaman alırsınız. Rahatça görüşmenizi yapın siz.”

Komi önde, Elçin Beg arkada, salona geçtiler. İçeride, az sayıda otel sakini, çay içiyor, televizyon izliyordu. Elçin Beg, ileride, bir koltukta tek başına oturan Neriman Tarhan’ı gördü. “Tamam, evladım,” dedi komiye. “Ziyaretçimi buldum. Sağ ol.” Komi, ayrıldı. Başını kaldıran kadın, Elçin Beg’i gördü. Elçin Beg, kadının ayağa kalkacağını fark edererek, süratli adımlarla yanına gidip, ona mani oldu. Kadının endişeli bir hali vardı. “Rica ederim, Neriman Hanım. Kalkmayınız. Aç mısınız? Dilerseniz restoran kısmına geçelim. Orada da konuşabiliriz.”

“Konuşmanın zamanı değil, Elçin Beg,” dedi Neriman Tarhan, gözlerinde acıma ifadesi. “Dışarıya çıkmayın. En azından gece vakti. Sizi öldürmek için para almış bir adam, buraya çok yakın bir yerde pusuda. Gördüm.”

Elçin Beg, nezaketli gülümseyişini kondurdu dudağına. “Kızıma gideceğim, Neriman Hanım. Hangi pusu beni yolumdan alıkoyabilir? Battal beni öldürtemez. Öldürtse mekânına geldiğim akşamlarda öldürtürdü. Meraklanmayın.”

“Battal değil korkman gereken! O istemese de bir kraldır İstanbul’a. Çevresindeki herkes kendine vazife çıkarır. Nihat’tır bu defaki. Nihat! Gazinoda bir köşede seni sipariş etti bir adama. Uyarmak için geliyordum yanına. Sokağın başında o adamı gördüm.”

Kahkaha attı Elçin Beg. “Bir ayakçı yani, öyle mi? Kıymetim gittikçe düşüyor. Aga Kasım gibi saygıdeğer bir kabadayıya sipariş edildim önce. Araya başka kaç talip daha girdi bilmem. Şimdi de adı sanı olmayan bir ayakçı, bir serseriye… O zaman ölüm hak bana!”

Kadın, şaşkın, Elçin Beg’in yüzüne baktı. “Elçin Beg. Dışarıda diyorum. Katil şu sokağın başında diyorum!” Titredi. Gözünden yaş geldi. “Ben sana bir ömür yandım, Elçin Beg. Daha da yanmak istemem…”

“Hayat bir yangınsa, yanalım be Neriman Tarhan!” Kadının dehşetli yüzünü görünce, ciddileşti Elçin Beg. “Bırakalım şimdi bunları. Az sonra çıkacağım bu otelden. İki sokak ötede, ana caddede kızım beni bekliyor olacak. Yürüyeceğim yol seksen adımdır. Seksen adım! Yürüdüğüm bunca yoldan sonra o derece kısa bir yoldur ki, o yolu ben, tek adımda alırım. Nihat’ın katili, bana erişemez bile!” Uzanıp, kadının gözyaşını sildi. “Size bir oda vermelerini söyleyeceğim. Burada kalın bundan sonra. Parasını merak etmeyin. Ben karşılayacağım. İki, üç günde bir sizi görmeye gelir, ihtiyacınızı sorarım. Ne dersiniz? Dönmeyin o mezbeleliğe, rica ederim.” Kadın, hala aynı şaşkın ve dehşetli ifadeyle ona bakıyordu. Sesi boğazına düğümlenmişti. Elçin Beg, kadının elini avucunun içine aldı. “İtiraz istemem.” Kalktı ve kadını da kaldırdı. “Gelin. İşlemi yapsınlar.” Salon çıkışına ilerlediler. “Hem, kızımla randevuma gecikmemi istemezsiniz, değil mi?” Kadın, sessizce onun ardından gitti. Mehmet, tezgahta defterini kontrol ediyordu. Elçin Beg, öksürerek uyardı onu. Başını kaldırdı genç. Toparlandı, gülümsedi. “Hanımefendiye benim odamı vermenizi istiyorum mümkünse. Bundan sonra burada kalacak. Ödemeyi ben yapacağım. Yakınımdır. Neriman Tarhan Hanımefendi,” dedi Elçin Beg.

Kadının gözleri ışıldadı bir an. Tanındığını zannetti. Sonra hayal kırıklığıyla başını tekrar önüne eğdi. İşlem yapılırken, kadın çaresizlikle sokağa baktı. Mehmet, “Veli!” diye seslendi çöp poşetlerini çıkarmakta olan komiye. “Onları bırak, buraya gel!” Çocuk koşarak geldi. “Bayanı 206’ya çıkar.” Anahtarı verdi. “Haydi.” Kadına döndü. “Buyurun hanımefendi.”

Elçin Beg, kadının elini kavrayıp, usulca dudağına götürdü, öptü. Kadını, nazikçe kominin ardına yönlendirdi. Kadın, bir defa daha ona döndü ve boynunu bükerek, komiyi takip etti. Elçin Beg, bir süre kadının arkasından baktı.

“Beyefendi,” diye seslendi ona Mehmet, valizi bankonun önüne çıkarırken. “İsterseniz kapıya kadar götürebilirim.”

Müsaade etmedi Elçin Beg. Hemen aldı valizini. Bankoya bıraktığı oyuncağı da aldı. “Teşekkür ederim. Az ileride beni bekleyecekler. Taşırım.” Bir defa daha ceketini düzeltip, kararlı adımlarla kapıya yöneldi. Bir elinde valizi, diğerinde oyuncak ayı, otelin dış basamaklarını indi. Hemen kapıda, her zamanki alımlılığıyla otele doğru ilerleyen Olga ile karşılaştı. Gülümsedi ona. “Ne güzel tesadüf oldu, Olga Hanım. Seninle vedalaşmadan ayrılmak istemezdim doğrusu!”

“Nasıl yani? Gidiyor musun? İstanbul’dan ayrılıyor musun?”

“Artık bu ihtiyar, bu genç, bu mevta, bu taze gelin kenti terk etmem mümkün değil. Kızımı buldum çünkü burada. Şimdi onun yanına taşınıyorum.” Eğildi, çok gizli bir sır verir gibi fısıldadı kadının kulağına. “Ona müthiş sevimli bir oyuncak ayı aldım. Bak. Çok sevinecek!”

Olga, oyuncağa baktı sevecen gözlerle.

Yukarıda Neriman Tarhan, kominin açtığı kapıdan geçip, odaya girdi. Komi, anahtarın ucuna takılı sigorta kartını duvardaki yuvaya yerleştirerek, elektrikleri açtı. “Banyonun ışıkları, şuradan yanıyor. Dolapta ikişer takım baş ve vücut havlusu var. Kullanmak isterseniz, mini bar…” diye anlatmaya girişti, alışkın. Kadın, doğruca pencereye gitmişti. Perdeyi çekip, aşağıya baktı. Onun dinlemediğini anlayan komi, lafın devamını getirmedi. Kapıyı açtı, usulca çıktı odadan. Kapıyı örtmeden, bir kere daha kadının arkasından baktı. “İyi geceler.”

Neriman Tarhan, cevap vermedi. Komi, kapıyı çekti. Kadın, kapının önündeki Elçin Beg ve Olga’yı gördü önce. Sonra, ötede bir yanına bıçağını saklamış vaziyette Elçin Beg’e sinsice yaklaşan Enver’i gördü. Telaşla pencerenin kolunu zorladı. Sıkışmıştı.

Aşağıda ikili, birbirlerine bakan gözleri gülerek, konuşmaya devam ediyordu.

“Ama üzülme, Olga Hanım. Dedim ya, İstanbul’u terk etmiyorum. Telefon numaran da bende. Mutlaka görüşeceğiz.”

“Ne bileyim, gidiyorum deyince insan…”

“Sus, sus. Anlıyorum. Ama düşünsene; eğer dostluğumuz zaman ve mekân gibi şeylere bağlıysa, sonunda zamanı ve mekânı yendiğimizde, kendi dostluğumuzu da yıkmış oluruz! Öyle değil mi? Biz birbirimize gönülden bağlıyız. Bunu biliyorum.”

Sarıldılar. O sırada çaresizce pencereyi zorlayan ihtiyar kadın, camın ardından Elçin Beg’e seslenerek onu uyarmaya çalışmaktaydı. Aşağıda, Olga, o anı uzatmak ister gibi sevgiyle, sımsıkı sarıldığı adamı bırakmak istemiyordu. Enver’i gördü sonra, ama Elçin Beg’i uyarmaya vakit bulamadı. Enver, elindeki bıçağı Elçin Beg’in beline sokuverirken garip bir hazla titredi. Bıçağı olanca gücüyle çekip, tekrar sapladı. Olga, iki eliyle kapadı yüzünü. Elçin Beg, yıkılmamaya çalıştı. Enver’e dönüp, bakmadı bile. Başını çevirip, sokağa baktı. Acısı yüzüne yayılıyordu. Histerik çığlıklar eşliğinde bağırıyordu Enver. “Bana dön, pis ihtiyar! Yüzünü çevir!”

Elçin Beg, valizinin kulpunu sıkıca kavradı, ayıcığa sarıldı sımsıkı. Caddeye bağlanan sokağa yöneldi. Ayrılırken, Olga’ya bir kere daha gülümsedi. O ayrıldığında, Olga ve Enver, karşı karşıya kalmıştı. Enver, heykel gibi yerinde donmuş Olga’ya baktı. Başını çevirip, yoluna gitmekte olan Elçin Beg’e baktı sonra. Bıçağı nefretle fırlattı ve dönüp, geldiği yöne kaçtı.

Elçin Beg’in kulağında, yıllar öncesinden, belki de çocukluğundan zihninde kalmış bir kantata çınlıyordu. Şövket Elekberova söylüyordu. Annesinin ne çok sevdiğini hatırladı o an kulağını kaplayan ‘Fuzuli Kantatası’nı. O kadının söylediği bütün parçaları severdi annesi, ama ille de bunu. Yol boyunca, yaralı halini sezdirmemeye çalışarak ilerledi. Bazı sözleri yanlış mı hatırlıyordu? İnsanın içine işleyen, hüzünlü bir sesi vardı kadının. Kızı sokağın sonunda bekliyordu işte. Ama şarkı yitmiyordu aklından. Hareket etmekte de zorlanmaya başlamıştı. Yolun başında Candan ve Cumhur’un bulundukları yerden, karanlıkta kalan Elçin Beg’in hali belli olmuyordu. Onu görünce, gözleri ışıldadı Candan’ın. Cumhur’a baktı heyecanla. “Geliyor. İmtihanın başladı!”

“E, yormasaydık adamı? Otelin önünden alırdık.”

“O senin gibi kazma mı? Araba girmekte zorlanır, park yeri problem oluyor, dedi, caddede beklememizi istedi. Centilmenlik yapacaksan, git de valizini al bari!”

Cumhur, koşturarak Elçin Beg’in yanına gitti. O esnada, adamın yüz ifadesinden, ters bir şeyler döndüğünü anlamıştı. Sendeledi Elçin Beg. Cumhur, onu tutmaya çalışırken kanı fark etti. Döndü, Candan’dan tarafa baktı. Ardından, Elçin Beg’in geldiği yöne döndü ve belinden silahını çekip, o yöne koşmaya başladı. Candan, dehşete kapıldı. Zorlukla yürümeye devam eden Elçin Beg’e koştu. Elçin Beg’in eli kanlıydı. Ayıcığı valizi tuttuğu kolunun altına sıkıştırıp, yakasındaki karanfile uzandı, onu çekip, avucuna aldı. Şövket Elekberova. Devletli kadın! Muhteşem. Bir kere canlı dinlemişti Bakü’de onu. Tıklım tıklımdı salon, annesinin kucağındaydı. Candan’a gülümsedi. Candan ona vardığında, artık dermanı kalmamıştı. Olduğu yere yığıldı. Candan, yere yatmasını engellemek için ona sarıldı, haykırarak ağlamaya başladı. “Ölemezsin, eşkıya! Ben senin kızın olacaktım hani? Çocuk geldi seninle tanışmak, beni istemek için! Yakışıyor mu senin gibi beyefendiye? Babam olacaktın! Babam! Eşkıya!”

Nazik gülümseyişi yine dudağının kenarında, son bir kez baktı kıza Elçin Beg. “Şirin’im…” Başı diğer yana düştü. Avucu açıldı ve karanfil yere yuvarlandı. Gözleri, pınarlarında birer damla yaş, karanfili takip etti. Son nefesi usulca boşalırken, belki hala Elekberova’yı dinliyordu. Bir alkış tufanı koptu ki o son zaman yolculuğunda, salon yıkılacak sandı.

***

roman 49. fasikül

Elçin Beg, üstünde atlet ve altında pijama, odasında, yatağa uzanmıştı. Ayakları çıplak, saçları dağınıktı. Kirli sakalıyla tanınmayacak haldeydi. Kapının sesiyle kendine geldi. Gözkapaklarını zorlayarak, kapıya döndü. “Bir şey istemedim! Ama ille de girmek istiyorsan, kapı kilitli değil.”

Candan, güleç, iki elinde poşetlerle içeriye girdi. “Günün güneşli geçiyor inşallah, eşkıya!” Adamın halini görünce, yüzü değişti. “Bu ne hal?” Elçin Beg, güçlükle doğrulup, yatağın kenarına oturdu. Kalkmaya çalıştı. Candan, yetişti, sarılıp, kalkmasına mani oldu. “Dur, dur. Kalkıp da ne yapacaksın?” Yanaklarını öptü. “Horon tepmeyeceğiz ya. Oturup dertleşeceğiz.”

Poşetlere baktı Elçin Beg. “Onlar ne?”

“Bu çerez,” dedi poşetlerden birini kaldırarak kız. Ardından diğerini kaldırdı. “Bu da şarap!”

“Kutlama var desene.”

Candan, aynanın önündeki iki su bardağını aldı, sehpayı ortaya çekip, çerezi, bardakları ve şişeyi üzerine koydu. Neşeli bakışlarını Elçin Beg’e kaldırdı. Elçin Beg, asıl şimdi yaşını gösteriyordu.

“Sende kutlanacak bir şeyler var gibi. Ama görüyorsun, ben hayata küsmekle meşgulüm.”

“Ne küsmesi, eşkiyam? Şimdi oturacağız ve bana kızını anlatacaksın!”

“Önce sen anlat.”

Candan, yanında getirdiği İsviçre çakısının tirbuşonunu açtı. “Pekala…”

“O da nereden çıktı?”

“Ohoo, eşkıya, bizde yok yok!” dedi Candan, şişenin mantarını çıkarırken. Ardından bardakları doldurdu. “Haberler sende. Ben alımımı aldım, vurdum kapıyı çıktım. Amacımı gerçekleştirdim yani. Adam artık beni biliyor.” Elçin Beg’e bardağını verdi. “Şerefine!” Bardak tokuşturdular. Candan, kesekâğıtlarını yırtıp, kuruyemişleri açığa çıkardı. “Tabağımız olaydı iyiydi. Tabak isteyelim mi?”

“Böyle dursun,” dedi Elçin Beg. “Önemli olan, burada olman. Dostluğundan daha büyük bir ikramda bulunamazdın… Kızımın seninle tanışmasını, dost olmasını ne kadar isterdim…”

“Yine oluruz.”

“Beni istemiyor.”

“Nasıl istemiyor? Senin gibi bir babayı bulmuş da! Kolyen ne oldu?”

“Ona verdim.”

Candan, yerinden kalkıp, yatağın kenarına, Elçin Beg’in yanına oturdu. “Bak, eşkıya. Ben durumunu beğenmiyorum. Bu geceden tezi yok, oteli terk edip, bana taşınıyorsun. Ben, babamı istemiyorum. Kızın, seni istemiyor. En azından sen öyle diyorsun… Ben senin kızın, sen benim babam olacağız bundan sonra, tamam mı? O aptal kız kardeşim de akıllanıp dönerse, kapımız açık. Problem var? Problem yok. İtiraz da yok. Gece, program bitince, seni almaya geleceğim. Damadın olmaya niyetli geri zekâlının müthiş bir arabası var! Görmelisin!”

Elçin Beg, Candan’ın konuşması boyunca, bardağındaki şaraba baktı. Şaraptan bir yudum aldı sonra, dudağının kenarında acı bir gülümseme, gözlerinde hüzün, Candan’a döndü. “Bir yerlerde okumuştum: Düştüğümüz kuyular sandığımız kadar dipsiz değil belki, ama tutunmaya çalıştığımız ipler çok kısa, diyordu. Senin saldığın ipe güvenmek istiyorum şu an.”

“Güven, baba.”

Candan, başını Elçin Beg’in göğsüne bıraktı. Adamın eli, onun saçında dolaştı. Elçin Beg, ağlıyordu. Gözleri duvarı kaplayan manzara resmine kaydı. Oradaki güneş, öncekinden daha parlak geldi ona bir an. Işığı Candan’ın saçlarına vurdu.

***

Perşembe ve Ufuk, hastane bahçesindeki bir banktaydıar. Bahtiyar’ın yatışını yapmışlardı. Polise izahat vermekten kaçıyordu Perşembe. Ufuk, ipleri ele almış, öne çıkıp, durumu bir şekilde kurtarmıştı. Mümkün olduğunca bilinmezlikti savunuları. Aslında bu bilinmezlikler, Ufuk’un boyunu da hayli aşıyordu. Perşembe, kollarını dizlerine yatırarak öne eğilmiş, sinirle parmaklarını sıkıyordu. Kollarını kavuşturmuş halde, sırtını banka yaslamış Ufuk, Perşembe’yi kontrol altında tutuyordu. Perşembe, dayanamadı, kalkmaya yeltendi. Ufuk, kolunu yakaladı onun. “Otur!” Perşembe’yi çekerek, banka geri oturttu. “Otur dedim! Doktor, önemsiz olduğunu söyledi, değil mi? Bekle!”

“Günahsız o çocuk, Ufuk,” dedi Perşembe, burnundan soluyarak. “Günahsız. Adam, benim için gelmişti! Ona bir şey olursa…”

“Hiçbir şey olmayacak ve sen de rahat duracaksın! Bir daha belaya bulaşmayacağına, eline silah almayacağına dair söz verdin!”

Perşembe, yine aynı pozisyonu aldı. O sırada, hastane kapısında taksiden çıkan Cumartesi’yi gördü. Şaşırdı. Cumartesi, şoförün yardımıyla, bitkin haldeki Kasım’ı indiriyordu. Şoför, onlardan ayrılıp, koşarak hastaneye girdi. Az sonra, tekerlekli bir sedye taşıyan iki görevliyle çıktı. Hızla taksiye gittiler. Perşembe, ayağa fırladı. “Aga Kasım…”

O, koşarak gelenlerin yanına giderken, Ufuk, şaşkınlıkla arkasından baktı. Onlar acil girişine yaklaşırken, Ufuk da kalkıp, yanlarına gitti. Kasım, sedyede yarı ayık, sayıklar halde yatıyordu. Kanından Cumartesi’nin üstüne de bulaşmıştı. Taksici, ayrıldı. Beraberce hastaneye girdiler. Acile gelen, yanlarından geçen, danışmaya bir şeyler soran hastalar ve hasta yakınları… Cumartesi, hemen danışmaya yanaştı. Perşembe, demirlerini tutarak, görevlilerin sedyeyi götürmelerini engelledi. Bankonun arkasında çalışan iki genç kızdan birine, “Doktorumuz Şükrü Kocabaş’tır. Onu istiyoruz,” dedi Cumartesi, telaşla.

Diğer kız, Perşembe’ye müdahale etti yerinden. “Beyefendi. Sedyeye mani olmayın.”

Perşembe’nin umurunda değildi. Cumartesi, atıldı. “Şükrü Bey’i istiyorum! Hemen!”

İç kapının ardında beklemekte olan güvenlik görevlisi, gürültüye geldi. “Ne oluyor burada?”

“Bir şey yok,” dedi Cumartesi, onu kaile almaksızın ve tekrar bankodaki kıza döndü. “Derhal Şükrü Bey’i anons edin.”

Kız, güvenlikçiye baktı. Güvenlikçi, elini Cumartesi’nin omzuna koydu. “Beyefendi.”

Cumartesi, elinin tersiyle gencin elini itti. Acilin doktoru da gelmişti. “Sakin olun!” diyerek, sedyede yatan Kasım’ a baktı, başındaki hastabakıcılara döndü. “Yaralıyı derhal müşahedeye alın.”

Perşembe, sedyeyi bırakmıyordu, Cumartesi’ye baktı. Ufuk, omzunu tutarak, onu sakinleştirdi.

“Niye getirdiniz ya yaralıyı? Acilin kapısında ölsün diye mi?” diye sordu acil doktoru.

“Doktorumuzu istiyoruz,” dedi Cumartesi.

“Ben doktorum be adam!” Bankodaki kıza döndü. “Kimi istiyorlar?”

“Şükrü Hoca’yı istiyorlar.”

“Şükrü Hoca kolay. Bir ilk müdahaleyi yapalım da,” dedi Cumartesi’ye ve hastabakıcılara baktı doktor. “Ameliyathanelerden uygun olanını hazırlasınlar.” İlk kıza döndü. “Sen Şükrü Hoca’ya ulaş.” Cumartesi’ye, “Sen de işlemleri yaptır. İstediğin oldu mu?” dedi.

Cumartesi, Perşembe’ye işaret etti. Perşembe, sedyeyi saldı. Adamlar Kasım’ı götürdüler. Kız telefonu alırken, Cumartesi, Perşembe ve Ufuk, sedyenin ardına takıldılar. Telefon açan kız, “Bilgileri almamız gerekiyor!” diye arkalarından seslendi Cumartesi’ye.

“Geleceğim!”

Acilin müşahede bölümüne geçtiler. Ortalık ana baba günüydü. Oldukça geniş, perdelerle ayrılan bu bölümü kontrol edilmeyi bekleyen, inleyen hastalar, onların telaşlı yakınları, koşuşturan hemşireler doldurmuştu. Bir bölmede acilin doktoru, Kasım’ı kontrol etti. İki hemşire ve sedye görevlilerinden biri, ona yardımcı oldu. Perşembe ve Cumartesi, bir kenardan endişeyle seyrederken, Ufuk, olayların ayırtına varmaya çalışıyordu. Perşembe’yi kenara çekti. “Sinan. Kim bunlar?”

“Arkadaşlarım…”

Diğer görevli, koşturarak geldi. “2 nolu ameliyathane boşaldı, hocam. Şükrü Hoca da yolda.”

“Tamam,” dedi acilci doktor. “Hastayı hazırlayın, alalım hemen.”

Şükrü Kocabaş da gelmişti. Perşembe ve Cumartesi’yi görünce öfkelendi. Çello onu sıkıştıralı beri, korku içindeydi zaten, kendiyle savaştaydı. “Ne o, cümbür cemaat buradasınız?”

Cumartesi, öne çıktı. “Doktor, Kasım Aga’yı vurdular…

“Tamam. Telaş yapmayın.” Sedye başındakilere işaret etti. “Alın hemen.” Cumartesi’nin beraberindekilere döndü. “Siz burada bekleyin.” Sedyenin arkasından giderlerken, acilin doktoruna sordu. “Durumu nedir?” Kasım’ın yattığı sedyenin ardında, konuşarak uzaklaştı iki doktor. Ameliyathaneye giden koridor boyu görevlilerin sürdüğü sedyenin etrafında iki doktor ve birkaç hemşireyle bir hasta bakıcıydılar. Doktor Şükrü, babacan bir gülümsemeyle, yattığı sedyeden yarı baygın kendisine bakan Kasım’a yanaştı. “Dayan, koca Kasım. Bu ilk savaşın değil.” Ameliyathaneye vardıklarında, diğerlerine döndü. “Hastayı masaya alın. Hazırlanıp, geliyorum.” Onun haricindekiler sedyeyle birlikte ameliyathaneye girerken, Doktor Şükrü, yüz ifadesi değişerek, tenhaya çekilip, cep telefonunu çıkardı. Numarayı çevirdi, telefonu kulağına götürdü isteksizce, endişeli. “Alo… Celal… Kasım, yaralı olarak geldi. Öksüzlerden ikisiyle… Ameliyata alıyorum…”

O ihanet anında Perşembe, Cumartesi ve Ufuk, sıkkın, müşahede bölümünden koridora çıktılar. Cumartesi, Ufuk’un yanına vardı. “Kusura bakmayın. Başımıza geleni görüyorsunuz.” Elini uzattı. “Ben…” Perşembe’nin yeni ismini bilmediğinden duraksadı bir an. “…bunun arkadaşıyım. Adım İsmail.” Tokalaştılar. “İsmail Güney.” Tokalaştılar.

“Ben, Ufuk.” Perşembe’yi gösterdi. “Sinan’ın arkadaşı. Memnun oldum.”

“Sinan, sizin ne işiniz var burada?”

“Çello,” dedi Perşembe. “Çello şerefsizi, kahvehaneyi basıp, bizim çırağı yaralamış. Onu getirdim. Aga Kasım’ı da o mu vurdu?”

“Yok. Kabadayıya düşman mı ararsın? Ama şuraya bak. Kasım, asla bir daha bir araya gelmememizi istiyordu. Bizim kaderimizde olmalı. Yollarımız öyle ya da böyle sürekli kesişiyor.”

O sırada bir hemşire koşturarak geldi. “Ameliyata alınan beyin yakınları sizler misiniz?”

Cumartesi, telaşlanmıştı bir anda. “Evet?”

“Kan gerekecek. 0 Rh pozitif.”

“Benimki olur!” dedi Cumartesi ve Perşembe, aynı anda. Birbirlerine baktılar, bir parça şaşkın.

“Benimle gelin,” dedi hemşire.

***

Cemil, Emniyet Müdürlüğü’ndeki odasındaydı. Bir memur, başıyla selam vererek içeriye girdi. Elindeki dosyayı Cemil’e uzattı. “Buyurun komiserim.”

Cemil, başını sallayarak dosyayı aldı, açıp içine baktı ve o halde masaya bıraktı. Arkasına yaslanıp, gözlerini ovuşturdu. Gözlerini tekrar açmıştı ki, kapıdan giren Turgut’u görünce, polis memuruna çıkması için el etti. Polis, yine başıyla selam verip, odadan çıktı. Turgut, yavaşça ilerleyip, masanın önündeki sehpanın hemen gerisinde durdu, bir parça ezik. “Büdü yok mu?”

“Büdü mü?” diye sordu Cemil.

“Ne bileyim. Cumhur’du sanırım adı. Sizi hep bir arada görmeye alışmıştık. Sen önde, o kuyruk gibi arkanda. Edi ile Büdü gibi!”

Cemil, kalkıp, Turgut’a yer gösterdi. “Büdü, bugün izinli. Hayırlısıyla başını bağlayacağız.”

Turgut, Cemil’in gösterdiği koltuğa çöktü. Adeta on yaş ihtiyarlamış, dizlerinde ani bir rahatsızlık belirmiş gibi, hareket etmekte zorlanıyordu. Cemil, karşısına oturdu. “Hoşgeldiniz, Turgut Bey. Hayrola? İki gün önce turp gibiydiniz?”

“Abinizin bize reva gördüğü davranış, sinirlerimi yıpratmış olmalı.”

“Aman dikkat edin kendinize,” dedi Cemil, bıyık altından gülerek. “Şu üç günlük dünyada, kafayı hiçbir şeye takmamalı insan.”

Turgut, masa üstüne dağılmış dosyalara baktı yan gözle. “Tavsiyenle yaptığın uymuyor gibi, ne dersin, Cemil kardeşim?”

Bir anlık sessizlik oldu. Cemil, anlamlı gülümsedi. Kalkıp, kenardaki bir dolabın üstünde duran çay makinesine gitti. “Sıcak suyumuz var, Turgut Bey. Çay mı vereyim, kahve mi?”

“Madem geldim buraya kadar, bir çayını içerim.”

“Asıl, biz sizi ayrılmaz bir ekip görürdük,” dedi Cemil, çayları hazırlarken. “Gerçi sayıca azaldınız ama sizin Büdü’nüz niye gelmedi?”

“Ali, Emniyet’e her zaman soğuktu. Karakol kapısından dahi geçmez!”

Cemil, çayları getirip, sehpaya bıraktı. Şekerliğin kapağını açtı, tekrar yerine oturdu. Çaylarını alıp, karşılıklı yudumlamaya başladılar. “Davanın sonuna da geldik gibi. Ne dersiniz, Turgut Bey?”

“Abini içeri almayı göze aldıysan, bana ne yemek düşer, malum!”

“O da bir suçlu ise gereğini yapmaktan geri duracağımı mı sanıyorsunuz?”

“Bu dosyalar, seni hiçbir yere götürmeyecektir, delikanlı.”

“Öyle sanın.” Masasına uzanıp, Emrah’tan aldığı notu çekti, gösterdi Turgut’a Cemil. “Emrah komiser, bu kâğıtla belki de edinebileceği en büyük delili ele geçirmişti. Önemsemedi, bana kaptırdı. İki gündür bu rakamlarla uğraşıyorum.”

Turgut, rakamları görür görmez, çözmüştü anlamını. Fakat Cemil’e önemsediğini belli etmedi. “Çözebildin mi bari?”

“Bu ne biliyor musunuz? Bu, Tuncay’ın açmaya çalıştığı kasanın şifresi. Bir insan neyi kasa şifresi yapar? Asla unutmayacağı bir sayıyı! Bu şifre bir tarihe işaret ediyor!”

“Bu neyi ispatlar? Zeynel Beyaz’ın doğum günü de olabilir. Ya da metreslerinden birinin!”

“Şifre, 672806. Size bir şey hatırlatıyor mu?”

“Beni bunun için mi çağırdın, Komiser Cemil? Ben, yaşlı bir adamım. Sabah yediğimi bile hatırlamıyorum! Bilmece çözebilecek durumda mıyım sence?”

Gülümsedi Cemil. “Peki. Yormayayım sizi. Bu şifre, benim her zaman göz ardı ettiğim, Zeynel Bey’e ait yetimhanenin açılış tarihi! 28 Haziran 1967! Öksüzler, öksüzler. Kasım’ın öksüzleri! Oradaki çocuklara ait bilgiler beni öksüzlere, üstü örtülü cinayetlere ve oradan da doğruca çözüme götürecek! Anladınız mı neden davanın sonuna geldik diyorum?”

Turgut, yutkundu. Titreyerek, elindeki çay fincanını sehpaya bıraktı. “Benden istediğin nedir?”

“Sizden istediğim, beni daha az yoracak bir yolda bana yardımcı olmanız. Günler, aylar sürecek bir tarama neticesinde ulaşacağım bilgileri bana kısa sürede verebilirsiniz mesela. Ben de sizi kenarda tutmak için nüfuzumu kullanırım. Artık ne kadar kaldıysa o da!”

Turgut’un gözü, sehpaya devrikti. Düşündü. Gözlerini ışığa, pencereye döndürdü. “Biliyor musun, komiser, “ dedi, “hayatın kendi gibi, bizimki de bir oyundu. Geldi, geçti. Küçücüktük. Savaş nedir, hiçbirimiz bilmiyorduk. Büyüklerin oyununa heveslenen izcilerden başka bir şey değildik…”

Onun Cemil’in karşısında ter döktüğü dakikalarda, Ali de evinde tedirgin saatler yaşıyordu. Bir viski açmış, kadeh üstüne kadeh sallıyordu salonunda. Cep telefonunu çıkardı, bir numara çevirdi. “Musa… Benim. Ali… Acilen yurtdışına çıkmam gerekiyor… Bunu organize et. Seni ziyadesiyle memnun ederim.”

***

Kaldırıma tezgâh açmış çiçekçi kadının önünde, mütebessim Elçin Beg, dikilmiş, çiçeklere bakıyordu. Eğildi, bir kırmızı karanfil seçti, sapını kırıp, yakasına taktı, çıkardığı parayı, kadına uzattı. O esnada, Enver, arkasından geçiyordu. Belki de eceli olacak bir adamla aynı anı, aynı konumu kullandığının farkında değildi Elçin Beg. Kafasındaki tek şey Candan’ına, Şirin’inin yerine koyduğu o güzel kıza bir hediye almaktı. Yine eski Elçin Beg olmuştu. Şık, yakışıklı. Caddede ilerlerken, bir oyuncakçının önünde durup, camekândakilere baktı. Parlak tüylü bir oyuncak ayı ilgisini çekmişti.

Candan, iki kere mutluydu o gün. Cumhur’la birlikteliği resmen başlamıştı ve artık ‘babam’ diyeceği Elçin Beg, o akşam onun yanına taşınacaktı. Cumhur’la Candan, el ele müzikhole indiler. Sahnede kızın grubu, hazırlık yapıyordu. Çocuklar, ikisini el ele görünce, gülümseyerek, alkış tuttular. Candan, Cumhur’un elini bırakıp, kahkahayla, kendi etrafında döndü. “Bizimkiler seni sevdiler, polis. Ama sevinme hemen. Esas onayı, bu gece babamdan alacaksın. Bunu başarırsan işin iş!”

Cumhur, gözlerini ondan alamıyordu. Bu işin bu denli hızlı gelişmiş olmasını da almıyordu aklı. Ama sevinçliydi. Öyle bir aşkla bağlanmıştı ki kıza, öl dese ölecekti. Candan, onun hayran bakışları önünde montunu çıkarıp ona verdi, neşeyle sahneye çıktı. Cumhur, yüksek bar taburelerinden birine kurulup, sahneye döndü. Candan, arkadaşlarıyla selamlaştı. “Summerwine’ı geçelim mi?” dedi gitaristine. Genç başıyla onayladı. Elemanlar aletlerinin başına geçtiler. Baterist tempo tutarak işaretini verdi ve şarkıya girdiler. Candan, Cumhur’a bakarak, keyifle şarkısını seslendirdi.

25. Adana Film Festivali (devamı 2)

Kapanış ödül töreni (devam)

 

Kıvanç Terzioğlu ve Mehmet Güleryüz Abi’min değerli eşiyle

Nebil Özgentürk’le

HiltonSA’daki kapanış kokteylinden

Birkaç resim de İstanbul’daki Türk Dünyası Filmleri haftasından

25. ADANA FİLM FESTİVALİ (devam)

Bu sene, 24-30 eylül tarihleri arasında, davetli olduğum Adana Film festivali’ndeydim. resimlere kaldığım yerden devam ediyorum.

 

ADANA SİNEMA MÜZESİ’nden… (devam)

Galalar sürüyor…

Yine eski Adana

HiltonSA’daki Festival anı masası

Sabri Şenevi’nin Sinemaevi

Fedorrchenko ile röportaj (SEKANS için)

ÖDÜL TÖRENİ GECESİ

Can Kolukısa ile.

Geceyi sunan Emre Karayel ve Burcu Esmersoy 

devam edecek…

25. ADANA FİLM FESTİVALİ

Bu sene, 24-30 eylül tarihleri arasında, davetli olduğum Adana Film festivali’ndeydim.

Festival programları günlük olarak dağıtıldı

Konuk kimliğim

Sinema yazarı dostum Alican Sekmeç’in hazırladığı 25. Yıl Sergisi’nden

Alican Sekmeç’le

Açılış törenini Nefise Kartay ve Oktay Kaynarca sundu

Onur Ödülü alanlar toplu halde

Ahmet Mekin

Cihan Ünal

Süleyman Turan

Onur Saylak

Galalar

Eski Adana

Yeni Adana

Adana Sinema Müzesi

roman 48. fasikül

Fabrikadaki hummalı çalışma esnasında, bir kurt düşüverdi içine bir anda Salı, nam-ı diğer Mehmet Usta’nın. Bu olduğunda korkardı hep, çünkü inanılmaz derecede güçlüydü hisleri. Yedilinin çoğunda da vardı ya bu özellik, Salı’da ve Cuma’da daha baskındı. Böyle olması da normaldi yedili için; yıllardır iç içeydiler. Ama o günkü, başka bir duyguydu. Kandı çağıran, vahşetti. Durgunlaştı iyice, yüzü değişti. Makinenin başından ayrılıp, geriledi. Garip bir endişe yüklüydü yüzündeki çizgilerde. Etrafında çalışırken yüksek sesle bir şeyler anlatan, espriler yapan işçiler, birbirlerini nasıl duymaktaydılar, şaştı. Makinelerin gürültüsü, başka her sesi bastırıyordu.

Çarşamba’nın anneannesi, taze mezar başında sallanarak bir şeyler mırıldanmakta, ellerini toprakta gezdirip, otları temizlemekteydi, gözleri yaşlı. İmam, bir kenarda Kuran okuyor, az sayıdaki köylü, yavaş yavaş dağılıyordu. Bir taşın kıyısına oturan, Çarşamba’nın köylüsü, ihtiyar bilge, bastonuna dayanarak doğrulup, mezarlıktan ayrılan köylülerin ardına düştü. Ayaklarının üzerine çökmüş, dizlerini kollarına sarıp başını arasına gömmüş halde sallanan Çarşamba, usulca doğruldu. Gözünde yaş yoktu bu defa, ama kıpkırmızıydı yüzü.

Salı, ellerini önlüğüne silerek kapıya gitti. İşçiler, dönüp ona baktılar, o geçerken. Kudret, arkasından seslendi. Salı, adeta hedefe kilitlenmiş bir robot gibi kapıya gitti, açtı ve çıktı.

Çarşamba, ayağa kalktı. Yumrukları sıkılıydı. Öfkesi dinmemişti hala. Uzaklara baktı. Arkada, imam, okumayı bitirmiş, anneanneye yaklaşıyordu. Eğildi, kadını kaldırmaya çalıştı adam.

Salı, yolda ilerliyordu. Kudret, dışarı çıktı, ona seslendi. Salı, omzunun üstünden baktı ona. Önlüğünü çıkarıp, yere bıraktı. Önüne döndü, bir daha ardına bakmadan, yoluna devam etti.

Çarşamba, anneannesini kaldırmaya çalışan imamı gördü. Koşup, adamı itti. İmam, şaşkın, gerisinin üstüne düştü. Çarşamba, anneannesine sarıldı. Başını onun tülbendine gömdü. Kadının gözleri yaşlı, parmakları toprağa saplıydı.

Salı, kararlı adımlarla, sanayi mahallesinin parke yolu boyunca ilerliyordu, Çarşamba kırık, köy yolundan aşağıya inerken. Yukarıda, bulutlar kararmaktaydı.

***

Necla, elleri sabunlu, mutfaktan koşturarak çıktı, heyecanla kapıyı açtı. Cumartesi ve Pazar, davet bekler gözlerle ona bakmaktaydılar. Kadın, şaşırdı.

“Abla. Ne şaşırdın? Benim, Pazar.”

Necla, kendini topladı, konuklarını içeriye buyur etti. “Gelin, gelin,” dedi kısık sesle. İkili içeriye girdi, ayakkabılarını çkardı. “Murat Bey’i bekliyordum. O geldi sandım.”

Cumartesi, Pazar’a baktı.

“Cuma’yı diyor,” dedi ve Necla’ya döndü Pazar. “Nereye gitti ki?”

“Bir de soruyor! İki gündür haber yok senden. Gittiğin yeri bilmiyoruz. Seni arıyor!” Sesini alçalttı. “Hem, sessiz olun. Bebeği anca uyuttum.”

Pazar, Cumartesi’ye baktı. Elinden tutup, onu koridora çekti. O önde, Cumartesi arkada, koridorda ilerleyip, yatak odasının kapısına geldiler. Dış kapıyı kapatan Necla, koridorun ucundan onlara baktı ve tekrar mutfağa geçti. Pazar, başıyla yatağın üstünde mışıl mışıl uyuyan bebeği gösterdi. Cumartesi’nin şaşkın bakışları yumuşadı. İkisi birlikte, kapının eşiğinden, bebeği seyrettiler. Cumartesi, uzandı ve Pazar’ı önüne çekerek, ona sarıldı. Gözleri bebekte, öylece kaldılar.

O saatlerde Ufuk’un arabası kahvehanenin sokağına girdiğinde, uzaktan, mekânın önündeki kalabalığı gördü Perşembe. “Dur, Ufuk!” dedi heyecanla. Ufuk arabayı durdurunca, Perşembe, derhal çıkıp, kalabalığa koştu. Vardığında, adamları yardı ve yerde acıyla kıvranan Bahtiyar’ı gördü. Çöküp, gencin başını kucağına aldı. “Bahtiyar! Ne oldu?”

Bahtiyar, gözkapaklarını zorlukla araladı. “Abi…”

Ufuk da gelmişti yanlarına. Adamlar, ona yol açtılar. Bahtiyar’ın başı düştü. Bayılmıştı. Perşembe, çaresiz bakışlarını adamlara kaldırdı.

“Çocuk uzun zaman görünmeyince, bakındık,” dedi ve yanındaki adamı gösterdi biri. “Sedat, onun bir adamla üst kata çıktığını görmüş. Adam, bir süre sonra inmiş ve bir anda gözden kaybolmuş.”

“Yukarı seslendim, cevap yok. Çıktım, bir baktım çocuk yerde,” diyerek lafa girdi Sedat. “Ağzına bir mendil tıkılmış, kolundan kan geliyor. Su gibi terliyor çocuk. Onu indirdik, sen geldin.”

Perşembe, yeniden Bahtiyar’a döndü. Acıyarak baktı, kucakladı onu, kaldırdı. Ufuk’a döndü. “Hastaneye yetiştirelim.”

Adamlar, onlara yol verdiler. Ufuk, derhal direksiyona geçti. Perşembe, dikkatle arka koltuğa uzattı Bahtiyar’ı. Yola koyuldular. Perşembe, arka koltukta, Bahtiyar’ın başı kucağında, boyuna onun terini siliyor, gözünü bir an dahi ondan ayırmıyordu. Bahtiyar, bir ara kendine geldi. “Abi…”

“Söyle koçum. Sana bunu kim yaptı?”

“Konuşturup yorma çocuğu,” dedi Ufuk önden, dikiz aynasından onları kontrol ederek.

Bahtiyar, yutkundu. “Çel…lo… dedi, abi.” Perşembe, Çello’yu getirdi gözünün önüne, alakayı kurmaya çalışıyordu. “Sekiz kişi… Kasım Amca dahil… Bana gelsinler… Kasım beni bulur, dedi…”

“Tamam, koçum. Kendini yorma.”

“Hastaneye az kaldı,” dedi Ufuk. “Trafiğe takılmazsak…”

Bahtiyar bayıldı tekrar. Perşembe, onun başını okşadı, gözleri ileride. Kafası karmakarışıktı.

***

Zeynel Bey, gözleri kan çanağı, çiftlik evinin antresindeki boy aynasının önündeydi. Bir eli üzerindeki robdöşambrın cebindeyken, diğer elindeki kanlı bir mendille ağzını siliyordu durmadan. Etraftaki bol pencereye rağmen içerideki kaplama, mobilya ve boyaların koyuluğu nedeniyle loştu ev. Dış kapı açıldı. Gelen, seyisti. Kasketini eline alıp, Zeynel Bey’e yaklaştı. “Beyim…”

“Buldunuz mu?” diye sordu Zeynel bey, ona dönmeden.

“Hayır, beyim… Arıyoruz. Hizmetli korkmuş. Bana söyledi. Durmadan öksürüyormuşsunuz.”

Öfkelendi Zeynel Bey. “Doktor musun, seyis? Sana ne aksırığımdan, tıksırığımdan? Defol! Onu bulmadan da kimse bu eşiği aşmasın!” Öksürüğe boğuldu. Mendiline kan geldi, iki büklüm oldu.

Seyis, atılıp, tuttu onu. “Beyim. Kötü durumdasınız. Bırakın sizi götüreyim…”

Zorlukla dikildi Zeynel Bey. “Hala konuşuyor musun? Siktir ol git buradan!”

Seyis, bir mendile, bir Zeynel Bey’in yüzüne baktı. Çaresiz dönüp, kapıya gitti, boynu bükük. Kasketini geri takarak, çıktı. Zeynel Bey, halsizdi. Burnundan soluyordu, nefesi hırıltılıydı. Aynanın karşısında güçlükle doğrularak, gözlerine baktı. Kendine acıdı bir anda. “Tuncay…” dedi. “Nerdesin?”

Tuncay, kendi halindeydi o saatlerde, başka dertleri vardı. Kıyafetini yenilemiş, elleri ceplerinde, etrafa bakınarak köşeyi döndü ve bir kafeteryanın önüne geldi. Durup, saatine baktı, çevreyi kolaçan etti. O esnada Pazartesi, içeride, elindeki sandviçi kemirmekle meşguldü. Tuncay’ı gördü ve cama tıklatarak onu uyardı. Tuncay, döndü. Ellerini ceplerinden çıkardı, gülümsedi. O, içeri girerken, Pazartesi, tezgâha yöneldi. Kafeteryanın müşterisi yoktu henüz. Oranın çalışanı genç, güzel kız, etrafı toplamaktaydı. Yirmilerinde olmalıydı, esmer, ince, çıtı pıtı. Pazartesi, kıza seslendi:

“Arkadaşıma bakar mısınız?”

Tuncay, onun elindeki sandviçi kaptı. “Gerek yok, bayan. Bu ikimize de yeter.” Pazartesi’ye döndü. “Öyle yarım ekmek sandviçler falan? Sağlığına dikkat etmek zorundasın. Üzülürüm sonra,” diyerek, yemeye girişti.

Pazartesi işaret edince, kız, Tuncay’a bir sallama çay hazırlayıp, getirdi, onun önüne bıraktı. Tuncay, başını eğerek, kıza teşekkür etti. Sandviçten bir ısırık daha aldı. Gözlerini hazla yumdu. “Oh, oh, oh. Mmm.” Gözlerini açtı. “Orçun, ya da adın her ne ise, ağzının tadını biliyorsun.”

“Benimki pek ağız tadından değil. Alışkanlıktan. Ekmek arası, bizim geleneksel yiyeceğimiz. Şansım iyiymiş. Randevu yerimizde güzel sandviç yapıyorlar.”

Tuncay, çayından bir yudum aldı. Ağzı yanmıştı. “Sıcakmış!” Bıyık altından gülen Pazartesi’ye baktı. “Şimdi ne yapacaksın?”

“Gereğini… Bana şu yuvadan bahset.”

Tuncay’ın gülümsemesi yitti. Yüzünde tereddüt, kopardığı lokmayı ağzında çevirdi birkaç kez. Yuttu sonra ve ani bir kararla bakışlarını Pazartesi’ye kaldırdı. “Sadece şunu söyle. Sen Kasım’ın öksüzlerinden birisin, değil mi?” Cevap gelmeyince, güldü. “Bir ay önce bulmalıydım seni! O zaman her şey çok farklı gelişirdi. Öyle ki… Neyse. Madem geldik, anlatacağız.” Çayından içti. “Zeynel Beyaz’a ait, özel bir yetimhane. Belki ikimiz çok daha gençken orada karşılaştık. Kim bilir? Zeynel Bey’in eşi, Sıdıka Ana, çocukları olmadığı için sürekli buradaki yetimlerden evine getirtir, severdi. Kasım Aga’nın da ekibinin bir kısmını buradan seçtiği anlatılır. Ben gözden kaçmış olmalıyım. Şansıma Zeynel Bey düştü!”

“Sana o baktı yani.”

“Öyle demeyelim de…”

“Sen de bu adamı soymaya kalktın.”

“Soymaya kalktığım Zeynel Beyaz değil, Battal’dı. Hem, şimdi hesap mı soracağız birbirimize?” Son lokmayı da ağzına attı ve üzerindeki kırıntıları temizledi. Ceketinin cebinden bir kalem çıkarıp, tezgâhtaki peçeteye adresi yazdı, peçeteyi Pazartesi’ye uzattı. “İşte adres. Sokağına varmadan hatırlarsın binayı, eminim. Orada ne bulmayı umuyorsun ki?”

Pazartesi, peçeteyi alıp, üzerine baktı. Sonra ellerini iki yana açtı. “Anılar!”

Çayından bir yudum daha aldı Tuncay. Yüzünü ekşitti. Temizlikle meşgul kıza döndü. “Bayan. Sandviçler mükemmel, ama çayınız berbat!” Kız, Tuncay’a bakıp, omuz silkti. Tuncay, elini ceketinin iç cebine atıp, bir deste para çıkardı, Pazartesi’ye uzattı. Pazartesi, başını iki yana sallayarak reddetti parayı. Ama Tuncay onu dinlemedi. “Bunlardan bende çok var aslanım,” dedi, desteyi onun ceket cebine yerleştirirken. “Soyguna kalktık diye, çulsuz sanma bizi. Bu benim teşekkür etme yöntemim. Başka türlüsü elimden gelmez.”

Pazartesi, omuz silkti. “Peki bakalım.”

“Peçetede cep telefonum da yazılı. Bir de Kemal’inki. Delikanlı adamdır. Başın sıkışırsa, bir şeye ihtiyacın olursa beni ara. Bana ulaşamazsan, onu arayabilirsin.”

“Aramayacağımı biliyorsun. Ama yine de sağ ol.”

“Ne yaptım ki? Asıl ben sana borçluyum.” Kapıya yönelmişken, yarı yolda Pazartesi’ye döndü. “Belki de en iyisi bir daha görüşmemek. Dikkat çekmeyiz böylece.” Kıza baktı. “Kabalığımı bağışla bayan! Dünyadaki en güzel gözlere sahipsin!” Kapıya vardığında, tekrar Pazartesi’ye baktı. Dudağının kenarıyla gülümsedi.

Pazartesi, başını sallamakla yetindi. Tuncay çıkınca da, cebinden peçeteyi çıkarıp, önüne açtı.

***

Necla’nın evinin salonunda, Cumartesi ve Pazar, üçlü koltukta, yan yana, sıkıntılı bir bekleyişte, oturuyorlardı. Bebek, Pazar’ın kucağındaydı. Uyudu uyuyacak bebeği göğsüne yatırıp, sırtını ovalayarak, rahatlamaya çalışıyordu Pazar. Cumartesi, kalkıp belindeki silahı çıkardı, ortadaki sehpaya bıraktı. Kollarını sıvayarak odadan çıktı. Necla, pencerenin önünde, aralık perdenin ardından dışarıyı gözlüyordu. Karşıda, taksiden inmekte olan Kasım’ı gördü. Pazar’a döndü. “Geliyor.”

“Cuma Abi mi?”

“Hayır, Kasım.”

Az sonrasında kapı zili çalmıştı. Pazar’ın gözünden bir ışıltı geçti. Bir an, sehpadaki tabancaya baktı. Doğruldu. Necla, elini aşağıya tutarak, geri oturmasını işaret etti ona. Pazar, kalktı, bebeği dikkatlice koltuğa yatırıp, sehpaya döndü. Tabancayı alıp, ardında sakladı. Dışarıdan Kasım ve kadının konuşmaları işitiliyordu.

“Hoş geldin.”

“Hoş bulduk.”

“Kasım,” dedi kadın, yalvarır tonda. “Murat, yine kayıp.”

“Merak etme. Buluruz.”

Kasım, önde, Necla, arkada, salona girdiler. Kasım’la Pazar, göz göze geldier. İkisinin bakışlarında da öfke vardı. Beklemeden lafa girdi Pazar:

“O adamın dedikleri doğru mu?”

“İşi bitirmedin. Beni mahcup ettin!” diyerek üste çıkmaya çalıştı Kasım.

“Soruma cevap ver, Aga Kasım! Adamın dedikleri doğru mu?”

“Alnına namlu çevrili bir adam her şeyi söyler.”

“Doğru mu dedim!”

Kasım, gözlerini kaçırdı Pazar’dan. Düşündü. Sağ elini palaskasının tokasının üstüne koydu. Pazar’a doğru bir adım attı.

“Orada dur, Aga Kasım! Palaskanla tehdit edecek durumda değilsin beni! Şimdi bana her şeyi anlatacaksın! Bu kadarını borçlusun bana!”

“İyi o zaman, Pazar Hanım! Dinle ve duy! O adam babandı, evet! Rahatladın mı?” Pazar, adeta donmuştu. Necla, endişeli gözlerle, onları takip ediyordu. “Baban da olsa bir siparişti ve görevi ben sana vermedim. Bu işi sen Perşembe’den çaldın! Şu halde, karşındaki kim olursa olsun işi yapacaktın!”

“Babamdı o adam, babam! Senin yasalarının içine sıçsınlar! Babamdı! Benden gizledin!”

“O bir siparişti!” Ses tonunu düşürdü Kasım. Pazar’a ifade etmek istediği pek çok şey dönüp duruyordu kafasının içinde. “Ben… Ben bütün hayatımda yalan söyledim, Pazar. İşimin bir parçasıydı bu. İstesem, dediğin şeyleri kabul etmezdim. İlk defa sana karşı dürüst olma ihtiyacı duydum. O adam, babandı, evet. Bizler, anaları, kardeşleri, babaları olan aileler değil, kiralık katilleriz. Şu kadar zamanda sığınaktakilerin alayı bunu öğrendi de sen mi öğrenemedin? Hata bendeydi belki. Seni çok önce kendim işe çıkarmalıydım.”

“Babamdı… Nasıl da baktı bana…” Pazar’ın gözleri dolmuştu.

Kasım, sertleşti hemen. “Bu saçmalıklar yeter! Son bir ay içerisinde hanginize iş versem çuvallıyorsunuz! Pazartesi, üç gün önce getirmesi gereken evrakı getirmez, Perşembe, ayrı bir salak, işini kaptırır ve senin de duygusallaşacağın tutar! Beni suçlayarak sıyrılmaya çalışıyorsun!” Palaskasının tokasını çözdü.

Pazar’ın yumuşayan yüzü, sertleşti yeniden. Kasım’a fırsat vermeden, tabancasını kaldırıp, onu karnından vurdu. Gürültüye uyandı bebek çığlık çığlığa. Cumartesi, birden odaya daldı. Elleri ıslaktı. Yere yığılmak üzere olan Kasım’ı yakaladı. Kasım, acıyla yüzünü buruşturarak, karnını tutuyordu. Cumartesi, bir ona, bir Pazar’a baktı. Necla, koşturup, bebeği aldı kucağına, susturmaya çalıştı. Pazar, silahını hala indirmemişti. Şaşkın bakışlarını ona kaldırdı Cumartesi. “Pazar, neden?”

“Yo. Öğretememişim…” dedi dişlerinin arasından Kasım. “Alnın ortasından… Tek seferde.”

“Senin için kolay olurdu, değil mi? Yo. Böyle olacak. Yavaş yavaş, debelenerek gebereceksin!”

“Pazar!” diyerek tepki koydu Cumartesi. Detayları bilmiyordu ve olanlara anlam veremiyordu. Gittikçe ağırlaşan Kasım’ı sıkıca kavradı. O sırada iyice yaklaşan Pazar’a baktı şaşkınlıkla. Necla’ya döndü. “Tabancayı saklayın. Polis gelecektir.”

Kasım, acıyla kısılan gözkapaklarının arasından Pazar’a baktı. “Ölürsem ödeşiriz, kalırsam barışırız…”

Pazar, sustu. Tabancayı yere atıp, onlara sırtını döndü. Cumartesi, Kasım’ı taşıyarak kapıya gitti. Bebeğin çığlıkları, bütün daireyi kaplamıştı. Omzunda Kasım, derhal aşağıya indi Cumartesi. Binanın önünde taksi bakındı. Kasım, öksürüklere boğuldu. “Dayan Kasım Aga,” dedi Cumartesi.

***

Battal önde, Nihat ve Salih arkada, Battal’ın gazinosunun kulüp kısmına girdiler. Battal’ın suratı, mahkeme duvarı gibiydi. Gazino, henüz açılmamıştı. Neriman Tarhan, kenardan giderek, etrafıyla ilgisiz, bezgin, temizlik malzemelerini taşıyordu. Müdür, gelenleri karşıladı yağcı tavırlarla. “Hoş geldiniz, Battal Bey.” Yüzünü buruşturarak, temizlikçi kadına baktı. “Ayak altında dolaşma!”

Kadın yoluna devam ederken, Battal’ın sesi onu durdurdu. O an sırtları birbirine dönüktü. “Neriman Hanım! Geçen gece kaybolmuşsun ortalıktan… Bir daha bu kapıdan dışarıya adım atmayacaksın!”

Kadın, bir süre öylece kaldı. Sonra, gözlerini kaldırmadan, usulca başını sallayıp, yoluna devam etti, kulis kapısından çıktı. Battal, müdüre net bir baş hareketiyle kendisini takip etmesini belirtti. Battal’ı takiben müdür, Nihat ve Salih, arkadaki ofise yollandılar. O sırada, çekinerek, ama süratli adımlarla onlara yetişen garson, en arkada kalan Nihat’ın omzuna dokundu. Diğerleri odaya girerken, Nihat, adama döndü. “Ne var?” diye sordu sertçe.

“Abi,” dedi garson, bir adım geri durarak. “Geçen gün bahsettiğim adam burada.”

“Hangi adam?”

“O…”

Nihat, ardına baktı. Ofise en son giren müdür, kapıyı kapatınca, garsona döndü yine. “Tamam, anladım. Getir.”

Garson, çıktı. Nihat, gidip kapıyı gören bir masaya kuruldu. Dirseklerini masaya koyup, parmaklarını birbirine kenetlediği ellerini çenesine dayayarak, yüzünü ciddileştirdi, kararlı bir hal aldı. Garson, yanında Olga’nın kocası, satıcısı Enver’le döndü. Ona Nihat’ın oturduğu masayı gösterip, çıktı. Enver, tedirgin yanaştı masaya. Nihat, gözlerini adamınkilere dikti. “Otur.”

Enver, etrafta gezdirdi bakışlarını. Nihat, suskun, pozisyonunu bozmaksızın bekledi. Enver, deri bir mont giymişti. Elini onun içine sokup, dikkatle, katlı bir kağıt çıkardı, masanın üstüne açtı. Kâğıttaki, Elçin Beg’in fotokopi resimlerinden biriydi. “Bu adamın peşindeymişsiniz,” dedi resmi işaret ederek.

“Öyle denemez. Kendisi en sadık müşterilerimizden biridir. Her cumartesi gelir. Sektirmez.”

Enver, masaya eğildi. Sanki etrafta birileri varmış gibi, fısıltıyla konuştu:

“Sizin için onu öldürebilirim. Büyük bir keyifle hem de.”

“En iyi müşterimizi öldürmek isteyeceğimizi de nereden çıkardın?”

Enver, geriye yaslandı, sırıttı. “Onun için kiralık tuttunuz sanırım!”

Nihat’ın yüzü değişti. Karşısındakinin tavırlarından hoşlanmamıştı. “Bunu bildiğine göre araya girmenin bir anlamı yok, öyle değil mi?”

“Hayır, var. Kiralığınız işi yüzüne gözüne bulaştırmış çünkü. Oysa ben, bu beceriksizliği yapmayacak kadar nefret ediyorum ondan!

“Bak sen! Yürekliyiz de…”

“Yürek mürek bilmem! Ama bu işi yaparım. O adamlara ödediğinizin yarısına hem de!”

Enver, artık bakışlarını kaçırmıyordu. Kulis tarafından onları gizli gizli dinleyen biri daha vardı: Neriman Tarhan! Kadının gözleri dehşetle açılmıştı.

***

roman 47. fasikül

Odayı dolduran sabah güneşi, Çarşamba’yı uyandırdı. Kirpiklerini kırpıştırdı. Başının annesinin dizine dayalı olduğunu fark etti. Kadın, gözleri kapalı, sırtı duvara yaslı, sessizce oturmaktaydı. Çarşamba, yataktan kalktı. Yorganı kadının üzerine çekti. Durup, bir süre sevgiyle baktı ona. “Anacığım…” diye geçirdi içinden. “Uyanmayayım diye öylece oturmuş.”

Ürperdi. Üşümüştü. Kollarını ovaladı. Gidip, sobaya baktı, sönmüştü. Başından bir kazak geçirip, evden çıktı. Etrafta sis manzaraları… Yeşilin her tonu… Kuşlar… Çarşamba, gayretle odun kırmaya girişti. Teneke bir kova bulmuştu. Kırdığı odunlarla doldurduğu kovayı yüklenip, eve döndü. Sobayla uğraşmaya başladı hemen. Sığınaktan alışkındı, işe çıkmadıysa, hep ona tutuştururlardı sobayı. Soba, kısa zamanda alev aldı, gürül gürül yanmaya başladı. Çayı hazırladı sonra. Demliği sobanın üstüne koydu. Sofra için sergiyi serdi. Ahşap altlığı getirip, serginin ortasına bıraktı. Telli dolaptan ekmeği ve loru aldı, sofraya koydu. Birkaç yumurta aldı; su doldurduğu bir kabın içine bırakıp, sobanın üstüne aldı. Yüzünde bir gülümseme, bakışlarını annesinden ayırmadan, geldi, yanına oturdu onun. Kadın, tepkisiz, kıpırtısızdı. Çarşamba, uzanıp annesinin omzunu tuttu, hafifçe sarstı. Başı yana düşüverdi kadının. Çarşamba’nın gözleri, kocaman açıldı. Bir daha sarstı onu. Yanıt alamadı. Çarşamba’nın boğazından zorlukla iki hece çıktı:

“A-na…”

Gözünde yaş toplandı bir anda. Belki yıllardır ağlamamıştı. Sığınaktaki hayatı boyunca yüreğinin nasırlaşmış olduğunu hissetti. Parmağı titremeden öldürdüğü adamları anımsadı. Şimdi anasının cansız bedeni, kollarının arasındaydı işte. Hıçkırıkları rüzgara karıştı. Bir derenin gürül gürül akışına… Uzaktaki daha yüksek tepelerin doruğundaki kara… Oynaşan iki köpeğin sesine… Bir kuş yuvasında, gagasında getirdiği yemle yavrularını besleyen dişi kartalın gayretine… Koyun güden bir çobanın türküsüne… Yağ tenekesindeki çiçeklerin sessiz feryadına…

Kadının da anası vardı elbet, Çarşamba’nın taşlı patikada çamurlu ayaklarını öptüğü. Bahçede sebzelerini sularken kızının ölümünden bihaber, Çarşamba’nın tarifsiz acıyla kendini bilmez halde dışarı fırlayışının iki saat sonrasında, bükük beli, buruşuk yüzü ve ellerine rağmen, bir genç kız çevikliğiyle işini yapıyordu. Bir ara başını işinden göğe, toplaşan bulutlara kaldırdı. Bilgelik yüklü bakışlarını çevirdiğinde, bahçe girişinde ellerini önünde kavuşturmuş, boynu bükük dikilen Çarşamba’yı gördü. Anında bir kor düştü yüreğine. Anlamıştı, vakitsiz bir gidişin haberiydi gelen. Bir Karadeniz ağıtıydı ki giren, bitmez…

Cenaze için minibüsle köye çıkıyordu yedi yolcu, ertesi sabah. Minibüs, dev yeşilliğin içinde varla yok arası gri bir çizgiyi tırmandı. Köyün yıkık dökük minareli tek camisinin önünde çoktan yolcusunu, yükünü boşaltmış, duruyordu minibüs bir saate. Şoför, aracın etrafında gezinerek, tekerleri kontrol etti. Yolcular, caminin önünde bekleşiyor, Çarşamba, bir köşede ağlıyordu. Yanı başındaki, köyün girişinde karşılaştığı adamdı. “Ağlama uşağım,” dedi ihtiyar. “Ölüm sırayla. Anan hastaydı, ölümü beklemekteydi. Direnmesi seni görmek içinmiş. Muradı da oldu. Kötü gitmedi. Sevin.”

İmam, cüppesini giyinmiş halde, camiden çıktı. Kapıda bekleyenleri tararken, şaşırdı bir anda. “Nene nereyedir?” diye sordu.

“Gasılhaneyedir, imam efendi,” diye cevapladı yolculardan biri.

İmam, kadınlara döndü. “Niye yalnız bırakıyorsunuz? Beli bükülmüş, ihtiyar bir kadın Güllü Bacı. Tek başına mı yıkayacak merhumeyi?”

“Onunla baş edilir mi?” dedi bir kadın, öne çıkarak. “Deli Güllü demişler adına!”

“Kimseyi sokmuyor içeri. Girmeye kalkana basıyor kalayı!” dedi bir başkası.

“Allah Allah. Allah Allah,” diye söylendi imam.

O ve birkaç kişi daha, gasılhaneye geçtiler. İmam, içeriden sürgülenmiş kapıyı yumrukladı. “Güllü Bacı! Ölüye de, kendine de eziyet ediyorsun. Bırak, kadınlar yardım etsinler!”

Gasılhanede Güllü Bacı, kollarını ve paçalarını sıyırmış, hazırlanıyordu. Çemberini başının üstüne attı. Yorgun, acılı gözleriyle, taşta yatan kızının cansız, çıplak bedenine bir daha baktı. Ardından, dudaklarında dua kıpırtıları, ölüyü yıkamaya girişti usul usul.

***

Bahtiyar, Kasım’ın mekanında, boşları topluyordu. Oyun oynayan müşterilerin arasından geçerek ocağa geldi. Bardakları özenle yıkadı, tezgâha yaydığı beze dizdi. Duvardaki çiviye takılı havluya elini kuruladı. Topladığı adisyonları, patron masasının üzerindeki çivi düzeneğine geçirdi. Yine o masadaki deftere notlar aldı. Arkasından gelen sese irkildi:

“Selamın aleyküm, yeğenim.”

Sese döndü Bahtiyar, gülümsedi. Çello’yu tanımıyordu. “Aleyküm selam, amca. Buyurun?”

“Kasım Aga’yı görecektim.”

“Kasım Amca uğramıyor artık. Kahvehaneyi Sinan Abi’ye devretti.”

“Peki, o ne zaman gelir?”

“Çok uzun ayrılmaz buradan. Bir, bilemedin iki saat içerisinde dönecektir… Bekleyebilirsiniz isterseniz. Bir çay vereyim size.”

“Yukarıda beklememin bir sakıncası olur mu? Ağır müşterilerine orada kahve ikram ederdi Aga Kasım. Beni de ağırdan sayarsan…”

“Ne demek. Onun dostu, bizim de dostumuzdur. Buyurun. Ben de kahve yapabilirim size.”

“Yukarıdaki ocaktan ama.”

Güldü Bahtiyar. “Tamam, tamam. Kasım Amca’nın ocağından.”

Bahtiyar, masaları göz ucuyla kontrol etti ve Çello önde, o arkada, üst kata çıktılar. Bahtiyar, Çello’ya yer gösterdi. “Divana oturun. Rahattır. Beş dakikaya kahvenizi hazırlarım.” Ocağa yöneldi. “Nasıl olsun?”

“Orta.”

“Orta. Tamam.”

Bahtiyar, kırk yıldır o ocağa aşinaymış gibi kahve hazırlamaya girişti. Çello, divana iyice yerleşti o sıra. Konuşurlarken, Bahtiyar’ın görmediği konumunda, usulca tabancasını çıkarıp, ustaca ve çabuk, susturucuyu taktı. Ciddileşti birden. “Kasım Aga’nın öksüzlerinden misin sen?”

“Kasım Amca’nın çocukları da mı var?” diye sordu Bahtiyar, işiyle ilgilenirken. “Ama Kasım Amca hayatta. Nasıl öksüz olabilirler ki?”

“İlla kendi çocuğu olmak zorunda mı? Himayesine almıştır mesela.”

“Gerçekten bilmiyorum, amcacığım. Ama tüm hayatını bu mekânda geçiren bir adamın çoluk çocuğu olduğunu sanmıyorum.”

“Belki Sinan onlardan biridir, ha?”

“Geldiğinde sorarsınız. Ama dedim ya, Kasım Amca, yalnız biriydi. Hatta şimdi bile nerede olduğunu bilsem, gider eşlik ederim. Yalnızdı, ama insandı. O derece ki, yalnızlığına şaşardım.”

“İnsandır…”

Kahve, olmuştu. Bahtiyar, cezveyi ocaktan alıp, önceden kenara koyduğu fincana dikkatle boşalttı. Çello’ya kahvesini sunmak üzere döndüğünde, kendisine doğrultulmuş tabancayı gördü. Korkmuştu. Fincan elinden düştü, kırıldı. Bıyık altından güldü Çello. “Korkma aslanım, korkma.”

Bahtiyar, yerdeki kırıklara, dökülen kahveye baktı. Ürkmüş bakışlarını tekrar Çello’ya kaldırdı. “N… n…neden?” diye sordu, kekeleyerek.

Cebinden bir mendil çıkardı Çello, Bahtiyar’a uzattı. “Şu mendili al hele.” Bahtiyar, titreyerek uzanıp, mendili aldı. “Temizdir. Şimdi onu dürüp, ağzına tıkmanı istiyorum.” Bahtiyar bir mendile, bir Çello’ya baktı. Kıpkırmızı olmuştu yüzü. “Eee? Nerede kaldı nezaket, saygı? Ben yaşlı bir adamım ve sen yeğenimden ufak bir şey istemişim.”

“Neden?” diye sordu Bahtiyar, dehşet içinde mendili ağzına götürürken.

“Hah, tık ağzına.” Bahtiyar, denileni yaptı. Gözleri doluydu. Çello, cebinden bir koli bandı çıkarıp, dişiyle bir parça kopardı. Kalktı, Bahtiyar’ın ağzını bantladı. “Bizim gibi adamlar, yeğenim, mesajlarını kâğıtlara yazmazlar. Çünkü notlar tehlikelidir. Yanlış yorumlanan bir kelime, mesajı anlamsız kılabilir. Barışçıl bir not düşmanlığa, tehdit notu dostluğa yol açabilir.” Bahtiyar’ı divana oturttu. “Sen benim mesajım olacaksın. Çello, dersin sorana, Kasım dâhil, sekiz kişiyi arıyormuş.” Çello, geriledi ve silahını Bahtiyar’a doğrulttu. Bahtiyar’ın solukları sıklaşmış, gömleği tere batmıştı. Gözlerini kapadı.

***

Perşembe ve Ufuk, Ufuk’un arabasını boğaz kıyısına park etmiş, aracın içinden manzarayı seyretmekteydiler, Ufuk, şoför koltuğunda, Perşembe, yanında. Dışarıda hava rüzgarlı, serindi. Gezinen insanlar, kıyafetlerine daha bir sarınmışlardı. Ama soğuğa rağmen, dışarıda ekmek paralarının peşinde, dikilmekte direnen insanlar vardı. Bir kenarda şovlarını yapıp, müşteri toplamaya çalışan sokak çalgıcıları… Seyyar satıcılar, simitçiler… El işi takılar yapıp satan kadınlar… Martılar… Kimi de o soğuğa rağmen keyfinden ödün vermeyen insanlardı; sahil boyu itirazsız iklime, söyleşerek, sigaralarını tüttürerek, balık tutmaktaydılar. Kediler, balıkçıların ayaklarına sürtünüyordu. Zabıta, kenarda saat satmaya çalışan bir delikanlıyı kaldırdı. Otobüsüne yetişemedi pembeli bir kız, el etti ardından. Perşembe, bir şeyler söylemek için fırsat kollar gibi, kaçamak bakışlarla Ufuk’a baktı durdu bunlar olurken. Ama neden sonra, cesaretini topladı. “Ben, basit yaşayan bir adamım, Ufuk. Yani, hayatım o mekândan ibaret, biliyorsun. Sen hayatıma renk oldun. Değiştiriyorsun beni.”

Ufuk, kolunu koltuğun ardına atıp, Perşembe’ye döndü. “Değişmekte olduğuna emin misin? Tüm o vahşeti geride bıraktın yani. Bir daha eline almayacaksın silahı…”

“Söz verdim ya.” Başını önüne eğdi. “Bıraktım. Yeter ki… Yeter ki hayatımdan gitme. Hem… Konuşturma beni. Güzel sözler söyleyemem. Saçmalarım. Oysa sana anlatmak istediğim neler neler var. Hepsi dilimin ucunda, sıralarını bekler gibi.”

“İnsanlar her zaman güzel sözler söylemek zorunda değil, Sinan. Konuşmak zorunda da değil insanlar. Esas olan samimiyettir. Bu samimiyet bakışlara yansısın, yeter. Bana muhakkak bir şey anlatmak istiyorsan, seanslarda gördüğün şu rüyanın aslını anlat. O beni daha çok ilgilendiriyor şu an.”

Perşembe, denize baktı. Sonra elini kapıya attı. Kolu çekti, kapı açıldı. “Simit alayım şuradan, ister misin?” diye sordu, Ufuk’a bakmadan.

Ufuk, onun çıkmasını engelledi. “Az önce yedik. İçeri gir ve anlat bakalım. Kaçma.”

Perşembe, koltuğa yerleşerek, kapıyı örttü. Gözlerini yere yatırdı. “Fazla bir şey hatırlamıyorum. Babaannemin yüzünü hatırlamayışım gibi. Biliyorum, bir an hatırlasam, o rüya tamamlanacak. Yüzünü gösterecek bana… Bir köy evi. Uzak, çok uzak… Mutlu bir köy evi. Küçüğüm. Koşturuyorum oraya, buraya. Annem, babam, bir abim var. Kız kardeşim. Hayal meyal… Dedem var, babaannem… Babaannem hariç, hepsinin yüzü gözlerimin önünde…”

Perşembe’nin küçüklüğü, aynı o rüyasında gördüğü hali, kendinden iki yaş büyük ablasıyla oyun oynarken, ortaokul çağlarındaki abisi, bir köşede ders çalışıyordu. Nispeten zengin bir köy eviydi burası. Baba, dedeyle sohbet etmekte ve anne ve babaanne, yer sofrasını kurmaktaydılar. Babaanne, birden telaşlanıp, Perşembe’yi kucağına aldı. Kıza da uzandı, ama kız, kaçıp, yere, babasının bacaklarının arasına oturdu. Baba, kızın saçlarını okşadı. Dede, gülümsedi onlara. Abi, ders kitabından bir an başını kaldırıp, Perşembe’ye baktı. Anne, babaanneyi dinlemediği için kızını azarladı. Babaanne, kucağında küçük Perşembe ile çıktı odadan. Evin bodrumuna inen basamakları tüketti kadın. Kilere indiklerinde, çocuğu yere bıraktı. Eğilip, ona sıkıca sarıldı. İçerisi karanlıktı. Yukarıdan silah gürültüleri geliyordu. Gözleri kocaman açılan çocuğun kulaklarını elleriyle kapatıp, onu göğsüne bastırdı babaanne. Ardından sessizlik, uzaklaşan adımlar. Bütün sesler kesildiğinde, yukarıya çıktılar ağır ağır. Odaya döndüler, ürkek. İçeri girer girmez, yerlerinde kalakaldılar. Ailenin geri kalan fertleri, acımasızca öldürülmüştü. Erkekler, mücadeleye dahi fırsat bulamamıştı. Kadın, kızını korumaya çalışırken, onunla birlikte can vermişti.

Sessizleşmişti yine Perşembe. Gözleri, yerdeki paspastaydı. Ufuk, merakla dinliyor, gözünü bir an bile ondan ayırmıyordu. “Sonra, babaannem beni kaçırdı. O rüyadaki iki oda daireyi tuttu… Bir sabah uyandım ki, yedi ya da sekiz yaşındayım, ölüvermiş. Veda edemeden…” Derin bir nefes aldı Perşembe. “Birikmiş kira vardı. Ev sahibi için en kestirmesi daireyi boşaltmaktı. İçinde ne varsa sattıp, beni yetimhaneye verdiler. Uzun hikâye. Orada Aga Kasım buldu beni. Yanına aldı. Yetiştirdi.”

“Kiralık yaptı seni!”

Perşembe, kaşlarını çatarak, Ufuk’a döndü. “Babalık yaptı!” Bakışlarını cama çevirdi sonra. Bir martı geçti camının yakınından. Perşembe’nin yüzü yumuşadı, başı yine düştü. “Özür dilerim. Sesimi yükselttim sana… Biz başka bir hayat süremezdik, Ufuk. Öldürdüklerimizin hepsinin bunu hak ettiği öğretildi bize. Bir insan başka bir insanın ölmesini niye ister? Kötüdür o adam çünkü. Yok olması dünyanın iyiliğinedir! Biz yapmazsak, başkası yapacaktır.”

“İnsanın canını almanın bahanesi olur mu? Sen vermedin ki, sen alasın… Şimdi bilinçlenme, insan olma zamanı senin için.”

“Ben hayvan değilim hoş. İnsanım. İnsanım ki senin yanındayım. İnsanım ki bir zamanlar tetiği çekerken taş kesilen kalbim, seni gördüğünde eriyiveriyor. Keşke bir gün sen de beni sevsen. İşte o zaman yüzde yüz insan olurum! Dünyaları yıkar, dünyalar yaratırım!”

“Sana inanmak istiyorum, Sinan. Sözlüğünden silahın, öldürmenin silindiğini anladığım gün sana kalbimi açmak için önümde hiçbir engel kalmayacak.”

Gözleri birleşti. Perşembe, bakışlarını kaçırdı. Bir simitçi yanaştı cama. Perşembe, camı indirdi. “Sen ne dersen de. Ben acıktım.”

***

Cumartesi, evinde, çok başka bir diyardaydı Pazar’la. Birbirilerini yeni bulmuş gibiydiler. Bunca zaman için için yaşadıkları sevdalarına doyuyorlardı, mutlu bir yorgunluk eşliğinde. Pazar, yataktan doğrulup, Cumartesi’nin gömleğine uzandı. Onu sırtına geçirip, düğmelerini ilikleyerek, kalktı, camları gazete kâğıdıyla örtülmüş pencereye ilerledi. Cumartesi, ancak uyanıyordu. Pazar, gazete kâğıdının bir ucunu kaldırarak, dışarıya baktı. Sağanak başlamıştı yine. Aşağıda akan trafik, koşuşan insanlar… Cumartesi de kalktı. Usulca gelip, arkadan Pazar’a sarıldı. Saçlarını kokladı, dudaklarını boynuna gömdü. Sonra başını kaldırıp, o da dışarıya baktı. Pazar, şımarıkça, bir kedi gibi boynunu oynattı Cumartesi’nin nefesine. Döndü ve iki sevgilinin dudakları, tutkuyla kenetlendi. Pazar, kollarını Cumartesi’nin boynuna dolamış halde, biraz açılıp, onun yüzüne baktı sevgiyle. “Bu evdeki kaçıncı günümüz?”

“Gecem, gündüzüm birbirine karıştı. Hepsi sen oldun… Böyle gitsin. Bitmesin.”

“Bitmesin de, beni de ablamlar merak ederler. Bugün oraya gidelim. Hem onunla tanışırsın, hem de özlediğin bir arkadaşını görürsün.”

“Arkadaşımı mı?”

“Cuma Abi’yi.”

Neşelenmişti Cumartesi. “Gidelim tabi.”

Birbirlerine bakarken gözleri parlıyordu. Dudakları yeniden birleşti.

***

Elçin Beg, depoda bir tabureye çökmüş, dalmış gitmişti. O beyefendi görünüşün yerini, bir berduş tavrı almıştı. Sakalı birkaç günlük, üstündeki takım, buruşuk, kirliydi. Her zaman taralı saçları, dağılmıştı. Önünde, yerde yarısı tüketilmiş şarap şişesi… Kasım’ın depoya girişini fark etmedi bile. “Nasılsın, Kibar Elçin?” diye seslendi Kasım, Elçin Beg’in arkasından.

Elçin Beg, şöyle bir baktı Kasım’a ve sonra başını tekrar yerçekimine bıraktı. “Ooo, Aga Kasım gelmiş! Buyur, şuralarda bir tabure daha olacak. Onu bul, otur.” Şişeye uzandı. “Eşlik etmek ister misin?”

Kasım, sağına, soluna bakındı, tabureyi gördü. Onu aldı altına, Elçin Beg’in karşısına yerleşti. “Yok. O sana anca yeter.” Gözlerini Elçin Beg’e dikti. “İyisin, Elçin Beg. Ayaktasın.”

Elçin Beg’in gözleri yerdeydi, eline aldığı şişeyi dudağına götürüp, götürmemekte kararsız. “Ya. Adamın işini beceremedi!”

“Görüyorum.”

Elçin Beg, usulca doğruldu. Yorgun gözlerini iyice kısarak baktı Kasım’ın yüzüne. “İnsanlık kırıntısı kalmadı sende, değil mi? Kızımı salmak zorundaydın üzerime. Öz kızımı…”

“Görev başkasınındı. O kendi istedi… Düşündüm de,” Elçin Beg’in şişesine uzandı, “sen daha fazla içmesen iyi olacak.”

Şişeyi birden kendine çekti Elçin Beg; şarabın bir kısmı üzerine döküldü. “Vermem!” Şişeyi dudağına götürdü. “Hem dediğin gibi, anca bana yeter.” Şişeyi dikti kafaya, dibini buldu. Ters çevirdi, damla kalmadığını gördü. “Bitti.” Şişeyi bir kenara fırlattı. Bir parçası kırılan şişe, zeminde yuvarlandı.

Cam kırıklarına döndü Kasım. “Hayırlısı oldu.”

Elçin Beg’in gözleri, kinle Kasım’a bakarken, bir anda düştü. “Ne hale soktun kızımı, Kasım? O benim Şirin’imdi… Bebeğimdi. Ben, yıllarca onun hayaliyle yaşadım. Bunca tehlikeyi göze alıp geriye dönmem, tek onu bulmak içindi.”

“Bizde sipariş geri çevrilmez, bilirsin.”

“Ben bir siparişim, öyle ya. Dilber de mi bir siparişti? Söyle,” dedi Elçin Beg, başını sallayarak.

“Kadın öldürmem. O kendini öldürdü. Kabullenmek istememen senin meselen.”

“Buna sebep olan kimdi, Kasım? Henüz yirmi yaşındaydı! Onu, kızımı benden aldınız!”

“Orada dur. Kızını beş dakikalığına da olsa sana gösterdim.”

“Bir sürü kız çocuğunun içinde. Budur, demeden! Şimdi bu zevki neden elimden aldın? Söyle!”

Kasım, bunalmıştı. Kalkıp, camekâna doğru ilerledi. “Dedim ya. Planlı değildi. Kendisi istedi siparişi, bilmeden.”

“Hıh. Bilmedenmiş!” Başı yeniden önüne düştü. “Dilber’in mezarı nerede, Kasım? Onun başında dua etme mutluluğunu da mı esirgeyeceksiniz benden?”

Kasım, ne diyeceğini bilememenin öfkesiyle döndü Elçin Beg’e. “Bilmiyorum, Allah’ın cezası, bilmiyorum! Çek git bu memleketten. İnine dön! Geldin ve bütün düzeni darmadağın ettin!”

Elçin Beg, doğruldu ve kendinden geçmiş bir halde, dizlerinin üzerine çöktü, başını iyice eğdi. “Çek, vur o zaman beni! Kızım yokken, eşim yokken bana ne kaldı ölmekten başka?”

“Saçmalama, Elçin Beg. Ayağa kalk!”

“Niye? Sipariş edilmedim mi sana? Ha adamın vurmuş beni, ha sen!” Başını kaldırdı. Göz gözeydiler. “Amaç, görevi yerine getirmek değil mi? Vur beni! Yüzüme bakarak ateş edemezsin belki!” Dizleri üzerinde sırtını döndü ona. “Al işte, bakmıyorum sana! Vur!” Dayanamamıştı. İyice dolmuştu. Gözlerini sımsıkı yumup, hıçkırarak ağlamaya başladı. “Vur, öldür beni şimdi! Yoksa ben seni öldüreceğim! Etlerini lime lime edip, köpeklere atacağım! Mezarın olmayacak! Leşine tüküreceğim!” Ağlayarak, olduğu yerde sallanmaya başladı. Bir elini yumruk yapıp yere çaldı. Bir süre sonra sakinleşti, hıçkırıkları dinmeye yüz tuttu. Yere vurduğu elini kaldırdı, baktı. Kanıyordu. Sessizliği fark etti sonra. Başını çevirdi. Depoda yalnızdı.

***