roman 50. fasikül

Perşembe, kan merkezinden, koluna bastırdığı pamuğu tutarak çıkarken, Cumartesi, dışarıda ceketini giyiyordu. Perşembe, pamuğu aldı, artık kan gelmediğini gördü ve onu bir çöp kutusuna atıp, gömleğinin kolunu indirdi, diğer kolundaki ceketini geçirdi sırtına. Cumartesi ve Perşembe’den biraz uzakta, koridor kenarındaki sandalyelerden birinde yorgun oturan Ufuk, onları izliyordu. Doktor Şükrü, Cumartesi ve Perşembe’nin yanına geldi. Ameliyat önlüğünü giyinmişti.

“Onu kurtar, doktor,” dedi Cumartesi.

“Merak etmeyin. Bu şimdiye kadar aldığı yaraların en hafifi.” İyice yanaştı ikisine. “Beni iyi dinleyin şimdi… Çello aradı.”

Öfkeyle atıldı Perşembe. “Vay, şerefsiz!”

“Sakin ol. Ben, sadece onun dediklerini iletiyorum. Onu istemeniz halinde kaçmayacağını, karşınıza çıkacağını söylüyor.” Pantolonunun cebinden bir kâğıt çıkardı doktor. “İşte numarası.”

Perşembe, hemen kâğıdı kaptı ve hareketlendi. Cumartesi, onu kolundan yakaladı. “Nereye gidiyorsun? Önce Kasım’ın ve çocuğun sağ salim çıkmasını bekleyeceğiz. Kasım ayağa kalkacak ve ne yapacaksak birlikte yapacağız! Tamam mı?”

Perşembe, cevap vermedi. Öfkeden titriyordu. Kâğıdı tutan elini yumruk yapıp, sıktı. Kolunu Cumartesi’den kurtardı. Ufuk’la göz göze geldiler o an.

“Ben, ameliyata giriyorum,” dedi doktor. Perşembe’nin omzuna koydu elini. “Arkadaşın doğru söylüyor, delikanlı. Çello gibilerinin karşısına bir başına çıkılmaz. Bu savaş sizin kadar Kasım’ın da savaşıdır.” Yanlarından ayrıldı.

Cumartesi, yerinde kaldı, düşünceli. Perşembe, Ufuk’un yanına gitti. Yalvarır gözlerle kadına baktı. Başını çevirdi Ufuk. “Suç, benim değil. Bu silah benim yakamı bırakmaz,” dedi Perşembe. “İzin ver, bir kerelik bozayım yeminimi.” Ufuk, sert, küskün tavırlarla kalktı banktan. “Bir defalık. Buna mecburum. Sonra tövbe. Sadece bir defa bak yüzüme. Beni anlayacaksın.” Elini ona uzattı Perşembe. Ufuk, onu yanıtlamadı. Duraksamadan koridoru terk etti. Perşembe, ardından bakakaldı. Cumartesi, gelip Perşembe’nin yanına durdu. İç çekti Perşembe. “İkimiz bir ateşte, ben yanarım, o yanmaz…”

***

Cuma, sessizce çiftliğe sızdığında, ilerideki köy merkezinden yatsı ezanı duyulmaktaydı. Büyük ağaçların gölgelerini sığınak yapıp ilerlerken, belinden büyük bir bıçak çıkardı. Devriye gezen adamları tek tek haklayarak ilerledi. Soğukkanlı bir ilerleyişti onunki. Haftalardır, hele sevdasına ulaştığında, eski zalimliğinin yittiğini sanmıştı. Şimdi, öldürdüğü her adam hedefinin önündeki engeldi. Bir bir aştı onları ve nihayet, çiftlik tavlasının önüne vardı. İçeriyi dinledi sabırla. Sonra, kararlı bir tavırla tavlaya daldı. Ortamı zor aydınlatan ay ışığında, ötede Candan’ın atının tımarını yapan seyisi gördü. Adam, onu fark etti, Cuma’nın da gizlenmek gibi bir derdi yoktu artık. Adama doğru ilerledi. Seyis, dönmedi ona. “Zeynel Bey’le aranda bir tek ben kaldım sanıyorsun,” dedi, işine devam ederken, Cuma’nın yaklaşan gölgesine bakarak.

Cuma, cevap vermedi ona. Etrafını kollayarak ilerlemeyi sürdürdü. Seyis, kaşağıyı bir kenara koydu, atı okşayarak, sakinleştirdi. Yavaşça yönünü Cuma’ya döndü. Cuma, seyise yanaşmıştı. “O nerede?” diye sordu, ilerlemeyi sürdürürken.

“Ölümünü bekleyen bir adamdır Zeynel Bey. Yine de alacak mısın canını?”

Cuma, seyisle karşı karşıyaydı artık. Durdu. “Hayır. Tek amacım yüzünü görmek.”

“Sadece bir adamın yüzünü görmek için on adamı kestin, öyle mi? Elindeki kanlı bıçak, sıranın bende olduğunu söylüyor.”

“Ona ulaşmama izin vermezdiniz.”

“Konaktakiler de bunu yapacaktır. Onları alt etmen, bahçedekilerden zor. Onlar, en iyileridir.”

“Ben, çok horoz gördüm. Öyle horozlardı ki, öttüğü için güneşin doğduğunu zanneden cinsten. Hepsinin canı üç kuruşluk bir merminin ucundadır!”

Seyis, atak bir hamle ile belindeki tabancayı çekip, kendini geriye attı. Cuma, birden onun üzerine atıldı. Seyis, tabancayı ateşlemeye fırsat bulamamıştı. Boğuşmada tabanca elinden düştü. Cuma’nın bıçağı, göğsünü deldi, boğuk bir hırıltıyla, olduğu yere yığıldı. Cuma, nefes nefese, bıçağın kanını pantolonunun paçasına silerek kalkıp, karanlıkta tabancayı aradı. Atın ayaklarına yakın bir yerde bulduğu silahı alıp, doğruldu. Karşısındaki atın güzelliğine daldı bir süre.

Evin üst katında Zeynel Bey, rahatsız bir uyku evresindeydi. Aniden uyandığında, duyduğu sesin rüyasından kaldığını sandı önce. Ama durmuyordu patlamalar. Yatağında doğruldu. Gözleri kocaman açıldı. Yutkundu. Komodininin üstündeki bir bardak suya baktı. Uzandı, ama sonra almaktan vazgeçti suyu. Daha da yakınlaşmıştı patlamalar. Zeynel Bey, çaresiz bir bekleyişin içine girdi. Komodinin çekmecesini açtı. Bir süre baktı içindeki tabancaya. Ardından, boş vermişlikle, kapadı çekmeceyi. Oturduğu yerden, kapıya baktı. Kapı açıldı ve elinde silahla, Cuma, içeriye girdi. İki adam, birbirine baktı. “Bu kadar adamı…” Güçlükle konuşuyordu Zeynel Bey. Öksürdü. “…öldürdüğüne değmiştir umarım. Aralarında çok genç çocuklar vardı.”

“Ben de gençtim!”

“Seni hatırlamamın şu an benim için hiç önemi yok. Aslında şu boşluk anında hiçbir şey önemli değil. Buraya gelmek için epey yol tepmiş olmalısın…” Zeynel Bey, tekrar öksürüğe boğuldu.

Cuma, tabancasını beline soktu. İlerledi, komodinin üzerindeki suyu alıp, Zeynel Bey’e içirdi. Suyun çoğu, ağzının kenarından dökülüyordu ihtiyarın. Gözlerini kaldırıp, başını salladı. Cuma, bardağı yerine bıraktı ve Zeynel Bey’in karşısına sandalye çekti. Onun gözlerinin içine baktı. “Ben Murat’ım, Zeynel Bey. Elli yıl önce babasını bir kumar masasında oyuna getirip, elinden her şeyini aldığın Murat. Yıllarca yok saydım seni. Her şeyi unutmaya, kafamdan silmeye çalıştım. Ama varsın. Ne yazık ki varsın… Babamın, anamın, sokağa attığın pek çok işçinin katilisin!”

“Bana katil demeye hakkın yok! Beni öldürmeye hakkın var, bunu yapmaya hakkın var. Ama beni yargılamaya hakkın yok!” Zeynel Bey, bir daha öksürüğe tutuldu. Ağzını kapatmaya çalıştığı pijamasının koluna kan bulaşmıştı. Öksürüğü kesilince, güçlükle başını kaldırıp, Cuma’ya baktı. “Gördüğün gibi, bu noktada hiçbir şeyin önemi yok. Ama mademki geldin ve vasiyetimi verecek senden başka kimse yok, dinle o zaman. Kızımı bul. Adı, Candan. Tavladaki beyaz at onundur. Alacak onu. Beni reddetse de alacak. De ki, son nefesinde bile seni söyledi. Candan, dedi, de.”

“Neler saçmalıyorsun, adam! Sen beni dinleyeceksin! Yıllarca içimde biriktirdiklerimi dinleyeceksin! Sonra kime ne diyorsan de!” Zeynel Bey, cevap vermedi ona. Adeta dili tutulmuştu. Gözleri kocaman açıldı önce. “Dinle şimdi! Ben…” diye haykırdı Cuma. Zeynel Bey’in gözkapakları kendini saldı, elleri gevşedi. Cuma, lafını toparlamayı denedi. “Ben…”

Bir anda kan kusmaya başladı Zeynel Bey. Cuma, dehşetle atıldı. Zeynel Bey’in ağzından boşalan kan, Cuma’nın üzerine döküldü. Zeynel Bey’in başı, Cuma’nın omzuna düştü. Öfkeliydi Cuma, gözleri dolmuştu. “Beni dinleyeceksin!” Zeynel Bey’i iki eliyle tutup, kendinden uzaklaştırdı. Çaresizlik içinde adamın ölüsüne baktı. Gözünden yaş geldi. Ellerinin arasında tuttuğu adamı şiddetle sarstı. “Ölemezsin! Ölemezsin, alçak! Hesap vermeden nereye gidiyorsun?” Zeynel Bey, Cuma’nın ellerinden sıyrılıp, yatağa yığıldı bir anda. Cuma, hınca boğulmuştu. “Ölemezsin!” Zeynel Bey’in başına çöküp, vücudunu yumruklamaya başladı. “Hesap ver! Hesap ver! Konuş benimle! Konuş!”

***

            Cemil, eve vardığında bitkin haldeydi. Doğruca yatak odasına gitti. Kafasındaki tek şey, kendini külçe gibi yatağa bırakmaktı. Lambayı yakınca, şaşırdı önce. Sibel, yatakta sırtı dönük, uyuyordu. Cemil’in şaşkınlığı, sevince dönüştü birden. Ceketini çıkarıp, yere bıraktı. Gözleri gülerek, yatağa yaklaştı, yorganı aralayıp, içine girdi. Sibel’e sarıldı, onun boynunu öptü. Sibel, güçlükle gözkapaklarını araladı. “Geldin mi?”

Kızın boynunu, öpücüklere boğdu Cemil. “Teşekkür ederim,” dedi buselerinin arasında.

“Neden?” diye sordu Sibel.

“Hiçbir şey sorma. Bırak da şu anın tadını çıkarayım…”

***

Elçin Beg, başını lavabodan kaldırdı. Yeni tıraş olmuştu. Altında pantolonu ve çorapları, ayağında terlik, üstünde sadece atleti vardı. Havluya uzandı. Yüzünü iyice kurulayıp, havluyu yüzünden çektiğinde, çehresine mutluluk yayılmıştı. Havluyu asıp, banyodan çıktı. Odası derli topluydu. Kendinde olduğu zamanlar, oda görevlilerine bırakmıyordu bu işi. Uzun yıllar yalnız yaşamış olmaktan gelen bir alışkanlıktı; yatağını kendi düzeltir, etrafındaki her şeyi genelde ilk bulduğu düzende bırakırdı, tertemiz. Yatağının üzerine açık vaziyette bıraktığı valizine baktı, aşağı yukarı her şeyini toplamış olduğunu gördü. Dolabına gidip, orada iki ayrı askıya asılı ceketini ve gömleğini aldı. O gün için seçtiği kravatı da gömleğinin içine asılıydı. Ağır ağır, özenerek giyindi. Saatine baktı. Aynanın karşısında dikkatle kravatını bağlayıp, saçlarını düzeltti ince dişli tarağıyla. Ceketini sırtına geçirdi ve sehpanın üzerinde yan yana duran tabancasına, içinde Dilber’in resmi olan kapalı tabakasına, Candan için seçtiği sevimli oyuncak ayıya ve çiçekçi kadından aldığı tek karanfile baktı. Karanfili yakasına taktı. Ceketini ilikledi, eteklerini çekerek, üstüne oturttu. Tekrar sehpaya döndü. Tabancasını valizin bir gözüne yerleştirdi. Uzanıp, tabakasını aldı. Alışkın bir hareketle, tek dokunuşta açtı tabakayı. Dilber’in fotoğrafı ortaya çıktı. Uzun uzun o fotoğrafa baktı. Sanki karısının sesini duymuştu o artık kaçmak istediği zaman makinesinin derinliklerinden. “Seni seviyorum.”

O sese karşılık vermek durumunda hissetti kendini. “Seni seviyorum,” dedi mırıldanır gibi, kendi kendine. Tekrar dolmak üzereydi. Kendini toparladı hemen ve tabakayı kapatıp, ceketinin iç cebine, tam kalbinin üzerine yerleştirdi. Uzanıp, valizini kendine çekti, kapattı. Duvardaki manzaraya baktı, gülümsedi. Resimdeki davetkar bakışlı güzel kıza göz kırptı son bir kez. Valizini, yatağın üstündeki oyuncak ayıyı alıp, kapıya gitti. Durup, bir defa daha odayı taradı ve döndü. Elektriği çalıştıran otomatik soketinden anahtarı, kartıyla birlikte çıkardı. Oda, bir anda kararmıştı. Elçin Beg, çıktı. Çıkış işlemlerini yapmaya, resepsiyona indi asansörle.

Resepsiyon görevlisi Mehmet, Elçin Beg daha önce haber verdiğinden, çoktan gerekli hesap kitabı yapmış, odayı kapatmıştı. Elçin Beg, valizini yere, hemen yanına bırakmıştı son işlemleri beklerken. Hediye ayıcık, tezgahın üzerindeydi. Gülümseyerek baktı oyuncağa Mehmet. “Tamamdır.”

“Her şey için teşekkürler,” diyerek, gencin elini sıktı Elçin Beg ve valizine eğildi.

O sırada, komi, salon tarafından koşturarak geldi. “Beyamca, beyamca, bir kadın gelmişti. Salona aldım. Sizi bekliyordu.”

Mehmet, avucunu şakağına vurdu. “Özür dilerim. Kadın tümüyle aklımdan çıkmış. Veli, beyefendiyi götür.” Elçin Beg, bir salon tarafına, bir komiye baktı. Valizini almak için eğildi yeniden. “Ben valizinize sahip çıkarım,” dedi Mehmet. “Veli. Valizi bu tarafa ver, oğlum.” Çocuk valizi alıp, ona uzattı. “Tamam. Bakın, burada. Çıkacağınız zaman alırsınız. Rahatça görüşmenizi yapın siz.”

Komi önde, Elçin Beg arkada, salona geçtiler. İçeride, az sayıda otel sakini, çay içiyor, televizyon izliyordu. Elçin Beg, ileride, bir koltukta tek başına oturan Neriman Tarhan’ı gördü. “Tamam, evladım,” dedi komiye. “Ziyaretçimi buldum. Sağ ol.” Komi, ayrıldı. Başını kaldıran kadın, Elçin Beg’i gördü. Elçin Beg, kadının ayağa kalkacağını fark edererek, süratli adımlarla yanına gidip, ona mani oldu. Kadının endişeli bir hali vardı. “Rica ederim, Neriman Hanım. Kalkmayınız. Aç mısınız? Dilerseniz restoran kısmına geçelim. Orada da konuşabiliriz.”

“Konuşmanın zamanı değil, Elçin Beg,” dedi Neriman Tarhan, gözlerinde acıma ifadesi. “Dışarıya çıkmayın. En azından gece vakti. Sizi öldürmek için para almış bir adam, buraya çok yakın bir yerde pusuda. Gördüm.”

Elçin Beg, nezaketli gülümseyişini kondurdu dudağına. “Kızıma gideceğim, Neriman Hanım. Hangi pusu beni yolumdan alıkoyabilir? Battal beni öldürtemez. Öldürtse mekânına geldiğim akşamlarda öldürtürdü. Meraklanmayın.”

“Battal değil korkman gereken! O istemese de bir kraldır İstanbul’a. Çevresindeki herkes kendine vazife çıkarır. Nihat’tır bu defaki. Nihat! Gazinoda bir köşede seni sipariş etti bir adama. Uyarmak için geliyordum yanına. Sokağın başında o adamı gördüm.”

Kahkaha attı Elçin Beg. “Bir ayakçı yani, öyle mi? Kıymetim gittikçe düşüyor. Aga Kasım gibi saygıdeğer bir kabadayıya sipariş edildim önce. Araya başka kaç talip daha girdi bilmem. Şimdi de adı sanı olmayan bir ayakçı, bir serseriye… O zaman ölüm hak bana!”

Kadın, şaşkın, Elçin Beg’in yüzüne baktı. “Elçin Beg. Dışarıda diyorum. Katil şu sokağın başında diyorum!” Titredi. Gözünden yaş geldi. “Ben sana bir ömür yandım, Elçin Beg. Daha da yanmak istemem…”

“Hayat bir yangınsa, yanalım be Neriman Tarhan!” Kadının dehşetli yüzünü görünce, ciddileşti Elçin Beg. “Bırakalım şimdi bunları. Az sonra çıkacağım bu otelden. İki sokak ötede, ana caddede kızım beni bekliyor olacak. Yürüyeceğim yol seksen adımdır. Seksen adım! Yürüdüğüm bunca yoldan sonra o derece kısa bir yoldur ki, o yolu ben, tek adımda alırım. Nihat’ın katili, bana erişemez bile!” Uzanıp, kadının gözyaşını sildi. “Size bir oda vermelerini söyleyeceğim. Burada kalın bundan sonra. Parasını merak etmeyin. Ben karşılayacağım. İki, üç günde bir sizi görmeye gelir, ihtiyacınızı sorarım. Ne dersiniz? Dönmeyin o mezbeleliğe, rica ederim.” Kadın, hala aynı şaşkın ve dehşetli ifadeyle ona bakıyordu. Sesi boğazına düğümlenmişti. Elçin Beg, kadının elini avucunun içine aldı. “İtiraz istemem.” Kalktı ve kadını da kaldırdı. “Gelin. İşlemi yapsınlar.” Salon çıkışına ilerlediler. “Hem, kızımla randevuma gecikmemi istemezsiniz, değil mi?” Kadın, sessizce onun ardından gitti. Mehmet, tezgahta defterini kontrol ediyordu. Elçin Beg, öksürerek uyardı onu. Başını kaldırdı genç. Toparlandı, gülümsedi. “Hanımefendiye benim odamı vermenizi istiyorum mümkünse. Bundan sonra burada kalacak. Ödemeyi ben yapacağım. Yakınımdır. Neriman Tarhan Hanımefendi,” dedi Elçin Beg.

Kadının gözleri ışıldadı bir an. Tanındığını zannetti. Sonra hayal kırıklığıyla başını tekrar önüne eğdi. İşlem yapılırken, kadın çaresizlikle sokağa baktı. Mehmet, “Veli!” diye seslendi çöp poşetlerini çıkarmakta olan komiye. “Onları bırak, buraya gel!” Çocuk koşarak geldi. “Bayanı 206’ya çıkar.” Anahtarı verdi. “Haydi.” Kadına döndü. “Buyurun hanımefendi.”

Elçin Beg, kadının elini kavrayıp, usulca dudağına götürdü, öptü. Kadını, nazikçe kominin ardına yönlendirdi. Kadın, bir defa daha ona döndü ve boynunu bükerek, komiyi takip etti. Elçin Beg, bir süre kadının arkasından baktı.

“Beyefendi,” diye seslendi ona Mehmet, valizi bankonun önüne çıkarırken. “İsterseniz kapıya kadar götürebilirim.”

Müsaade etmedi Elçin Beg. Hemen aldı valizini. Bankoya bıraktığı oyuncağı da aldı. “Teşekkür ederim. Az ileride beni bekleyecekler. Taşırım.” Bir defa daha ceketini düzeltip, kararlı adımlarla kapıya yöneldi. Bir elinde valizi, diğerinde oyuncak ayı, otelin dış basamaklarını indi. Hemen kapıda, her zamanki alımlılığıyla otele doğru ilerleyen Olga ile karşılaştı. Gülümsedi ona. “Ne güzel tesadüf oldu, Olga Hanım. Seninle vedalaşmadan ayrılmak istemezdim doğrusu!”

“Nasıl yani? Gidiyor musun? İstanbul’dan ayrılıyor musun?”

“Artık bu ihtiyar, bu genç, bu mevta, bu taze gelin kenti terk etmem mümkün değil. Kızımı buldum çünkü burada. Şimdi onun yanına taşınıyorum.” Eğildi, çok gizli bir sır verir gibi fısıldadı kadının kulağına. “Ona müthiş sevimli bir oyuncak ayı aldım. Bak. Çok sevinecek!”

Olga, oyuncağa baktı sevecen gözlerle.

Yukarıda Neriman Tarhan, kominin açtığı kapıdan geçip, odaya girdi. Komi, anahtarın ucuna takılı sigorta kartını duvardaki yuvaya yerleştirerek, elektrikleri açtı. “Banyonun ışıkları, şuradan yanıyor. Dolapta ikişer takım baş ve vücut havlusu var. Kullanmak isterseniz, mini bar…” diye anlatmaya girişti, alışkın. Kadın, doğruca pencereye gitmişti. Perdeyi çekip, aşağıya baktı. Onun dinlemediğini anlayan komi, lafın devamını getirmedi. Kapıyı açtı, usulca çıktı odadan. Kapıyı örtmeden, bir kere daha kadının arkasından baktı. “İyi geceler.”

Neriman Tarhan, cevap vermedi. Komi, kapıyı çekti. Kadın, kapının önündeki Elçin Beg ve Olga’yı gördü önce. Sonra, ötede bir yanına bıçağını saklamış vaziyette Elçin Beg’e sinsice yaklaşan Enver’i gördü. Telaşla pencerenin kolunu zorladı. Sıkışmıştı.

Aşağıda ikili, birbirlerine bakan gözleri gülerek, konuşmaya devam ediyordu.

“Ama üzülme, Olga Hanım. Dedim ya, İstanbul’u terk etmiyorum. Telefon numaran da bende. Mutlaka görüşeceğiz.”

“Ne bileyim, gidiyorum deyince insan…”

“Sus, sus. Anlıyorum. Ama düşünsene; eğer dostluğumuz zaman ve mekân gibi şeylere bağlıysa, sonunda zamanı ve mekânı yendiğimizde, kendi dostluğumuzu da yıkmış oluruz! Öyle değil mi? Biz birbirimize gönülden bağlıyız. Bunu biliyorum.”

Sarıldılar. O sırada çaresizce pencereyi zorlayan ihtiyar kadın, camın ardından Elçin Beg’e seslenerek onu uyarmaya çalışmaktaydı. Aşağıda, Olga, o anı uzatmak ister gibi sevgiyle, sımsıkı sarıldığı adamı bırakmak istemiyordu. Enver’i gördü sonra, ama Elçin Beg’i uyarmaya vakit bulamadı. Enver, elindeki bıçağı Elçin Beg’in beline sokuverirken garip bir hazla titredi. Bıçağı olanca gücüyle çekip, tekrar sapladı. Olga, iki eliyle kapadı yüzünü. Elçin Beg, yıkılmamaya çalıştı. Enver’e dönüp, bakmadı bile. Başını çevirip, sokağa baktı. Acısı yüzüne yayılıyordu. Histerik çığlıklar eşliğinde bağırıyordu Enver. “Bana dön, pis ihtiyar! Yüzünü çevir!”

Elçin Beg, valizinin kulpunu sıkıca kavradı, ayıcığa sarıldı sımsıkı. Caddeye bağlanan sokağa yöneldi. Ayrılırken, Olga’ya bir kere daha gülümsedi. O ayrıldığında, Olga ve Enver, karşı karşıya kalmıştı. Enver, heykel gibi yerinde donmuş Olga’ya baktı. Başını çevirip, yoluna gitmekte olan Elçin Beg’e baktı sonra. Bıçağı nefretle fırlattı ve dönüp, geldiği yöne kaçtı.

Elçin Beg’in kulağında, yıllar öncesinden, belki de çocukluğundan zihninde kalmış bir kantata çınlıyordu. Şövket Elekberova söylüyordu. Annesinin ne çok sevdiğini hatırladı o an kulağını kaplayan ‘Fuzuli Kantatası’nı. O kadının söylediği bütün parçaları severdi annesi, ama ille de bunu. Yol boyunca, yaralı halini sezdirmemeye çalışarak ilerledi. Bazı sözleri yanlış mı hatırlıyordu? İnsanın içine işleyen, hüzünlü bir sesi vardı kadının. Kızı sokağın sonunda bekliyordu işte. Ama şarkı yitmiyordu aklından. Hareket etmekte de zorlanmaya başlamıştı. Yolun başında Candan ve Cumhur’un bulundukları yerden, karanlıkta kalan Elçin Beg’in hali belli olmuyordu. Onu görünce, gözleri ışıldadı Candan’ın. Cumhur’a baktı heyecanla. “Geliyor. İmtihanın başladı!”

“E, yormasaydık adamı? Otelin önünden alırdık.”

“O senin gibi kazma mı? Araba girmekte zorlanır, park yeri problem oluyor, dedi, caddede beklememizi istedi. Centilmenlik yapacaksan, git de valizini al bari!”

Cumhur, koşturarak Elçin Beg’in yanına gitti. O esnada, adamın yüz ifadesinden, ters bir şeyler döndüğünü anlamıştı. Sendeledi Elçin Beg. Cumhur, onu tutmaya çalışırken kanı fark etti. Döndü, Candan’dan tarafa baktı. Ardından, Elçin Beg’in geldiği yöne döndü ve belinden silahını çekip, o yöne koşmaya başladı. Candan, dehşete kapıldı. Zorlukla yürümeye devam eden Elçin Beg’e koştu. Elçin Beg’in eli kanlıydı. Ayıcığı valizi tuttuğu kolunun altına sıkıştırıp, yakasındaki karanfile uzandı, onu çekip, avucuna aldı. Şövket Elekberova. Devletli kadın! Muhteşem. Bir kere canlı dinlemişti Bakü’de onu. Tıklım tıklımdı salon, annesinin kucağındaydı. Candan’a gülümsedi. Candan ona vardığında, artık dermanı kalmamıştı. Olduğu yere yığıldı. Candan, yere yatmasını engellemek için ona sarıldı, haykırarak ağlamaya başladı. “Ölemezsin, eşkıya! Ben senin kızın olacaktım hani? Çocuk geldi seninle tanışmak, beni istemek için! Yakışıyor mu senin gibi beyefendiye? Babam olacaktın! Babam! Eşkıya!”

Nazik gülümseyişi yine dudağının kenarında, son bir kez baktı kıza Elçin Beg. “Şirin’im…” Başı diğer yana düştü. Avucu açıldı ve karanfil yere yuvarlandı. Gözleri, pınarlarında birer damla yaş, karanfili takip etti. Son nefesi usulca boşalırken, belki hala Elekberova’yı dinliyordu. Bir alkış tufanı koptu ki o son zaman yolculuğunda, salon yıkılacak sandı.

***

roman 49. fasikül

Elçin Beg, üstünde atlet ve altında pijama, odasında, yatağa uzanmıştı. Ayakları çıplak, saçları dağınıktı. Kirli sakalıyla tanınmayacak haldeydi. Kapının sesiyle kendine geldi. Gözkapaklarını zorlayarak, kapıya döndü. “Bir şey istemedim! Ama ille de girmek istiyorsan, kapı kilitli değil.”

Candan, güleç, iki elinde poşetlerle içeriye girdi. “Günün güneşli geçiyor inşallah, eşkıya!” Adamın halini görünce, yüzü değişti. “Bu ne hal?” Elçin Beg, güçlükle doğrulup, yatağın kenarına oturdu. Kalkmaya çalıştı. Candan, yetişti, sarılıp, kalkmasına mani oldu. “Dur, dur. Kalkıp da ne yapacaksın?” Yanaklarını öptü. “Horon tepmeyeceğiz ya. Oturup dertleşeceğiz.”

Poşetlere baktı Elçin Beg. “Onlar ne?”

“Bu çerez,” dedi poşetlerden birini kaldırarak kız. Ardından diğerini kaldırdı. “Bu da şarap!”

“Kutlama var desene.”

Candan, aynanın önündeki iki su bardağını aldı, sehpayı ortaya çekip, çerezi, bardakları ve şişeyi üzerine koydu. Neşeli bakışlarını Elçin Beg’e kaldırdı. Elçin Beg, asıl şimdi yaşını gösteriyordu.

“Sende kutlanacak bir şeyler var gibi. Ama görüyorsun, ben hayata küsmekle meşgulüm.”

“Ne küsmesi, eşkiyam? Şimdi oturacağız ve bana kızını anlatacaksın!”

“Önce sen anlat.”

Candan, yanında getirdiği İsviçre çakısının tirbuşonunu açtı. “Pekala…”

“O da nereden çıktı?”

“Ohoo, eşkıya, bizde yok yok!” dedi Candan, şişenin mantarını çıkarırken. Ardından bardakları doldurdu. “Haberler sende. Ben alımımı aldım, vurdum kapıyı çıktım. Amacımı gerçekleştirdim yani. Adam artık beni biliyor.” Elçin Beg’e bardağını verdi. “Şerefine!” Bardak tokuşturdular. Candan, kesekâğıtlarını yırtıp, kuruyemişleri açığa çıkardı. “Tabağımız olaydı iyiydi. Tabak isteyelim mi?”

“Böyle dursun,” dedi Elçin Beg. “Önemli olan, burada olman. Dostluğundan daha büyük bir ikramda bulunamazdın… Kızımın seninle tanışmasını, dost olmasını ne kadar isterdim…”

“Yine oluruz.”

“Beni istemiyor.”

“Nasıl istemiyor? Senin gibi bir babayı bulmuş da! Kolyen ne oldu?”

“Ona verdim.”

Candan, yerinden kalkıp, yatağın kenarına, Elçin Beg’in yanına oturdu. “Bak, eşkıya. Ben durumunu beğenmiyorum. Bu geceden tezi yok, oteli terk edip, bana taşınıyorsun. Ben, babamı istemiyorum. Kızın, seni istemiyor. En azından sen öyle diyorsun… Ben senin kızın, sen benim babam olacağız bundan sonra, tamam mı? O aptal kız kardeşim de akıllanıp dönerse, kapımız açık. Problem var? Problem yok. İtiraz da yok. Gece, program bitince, seni almaya geleceğim. Damadın olmaya niyetli geri zekâlının müthiş bir arabası var! Görmelisin!”

Elçin Beg, Candan’ın konuşması boyunca, bardağındaki şaraba baktı. Şaraptan bir yudum aldı sonra, dudağının kenarında acı bir gülümseme, gözlerinde hüzün, Candan’a döndü. “Bir yerlerde okumuştum: Düştüğümüz kuyular sandığımız kadar dipsiz değil belki, ama tutunmaya çalıştığımız ipler çok kısa, diyordu. Senin saldığın ipe güvenmek istiyorum şu an.”

“Güven, baba.”

Candan, başını Elçin Beg’in göğsüne bıraktı. Adamın eli, onun saçında dolaştı. Elçin Beg, ağlıyordu. Gözleri duvarı kaplayan manzara resmine kaydı. Oradaki güneş, öncekinden daha parlak geldi ona bir an. Işığı Candan’ın saçlarına vurdu.

***

Perşembe ve Ufuk, hastane bahçesindeki bir banktaydıar. Bahtiyar’ın yatışını yapmışlardı. Polise izahat vermekten kaçıyordu Perşembe. Ufuk, ipleri ele almış, öne çıkıp, durumu bir şekilde kurtarmıştı. Mümkün olduğunca bilinmezlikti savunuları. Aslında bu bilinmezlikler, Ufuk’un boyunu da hayli aşıyordu. Perşembe, kollarını dizlerine yatırarak öne eğilmiş, sinirle parmaklarını sıkıyordu. Kollarını kavuşturmuş halde, sırtını banka yaslamış Ufuk, Perşembe’yi kontrol altında tutuyordu. Perşembe, dayanamadı, kalkmaya yeltendi. Ufuk, kolunu yakaladı onun. “Otur!” Perşembe’yi çekerek, banka geri oturttu. “Otur dedim! Doktor, önemsiz olduğunu söyledi, değil mi? Bekle!”

“Günahsız o çocuk, Ufuk,” dedi Perşembe, burnundan soluyarak. “Günahsız. Adam, benim için gelmişti! Ona bir şey olursa…”

“Hiçbir şey olmayacak ve sen de rahat duracaksın! Bir daha belaya bulaşmayacağına, eline silah almayacağına dair söz verdin!”

Perşembe, yine aynı pozisyonu aldı. O sırada, hastane kapısında taksiden çıkan Cumartesi’yi gördü. Şaşırdı. Cumartesi, şoförün yardımıyla, bitkin haldeki Kasım’ı indiriyordu. Şoför, onlardan ayrılıp, koşarak hastaneye girdi. Az sonra, tekerlekli bir sedye taşıyan iki görevliyle çıktı. Hızla taksiye gittiler. Perşembe, ayağa fırladı. “Aga Kasım…”

O, koşarak gelenlerin yanına giderken, Ufuk, şaşkınlıkla arkasından baktı. Onlar acil girişine yaklaşırken, Ufuk da kalkıp, yanlarına gitti. Kasım, sedyede yarı ayık, sayıklar halde yatıyordu. Kanından Cumartesi’nin üstüne de bulaşmıştı. Taksici, ayrıldı. Beraberce hastaneye girdiler. Acile gelen, yanlarından geçen, danışmaya bir şeyler soran hastalar ve hasta yakınları… Cumartesi, hemen danışmaya yanaştı. Perşembe, demirlerini tutarak, görevlilerin sedyeyi götürmelerini engelledi. Bankonun arkasında çalışan iki genç kızdan birine, “Doktorumuz Şükrü Kocabaş’tır. Onu istiyoruz,” dedi Cumartesi, telaşla.

Diğer kız, Perşembe’ye müdahale etti yerinden. “Beyefendi. Sedyeye mani olmayın.”

Perşembe’nin umurunda değildi. Cumartesi, atıldı. “Şükrü Bey’i istiyorum! Hemen!”

İç kapının ardında beklemekte olan güvenlik görevlisi, gürültüye geldi. “Ne oluyor burada?”

“Bir şey yok,” dedi Cumartesi, onu kaile almaksızın ve tekrar bankodaki kıza döndü. “Derhal Şükrü Bey’i anons edin.”

Kız, güvenlikçiye baktı. Güvenlikçi, elini Cumartesi’nin omzuna koydu. “Beyefendi.”

Cumartesi, elinin tersiyle gencin elini itti. Acilin doktoru da gelmişti. “Sakin olun!” diyerek, sedyede yatan Kasım’ a baktı, başındaki hastabakıcılara döndü. “Yaralıyı derhal müşahedeye alın.”

Perşembe, sedyeyi bırakmıyordu, Cumartesi’ye baktı. Ufuk, omzunu tutarak, onu sakinleştirdi.

“Niye getirdiniz ya yaralıyı? Acilin kapısında ölsün diye mi?” diye sordu acil doktoru.

“Doktorumuzu istiyoruz,” dedi Cumartesi.

“Ben doktorum be adam!” Bankodaki kıza döndü. “Kimi istiyorlar?”

“Şükrü Hoca’yı istiyorlar.”

“Şükrü Hoca kolay. Bir ilk müdahaleyi yapalım da,” dedi Cumartesi’ye ve hastabakıcılara baktı doktor. “Ameliyathanelerden uygun olanını hazırlasınlar.” İlk kıza döndü. “Sen Şükrü Hoca’ya ulaş.” Cumartesi’ye, “Sen de işlemleri yaptır. İstediğin oldu mu?” dedi.

Cumartesi, Perşembe’ye işaret etti. Perşembe, sedyeyi saldı. Adamlar Kasım’ı götürdüler. Kız telefonu alırken, Cumartesi, Perşembe ve Ufuk, sedyenin ardına takıldılar. Telefon açan kız, “Bilgileri almamız gerekiyor!” diye arkalarından seslendi Cumartesi’ye.

“Geleceğim!”

Acilin müşahede bölümüne geçtiler. Ortalık ana baba günüydü. Oldukça geniş, perdelerle ayrılan bu bölümü kontrol edilmeyi bekleyen, inleyen hastalar, onların telaşlı yakınları, koşuşturan hemşireler doldurmuştu. Bir bölmede acilin doktoru, Kasım’ı kontrol etti. İki hemşire ve sedye görevlilerinden biri, ona yardımcı oldu. Perşembe ve Cumartesi, bir kenardan endişeyle seyrederken, Ufuk, olayların ayırtına varmaya çalışıyordu. Perşembe’yi kenara çekti. “Sinan. Kim bunlar?”

“Arkadaşlarım…”

Diğer görevli, koşturarak geldi. “2 nolu ameliyathane boşaldı, hocam. Şükrü Hoca da yolda.”

“Tamam,” dedi acilci doktor. “Hastayı hazırlayın, alalım hemen.”

Şükrü Kocabaş da gelmişti. Perşembe ve Cumartesi’yi görünce öfkelendi. Çello onu sıkıştıralı beri, korku içindeydi zaten, kendiyle savaştaydı. “Ne o, cümbür cemaat buradasınız?”

Cumartesi, öne çıktı. “Doktor, Kasım Aga’yı vurdular…

“Tamam. Telaş yapmayın.” Sedye başındakilere işaret etti. “Alın hemen.” Cumartesi’nin beraberindekilere döndü. “Siz burada bekleyin.” Sedyenin arkasından giderlerken, acilin doktoruna sordu. “Durumu nedir?” Kasım’ın yattığı sedyenin ardında, konuşarak uzaklaştı iki doktor. Ameliyathaneye giden koridor boyu görevlilerin sürdüğü sedyenin etrafında iki doktor ve birkaç hemşireyle bir hasta bakıcıydılar. Doktor Şükrü, babacan bir gülümsemeyle, yattığı sedyeden yarı baygın kendisine bakan Kasım’a yanaştı. “Dayan, koca Kasım. Bu ilk savaşın değil.” Ameliyathaneye vardıklarında, diğerlerine döndü. “Hastayı masaya alın. Hazırlanıp, geliyorum.” Onun haricindekiler sedyeyle birlikte ameliyathaneye girerken, Doktor Şükrü, yüz ifadesi değişerek, tenhaya çekilip, cep telefonunu çıkardı. Numarayı çevirdi, telefonu kulağına götürdü isteksizce, endişeli. “Alo… Celal… Kasım, yaralı olarak geldi. Öksüzlerden ikisiyle… Ameliyata alıyorum…”

O ihanet anında Perşembe, Cumartesi ve Ufuk, sıkkın, müşahede bölümünden koridora çıktılar. Cumartesi, Ufuk’un yanına vardı. “Kusura bakmayın. Başımıza geleni görüyorsunuz.” Elini uzattı. “Ben…” Perşembe’nin yeni ismini bilmediğinden duraksadı bir an. “…bunun arkadaşıyım. Adım İsmail.” Tokalaştılar. “İsmail Güney.” Tokalaştılar.

“Ben, Ufuk.” Perşembe’yi gösterdi. “Sinan’ın arkadaşı. Memnun oldum.”

“Sinan, sizin ne işiniz var burada?”

“Çello,” dedi Perşembe. “Çello şerefsizi, kahvehaneyi basıp, bizim çırağı yaralamış. Onu getirdim. Aga Kasım’ı da o mu vurdu?”

“Yok. Kabadayıya düşman mı ararsın? Ama şuraya bak. Kasım, asla bir daha bir araya gelmememizi istiyordu. Bizim kaderimizde olmalı. Yollarımız öyle ya da böyle sürekli kesişiyor.”

O sırada bir hemşire koşturarak geldi. “Ameliyata alınan beyin yakınları sizler misiniz?”

Cumartesi, telaşlanmıştı bir anda. “Evet?”

“Kan gerekecek. 0 Rh pozitif.”

“Benimki olur!” dedi Cumartesi ve Perşembe, aynı anda. Birbirlerine baktılar, bir parça şaşkın.

“Benimle gelin,” dedi hemşire.

***

Cemil, Emniyet Müdürlüğü’ndeki odasındaydı. Bir memur, başıyla selam vererek içeriye girdi. Elindeki dosyayı Cemil’e uzattı. “Buyurun komiserim.”

Cemil, başını sallayarak dosyayı aldı, açıp içine baktı ve o halde masaya bıraktı. Arkasına yaslanıp, gözlerini ovuşturdu. Gözlerini tekrar açmıştı ki, kapıdan giren Turgut’u görünce, polis memuruna çıkması için el etti. Polis, yine başıyla selam verip, odadan çıktı. Turgut, yavaşça ilerleyip, masanın önündeki sehpanın hemen gerisinde durdu, bir parça ezik. “Büdü yok mu?”

“Büdü mü?” diye sordu Cemil.

“Ne bileyim. Cumhur’du sanırım adı. Sizi hep bir arada görmeye alışmıştık. Sen önde, o kuyruk gibi arkanda. Edi ile Büdü gibi!”

Cemil, kalkıp, Turgut’a yer gösterdi. “Büdü, bugün izinli. Hayırlısıyla başını bağlayacağız.”

Turgut, Cemil’in gösterdiği koltuğa çöktü. Adeta on yaş ihtiyarlamış, dizlerinde ani bir rahatsızlık belirmiş gibi, hareket etmekte zorlanıyordu. Cemil, karşısına oturdu. “Hoşgeldiniz, Turgut Bey. Hayrola? İki gün önce turp gibiydiniz?”

“Abinizin bize reva gördüğü davranış, sinirlerimi yıpratmış olmalı.”

“Aman dikkat edin kendinize,” dedi Cemil, bıyık altından gülerek. “Şu üç günlük dünyada, kafayı hiçbir şeye takmamalı insan.”

Turgut, masa üstüne dağılmış dosyalara baktı yan gözle. “Tavsiyenle yaptığın uymuyor gibi, ne dersin, Cemil kardeşim?”

Bir anlık sessizlik oldu. Cemil, anlamlı gülümsedi. Kalkıp, kenardaki bir dolabın üstünde duran çay makinesine gitti. “Sıcak suyumuz var, Turgut Bey. Çay mı vereyim, kahve mi?”

“Madem geldim buraya kadar, bir çayını içerim.”

“Asıl, biz sizi ayrılmaz bir ekip görürdük,” dedi Cemil, çayları hazırlarken. “Gerçi sayıca azaldınız ama sizin Büdü’nüz niye gelmedi?”

“Ali, Emniyet’e her zaman soğuktu. Karakol kapısından dahi geçmez!”

Cemil, çayları getirip, sehpaya bıraktı. Şekerliğin kapağını açtı, tekrar yerine oturdu. Çaylarını alıp, karşılıklı yudumlamaya başladılar. “Davanın sonuna da geldik gibi. Ne dersiniz, Turgut Bey?”

“Abini içeri almayı göze aldıysan, bana ne yemek düşer, malum!”

“O da bir suçlu ise gereğini yapmaktan geri duracağımı mı sanıyorsunuz?”

“Bu dosyalar, seni hiçbir yere götürmeyecektir, delikanlı.”

“Öyle sanın.” Masasına uzanıp, Emrah’tan aldığı notu çekti, gösterdi Turgut’a Cemil. “Emrah komiser, bu kâğıtla belki de edinebileceği en büyük delili ele geçirmişti. Önemsemedi, bana kaptırdı. İki gündür bu rakamlarla uğraşıyorum.”

Turgut, rakamları görür görmez, çözmüştü anlamını. Fakat Cemil’e önemsediğini belli etmedi. “Çözebildin mi bari?”

“Bu ne biliyor musunuz? Bu, Tuncay’ın açmaya çalıştığı kasanın şifresi. Bir insan neyi kasa şifresi yapar? Asla unutmayacağı bir sayıyı! Bu şifre bir tarihe işaret ediyor!”

“Bu neyi ispatlar? Zeynel Beyaz’ın doğum günü de olabilir. Ya da metreslerinden birinin!”

“Şifre, 672806. Size bir şey hatırlatıyor mu?”

“Beni bunun için mi çağırdın, Komiser Cemil? Ben, yaşlı bir adamım. Sabah yediğimi bile hatırlamıyorum! Bilmece çözebilecek durumda mıyım sence?”

Gülümsedi Cemil. “Peki. Yormayayım sizi. Bu şifre, benim her zaman göz ardı ettiğim, Zeynel Bey’e ait yetimhanenin açılış tarihi! 28 Haziran 1967! Öksüzler, öksüzler. Kasım’ın öksüzleri! Oradaki çocuklara ait bilgiler beni öksüzlere, üstü örtülü cinayetlere ve oradan da doğruca çözüme götürecek! Anladınız mı neden davanın sonuna geldik diyorum?”

Turgut, yutkundu. Titreyerek, elindeki çay fincanını sehpaya bıraktı. “Benden istediğin nedir?”

“Sizden istediğim, beni daha az yoracak bir yolda bana yardımcı olmanız. Günler, aylar sürecek bir tarama neticesinde ulaşacağım bilgileri bana kısa sürede verebilirsiniz mesela. Ben de sizi kenarda tutmak için nüfuzumu kullanırım. Artık ne kadar kaldıysa o da!”

Turgut’un gözü, sehpaya devrikti. Düşündü. Gözlerini ışığa, pencereye döndürdü. “Biliyor musun, komiser, “ dedi, “hayatın kendi gibi, bizimki de bir oyundu. Geldi, geçti. Küçücüktük. Savaş nedir, hiçbirimiz bilmiyorduk. Büyüklerin oyununa heveslenen izcilerden başka bir şey değildik…”

Onun Cemil’in karşısında ter döktüğü dakikalarda, Ali de evinde tedirgin saatler yaşıyordu. Bir viski açmış, kadeh üstüne kadeh sallıyordu salonunda. Cep telefonunu çıkardı, bir numara çevirdi. “Musa… Benim. Ali… Acilen yurtdışına çıkmam gerekiyor… Bunu organize et. Seni ziyadesiyle memnun ederim.”

***

Kaldırıma tezgâh açmış çiçekçi kadının önünde, mütebessim Elçin Beg, dikilmiş, çiçeklere bakıyordu. Eğildi, bir kırmızı karanfil seçti, sapını kırıp, yakasına taktı, çıkardığı parayı, kadına uzattı. O esnada, Enver, arkasından geçiyordu. Belki de eceli olacak bir adamla aynı anı, aynı konumu kullandığının farkında değildi Elçin Beg. Kafasındaki tek şey Candan’ına, Şirin’inin yerine koyduğu o güzel kıza bir hediye almaktı. Yine eski Elçin Beg olmuştu. Şık, yakışıklı. Caddede ilerlerken, bir oyuncakçının önünde durup, camekândakilere baktı. Parlak tüylü bir oyuncak ayı ilgisini çekmişti.

Candan, iki kere mutluydu o gün. Cumhur’la birlikteliği resmen başlamıştı ve artık ‘babam’ diyeceği Elçin Beg, o akşam onun yanına taşınacaktı. Cumhur’la Candan, el ele müzikhole indiler. Sahnede kızın grubu, hazırlık yapıyordu. Çocuklar, ikisini el ele görünce, gülümseyerek, alkış tuttular. Candan, Cumhur’un elini bırakıp, kahkahayla, kendi etrafında döndü. “Bizimkiler seni sevdiler, polis. Ama sevinme hemen. Esas onayı, bu gece babamdan alacaksın. Bunu başarırsan işin iş!”

Cumhur, gözlerini ondan alamıyordu. Bu işin bu denli hızlı gelişmiş olmasını da almıyordu aklı. Ama sevinçliydi. Öyle bir aşkla bağlanmıştı ki kıza, öl dese ölecekti. Candan, onun hayran bakışları önünde montunu çıkarıp ona verdi, neşeyle sahneye çıktı. Cumhur, yüksek bar taburelerinden birine kurulup, sahneye döndü. Candan, arkadaşlarıyla selamlaştı. “Summerwine’ı geçelim mi?” dedi gitaristine. Genç başıyla onayladı. Elemanlar aletlerinin başına geçtiler. Baterist tempo tutarak işaretini verdi ve şarkıya girdiler. Candan, Cumhur’a bakarak, keyifle şarkısını seslendirdi.

25. Adana Film Festivali (devamı 2)

Kapanış ödül töreni (devam)

 

Kıvanç Terzioğlu ve Mehmet Güleryüz Abi’min değerli eşiyle

Nebil Özgentürk’le

HiltonSA’daki kapanış kokteylinden

Birkaç resim de İstanbul’daki Türk Dünyası Filmleri haftasından

25. ADANA FİLM FESTİVALİ (devam)

Bu sene, 24-30 eylül tarihleri arasında, davetli olduğum Adana Film festivali’ndeydim. resimlere kaldığım yerden devam ediyorum.

 

ADANA SİNEMA MÜZESİ’nden… (devam)

Galalar sürüyor…

Yine eski Adana

HiltonSA’daki Festival anı masası

Sabri Şenevi’nin Sinemaevi

Fedorrchenko ile röportaj (SEKANS için)

ÖDÜL TÖRENİ GECESİ

Can Kolukısa ile.

Geceyi sunan Emre Karayel ve Burcu Esmersoy 

devam edecek…

25. ADANA FİLM FESTİVALİ

Bu sene, 24-30 eylül tarihleri arasında, davetli olduğum Adana Film festivali’ndeydim.

Festival programları günlük olarak dağıtıldı

Konuk kimliğim

Sinema yazarı dostum Alican Sekmeç’in hazırladığı 25. Yıl Sergisi’nden

Alican Sekmeç’le

Açılış törenini Nefise Kartay ve Oktay Kaynarca sundu

Onur Ödülü alanlar toplu halde

Ahmet Mekin

Cihan Ünal

Süleyman Turan

Onur Saylak

Galalar

Eski Adana

Yeni Adana

Adana Sinema Müzesi

roman 48. fasikül

Fabrikadaki hummalı çalışma esnasında, bir kurt düşüverdi içine bir anda Salı, nam-ı diğer Mehmet Usta’nın. Bu olduğunda korkardı hep, çünkü inanılmaz derecede güçlüydü hisleri. Yedilinin çoğunda da vardı ya bu özellik, Salı’da ve Cuma’da daha baskındı. Böyle olması da normaldi yedili için; yıllardır iç içeydiler. Ama o günkü, başka bir duyguydu. Kandı çağıran, vahşetti. Durgunlaştı iyice, yüzü değişti. Makinenin başından ayrılıp, geriledi. Garip bir endişe yüklüydü yüzündeki çizgilerde. Etrafında çalışırken yüksek sesle bir şeyler anlatan, espriler yapan işçiler, birbirlerini nasıl duymaktaydılar, şaştı. Makinelerin gürültüsü, başka her sesi bastırıyordu.

Çarşamba’nın anneannesi, taze mezar başında sallanarak bir şeyler mırıldanmakta, ellerini toprakta gezdirip, otları temizlemekteydi, gözleri yaşlı. İmam, bir kenarda Kuran okuyor, az sayıdaki köylü, yavaş yavaş dağılıyordu. Bir taşın kıyısına oturan, Çarşamba’nın köylüsü, ihtiyar bilge, bastonuna dayanarak doğrulup, mezarlıktan ayrılan köylülerin ardına düştü. Ayaklarının üzerine çökmüş, dizlerini kollarına sarıp başını arasına gömmüş halde sallanan Çarşamba, usulca doğruldu. Gözünde yaş yoktu bu defa, ama kıpkırmızıydı yüzü.

Salı, ellerini önlüğüne silerek kapıya gitti. İşçiler, dönüp ona baktılar, o geçerken. Kudret, arkasından seslendi. Salı, adeta hedefe kilitlenmiş bir robot gibi kapıya gitti, açtı ve çıktı.

Çarşamba, ayağa kalktı. Yumrukları sıkılıydı. Öfkesi dinmemişti hala. Uzaklara baktı. Arkada, imam, okumayı bitirmiş, anneanneye yaklaşıyordu. Eğildi, kadını kaldırmaya çalıştı adam.

Salı, yolda ilerliyordu. Kudret, dışarı çıktı, ona seslendi. Salı, omzunun üstünden baktı ona. Önlüğünü çıkarıp, yere bıraktı. Önüne döndü, bir daha ardına bakmadan, yoluna devam etti.

Çarşamba, anneannesini kaldırmaya çalışan imamı gördü. Koşup, adamı itti. İmam, şaşkın, gerisinin üstüne düştü. Çarşamba, anneannesine sarıldı. Başını onun tülbendine gömdü. Kadının gözleri yaşlı, parmakları toprağa saplıydı.

Salı, kararlı adımlarla, sanayi mahallesinin parke yolu boyunca ilerliyordu, Çarşamba kırık, köy yolundan aşağıya inerken. Yukarıda, bulutlar kararmaktaydı.

***

Necla, elleri sabunlu, mutfaktan koşturarak çıktı, heyecanla kapıyı açtı. Cumartesi ve Pazar, davet bekler gözlerle ona bakmaktaydılar. Kadın, şaşırdı.

“Abla. Ne şaşırdın? Benim, Pazar.”

Necla, kendini topladı, konuklarını içeriye buyur etti. “Gelin, gelin,” dedi kısık sesle. İkili içeriye girdi, ayakkabılarını çkardı. “Murat Bey’i bekliyordum. O geldi sandım.”

Cumartesi, Pazar’a baktı.

“Cuma’yı diyor,” dedi ve Necla’ya döndü Pazar. “Nereye gitti ki?”

“Bir de soruyor! İki gündür haber yok senden. Gittiğin yeri bilmiyoruz. Seni arıyor!” Sesini alçalttı. “Hem, sessiz olun. Bebeği anca uyuttum.”

Pazar, Cumartesi’ye baktı. Elinden tutup, onu koridora çekti. O önde, Cumartesi arkada, koridorda ilerleyip, yatak odasının kapısına geldiler. Dış kapıyı kapatan Necla, koridorun ucundan onlara baktı ve tekrar mutfağa geçti. Pazar, başıyla yatağın üstünde mışıl mışıl uyuyan bebeği gösterdi. Cumartesi’nin şaşkın bakışları yumuşadı. İkisi birlikte, kapının eşiğinden, bebeği seyrettiler. Cumartesi, uzandı ve Pazar’ı önüne çekerek, ona sarıldı. Gözleri bebekte, öylece kaldılar.

O saatlerde Ufuk’un arabası kahvehanenin sokağına girdiğinde, uzaktan, mekânın önündeki kalabalığı gördü Perşembe. “Dur, Ufuk!” dedi heyecanla. Ufuk arabayı durdurunca, Perşembe, derhal çıkıp, kalabalığa koştu. Vardığında, adamları yardı ve yerde acıyla kıvranan Bahtiyar’ı gördü. Çöküp, gencin başını kucağına aldı. “Bahtiyar! Ne oldu?”

Bahtiyar, gözkapaklarını zorlukla araladı. “Abi…”

Ufuk da gelmişti yanlarına. Adamlar, ona yol açtılar. Bahtiyar’ın başı düştü. Bayılmıştı. Perşembe, çaresiz bakışlarını adamlara kaldırdı.

“Çocuk uzun zaman görünmeyince, bakındık,” dedi ve yanındaki adamı gösterdi biri. “Sedat, onun bir adamla üst kata çıktığını görmüş. Adam, bir süre sonra inmiş ve bir anda gözden kaybolmuş.”

“Yukarı seslendim, cevap yok. Çıktım, bir baktım çocuk yerde,” diyerek lafa girdi Sedat. “Ağzına bir mendil tıkılmış, kolundan kan geliyor. Su gibi terliyor çocuk. Onu indirdik, sen geldin.”

Perşembe, yeniden Bahtiyar’a döndü. Acıyarak baktı, kucakladı onu, kaldırdı. Ufuk’a döndü. “Hastaneye yetiştirelim.”

Adamlar, onlara yol verdiler. Ufuk, derhal direksiyona geçti. Perşembe, dikkatle arka koltuğa uzattı Bahtiyar’ı. Yola koyuldular. Perşembe, arka koltukta, Bahtiyar’ın başı kucağında, boyuna onun terini siliyor, gözünü bir an dahi ondan ayırmıyordu. Bahtiyar, bir ara kendine geldi. “Abi…”

“Söyle koçum. Sana bunu kim yaptı?”

“Konuşturup yorma çocuğu,” dedi Ufuk önden, dikiz aynasından onları kontrol ederek.

Bahtiyar, yutkundu. “Çel…lo… dedi, abi.” Perşembe, Çello’yu getirdi gözünün önüne, alakayı kurmaya çalışıyordu. “Sekiz kişi… Kasım Amca dahil… Bana gelsinler… Kasım beni bulur, dedi…”

“Tamam, koçum. Kendini yorma.”

“Hastaneye az kaldı,” dedi Ufuk. “Trafiğe takılmazsak…”

Bahtiyar bayıldı tekrar. Perşembe, onun başını okşadı, gözleri ileride. Kafası karmakarışıktı.

***

Zeynel Bey, gözleri kan çanağı, çiftlik evinin antresindeki boy aynasının önündeydi. Bir eli üzerindeki robdöşambrın cebindeyken, diğer elindeki kanlı bir mendille ağzını siliyordu durmadan. Etraftaki bol pencereye rağmen içerideki kaplama, mobilya ve boyaların koyuluğu nedeniyle loştu ev. Dış kapı açıldı. Gelen, seyisti. Kasketini eline alıp, Zeynel Bey’e yaklaştı. “Beyim…”

“Buldunuz mu?” diye sordu Zeynel bey, ona dönmeden.

“Hayır, beyim… Arıyoruz. Hizmetli korkmuş. Bana söyledi. Durmadan öksürüyormuşsunuz.”

Öfkelendi Zeynel Bey. “Doktor musun, seyis? Sana ne aksırığımdan, tıksırığımdan? Defol! Onu bulmadan da kimse bu eşiği aşmasın!” Öksürüğe boğuldu. Mendiline kan geldi, iki büklüm oldu.

Seyis, atılıp, tuttu onu. “Beyim. Kötü durumdasınız. Bırakın sizi götüreyim…”

Zorlukla dikildi Zeynel Bey. “Hala konuşuyor musun? Siktir ol git buradan!”

Seyis, bir mendile, bir Zeynel Bey’in yüzüne baktı. Çaresiz dönüp, kapıya gitti, boynu bükük. Kasketini geri takarak, çıktı. Zeynel Bey, halsizdi. Burnundan soluyordu, nefesi hırıltılıydı. Aynanın karşısında güçlükle doğrularak, gözlerine baktı. Kendine acıdı bir anda. “Tuncay…” dedi. “Nerdesin?”

Tuncay, kendi halindeydi o saatlerde, başka dertleri vardı. Kıyafetini yenilemiş, elleri ceplerinde, etrafa bakınarak köşeyi döndü ve bir kafeteryanın önüne geldi. Durup, saatine baktı, çevreyi kolaçan etti. O esnada Pazartesi, içeride, elindeki sandviçi kemirmekle meşguldü. Tuncay’ı gördü ve cama tıklatarak onu uyardı. Tuncay, döndü. Ellerini ceplerinden çıkardı, gülümsedi. O, içeri girerken, Pazartesi, tezgâha yöneldi. Kafeteryanın müşterisi yoktu henüz. Oranın çalışanı genç, güzel kız, etrafı toplamaktaydı. Yirmilerinde olmalıydı, esmer, ince, çıtı pıtı. Pazartesi, kıza seslendi:

“Arkadaşıma bakar mısınız?”

Tuncay, onun elindeki sandviçi kaptı. “Gerek yok, bayan. Bu ikimize de yeter.” Pazartesi’ye döndü. “Öyle yarım ekmek sandviçler falan? Sağlığına dikkat etmek zorundasın. Üzülürüm sonra,” diyerek, yemeye girişti.

Pazartesi işaret edince, kız, Tuncay’a bir sallama çay hazırlayıp, getirdi, onun önüne bıraktı. Tuncay, başını eğerek, kıza teşekkür etti. Sandviçten bir ısırık daha aldı. Gözlerini hazla yumdu. “Oh, oh, oh. Mmm.” Gözlerini açtı. “Orçun, ya da adın her ne ise, ağzının tadını biliyorsun.”

“Benimki pek ağız tadından değil. Alışkanlıktan. Ekmek arası, bizim geleneksel yiyeceğimiz. Şansım iyiymiş. Randevu yerimizde güzel sandviç yapıyorlar.”

Tuncay, çayından bir yudum aldı. Ağzı yanmıştı. “Sıcakmış!” Bıyık altından gülen Pazartesi’ye baktı. “Şimdi ne yapacaksın?”

“Gereğini… Bana şu yuvadan bahset.”

Tuncay’ın gülümsemesi yitti. Yüzünde tereddüt, kopardığı lokmayı ağzında çevirdi birkaç kez. Yuttu sonra ve ani bir kararla bakışlarını Pazartesi’ye kaldırdı. “Sadece şunu söyle. Sen Kasım’ın öksüzlerinden birisin, değil mi?” Cevap gelmeyince, güldü. “Bir ay önce bulmalıydım seni! O zaman her şey çok farklı gelişirdi. Öyle ki… Neyse. Madem geldik, anlatacağız.” Çayından içti. “Zeynel Beyaz’a ait, özel bir yetimhane. Belki ikimiz çok daha gençken orada karşılaştık. Kim bilir? Zeynel Bey’in eşi, Sıdıka Ana, çocukları olmadığı için sürekli buradaki yetimlerden evine getirtir, severdi. Kasım Aga’nın da ekibinin bir kısmını buradan seçtiği anlatılır. Ben gözden kaçmış olmalıyım. Şansıma Zeynel Bey düştü!”

“Sana o baktı yani.”

“Öyle demeyelim de…”

“Sen de bu adamı soymaya kalktın.”

“Soymaya kalktığım Zeynel Beyaz değil, Battal’dı. Hem, şimdi hesap mı soracağız birbirimize?” Son lokmayı da ağzına attı ve üzerindeki kırıntıları temizledi. Ceketinin cebinden bir kalem çıkarıp, tezgâhtaki peçeteye adresi yazdı, peçeteyi Pazartesi’ye uzattı. “İşte adres. Sokağına varmadan hatırlarsın binayı, eminim. Orada ne bulmayı umuyorsun ki?”

Pazartesi, peçeteyi alıp, üzerine baktı. Sonra ellerini iki yana açtı. “Anılar!”

Çayından bir yudum daha aldı Tuncay. Yüzünü ekşitti. Temizlikle meşgul kıza döndü. “Bayan. Sandviçler mükemmel, ama çayınız berbat!” Kız, Tuncay’a bakıp, omuz silkti. Tuncay, elini ceketinin iç cebine atıp, bir deste para çıkardı, Pazartesi’ye uzattı. Pazartesi, başını iki yana sallayarak reddetti parayı. Ama Tuncay onu dinlemedi. “Bunlardan bende çok var aslanım,” dedi, desteyi onun ceket cebine yerleştirirken. “Soyguna kalktık diye, çulsuz sanma bizi. Bu benim teşekkür etme yöntemim. Başka türlüsü elimden gelmez.”

Pazartesi, omuz silkti. “Peki bakalım.”

“Peçetede cep telefonum da yazılı. Bir de Kemal’inki. Delikanlı adamdır. Başın sıkışırsa, bir şeye ihtiyacın olursa beni ara. Bana ulaşamazsan, onu arayabilirsin.”

“Aramayacağımı biliyorsun. Ama yine de sağ ol.”

“Ne yaptım ki? Asıl ben sana borçluyum.” Kapıya yönelmişken, yarı yolda Pazartesi’ye döndü. “Belki de en iyisi bir daha görüşmemek. Dikkat çekmeyiz böylece.” Kıza baktı. “Kabalığımı bağışla bayan! Dünyadaki en güzel gözlere sahipsin!” Kapıya vardığında, tekrar Pazartesi’ye baktı. Dudağının kenarıyla gülümsedi.

Pazartesi, başını sallamakla yetindi. Tuncay çıkınca da, cebinden peçeteyi çıkarıp, önüne açtı.

***

Necla’nın evinin salonunda, Cumartesi ve Pazar, üçlü koltukta, yan yana, sıkıntılı bir bekleyişte, oturuyorlardı. Bebek, Pazar’ın kucağındaydı. Uyudu uyuyacak bebeği göğsüne yatırıp, sırtını ovalayarak, rahatlamaya çalışıyordu Pazar. Cumartesi, kalkıp belindeki silahı çıkardı, ortadaki sehpaya bıraktı. Kollarını sıvayarak odadan çıktı. Necla, pencerenin önünde, aralık perdenin ardından dışarıyı gözlüyordu. Karşıda, taksiden inmekte olan Kasım’ı gördü. Pazar’a döndü. “Geliyor.”

“Cuma Abi mi?”

“Hayır, Kasım.”

Az sonrasında kapı zili çalmıştı. Pazar’ın gözünden bir ışıltı geçti. Bir an, sehpadaki tabancaya baktı. Doğruldu. Necla, elini aşağıya tutarak, geri oturmasını işaret etti ona. Pazar, kalktı, bebeği dikkatlice koltuğa yatırıp, sehpaya döndü. Tabancayı alıp, ardında sakladı. Dışarıdan Kasım ve kadının konuşmaları işitiliyordu.

“Hoş geldin.”

“Hoş bulduk.”

“Kasım,” dedi kadın, yalvarır tonda. “Murat, yine kayıp.”

“Merak etme. Buluruz.”

Kasım, önde, Necla, arkada, salona girdiler. Kasım’la Pazar, göz göze geldier. İkisinin bakışlarında da öfke vardı. Beklemeden lafa girdi Pazar:

“O adamın dedikleri doğru mu?”

“İşi bitirmedin. Beni mahcup ettin!” diyerek üste çıkmaya çalıştı Kasım.

“Soruma cevap ver, Aga Kasım! Adamın dedikleri doğru mu?”

“Alnına namlu çevrili bir adam her şeyi söyler.”

“Doğru mu dedim!”

Kasım, gözlerini kaçırdı Pazar’dan. Düşündü. Sağ elini palaskasının tokasının üstüne koydu. Pazar’a doğru bir adım attı.

“Orada dur, Aga Kasım! Palaskanla tehdit edecek durumda değilsin beni! Şimdi bana her şeyi anlatacaksın! Bu kadarını borçlusun bana!”

“İyi o zaman, Pazar Hanım! Dinle ve duy! O adam babandı, evet! Rahatladın mı?” Pazar, adeta donmuştu. Necla, endişeli gözlerle, onları takip ediyordu. “Baban da olsa bir siparişti ve görevi ben sana vermedim. Bu işi sen Perşembe’den çaldın! Şu halde, karşındaki kim olursa olsun işi yapacaktın!”

“Babamdı o adam, babam! Senin yasalarının içine sıçsınlar! Babamdı! Benden gizledin!”

“O bir siparişti!” Ses tonunu düşürdü Kasım. Pazar’a ifade etmek istediği pek çok şey dönüp duruyordu kafasının içinde. “Ben… Ben bütün hayatımda yalan söyledim, Pazar. İşimin bir parçasıydı bu. İstesem, dediğin şeyleri kabul etmezdim. İlk defa sana karşı dürüst olma ihtiyacı duydum. O adam, babandı, evet. Bizler, anaları, kardeşleri, babaları olan aileler değil, kiralık katilleriz. Şu kadar zamanda sığınaktakilerin alayı bunu öğrendi de sen mi öğrenemedin? Hata bendeydi belki. Seni çok önce kendim işe çıkarmalıydım.”

“Babamdı… Nasıl da baktı bana…” Pazar’ın gözleri dolmuştu.

Kasım, sertleşti hemen. “Bu saçmalıklar yeter! Son bir ay içerisinde hanginize iş versem çuvallıyorsunuz! Pazartesi, üç gün önce getirmesi gereken evrakı getirmez, Perşembe, ayrı bir salak, işini kaptırır ve senin de duygusallaşacağın tutar! Beni suçlayarak sıyrılmaya çalışıyorsun!” Palaskasının tokasını çözdü.

Pazar’ın yumuşayan yüzü, sertleşti yeniden. Kasım’a fırsat vermeden, tabancasını kaldırıp, onu karnından vurdu. Gürültüye uyandı bebek çığlık çığlığa. Cumartesi, birden odaya daldı. Elleri ıslaktı. Yere yığılmak üzere olan Kasım’ı yakaladı. Kasım, acıyla yüzünü buruşturarak, karnını tutuyordu. Cumartesi, bir ona, bir Pazar’a baktı. Necla, koşturup, bebeği aldı kucağına, susturmaya çalıştı. Pazar, silahını hala indirmemişti. Şaşkın bakışlarını ona kaldırdı Cumartesi. “Pazar, neden?”

“Yo. Öğretememişim…” dedi dişlerinin arasından Kasım. “Alnın ortasından… Tek seferde.”

“Senin için kolay olurdu, değil mi? Yo. Böyle olacak. Yavaş yavaş, debelenerek gebereceksin!”

“Pazar!” diyerek tepki koydu Cumartesi. Detayları bilmiyordu ve olanlara anlam veremiyordu. Gittikçe ağırlaşan Kasım’ı sıkıca kavradı. O sırada iyice yaklaşan Pazar’a baktı şaşkınlıkla. Necla’ya döndü. “Tabancayı saklayın. Polis gelecektir.”

Kasım, acıyla kısılan gözkapaklarının arasından Pazar’a baktı. “Ölürsem ödeşiriz, kalırsam barışırız…”

Pazar, sustu. Tabancayı yere atıp, onlara sırtını döndü. Cumartesi, Kasım’ı taşıyarak kapıya gitti. Bebeğin çığlıkları, bütün daireyi kaplamıştı. Omzunda Kasım, derhal aşağıya indi Cumartesi. Binanın önünde taksi bakındı. Kasım, öksürüklere boğuldu. “Dayan Kasım Aga,” dedi Cumartesi.

***

Battal önde, Nihat ve Salih arkada, Battal’ın gazinosunun kulüp kısmına girdiler. Battal’ın suratı, mahkeme duvarı gibiydi. Gazino, henüz açılmamıştı. Neriman Tarhan, kenardan giderek, etrafıyla ilgisiz, bezgin, temizlik malzemelerini taşıyordu. Müdür, gelenleri karşıladı yağcı tavırlarla. “Hoş geldiniz, Battal Bey.” Yüzünü buruşturarak, temizlikçi kadına baktı. “Ayak altında dolaşma!”

Kadın yoluna devam ederken, Battal’ın sesi onu durdurdu. O an sırtları birbirine dönüktü. “Neriman Hanım! Geçen gece kaybolmuşsun ortalıktan… Bir daha bu kapıdan dışarıya adım atmayacaksın!”

Kadın, bir süre öylece kaldı. Sonra, gözlerini kaldırmadan, usulca başını sallayıp, yoluna devam etti, kulis kapısından çıktı. Battal, müdüre net bir baş hareketiyle kendisini takip etmesini belirtti. Battal’ı takiben müdür, Nihat ve Salih, arkadaki ofise yollandılar. O sırada, çekinerek, ama süratli adımlarla onlara yetişen garson, en arkada kalan Nihat’ın omzuna dokundu. Diğerleri odaya girerken, Nihat, adama döndü. “Ne var?” diye sordu sertçe.

“Abi,” dedi garson, bir adım geri durarak. “Geçen gün bahsettiğim adam burada.”

“Hangi adam?”

“O…”

Nihat, ardına baktı. Ofise en son giren müdür, kapıyı kapatınca, garsona döndü yine. “Tamam, anladım. Getir.”

Garson, çıktı. Nihat, gidip kapıyı gören bir masaya kuruldu. Dirseklerini masaya koyup, parmaklarını birbirine kenetlediği ellerini çenesine dayayarak, yüzünü ciddileştirdi, kararlı bir hal aldı. Garson, yanında Olga’nın kocası, satıcısı Enver’le döndü. Ona Nihat’ın oturduğu masayı gösterip, çıktı. Enver, tedirgin yanaştı masaya. Nihat, gözlerini adamınkilere dikti. “Otur.”

Enver, etrafta gezdirdi bakışlarını. Nihat, suskun, pozisyonunu bozmaksızın bekledi. Enver, deri bir mont giymişti. Elini onun içine sokup, dikkatle, katlı bir kağıt çıkardı, masanın üstüne açtı. Kâğıttaki, Elçin Beg’in fotokopi resimlerinden biriydi. “Bu adamın peşindeymişsiniz,” dedi resmi işaret ederek.

“Öyle denemez. Kendisi en sadık müşterilerimizden biridir. Her cumartesi gelir. Sektirmez.”

Enver, masaya eğildi. Sanki etrafta birileri varmış gibi, fısıltıyla konuştu:

“Sizin için onu öldürebilirim. Büyük bir keyifle hem de.”

“En iyi müşterimizi öldürmek isteyeceğimizi de nereden çıkardın?”

Enver, geriye yaslandı, sırıttı. “Onun için kiralık tuttunuz sanırım!”

Nihat’ın yüzü değişti. Karşısındakinin tavırlarından hoşlanmamıştı. “Bunu bildiğine göre araya girmenin bir anlamı yok, öyle değil mi?”

“Hayır, var. Kiralığınız işi yüzüne gözüne bulaştırmış çünkü. Oysa ben, bu beceriksizliği yapmayacak kadar nefret ediyorum ondan!

“Bak sen! Yürekliyiz de…”

“Yürek mürek bilmem! Ama bu işi yaparım. O adamlara ödediğinizin yarısına hem de!”

Enver, artık bakışlarını kaçırmıyordu. Kulis tarafından onları gizli gizli dinleyen biri daha vardı: Neriman Tarhan! Kadının gözleri dehşetle açılmıştı.

***

roman 47. fasikül

Odayı dolduran sabah güneşi, Çarşamba’yı uyandırdı. Kirpiklerini kırpıştırdı. Başının annesinin dizine dayalı olduğunu fark etti. Kadın, gözleri kapalı, sırtı duvara yaslı, sessizce oturmaktaydı. Çarşamba, yataktan kalktı. Yorganı kadının üzerine çekti. Durup, bir süre sevgiyle baktı ona. “Anacığım…” diye geçirdi içinden. “Uyanmayayım diye öylece oturmuş.”

Ürperdi. Üşümüştü. Kollarını ovaladı. Gidip, sobaya baktı, sönmüştü. Başından bir kazak geçirip, evden çıktı. Etrafta sis manzaraları… Yeşilin her tonu… Kuşlar… Çarşamba, gayretle odun kırmaya girişti. Teneke bir kova bulmuştu. Kırdığı odunlarla doldurduğu kovayı yüklenip, eve döndü. Sobayla uğraşmaya başladı hemen. Sığınaktan alışkındı, işe çıkmadıysa, hep ona tutuştururlardı sobayı. Soba, kısa zamanda alev aldı, gürül gürül yanmaya başladı. Çayı hazırladı sonra. Demliği sobanın üstüne koydu. Sofra için sergiyi serdi. Ahşap altlığı getirip, serginin ortasına bıraktı. Telli dolaptan ekmeği ve loru aldı, sofraya koydu. Birkaç yumurta aldı; su doldurduğu bir kabın içine bırakıp, sobanın üstüne aldı. Yüzünde bir gülümseme, bakışlarını annesinden ayırmadan, geldi, yanına oturdu onun. Kadın, tepkisiz, kıpırtısızdı. Çarşamba, uzanıp annesinin omzunu tuttu, hafifçe sarstı. Başı yana düşüverdi kadının. Çarşamba’nın gözleri, kocaman açıldı. Bir daha sarstı onu. Yanıt alamadı. Çarşamba’nın boğazından zorlukla iki hece çıktı:

“A-na…”

Gözünde yaş toplandı bir anda. Belki yıllardır ağlamamıştı. Sığınaktaki hayatı boyunca yüreğinin nasırlaşmış olduğunu hissetti. Parmağı titremeden öldürdüğü adamları anımsadı. Şimdi anasının cansız bedeni, kollarının arasındaydı işte. Hıçkırıkları rüzgara karıştı. Bir derenin gürül gürül akışına… Uzaktaki daha yüksek tepelerin doruğundaki kara… Oynaşan iki köpeğin sesine… Bir kuş yuvasında, gagasında getirdiği yemle yavrularını besleyen dişi kartalın gayretine… Koyun güden bir çobanın türküsüne… Yağ tenekesindeki çiçeklerin sessiz feryadına…

Kadının da anası vardı elbet, Çarşamba’nın taşlı patikada çamurlu ayaklarını öptüğü. Bahçede sebzelerini sularken kızının ölümünden bihaber, Çarşamba’nın tarifsiz acıyla kendini bilmez halde dışarı fırlayışının iki saat sonrasında, bükük beli, buruşuk yüzü ve ellerine rağmen, bir genç kız çevikliğiyle işini yapıyordu. Bir ara başını işinden göğe, toplaşan bulutlara kaldırdı. Bilgelik yüklü bakışlarını çevirdiğinde, bahçe girişinde ellerini önünde kavuşturmuş, boynu bükük dikilen Çarşamba’yı gördü. Anında bir kor düştü yüreğine. Anlamıştı, vakitsiz bir gidişin haberiydi gelen. Bir Karadeniz ağıtıydı ki giren, bitmez…

Cenaze için minibüsle köye çıkıyordu yedi yolcu, ertesi sabah. Minibüs, dev yeşilliğin içinde varla yok arası gri bir çizgiyi tırmandı. Köyün yıkık dökük minareli tek camisinin önünde çoktan yolcusunu, yükünü boşaltmış, duruyordu minibüs bir saate. Şoför, aracın etrafında gezinerek, tekerleri kontrol etti. Yolcular, caminin önünde bekleşiyor, Çarşamba, bir köşede ağlıyordu. Yanı başındaki, köyün girişinde karşılaştığı adamdı. “Ağlama uşağım,” dedi ihtiyar. “Ölüm sırayla. Anan hastaydı, ölümü beklemekteydi. Direnmesi seni görmek içinmiş. Muradı da oldu. Kötü gitmedi. Sevin.”

İmam, cüppesini giyinmiş halde, camiden çıktı. Kapıda bekleyenleri tararken, şaşırdı bir anda. “Nene nereyedir?” diye sordu.

“Gasılhaneyedir, imam efendi,” diye cevapladı yolculardan biri.

İmam, kadınlara döndü. “Niye yalnız bırakıyorsunuz? Beli bükülmüş, ihtiyar bir kadın Güllü Bacı. Tek başına mı yıkayacak merhumeyi?”

“Onunla baş edilir mi?” dedi bir kadın, öne çıkarak. “Deli Güllü demişler adına!”

“Kimseyi sokmuyor içeri. Girmeye kalkana basıyor kalayı!” dedi bir başkası.

“Allah Allah. Allah Allah,” diye söylendi imam.

O ve birkaç kişi daha, gasılhaneye geçtiler. İmam, içeriden sürgülenmiş kapıyı yumrukladı. “Güllü Bacı! Ölüye de, kendine de eziyet ediyorsun. Bırak, kadınlar yardım etsinler!”

Gasılhanede Güllü Bacı, kollarını ve paçalarını sıyırmış, hazırlanıyordu. Çemberini başının üstüne attı. Yorgun, acılı gözleriyle, taşta yatan kızının cansız, çıplak bedenine bir daha baktı. Ardından, dudaklarında dua kıpırtıları, ölüyü yıkamaya girişti usul usul.

***

Bahtiyar, Kasım’ın mekanında, boşları topluyordu. Oyun oynayan müşterilerin arasından geçerek ocağa geldi. Bardakları özenle yıkadı, tezgâha yaydığı beze dizdi. Duvardaki çiviye takılı havluya elini kuruladı. Topladığı adisyonları, patron masasının üzerindeki çivi düzeneğine geçirdi. Yine o masadaki deftere notlar aldı. Arkasından gelen sese irkildi:

“Selamın aleyküm, yeğenim.”

Sese döndü Bahtiyar, gülümsedi. Çello’yu tanımıyordu. “Aleyküm selam, amca. Buyurun?”

“Kasım Aga’yı görecektim.”

“Kasım Amca uğramıyor artık. Kahvehaneyi Sinan Abi’ye devretti.”

“Peki, o ne zaman gelir?”

“Çok uzun ayrılmaz buradan. Bir, bilemedin iki saat içerisinde dönecektir… Bekleyebilirsiniz isterseniz. Bir çay vereyim size.”

“Yukarıda beklememin bir sakıncası olur mu? Ağır müşterilerine orada kahve ikram ederdi Aga Kasım. Beni de ağırdan sayarsan…”

“Ne demek. Onun dostu, bizim de dostumuzdur. Buyurun. Ben de kahve yapabilirim size.”

“Yukarıdaki ocaktan ama.”

Güldü Bahtiyar. “Tamam, tamam. Kasım Amca’nın ocağından.”

Bahtiyar, masaları göz ucuyla kontrol etti ve Çello önde, o arkada, üst kata çıktılar. Bahtiyar, Çello’ya yer gösterdi. “Divana oturun. Rahattır. Beş dakikaya kahvenizi hazırlarım.” Ocağa yöneldi. “Nasıl olsun?”

“Orta.”

“Orta. Tamam.”

Bahtiyar, kırk yıldır o ocağa aşinaymış gibi kahve hazırlamaya girişti. Çello, divana iyice yerleşti o sıra. Konuşurlarken, Bahtiyar’ın görmediği konumunda, usulca tabancasını çıkarıp, ustaca ve çabuk, susturucuyu taktı. Ciddileşti birden. “Kasım Aga’nın öksüzlerinden misin sen?”

“Kasım Amca’nın çocukları da mı var?” diye sordu Bahtiyar, işiyle ilgilenirken. “Ama Kasım Amca hayatta. Nasıl öksüz olabilirler ki?”

“İlla kendi çocuğu olmak zorunda mı? Himayesine almıştır mesela.”

“Gerçekten bilmiyorum, amcacığım. Ama tüm hayatını bu mekânda geçiren bir adamın çoluk çocuğu olduğunu sanmıyorum.”

“Belki Sinan onlardan biridir, ha?”

“Geldiğinde sorarsınız. Ama dedim ya, Kasım Amca, yalnız biriydi. Hatta şimdi bile nerede olduğunu bilsem, gider eşlik ederim. Yalnızdı, ama insandı. O derece ki, yalnızlığına şaşardım.”

“İnsandır…”

Kahve, olmuştu. Bahtiyar, cezveyi ocaktan alıp, önceden kenara koyduğu fincana dikkatle boşalttı. Çello’ya kahvesini sunmak üzere döndüğünde, kendisine doğrultulmuş tabancayı gördü. Korkmuştu. Fincan elinden düştü, kırıldı. Bıyık altından güldü Çello. “Korkma aslanım, korkma.”

Bahtiyar, yerdeki kırıklara, dökülen kahveye baktı. Ürkmüş bakışlarını tekrar Çello’ya kaldırdı. “N… n…neden?” diye sordu, kekeleyerek.

Cebinden bir mendil çıkardı Çello, Bahtiyar’a uzattı. “Şu mendili al hele.” Bahtiyar, titreyerek uzanıp, mendili aldı. “Temizdir. Şimdi onu dürüp, ağzına tıkmanı istiyorum.” Bahtiyar bir mendile, bir Çello’ya baktı. Kıpkırmızı olmuştu yüzü. “Eee? Nerede kaldı nezaket, saygı? Ben yaşlı bir adamım ve sen yeğenimden ufak bir şey istemişim.”

“Neden?” diye sordu Bahtiyar, dehşet içinde mendili ağzına götürürken.

“Hah, tık ağzına.” Bahtiyar, denileni yaptı. Gözleri doluydu. Çello, cebinden bir koli bandı çıkarıp, dişiyle bir parça kopardı. Kalktı, Bahtiyar’ın ağzını bantladı. “Bizim gibi adamlar, yeğenim, mesajlarını kâğıtlara yazmazlar. Çünkü notlar tehlikelidir. Yanlış yorumlanan bir kelime, mesajı anlamsız kılabilir. Barışçıl bir not düşmanlığa, tehdit notu dostluğa yol açabilir.” Bahtiyar’ı divana oturttu. “Sen benim mesajım olacaksın. Çello, dersin sorana, Kasım dâhil, sekiz kişiyi arıyormuş.” Çello, geriledi ve silahını Bahtiyar’a doğrulttu. Bahtiyar’ın solukları sıklaşmış, gömleği tere batmıştı. Gözlerini kapadı.

***

Perşembe ve Ufuk, Ufuk’un arabasını boğaz kıyısına park etmiş, aracın içinden manzarayı seyretmekteydiler, Ufuk, şoför koltuğunda, Perşembe, yanında. Dışarıda hava rüzgarlı, serindi. Gezinen insanlar, kıyafetlerine daha bir sarınmışlardı. Ama soğuğa rağmen, dışarıda ekmek paralarının peşinde, dikilmekte direnen insanlar vardı. Bir kenarda şovlarını yapıp, müşteri toplamaya çalışan sokak çalgıcıları… Seyyar satıcılar, simitçiler… El işi takılar yapıp satan kadınlar… Martılar… Kimi de o soğuğa rağmen keyfinden ödün vermeyen insanlardı; sahil boyu itirazsız iklime, söyleşerek, sigaralarını tüttürerek, balık tutmaktaydılar. Kediler, balıkçıların ayaklarına sürtünüyordu. Zabıta, kenarda saat satmaya çalışan bir delikanlıyı kaldırdı. Otobüsüne yetişemedi pembeli bir kız, el etti ardından. Perşembe, bir şeyler söylemek için fırsat kollar gibi, kaçamak bakışlarla Ufuk’a baktı durdu bunlar olurken. Ama neden sonra, cesaretini topladı. “Ben, basit yaşayan bir adamım, Ufuk. Yani, hayatım o mekândan ibaret, biliyorsun. Sen hayatıma renk oldun. Değiştiriyorsun beni.”

Ufuk, kolunu koltuğun ardına atıp, Perşembe’ye döndü. “Değişmekte olduğuna emin misin? Tüm o vahşeti geride bıraktın yani. Bir daha eline almayacaksın silahı…”

“Söz verdim ya.” Başını önüne eğdi. “Bıraktım. Yeter ki… Yeter ki hayatımdan gitme. Hem… Konuşturma beni. Güzel sözler söyleyemem. Saçmalarım. Oysa sana anlatmak istediğim neler neler var. Hepsi dilimin ucunda, sıralarını bekler gibi.”

“İnsanlar her zaman güzel sözler söylemek zorunda değil, Sinan. Konuşmak zorunda da değil insanlar. Esas olan samimiyettir. Bu samimiyet bakışlara yansısın, yeter. Bana muhakkak bir şey anlatmak istiyorsan, seanslarda gördüğün şu rüyanın aslını anlat. O beni daha çok ilgilendiriyor şu an.”

Perşembe, denize baktı. Sonra elini kapıya attı. Kolu çekti, kapı açıldı. “Simit alayım şuradan, ister misin?” diye sordu, Ufuk’a bakmadan.

Ufuk, onun çıkmasını engelledi. “Az önce yedik. İçeri gir ve anlat bakalım. Kaçma.”

Perşembe, koltuğa yerleşerek, kapıyı örttü. Gözlerini yere yatırdı. “Fazla bir şey hatırlamıyorum. Babaannemin yüzünü hatırlamayışım gibi. Biliyorum, bir an hatırlasam, o rüya tamamlanacak. Yüzünü gösterecek bana… Bir köy evi. Uzak, çok uzak… Mutlu bir köy evi. Küçüğüm. Koşturuyorum oraya, buraya. Annem, babam, bir abim var. Kız kardeşim. Hayal meyal… Dedem var, babaannem… Babaannem hariç, hepsinin yüzü gözlerimin önünde…”

Perşembe’nin küçüklüğü, aynı o rüyasında gördüğü hali, kendinden iki yaş büyük ablasıyla oyun oynarken, ortaokul çağlarındaki abisi, bir köşede ders çalışıyordu. Nispeten zengin bir köy eviydi burası. Baba, dedeyle sohbet etmekte ve anne ve babaanne, yer sofrasını kurmaktaydılar. Babaanne, birden telaşlanıp, Perşembe’yi kucağına aldı. Kıza da uzandı, ama kız, kaçıp, yere, babasının bacaklarının arasına oturdu. Baba, kızın saçlarını okşadı. Dede, gülümsedi onlara. Abi, ders kitabından bir an başını kaldırıp, Perşembe’ye baktı. Anne, babaanneyi dinlemediği için kızını azarladı. Babaanne, kucağında küçük Perşembe ile çıktı odadan. Evin bodrumuna inen basamakları tüketti kadın. Kilere indiklerinde, çocuğu yere bıraktı. Eğilip, ona sıkıca sarıldı. İçerisi karanlıktı. Yukarıdan silah gürültüleri geliyordu. Gözleri kocaman açılan çocuğun kulaklarını elleriyle kapatıp, onu göğsüne bastırdı babaanne. Ardından sessizlik, uzaklaşan adımlar. Bütün sesler kesildiğinde, yukarıya çıktılar ağır ağır. Odaya döndüler, ürkek. İçeri girer girmez, yerlerinde kalakaldılar. Ailenin geri kalan fertleri, acımasızca öldürülmüştü. Erkekler, mücadeleye dahi fırsat bulamamıştı. Kadın, kızını korumaya çalışırken, onunla birlikte can vermişti.

Sessizleşmişti yine Perşembe. Gözleri, yerdeki paspastaydı. Ufuk, merakla dinliyor, gözünü bir an bile ondan ayırmıyordu. “Sonra, babaannem beni kaçırdı. O rüyadaki iki oda daireyi tuttu… Bir sabah uyandım ki, yedi ya da sekiz yaşındayım, ölüvermiş. Veda edemeden…” Derin bir nefes aldı Perşembe. “Birikmiş kira vardı. Ev sahibi için en kestirmesi daireyi boşaltmaktı. İçinde ne varsa sattıp, beni yetimhaneye verdiler. Uzun hikâye. Orada Aga Kasım buldu beni. Yanına aldı. Yetiştirdi.”

“Kiralık yaptı seni!”

Perşembe, kaşlarını çatarak, Ufuk’a döndü. “Babalık yaptı!” Bakışlarını cama çevirdi sonra. Bir martı geçti camının yakınından. Perşembe’nin yüzü yumuşadı, başı yine düştü. “Özür dilerim. Sesimi yükselttim sana… Biz başka bir hayat süremezdik, Ufuk. Öldürdüklerimizin hepsinin bunu hak ettiği öğretildi bize. Bir insan başka bir insanın ölmesini niye ister? Kötüdür o adam çünkü. Yok olması dünyanın iyiliğinedir! Biz yapmazsak, başkası yapacaktır.”

“İnsanın canını almanın bahanesi olur mu? Sen vermedin ki, sen alasın… Şimdi bilinçlenme, insan olma zamanı senin için.”

“Ben hayvan değilim hoş. İnsanım. İnsanım ki senin yanındayım. İnsanım ki bir zamanlar tetiği çekerken taş kesilen kalbim, seni gördüğünde eriyiveriyor. Keşke bir gün sen de beni sevsen. İşte o zaman yüzde yüz insan olurum! Dünyaları yıkar, dünyalar yaratırım!”

“Sana inanmak istiyorum, Sinan. Sözlüğünden silahın, öldürmenin silindiğini anladığım gün sana kalbimi açmak için önümde hiçbir engel kalmayacak.”

Gözleri birleşti. Perşembe, bakışlarını kaçırdı. Bir simitçi yanaştı cama. Perşembe, camı indirdi. “Sen ne dersen de. Ben acıktım.”

***

Cumartesi, evinde, çok başka bir diyardaydı Pazar’la. Birbirilerini yeni bulmuş gibiydiler. Bunca zaman için için yaşadıkları sevdalarına doyuyorlardı, mutlu bir yorgunluk eşliğinde. Pazar, yataktan doğrulup, Cumartesi’nin gömleğine uzandı. Onu sırtına geçirip, düğmelerini ilikleyerek, kalktı, camları gazete kâğıdıyla örtülmüş pencereye ilerledi. Cumartesi, ancak uyanıyordu. Pazar, gazete kâğıdının bir ucunu kaldırarak, dışarıya baktı. Sağanak başlamıştı yine. Aşağıda akan trafik, koşuşan insanlar… Cumartesi de kalktı. Usulca gelip, arkadan Pazar’a sarıldı. Saçlarını kokladı, dudaklarını boynuna gömdü. Sonra başını kaldırıp, o da dışarıya baktı. Pazar, şımarıkça, bir kedi gibi boynunu oynattı Cumartesi’nin nefesine. Döndü ve iki sevgilinin dudakları, tutkuyla kenetlendi. Pazar, kollarını Cumartesi’nin boynuna dolamış halde, biraz açılıp, onun yüzüne baktı sevgiyle. “Bu evdeki kaçıncı günümüz?”

“Gecem, gündüzüm birbirine karıştı. Hepsi sen oldun… Böyle gitsin. Bitmesin.”

“Bitmesin de, beni de ablamlar merak ederler. Bugün oraya gidelim. Hem onunla tanışırsın, hem de özlediğin bir arkadaşını görürsün.”

“Arkadaşımı mı?”

“Cuma Abi’yi.”

Neşelenmişti Cumartesi. “Gidelim tabi.”

Birbirlerine bakarken gözleri parlıyordu. Dudakları yeniden birleşti.

***

Elçin Beg, depoda bir tabureye çökmüş, dalmış gitmişti. O beyefendi görünüşün yerini, bir berduş tavrı almıştı. Sakalı birkaç günlük, üstündeki takım, buruşuk, kirliydi. Her zaman taralı saçları, dağılmıştı. Önünde, yerde yarısı tüketilmiş şarap şişesi… Kasım’ın depoya girişini fark etmedi bile. “Nasılsın, Kibar Elçin?” diye seslendi Kasım, Elçin Beg’in arkasından.

Elçin Beg, şöyle bir baktı Kasım’a ve sonra başını tekrar yerçekimine bıraktı. “Ooo, Aga Kasım gelmiş! Buyur, şuralarda bir tabure daha olacak. Onu bul, otur.” Şişeye uzandı. “Eşlik etmek ister misin?”

Kasım, sağına, soluna bakındı, tabureyi gördü. Onu aldı altına, Elçin Beg’in karşısına yerleşti. “Yok. O sana anca yeter.” Gözlerini Elçin Beg’e dikti. “İyisin, Elçin Beg. Ayaktasın.”

Elçin Beg’in gözleri yerdeydi, eline aldığı şişeyi dudağına götürüp, götürmemekte kararsız. “Ya. Adamın işini beceremedi!”

“Görüyorum.”

Elçin Beg, usulca doğruldu. Yorgun gözlerini iyice kısarak baktı Kasım’ın yüzüne. “İnsanlık kırıntısı kalmadı sende, değil mi? Kızımı salmak zorundaydın üzerime. Öz kızımı…”

“Görev başkasınındı. O kendi istedi… Düşündüm de,” Elçin Beg’in şişesine uzandı, “sen daha fazla içmesen iyi olacak.”

Şişeyi birden kendine çekti Elçin Beg; şarabın bir kısmı üzerine döküldü. “Vermem!” Şişeyi dudağına götürdü. “Hem dediğin gibi, anca bana yeter.” Şişeyi dikti kafaya, dibini buldu. Ters çevirdi, damla kalmadığını gördü. “Bitti.” Şişeyi bir kenara fırlattı. Bir parçası kırılan şişe, zeminde yuvarlandı.

Cam kırıklarına döndü Kasım. “Hayırlısı oldu.”

Elçin Beg’in gözleri, kinle Kasım’a bakarken, bir anda düştü. “Ne hale soktun kızımı, Kasım? O benim Şirin’imdi… Bebeğimdi. Ben, yıllarca onun hayaliyle yaşadım. Bunca tehlikeyi göze alıp geriye dönmem, tek onu bulmak içindi.”

“Bizde sipariş geri çevrilmez, bilirsin.”

“Ben bir siparişim, öyle ya. Dilber de mi bir siparişti? Söyle,” dedi Elçin Beg, başını sallayarak.

“Kadın öldürmem. O kendini öldürdü. Kabullenmek istememen senin meselen.”

“Buna sebep olan kimdi, Kasım? Henüz yirmi yaşındaydı! Onu, kızımı benden aldınız!”

“Orada dur. Kızını beş dakikalığına da olsa sana gösterdim.”

“Bir sürü kız çocuğunun içinde. Budur, demeden! Şimdi bu zevki neden elimden aldın? Söyle!”

Kasım, bunalmıştı. Kalkıp, camekâna doğru ilerledi. “Dedim ya. Planlı değildi. Kendisi istedi siparişi, bilmeden.”

“Hıh. Bilmedenmiş!” Başı yeniden önüne düştü. “Dilber’in mezarı nerede, Kasım? Onun başında dua etme mutluluğunu da mı esirgeyeceksiniz benden?”

Kasım, ne diyeceğini bilememenin öfkesiyle döndü Elçin Beg’e. “Bilmiyorum, Allah’ın cezası, bilmiyorum! Çek git bu memleketten. İnine dön! Geldin ve bütün düzeni darmadağın ettin!”

Elçin Beg, doğruldu ve kendinden geçmiş bir halde, dizlerinin üzerine çöktü, başını iyice eğdi. “Çek, vur o zaman beni! Kızım yokken, eşim yokken bana ne kaldı ölmekten başka?”

“Saçmalama, Elçin Beg. Ayağa kalk!”

“Niye? Sipariş edilmedim mi sana? Ha adamın vurmuş beni, ha sen!” Başını kaldırdı. Göz gözeydiler. “Amaç, görevi yerine getirmek değil mi? Vur beni! Yüzüme bakarak ateş edemezsin belki!” Dizleri üzerinde sırtını döndü ona. “Al işte, bakmıyorum sana! Vur!” Dayanamamıştı. İyice dolmuştu. Gözlerini sımsıkı yumup, hıçkırarak ağlamaya başladı. “Vur, öldür beni şimdi! Yoksa ben seni öldüreceğim! Etlerini lime lime edip, köpeklere atacağım! Mezarın olmayacak! Leşine tüküreceğim!” Ağlayarak, olduğu yerde sallanmaya başladı. Bir elini yumruk yapıp yere çaldı. Bir süre sonra sakinleşti, hıçkırıkları dinmeye yüz tuttu. Yere vurduğu elini kaldırdı, baktı. Kanıyordu. Sessizliği fark etti sonra. Başını çevirdi. Depoda yalnızdı.

***

roman 46. fasikül

Aynı saatlerde Elçin Beg’in kızı, Cumartesi’nin olmuştu artık. Yataktaydılar. Pazar, başı Cumartesi’nin göğsünde, hülyalı, dalgın, onun omzundaki eski bir yarayı sevdi. Cumartesi, bir eli Pazar’ın saçında gezinirken, gözleri tavanda bir noktada sabit, düşüncelere dalmış gitmişti. Bir ara bir şey hatırlamış gibi, Pazar’ı rahatsız etmek istemeden, usulca hareketlendi. Kolunu yataktan aşağıya saldı ve yere bıraktığı kolyeyi buldu. Onu eline alıp, Pazar’ın gözü hizasına kaldırdı. “Azeri, bunu sana vermemi istedi…” Pazar, kolyeye baktı. Karmaşık bir ifade gezindi yüzünde. Bakışlarını kolyeden aldı hemen. “Takmayacak mısın?” diye sordu Cumartesi.

“Onu takarsam, adamın dediği her şeyi kabul etmiş olurum.”

“Yalan söylediğini mi düşünüyorsun?”

“Can pazarında insan her yalanı söyleyebilir. Aga Kasım’a soracağım. Öz babamı vurmaya göndermedi ya beni!”

“Demek, adamın eşinin bu kolye… Belki de annenin?”

“Öyle bir şey yok!” Kaşlarını çattı Pazar. Sırtını dönüp doğruldu ve kendi kendine söylenerek, yatağın kenarına oturdu. “Yıllarca boynunda karı kolyesiyle gezmiş ibne…”

Cumartesi, hayranlıkla Pazar’ın sırtına baktı. Doğruldu, kolunu omzundan geçirip, kolyeyi onun boynuna tuttu. Karşı aynada görüntüsüne baktı Pazar’ın. “Yakıştı ama. Farz et ki benim hediyem. Yine de takmaz mısın?”

Kolyeyi boynundan aldı Pazar. Kolyeyi yatağın üstüne atarak, hışımla kalktı yataktan.

***

Tuncay, tıraş olmuş, rahatlamış halde, bodrum kat tuvaletinden çıktı. Polisin takımı üstüne uymuştu. Bir tuvalet kâğıdı parçasıyla usturasını kuruladı. Kâğıdı yere atıp, cebine koymak üzere usturayı katladı. Kadir, çamaşırlarıyla, Emrah ve Hayri, takım elbiseleriyle onu beklemekteydiler. Tuncay, ceketin cebine koyarken, Emrah, gözlerini Tuncay’ınkilerden ayırmadan uzanıp usturayı aldı,  kendi cebine koydu. Tuncay, elbisesini aldığı polis Kadir’le göz göze geldiler. Sırıttı Tuncay. “Sağ olasın. Cuk diye oturdu vallahi.” Emrah’ın işaretiyle, Kadir, bir odaya girdi, kapıyı kapattı. Tuncay, Emrah’a döndü. “Elimdeki tek silahı aldın, komiser. Seyfi’nin beni de öldürmeye kalkabileceğini düşünmüyor olmalısın. Katlime süslenmiş olmayayım?”

“Ne yalan söyleyeyim, ölmen umurumda değil, Tuncay Tuncay,” dedi Emrah. “Ama müdürüm senin daha işe yarayacağını düşünüyor.”

İkisi ve arkalarında Hayri, koridorda ilerlemeye başladılar. Tuncay, başını sallayarak, güldü. “Sağ olsun, müdürüm beni her seferinde kollamıştır.”

“Kendini eski görkemli günlerinde görme. Çalışma binana dahi girmen yasak. Seni başlarından atmışlar. Bir çöp, bir faresin. Tepeden baktığın yığınla insanın seviyesine, hatta altına indin şimdi. Öyle iyiydi, değil mi? Kızlar, içki, arabalar.”

“Sen böyle şeylerle kafanı yorma, komiser. İnsanlar ancak ütopyalarda eşitlenir. Eşitlik ve özgürlük, dünyadaki en komik ikilidir. Geri zekâlılar bu ikisini bir araya getirmeye çalışırlar. Oysa bu kardeşler doğuştan düşmanlardır!”

“Şimdi de felsefeci oldun, öyle mi? Seni haftalardır izliyoruz. Ne bok olduğunu görmedik mi?”

“Gördün de neyin sorgusunu yapıyorsun?” Sesini yükseltti Tuncay. “Belgeni koy, at içeri be adam!” Tonu azalttı sonra. “İzlersiniz. Anca izlersiniz. Öyle seyredip, konuşursunuz. Sana bir şey söyleyeyim mi? Bu dünyada iki tip insan var: Yaşayanlar ve yaşayanları seyredip eleştirenler!” Durdu, Emrah’a döndü, elini açtı. “Bana bir silah ver, komiser. En azından usturamı ver.”

Başını iki yana salladı Emrah. “Sıkıldım senden, Tuncay. Bu işin sonunda seni ve diğer namussuzları içeriye atmak tek hedefim! Hem, telaşlanma. Biz de etraftayız ve sana hiçbir şey olmayacak.”

Yukarıda, patron odasında, gerginlik hakimdi. Kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Battal, pencerede, burnundan soluyarak dışarıyı seyrediyordu. Cemil ve Cumhur, aralarında perişan halde dikilen Pazartesi ile birlikte, odanın ortasında, ayaktaydılar. Turgut ve Ali, tedirgin, süklüm püklüm oturuyorlardı yerlerinde. Cemil, Cumhur’a dönerek sessizliği bozdu:

“Yürü, Cumhur. Biz de inelim bodruma. Bizsiz eğlence olur mu?”

“Gidelim vallahi, komiserim.”

Battal, hiddetle Cemil’e döndü. “Bu psikopatı burada mı bırakıyorsun?” dedi, Pazartesi’yi göstererek.

Cemil, bıyık altından güldü. “Müdürüm var odada nasılsa demiştim!”

Emniyet müdürü, oturduğu yerden, tepkiyle baktı ona. Cemil, Timur’a gidip, kemerindeki kelepçeyi aldı. Geldi, Pazartesi’yi kolunu tutarak, kalorifer peteğine yönlendirip, yere oturttu. Kelepçenin bir gözünü onun bileğine, diğerini peteğin borusuna taktı. Geriye çekilip, baktı. “Oldu sanırım. Hadi Cumhur!”

Cemil ve Cumhur, Battal’ın alev saçan bakışlarına aldırmadan, süratle odadan çıktılar. Timur da bir kapıya, bir Battal’a baktı. Sonra, o da koşturarak kapıya gidip, dışarıya çıktı. Cemil ve Cumhur asansöre vardıklarında, Cumhur, Timur’un da geldiğini fark etmişti. Cemil’in omzuna vurdu. Cemil, dönünce güvenlikçiyi görüp, seslendi ona:

“Gel kardeş, gel! Sen niye geri kalacaksın ki?”

***

Patron odasında, Turgut ile Ali’nin oturtuldukları koltuk, Pazartesi’nin bağlandığı peteğin hemen yanındaydı. Battal, sırtı dönük halde gerisini masasına dayamış, gözlerinde kararsız bir öfke, bıyığını çekiştirerek, pencereden geceyi seyretmekteydi. Salih, endişeyle patronuna bakıyor, Nihat ise son derece rahat, bacak bacak üstüne atmış, film seyreder gibi, önünde akanı izliyordu. Ceketini üzerinden atmış, kravatını çıkarıp, gömlek kollarını sıvamış emniyet müdürü, Pazartesi’yi dövmekten ter içinde kalmıştı. Yerde, kaşı açılmış, ağzının kenarında kan, bir gözü zor aralanan Pazartesi, yine de oturduğu yerde dik durmaya çalışıyordu. Müdürün okkalı tokadı, Pazartesi’nin kanını Turgut’un ceketine sıçrattı. Zaten yanındaki Ali gibi her şeyi endişeyle takip eden Turgut, iğrenerek kanı silmeye çalıştı. Pazartesi, düşen başını sallanarak kaldırıp, müdüre değil, ama diğerlerine baktı. “Yalnızdım. Kasayı açan da, dosyaları alan da benim…”

“Ne yapacaktın onları?” diye sordu müdür, kaşlarını iyice karartarak.

Pazartesi, cevap vermedi ona. Bakışlarını sırtı dönük duran Battal’a çevirdi. “Battal sen olmalısın.” Battal, bıyığıyla oynamayı bırakıp, omzunun üstünden Pazartesi’ye baktı. Pazartesi, bakışlarını diğerlerinin üzerinde gezdirdi. “Zeynel, yok.”

Emniyet müdürü, Pazartesi’ye bir tokat daha indirdi. “Sorularıma yanıt ver!”

Pazartesi, patlayan gözünü zorlukla araladı. “Asker, polis, kadın ve çocuk öldürmüyoruz… Dolayısıyla, muhatabım değilsin.”

Binanın bodrum katında fırtına öncesi sessizlik vardı. Tuncay, tıraşlı hali ve üzerinde polisin takım elbisesiyle, insana benzemişti. Kapısının önüne dosya sandığı dayalı halde açık duran kasa odasından çıktı. Eliyle çenesini ovarak, sakalını kontrol etti. Odaya, karşıda kapağı açık kasaya baktı sessizce gülerek. Döndü ve ağır adımlarla koridorda ilerledi. Cemil, Cumhur ve Timur, iki kapı ilerdeki odadaydılar. Tuncay o odanın kapısının önünden geçerken, Cemil, kısık gözleriyle ona bakıp, hafifçe başını eğdi. Tuncay da onu selamladı ve başını çevirip, yoluna devam etti. Asansörün mekanik gürültüsü, koridorda yankılandı. Cemil, odanın kapısını örttü. Koridorda Tuncay, yalnızdı. Tam asansörün karşısına gelip, durdu. Kapı açıldı. İçeride Seyfettin ve adamı vardı. Seyfettin ve Tuncay, göz göze geldiler. Adamlar, asansörden çıktılar. Seyfettin, bir adım öne çıktı. Tuncay’la karşı karşıyaydılar şimdi.

“Tuncay’ım,” dedi Seyfettin. “Yollarımız ayrıldı diye üzülüyordum ben de. Kaderde yine birlikte çalışmak varmış.”

“Öyleymiş be abim.”

Birbirlerini tarttılar. Tuncay, Seyfettin’in omuzu üzerinden arkadaki adama baktı, sırıttı. “Bak, bak. Ayı Rüstem’i de takmışsın peşine. Bu nasıl kardeşlik? Yoksa benden mi korktun?”

“Seni göresi varmış. İlla beni de götür abi, dedi.”

“Allah razı olsun!”

Seyfettin, ciddileşti. “Peşrevi geçelim, Tuncay! Emaneti alıp, gideceğim. Burada sabahlamaya niyetim yok!”

“Ne acele ediyorsun, Seyfi’m? Üç günlük dünya, bir daha gül yüzünü göremem belki… Tüm hafta sonu kayıpmışsın. Sana ulaşamamaktan dertli herkes.”

“Ulaşılmazdım da sen nasıl ulaştın?”

“Tüyoyu alınca,” Başıyla Rüstem’i işaret etti. “bu ayı yelkenleri suya indirdi. Yoksa telefonu sana vereceği yoktu!”

“Sen de ortalarda yokmuşsun tüm bir hafta sonu?”

Ellerini iki yana açtı Tuncay. “Malum!” Güldü. “Seyfi, gülmece ustası çoktur, ama tarih kadar büyüğü yoktur. Seni ve beni aynı gün aynı kasanın peşine düşürdü!”

“Kusursuz değiliz hoş. Ne sen, ne ben!”

“Kendi adına konuş. Ben kendimi bilirim. Başkalarının düşündüğü beni ilgilendirmez.”

Tuncay, dönüp, Seyfettin’in koluna girdi. Onlar önde, Rüstem arkada, ilerlediler. Meşrubat makinesinin yanından geçerlerken, Tuncay, yeniden doldurulmuş içeceklere baktı ve kendi kendine, acı acı gülümsedi.

“Tuncay,” dedi Seyfettin. “sıradaki baronun sen olacağını düşünüyorduk hep.”

“Nasip değilmiş. Ne yapalım, Allah Battal’a hayırlı, uğurlu etsin.”

“Yok, yok. Yakışırı sendin.”

“Bırak bunları, Seyfi. Hadi benim kasanın peşine düşmemin bir mantığı var. Senin derdin ne? İşin devam ediyor, para akışı sürüyorken…”

“Para için mi yaptığımı sanıyorsun?”

Kasa odasının kapısındaydılar. Tuncay, içeri girdi. Emrah ve Hayri, dosya sandığının tuttuğu kapının arkasında gizleniyorlardı. Tuncay, yan gözle onlara baktı. Emrah’ın silahı elindeydi. Tuncay, odanın ortasına doğru iki adım attı. Seyfi ve Rüstem, koridordaydılar. O pozisyonda sandık, ikili ile Tuncay’ın ortasındaydı. “O yüzden mi öldürdün o zavallıyı?” diye sordu Tuncay, sırtı onlara dönük.

Bir altıpatlar horozu işitti Tuncay, döndü. Seyfettin’in elinde ona doğrultulmuş bir tabanca vardı. Tuncay, tabancanın topunda tek kurşun olduğunu gördü. Rüstem, koca bir bıçak çekip, atıldı. “O değil, ben öldürdüm!” Seyfettin, gözünü Tuncay’dan ayırmadan, boştaki eliyle Rüstem’i durdurdu. “Abi, ne konuşturuyorsun bu serseriyi? Bırak bunu da doğrayayım!” diye saydırdı Rüstem.

“Rüstem, geri dur! Geri dur dedim!” Rüstem, bıçağını indirip, gözü Tuncay’ın üzerinde, geriledi. “Tuncay’ım. Sen de ellerini kaldır ve gerile bakayım,” dedi Seyfettin.

Elleri havada, kasaya doğru geri geri, iki adım attı Tuncay. “Tek kurşunla adam yıkacağına güveniyorsun demek. Diğerlerini kime harcadın?”

“Kime olacak, senin sefil kanının ardına düşmesi muhtemel serserilere!”

“Kemal, Mustafa, hatta tıfıl takımı senin gibi tabansıza pabuç bırakmazlar. Boşa sallamışsındır belki. Sizin gücünüz anca emekliliğini doldurma derdinde güvenlikçilere yeter,” dedi Tuncay.

“Hırs yaptı akıldan geri. Rüstem parayı almaya gelince, pay istemiş, tehdide kalkmış sürüngen. Bizimki, ayı soyundan, malum. Sabrı bir yere kadar.” Yan gözle Rüstem’e baktı. “Bir de parayı ala da öyle halledeydi adamı!”

“Hata yapmanın güzelliği, tekrar yaptığında o hatayı tanımandır, Seyfi. Güvenip de seni çağırmak benim hatam. İttifak kurabileceğimizi düşündüm. Tekrarı olmaz. Sen, cinayetle hatanı tekrarlamak üzeresin.”

“Seni vuracağımı zannediyorsun, değil mi?” dedi Seyfettin, sırıtarak. “Korktun.”

“Vallahi, korku, önyargı ve zalimliğin asıl kaynağıdır. İkisi de sende var, çok şükür. Biz korkma evresini ana karnında atlatmışız.”

Suratı değişti birden Seyfettin’in. “Konuşma lan! Seni piç! Sen ana ne bildin, baba ne bildin?”

“Senin gibi aynı, değil mi? Zeynel Bey’in sekreteri Ayla Hanım’ın kimden peydahladığı meçhul, asla nüfusa geçmeyen piç sen değil misin? Seni boşuna şirkette tutmadılar!”

Seyfettin, deliye dönmüştü. Öfkeli gözlerini Tuncay’dan ayırmadan tetiğe basacakken, Tuncay, kendini yana attı. O esnada heyecanlanan Hayri, kapının ardından fırladı. Onu görünce panikleyen Seyfettin, tetiğe bastı. Kolunu tutarak, çöktü Hayri. Seyfettin ve Rüstem, telaşla kaçmaya başladılar. Silah sesini duyan Cemil, Cumhur, Timur ve yarı çıplak haldeki Kadir, ellerinde silahlarıyla koridora fırladılar. Yolları onlar tarafından kesilen Seyfettin ve Rüstem, diğer tarafa yöneldiler. Emrah ve Tuncay, yere yıkılan polisin başına çöktüler. Tuncay, polisin önemli bir şeyi olmadığını anlamıştı, Emrah ise arkadaşının vurulmasının şokunda, koridora fırladı. “Polis vuruldu! Polis vuruldu!”

Tekaşla onun ardına düştü Tuncay. “Silahı boş!”

Yangın merdiveni güvenlik kapısına ulaşan Seyfettin ve Rüstem, heyecandan kapıyı açamadılar. Beş el silah sesi yankılandı koridorda. Vurulan ikili yere yığılmış, orada can vermişti. Onları vuran Timur, gözleri dehşetle açılmış, silahı ateşleyen eli havada, bir heykel gibi yerinde kalakalmıştı. İlk şaşkınlığı yenen diğerleri, ölülerin başına toplandılar. En son yetişen Tuncay, onları yararak gelip, yerdekilere baktı. Emrah da öne çıktı ve çöküp, yerdekilerin nabızlarını kontrol etti. Başını sallayarak, diğerlerine adamların öldüğünü ifade etti. Tuncay, Seyfettin’e baktı son bir kez. “Parayı al ve git be adam…”

***

Bodrum kat koridoru yeniden sükunete kavuşmuştu. Güvenlikçi Timur, hala şoktaydı. Cemil, onu Cumhur’a teslim etti. “Arkadaşı yukarı çıkar, Cumhur. Öbür adamı da çöz, getir.”

Cumhur, adama dayanak oldu, birlikte asansöre gittiler. Koridorda Cemil, Hayri ve kıyafetlerini geri almış olan polis Kadir haricinde kimse yoktu. Geriye dönen Cemil, diğer iki memura baktı. Adamlar, bitkindi.

Emniyet müdürü de bodruma inmişti. Emrah’la birlikte, Tuncay’ın sorgulandığı odadaydılar. İkisi de aynı sorgu masasının başında, ayaktaydı. Müdür, ceketini ve paltosunu giyinmişti. “Vallahi, hamlamışım Emrah,” dedi. “Adam, kötü yordu beni. Bir beş sene önce elime düşecekti ki, bak bakalım bu sopadan sağ mı çıkıyordu!”

“Müdürüm.  Salacak mıyız şimdi bunları?”

“Öyle görünüyor. Ortada bir şikâyetçi de olmadığına göre! Ha, bu demek değil ki peşlerini bırakacağız. Operasyon kaldığı yerden aynen sürüyor! Hadi, çıkalım artık.”

Birlikte koridora çıktılar.

“Raporum sabah masanızda olacak, müdürüm,” dedi Emrah.

El sıkıştılar. Asansöre giderken, müdür, döndü ve ileride dikilen Cemil’e sertçe bakıp, asansöre bindi. Emrah, tersi yöne, Cemil’e doğru devam etti. Hayri, Emrah’ın yanına geldi. “Komiserim. Cumhur Komiser, diğer adamı getirdi.”

Emrah, başını sallamakla yetindi. Cemil’in yanına varıca durup, ona döndü. Cebinden buruşuk bir kâğıt parçası çıkarıp, ona uzattı. “Al sana uğraşacak bir muamma.”

Kağıdı aldı Cemil. “Ne ki bu?”

“Kasanın şifresi. Bu kombinasyonun bir manası olabilir… Heveslenme hemen. Olmayabilir de!” Hayri’ye döndü. “Panonun oraya git.”

Hayri, elektrik panosuna yönelirken, Emrah da Cumhur’un Pazartesi’yi tuttuğu köşeye gitti. Cemil, kafasında kâğıttaki kombinasyonla boğuşmaktaydı. Pazartesi, tutulduğu köşede, eline aldığı bir kibrit kutusuyla oynuyordu. Cumhur, hemen onun yanında, onu kollamaktaydı.

“O kutuyu nereden buldun?” diye sordu Emrah, Pazartesi’ye.

“Yukarıdaki masadan.”

Emrah, Cumhur’a baktı. Sonra buyurgan bir tavırla Pazartesi’ye döndü. “Benimle gel!”

Cumhur, Pazartesi’nin kalkmasına yardım etti. Pazartesi, yorgun adımlarla Emrah’ın önüne düştü. Üstündeki bekçi kıyafeti kirlenmişti. Kasa dairesinin yanından geçerlerken, Emrah, önünde ilerleyen Pazartesi’nin kolunu yakaladı ve onu kasa dairesinin kapısının önüne çekti. Parmağını şaklatarak, panonun oradaki Hayri’ye işaret verdi. Adam, panoyu açtı ve kolu indirdi. Mekanik gürültüsüyle açıldı kapı. Tuncay, içeride yerde, başı ellerinin arasında, iç çamaşırıyla oturmaktaydı. Emrah, imalı imalı Pazartesi’ye baktı. “Birbirinize anlatacağınız çok şey olmalı!”

Tuncay, yorgun başını ellerinden kaldırıp, Pazartesi’ye baktı oturduğu yerden. Sonra pozisyonuna geri döndü.

“Bu da kim?” diye sordu Pazartesi.

“Hafta sonu beraberce eğlendiğin adam!”

Pazartesi, ikisine baktı ve bir şey demeden ayrıldı. Emrah, ciddileşerek Tuncay’a bağırdı:

“Ayağa kalk!”

Tuncay, isteksizce doğruldu. Dirsekleriyle dizlerinden kuvvet alarak kalktı, Emrah’a döndü. “Bir yerlere parmak izi bırakmamı beklediniz,” dedi sırıtarak, ellerini iki yana açtı. “Ama bırakmadım!”

Emrah, içeri girip, Tuncay’ın önüne geldi. Yumuşattı sesinin tonunu. “Sana böyle bir oyun oynayacağımı düşünmüyorsun ya?”

“Hiç düşünür müyüm?”

Emrah, öfkesine mani olamadı. Kapıya gelmiş olan Hayri’ye seslendi:

“Al şunu!” Koridora çıktı.

Pazartesi, Cumhur’un yanında beklediği köşeye dönmüştü. Yalnız ve dalgındı. Emrah, geldi, tam karşısında durdu. Pazartesi’nin gözlerinin içine baktı. “Bırakılıyorsunuz. Artık burada bu işte birlikte olduğunuzu söylemenin hiçbir zararı yok, delikanlı. Hadi.”

“Onun işini zorlaştırmak için mi?”

“Gerçeğe ulaşmak için.”

Pazartesi, cebinden kibrit kutusunu çıkardı, onunla oynamaya başladı. “Gerçek, benim yalnız olduğum.”

Emrah, çaresiz, öfkeli bakışlarını ondan alamadı. Cemil, önlerine düşmüş, koridor boyunca Tuncay ve onu aralarına almış Hayri ve Cumhur’la ilerledi. Tuncay, iç çamaşırlarıyla düştüğü komik duruma rağmen, kendinden emin tavırlar içinde, sürekli sırıtıyordu. Hayri, bir sigara yakmak istedi. Sigarayı dudağına götürürken, Tuncay’a kaptırdı. Tuncay, ateş arandı, ama etrafındakiler oralı olmadılar. Ekip, Pazartesi ile Emrah’ın arasından geçerken, Pazartesi, kutudan çıkardığı kibriti yakıp, Tuncay’a uzattı. Tuncay, kibritin alevini avuçlarıyla koruyarak, sigarasını yaktı. O esnada birbirlerine bakmadılar. Emrah’ın gözü, ikisinin üstündeydi. Sigarasını yakan Tuncay, hiçbir şey olmamış gibi, yine üçlünün ortasında ilerlemeye devam etti. Pazartesi, Tuncay ve koridorun ilerisindeki polis, Kadir kalmıştı sadece koridorda. Kibrit, hala yanıyordu. Pazartesi, sönünceye kadar alevi seyretti.

roman 45. fasikül

Battal’ın holdingdeki patron odasının konukları artmıştı. Odanın rahatlık ve lüksüne tezat, bütün yüzler asıktı. Battal, patron koltuğunda, sessiz ve öfkeli oturuyordu. Emniyet Müdürü ve Emrah, o masanın önündeki geniş koltuklara karşılıklı kurulmuşken, Nihat, Battal’ın karşısına düşen ikili koltuğu ortalamıştı. Dördünün en sakini Nihat’tı. Emrah, düşünceli düşünceli, önündeki sehpaya baktı. Müdür, bir kalemi, bir tik gibi, parmakları arasında çeviriyordu. O gecenin hayatının en uzun gecesi olduğunu düşünüyordu Battal. Gözleri öyle kararmıştı ki, mağaralarının dibinde adeta yok olmuştular. O derindeki gözleriyle emniyet müdürüne baktı. “Param bulunduğuna göre hala bu bekleyiş niye? Suçlu da elinizde. Alın götürün Tuncay’ı, bu iş bitsin. Evlerimize dönüp mışıl mışıl uyuyalım!”

“Ortada bir cinayet var ve…” Emrah’a baktı müdür. “Emrah Komiserim, suçlunun başkası olduğunu düşünüyor.”

Emrah, bakışlar üzerine yönelince, toparlanmaya çalıştı. “En azından cinayet işinde, Tuncay’ın rolü olmadığını düşünüyorum, müdürüm…”

“İyi ya. Param burada. Soygundan dolayı da ben affettim onu. Yeter ki bir an önce siktir olup gitsin binamdan!” dedi Battal, bezgin.

“Bu durum, onun suç işlediği gerçeğini değiştirmiyor,” dedi Emrah. “Lakin kasayı açanın o olduğuna dair elimizde delil yok.”

Müdür, şaşırmıştı. “Nasıl yani?”

“Yani müdürüm, kasada, hatta tüm koridorda tek bir parmak izi yok. Cinayete gelince, benim çözümlemem: Başka kişi ya da kişiler, öldürülen güvenlikçiyle işbirliğine girerek, kasayı soymaya karar verdiler. Güvenlikçi, gerekliydi, çünkü şifreyi biliyordu ve onlara zaman kazandıracaktı.”

“O miktarda parayı, dikkat çekmeden dışarı çıkaramazdılar. Bu nedenle dosya sandığına koydular,” dedi Nihat, geriden.

“Aynen öyle. O sandığı güvenlikçi yukarıya çıkaracak ve olay dikkat çekmeyecekti. Sonra, muhtemelen tartıştılar. Güvenlikçi arkadaşımız biraz fazla pay istemiş ve işi bozmakla tehdit etmiş olabilir diğerlerini. Adamı bıçakladılar ve korkup, parayı almadan, arkalarına bile bakmadan kaçtılar… Bu işi ancak bu paradan haberdar olan biri planlayabilir,” deyip, Battal’a döndü Emrah. “Bildiğiniz biri, Battal Bey.”

“Aklınıza gelen, şüphelendiğiniz biri var mı?” diye sordu emniyet müdürü.

Battal, bıyığını çekiştiridi. Kafası karışmıştı. Nihat, onu kendine getirdi. “Seyfettin Ürgüplü.” Başlar ona döndü. “Benimki sadece bir tahmin tabi.”

Battal, güldü. “İki milyon, Seyfi’nin aylık ev masrafı yahu. Bu parayı oturduğu yerden her türlü kazanıyor zaten adam?”

“Sen ne dersen de. Para sadece bir araç olabilir. Yara vermek değil mi amaç? Büyük bir gemiyi batırmaya küçük bir delik yeter…”

“Benim bu olayı çözmek için bir fikrim var,” dedi Emrah komiser. “Kasayı soyanın sizin tahmininizdeki gibi Seyfettin Bey olup olmadığını bilmiyorum. Ama bir kumar oynayıp, durumun aslını öğrenebiliriz.” Kalktı, bir müddet düşündü. “Müdürüm, eğer onay verirseniz, Tuncay’a Seyfettin Bey’i aratalım. Tuncay, güvenlikçiyi ölmeden önce bulduğunu ve paranın kendisinde olduğunu söylesin. Onu buraya çağırsın. Gerekirse tehdit etsin. Adamın geleceğinden eminim. Tabi eğer oysa.”

Müdür, çıkıştı ona:

“Saçmalama Emrah! Bu nasıl bir yaklaşım?”

Battal, elini uzatarak, onu susturdu. “Hayır, müdür bey. Bence çok iyi çözüm.  Bu oyun, en azından şüphemizin sağlamasını yaptırır bize. Hem, bu iş ne kadar süratli çözülecekse öyle çözülsün. Uzamasını istemiyorum.”

“Bir de elimizden kaçan şu adam,” diye devam etti Emrah. “Cemil, onun Kasım’ın bir adamı olduğunu düşünüyor. Onu bir ihtimal bulacağımız yer de Kasım’ın kahvehanesi.”

Emniyet müdürü, bakışlarını onun yüzüne dikti. “Ya ne duruyorsunuz?”

O esnada Cemil, gülümseyerek içeriye girdi. Arkasında perişan kılığı ve bileğinde kelepçeyle, Tuncay duruyordu. “Telaş etmeyin,” dedi Cemil. “Cumhur’u oraya gönderdim bile!”

Tuncay’ı görünce, Battal’ın kanı beynine sıçramıştı. “Bu ekmeksizi ne diye karşıma getiriyorsun Cemil? Elimde kalacağını bilmiyor musun?”

Emrah, ortamı yatıştırmaya çalıştı:

“Battal Bey. Sakin olun lütfen. Şu anda ona ihtiyacımız var.”

Tuncay, yorgun, ama rahattı. “Battalcığım, ayran içtik, ayrı düştük! Hem ben misafirim. Yakışıyor mu bu hareketler?”

Battal, hiddetle kalktı. Süratle gelip yanından geçerken, bilerek, sertçe Tuncay’ın omzuna çarpıp, kapıya gitti. Kolu tutttu, kapıyı açmadan, Nihat’a döndü. “Salih nerede?”

“Ali ve Turgut Beyler geliyorlarmış. Onları karşılamaya inmişti.”

Battal’ın cinleri tepesine çıkmıştı. “Onlar da geldi, tam oldu!” dedi ve kapıyı çarparak, çıktı.

***

Cumhur, Cemil’in yönlendirmesi üzerine, Emrah’ın sorgu ekibindeki iki polis olan Hayri ve Kadir’i yanına alarak, Kasım’ın kahvehanesine varmıştı. Yukarıda, Perşembe sandalyede, Pazartesi divanda, kendilerinden geçmiş uyurlarken, Perşembe, aşağıda yumruklanan kapının gürültüsüne fırladı yerinden. Tutulmuş boynunu ovalayarak, kanepede uyuklayan Pazartesi’ye baktı ve merdivene yöneldi, aşağıya indi. Uykulu gözleriyle lambanın düğmesini buldu, yaktı. Dışarıda duran polis aracını ve kapının ardında dikilen Cumhur, Hayri ve Kadir’i gördü. Önce duraksadı. Ardından gidip, kapıyı açtı. Polisler, Cumhur önde, diğerleri arkada, içeriye girdiler ve Perşembe’nin önünde durdular. Cumhur, omzunun üstünden hemen arkasındaki Hayri’ye baktı. “Bu muydu?”

“Hayır.”

Perşembe, kaşlarını çattı. “Ne aradınız?”

Cumhur, ona yanaştı.             “Ben Cinayet Masası’ndan Cumhur Adanalı. Bunlar da…”

“Polis olduğunuz anlaşılıyor. Şimdi meseleniz neyse söyleyin ve gidin!”

“Birini arıyoruz. Adı…” Yine Hayri’ye baktı Cumhur.

“Orçun Semerci,” diye yetiştirdi ona Hayri.

“Hah, işte onu arıyoruz ve burada olduğundan şüpheleniyoruz.”

“Görüyorsunuz ki burada benden başka kimse yok!”

“Biz yine de bir bakalım,” diyerek, arkasındakilere işaret etti Cumhur.

Polisler, ileri atılıp, merdivene geçmek istediler, ama Perşembe, önlerine durdu. “Nereye gittiğinizi zannediyorsunuz?”

Pazartesi, gürültüye uyanmış, ne olduğuna bakmak için aşağıya inerken, durumu anlamıştı. Basamakların yarısında, arkadaşına seslendi:

“Perşembe! Geri dur! Benim için geldiler…”

***

Necla, giyinmiş, süslenmiş halde, hanım hanımcık bekliyordu Murat’ını. Gelecek miydi? Bilmiyordu. Ama vardı ümidi. “Geleceğim,” demişti bir kere. İşte, beklediği kapı zili çalıyordu. Yaşından beklenmeyecek bir çeviklikte fırladı salondan, açtı kapıyı. Cuma, elinde bir poşet, gülümseyerek, gözleri ışıyarak içeri girdi. “Murat Bey!” Necla, Cuma’nın uzattığı poşeti alıp, içine baktı. “Üzümler…” Sevinmişti.

Cuma, paltosunu omzundan sıyırdı, ayakkabılarını çıkardı. Kadın, ona yardım etti. “Kız gelmedi mi?” diye sordu Cuma.

“Gelir. Bekleriz. Ama sessiz ol. Bebek anca uyudu.”

İkisi, az sonra, mutfak masasına karşılıklı oturmuşlardı. Ortalarındaki tasta yıkanmış üzüm; bir biri, bir diğeri koparıp, yedi. Gözleri birbirine sevgiyle bakıyordu. İkisi aynı anda, belki bir yarım asır öncesinin hayaline gittiler. Aynı havuzun kenarında oturuyorlardı, kızın elinde bir kese kağıdı üzüm. İlerideki gün batımı kızıllığını izliyordu genç kız. Delikanlı, üzüm kesesine uzandı. “Beni deli ediyorsun. Hayatta seni heyecanlandıran bir şey yok mu?”

Kopardığı tek bir üzüm tanesini gösterdi kız ona. “İşte bu.” Üzümü ağzına attı. “Senin derdin ne biliyor musun? Sürekli rüyadasın. Bir şeyler kurup duruyorsun. Oysa bilmiyorsun ki rüyaları gerçekleştirmenin en iyi yolu uyanmaktır!”

Şimdi, Necla Hanım’ın bu minnacık mutfağında, sarı lacivert bir muhabbet kuşunun ötüşünün eşliğinde, belki de artık uyanmış olduğunu düşündü Cuma.

***

Battal, öfkeyle fırladı asansörden. Katta üç güvenlikçi vardı. Biri, hafta sonu ekibinden Timur’du. Tuncay’la Pazartesi’nin arkadaşını öldürdüklerine inanıyordu hala ve sonuç almakta inatçıydı. O, kapıdan gelenlere bakarken, diğerleri, danışmada duruyorlardı. Danışmadakilerden biri Battal’ı görür görmez toparlanırken, diğeri, kendinden geçmiş halde uyuyordu. Kapıya doğru ilerlerken, yüzüne bakmadan, ayaktaki güvenlikçiye buyurdu Battal:

“Şunu uyandır!” Kendi kendine söylenerek devam etti yoluna. “Güvenlik bu haldeyken, benim kasam soyulmasın da kiminki soyulsun?” Güvenlikçi, uyuyanı sarstı. Adam, kendine geldi, Battal’ı görür görmez toparlanıp, kalktı. Salih, yanında Ali ve Turgut olduğu halde içeri giriyordu. Battal, üçlüyü kapıda durdurdu. “Niye geldiniz? Bu saatte ne işiniz var burada?”

“Aşk olsun, Battal Bey. Geçmiş olsuna geldik,” dedi Turgut, elini uzatırken. “Kovalanacak mıyız?” Eli havada kalmıştı.

“Neyin geçmiş olsunu, kardeşim?” dedi Battal, sesini iyice sertleştirerek.

“Yapmayın, Battal Bey. Bizi bilirsiniz. Kulağımız deliktir,” dedi Ali, yılışıkça.

Battal, Salih’e baktı. Omuzlarını kaldırdı Salih. “Biz de gizli kalsın diye uğraşıyoruz yalandan yere!” diye söylendi Battal.

Turgut, elinin sıkılmamasından dolayı hoşnutsuzdu. “Biz bir konseyiz. Hepimiz aynı gemide değil miyiz, Battal Bey? İyi gününüzde de, kötü gününüzde de yanınızda olacağız.”

“Evet, doğru! Seyfi de öyleydi. Şimdi baş zanlı! Ama durun. Kendi ayağınızla geldiniz, iyi ettiniz. Çünkü onun kadar sizler de zanlısınız!”

Ali ve Turgut, şaşkın, birbirlerine baktılar.

Yukarıdaki patron odasında kalanların tümü merakla, masa telefonundan Seyfettin’le görüşen Tuncay’ı izliyordu. Konuşma bitti, Tuncay, ahizeyi yerine bıraktı.

“Eee?” diye sordu emniyet müdürü.

“Gelecek,” dedi sırıtarak Tuncay.

Odadakiler, bakıştılar. Beklemedikleri bir şey gerçekleşmişti. Kapı açıldı, Battal, ardında Turgut ve Ali, onların ardında da güvenlik görevlisi Timur ve Salih, içeriye girdiler. Timur, hala hırsla doluydu. Turgut, emniyet müdürünü görür görmez atıldı. “Müdürüm. Allah aşkına,” Battal’ı gösterdi, “şu adama bir şey söyleyin. Bize suç isnat ediyor!”

Battal, Turgut’u tuttu ve Nihat’ın oturduğu ikili koltuğun yanındaki üçlü koltuğa itti. Diğer eliyle de Ali’yi onun yanına savurdu. “Geç şöyle!”

“Battal Bey! Ne yapıyorsun?” dedi Turgut, yüzü sarararak.

“Kes sesini, hıncımı senden çıkartmayayım. Reziller! Buraya arkadaşınızı satmaya geldiniz!”

Emniyet müdürü, varlığını hissettirmesi gerektiğini düşünerek, “Battal Bey!” diye bağırdı.

Battal, döndü. “Ne var?” Boğazını temizleyip, sesini yumuşattı. “Kusura bakmayın.”

“Tamam. Herkes sakin olsun şimdi rica ederim,” dedi müdür. “Seyfettin Bey yemi yuttu gibi. Tuncay’a arattık. Geliyor. Biz operasyonu tamamlayıncaya kadar, kimsenin bu odadan ayrılmamasını istiyorum mümkünse. Seyfettin Bey, hiçbir şeyden şüphelenmemeli.”

Masa telefonu çaldı o anda. Tuncay, gayrı ihtiyarî ahizeye el atarken, Emrah, bileğini yakaladı.

“Seyfi ise?” dedi Tuncay, onun yüzüne bakarak.

Emrah, Tuncay’ın bileğini bıraktı. Gözler Tuncay’daydı yine. Tuncay, ahizeyi kaldırdı. “Alo?” Dudak büktü, sırıttı. “Tamam. Bir dakika.” Ahizeyi kulağından ayırdı. Emrah, uzandı, ama Tuncay çekti ahizeyi. Cemil’e baktı. “Sana, Cemilim. Kankan, Cumhur.”

Cemil, derhal ahizeyi alıp, kulağına götürdü. “Cumhur? Adamı getirdiniz mi?” Müdüre baktı. Müdür, başını salladı. “Tamam. Yukarıya çıkarın. Abimin bürosundayız.”

Emrah, Tuncay’ın kolunu sıkıca kavrayarak, “Yürü!” dedi. İkisi, çıktılar.

Asansöre ilerlerlerken, Tuncay, sertçe çekerek, kolunu kurtardı. “Allah aşkına, arkadaş,” dedi. “Bu halde nereye kaçacağım? Biraz huzur ver!”

Asansörden Cumhur, onunla Hayri’nin arasında elleri kelepçeli Pazartesi ve arkalarında da diğer polis, Kadir, çıktılar.  Koridorda iki grup yan yana geçerken, Pazartesi ve Tuncay, bakışmadılar; tanımazdan geldiler birbirlerini. Emrah, dikkatle ikisinin davranışlarını takip ediyordu. Kızdı. Tuncay’ı asansör tarafına itti. Hayri, Emrah’ı selamladı. “Adamı getirdik, komiserim.”

“Gördüm!” dedi Emrah, burnundan soluyarak. “Bu cevval komiserler ona sahip çıkabilirler sanırım.” Polislere el etti. “İkiniz benimle gelin.” Cumhur’a döndü asansöre girmeden. “İyi bakın adamıma! Onunla sabahtan kalma bir hesabımız var!”

Cumhur, patron odasının kapısının önünden cevapladı onu:

“Merak buyurmayınız haşmetlim!”

Emrah, Tuncay ve polisler, asansöre bindiler. Tuncay, harap haldeydi. Emrah, onu baştan ayağa süzdü.  Hemen arkalarında duran Kadir’e baktı, onu da süzdü. “Kadir. Buna bir çekidüzen vermemiz lazım. Seninkiler uyacak gibi,” dedi.

Kadir, yüzünü ekşitti. “Yalnız, komiserim, ben bunun kıyafetlerini giymem.”

“Gerek yok zaten oğlum. Sen operasyon bitene kadar bir odada kalırsın donla monla!”

Tuncay ve Hayri, gayrıihtiyarî sırıttılar. Emrah, Hayri’ye baktı ters ters. Adam, toparlandı. Tuncay, gülmemek için zor tutuyordu kendini. Parmaklarını sakalına sürterek, Emrah’a yanaştı. “Hoca, yalnız…”

Emrah, anlamıştı durumu. Elini ceketinin cebine atıp, Tuncay’ın usturasını çıkardı oradan. “Sabun da istersin şimdi!”

“Yok,” dedi Tuncay, usturasını alırken. “Aşağıda tuvalette var. İdare edeceğiz artık!”

***

Elçin Beg, perişan halde, Candan’ın sahne aldığı mekana geldi. Kravatı kaymış, yakasındaki karanfil kırılmıştı. O, merdivenleri inerken, garsonlar, temizlik yapmakta, ortalığı düzenlemekteydiler. Candan’ın grubu, aletlerini toparlıyordu sahnede. Bir görevli, Elçin Beg’in karşısına dikildi. “Beyefendi. Kapatıyoruz. Program bitti.”

Elçin Beg, adamın göğsüne bastıran elini itti. Sahneden onu gören elemanlardan biri, koşarak yanlarına geldi. “Dur, Ahmet. Amcayı tanıyoruz.” Elçin Beg’in koluna girdi genç. “Gel, amca.” Delikanlı, Elçin Beg’i taburelerden birine oturttu.

Elçin Beg, yere düştü düşecekti. Eleman, elini omzuna atarak, ona destek oldu. Elçin Beg, sahneye baktı. Ekipteki diğer gençler, toparlanırken, ona başlarıyla selam verdiler. Elçin Beg de onları selamlamak istedi. Kolunu kaldırdı, ama sendeledi bir anda. Eleman, onu tuttu. Elçin Beg, delikanlıya döndü. “Candan dönmedi mi?”

“Dönmedi, amca. Bu gece enstrümantal takıldık.”

“Onun randevusu iyi geçiyor demek…” Elçin Beg’in yüzünü hüzün kapladı. Tabureden kalktı. Genç, onu tutmak istedi, ama kaçırmıştı. Elçin Beg, sallanarak sahneye yürüdü, gencin eşliğinde. “Demek, enstrümantal takıldınız… Klasik piyano var mı sizde?”

“Gördükleriniz işte,” dedi ekipten başka bir genç.

Görevli Ahmet, kapının oradan seslendi, sabırsız:

“Beyefendi. Kapattık, dedim!”

“Bu adam ne kadar da konuşuyor!” diye söylendi Elçin Beg, müzik aletlerine bakarken.

“Ahmet! Tamam. Biz hallederiz,” dedi görevliye, Elçin Beg’i taşıyan genç.

Ahmet, bir kendisine sırtı dönük Elçin Beg’e, bir delikanlıya baktı sinirli sinirli. Sonra dönüp, yandaki kapılardan birinden, idari kısma geçti. Eleman, Elçin Beg’in koluna girdi yine. “Bizde yok belki, ama şu köşede dekor niyetine kullanılan bir konsol piyano var. Klavyeli çalgılar bende olduğu için dikkatimi çekmişti.”

“Amca. O aletin kapağının açıldığını hiç görmedim bak. İçinde örümcekler geziyordur, benden söylemesi!” dedi bir diğer eleman.

“Bir bakalım hele,” dedi Elçin Beg. Heveslenmişti. “Nerede?” diye sordu kolundaki elemana.

Delikanlı, ona arka duvara dayalı piyanoyu gösterdi. Elçin Beg’in gözleri, parlayıverdi bir anda. Oraya yöneldi. Piyanonun başına geldiler birlikte. Elçin Beg, piyanonun önündeki eski tabureyi çekip, üstüne yerleşti. Kırılacak, çok kıymetli bir kutuyu açar gibi, tuşları örten kapağı kaldırdı. Eliyle tozları sildi, bir iki tuşa bastı. Tuşlardan bazıları gevşek, hatta biri de kırıktı. “Eh!” dedi Elçin Beg.

“Çalabiliyor musunuz?” diye sordu eleman, merakla.

“Belki paslanmışımdır. Kim bilir?” dedi Elçin Beg. Başını usulca kaldırdı. Uzak, eşsiz bir manzaraya bakar gibi baktı hemen karşısındaki duvara. Zaman makinesi, her an emrine amadeydi zaten. Belki de o, makinenin emrindeydi, Elçin Beg’in deyimiyle.

Dilber vardı başında. Yıllar yıllar öncesinin aşk yuvasındaydılar. Salonun ortasında büyük bir kuyruklu piyano kuruluydu. Elçin Beg, Dilber’e gülümsedi ve dönüp piyanoyu çalmaya başladı. Bir yandan da söylüyordu parçayı; sözleri acıklı, ama nağmeleri hızlı türküyü, ortada ona oynayan, karnının şişliği belirginleşmiş Dilber’e, neşeyle okuyordu. Dilber, acemisi olduğu Azeri dansları eşliğinde, sevdiğine hevesle gerdan kırıyordu. Pilili, tiril tiril bir elbise giyinmişti. Oyunun ortasında ayağı dolanıp, düştü Dilber. Elçin Beg, panikle hemen türküyü kesti ve kalkıp, Dilber’in yanına çökerek, başını kucağına aldı. Dilber, gülüyordu. “Dilber! Bir yerine bir şey olmadı ya?” diye sordu Elçin Beg, telaşla.

“Yok,” dedi gülmesinin arasında kadın. “Yok bir şeyim, sevgilim. Rahat ol.” Doğrulup, adamın gözlerine baktı. “Ne tuhaf! En neşeli şarkılarında dahi acı, ayrılık var.”

Elçin Beg, elini Dilber’in karnına kaydırdı. Gözleri yeniden birleşti.

Gözlerini daldığı duvardan söker gibi aldı Elçin Beg. O esnada Neriman Tarhan da gelmişti mekana. Olabildiğince iyi giyinmeye çalışmış, saçını açmıştı. Merdivenlerden seslendi:

“Çalar o. Hem de öyle bir çalar ki…”

Bir grup elemanı, gülerek baktı arkadaşlarına. “Program bitti, müşteri gelmeye devam ediyor!”

Elçin Beg, nezaketle, hareketini kontrol etmeye çalışarak, tabureden kalktı, önünü ilikledi. “Neriman Hanımefendi… Kılığımı bağışlayınız. Biraz yuvarladım.” Kadın, onun yanına geldi. İstemsizce sendeleyen Elçin Beg’i tuttu. “Çok… naziksiniz…” dedi Elçin Beg.

Neriman Tarhan, elemanla birlikte, Elçin Beg’in oturmasına yardım etti. “Hangi güzeldir şişenin dibine vurmanıza sebep olan yine, Elçin Beg?” diye sordu.

“Bu defaki güzel, bir sevda hikâyesi değil, hanımefendi. Öz kızımı gördüm ki, dünya hem başıma dar, hem sonsuz cennet bugün!”

Bir sandalye çekip, karşısına oturdu kadın. “Kızınızı bulmuşsunuz kırk yıl sonra. Daha ne istersiniz ki? Bir de bana bakın. Benim artık bir arayışım bile yok. Bok temizliyorum!”

Onun ellerini tuttu Elçin Beg. “Temizlemeyin. Bu ellerle temizlemeyin Battal’ın pisliklerini… Bu eller ne kadar nazik tutardı mikrofonu, öyle serçe parmağınız havada. Tutuşunuz vardı kadehi, incitmeden… Gitmeyin oraya bir daha. Size otelin, hatta istediğiniz otelin en…” Nefesini toparladı. “…güzel odasını tutayım. Merak etmeyin, ben karşılayacağım. Gitmeyin o batakhaneye.”

Kadının dudağının kıyısında acı bir gülümseme belirdi. “Bana acıyor musunuz, Elçin Beg? Ben horlandım. Çok ezildim.” Elini yukarıya kaldırdı. “Çok, çok yukarılardan,” İndirdi elini. “fare deliklerine iniverdim. Korkarım belki. Battal Bey’den, adamlarından korkarım. Ama bilirim, bir zamanlar ayağımı öpmüştür. Bunu unutmak için ezer beni. Bilirim. Güçsüzüm ben şimdi. Güçsüzlüğümü yaşıyorum yüreklilikle. Biri beni küçümserse, bu onun sorunudur. Bir insan ancak kendi içinde devrikse başkaları tarafından devrilebilir. Acıma bana, Elçin Beg…”

Elçin Beg, başını tutamadı daha fazla. Kadın, onun önüne düşen başını okşadı. Gözlerini zorlukla aralayarak, doğruldu Elçin Beg. “Siz beni nasıl buldunuz?”

“Bir şekilde tahmin ettim buraya geleceğinizi. Yolun karşısında bekledim saatlerce. Şansıma, sonunda geldiniz…”

“Geldim ya, geldim…”

“Boş verin bunlara. Battal, sizin ortadan kaldırılmanız için her şeyi yapacak!”

“Merak etmeyin,” dedi Elçin Beg. “Hem biliyor musunuz, ölmeyi ben de istiyorum artık. Kızımı dünya gözüyle gördüm. Battal’dan istediğim müddet buydu. Gayrisi fazla gelir…”

“Ama…”

“Boş verin.” Yakasındaki kırık karanfili çıkarıp, kadına uzattı. “Alın size bir çiçek. Ne yakışırdı saçınıza. Biraz yıpranmış ama… Yaşadığı anı iyi değerlendirmeli. Size bir parça çalayım mesela. Bu gençler benim çalabileceğime inanmıyorlar.” Piyanoya döndü. “Bazı tuşları bozuk gerçi. Bakın, bu da kırık… Beni rezil etmese.”

Parçaya karar vermişti sonunda, girdi. Hüzünlü bir Azeri şarkısıydı çaldığı. Bu defa takılmaksızın, tamamını okudu parçanın, o piyanodan kaynaklı arızalarla. Parça bittiğinde, etrafını bir keder haresi sarmıştı. Usulca kapağı kapadı. Şarkı esnasında ayağa kalkmış olan kadın, ellerini Elçin Beg’in omuzlarına koydu.

roman 44. fasikül

Çarşamba, İstanbul’daki o baş döndürücü akıştan uzak, ağırlaşmış bir zamanın göbeğindeydi o dağ köyündeki ahşap kokulu evde. Divandaydılar. Annesi, arkasına koyduğu bir yastığa yaslanmış vaziyette, divanın bir ucuna oturmuştu. Çarşamba, başını onun dizlerine yatırmıştı. Kadın, bir eli Çarşamba’nın saçında, gözleri karşıdaki duvarda, usul usul kendi hikâyesini anlatmaktaydı.

“Vurdular birbirlerini. Bir biri birini, bir diğeri öbürünü… Hâlbuki adetleri elleri öldürmekti…” İç çekti kadın. Yer sofrasında bulgur pilavı, lahana çorbası. “Siz başlattınız dediler. Köyün kadınları lanetledi beni. Küfrettiler. Dövdüler. Camlarımı kırdılar… Dayını vurdun, töreyi bozdun. Benden bildiler. Babanın ölümüne onu tutarmışım sebep. Bunu dediler… Seni kaçırttım buradan. Aşağı köyden Bilal’in dolmuşuyla. Amcamın oğlu. Oynaşın dediler. Dul karı… Seni kaçırttım. Öldüremediler. Birbirlerini kırdılar… Şu meydanda gördüğün Dursun Dayı kaldı tek… Annem de inandı köye. Oğlunun ölümünü bana yıktı. Kapılarını kapattı. Bir deli kadın, aşağıda. Yolun üstünde evi…” Çarşamba, başını salladı. “Anacığım…” Çarşamba’yı dürttü. “Konuş be, uşağım, konuş! Hep bu yaşlı ananı konuşturma…” Çarşamba, acı gülümsedi, anne, elini havada salladı şöyle bir. “Aman be uşağım. Konuşmazsan konuşma. Yanımda ol da konuşma…” Çarşamba’nın saçındaki elini almadan, diğer elini de omzuna koydu. Bir süre sevgiyle seyretti onu. Sonra, içli bir Karadeniz ağıtı dökülmeye başladı dudaklarından. Başını pencereye çevirdi. Camda ay…

Aynı gece Cumartesi, Elçin Beglerin döndüğü sokağın köşesinde, taksiden indi. Aracı gönderdikten sonra, temkinle, depoların arasında ilerledi.

Elçin Beg ve Pazar, bitmiş, içi boş, hangar benzeri deponun içindeydiler. Elçin Beg, bir eliyle dış kapının pervazına dayanmış, depoyu seyrediyordu. Pazar, ortaya yürüdü. Etrafa bakındı ve sorar bakışlarını Elçin Beg’e çevirdi. Anlam veremediği bir neşe vardı adamın yüzünde.

“Beğendin mi?” diye sordu Elçin Beg.

“Neyi?

Elçin Beg, ortaya, onun karşısına geldi gülümseyerek. “Burası bizim!”

“Nasıl ‘bizim’?”

“Bizim işte. İkimizin.” Deponun içinde gezinerek, heyecanla anlatmaya başladı. “Burayı iyi ki elimde tutmuşum. Bak şimdi nasıl da işe yarayacak! Ben, toptan gıda ticareti yapalım, diyorum. Planlarımı bunun üstüne yaptım.” Pazar’a döndü. “Senin fikrin de önemli tabi…” O esnada depoya ulaşan Cumartesi, kapının dışında gizlenerek onları dinlemeye başladı. “Başka bir şey yapalım, diyebilirsin. Ne istersen! İşin sahibi sen olacaksın.” Tekrar gezinmeye başladı Elçin Beg. Göstererek anlatmaya devam etti. “Şu kısma yapacağımız işe uygun raflar koydururuz. Ofis yeri için kararsızım.”

Pazar, atıldı. “Dur… Dur bir dakika! Sen de kimsin? Kim oluyorsun da bana bunları bağışlıyorsun?”

“Sabırsızlık etme, Şirin’im. Hepsini konuşacağız. Çok zamanımız var.” Pazar’a sırtı dönük, ilerledi. Bir yandan kravatını gevşetip, gömleğinin üst düğmesini açtı “Seni bir daha bırakmayacağım.”

Pazar da ona sırtı dönük, tersi istikamette ilerlerken söyleniyordu kendi kendine. Bir yandan da çantasını açıp, silahını çıkardı. “Anladı. Korktu. Beni döndürmeye çalışıyor. Pazar, kızım, işi alnının akıyla bitir ve eve dön. Oyalandığın yetişir!”

O dönüp, tabancasını Elçin Beg’e doğrulturken, adam da aynı anda, elinde boynundaki Dilber’e ait kolyeyi tutarak, döndü. “Ben senin babanım!” Kolyeyi kaldırdı. “Bu da…” Silahı görmüştü. Yüzü düşüverdi bir anda.

Pazar, ikirciklendi. Silahı nişanladığı alından ayırmadan, gözlerini kıstı. Yüzünü buruşturdu. Kafasında çok uzak bir müzikalin nağmeleri dönüyordu. Pazar, bakışlarını tekrar Elçin Beg’in yüzüne kaldırdı. Aralarında on beş adım var, yoktu.

“Boynundan mı çıkardın onu sen?” Elçin Beg, başını salladı. “Karı kolyesi takıyorsun!”

“O senin annenin. Ondan bana kalan tek hatıra. Bir de…”  Boştaki elini ceketinin cebine soktu.

“Dur! Çıkar elini!” diye bağırdı Pazar, Elçin beg’e doğru ilelrlerken.

Tabakayı çıkardı Elçin Beg. “…bu.” Pazar, şimdi onun dört adım önündeydi. Elçin Beg, tabakayı açıp, içindeki resmi ona çevirdi. “Annen, Dilber.” Pazar, şaşkındı. Resimdeki kadın, adeta kendi gençliğiydi. Gözlerini Elçin Beg’inkilere kaldırdı, tabancası hala havada. “Sen, Şirin Vahapzade, benim, Elçin Beg Vahapzade’nin kızısın.” Bir an duraksadı Elçin Beg. Ardından, gülümsedi. “Seni Kasım almış, yetiştirmiş olmalı. Demek onun ardıma taktığı öksüz sendin. Demek beni bu nedenle arıyordun… Ölüm ne tatlı şu an… Küçük kızımın elinden. Yalnız, izin ver önce doya doya öpeyim yanaklarını. Ardından bir kurbanlık gibi çöküvereyim önüne. Zorluk çıkarmam sana. Söz.”

“Kes!” Boştaki elini çantasına atıp, telaşla açtı ve içinden Kasım’ın verdiği kimliği çıkardı. “Buyum ben! Anladın mı?”

Elçin Beg, uzanıp aldığı kimliğin üzerine baktı, arkasını çevirdi, baktı yine. Güldü. “Musa’nın işçiliği! Hala aynı acemilikler! Kasım, alışkanlıklarından vazgeçmeli.”

Pazar, nüfus kâğıdını onun elinden kapıp, çantaya attı. “Aga Kasım’ı tanıyor olsaydın, onun kalleş biri olmadığını bilirdin! Beni kendi öz babamı öldürmeye gönderdi, öyle mi?”

Atıldı Elçin Beg. “Seni bir kere öpmeden ölmek istemiyorum!”

Elçin Beg, yıllar önce yaptığı gibi, Pazar’ın yüzünü avuçlarının arasına aldı. Pazar, ne yapacağını şaşırmıştı. Kolları düştü. Adam, onun yanaklarına sıcacık birer öpücük kondurup, sarılmak için kollarını açtı. Pazar, kendini toparladı ve Elçin Beg’i itti. Tabanca, yine tam hedefi yakalamıştı. Pazar’ın tetikteki parmağı titriyordu. Gözyaşları taşmak üzereydi. Elçin Beg, yerinde adeta taş kesilmişti. Gözlerini yumdu. Pazar, silahını indirip, arkasını döndü.

“Kızım. Şirin’im…” dedi Elçin Beg, usul.

Pazar, kapıya yöneldi. Adamın gözyaşlarını görmesini istemiyordu. Çıktı. Elçin Beg, bitkin, dizlerinin üstüne çöktü. Cumartesi, içeriye girip, onun yanına geldi. Elçin Beg, başını kaldırdı, avucundaki kolyeyi ona uzattı. “Ona yetiş ve bunu ona ver.”

Cumartesi, kolyeyi aldı. Bir kolyeye, bir adama baktı. Ardından, süratle çıktı depodan. İleride Pazar’ı gördü. Pazar, omuzları düşmüş, başı önde, elinde tabancası, ağlayarak caddeye yürüyordu. Cumartesi, ona yetişti. Kolunu yakalayıp, onu kendine çevirdi. Pazar, ummuyordu böyle bir şeyi, ama acısından gözleri hiçbir şeyi görmüyordu. Cumartesi, onun silahını alıp, kendi cebine koydu. Pazar’ın makyajı akmış, gözündeki rimel, yanaklarında iz yapmıştı. Cumartesi, uzandı, Pazar’ın yanaklarını sildi. Sarıldılar.

Yoğun trafikte ilerleyen bir taksinin içindeydiler az sonra. Cumartesi, şoförün yanına, Pazar, arkaya oturmuştu. Cumartesi, düşünceliyken, Pazar, hala ağlamaklıydı. Cumartesi, Pazar’ın kılık ve makyajından hoşnut değildi, bu durum yüz ifadesine yansıyordu. Evinin olduğu apartmanın önünde indiler taksiden. Cumartesi, Pazar’ı sürükleyerek, dairesine çıkardı. Kapıya geldiklerinde, anahtarını çıkarıp, kapıyı açtı. Pazar’ın bileğini kavrayıp, onu içeriye savurdu. Pazar, ürkmüştü. Kocaman gözlerini Cumartesi’den alamıyordu. Cumartesi, kapıyı kapadı ve gidip, Pazar’ın mantosunu üzerinden sıyırdı. Onu kucağına aldı ve loş koridordan geçirerek banyo kapısına geldi. İçeriye girip, Pazar’ı küvete bıraktı. Duşu açtı ve kendi de ıslanarak, Pazar’ın yüzündeki boyaları eliyle temizledi.  Garip, aşina olmadığı duygular içindeydi. Pazar, hep yanında, ama hep düşündeydi. Onca yıl, asla bu kadar yakınlaşmamışlardı. Eli göğsüne değdiğinde, sanki alev almıştı, hemen çekiverdi. Ama tutuşmuştu barut ateşle bir kere. Küvetin içine girdi o da. Kıyafetlerinin ıslanması umurunda değildi. Duşu kapadı. Bir adım gerileyip, Pazar’ın yüzüne baktı. Adeta ilk defa görüyordu kızı. Öyle alışkındı ki her defasında gözlerini kaçırmaya, diğer öksüzler anlayacak diye. Uzanıp, Pazar’ın elbiesinin sıyırdı kollarından. Omuzları ne kadar da beyazdı, simsiyah saçları bir denizkızının bedenine yapışan yosunlardı. Cumartesi, parmağının ucuyla tanıdı tenini kızın. Birkaç küçük hareketle, işte tümüyle soyunmuş, tümüyle kendi, tümüyle bir saflık ifadesiydi Pazar. Göğüslerini sakladı kollarıyla önce, utanarak. Gözleri birbirine değdi, aşkları yıllanmış iki canın, birleşiverdi dudakları. Pazar’ın iki yana düşen kolları, sımsıkı sarıldı Cumartesi’nin bedenine. Islak ve çıplak Pazar’ı kucağına aldı Cumartesi. Onu kucağında koridordan geçirerek, odaya taşıyıp, yatağına bıraktı. Kızın ıslak saçlarını okşadı, başını onun boynuna yatırdı. Sonra doğrulup, yüzüne baktı. Göz göze geldiler yine. Cumartesi, üstünü çıkarmak için kalktı. Pazar, onu seyretti bir süre, utandı sonra. Döndü, yüzünü yastığa gömdü. Cumartesi, Pazar’ın tabancasını elinde tutarak, çıplak, yatağa geldi. Silahı yastığın altına koydu ve Pazar’ın dönerken boşalttığı tarafa sırt üstü uzandı. Çekiniyordu her şeye rağmen. O da utanıyordu bir parça. Gök gürledi. Cumartesi, heyecanla pencereye döndü. Şimşeğin ışığı yüzüne yansıdı. Pazar, korkuyla dönüp, Cumartesi’ye sarıldı. Cumartesi, onun saçlarını okşadı, alnını öptü. Sıkıca sarıldılar. Yoğun bir yağmur başlamıştı dışarıda. Cumartesi, dudaklarını öptü Pazar’ın. İkisi de şehvetlenmişti. Pazar, Cumartesi’nin üstündeydi şimdi. Ona sımsıkı sarılmış, dudaklarını boynuna bırakmıştı. Hızlanan yağmur damlaları, perde yerine gazeteyle kapatılmış pencere camını dövüyordu. Çakan şimşek, bir çağrıydı adeta Cumartesi’ye. Başını kaldırıp, onay ister bakışını Pazar’ınkine dikti, ona gülümsedi. Az sonra tek vücuttular. Şehvetli bir birlikteliğin girdabına kapılmışlardı. Çakan şimşekler, belli fasılalarla içeriyi aydınlatıyordu ve dışarıda şehrin güzelliğini o cehennemi yağmur bile silemiyordu.

Islanan kentin bir başka noktasında, Perşembe’nin gözlerinden uyku akıyordu. Divana ölü gibi serilmiş, üç günlük yorgunluğun acısını çıkartan Pazartesi’ye baktı. Uyandırmak istedi onu. Sonra boş verip, tabureyi duvarın dibine çekti. Elektrik sobasını kontrol etti ve tabureye kuruldu. Yeniden Pazartesi’ye baktı. “Bu nasıl uykuydu anasını satayım!” diye söylendi, kendi kendine.

Yerdeki defter gözüne çarptı sonra. Alıp, birkaç sayfasına göz gezdirdi. Hiçbir şey anlamamıştı. Omuz silkti. Defteri sehpanın üzerine bıraktı. Uzanıp, düzeltebildiği kadar, Pazartesi’nin üstündeki battaniyeyi düzeltti. Ceketini kendi üstüne alıp, ayaklarını sehpaya dayadı. Aslında aklında dönüp duran sadece ve sadece Ufuk’tu.

Ufuk, o saatlerde Mehpare ile evinin salonundaydı. İkili, ellerinde şarap kadehleri, önlerinde çerez tabağı, pijamalarıyla televizyonun karşısında oturmuş, sohbet etmekteydiler. Ufuk, kumandayı alıp, zaplamaya başladı bir ara. Sıkıldı, rastgele bir kanalda durdu. Bir magazin programıydı ekrandaki. Sesi kısıp, kumandayı sehpaya bıraktı. Gülümsedi Mehpare. “Ne o? Magazin takılıyorsun? Şok! Şok”

“Yok be. Seyredecek bir şey bulamadım, birinde dursun bari dedim. Ses olur diye.”

“Yahu, ses olsun diye bunların tantanasına katlanılır mı? ‘Kimin eli kimin cebinde? Kim kimin üstünde? Kim ne ciciler giymiş?’!” Kumandayı alıp, televizyonu kapattı. “Ses istiyorsan yavaştan müzik çalarız. Birbirimizi duyalım yeter ki.” Gidip, cd dolabını açtı, cdleri karıştırmaya başladı. “Ne bu böyle? Dolap caz cdsinden geçilmiyor!”

“Uf, Mehpare,” dedi Ufuk, sıkkın. “Uzatma da koy bir şey koyacaksan. Maksat, ses olması değil mi? Cdçalarda takılı bir şey vardır zaten. Çalıştır, gel.”

“Tamam. Tamam, kızma,” deyip, kumandasıyla cdçaları açtı Mehpare. Enstrümantal bir caz parçasıydı çalmaya başlayan. Dönüp, yerine oturdu. Kadehini alıp, koltuğa yaslandı, Ufuk’un yüzüne baktı. “Senin canın niye sıkkın bakayım? Hem yatıya davet ediyorsun, hem somurtuyorsun.”

“Annemi aklımdan çıkaramıyorum. Sanırım derdim bu. Gezdiğim her odada o… Mehpare, acilen evi değiştirmem lazım.”

“Yok. Senin acilen birine yazılman lazım… Hem, sen de yeni aşklara yelken açmışsın zaten!”

“Hah! Magazin programını kapadık ki kendi magazinimizi yapalım, öyle mi?”

“Öyle değil be. Seni neşelendirmek istedim sadece. Ama adamı merak etmiyor da değilim.”

“Düşündüğün gibi bir şey yok aramızda… Yakınız diyelim.”

“Ne iş yapıyor?”

İşaret parmağını Mehpare’ye salladı Ufuk. “Gülmeyeceksin ama.” Mehpare göz kırptı. “Bir kahvehane işletiyor.”

“Ne?” Kahkaha attı Mehpare. “Sen iyi kazanan, yakışıklı akademisyeni salla, bir kahvecinin ardına düş!”

“Serhat bahsini bir daha açmayacaktık!” Somurttu Ufuk.

“Doğru prensi buluncaya kadar kırk kurbağayı öpmek lazım, öyle ya!” dedi Mehpare, gülerek.

“Bir beraberlikte kendisini gözlemlemeden ve olduğu gibi yaşayabilecek yürekliliğe sahip olan bir kimsenin, sonradan konuşacağı bir şey olmaz. Yaşanan, yaşanır ve biter. Serhat’ın anlamadığı bu. Israrcılığının beni pes ettireceğini düşünüyor, ama bu, ondan her seferinde daha fazla soğumama sebep oluyor. Bu da Serhat Bey’den son bahsedişimdir. Nokta…” Şarabını yudumladı. “Ben, prensten geçtim, Mehpare. Her şeyi suyun akışına bıraktım. Bu adam, pek çok yönüyle karanlık biri. Ama su beni ona taşırsa, karşı koymayacağım. Peri masalı beklemiyoruz neticede.”

“Kadın değil miyiz, masallarda dahi işimiz zor zaten! Biri kurbağa öper, biri yüzyıllarca uyur, biri yedi cüceyle yaşar, biri kuleye kapatılır… Bir masal prensesi olsan bile kadınlık zor!” Kahkahalarla güldüler. “Seni keyiflendirdim. Gördün mü?”

Ufuk, gülmesini frenlemeye çalışırken gelen gözyaşını sildi. “Senin gibi bir dostu hak ediyor muyum acaba?

“Ediyorsun, ediyorsun. Benim de tek dostum sensin, unutma.” Şaraptan aldı. Ciddileşti. “Üniversitede devam etmeyi düşünmez misin? Rahman Hoca, senden çok memnun. Asistanı olmanı seve seve kabul edecektir. Kadro konusunda da yardımcı olur.”

“Ne bileyim, Mehpare. Bu tez, çok zorladı beni. Açıkçası, devam etmek isteyip istemediğimi bilmiyorum. Sen, kaldın işte okulda. Nasıl, memnun musun?”

“Bu iş bir yönüyle Don Kişotluk. Ben kendimce bir savaş veriyorum. Ama dışarıya çıkan arkadaşlar da iyi para kazandılar doğrusu.”

“Öğretim üyeleri üniversitenin dışına çıktılar. Üniversitenin içinde binlerce öğrenci ile boğuşmak, onlara bilimsel çalışma hevesi telkin etmek gibi zor bir şeyin üstesinden gelmektense, kolay kazanç yollarını seçtiler.  Kalanların bir kısmı Don Kişot, ama çoğunluğu bilim aşkı nedeniyle değil, beceriksizliklerini telafi için, çoğunlukla da torpille üniversitede kalan insanlar. Rahman Hoca’yı tenzih ederim, ama okula çıktığımda içine bir sürü öküzün tıkıldığı bir ahırda gezindiğimi sanıyorum!”

“Demek, beni tenzih etmiyorsun,” diye, şakayla çemkirdi Mehpare.

“Aşk olsun!”

Kadehi boşalmıştı Ufuk’un. Sehpadaki şişeye baktı, o da boştu. Mehpare’ye döndü. “Bir şişe daha var mutfakta. Açayım mı?”

“En iyisi yatalım, yüksek müsaadelerinizle. Sabah derse gireceğim.”

“Biz de işe gideceğiz herhalde!”

Yine onlarınkinden çok ayrı bir dünyada, Turgut’un lüks döşeli evinin salonunda, Turgut ve Ali, iki koltukta karşılıklı olarak oturmuş, kahve içmekteydiler. Odaya endişeli bir sesizlik hakimdi.

“Seyfi neden gelmedi?” diye sordu Ali.

“Pezevenge ulaşılamıyor ki! Cumadan beri telefonu kapalı. Bürosu da yanıt vermiyor. Adam sırra kadem bastı!”

“Nihat götürmüş olmasın?”

“Durup dururken niye yapsın ki bunu?”

“Bu Battal’ın sağı solu belli olmuyor. Mekân sahiplerine neler ettiğini biliyorsun. Seyfi’nin bir hareketine tepesi atmışsa…”

Turgut, kaşlarını çattı. “Nihat, Çello. Alemin en eski, en tehlikeli itlerini aldı Battal. Gık demeye çekiniyoruz!”

“Konseye de gelmedi Seyfi. Battal, bunu da yazmıştır. Bu arada o da gün boyu holdingdeymiş. Büro işlerinden hayatta hazzetmeyen adam, ne oldu da binaya kapandı şimdi?”

Yine sessizlik oldu. Turgut, kahvesinin bitirip, fincanı sehpaya bıraktı. Kapı vuruldu o esnada.

“Gel!” diye seslendi Turgut, yerinden.

Adamlarından biri önü ilikli, saygıyla içeri girdi. “Abi, İsmail Çağlayan geldi. Davetli olduğunu söylüyor.”

“Tamam, gelsin,” dedi Turgut, isteksizce.

Adam, çıktı hemen. Turgut, Ali’ye döndü. “Yahu, Ali. Bu adamlardan hoşlanmadığımı bilirsin. Ne diye buraya çağırırsın bu böceği? İlle görüşesin geldiyse kendi evinde ya da büronda görüş. Emrivaki şu yaptığın!”

“Turgut Abi, bunların bize gelmeleri iyidir. Arkamızda saf oluşur. Daha sonra bakarsın, senin kılıcın keskinleşmiş!”

Kapı açıldı. İsmail Bey, ceketi ilikli, içeri girdi. Gelip, önce Turgut ile tokalaştı. “Turgut Bey, nasılsınız? Beni kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederim.” Turgut, hoşnutsuzdu, yanıt vermedi. İsmail Bey, Ali’nin de elini sıktı. “Ali Bey. Siz de aracı oldunuz. Çok teşekkür ederim.”

Ali, Turgut’tan daha sıcak karşıladı onu. “Tamam. Tamam.” Karşılarındaki koltuğu gösterdi ona. “Otur şöyle. Otur ve anlat bakalım, söyleyeceğin önemli şey neymiş. Fazla zamanımız yok. O nedenle çabuk ol.”

“Holding, soyuldu,” dedi İsmail Bey, gösterilen yere çökerken.

“Hangi holding soyuldu?” diye sordu Turgut, merakla.

“Zeynel Bey’in Beyaz Holding’i.”

Turgut, omuz silkti. “O artık Battal Bey’in!”

“Bir dakika,” diyerek, İsmail Bey’e döndü Ali. “Koca holdingin nesi soyulacak kardeşim?”

“Kasadan iki milyon yürütmüşler,” dedi İsmail Bey.

“İki mlyon?”

“Battal için sorun olmaz,” dedi Turgut. “Sadece bir günde o kadar parayı topluyor!”

Ali, çenesini kaşıdı. “Bu paraya alınacak risk değil Beyaz Holding’in kasasını patlatmak…”

“Duyumum kesin, Ali Bey,” diye araya girdi İsmail Bey. “Zeynel Bey, sağ olsun, siz de aracı olmuştunuz hatta, kuzenimi almıştı oraya güvenlikçi olarak. Tüm hafta sonu binada görevliydi Şerafettin. Tuncay Bey ve bir başka adam daha yakalanmış orada. Adam, bir fırsatını bulup kaçmış. Ama Tuncay Bey orada tutuluyormuş. Polis, sorguluyormuş.”

“Tuncay, ha?” Konu nihayet dikkatini çekmişti Turgut’un. “Peki, neden Emniyet’e götürüp, orada sorgulamıyorlar?”

“Duyulmasını, hele gazetelere yansımasını istemiyorlarmış… Dahası var. Üçüncü bir kişi ya da kişilerden bahsediliyor asıl soygunu yapan. Bir de güvenlikçi öldürülmüş kasanın olduğu katta.”

“Bunları niye anlatıyorsun şimdi? Bunların hiçbiri bizi ilgilendirmez!”

“Ama bakın…”

“Kes!” Yüzüne tiksinti ifadesi yapıştırdı Turgut. “Utanmasan şimdi bir de o üçüncü kişiler de sizsiniz diyeceksin!”

“Siz değil, Turgut Bey. Estağfurullah. Seyfettin Bey…” Yutkundu İsmail Bey.

“Evet. Seyfettin Bey?” diye üstüne gitti Ali.

“Seyfettin Bey yapmış ya da yaptırmış olabilir.”

“Allah belanı versin İsmail,” dedi Turgut, yaramaz bir köpeği azarlar gibi. “Battal’ın yaptığı tüm eziyetleri hak ediyorsun sen. Ha Seyfettin’i demişsin, ha bizi. Seyfettin, konseyimizin bir parçası, en eski üyelerimizden!” Sakinleşerek, Ali’ye döndü. “Bizim genel ahlakımızda böyle bir pislik var, Ali kardeşim. Bu nedir? Bir şey ve bir suçlama konusu kendi kişiliklerini ilgilendirmedikçe onu çözümlemeye ve derinleştirmeye eğilimli olmamak, tersine işitileni incelemeden kabul ve yaymaya eğilimli olmaktır. İşte bu böceğin yaptığı bu!” İsmail’e baktı sonra. “Unutma küçük adam: Birini suçlamak için uzattığın elinin işaret parmağı onu, diğer üç parmağın seni gösterir!”

İsmail Bey, su gibi terlemeye başlamıştı. Ali, onun yanına gitti. Omzunu sıvazlayarak elini koltuğunun altına geçirdi, Turgut’a döndü. “Abi, iki dakikaya geliyorum.” İsmail’e sert bir ifadeyle baktı. “Kalk.”

Korkudan dermanı kesilmiş İsmail Bey’in kalkmasına yardım etti. Onu çıkarttı odadan. Antreye giden hol boyunca, ancak Ali’ye dayanarak yürüyebildi İsmail Bey.

“Ne yaptın sen, İsmail?” dedi Ali. “Böyle bir şey, uluorta, pat diye söylenir mi?”

“Ben… kötü niyetle g-gelmedim, Ali Bey. Azarlanmaya da gelmedim. Konuğum, hiç değerim yoksa.” Sesi titriyordu. “Gelmemi s-siz söylediniz. Özür dilerim ama bana sahip çıkmalıydınız.”

“Bırak şimdi bunları!” Adamı kendine döndürdü. “Şu olayı özet geç bana bakayım.”

İsmail Bey, bakışlarını kaçırdı. “Hiçbir şey demem ben. Demedim. Uydurdum. Hiçbir şey yok ortada. Gideyim ben, Ali Bey.”

Omuzlarından tutup, sarstı onu Ali. “Anlat be adam! Duyduğun, bildiğin her şeyi anlat!”

İsmail Bey, Ali’nin elinden kurtulup, bir iki adım geriledi. “Holdingin kasasından iki milyon çalınmış işte. Bir de bazı evraklar. Tuncay, yakalanmış. Bir adamdan daha bahsediliyor. O kaçmış. Başka biri, güvenlikçiyi öldürmüş. Para ortada yok ve Battal Bey duyulmasını istemiyor.” Başını kaldırdı. “Yeter! Bırakın beni gideyim! Battal, ortak düşmanımız sandım ve bu olay üzerinden beraberce ona zarar verebileceğimizi düşündüm!”

“Gene öyle düşün sen. Turgut’a bakma. O da bazı şeyler karşısında çaresiz şimdi…  Seni ararım. Şimdi git.”

Ali, İsmail Bey’e kapıyı açtı. Adam, dalgın, süklüm püklüm çıktı dışarı. Ali, kapının dışında nöbetteki korumaya seslendi:

“Gel! İsmail Bey’i geçir.”

Korumayla İsmail Bey uzaklaşırlarken, Ali, bir süre arkalarından baktı ve sonra içeri girip kapıyı örttü. Durdu biraz, düşündü. Ardından, koridora yöneldi. Tekrar salona döndüğünde, Turgut’u bıraktığı yerde oturur, dalgın, tespihiyle oynarken buldu. “Abi,” dedi, yerine geçerken. “Adama ayıp ettiğini düşünmüyor musun? Üstelik onu buraya ben çağırmışken…”

“Bırak bunları Aliciğim. Bu böceklerin anladığı dil budur. Sen, bunlara yüz veriyorsun. Adamın amacı, duyumunu iletmekti. İletti. Benimle iki dakika aynı havayı soludu. Bu da ona yeter.”

“Sence doğru mu söylüyor?”

“Doğrusu, yanlışı ne Ali? Yok, dayısının oğluymuş, bilmem ne! Ha, anlattığı da az buz bir şey değil bak. Seyfi’nin ortalarda olmayışı, akla onu getiriyor. Onun oraya giriş çıkışında hiçbir sorun yok. Zeynel Bey’in hukuk danışmanıydı, biliyorsun. Bu işe cesaret edebilir. Olayda çözemediğim, Tuncay meselesi. Seyfi, Tuncay’la nasıl bir işbirliğinde olabilir?”

“Tuncay kim ki Seyfi’nin onunla işi olsun? Hele şimdi… Ya güvenlikçi cinayeti ne ola?”

Turgut, fincanının yanındaki suyu içti. Bardağı ellerinin arasında yuvarlayarak, Ali’ye baktı.

“Tuncay’la Seyfi, birlikte hareket etmiyorlardı. Hatta Seyfi, böyle bir işe kalkışmışsa da, kendi yapmamıştır. Güvenlikçi, o adamı yakaladı ve adam da son çare, güvenlikçiyi öldürdü…” Ayaklandı. “Kalk, gidiyoruz!”

“Nereye?” diye sordu Ali, şaşkınlıkla.