25. ADANA FİLM FESTİVALİ (devam)

Bu sene, 24-30 eylül tarihleri arasında, davetli olduğum Adana Film festivali’ndeydim. resimlere kaldığım yerden devam ediyorum.

 

ADANA SİNEMA MÜZESİ’nden… (devam)

Galalar sürüyor…

Yine eski Adana

HiltonSA’daki Festival anı masası

Sabri Şenevi’nin Sinemaevi

Fedorrchenko ile röportaj (SEKANS için)

ÖDÜL TÖRENİ GECESİ

Can Kolukısa ile.

Geceyi sunan Emre Karayel ve Burcu Esmersoy 

devam edecek…

25. ADANA FİLM FESTİVALİ

Bu sene, 24-30 eylül tarihleri arasında, davetli olduğum Adana Film festivali’ndeydim.

Festival programları günlük olarak dağıtıldı

Konuk kimliğim

Sinema yazarı dostum Alican Sekmeç’in hazırladığı 25. Yıl Sergisi’nden

Alican Sekmeç’le

Açılış törenini Nefise Kartay ve Oktay Kaynarca sundu

Onur Ödülü alanlar toplu halde

Ahmet Mekin

Cihan Ünal

Süleyman Turan

Onur Saylak

Galalar

Eski Adana

Yeni Adana

Adana Sinema Müzesi

roman 48. fasikül

Fabrikadaki hummalı çalışma esnasında, bir kurt düşüverdi içine bir anda Salı, nam-ı diğer Mehmet Usta’nın. Bu olduğunda korkardı hep, çünkü inanılmaz derecede güçlüydü hisleri. Yedilinin çoğunda da vardı ya bu özellik, Salı’da ve Cuma’da daha baskındı. Böyle olması da normaldi yedili için; yıllardır iç içeydiler. Ama o günkü, başka bir duyguydu. Kandı çağıran, vahşetti. Durgunlaştı iyice, yüzü değişti. Makinenin başından ayrılıp, geriledi. Garip bir endişe yüklüydü yüzündeki çizgilerde. Etrafında çalışırken yüksek sesle bir şeyler anlatan, espriler yapan işçiler, birbirlerini nasıl duymaktaydılar, şaştı. Makinelerin gürültüsü, başka her sesi bastırıyordu.

Çarşamba’nın anneannesi, taze mezar başında sallanarak bir şeyler mırıldanmakta, ellerini toprakta gezdirip, otları temizlemekteydi, gözleri yaşlı. İmam, bir kenarda Kuran okuyor, az sayıdaki köylü, yavaş yavaş dağılıyordu. Bir taşın kıyısına oturan, Çarşamba’nın köylüsü, ihtiyar bilge, bastonuna dayanarak doğrulup, mezarlıktan ayrılan köylülerin ardına düştü. Ayaklarının üzerine çökmüş, dizlerini kollarına sarıp başını arasına gömmüş halde sallanan Çarşamba, usulca doğruldu. Gözünde yaş yoktu bu defa, ama kıpkırmızıydı yüzü.

Salı, ellerini önlüğüne silerek kapıya gitti. İşçiler, dönüp ona baktılar, o geçerken. Kudret, arkasından seslendi. Salı, adeta hedefe kilitlenmiş bir robot gibi kapıya gitti, açtı ve çıktı.

Çarşamba, ayağa kalktı. Yumrukları sıkılıydı. Öfkesi dinmemişti hala. Uzaklara baktı. Arkada, imam, okumayı bitirmiş, anneanneye yaklaşıyordu. Eğildi, kadını kaldırmaya çalıştı adam.

Salı, yolda ilerliyordu. Kudret, dışarı çıktı, ona seslendi. Salı, omzunun üstünden baktı ona. Önlüğünü çıkarıp, yere bıraktı. Önüne döndü, bir daha ardına bakmadan, yoluna devam etti.

Çarşamba, anneannesini kaldırmaya çalışan imamı gördü. Koşup, adamı itti. İmam, şaşkın, gerisinin üstüne düştü. Çarşamba, anneannesine sarıldı. Başını onun tülbendine gömdü. Kadının gözleri yaşlı, parmakları toprağa saplıydı.

Salı, kararlı adımlarla, sanayi mahallesinin parke yolu boyunca ilerliyordu, Çarşamba kırık, köy yolundan aşağıya inerken. Yukarıda, bulutlar kararmaktaydı.

***

Necla, elleri sabunlu, mutfaktan koşturarak çıktı, heyecanla kapıyı açtı. Cumartesi ve Pazar, davet bekler gözlerle ona bakmaktaydılar. Kadın, şaşırdı.

“Abla. Ne şaşırdın? Benim, Pazar.”

Necla, kendini topladı, konuklarını içeriye buyur etti. “Gelin, gelin,” dedi kısık sesle. İkili içeriye girdi, ayakkabılarını çkardı. “Murat Bey’i bekliyordum. O geldi sandım.”

Cumartesi, Pazar’a baktı.

“Cuma’yı diyor,” dedi ve Necla’ya döndü Pazar. “Nereye gitti ki?”

“Bir de soruyor! İki gündür haber yok senden. Gittiğin yeri bilmiyoruz. Seni arıyor!” Sesini alçalttı. “Hem, sessiz olun. Bebeği anca uyuttum.”

Pazar, Cumartesi’ye baktı. Elinden tutup, onu koridora çekti. O önde, Cumartesi arkada, koridorda ilerleyip, yatak odasının kapısına geldiler. Dış kapıyı kapatan Necla, koridorun ucundan onlara baktı ve tekrar mutfağa geçti. Pazar, başıyla yatağın üstünde mışıl mışıl uyuyan bebeği gösterdi. Cumartesi’nin şaşkın bakışları yumuşadı. İkisi birlikte, kapının eşiğinden, bebeği seyrettiler. Cumartesi, uzandı ve Pazar’ı önüne çekerek, ona sarıldı. Gözleri bebekte, öylece kaldılar.

O saatlerde Ufuk’un arabası kahvehanenin sokağına girdiğinde, uzaktan, mekânın önündeki kalabalığı gördü Perşembe. “Dur, Ufuk!” dedi heyecanla. Ufuk arabayı durdurunca, Perşembe, derhal çıkıp, kalabalığa koştu. Vardığında, adamları yardı ve yerde acıyla kıvranan Bahtiyar’ı gördü. Çöküp, gencin başını kucağına aldı. “Bahtiyar! Ne oldu?”

Bahtiyar, gözkapaklarını zorlukla araladı. “Abi…”

Ufuk da gelmişti yanlarına. Adamlar, ona yol açtılar. Bahtiyar’ın başı düştü. Bayılmıştı. Perşembe, çaresiz bakışlarını adamlara kaldırdı.

“Çocuk uzun zaman görünmeyince, bakındık,” dedi ve yanındaki adamı gösterdi biri. “Sedat, onun bir adamla üst kata çıktığını görmüş. Adam, bir süre sonra inmiş ve bir anda gözden kaybolmuş.”

“Yukarı seslendim, cevap yok. Çıktım, bir baktım çocuk yerde,” diyerek lafa girdi Sedat. “Ağzına bir mendil tıkılmış, kolundan kan geliyor. Su gibi terliyor çocuk. Onu indirdik, sen geldin.”

Perşembe, yeniden Bahtiyar’a döndü. Acıyarak baktı, kucakladı onu, kaldırdı. Ufuk’a döndü. “Hastaneye yetiştirelim.”

Adamlar, onlara yol verdiler. Ufuk, derhal direksiyona geçti. Perşembe, dikkatle arka koltuğa uzattı Bahtiyar’ı. Yola koyuldular. Perşembe, arka koltukta, Bahtiyar’ın başı kucağında, boyuna onun terini siliyor, gözünü bir an dahi ondan ayırmıyordu. Bahtiyar, bir ara kendine geldi. “Abi…”

“Söyle koçum. Sana bunu kim yaptı?”

“Konuşturup yorma çocuğu,” dedi Ufuk önden, dikiz aynasından onları kontrol ederek.

Bahtiyar, yutkundu. “Çel…lo… dedi, abi.” Perşembe, Çello’yu getirdi gözünün önüne, alakayı kurmaya çalışıyordu. “Sekiz kişi… Kasım Amca dahil… Bana gelsinler… Kasım beni bulur, dedi…”

“Tamam, koçum. Kendini yorma.”

“Hastaneye az kaldı,” dedi Ufuk. “Trafiğe takılmazsak…”

Bahtiyar bayıldı tekrar. Perşembe, onun başını okşadı, gözleri ileride. Kafası karmakarışıktı.

***

Zeynel Bey, gözleri kan çanağı, çiftlik evinin antresindeki boy aynasının önündeydi. Bir eli üzerindeki robdöşambrın cebindeyken, diğer elindeki kanlı bir mendille ağzını siliyordu durmadan. Etraftaki bol pencereye rağmen içerideki kaplama, mobilya ve boyaların koyuluğu nedeniyle loştu ev. Dış kapı açıldı. Gelen, seyisti. Kasketini eline alıp, Zeynel Bey’e yaklaştı. “Beyim…”

“Buldunuz mu?” diye sordu Zeynel bey, ona dönmeden.

“Hayır, beyim… Arıyoruz. Hizmetli korkmuş. Bana söyledi. Durmadan öksürüyormuşsunuz.”

Öfkelendi Zeynel Bey. “Doktor musun, seyis? Sana ne aksırığımdan, tıksırığımdan? Defol! Onu bulmadan da kimse bu eşiği aşmasın!” Öksürüğe boğuldu. Mendiline kan geldi, iki büklüm oldu.

Seyis, atılıp, tuttu onu. “Beyim. Kötü durumdasınız. Bırakın sizi götüreyim…”

Zorlukla dikildi Zeynel Bey. “Hala konuşuyor musun? Siktir ol git buradan!”

Seyis, bir mendile, bir Zeynel Bey’in yüzüne baktı. Çaresiz dönüp, kapıya gitti, boynu bükük. Kasketini geri takarak, çıktı. Zeynel Bey, halsizdi. Burnundan soluyordu, nefesi hırıltılıydı. Aynanın karşısında güçlükle doğrularak, gözlerine baktı. Kendine acıdı bir anda. “Tuncay…” dedi. “Nerdesin?”

Tuncay, kendi halindeydi o saatlerde, başka dertleri vardı. Kıyafetini yenilemiş, elleri ceplerinde, etrafa bakınarak köşeyi döndü ve bir kafeteryanın önüne geldi. Durup, saatine baktı, çevreyi kolaçan etti. O esnada Pazartesi, içeride, elindeki sandviçi kemirmekle meşguldü. Tuncay’ı gördü ve cama tıklatarak onu uyardı. Tuncay, döndü. Ellerini ceplerinden çıkardı, gülümsedi. O, içeri girerken, Pazartesi, tezgâha yöneldi. Kafeteryanın müşterisi yoktu henüz. Oranın çalışanı genç, güzel kız, etrafı toplamaktaydı. Yirmilerinde olmalıydı, esmer, ince, çıtı pıtı. Pazartesi, kıza seslendi:

“Arkadaşıma bakar mısınız?”

Tuncay, onun elindeki sandviçi kaptı. “Gerek yok, bayan. Bu ikimize de yeter.” Pazartesi’ye döndü. “Öyle yarım ekmek sandviçler falan? Sağlığına dikkat etmek zorundasın. Üzülürüm sonra,” diyerek, yemeye girişti.

Pazartesi işaret edince, kız, Tuncay’a bir sallama çay hazırlayıp, getirdi, onun önüne bıraktı. Tuncay, başını eğerek, kıza teşekkür etti. Sandviçten bir ısırık daha aldı. Gözlerini hazla yumdu. “Oh, oh, oh. Mmm.” Gözlerini açtı. “Orçun, ya da adın her ne ise, ağzının tadını biliyorsun.”

“Benimki pek ağız tadından değil. Alışkanlıktan. Ekmek arası, bizim geleneksel yiyeceğimiz. Şansım iyiymiş. Randevu yerimizde güzel sandviç yapıyorlar.”

Tuncay, çayından bir yudum aldı. Ağzı yanmıştı. “Sıcakmış!” Bıyık altından gülen Pazartesi’ye baktı. “Şimdi ne yapacaksın?”

“Gereğini… Bana şu yuvadan bahset.”

Tuncay’ın gülümsemesi yitti. Yüzünde tereddüt, kopardığı lokmayı ağzında çevirdi birkaç kez. Yuttu sonra ve ani bir kararla bakışlarını Pazartesi’ye kaldırdı. “Sadece şunu söyle. Sen Kasım’ın öksüzlerinden birisin, değil mi?” Cevap gelmeyince, güldü. “Bir ay önce bulmalıydım seni! O zaman her şey çok farklı gelişirdi. Öyle ki… Neyse. Madem geldik, anlatacağız.” Çayından içti. “Zeynel Beyaz’a ait, özel bir yetimhane. Belki ikimiz çok daha gençken orada karşılaştık. Kim bilir? Zeynel Bey’in eşi, Sıdıka Ana, çocukları olmadığı için sürekli buradaki yetimlerden evine getirtir, severdi. Kasım Aga’nın da ekibinin bir kısmını buradan seçtiği anlatılır. Ben gözden kaçmış olmalıyım. Şansıma Zeynel Bey düştü!”

“Sana o baktı yani.”

“Öyle demeyelim de…”

“Sen de bu adamı soymaya kalktın.”

“Soymaya kalktığım Zeynel Beyaz değil, Battal’dı. Hem, şimdi hesap mı soracağız birbirimize?” Son lokmayı da ağzına attı ve üzerindeki kırıntıları temizledi. Ceketinin cebinden bir kalem çıkarıp, tezgâhtaki peçeteye adresi yazdı, peçeteyi Pazartesi’ye uzattı. “İşte adres. Sokağına varmadan hatırlarsın binayı, eminim. Orada ne bulmayı umuyorsun ki?”

Pazartesi, peçeteyi alıp, üzerine baktı. Sonra ellerini iki yana açtı. “Anılar!”

Çayından bir yudum daha aldı Tuncay. Yüzünü ekşitti. Temizlikle meşgul kıza döndü. “Bayan. Sandviçler mükemmel, ama çayınız berbat!” Kız, Tuncay’a bakıp, omuz silkti. Tuncay, elini ceketinin iç cebine atıp, bir deste para çıkardı, Pazartesi’ye uzattı. Pazartesi, başını iki yana sallayarak reddetti parayı. Ama Tuncay onu dinlemedi. “Bunlardan bende çok var aslanım,” dedi, desteyi onun ceket cebine yerleştirirken. “Soyguna kalktık diye, çulsuz sanma bizi. Bu benim teşekkür etme yöntemim. Başka türlüsü elimden gelmez.”

Pazartesi, omuz silkti. “Peki bakalım.”

“Peçetede cep telefonum da yazılı. Bir de Kemal’inki. Delikanlı adamdır. Başın sıkışırsa, bir şeye ihtiyacın olursa beni ara. Bana ulaşamazsan, onu arayabilirsin.”

“Aramayacağımı biliyorsun. Ama yine de sağ ol.”

“Ne yaptım ki? Asıl ben sana borçluyum.” Kapıya yönelmişken, yarı yolda Pazartesi’ye döndü. “Belki de en iyisi bir daha görüşmemek. Dikkat çekmeyiz böylece.” Kıza baktı. “Kabalığımı bağışla bayan! Dünyadaki en güzel gözlere sahipsin!” Kapıya vardığında, tekrar Pazartesi’ye baktı. Dudağının kenarıyla gülümsedi.

Pazartesi, başını sallamakla yetindi. Tuncay çıkınca da, cebinden peçeteyi çıkarıp, önüne açtı.

***

Necla’nın evinin salonunda, Cumartesi ve Pazar, üçlü koltukta, yan yana, sıkıntılı bir bekleyişte, oturuyorlardı. Bebek, Pazar’ın kucağındaydı. Uyudu uyuyacak bebeği göğsüne yatırıp, sırtını ovalayarak, rahatlamaya çalışıyordu Pazar. Cumartesi, kalkıp belindeki silahı çıkardı, ortadaki sehpaya bıraktı. Kollarını sıvayarak odadan çıktı. Necla, pencerenin önünde, aralık perdenin ardından dışarıyı gözlüyordu. Karşıda, taksiden inmekte olan Kasım’ı gördü. Pazar’a döndü. “Geliyor.”

“Cuma Abi mi?”

“Hayır, Kasım.”

Az sonrasında kapı zili çalmıştı. Pazar’ın gözünden bir ışıltı geçti. Bir an, sehpadaki tabancaya baktı. Doğruldu. Necla, elini aşağıya tutarak, geri oturmasını işaret etti ona. Pazar, kalktı, bebeği dikkatlice koltuğa yatırıp, sehpaya döndü. Tabancayı alıp, ardında sakladı. Dışarıdan Kasım ve kadının konuşmaları işitiliyordu.

“Hoş geldin.”

“Hoş bulduk.”

“Kasım,” dedi kadın, yalvarır tonda. “Murat, yine kayıp.”

“Merak etme. Buluruz.”

Kasım, önde, Necla, arkada, salona girdiler. Kasım’la Pazar, göz göze geldier. İkisinin bakışlarında da öfke vardı. Beklemeden lafa girdi Pazar:

“O adamın dedikleri doğru mu?”

“İşi bitirmedin. Beni mahcup ettin!” diyerek üste çıkmaya çalıştı Kasım.

“Soruma cevap ver, Aga Kasım! Adamın dedikleri doğru mu?”

“Alnına namlu çevrili bir adam her şeyi söyler.”

“Doğru mu dedim!”

Kasım, gözlerini kaçırdı Pazar’dan. Düşündü. Sağ elini palaskasının tokasının üstüne koydu. Pazar’a doğru bir adım attı.

“Orada dur, Aga Kasım! Palaskanla tehdit edecek durumda değilsin beni! Şimdi bana her şeyi anlatacaksın! Bu kadarını borçlusun bana!”

“İyi o zaman, Pazar Hanım! Dinle ve duy! O adam babandı, evet! Rahatladın mı?” Pazar, adeta donmuştu. Necla, endişeli gözlerle, onları takip ediyordu. “Baban da olsa bir siparişti ve görevi ben sana vermedim. Bu işi sen Perşembe’den çaldın! Şu halde, karşındaki kim olursa olsun işi yapacaktın!”

“Babamdı o adam, babam! Senin yasalarının içine sıçsınlar! Babamdı! Benden gizledin!”

“O bir siparişti!” Ses tonunu düşürdü Kasım. Pazar’a ifade etmek istediği pek çok şey dönüp duruyordu kafasının içinde. “Ben… Ben bütün hayatımda yalan söyledim, Pazar. İşimin bir parçasıydı bu. İstesem, dediğin şeyleri kabul etmezdim. İlk defa sana karşı dürüst olma ihtiyacı duydum. O adam, babandı, evet. Bizler, anaları, kardeşleri, babaları olan aileler değil, kiralık katilleriz. Şu kadar zamanda sığınaktakilerin alayı bunu öğrendi de sen mi öğrenemedin? Hata bendeydi belki. Seni çok önce kendim işe çıkarmalıydım.”

“Babamdı… Nasıl da baktı bana…” Pazar’ın gözleri dolmuştu.

Kasım, sertleşti hemen. “Bu saçmalıklar yeter! Son bir ay içerisinde hanginize iş versem çuvallıyorsunuz! Pazartesi, üç gün önce getirmesi gereken evrakı getirmez, Perşembe, ayrı bir salak, işini kaptırır ve senin de duygusallaşacağın tutar! Beni suçlayarak sıyrılmaya çalışıyorsun!” Palaskasının tokasını çözdü.

Pazar’ın yumuşayan yüzü, sertleşti yeniden. Kasım’a fırsat vermeden, tabancasını kaldırıp, onu karnından vurdu. Gürültüye uyandı bebek çığlık çığlığa. Cumartesi, birden odaya daldı. Elleri ıslaktı. Yere yığılmak üzere olan Kasım’ı yakaladı. Kasım, acıyla yüzünü buruşturarak, karnını tutuyordu. Cumartesi, bir ona, bir Pazar’a baktı. Necla, koşturup, bebeği aldı kucağına, susturmaya çalıştı. Pazar, silahını hala indirmemişti. Şaşkın bakışlarını ona kaldırdı Cumartesi. “Pazar, neden?”

“Yo. Öğretememişim…” dedi dişlerinin arasından Kasım. “Alnın ortasından… Tek seferde.”

“Senin için kolay olurdu, değil mi? Yo. Böyle olacak. Yavaş yavaş, debelenerek gebereceksin!”

“Pazar!” diyerek tepki koydu Cumartesi. Detayları bilmiyordu ve olanlara anlam veremiyordu. Gittikçe ağırlaşan Kasım’ı sıkıca kavradı. O sırada iyice yaklaşan Pazar’a baktı şaşkınlıkla. Necla’ya döndü. “Tabancayı saklayın. Polis gelecektir.”

Kasım, acıyla kısılan gözkapaklarının arasından Pazar’a baktı. “Ölürsem ödeşiriz, kalırsam barışırız…”

Pazar, sustu. Tabancayı yere atıp, onlara sırtını döndü. Cumartesi, Kasım’ı taşıyarak kapıya gitti. Bebeğin çığlıkları, bütün daireyi kaplamıştı. Omzunda Kasım, derhal aşağıya indi Cumartesi. Binanın önünde taksi bakındı. Kasım, öksürüklere boğuldu. “Dayan Kasım Aga,” dedi Cumartesi.

***

Battal önde, Nihat ve Salih arkada, Battal’ın gazinosunun kulüp kısmına girdiler. Battal’ın suratı, mahkeme duvarı gibiydi. Gazino, henüz açılmamıştı. Neriman Tarhan, kenardan giderek, etrafıyla ilgisiz, bezgin, temizlik malzemelerini taşıyordu. Müdür, gelenleri karşıladı yağcı tavırlarla. “Hoş geldiniz, Battal Bey.” Yüzünü buruşturarak, temizlikçi kadına baktı. “Ayak altında dolaşma!”

Kadın yoluna devam ederken, Battal’ın sesi onu durdurdu. O an sırtları birbirine dönüktü. “Neriman Hanım! Geçen gece kaybolmuşsun ortalıktan… Bir daha bu kapıdan dışarıya adım atmayacaksın!”

Kadın, bir süre öylece kaldı. Sonra, gözlerini kaldırmadan, usulca başını sallayıp, yoluna devam etti, kulis kapısından çıktı. Battal, müdüre net bir baş hareketiyle kendisini takip etmesini belirtti. Battal’ı takiben müdür, Nihat ve Salih, arkadaki ofise yollandılar. O sırada, çekinerek, ama süratli adımlarla onlara yetişen garson, en arkada kalan Nihat’ın omzuna dokundu. Diğerleri odaya girerken, Nihat, adama döndü. “Ne var?” diye sordu sertçe.

“Abi,” dedi garson, bir adım geri durarak. “Geçen gün bahsettiğim adam burada.”

“Hangi adam?”

“O…”

Nihat, ardına baktı. Ofise en son giren müdür, kapıyı kapatınca, garsona döndü yine. “Tamam, anladım. Getir.”

Garson, çıktı. Nihat, gidip kapıyı gören bir masaya kuruldu. Dirseklerini masaya koyup, parmaklarını birbirine kenetlediği ellerini çenesine dayayarak, yüzünü ciddileştirdi, kararlı bir hal aldı. Garson, yanında Olga’nın kocası, satıcısı Enver’le döndü. Ona Nihat’ın oturduğu masayı gösterip, çıktı. Enver, tedirgin yanaştı masaya. Nihat, gözlerini adamınkilere dikti. “Otur.”

Enver, etrafta gezdirdi bakışlarını. Nihat, suskun, pozisyonunu bozmaksızın bekledi. Enver, deri bir mont giymişti. Elini onun içine sokup, dikkatle, katlı bir kağıt çıkardı, masanın üstüne açtı. Kâğıttaki, Elçin Beg’in fotokopi resimlerinden biriydi. “Bu adamın peşindeymişsiniz,” dedi resmi işaret ederek.

“Öyle denemez. Kendisi en sadık müşterilerimizden biridir. Her cumartesi gelir. Sektirmez.”

Enver, masaya eğildi. Sanki etrafta birileri varmış gibi, fısıltıyla konuştu:

“Sizin için onu öldürebilirim. Büyük bir keyifle hem de.”

“En iyi müşterimizi öldürmek isteyeceğimizi de nereden çıkardın?”

Enver, geriye yaslandı, sırıttı. “Onun için kiralık tuttunuz sanırım!”

Nihat’ın yüzü değişti. Karşısındakinin tavırlarından hoşlanmamıştı. “Bunu bildiğine göre araya girmenin bir anlamı yok, öyle değil mi?”

“Hayır, var. Kiralığınız işi yüzüne gözüne bulaştırmış çünkü. Oysa ben, bu beceriksizliği yapmayacak kadar nefret ediyorum ondan!

“Bak sen! Yürekliyiz de…”

“Yürek mürek bilmem! Ama bu işi yaparım. O adamlara ödediğinizin yarısına hem de!”

Enver, artık bakışlarını kaçırmıyordu. Kulis tarafından onları gizli gizli dinleyen biri daha vardı: Neriman Tarhan! Kadının gözleri dehşetle açılmıştı.

***

roman 47. fasikül

Odayı dolduran sabah güneşi, Çarşamba’yı uyandırdı. Kirpiklerini kırpıştırdı. Başının annesinin dizine dayalı olduğunu fark etti. Kadın, gözleri kapalı, sırtı duvara yaslı, sessizce oturmaktaydı. Çarşamba, yataktan kalktı. Yorganı kadının üzerine çekti. Durup, bir süre sevgiyle baktı ona. “Anacığım…” diye geçirdi içinden. “Uyanmayayım diye öylece oturmuş.”

Ürperdi. Üşümüştü. Kollarını ovaladı. Gidip, sobaya baktı, sönmüştü. Başından bir kazak geçirip, evden çıktı. Etrafta sis manzaraları… Yeşilin her tonu… Kuşlar… Çarşamba, gayretle odun kırmaya girişti. Teneke bir kova bulmuştu. Kırdığı odunlarla doldurduğu kovayı yüklenip, eve döndü. Sobayla uğraşmaya başladı hemen. Sığınaktan alışkındı, işe çıkmadıysa, hep ona tutuştururlardı sobayı. Soba, kısa zamanda alev aldı, gürül gürül yanmaya başladı. Çayı hazırladı sonra. Demliği sobanın üstüne koydu. Sofra için sergiyi serdi. Ahşap altlığı getirip, serginin ortasına bıraktı. Telli dolaptan ekmeği ve loru aldı, sofraya koydu. Birkaç yumurta aldı; su doldurduğu bir kabın içine bırakıp, sobanın üstüne aldı. Yüzünde bir gülümseme, bakışlarını annesinden ayırmadan, geldi, yanına oturdu onun. Kadın, tepkisiz, kıpırtısızdı. Çarşamba, uzanıp annesinin omzunu tuttu, hafifçe sarstı. Başı yana düşüverdi kadının. Çarşamba’nın gözleri, kocaman açıldı. Bir daha sarstı onu. Yanıt alamadı. Çarşamba’nın boğazından zorlukla iki hece çıktı:

“A-na…”

Gözünde yaş toplandı bir anda. Belki yıllardır ağlamamıştı. Sığınaktaki hayatı boyunca yüreğinin nasırlaşmış olduğunu hissetti. Parmağı titremeden öldürdüğü adamları anımsadı. Şimdi anasının cansız bedeni, kollarının arasındaydı işte. Hıçkırıkları rüzgara karıştı. Bir derenin gürül gürül akışına… Uzaktaki daha yüksek tepelerin doruğundaki kara… Oynaşan iki köpeğin sesine… Bir kuş yuvasında, gagasında getirdiği yemle yavrularını besleyen dişi kartalın gayretine… Koyun güden bir çobanın türküsüne… Yağ tenekesindeki çiçeklerin sessiz feryadına…

Kadının da anası vardı elbet, Çarşamba’nın taşlı patikada çamurlu ayaklarını öptüğü. Bahçede sebzelerini sularken kızının ölümünden bihaber, Çarşamba’nın tarifsiz acıyla kendini bilmez halde dışarı fırlayışının iki saat sonrasında, bükük beli, buruşuk yüzü ve ellerine rağmen, bir genç kız çevikliğiyle işini yapıyordu. Bir ara başını işinden göğe, toplaşan bulutlara kaldırdı. Bilgelik yüklü bakışlarını çevirdiğinde, bahçe girişinde ellerini önünde kavuşturmuş, boynu bükük dikilen Çarşamba’yı gördü. Anında bir kor düştü yüreğine. Anlamıştı, vakitsiz bir gidişin haberiydi gelen. Bir Karadeniz ağıtıydı ki giren, bitmez…

Cenaze için minibüsle köye çıkıyordu yedi yolcu, ertesi sabah. Minibüs, dev yeşilliğin içinde varla yok arası gri bir çizgiyi tırmandı. Köyün yıkık dökük minareli tek camisinin önünde çoktan yolcusunu, yükünü boşaltmış, duruyordu minibüs bir saate. Şoför, aracın etrafında gezinerek, tekerleri kontrol etti. Yolcular, caminin önünde bekleşiyor, Çarşamba, bir köşede ağlıyordu. Yanı başındaki, köyün girişinde karşılaştığı adamdı. “Ağlama uşağım,” dedi ihtiyar. “Ölüm sırayla. Anan hastaydı, ölümü beklemekteydi. Direnmesi seni görmek içinmiş. Muradı da oldu. Kötü gitmedi. Sevin.”

İmam, cüppesini giyinmiş halde, camiden çıktı. Kapıda bekleyenleri tararken, şaşırdı bir anda. “Nene nereyedir?” diye sordu.

“Gasılhaneyedir, imam efendi,” diye cevapladı yolculardan biri.

İmam, kadınlara döndü. “Niye yalnız bırakıyorsunuz? Beli bükülmüş, ihtiyar bir kadın Güllü Bacı. Tek başına mı yıkayacak merhumeyi?”

“Onunla baş edilir mi?” dedi bir kadın, öne çıkarak. “Deli Güllü demişler adına!”

“Kimseyi sokmuyor içeri. Girmeye kalkana basıyor kalayı!” dedi bir başkası.

“Allah Allah. Allah Allah,” diye söylendi imam.

O ve birkaç kişi daha, gasılhaneye geçtiler. İmam, içeriden sürgülenmiş kapıyı yumrukladı. “Güllü Bacı! Ölüye de, kendine de eziyet ediyorsun. Bırak, kadınlar yardım etsinler!”

Gasılhanede Güllü Bacı, kollarını ve paçalarını sıyırmış, hazırlanıyordu. Çemberini başının üstüne attı. Yorgun, acılı gözleriyle, taşta yatan kızının cansız, çıplak bedenine bir daha baktı. Ardından, dudaklarında dua kıpırtıları, ölüyü yıkamaya girişti usul usul.

***

Bahtiyar, Kasım’ın mekanında, boşları topluyordu. Oyun oynayan müşterilerin arasından geçerek ocağa geldi. Bardakları özenle yıkadı, tezgâha yaydığı beze dizdi. Duvardaki çiviye takılı havluya elini kuruladı. Topladığı adisyonları, patron masasının üzerindeki çivi düzeneğine geçirdi. Yine o masadaki deftere notlar aldı. Arkasından gelen sese irkildi:

“Selamın aleyküm, yeğenim.”

Sese döndü Bahtiyar, gülümsedi. Çello’yu tanımıyordu. “Aleyküm selam, amca. Buyurun?”

“Kasım Aga’yı görecektim.”

“Kasım Amca uğramıyor artık. Kahvehaneyi Sinan Abi’ye devretti.”

“Peki, o ne zaman gelir?”

“Çok uzun ayrılmaz buradan. Bir, bilemedin iki saat içerisinde dönecektir… Bekleyebilirsiniz isterseniz. Bir çay vereyim size.”

“Yukarıda beklememin bir sakıncası olur mu? Ağır müşterilerine orada kahve ikram ederdi Aga Kasım. Beni de ağırdan sayarsan…”

“Ne demek. Onun dostu, bizim de dostumuzdur. Buyurun. Ben de kahve yapabilirim size.”

“Yukarıdaki ocaktan ama.”

Güldü Bahtiyar. “Tamam, tamam. Kasım Amca’nın ocağından.”

Bahtiyar, masaları göz ucuyla kontrol etti ve Çello önde, o arkada, üst kata çıktılar. Bahtiyar, Çello’ya yer gösterdi. “Divana oturun. Rahattır. Beş dakikaya kahvenizi hazırlarım.” Ocağa yöneldi. “Nasıl olsun?”

“Orta.”

“Orta. Tamam.”

Bahtiyar, kırk yıldır o ocağa aşinaymış gibi kahve hazırlamaya girişti. Çello, divana iyice yerleşti o sıra. Konuşurlarken, Bahtiyar’ın görmediği konumunda, usulca tabancasını çıkarıp, ustaca ve çabuk, susturucuyu taktı. Ciddileşti birden. “Kasım Aga’nın öksüzlerinden misin sen?”

“Kasım Amca’nın çocukları da mı var?” diye sordu Bahtiyar, işiyle ilgilenirken. “Ama Kasım Amca hayatta. Nasıl öksüz olabilirler ki?”

“İlla kendi çocuğu olmak zorunda mı? Himayesine almıştır mesela.”

“Gerçekten bilmiyorum, amcacığım. Ama tüm hayatını bu mekânda geçiren bir adamın çoluk çocuğu olduğunu sanmıyorum.”

“Belki Sinan onlardan biridir, ha?”

“Geldiğinde sorarsınız. Ama dedim ya, Kasım Amca, yalnız biriydi. Hatta şimdi bile nerede olduğunu bilsem, gider eşlik ederim. Yalnızdı, ama insandı. O derece ki, yalnızlığına şaşardım.”

“İnsandır…”

Kahve, olmuştu. Bahtiyar, cezveyi ocaktan alıp, önceden kenara koyduğu fincana dikkatle boşalttı. Çello’ya kahvesini sunmak üzere döndüğünde, kendisine doğrultulmuş tabancayı gördü. Korkmuştu. Fincan elinden düştü, kırıldı. Bıyık altından güldü Çello. “Korkma aslanım, korkma.”

Bahtiyar, yerdeki kırıklara, dökülen kahveye baktı. Ürkmüş bakışlarını tekrar Çello’ya kaldırdı. “N… n…neden?” diye sordu, kekeleyerek.

Cebinden bir mendil çıkardı Çello, Bahtiyar’a uzattı. “Şu mendili al hele.” Bahtiyar, titreyerek uzanıp, mendili aldı. “Temizdir. Şimdi onu dürüp, ağzına tıkmanı istiyorum.” Bahtiyar bir mendile, bir Çello’ya baktı. Kıpkırmızı olmuştu yüzü. “Eee? Nerede kaldı nezaket, saygı? Ben yaşlı bir adamım ve sen yeğenimden ufak bir şey istemişim.”

“Neden?” diye sordu Bahtiyar, dehşet içinde mendili ağzına götürürken.

“Hah, tık ağzına.” Bahtiyar, denileni yaptı. Gözleri doluydu. Çello, cebinden bir koli bandı çıkarıp, dişiyle bir parça kopardı. Kalktı, Bahtiyar’ın ağzını bantladı. “Bizim gibi adamlar, yeğenim, mesajlarını kâğıtlara yazmazlar. Çünkü notlar tehlikelidir. Yanlış yorumlanan bir kelime, mesajı anlamsız kılabilir. Barışçıl bir not düşmanlığa, tehdit notu dostluğa yol açabilir.” Bahtiyar’ı divana oturttu. “Sen benim mesajım olacaksın. Çello, dersin sorana, Kasım dâhil, sekiz kişiyi arıyormuş.” Çello, geriledi ve silahını Bahtiyar’a doğrulttu. Bahtiyar’ın solukları sıklaşmış, gömleği tere batmıştı. Gözlerini kapadı.

***

Perşembe ve Ufuk, Ufuk’un arabasını boğaz kıyısına park etmiş, aracın içinden manzarayı seyretmekteydiler, Ufuk, şoför koltuğunda, Perşembe, yanında. Dışarıda hava rüzgarlı, serindi. Gezinen insanlar, kıyafetlerine daha bir sarınmışlardı. Ama soğuğa rağmen, dışarıda ekmek paralarının peşinde, dikilmekte direnen insanlar vardı. Bir kenarda şovlarını yapıp, müşteri toplamaya çalışan sokak çalgıcıları… Seyyar satıcılar, simitçiler… El işi takılar yapıp satan kadınlar… Martılar… Kimi de o soğuğa rağmen keyfinden ödün vermeyen insanlardı; sahil boyu itirazsız iklime, söyleşerek, sigaralarını tüttürerek, balık tutmaktaydılar. Kediler, balıkçıların ayaklarına sürtünüyordu. Zabıta, kenarda saat satmaya çalışan bir delikanlıyı kaldırdı. Otobüsüne yetişemedi pembeli bir kız, el etti ardından. Perşembe, bir şeyler söylemek için fırsat kollar gibi, kaçamak bakışlarla Ufuk’a baktı durdu bunlar olurken. Ama neden sonra, cesaretini topladı. “Ben, basit yaşayan bir adamım, Ufuk. Yani, hayatım o mekândan ibaret, biliyorsun. Sen hayatıma renk oldun. Değiştiriyorsun beni.”

Ufuk, kolunu koltuğun ardına atıp, Perşembe’ye döndü. “Değişmekte olduğuna emin misin? Tüm o vahşeti geride bıraktın yani. Bir daha eline almayacaksın silahı…”

“Söz verdim ya.” Başını önüne eğdi. “Bıraktım. Yeter ki… Yeter ki hayatımdan gitme. Hem… Konuşturma beni. Güzel sözler söyleyemem. Saçmalarım. Oysa sana anlatmak istediğim neler neler var. Hepsi dilimin ucunda, sıralarını bekler gibi.”

“İnsanlar her zaman güzel sözler söylemek zorunda değil, Sinan. Konuşmak zorunda da değil insanlar. Esas olan samimiyettir. Bu samimiyet bakışlara yansısın, yeter. Bana muhakkak bir şey anlatmak istiyorsan, seanslarda gördüğün şu rüyanın aslını anlat. O beni daha çok ilgilendiriyor şu an.”

Perşembe, denize baktı. Sonra elini kapıya attı. Kolu çekti, kapı açıldı. “Simit alayım şuradan, ister misin?” diye sordu, Ufuk’a bakmadan.

Ufuk, onun çıkmasını engelledi. “Az önce yedik. İçeri gir ve anlat bakalım. Kaçma.”

Perşembe, koltuğa yerleşerek, kapıyı örttü. Gözlerini yere yatırdı. “Fazla bir şey hatırlamıyorum. Babaannemin yüzünü hatırlamayışım gibi. Biliyorum, bir an hatırlasam, o rüya tamamlanacak. Yüzünü gösterecek bana… Bir köy evi. Uzak, çok uzak… Mutlu bir köy evi. Küçüğüm. Koşturuyorum oraya, buraya. Annem, babam, bir abim var. Kız kardeşim. Hayal meyal… Dedem var, babaannem… Babaannem hariç, hepsinin yüzü gözlerimin önünde…”

Perşembe’nin küçüklüğü, aynı o rüyasında gördüğü hali, kendinden iki yaş büyük ablasıyla oyun oynarken, ortaokul çağlarındaki abisi, bir köşede ders çalışıyordu. Nispeten zengin bir köy eviydi burası. Baba, dedeyle sohbet etmekte ve anne ve babaanne, yer sofrasını kurmaktaydılar. Babaanne, birden telaşlanıp, Perşembe’yi kucağına aldı. Kıza da uzandı, ama kız, kaçıp, yere, babasının bacaklarının arasına oturdu. Baba, kızın saçlarını okşadı. Dede, gülümsedi onlara. Abi, ders kitabından bir an başını kaldırıp, Perşembe’ye baktı. Anne, babaanneyi dinlemediği için kızını azarladı. Babaanne, kucağında küçük Perşembe ile çıktı odadan. Evin bodrumuna inen basamakları tüketti kadın. Kilere indiklerinde, çocuğu yere bıraktı. Eğilip, ona sıkıca sarıldı. İçerisi karanlıktı. Yukarıdan silah gürültüleri geliyordu. Gözleri kocaman açılan çocuğun kulaklarını elleriyle kapatıp, onu göğsüne bastırdı babaanne. Ardından sessizlik, uzaklaşan adımlar. Bütün sesler kesildiğinde, yukarıya çıktılar ağır ağır. Odaya döndüler, ürkek. İçeri girer girmez, yerlerinde kalakaldılar. Ailenin geri kalan fertleri, acımasızca öldürülmüştü. Erkekler, mücadeleye dahi fırsat bulamamıştı. Kadın, kızını korumaya çalışırken, onunla birlikte can vermişti.

Sessizleşmişti yine Perşembe. Gözleri, yerdeki paspastaydı. Ufuk, merakla dinliyor, gözünü bir an bile ondan ayırmıyordu. “Sonra, babaannem beni kaçırdı. O rüyadaki iki oda daireyi tuttu… Bir sabah uyandım ki, yedi ya da sekiz yaşındayım, ölüvermiş. Veda edemeden…” Derin bir nefes aldı Perşembe. “Birikmiş kira vardı. Ev sahibi için en kestirmesi daireyi boşaltmaktı. İçinde ne varsa sattıp, beni yetimhaneye verdiler. Uzun hikâye. Orada Aga Kasım buldu beni. Yanına aldı. Yetiştirdi.”

“Kiralık yaptı seni!”

Perşembe, kaşlarını çatarak, Ufuk’a döndü. “Babalık yaptı!” Bakışlarını cama çevirdi sonra. Bir martı geçti camının yakınından. Perşembe’nin yüzü yumuşadı, başı yine düştü. “Özür dilerim. Sesimi yükselttim sana… Biz başka bir hayat süremezdik, Ufuk. Öldürdüklerimizin hepsinin bunu hak ettiği öğretildi bize. Bir insan başka bir insanın ölmesini niye ister? Kötüdür o adam çünkü. Yok olması dünyanın iyiliğinedir! Biz yapmazsak, başkası yapacaktır.”

“İnsanın canını almanın bahanesi olur mu? Sen vermedin ki, sen alasın… Şimdi bilinçlenme, insan olma zamanı senin için.”

“Ben hayvan değilim hoş. İnsanım. İnsanım ki senin yanındayım. İnsanım ki bir zamanlar tetiği çekerken taş kesilen kalbim, seni gördüğünde eriyiveriyor. Keşke bir gün sen de beni sevsen. İşte o zaman yüzde yüz insan olurum! Dünyaları yıkar, dünyalar yaratırım!”

“Sana inanmak istiyorum, Sinan. Sözlüğünden silahın, öldürmenin silindiğini anladığım gün sana kalbimi açmak için önümde hiçbir engel kalmayacak.”

Gözleri birleşti. Perşembe, bakışlarını kaçırdı. Bir simitçi yanaştı cama. Perşembe, camı indirdi. “Sen ne dersen de. Ben acıktım.”

***

Cumartesi, evinde, çok başka bir diyardaydı Pazar’la. Birbirilerini yeni bulmuş gibiydiler. Bunca zaman için için yaşadıkları sevdalarına doyuyorlardı, mutlu bir yorgunluk eşliğinde. Pazar, yataktan doğrulup, Cumartesi’nin gömleğine uzandı. Onu sırtına geçirip, düğmelerini ilikleyerek, kalktı, camları gazete kâğıdıyla örtülmüş pencereye ilerledi. Cumartesi, ancak uyanıyordu. Pazar, gazete kâğıdının bir ucunu kaldırarak, dışarıya baktı. Sağanak başlamıştı yine. Aşağıda akan trafik, koşuşan insanlar… Cumartesi de kalktı. Usulca gelip, arkadan Pazar’a sarıldı. Saçlarını kokladı, dudaklarını boynuna gömdü. Sonra başını kaldırıp, o da dışarıya baktı. Pazar, şımarıkça, bir kedi gibi boynunu oynattı Cumartesi’nin nefesine. Döndü ve iki sevgilinin dudakları, tutkuyla kenetlendi. Pazar, kollarını Cumartesi’nin boynuna dolamış halde, biraz açılıp, onun yüzüne baktı sevgiyle. “Bu evdeki kaçıncı günümüz?”

“Gecem, gündüzüm birbirine karıştı. Hepsi sen oldun… Böyle gitsin. Bitmesin.”

“Bitmesin de, beni de ablamlar merak ederler. Bugün oraya gidelim. Hem onunla tanışırsın, hem de özlediğin bir arkadaşını görürsün.”

“Arkadaşımı mı?”

“Cuma Abi’yi.”

Neşelenmişti Cumartesi. “Gidelim tabi.”

Birbirlerine bakarken gözleri parlıyordu. Dudakları yeniden birleşti.

***

Elçin Beg, depoda bir tabureye çökmüş, dalmış gitmişti. O beyefendi görünüşün yerini, bir berduş tavrı almıştı. Sakalı birkaç günlük, üstündeki takım, buruşuk, kirliydi. Her zaman taralı saçları, dağılmıştı. Önünde, yerde yarısı tüketilmiş şarap şişesi… Kasım’ın depoya girişini fark etmedi bile. “Nasılsın, Kibar Elçin?” diye seslendi Kasım, Elçin Beg’in arkasından.

Elçin Beg, şöyle bir baktı Kasım’a ve sonra başını tekrar yerçekimine bıraktı. “Ooo, Aga Kasım gelmiş! Buyur, şuralarda bir tabure daha olacak. Onu bul, otur.” Şişeye uzandı. “Eşlik etmek ister misin?”

Kasım, sağına, soluna bakındı, tabureyi gördü. Onu aldı altına, Elçin Beg’in karşısına yerleşti. “Yok. O sana anca yeter.” Gözlerini Elçin Beg’e dikti. “İyisin, Elçin Beg. Ayaktasın.”

Elçin Beg’in gözleri yerdeydi, eline aldığı şişeyi dudağına götürüp, götürmemekte kararsız. “Ya. Adamın işini beceremedi!”

“Görüyorum.”

Elçin Beg, usulca doğruldu. Yorgun gözlerini iyice kısarak baktı Kasım’ın yüzüne. “İnsanlık kırıntısı kalmadı sende, değil mi? Kızımı salmak zorundaydın üzerime. Öz kızımı…”

“Görev başkasınındı. O kendi istedi… Düşündüm de,” Elçin Beg’in şişesine uzandı, “sen daha fazla içmesen iyi olacak.”

Şişeyi birden kendine çekti Elçin Beg; şarabın bir kısmı üzerine döküldü. “Vermem!” Şişeyi dudağına götürdü. “Hem dediğin gibi, anca bana yeter.” Şişeyi dikti kafaya, dibini buldu. Ters çevirdi, damla kalmadığını gördü. “Bitti.” Şişeyi bir kenara fırlattı. Bir parçası kırılan şişe, zeminde yuvarlandı.

Cam kırıklarına döndü Kasım. “Hayırlısı oldu.”

Elçin Beg’in gözleri, kinle Kasım’a bakarken, bir anda düştü. “Ne hale soktun kızımı, Kasım? O benim Şirin’imdi… Bebeğimdi. Ben, yıllarca onun hayaliyle yaşadım. Bunca tehlikeyi göze alıp geriye dönmem, tek onu bulmak içindi.”

“Bizde sipariş geri çevrilmez, bilirsin.”

“Ben bir siparişim, öyle ya. Dilber de mi bir siparişti? Söyle,” dedi Elçin Beg, başını sallayarak.

“Kadın öldürmem. O kendini öldürdü. Kabullenmek istememen senin meselen.”

“Buna sebep olan kimdi, Kasım? Henüz yirmi yaşındaydı! Onu, kızımı benden aldınız!”

“Orada dur. Kızını beş dakikalığına da olsa sana gösterdim.”

“Bir sürü kız çocuğunun içinde. Budur, demeden! Şimdi bu zevki neden elimden aldın? Söyle!”

Kasım, bunalmıştı. Kalkıp, camekâna doğru ilerledi. “Dedim ya. Planlı değildi. Kendisi istedi siparişi, bilmeden.”

“Hıh. Bilmedenmiş!” Başı yeniden önüne düştü. “Dilber’in mezarı nerede, Kasım? Onun başında dua etme mutluluğunu da mı esirgeyeceksiniz benden?”

Kasım, ne diyeceğini bilememenin öfkesiyle döndü Elçin Beg’e. “Bilmiyorum, Allah’ın cezası, bilmiyorum! Çek git bu memleketten. İnine dön! Geldin ve bütün düzeni darmadağın ettin!”

Elçin Beg, doğruldu ve kendinden geçmiş bir halde, dizlerinin üzerine çöktü, başını iyice eğdi. “Çek, vur o zaman beni! Kızım yokken, eşim yokken bana ne kaldı ölmekten başka?”

“Saçmalama, Elçin Beg. Ayağa kalk!”

“Niye? Sipariş edilmedim mi sana? Ha adamın vurmuş beni, ha sen!” Başını kaldırdı. Göz gözeydiler. “Amaç, görevi yerine getirmek değil mi? Vur beni! Yüzüme bakarak ateş edemezsin belki!” Dizleri üzerinde sırtını döndü ona. “Al işte, bakmıyorum sana! Vur!” Dayanamamıştı. İyice dolmuştu. Gözlerini sımsıkı yumup, hıçkırarak ağlamaya başladı. “Vur, öldür beni şimdi! Yoksa ben seni öldüreceğim! Etlerini lime lime edip, köpeklere atacağım! Mezarın olmayacak! Leşine tüküreceğim!” Ağlayarak, olduğu yerde sallanmaya başladı. Bir elini yumruk yapıp yere çaldı. Bir süre sonra sakinleşti, hıçkırıkları dinmeye yüz tuttu. Yere vurduğu elini kaldırdı, baktı. Kanıyordu. Sessizliği fark etti sonra. Başını çevirdi. Depoda yalnızdı.

***

roman 46. fasikül

Aynı saatlerde Elçin Beg’in kızı, Cumartesi’nin olmuştu artık. Yataktaydılar. Pazar, başı Cumartesi’nin göğsünde, hülyalı, dalgın, onun omzundaki eski bir yarayı sevdi. Cumartesi, bir eli Pazar’ın saçında gezinirken, gözleri tavanda bir noktada sabit, düşüncelere dalmış gitmişti. Bir ara bir şey hatırlamış gibi, Pazar’ı rahatsız etmek istemeden, usulca hareketlendi. Kolunu yataktan aşağıya saldı ve yere bıraktığı kolyeyi buldu. Onu eline alıp, Pazar’ın gözü hizasına kaldırdı. “Azeri, bunu sana vermemi istedi…” Pazar, kolyeye baktı. Karmaşık bir ifade gezindi yüzünde. Bakışlarını kolyeden aldı hemen. “Takmayacak mısın?” diye sordu Cumartesi.

“Onu takarsam, adamın dediği her şeyi kabul etmiş olurum.”

“Yalan söylediğini mi düşünüyorsun?”

“Can pazarında insan her yalanı söyleyebilir. Aga Kasım’a soracağım. Öz babamı vurmaya göndermedi ya beni!”

“Demek, adamın eşinin bu kolye… Belki de annenin?”

“Öyle bir şey yok!” Kaşlarını çattı Pazar. Sırtını dönüp doğruldu ve kendi kendine söylenerek, yatağın kenarına oturdu. “Yıllarca boynunda karı kolyesiyle gezmiş ibne…”

Cumartesi, hayranlıkla Pazar’ın sırtına baktı. Doğruldu, kolunu omzundan geçirip, kolyeyi onun boynuna tuttu. Karşı aynada görüntüsüne baktı Pazar’ın. “Yakıştı ama. Farz et ki benim hediyem. Yine de takmaz mısın?”

Kolyeyi boynundan aldı Pazar. Kolyeyi yatağın üstüne atarak, hışımla kalktı yataktan.

***

Tuncay, tıraş olmuş, rahatlamış halde, bodrum kat tuvaletinden çıktı. Polisin takımı üstüne uymuştu. Bir tuvalet kâğıdı parçasıyla usturasını kuruladı. Kâğıdı yere atıp, cebine koymak üzere usturayı katladı. Kadir, çamaşırlarıyla, Emrah ve Hayri, takım elbiseleriyle onu beklemekteydiler. Tuncay, ceketin cebine koyarken, Emrah, gözlerini Tuncay’ınkilerden ayırmadan uzanıp usturayı aldı,  kendi cebine koydu. Tuncay, elbisesini aldığı polis Kadir’le göz göze geldiler. Sırıttı Tuncay. “Sağ olasın. Cuk diye oturdu vallahi.” Emrah’ın işaretiyle, Kadir, bir odaya girdi, kapıyı kapattı. Tuncay, Emrah’a döndü. “Elimdeki tek silahı aldın, komiser. Seyfi’nin beni de öldürmeye kalkabileceğini düşünmüyor olmalısın. Katlime süslenmiş olmayayım?”

“Ne yalan söyleyeyim, ölmen umurumda değil, Tuncay Tuncay,” dedi Emrah. “Ama müdürüm senin daha işe yarayacağını düşünüyor.”

İkisi ve arkalarında Hayri, koridorda ilerlemeye başladılar. Tuncay, başını sallayarak, güldü. “Sağ olsun, müdürüm beni her seferinde kollamıştır.”

“Kendini eski görkemli günlerinde görme. Çalışma binana dahi girmen yasak. Seni başlarından atmışlar. Bir çöp, bir faresin. Tepeden baktığın yığınla insanın seviyesine, hatta altına indin şimdi. Öyle iyiydi, değil mi? Kızlar, içki, arabalar.”

“Sen böyle şeylerle kafanı yorma, komiser. İnsanlar ancak ütopyalarda eşitlenir. Eşitlik ve özgürlük, dünyadaki en komik ikilidir. Geri zekâlılar bu ikisini bir araya getirmeye çalışırlar. Oysa bu kardeşler doğuştan düşmanlardır!”

“Şimdi de felsefeci oldun, öyle mi? Seni haftalardır izliyoruz. Ne bok olduğunu görmedik mi?”

“Gördün de neyin sorgusunu yapıyorsun?” Sesini yükseltti Tuncay. “Belgeni koy, at içeri be adam!” Tonu azalttı sonra. “İzlersiniz. Anca izlersiniz. Öyle seyredip, konuşursunuz. Sana bir şey söyleyeyim mi? Bu dünyada iki tip insan var: Yaşayanlar ve yaşayanları seyredip eleştirenler!” Durdu, Emrah’a döndü, elini açtı. “Bana bir silah ver, komiser. En azından usturamı ver.”

Başını iki yana salladı Emrah. “Sıkıldım senden, Tuncay. Bu işin sonunda seni ve diğer namussuzları içeriye atmak tek hedefim! Hem, telaşlanma. Biz de etraftayız ve sana hiçbir şey olmayacak.”

Yukarıda, patron odasında, gerginlik hakimdi. Kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Battal, pencerede, burnundan soluyarak dışarıyı seyrediyordu. Cemil ve Cumhur, aralarında perişan halde dikilen Pazartesi ile birlikte, odanın ortasında, ayaktaydılar. Turgut ve Ali, tedirgin, süklüm püklüm oturuyorlardı yerlerinde. Cemil, Cumhur’a dönerek sessizliği bozdu:

“Yürü, Cumhur. Biz de inelim bodruma. Bizsiz eğlence olur mu?”

“Gidelim vallahi, komiserim.”

Battal, hiddetle Cemil’e döndü. “Bu psikopatı burada mı bırakıyorsun?” dedi, Pazartesi’yi göstererek.

Cemil, bıyık altından güldü. “Müdürüm var odada nasılsa demiştim!”

Emniyet müdürü, oturduğu yerden, tepkiyle baktı ona. Cemil, Timur’a gidip, kemerindeki kelepçeyi aldı. Geldi, Pazartesi’yi kolunu tutarak, kalorifer peteğine yönlendirip, yere oturttu. Kelepçenin bir gözünü onun bileğine, diğerini peteğin borusuna taktı. Geriye çekilip, baktı. “Oldu sanırım. Hadi Cumhur!”

Cemil ve Cumhur, Battal’ın alev saçan bakışlarına aldırmadan, süratle odadan çıktılar. Timur da bir kapıya, bir Battal’a baktı. Sonra, o da koşturarak kapıya gidip, dışarıya çıktı. Cemil ve Cumhur asansöre vardıklarında, Cumhur, Timur’un da geldiğini fark etmişti. Cemil’in omzuna vurdu. Cemil, dönünce güvenlikçiyi görüp, seslendi ona:

“Gel kardeş, gel! Sen niye geri kalacaksın ki?”

***

Patron odasında, Turgut ile Ali’nin oturtuldukları koltuk, Pazartesi’nin bağlandığı peteğin hemen yanındaydı. Battal, sırtı dönük halde gerisini masasına dayamış, gözlerinde kararsız bir öfke, bıyığını çekiştirerek, pencereden geceyi seyretmekteydi. Salih, endişeyle patronuna bakıyor, Nihat ise son derece rahat, bacak bacak üstüne atmış, film seyreder gibi, önünde akanı izliyordu. Ceketini üzerinden atmış, kravatını çıkarıp, gömlek kollarını sıvamış emniyet müdürü, Pazartesi’yi dövmekten ter içinde kalmıştı. Yerde, kaşı açılmış, ağzının kenarında kan, bir gözü zor aralanan Pazartesi, yine de oturduğu yerde dik durmaya çalışıyordu. Müdürün okkalı tokadı, Pazartesi’nin kanını Turgut’un ceketine sıçrattı. Zaten yanındaki Ali gibi her şeyi endişeyle takip eden Turgut, iğrenerek kanı silmeye çalıştı. Pazartesi, düşen başını sallanarak kaldırıp, müdüre değil, ama diğerlerine baktı. “Yalnızdım. Kasayı açan da, dosyaları alan da benim…”

“Ne yapacaktın onları?” diye sordu müdür, kaşlarını iyice karartarak.

Pazartesi, cevap vermedi ona. Bakışlarını sırtı dönük duran Battal’a çevirdi. “Battal sen olmalısın.” Battal, bıyığıyla oynamayı bırakıp, omzunun üstünden Pazartesi’ye baktı. Pazartesi, bakışlarını diğerlerinin üzerinde gezdirdi. “Zeynel, yok.”

Emniyet müdürü, Pazartesi’ye bir tokat daha indirdi. “Sorularıma yanıt ver!”

Pazartesi, patlayan gözünü zorlukla araladı. “Asker, polis, kadın ve çocuk öldürmüyoruz… Dolayısıyla, muhatabım değilsin.”

Binanın bodrum katında fırtına öncesi sessizlik vardı. Tuncay, tıraşlı hali ve üzerinde polisin takım elbisesiyle, insana benzemişti. Kapısının önüne dosya sandığı dayalı halde açık duran kasa odasından çıktı. Eliyle çenesini ovarak, sakalını kontrol etti. Odaya, karşıda kapağı açık kasaya baktı sessizce gülerek. Döndü ve ağır adımlarla koridorda ilerledi. Cemil, Cumhur ve Timur, iki kapı ilerdeki odadaydılar. Tuncay o odanın kapısının önünden geçerken, Cemil, kısık gözleriyle ona bakıp, hafifçe başını eğdi. Tuncay da onu selamladı ve başını çevirip, yoluna devam etti. Asansörün mekanik gürültüsü, koridorda yankılandı. Cemil, odanın kapısını örttü. Koridorda Tuncay, yalnızdı. Tam asansörün karşısına gelip, durdu. Kapı açıldı. İçeride Seyfettin ve adamı vardı. Seyfettin ve Tuncay, göz göze geldiler. Adamlar, asansörden çıktılar. Seyfettin, bir adım öne çıktı. Tuncay’la karşı karşıyaydılar şimdi.

“Tuncay’ım,” dedi Seyfettin. “Yollarımız ayrıldı diye üzülüyordum ben de. Kaderde yine birlikte çalışmak varmış.”

“Öyleymiş be abim.”

Birbirlerini tarttılar. Tuncay, Seyfettin’in omuzu üzerinden arkadaki adama baktı, sırıttı. “Bak, bak. Ayı Rüstem’i de takmışsın peşine. Bu nasıl kardeşlik? Yoksa benden mi korktun?”

“Seni göresi varmış. İlla beni de götür abi, dedi.”

“Allah razı olsun!”

Seyfettin, ciddileşti. “Peşrevi geçelim, Tuncay! Emaneti alıp, gideceğim. Burada sabahlamaya niyetim yok!”

“Ne acele ediyorsun, Seyfi’m? Üç günlük dünya, bir daha gül yüzünü göremem belki… Tüm hafta sonu kayıpmışsın. Sana ulaşamamaktan dertli herkes.”

“Ulaşılmazdım da sen nasıl ulaştın?”

“Tüyoyu alınca,” Başıyla Rüstem’i işaret etti. “bu ayı yelkenleri suya indirdi. Yoksa telefonu sana vereceği yoktu!”

“Sen de ortalarda yokmuşsun tüm bir hafta sonu?”

Ellerini iki yana açtı Tuncay. “Malum!” Güldü. “Seyfi, gülmece ustası çoktur, ama tarih kadar büyüğü yoktur. Seni ve beni aynı gün aynı kasanın peşine düşürdü!”

“Kusursuz değiliz hoş. Ne sen, ne ben!”

“Kendi adına konuş. Ben kendimi bilirim. Başkalarının düşündüğü beni ilgilendirmez.”

Tuncay, dönüp, Seyfettin’in koluna girdi. Onlar önde, Rüstem arkada, ilerlediler. Meşrubat makinesinin yanından geçerlerken, Tuncay, yeniden doldurulmuş içeceklere baktı ve kendi kendine, acı acı gülümsedi.

“Tuncay,” dedi Seyfettin. “sıradaki baronun sen olacağını düşünüyorduk hep.”

“Nasip değilmiş. Ne yapalım, Allah Battal’a hayırlı, uğurlu etsin.”

“Yok, yok. Yakışırı sendin.”

“Bırak bunları, Seyfi. Hadi benim kasanın peşine düşmemin bir mantığı var. Senin derdin ne? İşin devam ediyor, para akışı sürüyorken…”

“Para için mi yaptığımı sanıyorsun?”

Kasa odasının kapısındaydılar. Tuncay, içeri girdi. Emrah ve Hayri, dosya sandığının tuttuğu kapının arkasında gizleniyorlardı. Tuncay, yan gözle onlara baktı. Emrah’ın silahı elindeydi. Tuncay, odanın ortasına doğru iki adım attı. Seyfi ve Rüstem, koridordaydılar. O pozisyonda sandık, ikili ile Tuncay’ın ortasındaydı. “O yüzden mi öldürdün o zavallıyı?” diye sordu Tuncay, sırtı onlara dönük.

Bir altıpatlar horozu işitti Tuncay, döndü. Seyfettin’in elinde ona doğrultulmuş bir tabanca vardı. Tuncay, tabancanın topunda tek kurşun olduğunu gördü. Rüstem, koca bir bıçak çekip, atıldı. “O değil, ben öldürdüm!” Seyfettin, gözünü Tuncay’dan ayırmadan, boştaki eliyle Rüstem’i durdurdu. “Abi, ne konuşturuyorsun bu serseriyi? Bırak bunu da doğrayayım!” diye saydırdı Rüstem.

“Rüstem, geri dur! Geri dur dedim!” Rüstem, bıçağını indirip, gözü Tuncay’ın üzerinde, geriledi. “Tuncay’ım. Sen de ellerini kaldır ve gerile bakayım,” dedi Seyfettin.

Elleri havada, kasaya doğru geri geri, iki adım attı Tuncay. “Tek kurşunla adam yıkacağına güveniyorsun demek. Diğerlerini kime harcadın?”

“Kime olacak, senin sefil kanının ardına düşmesi muhtemel serserilere!”

“Kemal, Mustafa, hatta tıfıl takımı senin gibi tabansıza pabuç bırakmazlar. Boşa sallamışsındır belki. Sizin gücünüz anca emekliliğini doldurma derdinde güvenlikçilere yeter,” dedi Tuncay.

“Hırs yaptı akıldan geri. Rüstem parayı almaya gelince, pay istemiş, tehdide kalkmış sürüngen. Bizimki, ayı soyundan, malum. Sabrı bir yere kadar.” Yan gözle Rüstem’e baktı. “Bir de parayı ala da öyle halledeydi adamı!”

“Hata yapmanın güzelliği, tekrar yaptığında o hatayı tanımandır, Seyfi. Güvenip de seni çağırmak benim hatam. İttifak kurabileceğimizi düşündüm. Tekrarı olmaz. Sen, cinayetle hatanı tekrarlamak üzeresin.”

“Seni vuracağımı zannediyorsun, değil mi?” dedi Seyfettin, sırıtarak. “Korktun.”

“Vallahi, korku, önyargı ve zalimliğin asıl kaynağıdır. İkisi de sende var, çok şükür. Biz korkma evresini ana karnında atlatmışız.”

Suratı değişti birden Seyfettin’in. “Konuşma lan! Seni piç! Sen ana ne bildin, baba ne bildin?”

“Senin gibi aynı, değil mi? Zeynel Bey’in sekreteri Ayla Hanım’ın kimden peydahladığı meçhul, asla nüfusa geçmeyen piç sen değil misin? Seni boşuna şirkette tutmadılar!”

Seyfettin, deliye dönmüştü. Öfkeli gözlerini Tuncay’dan ayırmadan tetiğe basacakken, Tuncay, kendini yana attı. O esnada heyecanlanan Hayri, kapının ardından fırladı. Onu görünce panikleyen Seyfettin, tetiğe bastı. Kolunu tutarak, çöktü Hayri. Seyfettin ve Rüstem, telaşla kaçmaya başladılar. Silah sesini duyan Cemil, Cumhur, Timur ve yarı çıplak haldeki Kadir, ellerinde silahlarıyla koridora fırladılar. Yolları onlar tarafından kesilen Seyfettin ve Rüstem, diğer tarafa yöneldiler. Emrah ve Tuncay, yere yıkılan polisin başına çöktüler. Tuncay, polisin önemli bir şeyi olmadığını anlamıştı, Emrah ise arkadaşının vurulmasının şokunda, koridora fırladı. “Polis vuruldu! Polis vuruldu!”

Tekaşla onun ardına düştü Tuncay. “Silahı boş!”

Yangın merdiveni güvenlik kapısına ulaşan Seyfettin ve Rüstem, heyecandan kapıyı açamadılar. Beş el silah sesi yankılandı koridorda. Vurulan ikili yere yığılmış, orada can vermişti. Onları vuran Timur, gözleri dehşetle açılmış, silahı ateşleyen eli havada, bir heykel gibi yerinde kalakalmıştı. İlk şaşkınlığı yenen diğerleri, ölülerin başına toplandılar. En son yetişen Tuncay, onları yararak gelip, yerdekilere baktı. Emrah da öne çıktı ve çöküp, yerdekilerin nabızlarını kontrol etti. Başını sallayarak, diğerlerine adamların öldüğünü ifade etti. Tuncay, Seyfettin’e baktı son bir kez. “Parayı al ve git be adam…”

***

Bodrum kat koridoru yeniden sükunete kavuşmuştu. Güvenlikçi Timur, hala şoktaydı. Cemil, onu Cumhur’a teslim etti. “Arkadaşı yukarı çıkar, Cumhur. Öbür adamı da çöz, getir.”

Cumhur, adama dayanak oldu, birlikte asansöre gittiler. Koridorda Cemil, Hayri ve kıyafetlerini geri almış olan polis Kadir haricinde kimse yoktu. Geriye dönen Cemil, diğer iki memura baktı. Adamlar, bitkindi.

Emniyet müdürü de bodruma inmişti. Emrah’la birlikte, Tuncay’ın sorgulandığı odadaydılar. İkisi de aynı sorgu masasının başında, ayaktaydı. Müdür, ceketini ve paltosunu giyinmişti. “Vallahi, hamlamışım Emrah,” dedi. “Adam, kötü yordu beni. Bir beş sene önce elime düşecekti ki, bak bakalım bu sopadan sağ mı çıkıyordu!”

“Müdürüm.  Salacak mıyız şimdi bunları?”

“Öyle görünüyor. Ortada bir şikâyetçi de olmadığına göre! Ha, bu demek değil ki peşlerini bırakacağız. Operasyon kaldığı yerden aynen sürüyor! Hadi, çıkalım artık.”

Birlikte koridora çıktılar.

“Raporum sabah masanızda olacak, müdürüm,” dedi Emrah.

El sıkıştılar. Asansöre giderken, müdür, döndü ve ileride dikilen Cemil’e sertçe bakıp, asansöre bindi. Emrah, tersi yöne, Cemil’e doğru devam etti. Hayri, Emrah’ın yanına geldi. “Komiserim. Cumhur Komiser, diğer adamı getirdi.”

Emrah, başını sallamakla yetindi. Cemil’in yanına varıca durup, ona döndü. Cebinden buruşuk bir kâğıt parçası çıkarıp, ona uzattı. “Al sana uğraşacak bir muamma.”

Kağıdı aldı Cemil. “Ne ki bu?”

“Kasanın şifresi. Bu kombinasyonun bir manası olabilir… Heveslenme hemen. Olmayabilir de!” Hayri’ye döndü. “Panonun oraya git.”

Hayri, elektrik panosuna yönelirken, Emrah da Cumhur’un Pazartesi’yi tuttuğu köşeye gitti. Cemil, kafasında kâğıttaki kombinasyonla boğuşmaktaydı. Pazartesi, tutulduğu köşede, eline aldığı bir kibrit kutusuyla oynuyordu. Cumhur, hemen onun yanında, onu kollamaktaydı.

“O kutuyu nereden buldun?” diye sordu Emrah, Pazartesi’ye.

“Yukarıdaki masadan.”

Emrah, Cumhur’a baktı. Sonra buyurgan bir tavırla Pazartesi’ye döndü. “Benimle gel!”

Cumhur, Pazartesi’nin kalkmasına yardım etti. Pazartesi, yorgun adımlarla Emrah’ın önüne düştü. Üstündeki bekçi kıyafeti kirlenmişti. Kasa dairesinin yanından geçerlerken, Emrah, önünde ilerleyen Pazartesi’nin kolunu yakaladı ve onu kasa dairesinin kapısının önüne çekti. Parmağını şaklatarak, panonun oradaki Hayri’ye işaret verdi. Adam, panoyu açtı ve kolu indirdi. Mekanik gürültüsüyle açıldı kapı. Tuncay, içeride yerde, başı ellerinin arasında, iç çamaşırıyla oturmaktaydı. Emrah, imalı imalı Pazartesi’ye baktı. “Birbirinize anlatacağınız çok şey olmalı!”

Tuncay, yorgun başını ellerinden kaldırıp, Pazartesi’ye baktı oturduğu yerden. Sonra pozisyonuna geri döndü.

“Bu da kim?” diye sordu Pazartesi.

“Hafta sonu beraberce eğlendiğin adam!”

Pazartesi, ikisine baktı ve bir şey demeden ayrıldı. Emrah, ciddileşerek Tuncay’a bağırdı:

“Ayağa kalk!”

Tuncay, isteksizce doğruldu. Dirsekleriyle dizlerinden kuvvet alarak kalktı, Emrah’a döndü. “Bir yerlere parmak izi bırakmamı beklediniz,” dedi sırıtarak, ellerini iki yana açtı. “Ama bırakmadım!”

Emrah, içeri girip, Tuncay’ın önüne geldi. Yumuşattı sesinin tonunu. “Sana böyle bir oyun oynayacağımı düşünmüyorsun ya?”

“Hiç düşünür müyüm?”

Emrah, öfkesine mani olamadı. Kapıya gelmiş olan Hayri’ye seslendi:

“Al şunu!” Koridora çıktı.

Pazartesi, Cumhur’un yanında beklediği köşeye dönmüştü. Yalnız ve dalgındı. Emrah, geldi, tam karşısında durdu. Pazartesi’nin gözlerinin içine baktı. “Bırakılıyorsunuz. Artık burada bu işte birlikte olduğunuzu söylemenin hiçbir zararı yok, delikanlı. Hadi.”

“Onun işini zorlaştırmak için mi?”

“Gerçeğe ulaşmak için.”

Pazartesi, cebinden kibrit kutusunu çıkardı, onunla oynamaya başladı. “Gerçek, benim yalnız olduğum.”

Emrah, çaresiz, öfkeli bakışlarını ondan alamadı. Cemil, önlerine düşmüş, koridor boyunca Tuncay ve onu aralarına almış Hayri ve Cumhur’la ilerledi. Tuncay, iç çamaşırlarıyla düştüğü komik duruma rağmen, kendinden emin tavırlar içinde, sürekli sırıtıyordu. Hayri, bir sigara yakmak istedi. Sigarayı dudağına götürürken, Tuncay’a kaptırdı. Tuncay, ateş arandı, ama etrafındakiler oralı olmadılar. Ekip, Pazartesi ile Emrah’ın arasından geçerken, Pazartesi, kutudan çıkardığı kibriti yakıp, Tuncay’a uzattı. Tuncay, kibritin alevini avuçlarıyla koruyarak, sigarasını yaktı. O esnada birbirlerine bakmadılar. Emrah’ın gözü, ikisinin üstündeydi. Sigarasını yakan Tuncay, hiçbir şey olmamış gibi, yine üçlünün ortasında ilerlemeye devam etti. Pazartesi, Tuncay ve koridorun ilerisindeki polis, Kadir kalmıştı sadece koridorda. Kibrit, hala yanıyordu. Pazartesi, sönünceye kadar alevi seyretti.

roman 45. fasikül

Battal’ın holdingdeki patron odasının konukları artmıştı. Odanın rahatlık ve lüksüne tezat, bütün yüzler asıktı. Battal, patron koltuğunda, sessiz ve öfkeli oturuyordu. Emniyet Müdürü ve Emrah, o masanın önündeki geniş koltuklara karşılıklı kurulmuşken, Nihat, Battal’ın karşısına düşen ikili koltuğu ortalamıştı. Dördünün en sakini Nihat’tı. Emrah, düşünceli düşünceli, önündeki sehpaya baktı. Müdür, bir kalemi, bir tik gibi, parmakları arasında çeviriyordu. O gecenin hayatının en uzun gecesi olduğunu düşünüyordu Battal. Gözleri öyle kararmıştı ki, mağaralarının dibinde adeta yok olmuştular. O derindeki gözleriyle emniyet müdürüne baktı. “Param bulunduğuna göre hala bu bekleyiş niye? Suçlu da elinizde. Alın götürün Tuncay’ı, bu iş bitsin. Evlerimize dönüp mışıl mışıl uyuyalım!”

“Ortada bir cinayet var ve…” Emrah’a baktı müdür. “Emrah Komiserim, suçlunun başkası olduğunu düşünüyor.”

Emrah, bakışlar üzerine yönelince, toparlanmaya çalıştı. “En azından cinayet işinde, Tuncay’ın rolü olmadığını düşünüyorum, müdürüm…”

“İyi ya. Param burada. Soygundan dolayı da ben affettim onu. Yeter ki bir an önce siktir olup gitsin binamdan!” dedi Battal, bezgin.

“Bu durum, onun suç işlediği gerçeğini değiştirmiyor,” dedi Emrah. “Lakin kasayı açanın o olduğuna dair elimizde delil yok.”

Müdür, şaşırmıştı. “Nasıl yani?”

“Yani müdürüm, kasada, hatta tüm koridorda tek bir parmak izi yok. Cinayete gelince, benim çözümlemem: Başka kişi ya da kişiler, öldürülen güvenlikçiyle işbirliğine girerek, kasayı soymaya karar verdiler. Güvenlikçi, gerekliydi, çünkü şifreyi biliyordu ve onlara zaman kazandıracaktı.”

“O miktarda parayı, dikkat çekmeden dışarı çıkaramazdılar. Bu nedenle dosya sandığına koydular,” dedi Nihat, geriden.

“Aynen öyle. O sandığı güvenlikçi yukarıya çıkaracak ve olay dikkat çekmeyecekti. Sonra, muhtemelen tartıştılar. Güvenlikçi arkadaşımız biraz fazla pay istemiş ve işi bozmakla tehdit etmiş olabilir diğerlerini. Adamı bıçakladılar ve korkup, parayı almadan, arkalarına bile bakmadan kaçtılar… Bu işi ancak bu paradan haberdar olan biri planlayabilir,” deyip, Battal’a döndü Emrah. “Bildiğiniz biri, Battal Bey.”

“Aklınıza gelen, şüphelendiğiniz biri var mı?” diye sordu emniyet müdürü.

Battal, bıyığını çekiştiridi. Kafası karışmıştı. Nihat, onu kendine getirdi. “Seyfettin Ürgüplü.” Başlar ona döndü. “Benimki sadece bir tahmin tabi.”

Battal, güldü. “İki milyon, Seyfi’nin aylık ev masrafı yahu. Bu parayı oturduğu yerden her türlü kazanıyor zaten adam?”

“Sen ne dersen de. Para sadece bir araç olabilir. Yara vermek değil mi amaç? Büyük bir gemiyi batırmaya küçük bir delik yeter…”

“Benim bu olayı çözmek için bir fikrim var,” dedi Emrah komiser. “Kasayı soyanın sizin tahmininizdeki gibi Seyfettin Bey olup olmadığını bilmiyorum. Ama bir kumar oynayıp, durumun aslını öğrenebiliriz.” Kalktı, bir müddet düşündü. “Müdürüm, eğer onay verirseniz, Tuncay’a Seyfettin Bey’i aratalım. Tuncay, güvenlikçiyi ölmeden önce bulduğunu ve paranın kendisinde olduğunu söylesin. Onu buraya çağırsın. Gerekirse tehdit etsin. Adamın geleceğinden eminim. Tabi eğer oysa.”

Müdür, çıkıştı ona:

“Saçmalama Emrah! Bu nasıl bir yaklaşım?”

Battal, elini uzatarak, onu susturdu. “Hayır, müdür bey. Bence çok iyi çözüm.  Bu oyun, en azından şüphemizin sağlamasını yaptırır bize. Hem, bu iş ne kadar süratli çözülecekse öyle çözülsün. Uzamasını istemiyorum.”

“Bir de elimizden kaçan şu adam,” diye devam etti Emrah. “Cemil, onun Kasım’ın bir adamı olduğunu düşünüyor. Onu bir ihtimal bulacağımız yer de Kasım’ın kahvehanesi.”

Emniyet müdürü, bakışlarını onun yüzüne dikti. “Ya ne duruyorsunuz?”

O esnada Cemil, gülümseyerek içeriye girdi. Arkasında perişan kılığı ve bileğinde kelepçeyle, Tuncay duruyordu. “Telaş etmeyin,” dedi Cemil. “Cumhur’u oraya gönderdim bile!”

Tuncay’ı görünce, Battal’ın kanı beynine sıçramıştı. “Bu ekmeksizi ne diye karşıma getiriyorsun Cemil? Elimde kalacağını bilmiyor musun?”

Emrah, ortamı yatıştırmaya çalıştı:

“Battal Bey. Sakin olun lütfen. Şu anda ona ihtiyacımız var.”

Tuncay, yorgun, ama rahattı. “Battalcığım, ayran içtik, ayrı düştük! Hem ben misafirim. Yakışıyor mu bu hareketler?”

Battal, hiddetle kalktı. Süratle gelip yanından geçerken, bilerek, sertçe Tuncay’ın omzuna çarpıp, kapıya gitti. Kolu tutttu, kapıyı açmadan, Nihat’a döndü. “Salih nerede?”

“Ali ve Turgut Beyler geliyorlarmış. Onları karşılamaya inmişti.”

Battal’ın cinleri tepesine çıkmıştı. “Onlar da geldi, tam oldu!” dedi ve kapıyı çarparak, çıktı.

***

Cumhur, Cemil’in yönlendirmesi üzerine, Emrah’ın sorgu ekibindeki iki polis olan Hayri ve Kadir’i yanına alarak, Kasım’ın kahvehanesine varmıştı. Yukarıda, Perşembe sandalyede, Pazartesi divanda, kendilerinden geçmiş uyurlarken, Perşembe, aşağıda yumruklanan kapının gürültüsüne fırladı yerinden. Tutulmuş boynunu ovalayarak, kanepede uyuklayan Pazartesi’ye baktı ve merdivene yöneldi, aşağıya indi. Uykulu gözleriyle lambanın düğmesini buldu, yaktı. Dışarıda duran polis aracını ve kapının ardında dikilen Cumhur, Hayri ve Kadir’i gördü. Önce duraksadı. Ardından gidip, kapıyı açtı. Polisler, Cumhur önde, diğerleri arkada, içeriye girdiler ve Perşembe’nin önünde durdular. Cumhur, omzunun üstünden hemen arkasındaki Hayri’ye baktı. “Bu muydu?”

“Hayır.”

Perşembe, kaşlarını çattı. “Ne aradınız?”

Cumhur, ona yanaştı.             “Ben Cinayet Masası’ndan Cumhur Adanalı. Bunlar da…”

“Polis olduğunuz anlaşılıyor. Şimdi meseleniz neyse söyleyin ve gidin!”

“Birini arıyoruz. Adı…” Yine Hayri’ye baktı Cumhur.

“Orçun Semerci,” diye yetiştirdi ona Hayri.

“Hah, işte onu arıyoruz ve burada olduğundan şüpheleniyoruz.”

“Görüyorsunuz ki burada benden başka kimse yok!”

“Biz yine de bir bakalım,” diyerek, arkasındakilere işaret etti Cumhur.

Polisler, ileri atılıp, merdivene geçmek istediler, ama Perşembe, önlerine durdu. “Nereye gittiğinizi zannediyorsunuz?”

Pazartesi, gürültüye uyanmış, ne olduğuna bakmak için aşağıya inerken, durumu anlamıştı. Basamakların yarısında, arkadaşına seslendi:

“Perşembe! Geri dur! Benim için geldiler…”

***

Necla, giyinmiş, süslenmiş halde, hanım hanımcık bekliyordu Murat’ını. Gelecek miydi? Bilmiyordu. Ama vardı ümidi. “Geleceğim,” demişti bir kere. İşte, beklediği kapı zili çalıyordu. Yaşından beklenmeyecek bir çeviklikte fırladı salondan, açtı kapıyı. Cuma, elinde bir poşet, gülümseyerek, gözleri ışıyarak içeri girdi. “Murat Bey!” Necla, Cuma’nın uzattığı poşeti alıp, içine baktı. “Üzümler…” Sevinmişti.

Cuma, paltosunu omzundan sıyırdı, ayakkabılarını çıkardı. Kadın, ona yardım etti. “Kız gelmedi mi?” diye sordu Cuma.

“Gelir. Bekleriz. Ama sessiz ol. Bebek anca uyudu.”

İkisi, az sonra, mutfak masasına karşılıklı oturmuşlardı. Ortalarındaki tasta yıkanmış üzüm; bir biri, bir diğeri koparıp, yedi. Gözleri birbirine sevgiyle bakıyordu. İkisi aynı anda, belki bir yarım asır öncesinin hayaline gittiler. Aynı havuzun kenarında oturuyorlardı, kızın elinde bir kese kağıdı üzüm. İlerideki gün batımı kızıllığını izliyordu genç kız. Delikanlı, üzüm kesesine uzandı. “Beni deli ediyorsun. Hayatta seni heyecanlandıran bir şey yok mu?”

Kopardığı tek bir üzüm tanesini gösterdi kız ona. “İşte bu.” Üzümü ağzına attı. “Senin derdin ne biliyor musun? Sürekli rüyadasın. Bir şeyler kurup duruyorsun. Oysa bilmiyorsun ki rüyaları gerçekleştirmenin en iyi yolu uyanmaktır!”

Şimdi, Necla Hanım’ın bu minnacık mutfağında, sarı lacivert bir muhabbet kuşunun ötüşünün eşliğinde, belki de artık uyanmış olduğunu düşündü Cuma.

***

Battal, öfkeyle fırladı asansörden. Katta üç güvenlikçi vardı. Biri, hafta sonu ekibinden Timur’du. Tuncay’la Pazartesi’nin arkadaşını öldürdüklerine inanıyordu hala ve sonuç almakta inatçıydı. O, kapıdan gelenlere bakarken, diğerleri, danışmada duruyorlardı. Danışmadakilerden biri Battal’ı görür görmez toparlanırken, diğeri, kendinden geçmiş halde uyuyordu. Kapıya doğru ilerlerken, yüzüne bakmadan, ayaktaki güvenlikçiye buyurdu Battal:

“Şunu uyandır!” Kendi kendine söylenerek devam etti yoluna. “Güvenlik bu haldeyken, benim kasam soyulmasın da kiminki soyulsun?” Güvenlikçi, uyuyanı sarstı. Adam, kendine geldi, Battal’ı görür görmez toparlanıp, kalktı. Salih, yanında Ali ve Turgut olduğu halde içeri giriyordu. Battal, üçlüyü kapıda durdurdu. “Niye geldiniz? Bu saatte ne işiniz var burada?”

“Aşk olsun, Battal Bey. Geçmiş olsuna geldik,” dedi Turgut, elini uzatırken. “Kovalanacak mıyız?” Eli havada kalmıştı.

“Neyin geçmiş olsunu, kardeşim?” dedi Battal, sesini iyice sertleştirerek.

“Yapmayın, Battal Bey. Bizi bilirsiniz. Kulağımız deliktir,” dedi Ali, yılışıkça.

Battal, Salih’e baktı. Omuzlarını kaldırdı Salih. “Biz de gizli kalsın diye uğraşıyoruz yalandan yere!” diye söylendi Battal.

Turgut, elinin sıkılmamasından dolayı hoşnutsuzdu. “Biz bir konseyiz. Hepimiz aynı gemide değil miyiz, Battal Bey? İyi gününüzde de, kötü gününüzde de yanınızda olacağız.”

“Evet, doğru! Seyfi de öyleydi. Şimdi baş zanlı! Ama durun. Kendi ayağınızla geldiniz, iyi ettiniz. Çünkü onun kadar sizler de zanlısınız!”

Ali ve Turgut, şaşkın, birbirlerine baktılar.

Yukarıdaki patron odasında kalanların tümü merakla, masa telefonundan Seyfettin’le görüşen Tuncay’ı izliyordu. Konuşma bitti, Tuncay, ahizeyi yerine bıraktı.

“Eee?” diye sordu emniyet müdürü.

“Gelecek,” dedi sırıtarak Tuncay.

Odadakiler, bakıştılar. Beklemedikleri bir şey gerçekleşmişti. Kapı açıldı, Battal, ardında Turgut ve Ali, onların ardında da güvenlik görevlisi Timur ve Salih, içeriye girdiler. Timur, hala hırsla doluydu. Turgut, emniyet müdürünü görür görmez atıldı. “Müdürüm. Allah aşkına,” Battal’ı gösterdi, “şu adama bir şey söyleyin. Bize suç isnat ediyor!”

Battal, Turgut’u tuttu ve Nihat’ın oturduğu ikili koltuğun yanındaki üçlü koltuğa itti. Diğer eliyle de Ali’yi onun yanına savurdu. “Geç şöyle!”

“Battal Bey! Ne yapıyorsun?” dedi Turgut, yüzü sarararak.

“Kes sesini, hıncımı senden çıkartmayayım. Reziller! Buraya arkadaşınızı satmaya geldiniz!”

Emniyet müdürü, varlığını hissettirmesi gerektiğini düşünerek, “Battal Bey!” diye bağırdı.

Battal, döndü. “Ne var?” Boğazını temizleyip, sesini yumuşattı. “Kusura bakmayın.”

“Tamam. Herkes sakin olsun şimdi rica ederim,” dedi müdür. “Seyfettin Bey yemi yuttu gibi. Tuncay’a arattık. Geliyor. Biz operasyonu tamamlayıncaya kadar, kimsenin bu odadan ayrılmamasını istiyorum mümkünse. Seyfettin Bey, hiçbir şeyden şüphelenmemeli.”

Masa telefonu çaldı o anda. Tuncay, gayrı ihtiyarî ahizeye el atarken, Emrah, bileğini yakaladı.

“Seyfi ise?” dedi Tuncay, onun yüzüne bakarak.

Emrah, Tuncay’ın bileğini bıraktı. Gözler Tuncay’daydı yine. Tuncay, ahizeyi kaldırdı. “Alo?” Dudak büktü, sırıttı. “Tamam. Bir dakika.” Ahizeyi kulağından ayırdı. Emrah, uzandı, ama Tuncay çekti ahizeyi. Cemil’e baktı. “Sana, Cemilim. Kankan, Cumhur.”

Cemil, derhal ahizeyi alıp, kulağına götürdü. “Cumhur? Adamı getirdiniz mi?” Müdüre baktı. Müdür, başını salladı. “Tamam. Yukarıya çıkarın. Abimin bürosundayız.”

Emrah, Tuncay’ın kolunu sıkıca kavrayarak, “Yürü!” dedi. İkisi, çıktılar.

Asansöre ilerlerlerken, Tuncay, sertçe çekerek, kolunu kurtardı. “Allah aşkına, arkadaş,” dedi. “Bu halde nereye kaçacağım? Biraz huzur ver!”

Asansörden Cumhur, onunla Hayri’nin arasında elleri kelepçeli Pazartesi ve arkalarında da diğer polis, Kadir, çıktılar.  Koridorda iki grup yan yana geçerken, Pazartesi ve Tuncay, bakışmadılar; tanımazdan geldiler birbirlerini. Emrah, dikkatle ikisinin davranışlarını takip ediyordu. Kızdı. Tuncay’ı asansör tarafına itti. Hayri, Emrah’ı selamladı. “Adamı getirdik, komiserim.”

“Gördüm!” dedi Emrah, burnundan soluyarak. “Bu cevval komiserler ona sahip çıkabilirler sanırım.” Polislere el etti. “İkiniz benimle gelin.” Cumhur’a döndü asansöre girmeden. “İyi bakın adamıma! Onunla sabahtan kalma bir hesabımız var!”

Cumhur, patron odasının kapısının önünden cevapladı onu:

“Merak buyurmayınız haşmetlim!”

Emrah, Tuncay ve polisler, asansöre bindiler. Tuncay, harap haldeydi. Emrah, onu baştan ayağa süzdü.  Hemen arkalarında duran Kadir’e baktı, onu da süzdü. “Kadir. Buna bir çekidüzen vermemiz lazım. Seninkiler uyacak gibi,” dedi.

Kadir, yüzünü ekşitti. “Yalnız, komiserim, ben bunun kıyafetlerini giymem.”

“Gerek yok zaten oğlum. Sen operasyon bitene kadar bir odada kalırsın donla monla!”

Tuncay ve Hayri, gayrıihtiyarî sırıttılar. Emrah, Hayri’ye baktı ters ters. Adam, toparlandı. Tuncay, gülmemek için zor tutuyordu kendini. Parmaklarını sakalına sürterek, Emrah’a yanaştı. “Hoca, yalnız…”

Emrah, anlamıştı durumu. Elini ceketinin cebine atıp, Tuncay’ın usturasını çıkardı oradan. “Sabun da istersin şimdi!”

“Yok,” dedi Tuncay, usturasını alırken. “Aşağıda tuvalette var. İdare edeceğiz artık!”

***

Elçin Beg, perişan halde, Candan’ın sahne aldığı mekana geldi. Kravatı kaymış, yakasındaki karanfil kırılmıştı. O, merdivenleri inerken, garsonlar, temizlik yapmakta, ortalığı düzenlemekteydiler. Candan’ın grubu, aletlerini toparlıyordu sahnede. Bir görevli, Elçin Beg’in karşısına dikildi. “Beyefendi. Kapatıyoruz. Program bitti.”

Elçin Beg, adamın göğsüne bastıran elini itti. Sahneden onu gören elemanlardan biri, koşarak yanlarına geldi. “Dur, Ahmet. Amcayı tanıyoruz.” Elçin Beg’in koluna girdi genç. “Gel, amca.” Delikanlı, Elçin Beg’i taburelerden birine oturttu.

Elçin Beg, yere düştü düşecekti. Eleman, elini omzuna atarak, ona destek oldu. Elçin Beg, sahneye baktı. Ekipteki diğer gençler, toparlanırken, ona başlarıyla selam verdiler. Elçin Beg de onları selamlamak istedi. Kolunu kaldırdı, ama sendeledi bir anda. Eleman, onu tuttu. Elçin Beg, delikanlıya döndü. “Candan dönmedi mi?”

“Dönmedi, amca. Bu gece enstrümantal takıldık.”

“Onun randevusu iyi geçiyor demek…” Elçin Beg’in yüzünü hüzün kapladı. Tabureden kalktı. Genç, onu tutmak istedi, ama kaçırmıştı. Elçin Beg, sallanarak sahneye yürüdü, gencin eşliğinde. “Demek, enstrümantal takıldınız… Klasik piyano var mı sizde?”

“Gördükleriniz işte,” dedi ekipten başka bir genç.

Görevli Ahmet, kapının oradan seslendi, sabırsız:

“Beyefendi. Kapattık, dedim!”

“Bu adam ne kadar da konuşuyor!” diye söylendi Elçin Beg, müzik aletlerine bakarken.

“Ahmet! Tamam. Biz hallederiz,” dedi görevliye, Elçin Beg’i taşıyan genç.

Ahmet, bir kendisine sırtı dönük Elçin Beg’e, bir delikanlıya baktı sinirli sinirli. Sonra dönüp, yandaki kapılardan birinden, idari kısma geçti. Eleman, Elçin Beg’in koluna girdi yine. “Bizde yok belki, ama şu köşede dekor niyetine kullanılan bir konsol piyano var. Klavyeli çalgılar bende olduğu için dikkatimi çekmişti.”

“Amca. O aletin kapağının açıldığını hiç görmedim bak. İçinde örümcekler geziyordur, benden söylemesi!” dedi bir diğer eleman.

“Bir bakalım hele,” dedi Elçin Beg. Heveslenmişti. “Nerede?” diye sordu kolundaki elemana.

Delikanlı, ona arka duvara dayalı piyanoyu gösterdi. Elçin Beg’in gözleri, parlayıverdi bir anda. Oraya yöneldi. Piyanonun başına geldiler birlikte. Elçin Beg, piyanonun önündeki eski tabureyi çekip, üstüne yerleşti. Kırılacak, çok kıymetli bir kutuyu açar gibi, tuşları örten kapağı kaldırdı. Eliyle tozları sildi, bir iki tuşa bastı. Tuşlardan bazıları gevşek, hatta biri de kırıktı. “Eh!” dedi Elçin Beg.

“Çalabiliyor musunuz?” diye sordu eleman, merakla.

“Belki paslanmışımdır. Kim bilir?” dedi Elçin Beg. Başını usulca kaldırdı. Uzak, eşsiz bir manzaraya bakar gibi baktı hemen karşısındaki duvara. Zaman makinesi, her an emrine amadeydi zaten. Belki de o, makinenin emrindeydi, Elçin Beg’in deyimiyle.

Dilber vardı başında. Yıllar yıllar öncesinin aşk yuvasındaydılar. Salonun ortasında büyük bir kuyruklu piyano kuruluydu. Elçin Beg, Dilber’e gülümsedi ve dönüp piyanoyu çalmaya başladı. Bir yandan da söylüyordu parçayı; sözleri acıklı, ama nağmeleri hızlı türküyü, ortada ona oynayan, karnının şişliği belirginleşmiş Dilber’e, neşeyle okuyordu. Dilber, acemisi olduğu Azeri dansları eşliğinde, sevdiğine hevesle gerdan kırıyordu. Pilili, tiril tiril bir elbise giyinmişti. Oyunun ortasında ayağı dolanıp, düştü Dilber. Elçin Beg, panikle hemen türküyü kesti ve kalkıp, Dilber’in yanına çökerek, başını kucağına aldı. Dilber, gülüyordu. “Dilber! Bir yerine bir şey olmadı ya?” diye sordu Elçin Beg, telaşla.

“Yok,” dedi gülmesinin arasında kadın. “Yok bir şeyim, sevgilim. Rahat ol.” Doğrulup, adamın gözlerine baktı. “Ne tuhaf! En neşeli şarkılarında dahi acı, ayrılık var.”

Elçin Beg, elini Dilber’in karnına kaydırdı. Gözleri yeniden birleşti.

Gözlerini daldığı duvardan söker gibi aldı Elçin Beg. O esnada Neriman Tarhan da gelmişti mekana. Olabildiğince iyi giyinmeye çalışmış, saçını açmıştı. Merdivenlerden seslendi:

“Çalar o. Hem de öyle bir çalar ki…”

Bir grup elemanı, gülerek baktı arkadaşlarına. “Program bitti, müşteri gelmeye devam ediyor!”

Elçin Beg, nezaketle, hareketini kontrol etmeye çalışarak, tabureden kalktı, önünü ilikledi. “Neriman Hanımefendi… Kılığımı bağışlayınız. Biraz yuvarladım.” Kadın, onun yanına geldi. İstemsizce sendeleyen Elçin Beg’i tuttu. “Çok… naziksiniz…” dedi Elçin Beg.

Neriman Tarhan, elemanla birlikte, Elçin Beg’in oturmasına yardım etti. “Hangi güzeldir şişenin dibine vurmanıza sebep olan yine, Elçin Beg?” diye sordu.

“Bu defaki güzel, bir sevda hikâyesi değil, hanımefendi. Öz kızımı gördüm ki, dünya hem başıma dar, hem sonsuz cennet bugün!”

Bir sandalye çekip, karşısına oturdu kadın. “Kızınızı bulmuşsunuz kırk yıl sonra. Daha ne istersiniz ki? Bir de bana bakın. Benim artık bir arayışım bile yok. Bok temizliyorum!”

Onun ellerini tuttu Elçin Beg. “Temizlemeyin. Bu ellerle temizlemeyin Battal’ın pisliklerini… Bu eller ne kadar nazik tutardı mikrofonu, öyle serçe parmağınız havada. Tutuşunuz vardı kadehi, incitmeden… Gitmeyin oraya bir daha. Size otelin, hatta istediğiniz otelin en…” Nefesini toparladı. “…güzel odasını tutayım. Merak etmeyin, ben karşılayacağım. Gitmeyin o batakhaneye.”

Kadının dudağının kıyısında acı bir gülümseme belirdi. “Bana acıyor musunuz, Elçin Beg? Ben horlandım. Çok ezildim.” Elini yukarıya kaldırdı. “Çok, çok yukarılardan,” İndirdi elini. “fare deliklerine iniverdim. Korkarım belki. Battal Bey’den, adamlarından korkarım. Ama bilirim, bir zamanlar ayağımı öpmüştür. Bunu unutmak için ezer beni. Bilirim. Güçsüzüm ben şimdi. Güçsüzlüğümü yaşıyorum yüreklilikle. Biri beni küçümserse, bu onun sorunudur. Bir insan ancak kendi içinde devrikse başkaları tarafından devrilebilir. Acıma bana, Elçin Beg…”

Elçin Beg, başını tutamadı daha fazla. Kadın, onun önüne düşen başını okşadı. Gözlerini zorlukla aralayarak, doğruldu Elçin Beg. “Siz beni nasıl buldunuz?”

“Bir şekilde tahmin ettim buraya geleceğinizi. Yolun karşısında bekledim saatlerce. Şansıma, sonunda geldiniz…”

“Geldim ya, geldim…”

“Boş verin bunlara. Battal, sizin ortadan kaldırılmanız için her şeyi yapacak!”

“Merak etmeyin,” dedi Elçin Beg. “Hem biliyor musunuz, ölmeyi ben de istiyorum artık. Kızımı dünya gözüyle gördüm. Battal’dan istediğim müddet buydu. Gayrisi fazla gelir…”

“Ama…”

“Boş verin.” Yakasındaki kırık karanfili çıkarıp, kadına uzattı. “Alın size bir çiçek. Ne yakışırdı saçınıza. Biraz yıpranmış ama… Yaşadığı anı iyi değerlendirmeli. Size bir parça çalayım mesela. Bu gençler benim çalabileceğime inanmıyorlar.” Piyanoya döndü. “Bazı tuşları bozuk gerçi. Bakın, bu da kırık… Beni rezil etmese.”

Parçaya karar vermişti sonunda, girdi. Hüzünlü bir Azeri şarkısıydı çaldığı. Bu defa takılmaksızın, tamamını okudu parçanın, o piyanodan kaynaklı arızalarla. Parça bittiğinde, etrafını bir keder haresi sarmıştı. Usulca kapağı kapadı. Şarkı esnasında ayağa kalkmış olan kadın, ellerini Elçin Beg’in omuzlarına koydu.

roman 44. fasikül

Çarşamba, İstanbul’daki o baş döndürücü akıştan uzak, ağırlaşmış bir zamanın göbeğindeydi o dağ köyündeki ahşap kokulu evde. Divandaydılar. Annesi, arkasına koyduğu bir yastığa yaslanmış vaziyette, divanın bir ucuna oturmuştu. Çarşamba, başını onun dizlerine yatırmıştı. Kadın, bir eli Çarşamba’nın saçında, gözleri karşıdaki duvarda, usul usul kendi hikâyesini anlatmaktaydı.

“Vurdular birbirlerini. Bir biri birini, bir diğeri öbürünü… Hâlbuki adetleri elleri öldürmekti…” İç çekti kadın. Yer sofrasında bulgur pilavı, lahana çorbası. “Siz başlattınız dediler. Köyün kadınları lanetledi beni. Küfrettiler. Dövdüler. Camlarımı kırdılar… Dayını vurdun, töreyi bozdun. Benden bildiler. Babanın ölümüne onu tutarmışım sebep. Bunu dediler… Seni kaçırttım buradan. Aşağı köyden Bilal’in dolmuşuyla. Amcamın oğlu. Oynaşın dediler. Dul karı… Seni kaçırttım. Öldüremediler. Birbirlerini kırdılar… Şu meydanda gördüğün Dursun Dayı kaldı tek… Annem de inandı köye. Oğlunun ölümünü bana yıktı. Kapılarını kapattı. Bir deli kadın, aşağıda. Yolun üstünde evi…” Çarşamba, başını salladı. “Anacığım…” Çarşamba’yı dürttü. “Konuş be, uşağım, konuş! Hep bu yaşlı ananı konuşturma…” Çarşamba, acı gülümsedi, anne, elini havada salladı şöyle bir. “Aman be uşağım. Konuşmazsan konuşma. Yanımda ol da konuşma…” Çarşamba’nın saçındaki elini almadan, diğer elini de omzuna koydu. Bir süre sevgiyle seyretti onu. Sonra, içli bir Karadeniz ağıtı dökülmeye başladı dudaklarından. Başını pencereye çevirdi. Camda ay…

Aynı gece Cumartesi, Elçin Beglerin döndüğü sokağın köşesinde, taksiden indi. Aracı gönderdikten sonra, temkinle, depoların arasında ilerledi.

Elçin Beg ve Pazar, bitmiş, içi boş, hangar benzeri deponun içindeydiler. Elçin Beg, bir eliyle dış kapının pervazına dayanmış, depoyu seyrediyordu. Pazar, ortaya yürüdü. Etrafa bakındı ve sorar bakışlarını Elçin Beg’e çevirdi. Anlam veremediği bir neşe vardı adamın yüzünde.

“Beğendin mi?” diye sordu Elçin Beg.

“Neyi?

Elçin Beg, ortaya, onun karşısına geldi gülümseyerek. “Burası bizim!”

“Nasıl ‘bizim’?”

“Bizim işte. İkimizin.” Deponun içinde gezinerek, heyecanla anlatmaya başladı. “Burayı iyi ki elimde tutmuşum. Bak şimdi nasıl da işe yarayacak! Ben, toptan gıda ticareti yapalım, diyorum. Planlarımı bunun üstüne yaptım.” Pazar’a döndü. “Senin fikrin de önemli tabi…” O esnada depoya ulaşan Cumartesi, kapının dışında gizlenerek onları dinlemeye başladı. “Başka bir şey yapalım, diyebilirsin. Ne istersen! İşin sahibi sen olacaksın.” Tekrar gezinmeye başladı Elçin Beg. Göstererek anlatmaya devam etti. “Şu kısma yapacağımız işe uygun raflar koydururuz. Ofis yeri için kararsızım.”

Pazar, atıldı. “Dur… Dur bir dakika! Sen de kimsin? Kim oluyorsun da bana bunları bağışlıyorsun?”

“Sabırsızlık etme, Şirin’im. Hepsini konuşacağız. Çok zamanımız var.” Pazar’a sırtı dönük, ilerledi. Bir yandan kravatını gevşetip, gömleğinin üst düğmesini açtı “Seni bir daha bırakmayacağım.”

Pazar da ona sırtı dönük, tersi istikamette ilerlerken söyleniyordu kendi kendine. Bir yandan da çantasını açıp, silahını çıkardı. “Anladı. Korktu. Beni döndürmeye çalışıyor. Pazar, kızım, işi alnının akıyla bitir ve eve dön. Oyalandığın yetişir!”

O dönüp, tabancasını Elçin Beg’e doğrulturken, adam da aynı anda, elinde boynundaki Dilber’e ait kolyeyi tutarak, döndü. “Ben senin babanım!” Kolyeyi kaldırdı. “Bu da…” Silahı görmüştü. Yüzü düşüverdi bir anda.

Pazar, ikirciklendi. Silahı nişanladığı alından ayırmadan, gözlerini kıstı. Yüzünü buruşturdu. Kafasında çok uzak bir müzikalin nağmeleri dönüyordu. Pazar, bakışlarını tekrar Elçin Beg’in yüzüne kaldırdı. Aralarında on beş adım var, yoktu.

“Boynundan mı çıkardın onu sen?” Elçin Beg, başını salladı. “Karı kolyesi takıyorsun!”

“O senin annenin. Ondan bana kalan tek hatıra. Bir de…”  Boştaki elini ceketinin cebine soktu.

“Dur! Çıkar elini!” diye bağırdı Pazar, Elçin beg’e doğru ilelrlerken.

Tabakayı çıkardı Elçin Beg. “…bu.” Pazar, şimdi onun dört adım önündeydi. Elçin Beg, tabakayı açıp, içindeki resmi ona çevirdi. “Annen, Dilber.” Pazar, şaşkındı. Resimdeki kadın, adeta kendi gençliğiydi. Gözlerini Elçin Beg’inkilere kaldırdı, tabancası hala havada. “Sen, Şirin Vahapzade, benim, Elçin Beg Vahapzade’nin kızısın.” Bir an duraksadı Elçin Beg. Ardından, gülümsedi. “Seni Kasım almış, yetiştirmiş olmalı. Demek onun ardıma taktığı öksüz sendin. Demek beni bu nedenle arıyordun… Ölüm ne tatlı şu an… Küçük kızımın elinden. Yalnız, izin ver önce doya doya öpeyim yanaklarını. Ardından bir kurbanlık gibi çöküvereyim önüne. Zorluk çıkarmam sana. Söz.”

“Kes!” Boştaki elini çantasına atıp, telaşla açtı ve içinden Kasım’ın verdiği kimliği çıkardı. “Buyum ben! Anladın mı?”

Elçin Beg, uzanıp aldığı kimliğin üzerine baktı, arkasını çevirdi, baktı yine. Güldü. “Musa’nın işçiliği! Hala aynı acemilikler! Kasım, alışkanlıklarından vazgeçmeli.”

Pazar, nüfus kâğıdını onun elinden kapıp, çantaya attı. “Aga Kasım’ı tanıyor olsaydın, onun kalleş biri olmadığını bilirdin! Beni kendi öz babamı öldürmeye gönderdi, öyle mi?”

Atıldı Elçin Beg. “Seni bir kere öpmeden ölmek istemiyorum!”

Elçin Beg, yıllar önce yaptığı gibi, Pazar’ın yüzünü avuçlarının arasına aldı. Pazar, ne yapacağını şaşırmıştı. Kolları düştü. Adam, onun yanaklarına sıcacık birer öpücük kondurup, sarılmak için kollarını açtı. Pazar, kendini toparladı ve Elçin Beg’i itti. Tabanca, yine tam hedefi yakalamıştı. Pazar’ın tetikteki parmağı titriyordu. Gözyaşları taşmak üzereydi. Elçin Beg, yerinde adeta taş kesilmişti. Gözlerini yumdu. Pazar, silahını indirip, arkasını döndü.

“Kızım. Şirin’im…” dedi Elçin Beg, usul.

Pazar, kapıya yöneldi. Adamın gözyaşlarını görmesini istemiyordu. Çıktı. Elçin Beg, bitkin, dizlerinin üstüne çöktü. Cumartesi, içeriye girip, onun yanına geldi. Elçin Beg, başını kaldırdı, avucundaki kolyeyi ona uzattı. “Ona yetiş ve bunu ona ver.”

Cumartesi, kolyeyi aldı. Bir kolyeye, bir adama baktı. Ardından, süratle çıktı depodan. İleride Pazar’ı gördü. Pazar, omuzları düşmüş, başı önde, elinde tabancası, ağlayarak caddeye yürüyordu. Cumartesi, ona yetişti. Kolunu yakalayıp, onu kendine çevirdi. Pazar, ummuyordu böyle bir şeyi, ama acısından gözleri hiçbir şeyi görmüyordu. Cumartesi, onun silahını alıp, kendi cebine koydu. Pazar’ın makyajı akmış, gözündeki rimel, yanaklarında iz yapmıştı. Cumartesi, uzandı, Pazar’ın yanaklarını sildi. Sarıldılar.

Yoğun trafikte ilerleyen bir taksinin içindeydiler az sonra. Cumartesi, şoförün yanına, Pazar, arkaya oturmuştu. Cumartesi, düşünceliyken, Pazar, hala ağlamaklıydı. Cumartesi, Pazar’ın kılık ve makyajından hoşnut değildi, bu durum yüz ifadesine yansıyordu. Evinin olduğu apartmanın önünde indiler taksiden. Cumartesi, Pazar’ı sürükleyerek, dairesine çıkardı. Kapıya geldiklerinde, anahtarını çıkarıp, kapıyı açtı. Pazar’ın bileğini kavrayıp, onu içeriye savurdu. Pazar, ürkmüştü. Kocaman gözlerini Cumartesi’den alamıyordu. Cumartesi, kapıyı kapadı ve gidip, Pazar’ın mantosunu üzerinden sıyırdı. Onu kucağına aldı ve loş koridordan geçirerek banyo kapısına geldi. İçeriye girip, Pazar’ı küvete bıraktı. Duşu açtı ve kendi de ıslanarak, Pazar’ın yüzündeki boyaları eliyle temizledi.  Garip, aşina olmadığı duygular içindeydi. Pazar, hep yanında, ama hep düşündeydi. Onca yıl, asla bu kadar yakınlaşmamışlardı. Eli göğsüne değdiğinde, sanki alev almıştı, hemen çekiverdi. Ama tutuşmuştu barut ateşle bir kere. Küvetin içine girdi o da. Kıyafetlerinin ıslanması umurunda değildi. Duşu kapadı. Bir adım gerileyip, Pazar’ın yüzüne baktı. Adeta ilk defa görüyordu kızı. Öyle alışkındı ki her defasında gözlerini kaçırmaya, diğer öksüzler anlayacak diye. Uzanıp, Pazar’ın elbiesinin sıyırdı kollarından. Omuzları ne kadar da beyazdı, simsiyah saçları bir denizkızının bedenine yapışan yosunlardı. Cumartesi, parmağının ucuyla tanıdı tenini kızın. Birkaç küçük hareketle, işte tümüyle soyunmuş, tümüyle kendi, tümüyle bir saflık ifadesiydi Pazar. Göğüslerini sakladı kollarıyla önce, utanarak. Gözleri birbirine değdi, aşkları yıllanmış iki canın, birleşiverdi dudakları. Pazar’ın iki yana düşen kolları, sımsıkı sarıldı Cumartesi’nin bedenine. Islak ve çıplak Pazar’ı kucağına aldı Cumartesi. Onu kucağında koridordan geçirerek, odaya taşıyıp, yatağına bıraktı. Kızın ıslak saçlarını okşadı, başını onun boynuna yatırdı. Sonra doğrulup, yüzüne baktı. Göz göze geldiler yine. Cumartesi, üstünü çıkarmak için kalktı. Pazar, onu seyretti bir süre, utandı sonra. Döndü, yüzünü yastığa gömdü. Cumartesi, Pazar’ın tabancasını elinde tutarak, çıplak, yatağa geldi. Silahı yastığın altına koydu ve Pazar’ın dönerken boşalttığı tarafa sırt üstü uzandı. Çekiniyordu her şeye rağmen. O da utanıyordu bir parça. Gök gürledi. Cumartesi, heyecanla pencereye döndü. Şimşeğin ışığı yüzüne yansıdı. Pazar, korkuyla dönüp, Cumartesi’ye sarıldı. Cumartesi, onun saçlarını okşadı, alnını öptü. Sıkıca sarıldılar. Yoğun bir yağmur başlamıştı dışarıda. Cumartesi, dudaklarını öptü Pazar’ın. İkisi de şehvetlenmişti. Pazar, Cumartesi’nin üstündeydi şimdi. Ona sımsıkı sarılmış, dudaklarını boynuna bırakmıştı. Hızlanan yağmur damlaları, perde yerine gazeteyle kapatılmış pencere camını dövüyordu. Çakan şimşek, bir çağrıydı adeta Cumartesi’ye. Başını kaldırıp, onay ister bakışını Pazar’ınkine dikti, ona gülümsedi. Az sonra tek vücuttular. Şehvetli bir birlikteliğin girdabına kapılmışlardı. Çakan şimşekler, belli fasılalarla içeriyi aydınlatıyordu ve dışarıda şehrin güzelliğini o cehennemi yağmur bile silemiyordu.

Islanan kentin bir başka noktasında, Perşembe’nin gözlerinden uyku akıyordu. Divana ölü gibi serilmiş, üç günlük yorgunluğun acısını çıkartan Pazartesi’ye baktı. Uyandırmak istedi onu. Sonra boş verip, tabureyi duvarın dibine çekti. Elektrik sobasını kontrol etti ve tabureye kuruldu. Yeniden Pazartesi’ye baktı. “Bu nasıl uykuydu anasını satayım!” diye söylendi, kendi kendine.

Yerdeki defter gözüne çarptı sonra. Alıp, birkaç sayfasına göz gezdirdi. Hiçbir şey anlamamıştı. Omuz silkti. Defteri sehpanın üzerine bıraktı. Uzanıp, düzeltebildiği kadar, Pazartesi’nin üstündeki battaniyeyi düzeltti. Ceketini kendi üstüne alıp, ayaklarını sehpaya dayadı. Aslında aklında dönüp duran sadece ve sadece Ufuk’tu.

Ufuk, o saatlerde Mehpare ile evinin salonundaydı. İkili, ellerinde şarap kadehleri, önlerinde çerez tabağı, pijamalarıyla televizyonun karşısında oturmuş, sohbet etmekteydiler. Ufuk, kumandayı alıp, zaplamaya başladı bir ara. Sıkıldı, rastgele bir kanalda durdu. Bir magazin programıydı ekrandaki. Sesi kısıp, kumandayı sehpaya bıraktı. Gülümsedi Mehpare. “Ne o? Magazin takılıyorsun? Şok! Şok”

“Yok be. Seyredecek bir şey bulamadım, birinde dursun bari dedim. Ses olur diye.”

“Yahu, ses olsun diye bunların tantanasına katlanılır mı? ‘Kimin eli kimin cebinde? Kim kimin üstünde? Kim ne ciciler giymiş?’!” Kumandayı alıp, televizyonu kapattı. “Ses istiyorsan yavaştan müzik çalarız. Birbirimizi duyalım yeter ki.” Gidip, cd dolabını açtı, cdleri karıştırmaya başladı. “Ne bu böyle? Dolap caz cdsinden geçilmiyor!”

“Uf, Mehpare,” dedi Ufuk, sıkkın. “Uzatma da koy bir şey koyacaksan. Maksat, ses olması değil mi? Cdçalarda takılı bir şey vardır zaten. Çalıştır, gel.”

“Tamam. Tamam, kızma,” deyip, kumandasıyla cdçaları açtı Mehpare. Enstrümantal bir caz parçasıydı çalmaya başlayan. Dönüp, yerine oturdu. Kadehini alıp, koltuğa yaslandı, Ufuk’un yüzüne baktı. “Senin canın niye sıkkın bakayım? Hem yatıya davet ediyorsun, hem somurtuyorsun.”

“Annemi aklımdan çıkaramıyorum. Sanırım derdim bu. Gezdiğim her odada o… Mehpare, acilen evi değiştirmem lazım.”

“Yok. Senin acilen birine yazılman lazım… Hem, sen de yeni aşklara yelken açmışsın zaten!”

“Hah! Magazin programını kapadık ki kendi magazinimizi yapalım, öyle mi?”

“Öyle değil be. Seni neşelendirmek istedim sadece. Ama adamı merak etmiyor da değilim.”

“Düşündüğün gibi bir şey yok aramızda… Yakınız diyelim.”

“Ne iş yapıyor?”

İşaret parmağını Mehpare’ye salladı Ufuk. “Gülmeyeceksin ama.” Mehpare göz kırptı. “Bir kahvehane işletiyor.”

“Ne?” Kahkaha attı Mehpare. “Sen iyi kazanan, yakışıklı akademisyeni salla, bir kahvecinin ardına düş!”

“Serhat bahsini bir daha açmayacaktık!” Somurttu Ufuk.

“Doğru prensi buluncaya kadar kırk kurbağayı öpmek lazım, öyle ya!” dedi Mehpare, gülerek.

“Bir beraberlikte kendisini gözlemlemeden ve olduğu gibi yaşayabilecek yürekliliğe sahip olan bir kimsenin, sonradan konuşacağı bir şey olmaz. Yaşanan, yaşanır ve biter. Serhat’ın anlamadığı bu. Israrcılığının beni pes ettireceğini düşünüyor, ama bu, ondan her seferinde daha fazla soğumama sebep oluyor. Bu da Serhat Bey’den son bahsedişimdir. Nokta…” Şarabını yudumladı. “Ben, prensten geçtim, Mehpare. Her şeyi suyun akışına bıraktım. Bu adam, pek çok yönüyle karanlık biri. Ama su beni ona taşırsa, karşı koymayacağım. Peri masalı beklemiyoruz neticede.”

“Kadın değil miyiz, masallarda dahi işimiz zor zaten! Biri kurbağa öper, biri yüzyıllarca uyur, biri yedi cüceyle yaşar, biri kuleye kapatılır… Bir masal prensesi olsan bile kadınlık zor!” Kahkahalarla güldüler. “Seni keyiflendirdim. Gördün mü?”

Ufuk, gülmesini frenlemeye çalışırken gelen gözyaşını sildi. “Senin gibi bir dostu hak ediyor muyum acaba?

“Ediyorsun, ediyorsun. Benim de tek dostum sensin, unutma.” Şaraptan aldı. Ciddileşti. “Üniversitede devam etmeyi düşünmez misin? Rahman Hoca, senden çok memnun. Asistanı olmanı seve seve kabul edecektir. Kadro konusunda da yardımcı olur.”

“Ne bileyim, Mehpare. Bu tez, çok zorladı beni. Açıkçası, devam etmek isteyip istemediğimi bilmiyorum. Sen, kaldın işte okulda. Nasıl, memnun musun?”

“Bu iş bir yönüyle Don Kişotluk. Ben kendimce bir savaş veriyorum. Ama dışarıya çıkan arkadaşlar da iyi para kazandılar doğrusu.”

“Öğretim üyeleri üniversitenin dışına çıktılar. Üniversitenin içinde binlerce öğrenci ile boğuşmak, onlara bilimsel çalışma hevesi telkin etmek gibi zor bir şeyin üstesinden gelmektense, kolay kazanç yollarını seçtiler.  Kalanların bir kısmı Don Kişot, ama çoğunluğu bilim aşkı nedeniyle değil, beceriksizliklerini telafi için, çoğunlukla da torpille üniversitede kalan insanlar. Rahman Hoca’yı tenzih ederim, ama okula çıktığımda içine bir sürü öküzün tıkıldığı bir ahırda gezindiğimi sanıyorum!”

“Demek, beni tenzih etmiyorsun,” diye, şakayla çemkirdi Mehpare.

“Aşk olsun!”

Kadehi boşalmıştı Ufuk’un. Sehpadaki şişeye baktı, o da boştu. Mehpare’ye döndü. “Bir şişe daha var mutfakta. Açayım mı?”

“En iyisi yatalım, yüksek müsaadelerinizle. Sabah derse gireceğim.”

“Biz de işe gideceğiz herhalde!”

Yine onlarınkinden çok ayrı bir dünyada, Turgut’un lüks döşeli evinin salonunda, Turgut ve Ali, iki koltukta karşılıklı olarak oturmuş, kahve içmekteydiler. Odaya endişeli bir sesizlik hakimdi.

“Seyfi neden gelmedi?” diye sordu Ali.

“Pezevenge ulaşılamıyor ki! Cumadan beri telefonu kapalı. Bürosu da yanıt vermiyor. Adam sırra kadem bastı!”

“Nihat götürmüş olmasın?”

“Durup dururken niye yapsın ki bunu?”

“Bu Battal’ın sağı solu belli olmuyor. Mekân sahiplerine neler ettiğini biliyorsun. Seyfi’nin bir hareketine tepesi atmışsa…”

Turgut, kaşlarını çattı. “Nihat, Çello. Alemin en eski, en tehlikeli itlerini aldı Battal. Gık demeye çekiniyoruz!”

“Konseye de gelmedi Seyfi. Battal, bunu da yazmıştır. Bu arada o da gün boyu holdingdeymiş. Büro işlerinden hayatta hazzetmeyen adam, ne oldu da binaya kapandı şimdi?”

Yine sessizlik oldu. Turgut, kahvesinin bitirip, fincanı sehpaya bıraktı. Kapı vuruldu o esnada.

“Gel!” diye seslendi Turgut, yerinden.

Adamlarından biri önü ilikli, saygıyla içeri girdi. “Abi, İsmail Çağlayan geldi. Davetli olduğunu söylüyor.”

“Tamam, gelsin,” dedi Turgut, isteksizce.

Adam, çıktı hemen. Turgut, Ali’ye döndü. “Yahu, Ali. Bu adamlardan hoşlanmadığımı bilirsin. Ne diye buraya çağırırsın bu böceği? İlle görüşesin geldiyse kendi evinde ya da büronda görüş. Emrivaki şu yaptığın!”

“Turgut Abi, bunların bize gelmeleri iyidir. Arkamızda saf oluşur. Daha sonra bakarsın, senin kılıcın keskinleşmiş!”

Kapı açıldı. İsmail Bey, ceketi ilikli, içeri girdi. Gelip, önce Turgut ile tokalaştı. “Turgut Bey, nasılsınız? Beni kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederim.” Turgut, hoşnutsuzdu, yanıt vermedi. İsmail Bey, Ali’nin de elini sıktı. “Ali Bey. Siz de aracı oldunuz. Çok teşekkür ederim.”

Ali, Turgut’tan daha sıcak karşıladı onu. “Tamam. Tamam.” Karşılarındaki koltuğu gösterdi ona. “Otur şöyle. Otur ve anlat bakalım, söyleyeceğin önemli şey neymiş. Fazla zamanımız yok. O nedenle çabuk ol.”

“Holding, soyuldu,” dedi İsmail Bey, gösterilen yere çökerken.

“Hangi holding soyuldu?” diye sordu Turgut, merakla.

“Zeynel Bey’in Beyaz Holding’i.”

Turgut, omuz silkti. “O artık Battal Bey’in!”

“Bir dakika,” diyerek, İsmail Bey’e döndü Ali. “Koca holdingin nesi soyulacak kardeşim?”

“Kasadan iki milyon yürütmüşler,” dedi İsmail Bey.

“İki mlyon?”

“Battal için sorun olmaz,” dedi Turgut. “Sadece bir günde o kadar parayı topluyor!”

Ali, çenesini kaşıdı. “Bu paraya alınacak risk değil Beyaz Holding’in kasasını patlatmak…”

“Duyumum kesin, Ali Bey,” diye araya girdi İsmail Bey. “Zeynel Bey, sağ olsun, siz de aracı olmuştunuz hatta, kuzenimi almıştı oraya güvenlikçi olarak. Tüm hafta sonu binada görevliydi Şerafettin. Tuncay Bey ve bir başka adam daha yakalanmış orada. Adam, bir fırsatını bulup kaçmış. Ama Tuncay Bey orada tutuluyormuş. Polis, sorguluyormuş.”

“Tuncay, ha?” Konu nihayet dikkatini çekmişti Turgut’un. “Peki, neden Emniyet’e götürüp, orada sorgulamıyorlar?”

“Duyulmasını, hele gazetelere yansımasını istemiyorlarmış… Dahası var. Üçüncü bir kişi ya da kişilerden bahsediliyor asıl soygunu yapan. Bir de güvenlikçi öldürülmüş kasanın olduğu katta.”

“Bunları niye anlatıyorsun şimdi? Bunların hiçbiri bizi ilgilendirmez!”

“Ama bakın…”

“Kes!” Yüzüne tiksinti ifadesi yapıştırdı Turgut. “Utanmasan şimdi bir de o üçüncü kişiler de sizsiniz diyeceksin!”

“Siz değil, Turgut Bey. Estağfurullah. Seyfettin Bey…” Yutkundu İsmail Bey.

“Evet. Seyfettin Bey?” diye üstüne gitti Ali.

“Seyfettin Bey yapmış ya da yaptırmış olabilir.”

“Allah belanı versin İsmail,” dedi Turgut, yaramaz bir köpeği azarlar gibi. “Battal’ın yaptığı tüm eziyetleri hak ediyorsun sen. Ha Seyfettin’i demişsin, ha bizi. Seyfettin, konseyimizin bir parçası, en eski üyelerimizden!” Sakinleşerek, Ali’ye döndü. “Bizim genel ahlakımızda böyle bir pislik var, Ali kardeşim. Bu nedir? Bir şey ve bir suçlama konusu kendi kişiliklerini ilgilendirmedikçe onu çözümlemeye ve derinleştirmeye eğilimli olmamak, tersine işitileni incelemeden kabul ve yaymaya eğilimli olmaktır. İşte bu böceğin yaptığı bu!” İsmail’e baktı sonra. “Unutma küçük adam: Birini suçlamak için uzattığın elinin işaret parmağı onu, diğer üç parmağın seni gösterir!”

İsmail Bey, su gibi terlemeye başlamıştı. Ali, onun yanına gitti. Omzunu sıvazlayarak elini koltuğunun altına geçirdi, Turgut’a döndü. “Abi, iki dakikaya geliyorum.” İsmail’e sert bir ifadeyle baktı. “Kalk.”

Korkudan dermanı kesilmiş İsmail Bey’in kalkmasına yardım etti. Onu çıkarttı odadan. Antreye giden hol boyunca, ancak Ali’ye dayanarak yürüyebildi İsmail Bey.

“Ne yaptın sen, İsmail?” dedi Ali. “Böyle bir şey, uluorta, pat diye söylenir mi?”

“Ben… kötü niyetle g-gelmedim, Ali Bey. Azarlanmaya da gelmedim. Konuğum, hiç değerim yoksa.” Sesi titriyordu. “Gelmemi s-siz söylediniz. Özür dilerim ama bana sahip çıkmalıydınız.”

“Bırak şimdi bunları!” Adamı kendine döndürdü. “Şu olayı özet geç bana bakayım.”

İsmail Bey, bakışlarını kaçırdı. “Hiçbir şey demem ben. Demedim. Uydurdum. Hiçbir şey yok ortada. Gideyim ben, Ali Bey.”

Omuzlarından tutup, sarstı onu Ali. “Anlat be adam! Duyduğun, bildiğin her şeyi anlat!”

İsmail Bey, Ali’nin elinden kurtulup, bir iki adım geriledi. “Holdingin kasasından iki milyon çalınmış işte. Bir de bazı evraklar. Tuncay, yakalanmış. Bir adamdan daha bahsediliyor. O kaçmış. Başka biri, güvenlikçiyi öldürmüş. Para ortada yok ve Battal Bey duyulmasını istemiyor.” Başını kaldırdı. “Yeter! Bırakın beni gideyim! Battal, ortak düşmanımız sandım ve bu olay üzerinden beraberce ona zarar verebileceğimizi düşündüm!”

“Gene öyle düşün sen. Turgut’a bakma. O da bazı şeyler karşısında çaresiz şimdi…  Seni ararım. Şimdi git.”

Ali, İsmail Bey’e kapıyı açtı. Adam, dalgın, süklüm püklüm çıktı dışarı. Ali, kapının dışında nöbetteki korumaya seslendi:

“Gel! İsmail Bey’i geçir.”

Korumayla İsmail Bey uzaklaşırlarken, Ali, bir süre arkalarından baktı ve sonra içeri girip kapıyı örttü. Durdu biraz, düşündü. Ardından, koridora yöneldi. Tekrar salona döndüğünde, Turgut’u bıraktığı yerde oturur, dalgın, tespihiyle oynarken buldu. “Abi,” dedi, yerine geçerken. “Adama ayıp ettiğini düşünmüyor musun? Üstelik onu buraya ben çağırmışken…”

“Bırak bunları Aliciğim. Bu böceklerin anladığı dil budur. Sen, bunlara yüz veriyorsun. Adamın amacı, duyumunu iletmekti. İletti. Benimle iki dakika aynı havayı soludu. Bu da ona yeter.”

“Sence doğru mu söylüyor?”

“Doğrusu, yanlışı ne Ali? Yok, dayısının oğluymuş, bilmem ne! Ha, anlattığı da az buz bir şey değil bak. Seyfi’nin ortalarda olmayışı, akla onu getiriyor. Onun oraya giriş çıkışında hiçbir sorun yok. Zeynel Bey’in hukuk danışmanıydı, biliyorsun. Bu işe cesaret edebilir. Olayda çözemediğim, Tuncay meselesi. Seyfi, Tuncay’la nasıl bir işbirliğinde olabilir?”

“Tuncay kim ki Seyfi’nin onunla işi olsun? Hele şimdi… Ya güvenlikçi cinayeti ne ola?”

Turgut, fincanının yanındaki suyu içti. Bardağı ellerinin arasında yuvarlayarak, Ali’ye baktı.

“Tuncay’la Seyfi, birlikte hareket etmiyorlardı. Hatta Seyfi, böyle bir işe kalkışmışsa da, kendi yapmamıştır. Güvenlikçi, o adamı yakaladı ve adam da son çare, güvenlikçiyi öldürdü…” Ayaklandı. “Kalk, gidiyoruz!”

“Nereye?” diye sordu Ali, şaşkınlıkla.

roman 43. fasikül

BÖLÜM 11

RÜYALARI GERÇEKLEŞTİRMENİN YOLU, UYANMAK

 

 

Emine Hanım, düzenine tekrar alışmakta hala zorlandığı Zeynel Bey’in köşkünde, sahanlıkta, huzursuzca beklemekteydi. Doktor Bey, elinde çantası, Oflaz’ın yattığı odadan çıkıp, kapıyı örtttü, kadının yanına geldi.

“Sakinleştirici yaptım, uyuyor. Nefise Hanım başında. Merak etmeyin.”

“Bu çocuğu nasıl yürüteceğiz, doktor bey? Adım dahi atamıyor.”

“Normalde platin çivi ile iki, üç haftada yürütürüz hastaları. Oflaz Bey, inatçı çıktı. Kaynamanın gerçekleşmesi için üstüne basması lazım. Bir sakinleştirici yazmak istedim, hani kafayı takmasın, rahat olsun, daha kolay basar üzerine düşüncesiyle. Battal Bey, ‘Bu çocuk deli mi ki kafa hapı veriyorsun?’ diyerek üstüme yürüdü, biliyorsunuz.”

Basamakları inmeye başladılar.

“Siz gerekeni verin lütfen,” dedi Emine Hanım. “Battal’ın ruhu duymaz. Yeter ki iyileşsin oğlan.”

“Bir çözüm daha var.” Kadının gözleri parladı birden. “Bu defa yüzde doksan başarı sağlayacağımıza eminim. Ama Oflaz Bey’i yeniden ameliyat etmemiz gerekecek.” İki parmağıyla kendi belini gösterdi. “Kalça kemiğinden bir parça alıp, kırığın oraya koyacağım. On güne kalmaz kalkacaktır.”

“Aman, doktor bey. Çocuğun bacağı kaynamıyor, siz bir kemik daha eksilteyim diyorsunuz!”

Güldü doktor.

“Yanlış düşünüyorsunuz. İnsanın vücudu kendinin yedek deposudur. Kalça kemiği de kemiklerin yedeği yani. Hem alacağım çok küçük bir parça.”

Antreye varmışlardı. Doktor Bey, kadına döndü.

“Zahmet etmeseydiniz.”

“Önemli değil, doktor bey. Benim de sinirlerim bozuk. Sizi yol ederken belki biraz bahçede hava alır, kendime gelirim.”

“İsterseniz size de bir sakinleştirici yapayım.”

“Yok. Yok. O sakinleştirici işine bir kere bulaşırsam kurtaramam!”

Dışarıya çıktılar. Kapıda iki beyazlı nöbetteydi.

“Teşekkür ederim, doktır bey,” diyerek, beyazlılardan birine döndü kadın. “Evladım, doktor beye garaj kapısını aç.”

Beyazlı, garaj tarafına koştururken, doktor, Emine Hanım’ın elini sıktı.

“İyi akşamlar. Kararınızı bildirirsiniz, ona göre ameliyatı ayarlarım.”

“Ararım. Size de iyi akşamlar.”

Ayrıldı doktor. Kadın, içeriye girmek üzere döndüğünde, diğer beyazlının bahçe kapısına bakmakta olduğunu gördü. O da aynı yöne döndü.

“Ne oluyor orada?”

“Efendim. Dilenci olmalı, bir adam geldi. Kapıdan ayrılmıyor. Arkadaşlar ilgileniyor.”

Emine Hanım, kapıya yöneldi. Beyazlı da ardından gitti. Cuma, kapının ardına yığılan beyazlı güruhtan görülmüyordu. Her biri bir ağızdan konuştukları için, dedikleri de anlaşılmıyordu. Emine Hanım, kapıya yanaştı.

“Çekilin!”

Kapının ardındakiler açıldılar. İçlerinden biri açıklama yaptı:

“Adamı kovalıyoruz, gitmiyor efendim. Kapıya yapıştı!”

“Tamam,” dedi kadın, elini kaldırarak. “Çekilin şöyle.”

Kadın ile Cuma, aralarında sadece bir demir kapı, karşı karşıyaydılar. Cuma, doğrudan bahçedeki büyük, yaşlı ağaca bakıyordu. Parmaklıklara o kadar kuvvetli sarılmıştı ki, beyazlılar kapıyı açıp öteye geçememiştiler.

“Şu ağacı babam dikti,” dedi Cuma, gözünü ağaçtan almadan.

Emine Hanım, ağaca bakıp, tekrar Cuma’ya döndü.

“Efendim?” Cuma, çenesini o ağaca uzattı. Emine Hanım, Cuma’ya dikkatle bakınca, tanımıştı onu. “Siz, Murat Bey’siniz…” dedi.

Sonra, elleriyle Cuma’nın parmaklıklarla adeta bütünleşmiş parmaklarına dokundu. Cuma, bakışlarını ağaçtan aldı. Elleri çözülüp, iki yanına düştü. Kadın, kapıyı açtı, kenara çekildi. Cuma, bir rüyaya dalar gibi geçti kapıdan. Şaşırdı. Birkaç adım ilerleyip, kaldı. Beyazlılar ne yapacaklarına karar veremez halde talimat bekleriyorlardı. Emine Hanım, Cuma’nın yanına geldi.

“Siz, Murat Bey’siniz, değil mi? Yanılmıyorum.”

Cuma, çiçeklerin olduğu kısma doğru baktı.

“Çiçek bahçesi… Değiştirmişsiniz.”

“O kadar yıl oldu. Bir şeylerin değişmesi normal değil mi? Hem karanlık da yanıltabilir. Biliyor musunuz, mobilyalarınıza da asla dokunulmadı. Her sene düzenli olarak bakımı yapılıyor.” Cuma’ya kamelyayı işaret etti. “Daha ne kadar böyle ayakta duracağız?” Beraberce oraya gittiler. “Oturun, rica ederim. Burası evinizdi.”

Kadın, oturdu. Cuma, onun karşısındaki banka ilişti. Etrafa göz gezdirdi.

“Nasıl garip bir ruh hali, biliyor musunuz? Şu kapıdan annem giriverecek veya verandadan babam seslenecek sanıyorum… Mezarlarının yerini unuttum. Ama bu köşkü unutmadım.”

“Onların hala burada ve sağ olduklarını farz edebilirsiniz.”

Cuma, başını sallayarak, kadına döndü.

“Ben… sizi çıkaramadım?”

“Zeynel Bey’in kız kardeşiyim. Beni hatırlamayabilirsiniz. Küçüktüm o zamanlar. Ağabeyimin köşkü devraldığı günlerde gelir, şu karşıda bir çay bahçesi vardı, orada oturup gün boyu köşkü seyrederdiniz. Sonra birden yitiverdiniz.”

Zeynel Bey’in ismini duyunca gözlerine kötücül bir ifade yerleşiverdi Cuma’nın.

“Zeynel Bey’i görmek istiyorum.”

Kadının yüzündeki yumuşaklık da yitti.

“Kumarı ağabeyim icat etmedi, Murat Bey… Dünya var olalı insanlar kumar oynuyor… Gözümle görmedim belki, ama babanız o masaya silah zoruyla oturtulmamıştır.”

“Sadece gözlerine bakmak istiyorum. Bir an. Sonra gideceğim.”

Kadın, Cuma’nın yüzüne baktı. Parmağını, biraz dalgın, boynundaki kolyenin zincirine doladı.

“Yo. Sandığınız gibi düşünmedim. Korunmamızın yeterli olduğunu görüyorsunuz… Bakın. Ben her şeyden önce mantığımı kullanırım… Hakkınızda bildiklerim, sizi tanımam için bana yeter. Bunca sene sonra intikam peşine düşecek insan değilsiniz siz.”

“Tanıdığınızı sanıyorsunuz… Oysa siz on dokuz yaşında, hayattan bihaber bir delikanlıyı hatırlıyorsunuz.”

“Ağabeyim kötü bir insan değildir. Onunla da tanışmanızı ve dost olmanızı isterim…”

Cuma, ayaklanıp, ağaca doğru ilerledi. Emine Hanım, onu izlerken, müdahale etmek için gözlerine bakan beyazlılara geri durmalarını işaret etti.

“Şu ağacın dalından sarkan bir salıncak hatırlıyorum,” dedi Cuma, sakin, dalgın. “Var olan, belki de var olmasını istediğim bir anı. Kuşlar…”

Parlak bir güneş, masmavi bir gök, uçuşan kuşlar, bahçede koşturan bir köpek. Ağaca asılı bir salıncakta ufacık bir çocuk sallanıyor. Otuzlarında, yakışıklı, inci dişli, ağız dolusu gülen, dinç bir adam sallıyor onu. Çocuk neşeli. Kahkahalar atıyor. Köşkün verandasından, güleç, sarışın, oldukça güzel bir kadın, yirmili yaşların ortalarında, onlara el sallıyor.

“Önce babam gitti…” dedi Cuma.

Sallanan çocuğun arkasındaki adam yoktur şimdi. Salıncak bir süre sonra duruyor. Çocuğun neşesi yitiveriyor. Başını verandaya çeviriyor. Kadın orada değil.

“…ardından annem.”

Çocuk göğe bakıyor. Gökyüzü bulutlanmış. Güneş, kara bir bulutun ardına saklanıyor.

Kadına döndü Cuma.

“Babam intihar etti, gitti. Annem, onun acısına bir hafta dayanabildi ancak. Zeynel Bey ile karşı karşıya gelmek ve yüzüne bakmak istemem bundan değil. Köşkle birlikte fabrikayı da almıştı. Ama işletmedi. Kapattı. Onlarca çalışanı kapı önüne koydu. Gözünü bile kırpmadı. İşsiz kalan aileler dağıldı. Ölenler oldu. Her birinin yitişi babamınki kadar etki yaptı bende. Olaylarda hiçbir suçum olmadığı halde sırtladım o yükü. Her defasında daha ağırını! Ben de öldürdüm. Öldürdüklerimin sayısını unuttum inanın. Ama hiçbirinin geçmişini bilmedim. Tanımadım onları. Eşlerini, çocuklarını görmedim. Zeynel Bey, hepsini biliyordu. Yaşatacaklarının farkındaydı… Yüzüne bakmalıyım. Tüm bunları kırpılmadan izleyen gözlerini görmek istiyorum!”

Böyle diyerek, Emine Hanım’a sırtını döndü. Köşke baktı.

“Ağabeyim artık burada oturmuyor,” dedi kadın. “Çiftliğe taşındı. Ama rica ederim, bugün gitmeyiniz. Misafirlerinin geleceğini söylemişti. Daha uzun bir müddet orada kalacaktır. Çok zamanınız olacak.”

“Öyle diyorsanız…” dedi Cuma, bakışları hala köşkte sabit. Sonra döndü, bahçe kapısına gitti. Beyazlıların arasındn geçip, çıktı.

***

Elçin Beg ve Pazar’ın yemekleri devam etmekteydi. İçerideki müşteriler artmıştı yine. Garson, boşalan tatlı tabaklarını da almaya geldi.

“Başka bir isteğiniz?”

Elçin Beg, Pazar’a döndü.

“Çay alalım mı?”

Pazar, başını salladı.

“Çayınız taze ise iki çay bize. Demli olsun,” dedi Elçin Beg.

Garson, boşlarla ayrıldı. Elçin Beg, Pazar’ın gözlerini yakalamaya çalıştı. Pazar, etrafa bakınıyor, sezdirmeden çevreyi kolaçan ediyordu. Masanın altında eli, çantasının üzerindeydi. Elçin Beg, ona seslenerek, dikkatini çekti:

“Şirin!”

Pazar, refleksle, şaşkın, döndü ona.

Bir divanın kıyısına dizilmiş, dört, beş yaşında kız çocukları, kocaman gözleriyle karşıya bakıyorlar. Aralarında küçük Pazar da var. Televizyonun ışığı çocukların yüzlerine vuruyor. Televizyonda müzikal bir film oynamakta. Genç Elçin Beg, tek tek çocukların önüne gelip, yüzlerini eline alıyor, gülümseyerek, başlarını kendine kaldırıp, gözlerine bakıyor. Küçük Pazar’ın önüne geldiğinde daha uzun duruyor. Çocuğun yüzünü iki eliyle kavrayıp, gözlerine bakıyor gülümseyerek.

“Şirin?”

Pazar, hatırına gelen anın sersemliği içindeydi. Bir süre Elçin Beg’i çıkarmaya çalıştı. Kafasında sürekli yankılanan bir ses, “Şirin, Şirin…”. Gözlerini kaçırdı. Garson gelip, çayları dağıttı, ayrıldı. Pazar, çayını yudumlarken Elçin Beg’e bakmamaya çalışıyordu. Başını camekân tarafına çevirdiğinde, karşıdan onları gözleyen Cumartesi’yi gördü. Önüne döndü hemen. Kaşları çatıldı. Tekrar camekâna döndüğünde Cumartesi yoktu.

“Burada rahat konuşamayacağız galiba,” dedi Elçin Beg. “Hem sana göstermek istediğim bir yer var. Çaylarımızı içer içmez kalkalım, ne dersin? Sana çok şey anlatmak istiyorum… Dalgınsın?”

Pazar, toparlandı. Gülümsemeye çalıştı.

“Yo. Kalkabiliriz.”

Garsona el etti Elçin Beg.

“Bakar mısın?”

Olga da otele gelmişti o sırada. Resepsiyondan bakınca onları gördü. Elçin Beg, müthiş keyifliydi. Kadını fark etmemişti bile. Olga, bir süre daha onlara bakıp, asansöre yöneldi.

***

Battal, asansörde, yanan kat ışıklarını takip etti gergince. Salih, onun yanında saygılı dikilmekteyken, Nihat, sırtını aynaya yaslamış, rahat, eller cepte bekliyordu. Bıyık altından güldü, asansör inerken.

“Bu ana ofisleri yalandan yere en tepeye yapıyorsunuz. Karşıda da manzara olsa! Bina, bina, bina.”

“Benim seçimim değil,” dedi Battal, arkasına dönmeden, ciddi. “Ben bahçe severim. Asansörden nefret ediyorum! Salih, bu, güvenlikçilerin ‘sandık’ dedikleri şey de neyin nesi?”

“Bir dosya sandığıymış, abi. Güvenlikçi bir şeyler zırvalayıp duruyor. Ne dediği anlaşılmıyor ki!”

Battal, sırayla yanıp sönen ışıkları süzdü.

“Bugün de geçmedi, anasını satayım!”

Nihat güldü.

“Senin birader, aşağıda Emrah komiseri deli etmiştir!”

Battal, omzunun üstünden Nihat’a baktı. Yüzüne anlık bir gülümseme yerleşti. Salih, patronunu o kadar seyrek görüyordu ki gülerken, şaşırmıştı.

Üçlü, Battal önde, giriş katta asansörden çıktılar. Battal, danışmanın yanında aralarında tartışan güvenlikçileri görünce, olduğu yerde kaldı. Kaşlarını çatarak, görevlilere dikti gözlerini.

“Gündüzki görevliler nerede?”

Güvenlikçilerden biri öne çıktı.

“Beyefendi. Arkadaşlar tüm bir hafta sonu nöbetteydiler. Bugün izinli olmaları gerekiyordu. Soruşturma nedeniyle kalmak zorunda kaldılar.” Danışma bankosunun camındaki çizelgeyi işaret etti. “Müdürüm, gönderdi onları.”

Battal, öfkelendi. Ellerini beline dayadı. Salih, etrafı kolaçan etti. Nihat, rahat tavırlarla, bir kolona dayandı. Yorgundu. Parmaklarıyla gözlerini ovaladı.

“Başlatmayın müdürünüze! Burada müdür de, başkan da, patron da benim! Binada kalan var mı?”

“Bi… Birkaç ofiste çalışma var. Personelin kalanı dağıldı,” dedi diğer görevli.

“Bu nasıl bir düzendir?” diye gürledi Battal. “Burası devlet dairesi mi? Sekizde gelsinler, beşte gitsinler, hafta sonu tatil! Üstelik bu güvenlikçiler soruşturmayla alakalılar. Kim gönderdi bunları?”

Güvenlik görevlisi, bodruma inen merdivenleri işaret etti. Battal ve diğerleri o yöne baktılar. O sırada yukarıya, giriş katına çıkmakta olan Emrah’tı görünen.

“Ben gönderdim! Güvenlikçilerin tümünün sorguları yapıldı. Tabi, bıçaklanan arkadaşları hariç! Kendisi ölü!” deyip, güvenlikçelere döndü Emrah. “Sandık?”

Battal, lafı onun ağzından aldı:

“Evet. Bu sandık zırvası da ne?”

Güvenlikçiler açıldılar. Arkalarında, yerde bodrumdan çıkarılan dosya sandığı, ağzı açık, etrafında içi dolu meşrubat şişeleri ve bisküvi, çikolata paketleri, duruyordu.

“Bu nasıl bir rezillik?” diye çıkıştı Battal.

Emniyet Müdürü, binaya girdi o sırada. Emrah, kravatını düzeltip, önünü ilikledi.

“Müdürüm?”

***

Elçin Beg, yemek çıkışı bir taksi çevirmişti. Şoförün yanında, mütebessim oturmaktaydı. Elinde, içinde Dilber’in resmi olan tabakayı tutuyordu. Sevgiyle baktı tabakaya. Diğer eliyle de gömleğinin üzerinden, içindeki kolyeye dokundu. Pazar ise, Elçin Beg’in tam arkasında, gözlerini ondan ayırmaksızın oturmaktaydı. İki elini de çantasının üzerine yatırmıştı. Onların biraz ilerlemelerini bekleyen Cumartesi de bir taksi çevirip, peşlerine takılmıştı, yüzünde ilişkiyi çözememiş olmanın karmaşık ifadeleri ile. Ana caddede, bir anda yoğun araç trafiğinin içinde kaldılar.

Çiftlik evinin aynı ayın ışığının pancereden yansıdığı yemek salonunda, Zeynel Bey ve Candan, karşılıklı, uzun bir yemek masasının iki başında oturmaktaydılar. Zeynel Bey’in iştahının tersine, Candan, isteksizdi. Çatalıyla yemeğini karıştırıp, duruyordu. Zeynel Bey, ona baktı.

“Beğenmediysen değiştirsinler… Hah, doğru ya! Sen şehir yemeklerine alışıksın. Bizim çiftlikte yemekler biraz köy işi!”

Başını kaldırdı sofradan Candan.

“Bu da mı köy işi?” dedi masayı göstererek. “Bu sosyetik masa gelenekleri hangi köy evinde, ağa konağında görülmüş? Şuraya bak! Dev gibi masanın iki ucuna ilişmişiz! Yemenin tadı kalabalıkta çıkar. Hizmetlileri de çağır. Seyisi de. Şu masa herkese yeter!”

“Komünist komünist konuşma!” diyerek çıkıştı Zeynel Bey. “Hem sen ne bilirsin köyü, sofrasını? Seni anan mı böyle anarşist yetiştirdi?”

“Yanımda ola da siz yetiştireydiniz! Anneme laf ettirmem! Hem benim görüşüm sizi alakadar etmez!” Çatalını masaya vurup, kalktı Candan.

Zeynel Bey de ayaklandı.

“Bu ne cüret?”

Candan, uzaklaştı masadan. Sırtını dönüp, pencereye baktı, dışarısı zifiri karanlıktı. Zeynel Bey’i cama vuran yansımasından izledi, gözlerinde nefret. Zeynel Bey, rakısını eline aldı.

“Ben de istiyorum!” dedi Candan, Zeynel Bey’in camdaki görüntüsüne.

Zeynel Bey, dik dik baktı ona.

“Benim karşımda içmezsen, daha iyi edersin!”

Candan, öfkeyle masaya gidip, bardağındaki suyu döktü. Ortadaki rakı sürahisinden o bardağı doldurdu. Gitti, bir koltuğa oturup, bacak bacak üstüne attı. Zeynel Bey, dikildiği yerden, öfkesini kontrol etmeye çalışarak izledi onu. Ardından, o da Candan’ın karşısındaki koltuğa yerleşti. Candan, Zeynel Bey’in gözlerine baktı ve kadehi dudağına götürüp, içindekini bir dikişte yarıladı.

“Yavaş! Rakı öyle içilmez!”

“Ben alışkınım, babacığım! Merak buyurmayınız!”

İkisinin de kaşları çatık, bakıştılar. Zeynel Bey de rakısından bir yudum alıp, kadehini sehpaya bıraktı.

“İsyan! Demek isyankârsın, ha? Dünyayı kurtarmaya soyunan o zavallılardansın, değil mi? Adaletsizliğe isyan edeceksin. Sömürüye, haksızlıklara.” Sesini yumuşattı. “Ama güzel kızım, bilmiyorsun ki, isyan edebilmek için, isyanının dikkate alınması için zengin olman gerekir. Zira insanları yalnız para etkiler.”

“Param var çok şükür! Anneciğimden bir şeyler kaldı!”

“O yüzden mi it bağlasan durmaz, fare deliği bir çatı arasında yaşıyorsun?” dedi Zeynel Bey, dalga geçerek.

Candan, ciddiyetini bozmadı.

“Hayır. Yaşadığım yer hiç de bahsettiğiniz gibi değil. Ufak da olsa bir dubleks ve ayrıca kocaman da bir terası var!”

“O kutu gibi dubleksinizde kaç kişi kalıyorsunuz acaba? Yedi mi? Ayyaş bitli takımı ev arkadaşlarının alayı erkek!”

“Onların tümü alt katta kalıyor bir kere. Ben teras katta tek başıma yaşıyorum ve kusura bakmayın ama öyle komün hayatı da yaşamıyoruz.”

Zeynel Bey, rakısının kalanını da içti. Kadehi sehpaya bıraktı.

“Artık önemi yok. Yanıma taşınıyorsun. Nasıl değişeceksin, sen bile şaşarsın! İnsan bir sarayda, bir kulübedekinden başka türlü düşünür.”

“Ne münasebet! Benim, henüz emekleme evresinde de olsa, bir kariyerim var! Bunu devam ettirmek için de ekip arkadaşlarımla bir arada olmalıyım.”

“İstemek ‘istiyorum’ demek değil, harekete geçmektir, yavrum. Hele orada asla harekete geçemezsin. Anca beklersin! Oysa ne istediğin? Bir şarkıcı olmak mı? Yarın iki kişiyi ararım, ertesi gün stüdyodasın!”

“Sizin yardımınızı isteyen kim? Bana gölge olmayın yeter. Her şey rayına girmiş, yürüyor. Ben sizin zulümle edindiğiniz paranın kuruşunu istemem!”

“Zulüm? Demek beni zalim biri olarak görüyorsun, ha? Oysa benim yaptığım sadece oyunu kuralına göre oynamak.”

“Neymiş o oyun?”

Başını salladı Zeynel Bey.

“İnsan yoksul ve tanınmamış olduğu sürece, ötekilerin yemedikleri kırıntılarla yetinir. Ama bir varlık gösterebildiği anda, aslan payını kendisi almalı ve kırıntıları başkasına bırakmalıdır…”

“Bunlar insanca kurallar değil. Orman yasası! Kendi kurduğunuz yalanlarla ayaktasınız!”

“Hayat siyasettir, yavrucuğum. Siyasette önemli olan gerçek değildir. Gerçek yoksa uydurulur. Varsa, görmezden gelinir. Geçekler bize karşıysa, tersyüz ederiz onları. Gerçek dediğin şey, şemsiye gibidir, yağmur geliyorsa açarsın, güneş göründüğünde baston gibi kullanırsın. Yani, gerçek yoktur. Biz her zaman gerçekten üstünüz.”

“Üstün falan değilsiniz! Yalanlarınıza o denli batmışsınız ki kendiniz de kanar olmuşsunuz! Çürümüş, yoz, yıkılmakta olan bir imparatorluk sizinki. Sizler de altında kalacaksınız!”

“Küstahlaşma! Yetişir!”

Zeynel Bey, öfkeyle kalkıp, şömineye gitti. Maşayı alıp, ateşi canlandırmak için odunları karıştırdı. Candan’ın kadehi boşalmıştı. O da kadehini sehpaya bıraktı ve kalktı. Çömelmiş, şömineyle uğraşan Zeynel Bey’e yukarıdan baktı. Gözleri yaşardı yaşaracak haldeydi.

“Ben nasılsam öyle davranıyor, öyle yaşıyorum. Ayrıca bana kızmaya da hakkınız yok. Bu buluşmayı ben istemedim. Benim tek istediğim, sizi varlığımdan haberdar etmekti.”

“Haberdar oldum işte. Bundan sonra ne olacağını düşünüyordun? Sen benim tek çocuğumsun…”

“Ben Gülbeyaz’ın çocuğuyum! Gebeliğini açıklayacağı gün iki parça mücevher için küfredip kapıya attığın kadının hani! Otuz küsür yıldır arayıp sormadığın…” Candan’ın sesi boğazında düğümlenmişti.

Zeyel Bey, kalkıp, kızın yanına geldi. Ona sarılmaya çalıştı, ama Candan itti onu.

“Bana şefkat göstermeye kalkma! Ben senin için hala hiçbir şeyim! Müzikholdeki karşılaşmamızı sayma. O gece yüzüme bile bakmadın! İlk defa şimdi görüyorsun beni! Beni… beni tanımıyorsun bile!” Dönüp, kapıya yöneldi.

Zeynel Bey, telaşla, yalvarır tonda seslendi ardından:

“Gitme! Burada bir başıma bırakma beni!”

Candan, eli kapının kolunda, sırtı Zeynel’e dönük, kalakaldı yerinde.

“Üç aylık ömrüm kaldı. Bana katlanacağın sadece üç aydır…” dedi Zeynel Bey; o anda o korkunç tiran gitmiş, hastalıklı, bakıma muhtaç bir ihtiyar gelmişti.

Candan’ın yanağından bir damla yaş süzüldü.

roman 42. fasikül

Battal, Nihat, Salih ve geceki baskını yöneten adamı, Talip ile birlikte, işler ona geçmeden önce Zeynel Bey’e ait olan geniş, konforku patron odasındaydı. Odanın duvarında hala Zeynel Bey’in portresi asılıydı. Battal’ın bundan şikayeti yoktu. Hatta bir an önce alışık olduğu, kendi dünyasına dönmek istiyordu. Ama artık geçti. Bodoslama dalmıştı işin içine ve daha ilk anda birileri paçasına dalıvermişti işte. Patron masasında oturmuş, masanın üstünde açık duran, Pazartesi’nin çantasından çıkmış, dağınık dosyalara bakmaktaydı. Nihat, kayıtsız, misafir koltuğunda oturmuş, elindeki yarısı dolu viski bardağıyla oynuyordu. Salih, yarı ayakta, yarı oturur vaziyette pencere kenarında, kollarını kavuşturmuş, dikilmekteydi. Talip ise endişeli, ellerini önünde birleştirmiş, ceketinin önü ilikli, Battal’ın karşısında, ortada, ayaktaydı. Battal, önüne çektiği dosyaya göz atıp, onu masanın ortasına itti. Tereddütle lafa girdi Talip:

“Efendim. Biz Tuncay’ı ve öteki adamı köşeye sıkıştırmıştık. Polis gelmeseydi…”

“Yeter. Çık,” dedi Battal, kafası dosyada, adama bakmadan.

talip, yan gözle, kararsız, Nihat’a baktı. Nihat, başıyla çıkmasını işaret eti ona.

“Bana bu geri zekâlıyı sen önermiştin,” dedi Battal adam çıkınca, çatık kaşlarının altından.

“Düzgün, sadık adamdır Talip. Üstelik bu psikopat tayfasını idare edebilecek tek o vardı içlerinde. Dediği gibi, bir yandan dolu, diğer yandan polis, şanssız bir operasyon olmuş,” diye yanıtladı onu Nihat, yine dünyanın anasını satmış tavırlarla.

“Peki. Sen nasıl kaçırdın elinden o adamı?”

“Battal, bizim o garibanla işimiz yok. Çantayı bıraktı işte. Üstelik iki polisi bir başına alt edip kilitli odadan çıkmayı başararak serbest kalmayı hak etti. Tuncay elimizde. Daha ne istiyorsun?”

Battal, tespihini eline aldı. Geriye yaslandı ve bir süre dalgın, tespihiyle oynadı. Ardından bakışlarını tekrar Nihat’a indirdi.

“İki milyonu bunlar almamıştır, diyorsun.”

“Komiserin de dediği gibi, adam sadece dosyaları aldığını söylemiş. Hem iki milyonu nereye sokacaklar da götürecekler?”

Salih’e döndü Battal.

“Salih?”

O ana kadar suskun kalan Salih, isteksizce lafa girdi.

“Abi, o adamı bilemem, ama bence Tuncay para için buradaydı. Tuncay psikopattır, ama adam öldürecek kadar değil. Sanırım ortada elini ondan çabuk tutmuş bir üçüncü kişi var. Ve evet, haklısınız, iki milyon kolay kolay bir şeye sığdırılıp binadan çıkartılabilecek bir meblağ değil. Adam işi yarım bıraktı. Para hala binada bir yerde ve adam parayı almak için dönecek.”

“O halde para bir şekilde bulunur. Yeter ki binada olsun,” dedi Nihat ve masanın üstündeki açık dosyaya bakıp, onu Battal’ın önüne sürdü. “Asıl bu dosyaların gerisi nerede? Fotoğraftakini tanıdın mı?” Battal, dalgın, başını salladı. “Ya diğerlerini?”

“Çoğu eskiden iş yaptığımız, tasfiye edilmiş insanlar.”

“Kasım’a havale edilenler.”

“Kasım’a ve bazıları da Bino’ya…” dedi Salih.

Battal’ın gözleri parladı bir anda.

“Nihat. Kaçırdığın o adam Kasım’ın öksüzlerinden biriydi!”

Şaşırmıştı Nihat.

“Nasıl yani? Kasım’la Tuncay birlikte iş mi yapıyorlar şimdi?”

“Alakası yok. İki adam da farklı amaçlarla indiler bodruma. Karşılaşmaları tesadüftü. Üçüncü adam onlardan önce girmiş ya da içeriden birini kullanmış olmalı…”

Atıldı Salih.

“Bıçaklanan güvenlikçi!”

Başını salladı Battal.

“Bıçaklanan güvenlikçi ya… Nihat. Polis ne yapıyor şimdi?”

“Bodrumda Tuncay’ı sorguluyorlar. Komiser diğer adamı kaçırmanın hıncını ondan çıkartıyor olmalı.”

Battal, bıyık altından güldü.

“İyi, iyi.” Cep telefonunu alıp, bir numara çevirdi.

“Kimi arıyorsun, abi?” diye sordu Salih.

“Cemil’i.”

Nihat ve Salih, birbirlerine baktılar. Nihat dönüp, elindeki viskinin dibini, kenardaki bir saksıya döktü. Battal, bir la havle çekti içinden. Neden böyle geç açardı telefonlarını bu çocuk?

Emrah komiser, gerçekten de soruşturmayı tam bir şova çevrmişti. Bodrumdaki genişçe, loş bir odayı sorgu merkezine çevirtmiş, ortaya bir masa ve birkaç sandalye getiritmişti. Pazartesi’yi sorgulamış olan polis Hayri’yle Emrah, ceketlerini çıkarmışlardı. Tuncay ve diğer polisler, ceketliydiler. Tuncay’ın üstü başı, kanalda sürünürken harap olmuş, yer yer yırtılmıştı. Hayri’nin yüzünde morluklar vardı. Tuncay, yorgun başını masada birleştirdiği ellerinne dayamış, dinlenmeye çalışıyordu. Tepesinde sallanan lamba, odayı ancak aydınlatıyordu. Diğerleri otururken, Emrah, ortada sinirle dolandı. Bir ara kol saatine baktı.

“Allah kahretsin!” dedi. “Saat akşamın dördü!

Tuncay’ın saçlarını kavrayıp, öfkeyle çekerek, yüzünü ışığa tuttu. Tuncay, gözlerini aralayamıyordu. Düğmesine basınca konuşup, aynı şeyleri tekrarlayan bebekler gibi kelimeleri sıraladı:

“O herifi tanımıyorum. Bodrumda değil, kent dışındaydım. Alayınızın canı cehenneme!”

Başı düşecekken, alnını eline dayayarak tuttu Tuncay. Perişandı. Emrah, eli belinde, etrafında gezindi onun. Tuncay’ın alnını dayadığı eline vurdu ve başını tekrar masaya düşürdü.

“Kent dışında nerede?” diye sordu Emrah, bıkkın.

Tuncay, güçlükle doğruldu. Yorgunluktan dudağı sarkıyordu.

“Alanya’daki otelde. İstiridye vardı… Son kalite havyar ve bolca şarap,” dedi, düşen başını yine ellerinin arasına alarak.

Emrah, Tuncay’ın koluna vurup, başını tekrar masaya düşürdü.

“Kiminle birlikteydin? Bir kızla?”

“İki… Bir kızıl ve bir sarışın. Beni bir an uyutmadılar!”

Emrah, o esnada masanın diğer ucundaki fener ve eldivenleri aldı. Gelip, diğer eliyle yine Tuncay’ın saçlarını kavradı ve sertçe çekerek kafasını kaldırdı. Elindekileri ona gösterdi.

“Bunları tanıdın mı?”

“Söylersem uyuyabilir miyim?”

Onun saçlarını bıraktı Emrah.

“Evet.”

“Bir çift eldiven ve bir el feneri, komiser.” Kafası tekrar masaya düştü. “İyi geceler.”

Emrah, daha da sinirlenmişti. Arkasını dönüp, köşeye ilerlerken, ceketli iki polise işaret etti.

“Uyandırın şunu.”

Adamlar kalktı ve biri Tuncay’ın kafasını tutarken, diğeri yüzüne okkalı bir şamar patlattı. Tuncay’ın dudağının kenarından kan sızdı. Bir parça kendine gelmişti.

“Aha, işkence! Avukatımı istiyorum!”

“Kes sesini!” dedi Emrah köşesinden, ona yüzünü dönmeden. “Güvenlikçiyi kim öldürdü? Sen mi, o mu?”

“Adamı bilmiyorum.”

Aynı polis, ikinci tokadı atmak üzere elini kaldırdı. Emrah, parmağını şaklatarak durdurdu onu. Omzunun üzerinden Tuncay’a baktı.

“Şifre kimdeydi? Sende mi? Onda mı?”

Tuncay, sallandı yerinde. Biraz aralayabildiği gözkapaklarının ardından Emrah’a baktı.

“Biliyorsunuz. Bu benim işim değil… Ama şu adam…”

Emrah, yol aldıklarını zannediyordu. Tuncay’a döndü.

“Orçun.”

“Her ne ise. Yetişmiş bir adam. Profesyonel. Eğer o yapmışsa, bunu planlamıştır. Bu iş o kadar da basit bir şey değil.”

“Planladı tabi,” dedi Emrah, Tuncay’a doğru ilerlerken. “Biliyor musun, beni ve arkadaşımı atlatıp kaçtı. Otoparktaki bekçiyi etkisiz hale getirdi ve onun kıyafetleriyle sırra kadem bastı!”

Şaşkın, Emrah’a baktı Tuncay.

“Kaçtı demek… Söylemiştim. Bir profesyonel. O güvenlikçiyi öldürmek için öyle bir sürü bıçak darbesine ihtiyacı yok! Tek seferde öldürebilirdi o ihtiyarı!”

Emrah, yüzünü Tuncay’ınkine yaklaştırıp, onun gözlerinin içine baktı.

“Her şeyi biliyorsun, değil mi?”

“Bu anlattıklarımı kavramak için müneccim olmaya gerek yok. Bu devlet sırrı değil. Adamın nasıl kaçtığını hatırlamanız yeterli!”

***

Pazar, çekici bir kıyafet edinmişti Olga’nın da yardımıyla. Necla’nın yatak odasındaki tuvalet masasının önünde makyajını yapıyordu. Necla’nın öğrettiği kadarıyla becermeye çalışıyordu o işi de, ama hala çok acemiydi. Hangi malzemeyi nereye kullanacağını bile karıştırıyordu hala. O sırada yatakta uyuyan bebek, uyanır gibi olmuştu. Pazar, bebeğin başına gidip, karnını okşayarak, sakinleşmesini sağladı onun. Bebeğin gözüne ışık gelmesin diye alnına konan tülbendi düzeltti. Doğrulup, baktı yavrucağa. Sonra tekrar makyajına döndü. O sırada Necla, elinde şık, parlak bir şalla geldi odaya, gülümseyerek.

“İşte, ütüledim. Kıyafetine çok yakışacak.”

Pazar, şalı omuzuna aldı.

“Sağ ol, abla.”

Necla, diline sürdüğü parmağıyla, Pazar’ın gözlerinden taşırdığı rimeli sildi. Geri çekilip, o salaş kızın nasıl da güzelleşebildiğine şaşarak, seyretti Pazar’ın yüzünü. Pazar, aynanın önünden çantasını alıp, koridora çıktı. O, kapıya gelirken, Cuma da giyinmiş, paltosunu omzuna almaktaydı. Pazar’ın ardndan gelen Necla, Cuma’yı giyinmiş görünce telaşlandı.

“Murat Bey, nereye gidiyorsun?”

Cuma, cevap vermedi. Mümkün olduğunca kadının yüzüne bakmayarak, ayakkabılarını giyindi. Başını kaldırdığında Pazar’ı fark etti. Şöyle bir dondu önce. Başını çevirdi.

“Pazar, o nasıl kıyafet öyle?”

“Sadece bugün giyeceğim, Cuma Abi. İş bitene kadar.”

Pazar’a döndü Cuma.

“Giymeseydin… İşe de gitme. Giyme de, gitme de. Silahı ve adresi bana ver. Ben hallederim.”

“Hayır, abi. Yapacağım.”

“Ortada kendini ispatlaman gereken kimse yok, Pazar. Ekip yok, baş yok. Herkes bir tarafa dağıldı. Bütün işler teslim edildi. Varsın bu da teslim edilmeyiversin!”

“Herkesin bir anı var. Onu bekler. Benimki de buymuş. Yüzleşme vaktidir. Kaçmak olmaz. Vazgeçilecek bir iş olaydı, Aga Kasım bu kadar üstünde durmazdı.”

Cuma, gözlerini Pazar’ın kararlı bakışlarına diktti. Bir parça yumuşamıştı.

“Yanarım, Pazar. Güzelliğine yanarım. Gönlüne yanarım. Hiç bulaşma bu işe. Parmağın tetiğe değmesin. Bir kere öldürdün mü, bir daha soğumaz yüreğin. Oysa sevmelisin. Birini sevmelisin güzelliğin hala yerindeyken. Gitme bacım. Gitme.” Necla’ya döndü. “Sen de bakma öyle, Necla Hanım. Bir dosta bakmaya gidiyorum. Döneceğim. Hem şu çok sevdiğin üzümden de getireceğim.”

Cuma’yı durduramayacaktı Necla. Ama biliyordu artık. İçgüdüsel olarak biliyordu ki, geri dönecekti. Onundu artık. Sadece onundu. Cuma çıkınca, düşmüş bakışlarını Pazar’a çevirdi Necla.

“Gerçekten ablacığım, gitmesen mi? Kasım’a söyleriz. Yapmayacak, deriz.”

“Hem beni bu kadar hazırladın, hem de gitme diyorsun, öyle mi?”

“Gideceksin?”

Pazar, usulca başını salladı, dolaptan ayakkabılarını çıkarıp, giydi. Necla, onun omzundaki şalı düzelterek, gülümsedi. Ama yüzünde endişe ve üzüntü vardı. Pazar, çantasını omzuna takıp, çıktı.

***

Zeynel Bey, iki adamını Candan’ı almaya göndermişti. Candan’ın kaldığı apartmanın önünde arabadan inen bir beyazlı, doğruca girişe gidip, Candan’ın ziline bastı. Diafondan konuştular:

“Kim o?”

“Canda Hanım?”

“İki dakikaya iniyorum.”

Dairesinde, diafonun yanındaydı Candan. Yüzünde kararsız bir ifade, sırtını kapıya yasladı. Neticede indi aşağıya. Şimdi de o iki beyazlı tayfayla birlikte, Zeynel Bey’in son sürat çiftliğe yol alan arabasındaydı. Arkada oturduğu koltuktan adamları gördükçe sinirleri bozulmuştu Candan’ın. Kahkahalarla gülmeye başladı bir anda. Kendini durduramıyordu. Adamlar, duruma bozulmuşlardı, ama ağızlarını bıçak açmıyordu.

“Siz böyle takım gezmek zorunda mısınız beyaz beyaz?” dedi kahkahalarının arasında, gözünden yaş gelerek. “Hiç güleceğim yoktu vallahi. Allah da sizi güldürsün!”

***

Emrah komiser, bir elinde bir fincan kahve, diğerinde kasa dairesinde bulunan yanık kâğıt rulolarından bir parça, koridordaki elektrik panosuna yaslanmış, dalgın, kâğıdı inceliyordu. Hayri, koridorun diğer ucundaki kapıdan girip, derhal Emrah’ın yanına geldi.

“Ben geldim amirim,” dedi.

“Biliyorum,” dedi Emrah, dikkati hala kağıtta. Dalgın, kahveden bir yudum aldı. Yüzünü buruşturup, bardağı polise uzattı. “Şunu yenile Allah’ını seversen.”

Hayri, fincanı aldı. Bir şeyler söylemekle söylememek arasında tereddütteydi. O esnada kasa dairesinden diğer bir polis çıkıp, yanlarına geldi. Hayri, elindeki fincanı ona aktardı. İkinci polis, bir fincana, bir diğer ikisine baktı.

“Ne var?” diye sordu o polise Emrah.

“Amirim. Tüm havalandırma kanalını inceledik ve…”

“Ve? Hiç parmak izi var mı?”

“Hayır, amirim. Silinmiş.”

Emrah komiser, başını salladı.

“Onlar silmişler.”

Hayri, diğer polise döndü.

“Bu kadar mı, İbrahim?”

Diğer polis, İbrahim, ne diyeceğini bilemedi. Omuzlarını kaldırdı.

“Tamam. Şimdi amirime kahve getir,” dedi Hayri ona.

İbrahim ayrılınca, Hayri, tekrar Emrah’a döndü. Emrah, zıvanadan çıkmak üzereydi.

“Ağzındaki baklayı çıkar be adam!”

“Amirim. Cemil ve Cumhur Komiserler gelmiş. Yukarıdalar.”

“Şimdi mi söylüyorsun? Onların burada hiçbir yetkileri yok! İş bizde!”

Emrah, süratle Tuncay’ı sorguladıkları odaya yöneldi. Hayri de ardındaydı.

“Tuncay ibnesi ne alemde?”

“Amirim. Ben yukarıdaydım, biliyorsunuz. Kadir yanındaydı.”

Emrah ve Hayri içeri girdiklerinde, gördükleri sahne karşısında kalakaldılar. Tuncay, üçünü yan yana birleştirdiği sandalyelerin üzerine kıvrılmış halde, Kadir adlı polis ise oturduğu koltukta, uyuyakalmışlardı. Emrah’ın öfkesi katlandı birden. Tuncay’ın yattığı sandalyelere ilerlerken, bir yandan da Hayri’ye Kadir’i işaret etti.

“Uyandır şunu!” Gidip, Tuncay’ın ayaklarına gelen sandalyeye tekme atttı. “Bu adamı akıllı bir şeyler söyleyene kadar bir dakika uyutmayacaksınız dedim!”

Ayakları yere düşen Tuncay, bir anda kendine gelmişti. Yuvarlanmamak için birden toparlandı. Baştaki sandalyeye oturdu. Hayri’ninin sarstığı Kadir de kendine gelip, hemen ayağa fırladı.

“Dalmışım, amirim.”

“Gördük!” dedi Emrah. “Konuştu mu bu?”

“Yok, amirim. Kaseti başa sarıp duruyor.”

Tuncay, gözkapaklarının arasından saatine bakıp, Emrah’a döndü.

“Komiserim. Vallahi, konfordan geçtim hadi, iyi kötü daldık, şu ısıtma işini çözeydiniz iyiydi…”

Emrah, sinirini kontrol etmeye çalışarak, Tuncay’a baktı. Derin bir nefes alıp, saydı içinden. O sırada İbrahim, elinde kahveyle girdi. Gelip, bardağı Emrah’a uzattı. Emrah, kahveyi aldı ve doğruca Tuncay’a verdi. Tuncay bir kahveye, bir ona baktı.

“Seni ısıtacak bir şey işte,” dedi Emrah.

Kahveden büyük bir yudum alınca, rahatlamıştı Tuncay.

“Buna değdi, komiser.”

Emrah, pantolonunun cebinden Tuncay’ın usturasını çıkarıp, çevirdi elinde. Açtı, kapadı, baktı.

“Bu ne Tuncay Tuncay? Üzerinden çıkmış. Berberliğe mi başlıyorsun?”

“Bakımıma düşkünüm, komiserim. Ne yaparsın? Günde iki kez tıraş olurum. E, yoğurdu seven mandayı yanında taşır!”

Usturayı tekrar cebine koydu Emrah.

“Öyle olsun bakalım.” Gözlerini Tuncay’dan ayırmadan, başını sallayarak iki adım geriledi, kollarını kavuşturdu. “Sana bir şey söyleyeyim.” Kendi göğsünü işaret etti. “Buradan gelen bir şey. Arkadaşını ele vermemen müthiş bir olay. Takdir ediyorum. Yeminle.” Masaya geçip, Kadir’in az önce kalktığı koltuğa oturdu. “Tuncay’ın kahvesini yenile. Bana da bir tane getir,” dedi Kadir’e ve Tuncay’a karşısındaki sandalyeyi işaret etti. “Karşılıklı içeceğiz.”

“Bir de su!” diye seslendi Tuncay kalkarken, kahveye gitmekte olan Kadir’e. Kadir, ona ters ters baktı.

“Su iki oldu,” dedi aynı polise Emrah, sakince. “Hala burada mısın?”

Kadir, diğer polis, İbrahim’e işaret etti. Birlikte çıktılar. Tuncay, Emrah’ın karşısındaki sandalyeye oturdu. Tepedeki ışık yine gözlerini rahatsız ediyordu, eğdi başını.

“Karadeniz inadın var,” dedi Emrah, Tuncay’a. Tuncay, dudak büktü. “Ben Muğlalıyım. Sen benim oraları bilmezsin, ben de senin oraları.”

“Sadede gelsene komiser,” dedi Tuncay.

“İçimden gelerek söylüyorum inan ki. Dalga geçmiyorum. Düşünmesi bile moralimi bozuyor. Resmen bir hiç yüzünden hapse atılacaksın.”

“Şimdi ağlayacağım. Hüzünlendim vallahi.” Ciddileşti Tuncay. “Benim keyfim yerinde, komiser. Sana bir şey olmasın.”

“Bak, Tuncay. Kasayı Orçun’un açtığını biliyoruz. Hatta yüzde doksan, güvenlikçiyi de o öldürdü. Aksi halde niye kaçsın? Neyi yadsıyorsun ki? Hem yardımcı olman senin cezanı indirir. Kendi yazımı da eklerim ifadene. Bak, beni sayarlar. Emniyet müdürüne de yakınım. Ne dersem dinlerler. Hâkimle de konuşurum. Senin de katkınla, kolayca salıverir. Yemin ederim, gözaltıyla kurtulursun.”

“Üzgünüm. Ama bodrumda değildim… Dinle, komiser. Bu Orçun ya da her kimse, kasayı uçurmadıysa, şifreyi biliyordu. Doğru mu? O halde, şifreyi ona veren biri var.”

“Tüm kombinasyonları denemek için üç gün, üç gecesi vardı.”

“Basit bir hesapla, altı ay sürer.”

İbrahim ve Kadir, biri kahveler, diğeri sularla içeri girdiler. Getirdiklerini masaya, Tuncay’la Emrah’ın arasına bıraktılar. Tuncay, hemen kahveye sarıldı. Üşüdüğü belliydi.

“İç. İç. Afiyet olsun,” dedi Tuncay, yılan bakışlarıyla Tuncay’ı süzerek.

İbrahim, omzunun üstünden tiksintiyle baktı Tuncay’a.

“Zehir zıkkım olsun,” diye söylendi kendi kendine.

O esnada Cemil ve Cumhur, içeriye girdiler.

“Yok, yok. Afiyet olsun, Tuncaycığım,” dedi Cemil, gülerek. “Sen alıştın zaten. Canın kahve çekti mi, polise gidiyorsun bundan sonra!”

“Aha!” diye ünledi Tuncay, ağzı kulaklarında. “Laurel’le Hardy de geldi. Tam oldu!”

Cemil, Emrah’a döndü.

“Benden aldıkları işi bir tüysüze verecekler diye kıvranıp duruyordum, Emrah Komiserim. Demek sen aldın.”

Emrah, öfkeyle ayağa fırladı.

“Allah kahretsin, Cemil! Sorgumu engelliyorsun! Burada işin yok!”

“Vallahi, komiserim, Tanrı’ya kızmanda bir mahsur yok. O bunu kaldırabilir! Benim burada bulunuşum, ailevi nedenlerden. Binanın yeni sahibi abim, malum!”

“Dışarıdaki meşrubat makinesini kim boşalttı?” diye sordu Cmhur, diğer polislere.

Cemil ve Emrah, dik dik birbirlerine baktırlar. Tuncay, açtığı su şişesini kafaya dikti.

***

Bahtiyar, Ali Kaan’la birlikte, hayranı olduğu Türkan Şoray’ın evinin salonundaydı. İçi içine sığmıyordu. Kalbi duracak zannetti bir an. Heyecanı yüzünden okunuyordu. Dizlerini birbirine yapıştırmış, etrafa bakınıyordu. Elinde bir kayıt cihazı ve bir not defteri tutmaktaydı. Ali Kaan ise kendi evindeymiş gibi rahat, oturduğu koltukta bacak bacak üstüne atmış, arkasına yaslanmıştı.

“Oğlum, rahatla,” dedi Ali Kaan ona. “Hazırlıklarını kontrol et. Kayıt cihazının şarjı dolu mu? Defterine bak, sorularını kontrol et. Belki son anda aklına gelen bir şey olur.”

“Abi, heyecanımı yenemiyorum. Baktığım her yönde hiçliğe bakıyor gibiyim.”

Ali Kaan, kalktı, elini Bahtiyar’ın omzuna koydu.

“Belki yalnız olursan daha rahat olursun, ha? Gideyim mi?”

Atıldı Bahtiyar.

“Aman, abi, sakın. Tutulursam senden destek alırım. Yanımda dur, gözünü seveyim.”

O sırada Şoray’ın yardımcısı bayan geldi yanlarına.

“Hoş geldiniz. Türkan Hanım az sonra inecek. Bir isteğiniz var mı?”

***

Cumartesi, Elçin Beg’in kaldığı otelin karşısında durdu. Cebinden onun verdiği kartı çıkardı, adresi kontrol etti. Tekrar otele bakıp, girişe yöneldi. Resepsiyona vardığında, görevli Mehmet, telefonla görüşüyordu. Cumartesi’yi fark edince telefonu kapatıp, yerine geldi.

“Buyurun?”

Cumartesi, elindeki kartın arkasında yazan isimi okudu:

“Elçin Beg Vahapzade ile görüşecektim. Burada mıdır?”

“Konuklardan biri. Azeri amca…”

Resepsiyon görevlisi, anahtarlığa göz attı. Dönüp, karşıdaki aralık kapıdan restoran tarafına baktı. Elçin Beg’i görmüştü. İşaret etti.

“Bakın. Şu köşedeki masada tek başına oturan yakası karanfilli adam.”

Cumartesi, gösterilen yöne baktı ve Elçin Beg’i gördü. Elçin Beg, içinde Dilber’in resmi olan tabakayı önüne açmış, ona dalmıştı. Restoranda, başka masalarda birkaç müşteri yemek yiyordu. Cumartesi, restorana yönelecekken, olduğu yerde kalakaldı. Pazar, kapıdan girmişti o esnada. Çantasını kontrol ederek girdiğinden, Cumartesi’yi fark etmedi kız. Cumartesi, ona seslenmek istedi, ama sesi boğazında düğümlenmişti adeta. Büyülenmişti. Pazar, doğruca restoran kısmına girip, Elçin Beg’in yanına gitti. Elçin Beg, kalkıp, yanaklarından öptü onu. Masaya oturdular karşılıklı. Onları resepsiyondan izleyen Cumartesi’nin ifadesinde kıskançlık ve şaşkınlık vardı. Mehmet’in sesiyle kendine geldi.

“O bey işte. Şimdi gelen bayan masasına oturdu.”

“Misafiri herhalde,” dedi Cumartesi, gözünü masadan almadan. “Başka zaman gelirim.”

Omuz silkti genç.

“Siz bilirsiniz.”

Cumartesi, yan gözle içeriye bakarak, çıktı otelden. Gidip, karşıdaki binanın duvarına yaslandı ve yüzünde aynı karmaşık duyguların yansıması, restoran kısmındaki masalarında oturan Elçin Beg ve Pazar’ı seyretti. Elçin Beg, elinin üstünde olduğu tabakayı resim görünmeyecek şekilde masaya yatırmıştı. Yüzünde nazik gülümsemesi varken, gözlerine hüzün hâkimdi. Pazar, parmağının ucuyla tabakaya dokundu. Gözlerini Elçin Beg’inkilere kaldırdı. Şarap açtırdı Elçin Beg.

Türkan Şoray, evinin koridorunda ilerlemekteydi, günlük, ama şık bir kıyafetin içinde, konuklarına doğru. Kenarda, bir sehpanın üzerindeki vazoda dağınık güller vardı. Geçerken onları düzeltti. O esnada parmağına diken battı. Kanayan parmağını emdi Sultan.

Cuma, Zeynel Bey’in köşkünün karşısında, aynı noktada dikilip, gözünü kırpmadan binaya bakıyordu. Ani bir kararla karşıya geçti. Yolun üstünde, gökte koca bir dolunay duruyordu. Ayın önünden geçen bulutun iki parçası, aynı bir usturayla kesilmiş gibi, ayrı yönlere dağıldı. Cuma, dış kapının parmaklıklarını tuttu. İçeriden bakıldığında, adeta hücresinden dışarıya bakan bir mahkûmdu.

Emine Hanım, umutla koridorun başından diğer uçtaki Oflaz’a baktı. Doktor Bey ve Nefise Hanım, Oflaz’ın yanındaydılar. Nefise Hanım, koltuk değnekleri ile ayakta duran Oflaz’ın koluna girerek ona destek oluyordu. Doktor Bey, onların önlerindeydi, Nefise Hanım’a Oflaz’ı bırakmasını işaret etti. Nefise Hanım, ayrıldı. Oflaz, bir cesaretle değneğin birini ileri attı. Ayağını kaldırdı, ama basmaya korkuyordu. Alnından su gibi ter boşandı. Sinirlenmişti. Değneği duvara savurdu. Kendi de dengesini yitirdi, düştü. Emine Hanım, yetişti ona. Koridor boyunca duvarda tablolar asılıydı. Bir tanesinde kanlı bir savaş resmedilmekteydi.

Ufuk, muayenehanesindeki masasında, gözünde gözlüğü, bilgisayar başındaydı. Yorgundu. İşini bitirip, bilgisayarı kapattı. Gözlüğünü masaya bıraktı. Masanın ortasında duran suyunu alıp, içti. Perşembe’nin hediyesi eşarp, boynundaydı. Parmaklarını onda gezindirdi. Masanın kenarında el kuklası, yüzü cama dönük, adeta yolu gözler halde duruyordu.

Perşembe, omzunda havlusu, dışarıya baktı. Sabırsız bir bekleyişteydi. İçeride müşteriler azalmaya başlamıştı ağırdan. Tavana kaldırdı bakışlarını.

Yukarıda Pazartesi, divanda kendinden geçmiş, uyumaya devam ediyordu. Yüzüne huzursuzluk hâkimdi. Not defteri divanın yanında, yerdeydi. Duvardaki terekte kahve fincanları…

Candan ve emektar seyis, Zeynel Bey’in Candan için aldığı atın başındaydılar. Candan, ifadesiz, ata bakarken, seyis hayvanın tımarını yapmaya devam etti.

İlerideki çiftlik evinde, çalışma odasında Zeyel Bey, masasında, eski bir fotoğraf albümünü karıştırmaktaydı. Bir resme gelince durdu. Eski, biraz yıpranmış, siyah-beyaz bir fotoğraftı. Bir lokanta masasında eğlenmekte olan bir grup insanın resmiydi. Battal’ın, Elçin Beg’in ve Zeynel Bey’in çok daha genç halleri vardır orada. Geride yüzü belli belirsiz, objektife çekinerek bakan bir kadın, Candan’a çok benziyordu. Zeynel Bey, parmağıyla kadının resimdeki yüzünü okşadı.

Ve yarım saat geçmemişti, Zeynel Bey ve Candan, salonun ortasında, karşılıklı ayakta durmaktaydılar. Zeynel Bey, adeta büyülenmiş gibi, Candan’ın yüzüne baktı. Uzandı, onun saçına dokundu. İrkildi Candan, başını çekti. Zeynel Bey, gözünü ayırmadan, mutlulukla karışık derin bir ifadeyle gülümsedi. Kelimeler, fısıltı gibi döküldü dudaklarından:

“Sen… gerçek misin?”

Elçin Beg’in kaldığı otelin restoranındaki kalabalık, seyrelmişti. Elçin Beg’le Pazar’ın yemeği sürüyordu. Elçin Beg, masaya kapattığı tabakasını kendine kaldırıp, Dilber’in resmine baktı. Pazar’a döndü sonra. Gözlerinde, Zeynel Bey’inkine benzeyen bir bakış vardı. Bu bakış Pazar’ı şaşırttı bir an. Elçin Beg, nazik gülümseyişini yaydı dudağına.

“Sen, gerçek misin?”

Sultan, salona girmişti. Ali Kaan, ayağa kalktı. Bahtiyar, dalgındı. Ali Kaan, onun omzunu dürttü. Bahtiyar, başını kaldırır kaldırmaz, Türkan Şoray’la göz göze geldi. Derhal toparlanıp, ayağa kalktı o da. Sultan, tüm haşmetiyle salonun ortasına ilerleyip, Bahtiyar’a elini uzattı. Bahtiyar’ın eli ayağına dolaşmıştı. Ne yapacağını bilemez haldeydi. Başka bir Türkan’dı karşısındaki. Yorgundu gözleri, makyajına rağmen, yılların eziyetini vuruyordu dışarıya. Gece boyunca düşünde Selvi Boylum’un Asya’sını, Sürtük’ün Naciye’sini, Çalıkuşu’nun Feride’sini, Vesikalı Yarim’in Sabiha’sını, Kara Gözlüm’ün Azize’sini, Cemo’nun Cemo’sunu, Devlerin Aşkı’nın Türkan’ını, Baraj’ın Aysel’ini, Mine’yi, Cemile’yi, Hayatımın Aşkısın’daki Asuman’ı hatta, Sultan gibi Sultan’ı düşlemişti. Filmlerdeki mabudeyi yani, bir güneşi. Şimdi…Türkan Şoray’ın eli havada kalmıştı. Yine de gülümsedi Bahtiyar’a.

“Gerçek miymişim?”

Sesi… Telefonda duymaya benzemiyordu. Bir anlığına dili tutulmuştu Bahtiyar’ın. Bir Türkan Şoray’a, bir Ali Kaan’a baktı. Defteri, kayıt cihazı düştü elinden. Yerdeki defterle cihaza baktı Bahtiyar. Onlardan da vazgeçip, aniden kapıya yöneldi.

“Özür dilerim,” deyip duruyordu sayıklar gibi, yüzü yerde ilerlerken. Salondan çıktı.

Türkan Şoray da, Ali Kaan da şaşkındı. Birbirlerine baktılar. Türkan Şoray, Bahtiyar’ın yerde bıraktığı defter ve kayıt cihazına baktı. Ardından bakışlarını Ali Kaan’a kaldırdı.

“Dışarısı soğuk…”

Bahtiyar, telaşla koridorda ilerlerken, Sultan’ın bu son sözünü işitmemişti bile. Elinde tepsi, içecekleri getiren yardımcı kadının yanından geçti. Kadın şaşırdı.

“Beyefendi. Çayınız?”

Bahtiyar, adımlarını daha da hızlandırarak, antreye geçip, çıktı binadan, caddeye attı kendini. Koşmaya başladı. Gözlerinden yaşlar boşanıyordu. Nefes nefeseydi. Koşmaya devam etti. Caddeden vızır vızır arabalar geçiyordu. Bahtiyar koştu, koştu…

roman 41. fasikül

Zeynel Bey, artık çiftliğindeydi. Uzun uzun yıllar olmuştu oraya uğramayalı. Bir haftadır bakımı yapılıyordu çiftlik evinin. Kararlıydı Zeynel Bey; elini eteğini çekecekti işlerden ve ömrünün kalanını baba yadigarı o çiftlikte, huzur içinde geçirecekti. Belki de kızıyla…

Eski söz konusu olduğunda unutmayı tercih ederdi hep. Yıllar önce neler neler olmuştu bu çiftlk evinde. Ne insanlar gelip geçmişti. Salı’nın da kaldığı, çalışanlara ait kulübeler kaldırılmıştı. Daha modern çitlerle çevrilmişti çiftlik.  Eski çalışanlarından bir tek, hem kadim dostu, hem de en güvendiği dostlarından biri olan seyisi kalmıştı geriye. Hizmetçiler ve birkaç görevli, birkaç koruma, hepsi yeniydiler. İstanbul’daki çalışanlarının tümünü Battal’a bırakmıştı. Bir de Kasım’ı hatırlıyordu, kahyalığını yapmıştı, işlerin çiftlikten yürüdüğü dönemlerde. Çitliğin muhtelif yerlerine dağılmış, tıfıl korumalarına göz gezdirdi umursamazca.

“Kasım,” dedi ardındaki, o günün davetsiz misafiri Ali’ye. “İnatçı Kasım, gömdün kendini bir kahvehaneye.”

“O kendince, kendi krallığında şimdi, Zeynel Bey. Krallıktan da ne kadarı kaldıysa!”

Ali’ye omzunun üstünden bir bakış atıp, tavlaya doğru ilerledi Zeynel Bey. Çizmelerini geçirmişti ayağına. Kravatı, ceketi atmıştı, ağalık günlerine dönüvermişti yeleği, tespihiyle. Tavlada, içerideki tek atı tımar etmekteydi ihtiyar seyis. İşini özenle yapıyordu. At, gösterişli bir hayvandı. İçeri giren azıcık ışık üzerine vurdukça, tüyleri altın gibi parıldıyordu. Zeynel Bey, atı inceleyerek gezindi. Ali, bir kuyruk gibi onun peşinde dolanıyordu.

“Nerede o eski kısraklar! Yıldırım’ın yerini hangisi tutabilir?” diye söylendi Zeynel Bey.

“Bu da iyidir beyim,” dedi seyis, ihtimamla işine devam ederken. “Küçük hanıma yakışacaktır inanın. Ha, eskiyi aramak boşa. Şimdi ne eskisi gibi ki. İnsanların dahi içi boşaldı.”

Dışarıya yöneldi Zeynel Bey.

“Ne dersen de. Yıldırım olmalıydı…”

Ali, seyise yaklaştı, kulağına eğildi.

“Ne oldu ki Yıldırım’a?”

“Beyim vurdu,” diyerek yanıtladı onu seyis, başını işinden kaldırmadan.

Ali, bir seyise, bir uzaklaşan Zeynel Bey’e baktı. Sonra süratli adımlarla onun ardına düştü. Zeynel Bey, dışarıda, boyası yenilenmiş çiftlik evini süzmekteydi. Ali, yanına geldi.

“Zeynel Bey…”

“Dünyanın öbür ucuna kaçsam sizden kurtulamayacağım, değil mi?” dedi Zeynel Bey, başını çevirmeden.

Yutkundu Ali.

“Şirketin kasası soyulmuş. İki milyon çalmışlar.”

Kılı kıpırdamamıştı Zeynel Bey’in.

“Holding artık beni ilgilendirmiyor. Her şeyin sahibi Battal artık.” Ali’ye baktı. “Sizin bile! Bir sorunda ona gideceksiniz.”

“Zeynel Bey, sadece paralar değil, bir takım dosyaların da gittiği söyleniyor. Belki işlerinizle ilgili…”

“Yeter!” Öfkeyle tersledi onu Zeynel Bey. “Ben geçmişimi dürdüm ve kaldırıp çöpe attım. Bu çöpleri ancak köpekler karıştırır. Benim de köpeklerle işim olmaz. Anlaşıldı mı?” Ali’nin lafı boğazına düğümlenmişti. “Bir daha bana ulaşmaya çalışmayın.” Yüzünü eve çevirdi. “Şimdi git. Bir misafirim gelecek. Hazırlanmam lazım.”

Zeynel Bey, eve yöneldi. Ali, olduğu yerde kaldı bir süre, şaşkın. Döndü, gitti; arabasına atlayıp, çiftlikten ayrıldı. Zeynel Bey, içeri girmeden bakışlarını yavaşça ötedeki manzaraya kaydırdı.

“Yıldırım…”

Gencecik, ufuğun mavisine yayılan hayalinde. Görkemli bir atın üzerinde uçsuz bucaksız bir yeşillikte dörtnala gidiyor, saçları atın yeleleri gibi rüzgârda dalgalanırken. Bir çeşme yakınından geçerken, su dolduran bir köylü kızı onu sevdalı bakışlarla süzüyor.

Çiftlik evinin banyosundaydı şimdi Zeynel Bey. Yeleğini, gömleğini çıkarmıştı. Su, lavaboya akıyordu dakikalardır. Aynadaki görüntüsüne daldı. Neden sonra kendine gelip, suyu kapattı. Neşelendi birden. Yüzünü sabunlayıp, usturasını açtı.

Aynı dakikalardı ve aynı heyecandı Elçin Beg’i de saran. Oteldeki odasının banyosunda tıraş olmaktaydı o da. Tıraşını bitirdi, yüzünü iyice yıkayıp, kuruladı. Kremini, losyonunu sürdü. Aynadaki görüntüsüne gülümsedi ve banyodan çıktı.

***

Kasım’ın mekanı yarı doluluktaydı. Masalarda çay içen, gazete okuyan, duvardaki televizyonlukta asılı televizyondan haber izleyen müşteriler, beklentisiz, günü yaşayan insanlardı. Müşterileri artık aşina tiplerdi Perşembe için. Masasında hesaplara bakarken, dışarı servisinden dönen Bahtiyar’ın önünde önlüğüyle, koşturarak içeri girdiğini fark etmemişti.

“Usta, Ali Kaan Ağabey aradı. Belki bir haber gelmiştir. Dergiye geçmem lazım. Bugünlük izinli olsam?” dedi nefes nefese Bahtiyar.

“Git, işini gör, aslanım. Ben burdayım,” dedi Parşembe.

“Hay yaşa, usta.” Önlüğünü çıkardı, gidip, tezgâhın altına koydu Bahtiyar. Kapıya yönelmiş, Perşembe’nin masasının yanından geçerken dışarıda beklemekte olan Ufuk’u gördü. Gülümseyerek, Perşembe’ye döndü. “Ustam, yenge gelmiş.”

Birden heyecanla ayaklandı Perşembe.

“Höst. Ne o ulan yenge, menge?” diyerek hafifçe ensesine vurdu Bahtiyar’ın.

Birlikte kapıya gittiler. Ufuk, dışarıda bekliyordu. Perşembe ile Ufuk, kapıda tokalaştılar. Perşembe, büyülenmiş gibi kızın gözlerine dalıvermişti. Ufuk, gülümseyerek bir ona, bir Bahtiyar’a baktı. Bahtiyar, güleç gözlerle ikiliyi süzdü.

“Usta, ben müsaade isteyeyim.” Ufuk’a uzattı elini. “Ben, Bahtiyar, abla. Sinan Abi’nin çalışanıyım.”

Ufuk, elini Perşembe’den kurtarıp, Bahtiyar’a uzattı. Perşembe, toparlandı.

“Ben de Ufuk,” dedi Ufuk, Bahtiyar’ın elini sıkarken.

“Memnun oldum abla,” dedi ve ayrıldı Bahtiyar.

Perşembe, utanmıştı, gözlerini kaçırıyordu şimdi.

“O… İyi çocuk. Sinema okuyormuş.”

“Demek senin de enteresan arkadaşların var.”

Ensesini sıvazladı Perşembe.

“İçeriye davet ederdim, ama… görüyorsun…”

“Yo. Ben de muayenehaneye geçiyordum. Hasta randevuma kadar biraz zaman dolduruyorum. Mekânını görmek istedim geçerken.”

“Şey… Mekân burası işte. Aynı zamanda hem evim, hem de ekmek teknem. Üstte kalıyorum… İçeriden çıkılıyor.”

“Tamam, o zaman. Gördüm. Neyse. Hastamı bekletmeyeyim.”

Ufuk, ayrıldı. Perşembe, bir süre kapının önünde yere bakar halde kalakaldı. Sonra toparlanıp, Ufuk’a yetişti. Omzuna dokunarak, döndürdü onu.

“N… ne zaman görüşürüz?”

“Ne zaman istersen. Bugün muayenehanede olacağım. Uğrarsın.”

Yüzü asıldı Perşembe’nin.

“Delikanlıya izin verdim. Bugün yalnızım…”

Çantasından kartını çıkardı Ufuk.

“Burada telefonlarım var. Şu cep telefonum. Müsait olduğunda ararsın. Tamam mı?”

Perşembe, kartı alıp, üzerini okudu. Başını kaldırdığında, Ufuk köşeyi dönmüyordu.

***

Holding binasında, Emrah komiserin boşalttığı ofislerden birinde, Pazartesi’nin sorgusu sürüyordu. Odadaki yerleşim ve mobilyalar, az çok Tuncay’ın sorgulandığınınkinin aynıydı. Emrah, patron koltuk tarafında, ayakta duruyordu. Pazartesi ve sivil giyimli sorgu polisi, masanın önündeki koltuklarda oturuyorlardı. Pazartesi, avuçları arasında bir kağıt bardak kahve tutuyordu. Kaçamak bakışlarla etrafa bakınarak, oradan kurtulmanın yollarını aramaktaydı. Emrah, masanın üstüne açtığı, Pazartesi’nin çantasını karıştırıp, içindekilerin ne olduğunu anlamaya çalıştı. Kasım’ın verdiği sahte hüviyet de masanın üstündeydi. Öfke içerdiğini ne kadar saklamaya çalışsa da başaramadığı bakışlarını Pazartesi’ye kaldırdı.

“Bu dosyalar, bu defter nedir?”

“Üzerlerinde ne oldukları yazıyor, komiserim. Herhalde okuma-yazmanız vardır.”

“Ukalalık etme!” Kimliği aldı Emrah. “Bu senin kimliğin değil! Kimsin sen?”

“O benim kimliğim ne yazık ki,” dedi Pazartesi, sakinliğini koruyarak.

Emrah, kimliği onun yüzüne attı.

“Adamın bilgileri geldi. Sen Orçun Semerci isen, ben bir hayaletle konuşuyor olmalıyım. Çünkü asıl Orçun Semerci on yıl önce doğuda teröristlerle girdiği çatışmada vuruldu! Bu kimlikte neden T.C. Kimlik Numarası yok?”

Ortadaki sehpaya düşen kimliği aldı eline Pazartesi.

“Kimliğim eski. Yenilemeye zamanım olmadı.”

“Ne yani, bu senin on sene evvelki fotoğrafın mı?”

Pazartesi, kimlik fotoğrafına bakarak, dudak büktü.

“Evet.”

Emrah komiser, zıvanadan çıkmak üzereydi.

“Geri zekâlı yanıtlar verme!”

“Sen de geri zekâlı sorular sorma! Eğer aptalca bir soru sorarsan, zekice bir cevap alırsın!”

“Akıllı ol!” diyerek, kaşlarını çattı sorgucu polis. Kalkıp, ayaklanmaya çalışan Pazartesi’nin omzunu kavradı. “Otur oturduğun yerde! Sorgu henüz bitmedi!”

Bıyık altından güldü Pazartesi.

“Niye? Korktunuz mu? Oysa siz iki kişisiniz. Bense tek. Üstelik uykusuz ve yorgunum.” Etrafı kolluyordu konuşurken. “Kapı kilitli ve anahtarı sizde. Ne yapabilirim ki bu halimle?” Hüviyeti gömlek cebine yerleştirip, Emrah’a çantayı işaret etti. “Çantadan bir şey alabilir miyim?”

Emrah, Pazartesi’ye baktı. Bir anlık tereddütten sonra çantayı ona itti. Pazartesi, çantadan defterini çıkarıp, içini karıştırdı. Aradığı sayfayı bulunca, masadaki not kâğıtlarından birini alıp, defterinde açtığı yaprakta okuduğu sayıyı oraya yazdı, defteri yeniden çantaya koydu. Kâğıdı Emrah’ın önüne ittti.

“Nedir bu?” diye sordu Emrah, kağıdı çekerken.

“Kasayı açarken denediğim kombinasyonların sonuncusu. Yani, kasayı açan bileşim. Bir sır varsa bu altı rakamda gizli.”

Emrah, kâğıdı evirdi çevirdi, rakamlar bir çağrışım yapmamıştı. Sorgucu polise el etti.

“Hayri, gel.” Sorgucu Hayri de baktı kağıda. Bir şey anlamamıştı. Pazartesi o aralıkta pozisyonunu sağlamlaştırdı. Emrah daha da sinirlenmişti. “Bundan çıkacak bir bok yok! Bizi oyalıyorsun! Parayı ne yaptınız?”

“Para diye bir şey yok. Sadece dosyalar var. Ayrıca, ‘biz’ de yok. Diğer arkadaşı tanımıyorum. Bu işte yalnızım ve sen hala ilgisiz sorular sorup duruyorsun.” Emrah’a yanaştı, bir eli çantanın kulpunda. “Problemin çözümü her zaman önceden bellidir. Cevabı bulmak için doğru soruyu sormak gerek.”

Pazartesi, bir anda ceketinin cebinden kapının anahtarını çıkartıverdi. Emrah, elini ceketinin cebine attı, anahtar yoktu. Gözleri kocaman açıldı. Pazartesi, şaşkınlıktan istifade, çantayı Hayri’nin boğazına savurdu. Adam, boğazını tutarak gerileyip, duvarın kenarına yığıldı. Pazartesi, süratle masaya dayadığı elinden destek alarak sıçradı ve masayı aşıp, Emrah’ın göğsünün ortasına ayaklarını geçirdi. Emrah, nefessiz, duvara yapıştı, öksürüğe boğuldu. Pazartesi, hemen kapıya gitti, kapıyı anahtarla açıp, koridora fırladı. Kapıyı hemen içeridekilerin üstüne kilitledi. Geriye döner dönmez, Nihat’la burun buruna geldi. Nihat’ın tabancası göğsüne dayanmıştı. Pazartesi, ellerini kaldırdı. Bir asansöre, bir Nihat’a baktı.

“Bırak beni gideyim, babalık.”

“Çantayı bırakırsan, belki.”

Pazartesi, tereddütle çantayı ona uzattı. Nihat, bir eliyle silahı tutarken, diğeriyle çantayı aldı.

“Anahtarı da ver. Bu yaştan sonra kapı kırmaya uğraşamam.”

Pazartesi, anahtarı da uzattı. Ancak, tam verecekken elini yumruk yaparak gizledi anahtarı.

“Çantada bana ait bir şey var. Bir not defteri.”

Nihat, bir süre Pazartesi’nin gözlerine baktı. Sonra çantayı yere koyarak, tabancası ona dönük, bir adım geriledi.

“Göster bi bakalım, neymiş.”

Pazartesi eğilip, çantayı açtı. Dosyalara baktı. Sonra defterini çıkarıp, Nihat’a gösterdi. Nihat, şöyle bir baktı yukarıdan. Başını salladı. Tabancasının namlusuyla gitmesini işaret etti Pazartesi’ye. Pazartesi, defteri elinde, koridorun iki ucuna bakıp, asansörlere gitti. Asansörü çağırıp, gözü çantayı toparlamakta olan Nihat’ta, bir süre bekledi. Asansör gelmek bilmiyordu.  Boş verdi ve yangın güvenlik holüne yöneldi. Toparlanan Emrah ve Hayri, içeriden kapıyı yumruklamaktaydılar. Nihat, kapıya döndü.

Pazartesi, elinde defteri, yangın güvenlik holünden iç yangın merdivenine geçip, süratle basamakları indi. Soluk soluğa kalmıştı, ter içindeydi. Bodrum otopark çıkışına kadar durmadı. Otoparka indiğinde bekçiyi görünce, yavaşladı birden. Adam, telefonla konuşuyordu. Pazartesi, kendi kıyafetine baktı, perişandı. Telefonuna dalmış bekçiye arkadan yaklaştı. Adamın görüşmesi bitmişti, telefonu kapatıyordu. Pazartesi, dönmesine fırsat vermeden, defteri bekçinin kafasına savurdu. Darbeyle devrilen adam, kafasını duvara çarpıp, yere yığıldı. Pazartesi, etrafa bakındı. Kimse olmadığını görünce, adamı bekçi kulübesine çekti. Az sonra o kulübeden bekçinin kıyafetleriyle çıkıyordu. Dikkatle etrafı kollayarak, caddeye yürüdü. İnsan kalabalığına karışıp, bir taksi çevirdi.

***

Bahtiyar, ağzı kulaklarında, heyecanlı, derginin bayan editörünün odasındaydı. Ali Kaan’ı bekliyorlardı, kadın masasındaki dosyayı incelrken. Ali Kaan, kırklarında bir sinema yazarıydı ve bu gayretli genci ilk andan itibaren çok sevmiş, Bahtiyar’a kaynak bularak ya da birinci ağızdan anlatmak suretiyle, daima yardımcı olmuştu. Ona minnettardı Bahtiyar. Bu kitap işi onun önünü açacaktı mutlaka.

Ofis, birkaç masa, bir grup koltuk, duvardaki genişçe bir kitaplıktan oluşuyordu. Duvarlarda artist resimleri, afişler vardı. Bahtiyar, editörün karşısındaki grup koltukta oturuyordu. Hayli genişti koltuk aslında, ama sıkılgan, heyecanlı yapısı nedeniyle, kenarına ilişmişti Bahtiyar, düştü düşecekti koltuktan. Editör Bayan, önündeki yazıyı incelemeye devam ederken, Ali Kaan girdi kapıdan. Üzerine ince bir mont ve içine de bir tişört giyinmişti. Üşümüştü biraz. Elinde bir poşet taşıyordu. O girince, ayağa kalktı Bahtiyar.

“Yahu, aklı olan benim gibi çıkmaz. Dışarıda havayı açılmış görünce bahar geldi sandım!” Bahtiyar’ı öptü, ona poşeti uzattı. “Bahsettiğim sayılar.” Editöre yöneldi. “Nasılsın, abla?” Gitti, kadınla öpüşüp, masanın kenarındaki tekli koltuğa oturdu.

“Senin bu Bahtiyar fena değil,” dedi kadın, önündeki kağıtları göstererek.

“Seyfioğlu çalışması değil mi o?” diye sordu Ali Kaan. Aslında Bahtiyar’ın işine vurgu yapmak istiyordu.

Bahtiyar, Ali Kaan’ın getirdiği dergileri inceliyordu. Başını kaldırıp, gururla gülümsedi.

“Neden Seyfioğlu?” diye sordu editör bayan Bahtiyar’a.

“Abla, sıkıştırma çocuğu. ‘Neden sinema?’  sorusu ne kadar saçmaysa, bu da o kadar gereksiz.”

“Önemli değil,” diyerek atıldı Bahtiyar. “Soracaksınız tabi. Aslında ben daha çok Yılmaz Güney üzerine yazıyordum. Bir gün Şadan Kamil’in ‘Kaçak’ını seyrettim ve bu adamı keşfettim! Ali Kaan Abi çok itiraz etti bu tespitime, ama hayranı olduğum Güney’le aralarında benzerlikler hissettim. Tabi yazar, yönetmen olarak değil. Aktörlük anlamında.”

“Ali Kaan haksız değil. Seyfioğlu ile Güney arasında en ufak bir…”

Lafını kesti kadının Bahtiyar. Bunu çocuğun heyecanına verdi kadın.

“Öyle demeyin. İkisi de yakışıklı olmayan, halka yakın, sıradan tipler. Düşünsenize, Cüneyt Arkın’la, Göksel Arsoy ya da Ayhan Işık’la sıradan izleyici kendini ne kadar özdeşleştirebilir? İkisinin popülerleşmelerinin bu nedenle bu kadar benzediğini düşünmüştüm.”

“Ya şimdi?”

“Şimdi de farklı düşünmüyorum. Ama yazı olarak planladığım proje, zamanla büyüdü. Kendisiyle yapılmış ropörtaj, haber bulmakta o kadar zorlandım ki, çareyi o dönemde çalışmış sinemacılara başvurmakta buldum. Sağ olsun, Ali Kaan sayesinde pek çoğunun adresine ulaştım. Seyfioğlu ve o zamanki Yeşilçam hakkında o kadar bilgi birikti ki, projeyi kapsamlı bir kitaba dönüştürmekten başka çare kalmadı.”

“Görüyor musun adamımı?” diyerek şişindi şakacıktan Ali Kaan.

“Görüyorum, görüyorum. Ona getirdiğin dergileri de görüyorum! Hayırdır? Sen arşivini patlattırmazdın kolay kolay?”

“Abla, bu çocuk herkes değil. Kes-kopyala-yapıştır yazarlığı yapmıyor. Yeşilçam’ı gerçekten seven ve onu anlatan bir eser vermeye niyetli genç bir arkadaş, her türlü yardımı hak ediyor.”

“Ne diyeyim?” Bahtiyar’a döndü kadın. “Taslak fena değil. Bir tamamla bakalım.”

“Teşekkür ederim,” dedi Bahtiyar yüzünde gülücükler açarak.

“Bir bomba daha var, abla. Sıkı dur,” dedi Ali Kaan. “Bahtiyar, Türkan Sultan’la ropörtaj yapacak!”

“Şoray’la?”

“Aşk olsun. Başka Sultan var mı?”

Bahtiyar, heyecanla ayağa fırladı.

“Kabul etti mi abi?”

“Dur, dur. Şimdi arayacağım, saati bildirecek. Ne heyecanlanıyorsun? Sezer Sezin’le ropörtaj yapmış adamsın.”

“Ama… Ama bu Türkan Şoray.”

Editör bayana döndü Ali Kaan.

“Ona aşık da.”

“Herkes gibi,” dedi kadın, kaşlarını kaldırarak.

Ofisboy, elindeki çay tepsisinde üç bardak çayla girdi içeri. Onları dağıtmaya girişti.

“Hah, tam zamanında geldin,” diyerek, Bahtiyar’daki poşeti gösterdi çocuğa Ali Kaan. “Şu poşette dergiler var. İşaretlediğim sayfaları çek, gel.” Çocuk, çayları dağıtmayı bitirmişti. Ali Kaan, onu uyardı. “Geçenki gibi sayfa kaydırma. Çok kötü fırçalarım!”

Poşeti aldı çocuk.

“Merak etme, abi. Hallederim.”

“Ha, bir de Bahtiyar ağabeyine soğuk su getir. Heyecanlandı. Yatışsın.”

Editör bayan güldü.

“Tamam. Tamam,” dedi. “Sen çık yavrum.”

Ofisboy, çıktı. Ali Kaan, telefonu aldı eline. Bahtiyar, gözlerini kocaman açmış, onu izliyordu. Ali Kaan, numarayı çevirdi. Bahtiyar’a gülümseyerek konuştu telefona:

“Çalıyor… Türkan Hanım? … Ben Ali Kaan… Nasılsınız? … Sağ olun. Ben de iyiyim. Bugün aramamı söylemiştiniz… Yedi? … Yedi, tamam… Bahtiyar ile birlikte geleceğiz… Evet. Seyfioğlu çalışmasını yapan genç. Bahsetmiştim… Burada.” Bahtiyar, telaşla başını iki yana salladı. “Bir merhaba desin size. Biraz heyecanlı da.”

Ahizeyi Bahtiyar’a uzattı Ali Kaan. Editör bayan, merakla onları takip ediyordu. Bahtiyar, eli titreyerek ahizeyi alıp, kulağına götürdü. Telefondaki sesin ‘Alo’ deyişini duymadı bile Bahtiyar. Bir sürü eski filmin konuşmaları, Sultanlı görüntüleri geçiverdi kafasından. Toparladı kendini güç bela.

“Şey… Kusura bakmayın. Ben sizin gerçek olabileceğinizi tahmin etmiyordum…”

Kendi de utanmıştı bu lafları ettiğine, adeta kaynar sular dökülüyordu başından aşağı. Çok tatlı, insanı saran, tüm kaygılarını alan bir tonda konuşuyordu telefondaki ses:

“Ropörtaja geldiğinizde gerçek olup olmadığıma karar verirsiniz artık. Görüşmek üzere.”

“İyi günler…” diyerek bekledi Bahtiyar. Telefon kapanmıştı. Büyülenmiş gibiydi genç, elinde ahize, kalakalmıştı. Ali Kaan, elini onun göz hizasına kaldırıp parmağını şaklattı.

“Hu, hu. Kendine gel bakayım.”

Bahtiyar, henüz keşfettiği cennet misali bir diyara şaşkın, hayran, ama bir o kadar da aç bakan bir kaşif gibi, duvarda asılı ‘Selvi Boylum Al Yazmalım’ afişine dalmıştı.

***

Altmışına merdiven dayamış, kelli felli bir doktor olan Şükrü, hastanedeki mesaisinden çıkmış, otoparktaki otomobiline gidiyordu. Paltosunun cebinden anahtarını çıkartıp, otomatik kilidi açtı. Adam kapıyı açacakken, arkadan yaklaşan Bino, tabancasını onun beline dayadı. Adam, irkildi bir anda. Bino etrafa bakındı, fazla insan olmadığını gördü.

“Dikkat çekecek bir hareket yapma, doktor. Öfkem pistir, bilirsin.”

Şükrü, yeterince ürkmüştü.

“Bi… Bino!”

“Arabaya geç.”

Şükrü, titreyerek ön kapıyı açtı, bindi. Bino, arkaya geçti. Oturduğu yerde ter döküyordu doktor.

“Ne istiyorsun?” diye sorabildi güçlükle.

“Kasım ve öksüzleri.”

“En az iki yıldır hiçbirini görmüyorum.”

“Gelirler. Mutlaka gelirler. Senden başkasına götürmez onları Kasım Aga. Kendi de gitmez. Cep telefonunu ver.”

Şükrü, ürkekçe telefonunu çıkarıp, Bino’ya uzattı. Bino, telefona numarasını kaydedip ve ön tarafa uzanarak, girdiği numarayı ona gösterdi.

“Bak, doktor Şükrü, bu benim numaram. Sakın ha silmeyesin.” Kendini çaldırdı. “Hah! Arayan sen olmalısın.” Kendi telefonuna baktı. “Vallahi de sensin!” Doktorun cep telefonunu kendisine verdi. “Al.”

Şükrü, tereddütle telefonunu alıp, kapattı, cebine koydu.

“Ne yapacaksın?” dedi Bino, dikiz aynasından adama bakarak. “Onlardan biri sana geldiğinde beni haberdar edeceksin. Anlaştık?”

Doktor, aynaya bakıp, başını hızlı hızlı salladı. Arabanın önünden geçen biri, doktoru selamladı. Bino, o uzaklaşırlarken gözleriyle takip etti. Bir yandan gelen aramayı ‘DOKTOR ŞÜKRÜ’ olarak kaydedip, telefonunu cebine koydu. Dikiz aynasından doktorun gözlerini yakaladı yine.

“Şimdi. Gözlerini kapat ve ona kadar say.”

Gözlerini sıkıca yumdu doktor.

“Bir… İki…” Bino arka kapıyı açıp, çıktı. “Üç…” Bino kapıyı kapattı ve ayrıldı. “Dört… Beş…” Saymayı bıraktı doktor. Gözlerini açtı. Korkusu geçmemişti. Kaşları düştü. Eli torpidoya gitti, açtı torpidoyu. İçinde bir tabanca duruyordu. Aniden bir yağmur bastırdı dışarıda.

Yağmur, birkaç semt ötedeki sokağa da aynı şiddette, bardaktan boşanırcasına yağıyordu. Pazartesi, taksiden çıkıp, elinde defteriyle ıslanmamak için koşturarak, Kasım’ın mekanına daldı. Üzerinde hala bekçi kıyafetleri vardı. Hızla müşteri masalarının arasından geçip, yukarıya çıkan merdivenlere yöneldi. Perşembe, tezgâhtaydı; hem şaşırmış, hem de sevinmişti.

“Vay, kardaşım! Bu kıyafet de ne böyle?”

Perşembe’nin açılan kollarını umursamadan, basamakları çıkmaya başladı Pazartesi.

“Taksinin parasını ver.”

Pazartesi merdivenleri çıkarken, Perşembe bir ona, bir dışarıdaki taksiye baktı. Ödemesini yaptıktan sonra taksiyi gönderip, arkadaşına bakmak için üst kata çıktığında, Pazartesi’yi divana serilmiş buldu. Defteri divanın yanında, yerdeydi. Perşembe, Pazartesi’nin başına gitti, battaniyeyi açıp, onun üstüne örttü.