roman 32. fasikül

BÖLÜM 8

KEDİ FARE OYUNU

 

 

Tuncay, holdingin mesaiden çıkmış, telaşla dağılan personeli ve işlek caddenin insanlarının katılımıyla oluşan kalabalığın arasından, akıntının tersi yöne ilerleyerek, binaya ulaşmaya çalıştı. Keşmekeşte onu tanıyıp, selam verenleri de karşılıksız bırakmıyordu. Yağmur başladı. İnsanlar, daha da hareketlendiler. Tuncay, nihayet girişe varıp, içeriye girdi. Binadan insan boşanmaya devam ediyordu. Tuncay, nötür hareket etmeye çalışarak ilerledi, ancak yüzünde gizleyemediği, öfkeyle karışık bir heyecan gezinmekteydi. Yan gözle güvenliği takip ederek, danışmaya yanaştı. Bu defa bankodaki başka biriydi. Delikanlı onu tanımıştı. Gülümsedi.

“Tuncay Abi, hoş geldiniz.”

“Hoş bulduk, Onur,” dedi Tuncay, yüzünü yumuşatmaya çalışarak. “Çarşamba günkü genç yok mu?”

“On günlüğüne izinli, abi. Ben yardımcı olayım.”

“O biliyordu. Odamdan eşyaları alacaktım bugün. Ancak gelebildim.”

“Burası zaten sizin, abi. Neler oluyor? Gerçekten anlayamıyorum. Sadece bana ne istediğinizi söyleyin… Ben sizin çok iyiliğinizi gördüm.”

“Bir şeyler alıp çıkacağım, Onur’um.”

“Abi, yirmi dakika içinde kapıları kilitlenecek. İsterseniz, ben de geleyim, yardım edeyim.”

“Yok, canım. Alacağım fazla bir şey değil zaten. Bir iki defter, o kadar.”

“Tamam, abi.”

Tuncay, asansöre gitti. Daima nefret ettiği o asansör müziğini sineye çekerek, katına çıktı. Koridor boyunca ilerleyip, odasının önüne geldi. Önceki gençten yürüttüğü kartı çıkardı, okuyucudan geçirdi. Kapı açılmıştı. Uzanıp, lambayı yaktı. Seyrek uğrandığı belli olan odada dolandı bir, iki. Saate baktı. Pencereye gidip, aşağıya göz attı. Çalışan seli dinmek üzereydi. Şehrin kalabalığı kaldı geriye. Tuncay, ceketi çözüp, pencerenin yanındaki koltuğa çöktü, beklemeye başladı. Boğulur gibi oldu. Duvardaki saate bakıp, kalktı. Tekrar danışmaya indi. Dışarıda yağmur hızlanmıştı. Danışma elemanı, onun hiçbir şey almamış olduğunu gördü.

“Abi, eşyalarınızı alacaktınız?”

“Onur’um, pek de bir şeyim kalmamış doğrusu. Yük etmeye değmez, dedim…” Yan gözle güvenlik görevlisini kontrol etti. “Arabam aşağıda.”

Danışmadaki delikanlı, dışarıya baktı.

“Dışarıdan dolanıp, ıslanmayın. Asansörle inin isterseniz.”

Tuncay, delikanlıya gülümseyerek, asansöre yöneldi. Yine aynı sıkıcı müziği dinleyerek, otoparka indi. Otoparktaki son araç da ayrılıyordu. Tuncay, boşalan otoparka göz gezdirdi. Bekçi kulübesine gidip, içeriye baktı. Bekçi yoktu. Yangın merdiveninin kapısına döndü. Kapıya varınca, tekrar arkasına baktı ve görülmediğinden emin, kapıyı açıp, içeriye süzüldü. Olan bitenden habersiz bekçi, tuvaletten çıkıp, fermuarını çekerek kulübeye geldi.

Tuncay, yangın merdiveninden, bodrum kata indi. Ter içinde kalmıştı. Bodrum kat, koridorlar boyunca dizilmiş odalardan oluşuyordu. Çoğu makine odaları, ısıtma odaları, santrallerdi. Holdingin büyük kasa odası da bu katta bulunuyordu. Tuncay, birkaç yöne ayrılan koridorlara baktı. Ardından, bir yönde karar kılıp, o koridora girdi. Koridorlar aydınlıktı; ışıklar yanıyordu. Üzeri kocaman bir posterle kamufle edilmiş, kocaman bir elektrik panosunun önünden geçti. Onun karşısındaki kapıyı açtı, içeriye bakıp, kapattı. Koridoru bölen kalın cam kapıyı geçti ve duvardaki ikinci oda kapısını gördü. Onu ittirdi, ama kapı açılmadı. Koridorun ilerisine doğru baktı ve başka oda kapılarının da olduğunu gördü. İlerleyip, bir sonraki kapıyı da açtı, ama sadece aralayıp, üstünkörü içeriye göz attı, geçti. İlerlemeye devam ederken az önce kapattığı kapı birden açıldı ve içeriden başını uzatan Pazartesi, onu görür görmez dışarıya fırladı. Üzerinde siyah kıyafeti ve ellerinde eldivenleri vardı.

“Kimsin? Burada ne arıyorsun?” diye sordu Tuncay’a öfke ve telaşla.

Tuncay, pişkin sırıtarak iki elini yana açtı.

“Ben de aynı şeyi sana soracaktım!”

Pazartesi, ne cevap vereceğini bilemedi bir an. Şaşkınlığını belli etmeden, öfkeli ifadesini korumaya çalışarak, Tuncay’ın gözlerinin içine baktı. O esnada hareket eden asansörün sesini duydular. Pazartesi, Tuncay’ın koluna yapıştı ve onu ilerideki bir başka odaya yönlendirdi. Kendi de ardına düştü. Daldıkları oda, kazan dairesiydi. Tuncay, kapı aralığından bakmak istedi, ama Pazartesi onu içeriye çekti. Tuncay, kapıyı kapattı.

Resmi kıyafetli, belleri silahlı, cop ve kelepçeli dört güvenlikçi, koridorları kontrol ettiler. Konuşmadılar. Ciddiyetlerini bozmadılar. Sonunda, yangın güvenlik holü kapısının önünde toplanıp, bodrum kattan çıktılar.

Tuncay ve Pazartesi, gizlendikleri yerden çıkıp, koridorda ilerlediler. Yan yana duran iki asansör kapısına yaklaştılar. Pazartesi, Tuncay’a açık kalan kapıyı işaret etti.

“Gir içeri!”

Ama onlar yetişemeden asansör kapısı kapandı. Diğerine koşturduar. O da kapanınca, Pazartesi telaşla asansör düğmelerine bastı; işlemiyordu! Koşturarak koridorun başına geldiler. Koridorlar loşlaşmıştı. Tuncay, sükûnetini korumaya çalışıyordu, ama Pazartesi öfkelenmişti.

“Ne halt istiyorsun benden?”

Sırıttı Tuncay.

“Pişen bir yemek kokusu alırsam, yemeğin ne olduğunu bilmek isterim.” Koridorun diğer tarafına döndü yüzünü. “Üstelik burada yalnızız. Sabaha kadar birbirimize serbestçe bağırabiliriz.”

Pazartesi, kasa odası tarafına geçmek için, derhal ilk koridora yöneldi. Tuncay, takip etti onu. Pazartesi, Tuncay’ı uyardı:

“Devriye on iki saatte bir; sabah altı, akşam altı.”

“Biliyorum.”

Pazartesi, bir süre araştırır gibi gözlerine baktı Tuncay’ın, ardından ona sırtını dönüp, panoya gitti.

“Dışarıya çıkmanın yolunu bul diye söylüyorum sana!” diye çıkıştı Tuncay’a.

“Ya sen, Süpermen?”

“Canın cehenneme!”

Tuncay, Pazartesi’nin ardını bırakmadı. Afişle örtülü büyük panonun önüne geldiler. Pazartesi, panoyu açtı ve cebinden bir kâğıda elle çizilmiş bir şema çıkardı. Panonun önüne çömelip, şemayı kontrol etti. Sigorta ve şalterlere baktı. Şemayı tekrar kontrol ederek, bir kolu kaldırdı. Bütün kapılar mekanik kilit gürültüsüyle, şak diye açılmıştı. İkisi de gözleri parıldayarak, sese döndüler. Pazartesi, ayağa kalktı ve tekrar şemaya bakarak, panoyu inceledi. Tuncay, merakla onu izliyordu. Pazartesi, panodaki sigortalardan birini indirdi ve şemaya tekrar bakıp, panoyu kapattı. Kapılara yöneldi. Tuncay’ın başta zorladığı, ama açılmayan kapı açılmıştı. Pazartesi, içeriye girdi. Kapının önüne gelen Tuncay, şaşkınlıkla açık kapıya baktı ve cebinden manyetik kartı çıkardı. Karta baktı ve başını iki yana sallayarak, kartı kenardaki bir çöp tenekesine atıp, tekrar kapının önüne geldi. O da kasa dairesine girdi. Pazartesi, burada, kocaman bir kasanın önünde dikiliyordu.  Tuncay, onun arkasından odanın ortasına doğru ilerledi ve beklentiyle Pazartesi’ye baktı.

“Elbette…” diye lafa girecekti ki, Pazartesi birden Tuncay’ın sesine döndü, onu orada görünce atılıp, dışarı sürükledi.

“Çık buradan!”

Pazartesi, Tuncay’ı koridora savurduktan sonra geçtiği yan odadan, önceden oraya bıraktığı defterini ve bir feneri almış olarak çıktı. Tekrar kasa dairesine girerken, kapıda beklemekte olan Tuncay’a ters ters baktı. Loş bir ışığın güç bela aydınlattığı odada, kasanın önüne geldi yeniden. Defteri açıp, yere koydu ve sayfa kapanmasın diye dizini defterin arasına dayadı. Açtığı küçük el fenerini dişlerinin arasına alıp, onun ışığını kasaya yönlendirdi. Ceketinin cebinden çıkardığı kalemi, defterin üzerine bıraktı. Sayfaya sıra sıra, yüzlerce altı haneli kombinasyon yazılıydı. Pazartesi, kasayı açmak üzere, ilkinden başlayarak kombinasyonları denemeye girişti. Şimdilik tekrar koridora çıkan Tuncay, ceketini çıkarıp eline almış, sırtını duvara yaslamış, oradan Pazartesi’yi seyrediyordu.

“Onun içinde ne kadar olduğunu biliyormusun?”

“Tek kuruş dahi yok,” dedi Pazartesi, işine devam ederken. “Onu biliyorum.”

“O halde neden açmak istiyorsun?”

Pazartesi kalktı, ceketini çıkararak, Tuncay’a döndü.

“Bak. Yanılırım da kasadan para da çıkarsa hepsi senin, tamam mı?” Ceketini ona verdi. “Şimdi sus ve çalışmamı izle.”

Tuncay, ceketi aldı, koluna, kendininkinin üstüne attı. Pazartesi’yi yanıtlamadı. Olduğu yerden, büyük bir sabırla tekrar işe koyulan Pazartesi’yi izlemeye devam etti.

***

Gece, Necla’nın evinin salonunda Pazar, üçlü koltuğun ortasına oturmuş, dalgın, bir çay fincanını avuçları arasında yuvarlamaktaydı. Pek de dekolte olmayan, ama onu o güne kadar olmadığı derecede çıplak gösteren kıyafetinin üzerine bir yelek geçirmiş, kucağına da bir battaniye almıştı. Makyajı dağılmıştı. Yorgundu. Kasım, onun karşısında, arkasını masaya dayamış, kollarını kavuşturmuş, üstünde gömleği ve yeleği, belinde meşhur palaskası, çatık kaşlarıyla düşünceli, duruyordu. Bakışlarını Pazar’a kaldırdı.

“Cuma’yı salmamalıydınız.”

“Ben, keşifteydim.”

“Keşifte?” Pazar’ın kıyafetini süzdü. “Belli oluyor!”

İçeride yatağına, derin uykudaki bebeğe sarılı halde kıvrılmış Necla, yorgun gözleri hala ıslakken, onları işitmekle işitmemek arasında, ayrı bir dünyadaydı. Odayı toplamış, ama kendisi dağılmıştı.

“Cuma’yı tanıyor muymuş?” dediğini duydu Kasım’ın içeriden.

Demek ‘Cuma’ diyorlardı Murat’a.

“Murat Bey, deyip duruyordu. Belki de biriyle karıştırıyor,” dediğini duydu Pazar’ın.

Karıştırmak? Murat’ı mı?

“Murat mı?” diye sordu Kasım, kafası karışık.

Parmaklarını alnında gezdirdi Kasım. Diğer elinin parmaklarını palaskasına soktu. Sorgular bakışlarını tekrar Pazar’a kaldırdı.

“Neyse,” dedi. “Cuma, başının çaresine bakacaktır… Eee, iyi haber olarak?”

“İyi haber, adamı buldum işte.”

“Adamı buldun. Niye öldürmedin?”

“Buluştuğumuz yer kalabalıktı. Silahı çıkarmaya imkan yoktu.”

“Tenhaya çekseydin hedefi? Bunun için gerekli ve yeterli her hazırlığı yapmışsın!” Kasım’ın sesinde bir parça kıskançlık seziliyordu. “Beceremedin mi?”

Pazar, başını kaldırıp, Kasım’ın yüzüne sertçe baktı bir an.

“Önümüz hafta tekrar buluşmak üzere sözleştik. Adam kaçmıyor ya…”

“Müşteriye yalancı çıkıyoruz. Bir şanımız var bizim!”

“Bu işi bırakacağımızı söylememiş miydin zaten? Daha müşteri olsa ne olur, olmasa ne?”

Necla, yattığı yatakta gülümsedi. Parmağıyla gözlerindeki yaşı sildi. Sarıldı, öptü bebeği. Dış kapının açılıp, sertçe örtüldüğünü duydu. Pazar, az sonra yatak odasının kapısında belirmişti. İçeriyi dinledi Pazar. Uzanıp, lambayı yaktı. Necla, refleksle bebeğin gözlerini kapattı. Ama bebek uyanmıştı. Pazar, acele gelip, yatağın kenarına oturdu. Kucaklayıp, göğsüne aldığı bebeği, ağlamasına meydan vermeden sallamaya girişti. Sakinleşen bebeğin başı düştü. Kadın, gülümseyerek Pazar’a baktı. Pazar da ona gülümsedi.

“Abla, Kasım Aga seninkini getirecek.”

“Kasım seni seviyor…” dedi Necla, pattadanak.

“Evet,” dedi Pazar. “Bize yıllarca babalık etmiştir.”

Necla, Pazar’ın elini tuttu, gözlerini yakalamaya çalıştı.

“Hayır. Kadın olarak seviyor.”

“Kadın olarak mı?”

“Evet… Anlayacaksın. Yeni de değil. Uzun zamandır seviyor. Belli.”

Bir anı hatırladı Pazar, sığınakta geçirdiği uykusuz bir geceyi. Cumartesi’nin odasına giriyor gizlice. Odada yalnız delikanlı, yatağında uyuyor. Pencereden yüzüne yansıyan ay ışığı, ona kutsal bir hava vermiş. Yanına çömelmiş, onu seyretmekte olan Pazar, elini, dokunmadan, Cumartesi’nin yüzü üzerinde gezdiriyor, hayranlıkla onu izliyor, günün ilk ışıklarına değin.

Pazar, kucağında bebek, kızarmış yüzünü pencereye çevirdi.

“Ben başkasını seviyorum, abla,” dedi, dalgın.

“Ya…”

Konuyu değiştirmek istedi Pazar.

“Adama gittim. Hiç sormuyorsun?”

“Ha, gerçekten. Nasıldı?”

“İyi gitti. Verdiğin elbise işe yaradı; adamın ilgisini çektim galiba.”

“Olsun.”

“Şey, keşke diğerlerini kesmeseydin. Onlar da çok güzeldi.”

“Murat Bey bir dönsün, daha güzellerini alırız. Sen anlat bakalım.”

“Ne anlatayım. Rus kadın beni götürdü işte. Adamın kaldığı otelde baş başa yemek yedik, sohbet ettik. Bir sürü şeyden bahsetti adam. Sanki yemeğe değil, konuşmaya açtı. Ben yedim Allah için. Ama adam konuştu. Hep konuştu… Tek kelime hatırlıyor musun, dersen, hatırlamıyorum, ne yalan söyleyeyim! Her an fırsat kolluyordum. Hedefim karşımdaydı işte.  Beni odasına çıkarması yeterliydi. Kendim teklif edecektim neredeyse! Orada halledebilirdim işimi. Kimse görmeden çıkıverirdim odadan. Caddeye çıkar, kalabalığa karışırdım. Ama öyle olmadı. Adam, o kadar içti, sarkmaya dahi yeltenmedi. Hep nazikti, gülümsüyordu… Bana bir sürprizi olduğunu söyledi. Gelecek hafta buluşacağız. ‘Ne acelem var ki?’, dedim. ‘Adam kaçmıyor ya. Haftaya öldürürüm. Müsait bir anda. Tam kaşlarının arasına…’ Neden dinlemedim ki adamın anlattıklarını? Bir dahaki sefere can kulağıyla dinleyeceğim. Seveceğim şeyler muhakkak. Çünkü anlatırken bir saniye suratını asmadı. Bir hüzün geçti gözlerinden bazen, anlık, o kadar… Sonra kalktı, yüzümü avuçlarının arasına aldı ve yanaklarımdan öptü…”

Bu defa zihninin ona oynadığı oyun, yemekteki gibi, onyıllar öncesine döndürmekti onu. O garip, ama güzel adamın Pazar’ın küçücük suratını avuçları arasına alıp, yanağını öpüşü yakıyordu şimdi beyninin kıvrımlarını. Pazar’ın yüzü değişmişti. Sersemlemiş gibi başını iki yana sallayarak, aklına gelen düşünceyi kafasından silmeye çalıştı.

“Onu öldürecek misin?” diye sordu Necla.

“Öldüreceğim…”

***

Emine Hanım, köşklerinin merdivenini çıkarken hayli üzgün ve küskündü. Üzgündü, çünkü Oflaz’ın kendine gelip, yürüyeceğinden iyice ümidi kesmeye başlamıştı. Küskünlüğü Battal’aydı, çünkü gün geçtikçe daha da odunlaşıyordu kocası ve kendisini anlamak adına çaba da harcamıyordu. Elinde bir bardak süt vardı. Salih’e hazırlamıyordu, içmiyordu çünkü. Basamaklar, kadına bitmeyecekmiş gibi gelmeye başlamıştı. Sonunda hep aynı sahne vardı nasılsa, sessiz, kendini bilmez bir Oflaz. Ancak, son basamakta, gördüğü sahne onu afallattı bir anda. Gözleri kocaman açıldı. Bardak elinden düştü, kırıldı. Üst kat koridorunun ilerisinde, Salih ve Nihat, Oflaz’ı, kollarını tutarak yürütmekteydiler. Gencin acısı yüzünden belliydi; adım atarken gözleri hep ayaklarındaydı. Kırık bacağı ve o taraftaki ayağı şiş ve koyuydu. Üçlü ilerlerken, Nefise Hanım da onların peşinde, endişeli gözlerle onları izliyordu. Salih ve Nihat, başlarını kaldırınca, Emine Hanım’la göz göze geldiler. Kadının kocaman açılmış gözlerinden birer damla yaş süzüldü.

“Yürüyor mu?”

“Deniyoruz. Adım atıyor, yenge,” dedi Salih.

Oflaz, başını zorlanarak kaldırıp, kadına baktı. Gözleri kan çanağıydı.

“An-ne…”

Adamlar, şaşkınlıkla ona baktılar. Sonra Nihat, gülümseyerek kadına döndü.

“Artık konuşuyor da!”

***

Ali’nin ofisi, o alemdeki çoğu işyerine göre, oldukça zevkli döşenmişti. Deri koltuklar, duvarlarda sıcak renkler, mobilyayla uyumlu tablolar, şık bir bar ve kitaplık, modern, kullanışlı bir çalışma masası… Ali de, Seyfettin de, odanın şıklığına tezat, dağılmıştılar. Ceketler çıkmış, kravatlar gevşetilmişti. Ali, masasında, koltuğundaydı. Önünde, üstünde dumanı tüten kahve fincanı duruyordu. Seyfettin’in önündeyse yine bir kahve fincanı ve özenle hazırlanmış bir meyve tabağı, bir bardak su, çatal vardı. Çatalıyla meyve parçalarını karıştırdı ve bir kivi dilimini alıp, ağzına atttı. Çatalı tekrar tabağa bıraktı. Hoşnutsuz, meyvesini çiğneyerek, Ali’ye döndü.

“Daha fazla bekleyecek miyiz?”

“Anca gelir…”

Seyfettin, rahatsızdı. Göbeğini ovuşturdu. Kalktı, kitaplığın altındaki mini barı açıp, içinden bir şişe soda çıkardı. Kapağı dişiyle açtı. Şişeyi kafaya dikerek, pencerenin yanındaki başka bir koltuğa oturup, dışarıya baktı.

“Niye Turgut Abi değil de, İsmail? O konseyden bile değil. Basit bir mekân sahibi! Onunla bir araya gelmemizin ne anlamı var?” diye söylendi.

“Adamı aramıza alacağımızı da nereden çıkardın? Ama konuşmaktan da bir zarar gelmez. Şu anda kapımdaki adamın dahi fikrine ihtiyacımız var. Neyi beklediğini bilmeden durmak insanı öldürür…” Kahvesinden bir yudum daha aldı, yüzünü ekşitti. “Bu neskafeyi icat edenin! Turgut Abi’yi garip bir çekimserlik hali aldı. İkidir bahanesi var!”

“Tuncay’ı da çağırabilirdik en azından. Serseri mayın gibidir şimdi. Dizginlenmesinde fayda var.”

“Çocuk, iki gündür kayıp. Bir şeyler çeviriyor olmalı! Ama neyse, kayıp ve bizden uzak olması iyi şu sıra. Hele ki Battal ona karşı açık tavır almışken!”

“Ona bakarsan, İsmail’e de tavrı var?”

“O, çabuk sönecek bir kızgınlık. İsmail gibilerine ihtiyacı var Battal’ın. Düzenini sürdürmesinde onların korkuları en önemli araç. Üstelik, Bino’nun karşı tarafa geçmesi de İsmail’in kolunu kanadını kırmıştır. Onun ne kadar zayıf olduğunu Battal çok iyi bilir.”

“Yine de Tuncay’ın ne yapmakta olduğunu çok merak ediyorum. Onun yatırımı hep ileriyeydi. Zeynel Bey son anda çark etmeseydi eğer…”

“Ne olacaktı? Akrabasını bırakıp yanaşmasını mı seçecekti? Battal’ın gelişinin en başından farkındaydık, Seyfi. İnsan on beş dakika ötesinde olabilecek fikirler üretecek, Tuncay gibi, ışık yılı uzağındakileri değil!”

“On beş dakika, on beş dakika ilerleyecek insan yani?”

“Aynen öyle. On beş dakika, on beş dakika. Adım adım.”

Kapı açıldı ve Ali’nin adamlarından biri girdi içeriye. Ali’nin karşısında durdu.

“Abi, İsmail geldi.”

“Buraya al.”

Adam çıktı. Seyfettin’le Ali bakıştılar. Az sonra kapı açıldı ve İsmail Bey girdi. Ali, yerinden ona gülümsedi.

“Ooo, İsmail Bey, hoş geldin.”

İsmail Bey, ilerledi ve masanın arkasından uzanıp, Ali ile tokalaştı.

“Hoş bulduk, Ali Bey. Kabul etmeniz beni onurlandırdı.” Gidip, Seyfettin’in de elini sıktı. “Nasılsınız, Seyfi Bey?”

Seyfettin, başını sallayarak yanıtladı onu. Ali, İsmail Bey’e masasının önündeki misafir koltuğunu gösterdi. Onun önündeki sehpada, Seyfettin’in meyve tabağı, kahvesi ve suyu duruyordu.

“Buyur, otur,” dedi Ali. “Seyfi’nin meyvesine devam edebilirsin. İstersen başka bir şey de ikram edebilirim.”

“Teşekkür ederim, Ali Bey, tokum. Fazla zamanınızı almayayım.”

Seyfettin, kalkıp geldi, İsmail Bey’in karşısındaki koltuğa yerleşti. Elindeki boşalmış soda şişesini masaya, avucundaki kapağı da küllüğe bıraktı. İsmail’in gözünün içine baktı.

“Bizde zaman bol İsmailim. İşimiz ne ki zaten! Gönüller bir olsun.”

“Şey… Gönüller bir zaten, Seyfettin Bey. Şu zor günlerde…”

“Tamam, tamam, İsmail Bey,” dedi Ali. “Rahat ol. Sadede gel.”

İsmail Bey, öksürerek boğazını temizledi. Alnını sildi eliyle.

“Bizler, başkanlığın devrinden beri oluşumu bekliyoruz…”

“Dur bakalım, İsmail, daha üçüncü gündeyiz,” dedi Seyfettin. “Neyin telaşındasınız?”

“Efendim, telaş değil. Ama yapılanmayı bilirsek, duruşumuzu ona göre denkleriz, dedik. İşleyiş yürür kendi düzeninde böylece belki bir süre. Ama bir anda tıkanıverir bakarsın.”

Seyfettin öfkelendi.

“Nasıl konuşuyorsun, be adam?”

“Dur, dur. Haklı adam,” diyerek, araya girdi Ali. “Battal hazırlıklı olmalı değil miydi? Kendi teşkilatının oluşumunu hazırlamış olmalıydı. Belki de hazır! Ama biraz daha beklerse, ortalığı sağda solda krallığını ilan etmeye kalkacak bir sürü tebelleş saracaktır.”

İsmail Bey, ikisinin gözlerine de sorar bakışlarla baktı.

“Yani, henüz açıklanmış bir oluşum yok?”

“Yok,” dedi Seyfettin, ellerini iki yana açarak.

Ali, derin bir nefes alıp, arkasına yaslandı.

“Bekleyeceğiz, agalar. Mademki başımız şu aşamada odur, bir bildiği var, deyip, bekleyeceğiz. Hem zaman en iyi yazardır. Her zaman mükemmel sonu yazar…”

***

Ufuk, evde annesinin yattığı odada, annesinden kalan kıyafetleri katlayıp, poşetlere koymaktaydı. Kederi, Mehpare’ye de geçmişti.

“Ufuk, bunlar dolapta kalsaydı ya,” dedi Mehpare, biraz da laf olsun diye.

“Dayanamıyorum, Mehpare. Anneme ait en ufak bir şeyi dahi görsem, yıkılıyorum.”

“O gece dışarıda olmamızdan dolayı kendini suçluyorsan, bundan vazgeç! Yanında olsaydın bile bu ölüm gerçekleşecekti. Tamam mı?”

Ufuk, kırılgan, yatağın kıyısına çöktü.

“Elimde değil…” Başını çevirdi ve komodinin üzerindeki, yarısı dolu su bardağına baktı. “Cenazeden geldiğimizde, odaya girdim ve şu bardağı gördüm.” Yanağından bir damla yaş süzüldü. “Bardağı kaldırmak istedim. Bir anda bir ürperti aldı beni. Bardak sıcacıktı! Sanki az önce annemin avucundaydı…”

“Ufuk, şu moddan sıyrıl lütfen. Hayat devam edecek. Ölüm de dünyanın bir gerçeği. Beklemiyordum, diyebilir misin?” Gidip, komodinin üzerinden bardağı aldı. “İşte, bardağı kaldırıyorum.”

Ufuk, Mehpare’nin elini tutarak, ona mani oldu.

“Bırak, bırak. Dursun orada. Gel, otur.”

Mehpare, bardağı bırakıp, Ufuk’un yanına oturdu. Eliyle onun gözyaşlarını sildi. Konuyu değiştirmek istiyordu. Sonra aniden, kocaman gülümseyerek döndü Ufuk’a.

“Hem söyle bakayım. Cenaze boyunca etrafında dönüp duran şu garip kılıklı adam da kimdi?”

“Hangi garip kılıklı adam?”

“Şu modası geçmiş siyah takımla gezinen tip! Serhat’a onun için mi yüz vermedin yoksa, hı?”

“Saçmalama, Mehpare. O benim hastam.”

“Bayağı ilgili bir hasta, öyle değil mi?”

Ufuk, omuz silkti.

“Hasta işte. Adı Sinan…”

Perşembe, nam-i diğer Sinan, kahvehanede masalarda kalanları toplamaktaydı o saat. Köşede bir masada bir başına kitap okuyan genç, dikkatini çekti. Perşembe, gence bir bardak çay götürdü.

“Bu benden olsun,” dedi. “Ama kapatıyoruz.”

Yirmi yaşlarında var yoktu delikanlı. Çayı önüne çekti gülümseyerek.

“Kitaba dalmışım. Teşekkür ederim. Siz burayı yeni devraldınız galiba.”

“Evet. Devamlı gelir misin?”

“Gelirim. Kasım Amca iyi bilir beni. Tamamen mi bıraktı burayı?”

“Öyle oldu.” Sandalye çekip, oturdu Perşembe. “Adın ne senin? Ne iş yaparsın?”

“Sinema-televizyonda öğrenciyim. Kaldığım yurt yakın buraya. Adım, Bahtiyar.”

“Beniki de Per…”

“Ferhan mı? Ferhan Şensoy gibi.”

“Yok. Sinan, Sinan Çeçen.” Tokalaştılar. “Baksana, Bahtiyar. Benim de bir çırağa ihtiyacım vardı. Burada çalışır mısın? Hem harçlığın da çıkar.”

Çayından bir yudum aldı Bahtiyar, soruyu kafasında şöyle bir geçirerek.

“Bilmem. Becerebilir miyim ki?”

“Becerirsin, becerirsin. Bir düşün istersen. Kararını verirsen, yarın başla. Oldu mu?”

Gülümsedi Bahtiyar. Perşembe, sessizlik içinde, delikanlıın çayını bitirmesini bekledi.

***

roman 31.fasikül

Salih ile Oflaz’ın Batal’ın köşkünde yattıkları odanın ışığı kapalıydı. İçerisi çok az, o da pencereden sızan ay ışığı ile aydınlanıyordu. Oflaz, adeta sızmış, kendinden geçmiş halde uykusuna devam etmekteydi. Salih ise, uyur uyanır arası bir vaziyette, yatağında dönüp duruyordu. Bir ara gözlerini araladı ve yatağının yanındaki sandalyede gözlerini üzerine dikmiş, kollarını kavuşturmuş, oturmakta olan Nihat’ı gördü, irkildi. Karanlığın içinde, ay ışığı hüzmesine doğru sırıttı Nihat.

“Nasılsın, Cin Salih?”

Salih, doğruldu ve yanındaki sehpanın üstündeki masa lambasına uzanıp, yaktı onu. Gözüne vuran ışık, Nihat’ı rahatsız etmişti; yüzünü buruşturup, başını çevirdi.

“Nihat…” dedi Salih, şaşkın.

Nihat, lambayı birbirlerini görecekleri şekilde çevirdi.

“Hasta ziyaretine geldum, da.”

“Kardaş, bu nasıl hasta ziyareti? Saat kaç?”

“Anca geldum. Kusuruma bakmayasun.” Ciddileşerek, kalktı, sırtına yastık koyup, Salih’in oturmasına yardım etti. Lambaya uzandı. “Şunu kapatalım da çocuk uyanmasın.” Lambayı söndürdü.

Salih, aralık pencereye baktı.

“Kapıyı açmadılar galiba sana.”

“Kimseyi rahatsız etmeyi sevmem, bilirsin. Üşüdün mü? Kapatayım?”

Salih, başını salladı. Nihat, pencereyi kapatıp, pencerenin altındaki kalorifere dayadı arkasını.

“Seni öldü biliyorduk?” dedi Salih. “Belki yirmi yıldır görmediydim.”

Nihat gülümsedi.

“Yine de iyi tanıdın, uşağum.”

“Unutmak ne mümkün Tatar Rasim’i yıkan adamı!”

“Hadi sana Azeri güllesi vurdu.” Oflaz’ı gösterdi. “Buna ne oldu?”

“O, ne ettiyse kendine etti!”

Nihat güldü.

“Battal Bey’in adamları böyle bir bir yatağa düşecekse, işi zor âlemde!”

“Hemşire kadın gelir birazdan Oflaz’ın ilacını yapmaya. Seni görmesin. Ortalığı ayağa kaldırır.”

“Görsün, görsün. Bundan böyle hep beraberiz ellaam…”

Salih, şaşkın, Nihat’ı süzdü. Neler oluyordu böyle, o şimdi şu Allah’ın belası yatağa çivilenmişken?

Nihat, geldiği gibi yokolmuştu. Sabaha kadar gözüne uyku girmedi Salih’in. Güneş ışınları daha bir kuvvetli vurdu odaya. Karşıki ara sokakta bir kedi bir birikintiden su içmekteydi o anda. İleride, bir marketin çalışanları, kepenkleri açtlar. Çöpçüler sokakları süpürmekten dönüyorlardı. Belediye otobüsleri henüz tenha trafikte rahatça yol almaktaydılar.

Ve Necla’nın evinde ayrı bir telaş vardı o sabah. Ağırdı misafirleri. Pazar, mutfakta, özene bezene kahvaltı hazırlamaktaydı. Ocakta kaynayan demlik, kafeste kıpır kıpır bir kuş. Yumurta kırdı Pazar, alışkın elleriyle, peynir, domates kesti. Dolaptan zeytin çıkardı. Onun koşturmacası sürerken, salona hazırladıkları yatağından ses etmemeye çabalayarak kalkmıştı Cuma, giyinmişti hemen. Güzelce katladığı battaniyesini üçlü koltuğun bir başına, yastığını da onun üstüne koydu. O esnada Pazar içeriye girdi.

“Cuma Abi, ablam ekmek almaya inmişti. Neredeyse gelir. Mutfağa gel.” Toplanmış koltuğu gördü. “Abi, niye kalktın ki? Üstünü de giyinmişsin? Daha yatacaksın. Biz sana bakarız ablamla.”

Cuma, Pazar’a yaklaştı, gülümseyerek yüzünü ellerinin arasına aldı kızın.

“İyisin, sevindim. Ama şimdi gitmem lazım, Pazar.” Gözlerini düşürdü. “O gelmeden gitmem lazım.” Tekrar kaldırdı bakışlarını. “Senin beni tanıdığını biliyor mu?”

“Hastanede sezer gibi oldu, ama renk vermedim. O da kurcalamadı. Asıl beni şaşırtan, onun seni tanımasıydı. Nereden biliyorsunuz birbirinizi?”

“Eski bir hikâye. Bunu da unut, kafanı kurcalamasın. Kasım, seninle de konuştu mu, bilmiyorum. Ancak, en son alınan karar hiçbirimizin tekrar bir araya gelmemesi… Seni buraya Kasım mı getirdi?”

“Evet. İyi ki de getirdi. Ev sahibi, çok iyi bir abla. Beni rahat ettiriyor.”

“İyidir… Hem de çok iyidir.” Koltuğun birinde bebeğin şapkası kalmıştır; ona baktı Cuma. “Bebek onun mu?”

“Yo. Sadece bakıyor. Emanet.”

Cuma, Pazar’ın yanağını okşadı. Ona sıcacık baktı. Oda kapısına yöneldi sonra. Çıkacaktı ki, daire kapısının anahtarla açıldığını işittiler. Necla, elinde ekmek poşeti, koşturarak içeriye girip, kapıyı kapadı. Ayakkabılarını çıkardı ve yine aceleyle mutfağa girdi ekmekleri bırakmaya. Üşüdüğü her halinden belliydi.

“Dışarısı bir soğuk, bir soğuk. Aklı olan dışarı çıkmaz,” dedi, ellerini ovuşturarak.

Antreye geri döndüğünde, Cuma ile göz göze geldi. Pazar da antreye çıkmıştı. Salon kapısının önünde durup, onlara baktı.

“Nereye, Murat Bey?” diye sordu Necla, yüzünü dökerek.

Cuma, gözlerini kaçırdı.

“Gitmeliyim. Sana daha fazla eziyet vermeyeyim.”

Cuma dış kapıya doğru bir adım atar atmaz, kadın, atılıp, acele kilitledi kapıyı ve önüne durdu.

“Hiçbir yere gidemezsin! En azından ayaklanana kadar buradasın!”

“Ayaktayım işte. Çekil, kadın!”

Cuma, kadını çekerek kapının önünden aldı. Kadın, hızla mutfağa gidip, kocaman bir ekmek bıçağıyla geri döndü. Gözleri ateş saçıyordu.

“Dışarıya adım atmaya kalk, önce seni, sonra kendimi deşerim!” Gözünden yaş geldi, yumuşadı bir parça. “İzin ver sana bakayım, be adam.”

Cuma, kapı kolunu salıp, manalı baktı Necla’ya.

“Neyle? Etinle mi?”

Kaşlarını çattı kadın.

“Etimle, sütümle. Sana ne ulan, bakacağım! Şimdi derhal mutfağa geç ve gitmek istiyorsan, bir an önce iyileşmeye bak!”

Cuma, bir Pazar’a, bir Necla’ya baktı. Ardından, ceketini çıkarıp, Pazar’a uzattı.

***

Candan’ın grubu, müzikholün sahnesinde son hazırlıklarını yapmaktaydı. Müşteriler, on sekiz ile yirmi beş yaş arası gençlerden oluşuyordu. Dans edenler, grubun hazırlandığını görünce, sahne önüne kümelenmeye başladılar. Candan ile Elçin Beg, barda sohbet ediyorlardı. Candan’ı izlemek ve ona yanaşmak için oraya gelen Cumhur ve zorla geldiği belli olan Cemil, uzak bir masada, önlerinde biralar, oturmaktaydılar. Cumhur, Elçin Beg ve Candan’ın olduğu barı kesiyordu durmadan.

“Cumhur, emrivakilerden nefret ettiğimi bile bile beni buraya getirdin ya yine ne yapıp edip!” diye söylendi Cemil.

“Kardeşin için, kardeşin için. Bugün mutlaka konuşacağım kızla.”

“Garson kız olduğunda, utancından siparişini dahi veremezsin sen. Kızla konuşacakmış!”

“He, he, he. Çok komik!”

O sırada önlerinden geçen mini etekli, gösterişli bir kıza bir anlık gözü takıldı Cumhur’un. Hemen toparlandı ve önüne dönüp, barı kesmeyi sürdürdü. Orada ikili, Elçin Beg’in yüzü barmen tarafına, Candan’ınki ise sahneye dönük, içkilerini yudumlayıp, sohbet ediyordu.

“Her daim mütebessim yüzüne alışmıştık, Eşkıya,” dedi Candan. “Ama bu gece bir başka neşelisin. Bana mı öyle geldi?”

“Doğrudur. Eğer tahminim gibiyse, bu akşam kızıma kavuşuyorum, Şirinim. Ben neşelenmeyeyim de kim neşelensin?”

“Aa? İnşallah,”diyerek, Candan da bar tarafına döndü. “Çok sevindim.”

“Darısı başına artık.”

“Boşver. Şu yaştan sonra babayı ne yapacağım? Benim tek istediğim, ona bu kızımdır, dedirtmek. Yoksa yüzümü bile görmeye layık değil o adam. Babam sensin işte!” Elçin Beg, gülümsedi. “Hani, ‘gerçek sanatçı’yla tanıştıracaktın beni? Ne zaman gidiyoruz ona?”

“Gideriz. Belki de onu sana getiririm bir akşam.”

“Sevinirim. O kadar övüyorsun. Ne söylerdi ki bu kadın?”

“Vallahi, ne söylediğinden çok, sahnedeki duruşu farklıydı onun…” Daldı bir an. “Söylediği her şey, ne olursa olsun, türkü, fantezi, caz, sanat müziği, o duruşa yakışırdı.”

“Yabancı da söyler miydi?”

“Söylerdi. ‘All Alone Am I’ vardı, onun Rumcasını söylerdi. Sonra, ‘Bang, Bang’i, ‘Summer Wine’ı söylerdi.”

El çırparak atıldı Candan.

“Nancy Sinatra! O şarkılar grupta var. Sadece rock mı söylüyoruz sandın? Dur, sana hediyem olsun.”

Candan, sahneye geçti. Cumhur, Cemil’in omzuna vurup, Elçin Beg’i işaret etti; kalkıp, bara yollandı. Cemil, isteksizce ardına düştü. Gidip, Elçin Beg’in yanındaki boş taburelere yerleştiler. Elçin Beg’in gözü Candan’daydı; onları fark etmedi. Candan, grup arkadaşlarına direktifini verdi ve mikrofona geçti. Oradan Elçin Beg’e göz kırparak, şarkısına başladı. ‘Bang Bang’in bir nevi rock versiyonuydu çaldıkları. Şarkı sürerken, Cumhur, Elçin Beg’le konuşmanın yolunu ariyordu. O söze giremeyince, Cemil girdi.

“Kızınız mı?” diye sordu, Candan’ı işaret ederek.

Elçin Beg, aniden yapılan bu girişe şaşırdı. Cemil’e ve hemen yanında kıvranıp durmakta olan Cumhur’a şöyle bir bakıp, yüzünü tekrar sahneye çevirdi.

“Olmasını isterdim.”

Lafa girilmesi Cumhur’u cesaretlendirmişti.

“Hani çok samimiydiniz de, biz de sizi baba-kız sandık.”

Cemil, Cumhur’a ters bakıp, tekrar Elçin Beg’e döndü.

“Kız, güzel söylüyor.” Elçin Beg başını salladı. “Arkadaşım ondan hoşlanıyor ve tanışmak istiyor.”

Cumhur, şok vaziyette, Cemil’in koluna vurdu.

“Arkadaşının konuyu açması gereken kişi sahnede,” dedi Elçin Beg.

“Utanıyor,” dedi Cemil. “Aracı olsanız, bir araya gelseler de arkadaşım boyunun ölçüsünü alsa!”

“Umudunuz bendeyse, bir dahaki karşılaşmayı beklemek zorundasınız. Bir randevum var,” deyip, Cumhur’a döndü Elçin beg. “Şansını deneyeceksen,” Yakasından karanfili çıkarıp, Cumhur’un avucuna koydu. “bunu ona ver delikanlı. En azından benden torpilli olduğunu anlayacaktır.”

Elçin Beg, çıkışa giderken, bir kez daha sahneye bakıp, gülümsedi, çıktı. Cumhur, bir elindeki karanfile, bir sahnedeki Candan’a baktı. Cemil, onu umursamayarak, barmene döndü.

“Arkadaşıma ve bana elindeki en sert içkiden ver.”

Candan, şarkısını bitirip, selamını verdi.

***

Hava bayağı kararmıştı. Pazar, Necla’nın yatak odasının kapısındaydı. Koridora bir göz atıp, çekinerek içeriye girdi. Üzerinde yine sade, salaş bir kıyafet vardı. Makyaj masasının önüne geldi. Masanın üzerinde birkaç makyaj malzemesi ve koku duruyordu. Pufa oturdu. Yabancısı olduğu bu şeylere göz gezdirdi. Sonra, aynadaki haline baktı. O esnada Necla, koridordan geçiyordu; Pazar’ı gördü ve durup, kızı seyretti. Pazar, onu fark edince, toparlanmaya çalıştı. Necla, içeriye girdi, Pazar’a yanaştı. Pazar, onu aynadan izledi. Kadın, makyaj masasının hemen önündeki yatağının kenarına oturup, Pazar’ı süzdü.

“Güzel olmalıyım, abla,” dedi Pazar, mahcup bir şekilde. “Adama yanaşabilmek ve onunla yalnız kalıp işimi tamamlamak için ilgisini çekmeliyim.”

Necla, kalkıp onun yanına yanaştı. Yanağını yanağına yaklaştırdı ve aynada yüzlerine baktı.

“Güzel olmak… Bir zamanlar ben de güzeldim herhalde. Yüzümde derinleşen şu çizgiler belirmeden çok önce…”

“Hala güzelsin, abla.”

“Güzelim, değil mi?” Güldü Necla.

Pazar, boynunu büktü, aynadan kadının gözlerine baktı.

“Bu gece güzel olmalıyım.”

Kadın, karşısına geçip, yüzünü süzdü Pazar’ın, ifadesiz. Gülümsedi ve masadaki makyaj malzemelerinden bir ruj seçti, açıp, Pazar’a uzattı. Pazar, ruju aldı, ama ne yapacağını bilmedi. Kadın, tekrar yanına geldi ve yüzünü yüzüne yaklaştırıp, aynadan bakarak Pazar’ın dudaklarını boyamaya başladı. Pazar’ı bambaşka bir kadın haline getirmişti sonunda. Kendi dolabından seçtiği şık, seksi elbiseyi de Pazar’a giydirdiğinde, kendi de hayran kaldı eserine. O esnada çalan cep telefonuna baktı. Arayan Olga’ydı. Hemen açtı telefonu.

“Geliyor.”

Pazar, antreye geçip, mantosunu ve ayakkabılarını da giydi. Çantasının içindeki silahı kontrol etti. Çantayı kapatıp, kapıyı açtı. Çıkmadan Necla’ya döndü.

“Hastamıza iyi bak. Çok geç kalmam.”

Çıktı Pazar. Necla salona yöneldi hemen. Cuma uyur diye kapalı tuttuğu salon kapısını aralar aralamaz, olduğu yerde donakaldı. Cuma yoktu.

Apartmanın kapısında bir takside Olga, Pazar’ı bekliyordu. Pazar, binadan çıkıp, aceleyle taksiye geldi. Olga, kıskançlıkla onu izliyordu. Cuma, geride, bir sokağın köşesinde, taksi hareket edinceye kadar yerinden izlemeye devam etti onları. Başını kaldırıp, karanlığın içinden Necla’nın penceresine baktı. Sonra, sırtını döndü ve yokuş bir sokak boyunca, kör ışıklar altında ilerledi, yitti.

Otelinin restoran kısmında Elçin Beg, heyecan içinde misafirini bekleyerek, nasasında bir başına, sırtı girişe dönük oturmaktaydı. İçeride fazla müşteri yoktu. Garson, bir masaya sipariş getirdi, ayrıldı. Elçin Beg, kalemiyle önündeki peçeteye çizdiği çiçeklerle “DİLBER” yazdı. Olga ve Pazar’ın yanına vardıklarını, Olga omzuna vurduğunda fark etti. Hemen ayağa kalkıp, önünü ilikledi ve kadınları nazikçe selamladı. Sandalyesini tutarak, Pazar’ın oturmasına yardımcı oldu. Öteki sandalyeyi de Olga için çekti. Olga, Pazar’a alıcı, kıskanç gözlerle baktı. Bir de Elçin Beg’in mutluluğunu, gözündeki ışıltıyı gördü. ‘Kalmayacağım,’ anlamında başını salladı ve işaret parmağıyla yumuşakça Elçin Beg’in kolunu okşadı. Arkasına bakmadan ayrıldı oradan. Elçin Beg, üzerini yazdığı peçeteyi katlayıp, küllüğün altına sıkıştırdı. Pazar, yüzünde sürekli nezaketli bir tebessüm ve yakasında bir karanfil olan adamı garipsedi. Garip bir his, onu tanıdığını söylüyordu. Fakat resminden değil, yıllar öncesinin sararmış bir hatırasındandı sanki bu anımsayış. Yetimhanedeki günlerinden bir şey. Ne kadardı? Belki de beşinde. Televizyon karşısına oturtulmuş beş kızlar. Bir adam, beşini de dikkatli dikkatli süzerek dolanıyor önlerinde. Sonra nedense, küçük Pazar’ın önünde durup, onun yüzünü avuçları arasına alıyor adam. İncecik bıyığı var ve ümitle parlayan kapkara gözleri. Bir çizgi film mi televizyondaki? Bir müzikal ekranda dönen belki de. O melodi ne de sık düşerdi aklına. Anımsadı. Ama o restoranda bulundukları dakikada sadece bu hatıranın değil, hiçbir şeyin önemi yoktu. Karşısındaki sıradan bir siparişti ve ne yapıp edip devirmeliydi onu. Garson istekleri almaya geldiğinde, kulağında hala o melodi vardı Pazar’ın. Bakışlarını kaldırdığında, Elçin Beg’in de kendisine bakmakta olduğunu gördü.

***

Kasım, on bire doğru Necla’nın dairesine geldi. Aralık kapıdan içeriye süzüldü. Şaşkın ve bu tedbirsizliğe kızgındı. Uzanıp antrenin ışığını yaktı. Evde sanki kesintisiz çığlıklarla ağlayan bebek dışında, kimse yoktu. Hiçbir tarafın lambası yanmıyordu. Kasım, bebeğin sesine yönelerek salona girdi. Lambayı yaktı ve koltuğun üstüne yatırılmış, avazı çıktığı kadar ağlayan bebeği gördü. Bebeği kucağına alıp, havaya kaldırdı ve bir iki hoplattı. Ardından, onu koluna yatırdı ve sağa sola bakınarak emziğini aradı. Koltuğun kenarına sıkışmış emziği bulup, bebeğin ağzına verdi. Bebeği kucağında sallayarak, salondan çıkıp, koridor boyunca ilerledi. Yatak odasının kapısına geldiğinde, durdu. Hem ışık kapalı, hem de Necla’nın sırtı kapıya dönük olduğundan, kadının ne yaptığını göremiyordu. Gözünü kısarak, içeriye baktı. İçeriden makas sesleri gelmekteydi.

“Ne yapıyorsun?” diye sordu Kasım, kızgın bir tonda. “Kız nerede?”

Kadından bir ses gelmeyince, Kasım, içeriye doğru bir adım attı. Odayı sadece perdeden bulduğu boşluklardan süzülen ay ışığı aydınlatıyordu. Kasım, kadının hareketine anlam verememenin şaşkınlığında, kucağında bebek, geride, kapının hemen önündeydi. Necla, akmış rimelleriyle gözleri korkunçlaşmış, saçları dağılmış, üstü başı dağınık çöktüğü yerde, kapıları hala ardına kadar açık dolaptan boşalttığı “iş” kıyafetlerini makasla kırpıp savuruyordu. Bir süre daha buna devam etti. Sonra dağınık elbise kırpıklarına baktı ve gözlerini karşıya kaldırdı. Sesi acılıydı, derindendi.

“Ağaçlar dallandı budaklandı. Yapraklandı. Ufak ufak yeşil kurtlar çıktı. Kızlar saçlarının örgülerini çözdüler. Başlarındaki örtüleri attılar. Nalınlarını yenilediler. Eski basma fistanlarını boyadılar başka başka renklere. Beş kuruşluk, on kuruşluk sakız aldılar bakkaldan. ‘Parası ay başı,’ dediler. Fabrika oğlanlarına dillerini çıkarıp, balon patlattılar. Genç fabrika işçileri saçlarını yağladı. Kimi limon, kimi zeytinyağı döktü başına. Kollarını sıvayıp göğüslerini açtılar…”

Konuşurken, başı gittikçe düşmekteydi. Tekrar doğrulup, Kasım’ın duvara yansıyan gölgesine baktı.

“Onu bul, Aga Kasım. Murat Bey’i bul, bana getir. Ona de, her şeyini bırakmış de. Süsünü, kıyafetlerini atmış, ne desen olacakmış de…”

roman 30. fasikül

Tuttuğu eve taşınmasının akşamı, Salı, Kudret’in getirdiği süpürge ve bezlerle temizlik yapmaktaydı. Yorulmuştu. Süpürgeyi bir kenara bırakıp, terini sildı. Etraf fakir donanımlı, ama düzenliydi. Salı, ayağını altına alıp, aynı zamanda yatak olarak kullandığı sedirin kenarına oturdu. Tam karşısına gelen kapının iki kenarına özenle yapıldığı belli, hayli yıpranmış gül motifleri vardı. Salı, onlara daldı. Yıllar, yıllar öncesinde böylesine fakir bir tek göz odadaydılar Melahat’le. Zeynel Bey’in çiftlik evinde, Kasım’ın ona verdiği el kadar kulübe, her yanı ahşaptan. Pencereden dışarıya ürkek bir bakış atıyor Melahat. Sonra yaşlı gözlerini Salı’ya çeviriyor. Salı, çenesini masanın üzerine yatırdığı kollarına dayamış, gözleri şarap şişesinde sabit, önünde silahı, düşünüyor kara kara.

“Bizim gibilerin kendilerine ait bir evi olur mu, Mustafa?” diyor Melahat.

Ya da Salı’ya öyle gelmiş. O kadar az konuşuyor ki Melahatçık. Aslında gözleri konuşuyor daha çok. Ne kadar da iri o gözler… Bazen bütün dünyayı içine aldığını düşünür onların. Hep kıpır kıpırlar. Hep Salı’nın yüzünde arayıştalar.

Şimdi Salı kapının kenarındaki gül motifindeydi. Bunca fakirlik içinde, duvarları küflenmiş, tavanındaki mertekler çürümüş, köhne bir evde insanın aklına nasıl gelirdi böyle detaylar da işletirdi kapısına? Ne ile işletirdi açken karnı? Bu düşünceler arasında gidip gelirken, başı düştü Salı’nın.

Aynı gece Ufuk ve Mehpare, Mehpare’nin arabasıyla, gündüzden gitmeyi kararlaştırdıkları lokantanın önüne gelmiştiler. Mehpare, arabayı park edip, indi. Kapıyı kapatacaktı ki, Ufuk’un çıkmaya pek niyetli olmadığını gördü, gülümseyerek arabanın içine eğildi.

“Hadi, hocam? Yaptın işte sunumunu, verdin tezini. Kutlamayalım mı?”

“Daha sonucu açıklanmamış sunumun nesini kutluyoruz Allah aşkına?” diyerek omuz silkti Ufuk.

“Ben tüyoyu aldım Rahman Hoca’nın asistanından. Çok başarılıymış. Doktora tezi düzeyinde olduğunu söylüyorlarmış. Hem, en azından tez sıkıntısını üzerinden attın. Bu bile tek başına kutlamaya değer. Çık bakayım arabamdan!”

Ufuk, isteksizce çıktı dışarıya. Mehpare, arabayı kilitledi. Ufuk, çantasından telefonunu çıkardı.

“Bari bakıcıyı arayayım, biraz daha kalmasını rica edeyim.”

“Bütün gün aramadın, şimdi arıyorsun, öyle mi?” dedi Mehpare, şakadan bir öfkeyle. “Çabuk konuş, burada dondurma beni. Beyler bekliyor.”

“Çalıyor…”

Biraz uzaklaşıp, kadınla konuştu telefonda Ufuk. Sonra beraberce kol kola, gülerek lokantadan içeriye girdiler. Tansel ve Serhat, ileride bir masada karşılıklı oturmaktaydılar. Serhat’ın sırtı kızlara dönüktü. Tansel, onları görünce ayağa kalktı, kolunu kaldırıp, selamladı neşeyle. Kızlar, masaya yöneldiler. Tansel kalkınca, Serhat da kalkıp, kızlara döndü. Gözü Ufuk’taydı. Serhat’ı görür görmez Ufuk’un yüzü değişti. Yerinde kalakaldı. Kolundaki Mehpare, onu çekmeye çalışıyordu.

“Tanışmak istiyor dediğin çocuk Serhat mıydı, Mehpare?” dedi Ufuk, sitemle.

“Ne fark eder ki? Kaç yıl oldu. Yeni tanışıyormuşsun gibi yap.”

“Ama yeni tanışmıyoruz!”

“Çocuk pişman, Ufuk. Tansel’e ağlayıp duruyormuş. Hem naz edecek yaşta mıyız?” Ufuk’u çekti. “İyi bir işi var, artist gibi de yakışıklı.” Masaya yaklaştılar. “Gülümse. Gülümse.”

Ufuk, yüzüne zoraki bir gülümseme kondurdu. Tansel, ona elini uzattı.

“Ufuk, görüşemiyoruz?”

“Ya, öyle. Tez telaşı.”

Tansel’in elini sıktı Ufuk. Gözlerini bir an bile ondan ayırmayan Serhat da ona elini uzattı.

“Kutlarım. Tezini vermişsin nihayet.”

Ufuk, başını sallamakla yetindi. Serhat’ın eli havada kalmıştı. Ufuk sandalyesine yönelince, Serhat, kendisini toparladı ve sandalyesini tutarak, Ufuk’un oturmasına yardım etti. Ufuk, başını eğerek, teşekkür etti. Serhat’ın yüzüne hiç bakmıyordu. Tansel de Mehpare’nin oturmasına yardım etti, mantosunu aldı. Garson, seğirterek gelip, mantoyu Tansel’in elinden aldı. Ufuk da mantosunu çıkarmıştı. Serhat, almaya yeltendi, ama Ufuk izin vermedi, garsona kendisi uzattı. Serhat, kös kös yerine oturdu. Mantoları asan garson, elinde menülerle geri gelip, masadakilerin her birinin önüne birer adet bıraktı. Masanın kenarındaki su şişesinden bardakları doldurdu ve ayrıldı. Ufuk hariç herkes, önündeki menüyü açıp, incelemeye başladı.

“Vallahi arkadaşlar,” dedi Tansel, “burada bir kuzu tandır yapıyorlar ki parmaklarınızı yersiniz! Yalandan iki saat menü taramaya gerek yok.”

“Bana uyar, kardeşim,” dedi Serhat hemen.

“Yine mi kebap?” diyerek yüzünü ekşitirken biraz daha menüyü taradı Mehpare. “Bak, balık da var.” Ufuk’a baktı. “Biz balık yiyelim, şekerim.” Ufuk’un menüsünü açmadığını, kollarını kavuşturmuş, somurtmakta olduğunu gördü. “Ufukçuğum, sen bir şey almayacak mısın?”

“Aç değilim, Mehpare. Okulda kafeteryada fazla atıştırmış olmalıyım.”

“Yahu bizim kafeteryanın yemeklerinden ne olur? Hafif şeyler yiyeceğiz hem. Somon alacağım ben. Sen de somon al.”

“Somon mu hafif? Yağlı yağlı.”

“Seninki ızgara olur?” diye araya girdi Serhat.

Ufuk, ona ters ters baktı. Serhat toparlandı.

“Biz rakı içeceğiz,” dedi. “Siz de alır mısınız?”

“Onlara şarap söyleyelim,” diyerek kızlara döndü Tansel. “Şarap, uyar mı?”

“Ben de rakı alacağım!” dedi Ufuk, biraz öfkeli, inat bir tavırla.

Mehpare, keyifle gülümsedi.

“Hah şöyle! Ulan, biz de rakı içiyoruz!”

***

Tuncay ve Zeynel Bey’in zamanından beri ona hep sadık kalmış dört adamı, Tuncay’ın evinde, bir masa etrafında toplanmıştılar. Başköşede oturan Tuncay, memnuniyetsiz, öfkeli bakışlarla başları önde adamları süzdü. Sinirli sinirli imamesini masaya tıklattırıp durduğu tespihini masanın ortasına fırlatıp, ayağa kalktı. Ellerini masaya dayayıp, tepeden konuştu:

“Bu kadar mı gelecektiniz benim konseyime? Hiç gelmeyeydiniz? Dört kişi gelip yalandan ne mimletiyorsunuz kendinizi?”

“Tuncay Bey, Battal Bey konseyi yeni devraldı,” dedi adamlardan biri. “İnsanlar önce gidişatı gözleyecektir. Koca İstanbul konseyini bırakıp adı dahi konmamış bir konseye geçmek sizce de biraz yürek işi değil mi?”

Tuncay daha da öfkelenmişti.

“Adı konmamış öyle ya Kemalim. İlk seni aradım, sana dedim, dostları topla, diye. Kalkıştığımız işin ayırtında olmaman ne acı! Biz kendimizi küçümsersek, mahalle çetesi gelir posta koyar. İstanbul konseyi onlar değil, biziz, körler sizi! Battal’ın bu kadar oluşumda emeği ne? Şu kadar yıldır her türlü tehlikenin bire bir içinde olan, her an Zeynel Bey’in yanında olan bizler değil miydik?”

“Hüküm verilmiş, racon kesilmiştir, Tuncay Bey,” dedi Kemal. “Sizin konseyiniz asla aynı konsey olmayacaktır Battal’ınkinin karşısında. Biz de memnun değiliz gelişmelerden ve bu yüzden burada, yanınızdayız.”

“Hah! Lütfettiniz!”

“Biz hep senin emrinde çalıştık, abi, “ dedi bir diğeri. “Bundan sonra da böyle olacaktır. Zaman öfke zamanı değildir. Sükûnetle izleme zamanıdır. Bak Ali Bey’e. Turgut, Seyfettin Beylere bak. Tümü tırnaklarını gizlediler, köşelerinden bakıyor ve kendilerinin yerine atılacak bir Deli Dumrul bekliyorlar!”

Tuncay, ellerini masadan çekti. Bakışlarını ayrı ayrı her bir adamın üzerinde gezdirdi. Biraz sakinleşmişti.

“Birkaç hafta,” dedi. “Sadece birkaç hafta içinde sadece siz değil, onlar da farklı konuşacak…”

***

Görmekte olduğu kabus, bunaltmıştı Cuma’yı. Tere batmıştı, ama bir ürperti vardı üzerinde. Kabusta, hastane odasında refakatçi sandalyesinde uyurken, birden silkinip, kendine geldi. Karşısındaki hasta yatağında, kolunda serumla yatmakta olan kendisini görüyor. Şaşırıyor. Kalkıp, yatağa yaklaşıyor, kendisine bakıyor. Yataktaki Cuma’nın alnı ter içinde. Gayrı ihtiyari onları silmek için uzanırken, içeriye eli silahlı üç adam dalıyor. Cuma, aniden dönüp, elini beline atıyor, ama silah yok. Dehşet içinde, adamlara bakıyor. Kollarını sıkı sıkıya tutan adamlar, kendilerine direnmeye devam eden Cuma’yı zorla odadan çıkarıyorlar. Cuma, kapıdan çıkarılırken güç bela kafasını çevirip, yataktaki kendisine bakıyor. Koridor boyunca, silahlarını kendisine yönelttikleri Cuma’yı zorla sürüklüyorlar. Koridorlarda hiçbir hasta, hemşire, doktor, görevli yok. Tüm hastane adeta boşaltılmış. Adamlar, Cuma’yı hastanenin dışına çıkarıyorlar. Orada kimseler yok. Cuma’yı zorla, kapıda bekleyen aracın arka koltuğuna atıyorlar. Adamlardan ikisi, Cuma’yı aralarına alarak arka koltuğa, üçüncüsü şoförün yanına biniyor. Üçünün de silahları Cuma’ya yönelik. Araç, ışıltılı bir cadde boyunca ilerliyor. Cuma’nın önce fark etmediği kaldırımlardaki insanlar, bir anda dikkatini çekiyor. Yüzleri özellikle aydınlatılmış bu insanlar, Cuma’nın o güne değin öldürdükleri. Hepsinin alnında kanlı birer kurşun yarası. Cuma, gözleri kocaman açık, kaldırımlardaki adamları izliyor. Kaldırımlardaki insanların arasında bir an, yıllar önce sevdiği o kızı görür gibi oluyor. Alnı yaralı adamlara kur yapmakta kız. Cuma onu gözden kaybetmemek için cama atılıyor. Ama o taraftaki adam, silahıyla alnına vurarak ona engel oluyor. Cuma’nın alnı kanıyor. Adamlar, Cuma’yı yüksek tavanlı bir binanın içine sokuyorlar. Cuma’yı tutmaktalar sıkıca. Oldukça yüksek, siyah bir kapının önünde duruyorlar. Adamlardan biri büyük, pirinç kolu iterek kapıyı aralıyor. İçeride, ileride yüksekçe bir kürsü ve ardında onlara uzaktan ciddiyetle bakan bir hakim duruyor. Adamlar, Cuma’yı içeriye çekiyorlar. Kapı kapanıyor. Cuma, şaşkın, dehşetle hakime bakıyor. Hakim, adamlardan birine el ediyor. Diğer adamlar, silahları ona yönelik halde Cuma’yı tutarlarken, o adam, hakimin yanına çıkıp, kulağına bir şeyler anlatıyor. Hakim, dinlerken başını sallıyor, yüzü ifadesiz. Ardından, adamı gönderiyor ve ciddi bakışlarını Cuma’ya yöneltiyor. Adamların silahları altıpatlar. Cuma’nın hemen arkasındaki, tabancasını onun başına dayamış kişi, şarjörü açarak tabancasının dolu olduğunu gösteriyor. Hakimin yanından dönen ve Cuma’nın karşısında duran, hakime bakıyor. Hakim, yumruk halindeki elinin ortadaki üç parmağını açarak ona gösterdi ve elini bir kılıç gibi indirdi. Adam, elindeki altıpatları açtı ve şarjördeki altı kurşunu eline boşaltıp, birini tekrar şarjöre yerleştirerek, kapattı. Tabancayı Cuma’nın gözü seviyesine kaldırdı ve elini sertçe bir defa sürterek şarjörü döndürdü. Bu defa adamla birlikte Cuma da hakime baktı. Gözleri kocaman, yüzü kıpkırmızıydı. Terliyordu. Hakim, önce aynı üç parmağını gösterir ve ikisini kapattı. Bunun üzerine, adam tabancayı Cuma’ya uzattı, ama Cuma almak istemedi. Adam, o silahla onu dürttü. Cuma, mecburen tabancayı aldı ve gözünde bir parça korku, kafasına doğrulttu. Gözünü kapatıp, tetiği çekti. Silah patlamadı. Cuma, gözleri hala kapalı, tüm soluğunu boşaltarak, gözlerini açtı. Adam, uzanıp silahı alır. İkisi birlikte hakime baktılar. Hakim, bu defa yine o elinin üç parmağını kaldırdı ve bu defa birini kapatır. Cuma yine dehşete kapılmış halde bir hakime, bir adama baktı. Adam aynı töreni tekrarladı ve içinde tek kurşun olan altıpatların şarjörünü çevirip, tabancayı Cuma’ya verdi. Cuma, kaçış olmadığını anlamıştı. Derin bir nefes alıp, gözlerini sıkı sıkı kapadı ve tabancayı şakağına dayayıp tetiği çekti. Silah yine patlamadı. Gözlerini açtı Cuma. Hakim, yine aynı elini kaldırıp, üç parmağını açtı. Bu defa hiçbirini kapamadı. Adam, aynı işlemi tekrarlayıp, tabancayı yine Cuma’ya uzattı. Cuma tabancayı aldı, yutkundu. Hakime baktı, gözlerini düşürdü. Ardından tekrar derin nefes alıp, gözlerini sıkıca yumdu, tetiğe asıldı. Silah, bu defa da patlamadı. Cuma, rahatlayarak nefesini boşalttı. Gözlerini tekrar hakime kaldırdı. Hakim, adama işaret etti. Adam tabancayı hakime götürdü. Hakim, silahı alıp, Cuma’yı götürmelerini işaret etti. Rahatlamış haldeki Cuma, yeni bir kötü sürprizle karşılaşacakların endişesine kapılmıştı. ‘Daha ne?’ gibi bir bakışla hakime baktı. Hakim, oralı değildi. Adamlar, tekrar Cuma’yı sımsıkı tutup, zorla kapıya yönlendirdiler. Cuma, dehşetle başını çevirip, hakime bakmaya çalıştı. Ama adamlar bırakmadılar. Kapıyı açıp, Cuma’yı dışarı attılar. Cuma, düştüğü yerden kalkıp, geriye döndü. Büyük mahkeme kapısı sıkı sıkıya kapanmıştıür. Tekrar geriye döndüğünde, pencereleri olmayan, uzun, karanlık bir koridorda olduğunu fark ederek, endişelendi. Birden duvarlara kırmızı siren ışıkları vurmaya başladı, kulakları sağır edici bir siren gürültüsü eşliğinde. Kırmızı ışıkların bir yanıp bir söndüğü duvarlar, hareket ederek, Cuma’nın üstüne geldiler. Cuma, dehşetle bir çıkış ararken, gitgide duvarların arasında sıkıştı. Duvarlardaki hoparlörlerden düzenli aralıklarla aynı ses yankılanıyordu:

“Öyleyse iki lira ver… Öyleyse iki lira ver…”

O kızın sesiydi bu. Cuma, bir yandan üstüne yürüyen duvarları durdurmaya çalışırken, bir yandan da sesi duymamak için kulaklarını kapadı. Olmayacağını anlayınca var gücüyle bağırmayı denedi, ama sesi çıkmıyordu. Gelip, bir an önce onu bu kabustan çıkaracak kurtarıcıyı beklemekten başka çaresi yoktu.

Necla, kucağında bebek, ardında iyice evhamlanmış Pazar olduğu halde, aynı hastanenin koridorundaydı o sırada. Hemşire bankosunun önündeydi. Hemşire, bankonun arkasından dikkatle onun derdini dinliyordu.

“Yarını bekleyeyim dedim, ama baktım durmayacak, ateşi de yüksek…”

“Tamam, teyze,” dedi hemşire. “Şu formu doldurun da.”

“Teyze?” diyerek sitem etti Necla, kaşlarını kaldırıp.

Formu önüne çekti. Bebeği kucağına iyice oturtup kaleme uzanacaktı ki, Pazar uzanıp kalemi aldı ve formu kendine çevirdi. O esnada başka bir hemşire, seğirterek bankoya geldi.

“Mukaddes, hemen doktor beyi ara. 204’teki amca fenalaştı.”

Mukaddes hemşire telefona sarılırken, diğer hemşire de bankonun arkasındaki dolabın çekmecesinden enjektör ve birkaç ilaç kapsülü alıp, geriye, hastanın odasına yöneldi. Doktora haber veren Mukaddes Hemşire de telefonu kapar kapamaz 204’e koştu. Necla ve Pazar da merakla onu izledilr. 204’ün kapısı açıktı. Öteki hemşire, üzerine eğildiği, kendinde olmayan Cuma’ya bir takım işlemler yapmakta, Mukaddes Hemşire de serumu kontrol etmekteydi. Doktor Bey, üzerinde önlüğü, süratle Necla ve Pazar’ın arasından geçip, açık kapıdan odaya daldı. Acele hareketlerle Cuma’nın vücudunda bazı tetkikler yapmaya koyuldu. Pazar ve Necla, kapının dışından tüm bunları izliyorlardı. Doktor, yatak başındaki dosyadaki değerlere de baktı. Önlük cebinden bir kalem çıkarıp bir takım notlar aldı dosyaya.

“Değerler normal,” dedi hemşirelere. “Anlık bir sorun. Serumu yenileyin sadece. Sabahla beraber de kahvaltı verin.”

Cuma, kapıdaki Necla’ya tanıdık gelmişti. Bir anlık tereddütten sonra usulca odaya süzüldü kadın. Odanın ortasına kadar geldi. Oda, iki yataklıydı. Diğer yatak boştu. Pazar, koridorda kalmıştı. Doktor Necla’ya yönelince, Pazar da içeriye girdi.

“Geçmiş olsun,” dedi doktor Necla’ya, gülümseyerek. “Durumu kötü değil.”

“Yok,” dedi Necla, gözü yataktaki Cuma’da, dalgın. “Bizim hastamız bu bebek.”

“Tamam. Nöbetçi doktor benim.” Boş yatağı işaret etti doktor. “Şuraya yatırın da bir bakayım çocuğa.”

Necla, adeta donmuştu. Pazar, atılıp, çocuğu onun kolundan aldı, yatağa yatırdı. Doktor, kontrol etmek için çocuğun üzerine eğildi. Pazar, ona yardımcı olmaya çalıştı. Hemşireler de yanlarına geldiler. Necla, Cuma’nın yatağına yanaştı. Yüzünü görünce artık emin olmuştu onun sandığı kişi olduğuna. Adı boğazından nefes verir gibi çıktı:

“Murat Bey…”

Pazar, başını kaldırdı. O ana dek dikkat etmediği hastaya baktı ve tanıdı onu. Yüzünü endişe bürümüştü bir anda.

“Cuma Abi…”, diye geçirdi içinden.

İki kadın, içgüdüsel bir hareketle birbirlerine baktılar. Bebek, ağlıyordu.

***

Dörtlünün masasında Ufuk hariç, herkes yiyip içip, eğlenmekteydi. Ufuk, önünde boşalmış tatlı tabağı ve çeyrek kadeh rakı, somurtarak, gelen kahvesini yudumluyordu, dalgın. Serhat, muhabbet esnasında kaçamak bakışlarla Ufuk’u süzüyordu. Ufuk, bir anda başını kaldırdı, Mehpare’ye ve Tansel’e baktı. Sonra çatalını bardağına vurdu. Masadakilerin dikkatini çekmişti.

“Yedik, içtik,” dedi, bir parça sarhoş. “Tatlımı da yedim, kahvemi de içtim kardeş. Anne bekler, dolayısıyla ben kalkar. Siz ne yapıyorsunuz?”

Tansel’le Mehpare, Serhat’a baktılar.

“Daha doğru dürüst konuşamadık bile,” diyerek sitem etti Serhat ona.

“Ufukçuğum…” diye lafa girmeye çalışan Mehpare’nin lafını ağzına tıkadı Ufuk:

“Buna söyleyin, onunla konuşmayı bırak, aynı masaya dahi son oturuşumdur bu; o da sizin hatırınızaydı,” dedi ortaya, Serhat’a bakmaksızın ve ayağa kalktı. “Mehpare, beni bırakır mısın?”

Mehpare, şaşkın, bir ona bir Serhat’a baktı. Serhat kendisini toparlayıp, ayağa kalktı.

“Ben bırakayım.”

“Senle geldim, senle giderim,” dedi Ufuk Mehpare’ye.

Serhat kalakalmıştı. Ufuk, vestiyere yönelmişti bile. Mehpare de kalktı, çantasını aldı.

“Kusura bakma, Serhat.”

Geçerken elini Tansel’in omzuna koydu, onu yanağından öptü. Tansel, Mehpare’nin omzuna koyduğu elini tuttu.

“Ben götüreyim mi sizi?” diye sordu.

“Yo, siz devam edin. Yolda kız kıza konuşmamız daha iyi olur.”

Serhat, Ufuk’un ardından bakarken, garson geldi, boşları toplamaya başladı.

Az sonra iki kız arkadaş, arabayla yol almaktaydılar. Ufuk’un gözleri kayıp, gidiyordu. Kendine gelmek için camı açınca, Mehpare hemen atıldı.

“Ne yapıyorsun, Ufuk? Dışarısı eksi yüz!”

“Abartma…”

Bir süre konuşmadılar. Mehpare, lafa girmekle girmemeye tereddütlü, arabayı sürmeye devam etti. Ufuk, bunu fark edince, yüzünü olabildiğince sertleştirmeye çalışarak Mehpare’ye döndü. Bir yandan da çantasından cep telefonunu çıkarmaya çalışıyordu.

“Mehpare, bu akşam için sana zaten öfkeliyim, Serhat meselesini açmaya çalışıyorsun, belli oluyor. Kalbini kırarım!”

“Tamam, hocam, tamam.”

Ufuk, cebini bulmuştu nihayet. Hemen açmayı denedi. Ama şarj bitmişti, ekran karanlıktı. Morali bozuldu.

“Ya, şarjım bitmiş. Kadına bir şey olursa aramasını söylemiştim. Kim bilir ne zamandır kapalı!.. Sür Allah aşkına, Mehpare, biraz süratli.”

“Anan eski toprak, şekerim. Seni de gömer, beni de. Merak etme.

Ufuk, evin önünde arabadan indi. Mehpare, çalışır haldeki arabanın içinden seslendi ona:

“Ufuk, benim de gelmemi ister misin, canım?”

“Yok, yok. Çoktan uyumuştur bile. Yorgunum. Kadını gönderip, ben de yatacağım.”

“Oldu. İyi geceler. Görüşürüz.”

“Görüşürüz.”

Ufuk kapıyı kapattı. Araba uzaklaşınca, binaya döndü, başını kaldırıp dairenin ışığına baktı. Yanıyordu. Binaya yöneldi. Kapıya geldiğinde, bir girintiye gizlenmiş bir karaltının kendisine baktığını fark etti. Geçen bir arabanın ışığı, karaltının yüzüne vurdu. Perşembe’ydi. Ufuk, sendeledi. Perşembe, endişelenerek atıldı onu tutmak için. Ufuk kaşlarını çatıp, parmağını kendisine kaldırınca, yerinde kalakaldı.

“Dur! Dur bakayım orada! Bekle!” Perşembe’ye doğru ilerleyip, tam karşısında durdu. “Beni mi takip ediyorsun sen hala? Bela mısın? Çek, git başımdan!”

Peşembe kekeledi:

“Ben… Ben…”

“Sen, sen ne?”

“Konuşmak istiyorum” dedi Perşembe, gözünü kaçırarak.

“Ne zamanı, ne yeri! Muayenehaneme gelir, parasını ödersin, dinlerim seni!”

Sırtını dönp, binaya girdi Ufuk. Bir an duraksadıktan sonra Perşembe de binaya girdi. Ufuk, asansör kapısının önünde, çağırma düğmesine basıp durmaktaydı. Sonunda asansörün bozuk olduğunu fark eden Ufuk, asansör kapısına tekme atıp, süratle merdivenlere yöneldi. Perşembe, Ufuk’a yetişmek için hızlandı. Ufuk önde, Perşembe arkada, merdivenleri çıktılar.

“Bekle!” diye seslendi Perşembe, Ufuk’un ardından.

Bir basamağa takılıp, düştü sonra. Ufuk, arayı açmıştı. Perşembe toparlanıp, yeniden merdivenleri çıkmaya başladı. Az sonra Ufuk’un katına varmıştı. Hızını alamayıp devam ediyordu ki, Ufuk’un dairesinin aralık olan kapısını gördü ve durdu. Usulca kapıya yanaşıp, içeriyi dinledi. Antre loştu ve içeride kimse yoktu. İçeride bir kapının açıldığıı işitti sonra. Ufuk, ayaklarını sürüyerek geldi, daire kapısına yanaştı. Bakıcı, boynu bükük, arkasında belirdi, geride, duvara yaslandı. Perşembe, kadınların yüzlerinden anlam çıkarmaya çalışıyordu. Ufuk’un yüzü devrikti, yere bakmaktaydı. Başını Perşembe’nin omzuna bıraktı. Önce ne yapacağını bilemeyedi Perşembe, sonra sıkı sıkı sarıldı kıza. Ufuk, ağlıyordu.

***

roman 29.fasikül

Pazar, zaten sözleşilen saati zor etmişti. Ondaki bu heyecan Necla’yı hem şaşırtıyor, hem de korkutuyordu. Bir adamın canını biran önce alabilmek için miydi bu acele? Kasım’a kendini ispat etmek için mi? Şu saatten sonra bunun ne anlamı olabilirdi ki? Salonda otururlarken, bir yandan ayağında bebeği sallıyor, bir yandan da tırrnaklarını kemiriyordu Pazar. Zili duyunca öyle bir kalkışı vardı ki, kucağındaki yavruyu yere fırlatacağını sandı Necla bir an. Ama telaşına rağmen bunu yapmadı Pazar. O anda bile emaneti kolluyordu. Bebeği hemen kanepeye yatırıp, kapıya seğirtti. Gelen Olga’ydı. Kapıyı açıp, onu gördüğünde, bir anlığına kendinden utandı Pazar. Olga’nın makyajla destekli muhteşem güzelliği ve yapılı fiziği yanında, aslında kendi de güzel olan, ama günlük kıyafetleri ve her zamanki salaş sadeliği ile oldukça sönük kalmaktaydı. Hayatlarında ilk defa karşılaşan iki kadın, bir süre bakıştılar. Sessizliği Olga bozdu:

“Girebilir miyim?”

Kendini toparladı Pazar. Olga’nın önüne bir çift terlik bıraktı.

“Gir. Biz de seni bekliyorduk.”

“Kusura bakmayın,” dedi Olga, ayakkabılarını çıkarıp, terlikleri giyerken. “Söz verdiğim saatte gelemedim. Hastam var da.”

“Geçmiş olsun.”

Olga’nın mantosunu aldı, astı Pazar. Ona yol gösterdi. İlerlerlerken, kadının kısa eteğinin ortaya çıkardığı muntazam bacaklarına bakmaktan kendini alamıyordu. Salona girerken, kaçırdı gözlerini. İçeride, Necla, ayakta, kucağında bebeği sallamaktaydı. Olga’ya gülümsedi.

“Hoş geldin.”

“Hoş bulduk.” Bebeğe baktı. “Ay, çok tatlı. Tutabilir miyim?”

“Bana ballan börek,” dedi Necla, bebeği ona uzatırken. “Gün geçtikçe daha da ağırlaşıyor.”

Bebeği severek aldı kucağına Olga. Elini çekti sonra bebeğin yüzünden, endişeli.

“Ateşi var gibi,” diyerek, üçlü koltuğun bir ucuna oturdu.

“Huysuzluğu ondan,” dedi Necla. “Sabahtan beri böyle. Gece de geçmezse, yarın hastaneye götüreceğim.”

“Bebektir. Hastalana hastalana büyüyecek,” dedi Olga ve aynı koltuğun diğer ucuna çöken Pazar’a döndü. “Senin mi?”

“Yok,” dedi Pazar, ciddiyetle.

Necla karşılarında, ayaktaydı henüz.

“İkimizin de değil,” deyip, bebği almaya uzandı. “Neyse, ver şunu bana da konumuza girelim.”

Olga, bebeği dikkatle Necla’nın kucağına bıraktı. Necla, kucağında bebekle, karşılarındaki tekli koltuğa yerleşti. Olga’nın gözleri hala bebekteydi. Onun hasta haline gerçekten çok üzülmüştü.

“Çok istedim, ama bebeğim olmadı benim… Elçin Beg’i arıyormuşsunuz?”

“Adı bu demek.”

Pazar’ın lafına döndü Olga. Kızınn sesindeki garip nefret duygusunu hissetmişti.

“Çok nazik, kendi halinde bir beyefendi bu adam,” dedi. “Neden arıyorsunuz?”

Olga ve Pazar, adeta bakışlarıyla birbirlerini tartmaktaydılar. Necla da bir gözlemci, bir hakem gibi, bu karşılaşmayı izlemekteydi.

“Ufak bir işim var onunla,” dedi Pazar. “Eski bir hesap diyelim. Sen bu adamı nereden tanıyorsun?”

“İşimiz budur güzelim,” diye yanıtladı onu Olga, gülümseyerek. “Çeşit çeşit adam tanır, gönüllerini yaparız. Bu da onlardan biri işte. Yolumuza çıktı senin şansına.”

“Ne iş yapar? Geçimini nasıl karşılar?”

“Mesleğini bilmiyorum, ticaretle uğraşıyor olmalı. Eskiden gayrimeşru birtakım işleri olmuş. Yurtdışına kaçmak durumunda kalmış. Senin onu aradığını duyunca başka türlü sevindi.”

Pazar, şaşırmıştı.

“Sevindi mi?”

Olga atıldı.

“Yo, yo. Tanıdığından fala değil. Daha çok, birinin onu arıyor olmasıydı onu sevindiren. Herhangi birinin.”

“Tamam. Buluştur bizi işte.”

“Bir depo işiyle uğraşıyor. Bugün gün boyu orada olacağını söylemişti. O halde yarın, kaldığı otelde bir araya getiririm sizi. Olur mu?”

Pazar’ın yüzü o geleli beri ilk defa gülmüştü. Ama kafasındaki soru işaretleri de artmıştı.

“Olur.”

Pazar, bir de Necla’dan onay almak ister gibi, ona baktı. Kadın, olumlu anlamda başını salladı. Bu defa gözleri de gülerek, Olga’ya döndü Pazar.

“Olur.”

***

Kasım, mekanında Perşembe’yi geçirmekte olduğu sınava devam etmekteydi. Kahvehanenin üst katındaki sedirine bir ayağını altına alıp oturmuş, elinde dumanı tüten bir fincan kahve, karşısındaki tabureye çökmüş, aşağıdan kocaman gözlerini kendisine dikmiş Perşembe’ye baktı. Ardından, kahvesinden büyük bir yudum alıp, diliyle damağını şaklattı. Belli belirsiz gülümsedi.

“Tamamdır.”

“Olmuş mu, Aga?”

“Benimki kadar olmasa da, aratmayacaktır,” dedi ve ikinci bir çekişte kalan kahveyi de bitirip, Perşembe de ayaklanırken, sedirden kalktı. “Perşembe Usta, artık kahvehane sana ait. Perşembelik de kalmadı artık. Unut. Bundan böyle adın, Sinan Çeçen. Bunu ve nüfus kâğıdında yazan her şeyi ezberle. Ben ve arkadaşların, yokuz. Hayatına ne girdik, ne çıktık.”

“Tamam,” dedi Perşembe, kendinden o kadar da emin olmadan.

“Bayağı ümitsizdim senden ya,” dedi Kasım, merdivenlere ilerlerken. “Bu işi kıvıracağa benziyorsun.”

Aşağıya indiler. Kasım, ceketini ve paltosunu alıp, giydi. Perşembe’ye elini uzattı.

“Hadi hayırlı olsun, Sinan Aga.”

Tokalaştılar. Perşembe, bir şeyler söylemek istedi, ama lafı boğazına düğümlenmşti. Kasım, çıktı. Perşembe, bir süre arkasından baktı ve gidip, kapıyı kilitledi. Ardından, hemen tuvalet kapısına yöneldi. Lambayı yakıp, hemen lavabo kısmına geçti. İçerinin karoları tamir görmüştü. Eliyle bodruma geçiş vazifesi gören duvarı ve orayı açan fayansı yokladı. Hepsi kapatılmış, sistem bozulmuştu. Perşembe, kapıya doğru geriledi. Bir süre baktı duvara ve ardından yine bir ümitle oraya yüklendi. Tüm gücüyle ittirdi, ama nafile olduğunu anlamıştı. Nefes nefese kapıya yaslandı.

***

Salı’nın çalıştığı kereste fabrikasında hummalı bir çalışma vardı. Eli bu tür işlere eskiden beri yatkın olan Salı, kısa sürede hızarı ustaca kullanmaya başlamıştı. Günü geçirmekteydi. Yarını için plan yapmaya en ufak bir isteği yoktu. Burası ona bu anlamda da iyi gelmişti. Patron da bu çalışkan ve asla pes etmeyen işçisinden memnundu. Genç bir işçiyi çağırıp, hızar başında çalışan Salı’nın yanına gönderdi.

“Mehmet Usta, patron çağırıyor,” dedi gelen genç, Salı’ya.

Salı, hızarın gürültüsünden duyamamıştı. Genç işçiye yaklaştı, onu işitmek için.

“Patron çağırıyor!”

Salı başını sallayıp, hızarı durdurdu.

Ofis kısmı, camla çevrili olduğu için tüm atölyeyi gören, ufak, içinde bir kasa, iki masa, birkaç sehpa ve iki çalışma koltuğunun dışında iki de misafir koltuğunun bulunduğu, loş bir odaydı. Salı, içeriye girdi.

“Buyurun.”

Patron, Salı’ya göre boyu hayli kısa olan, topluca bir adamdı. Masasnın ardındaki koltuğuna çökmüştü. Gözlüklerinin üzerinden takdirle bakıyordu Salı’ya.

“Gel, Mehmet Usta, gel.”

Salı, patronun masasına yaklaştı. Ayakta durup, ellerini önünde bağladı.

“Mehmet Usta,” dedi adam. “şehirden gidip geliyormuşsun. Sanayinin arkasındaki köyde bir sürü boş ev var hâlbuki. Kudret de o köyde oturuyor. Fabrikaya da yakın. Beraber gidin, ev işini çözün. Bu yaşta o kadar yol, bu tempo zor. Bari evin yakın olur. Yoksa çalışmandan memnunum.”

“Sağolun,” dedi Salı, bir an duraksadıktan sonra.

İş çıkışı, hızardaki partneri Kudret’le köye gittiler. Birlikte etrafa bakınarak dolanırken konuşuyorlardı.

“Mehmet abi,” dedi Kudret, kasketini çıkarıp, tepesinde hayli seyrelmiş olan sarı saçlarını düzeltirken. “buranın sakinleri çoğunluk şehirdedr. Buradaki evlerini de sanayide çalışanlara kiraya verirler. Yani, komşu olacaklarının hiçbiri, ben dâhil, buranın yerlisi değiliz. Ben, hanım, anam, ellerinden öper üç çocukla birlikte iki göz bir hanede kalıyorum.”

Salı, günün yorgunluğunu üzerinden atamamış olmanın verdiği sıkkınlıkla soluklandı. Çeşmede yüzüne su çaldı bir, doğruldu.

“Göstereceğin eve daha çok var mı?”

“Yok, abi, geldik bile.” İlerideki bir evi işaret etti. “İşte şu kulübe.”

Kulübenin önüne geldiler. Salı, perdesi yırtık pencereye yanaşıp, camdan içeriye baktı.

“Derme çatma da olsa, içinde seni idare edecek eşyası var. Yalnız mı kalacaksın?”

“Yalnız.”

“Hanım yok mu?”

“Yok.”

Yüzü kulübeye dönük, birkaç adım geriledi Salı. Dşarıdan alıcı gözle baktı, ‘sığınak’ı andıran kulübeye. Arkadaşlarıyla kaldığı evi hatırladı. Gözlerinden bir parıltı geçti.

“Sevdin, değil mi? Sevdin,” dedi Kudret, gülümseyerek. “Bundan iyisi can sağlığı! Anahtarı bende. Yerleştiririz hemen seni. Kirayı da dert etme. Kolay. Abi, istersen hanımı gönderip temizleteyim içerisini hemen.”

“Ben temizlerim. Sen bana bir kova, bir süpürge, faraş ayarla yeter.”

Kudret, cebinden anahtarı çıkarıp, Salı’ya uzattı.

***

Tuncay, gelişmeleri kendine yediremiyordu bir türlü. Her gün bin plan yapıyor, bin plan bozuyordu. Gelişmeleri takip etmeyi seçmişti en son. Bir haftadır kimse arayıp sormamıştı onu. Holding binasına da uğramamıştı ne zamandır. Hala ne kadar ağırlığı kaldığını tartmanın vaktiydi.

Binaya şık kıyafetler içinde, gözünde havalı gözlüğü, ayağında parlak İtalyan ayakkabılar, bir eli cebinde girdi. Kapıdakilerin çoğu, alışkındılar onun gelip gitmelerine, kart basmadan geçmesine izin verdiler. Hatta saygıyla selamladılar onu. Odasının olduğu kata çıkarken de son derece rahattı. Koridorunda yürürken, odalarda hararetle çalışan, kimileri odadan odaya geçen memurlardan bazıları, ona selam verdiler. Odasına yaklaşırken, marka güneş gözlüğünü katlayıp, ceket cebine koydu. Kapısına vardığında, olduğu yerde donakaldı; kapıdaki isimliği sökülmüştü. O esnada arkasından geçmekte olan bir bayan çalışan, Tuncay’ı selamladı:

“İyi günler, Tuncay Bey.”

Kapıya takılmıştı Tuncay, kadını geç algıladı. Başını çevirip, hafifçe eğerek selamladı onu ve tekrar kapıya döndü. Tereddütle, ceketinin cebinden bir kart çıkardı. Kartı kapının kenarındaki okuyucudan geçirdi; okuyucu kartı okumamıştı. Tekrar ve tekrar kartı okuyucudan geçirdi; yine okumayınca, kapıya baktı, eliyle itti, açılmadı. Tuncay, gözünü kapıdan ayırmadan iki adım geriledi. Öfkelenmişti.

Aynı öfkeyle, burnundan soluyarak, ama kendisini de tutarak, asansörle aşağıya inip, danışma bankosuna geldi. Binaya güruh halinde insanlar girip, çıkmaktaydı. Tuncay, kapısını açmak için kullandığı manyetik kartı danışma memurunun önüne attı.

“Kapım açılmıyor.” Memur şaşkın, ona baktı. “Kapım açılmıyor, dedim, ne bakıyorsun aval aval! Hem kim benim isimliğimi kapımdan söktü? Neler oluyor burada?”

“Tuncay Bey…”

“Tuncay Bey, ya! Kim olduğumu biliyorsun da cevap mı veriyorsun hala? Çöz şu işi, ciğerini söktürtme!”

Adam ürkek, bir gözü kapıdaki güvenlik görevlisinde, durumu açıklamaya çalıştı:

“Tuncay Bey, Battal Bey’in talimatı; binayla ilişiğiniz kesildi. Kişisel eşyalarınızı almak isterseniz, genel manyetik kart verebilirim. T-t-tabi güvenliğin gözetiminde. Kusura bakmayın.”

Gürültü, binaya giren çıkan insanları da rahatsız etmişti. Tuncay, bir anda bankonun arkasına geçti; adamın üzerine çıkmış, kıyasıya vurmaya başlamıştı ona. Güvenlik görevlisi yetişip, Tuncay’ı adamın üzerinden aldı. Onu zapt etmeye çalıştı, ama Tuncay pire gibiydi; ikide bir adamın elinden kurtulup danışma memurunun üstüne atılıyordu. Kaşla göz arasında danışma memurunun gömlek cebindeki genel manyetik kartı cebine attı. Bir süre numaradan uzattı boğuşmayı. Sonra, aniden sakinleşmiş gibi yapti. Bankodan adama vurmak için indirdiği küllük, hala elindeydi.

“Tamam, tamam sakinim.”

“Tuncay Bey, küllüğü yerine bırakın. Sakin. Sakin.”

Tuncay, görevliye döndü:

“Sakinim, dedim ya!”

“Tamam, eşyalarınızı almak istiyorsanız, yardımcı olalım. Aksi takdirde binayı terk etmenizi istemek durumundayım.”

Tuncay, dik dik adama baktı. Yerdeki memur zorlanarak kalktı. Tuncay, memura bakıp, tekrar güvenliğe döndü. Yine bir tilkilik geçmekteydi kafasının içinden.

“Cuma günü.”

“Nasıl isterseniz. Bir adres bırakırsanız biz de gönderebiliriz.”

“Ben gelir, alırım,” dedi Tuncay, güvenliğe tehditkâr bakarak. “Cuma günü.”

Tuncay, üstünü başını düzeltip, ceketini ilikledi ve bankodan çıktı, dış kapıya yöneldi. Hışımla çıktı dışarıya. Ceketinin iç cebinden cep telefonunu çekip, bir numara çevirdi.

“Kemal… Program değişti. Holding binasında toplanmıyoruz… Bırak şimdi onu, bunu. Bırak Kemal, meselemiz o değil! Akşam bana gelin… Fark etmez… Fark etmez, dedim!”

Kapatırken hıncını telefondan çıkarmak istiyordu adeta. Dişlerini sıktı.

Kafaları farklı dertlerle, farklı sevinçlerle, düşüncelerle dolu, ama aynı göğün altını paylaşan, yaşayan kişilerdi hepsi. İşte Cumartesi de çok uzakta değildi o an. Taksiyle oraya on beş dakikalık mesafede, yeni patronu Niyazi’nin tereddütsüzce cebine sıkıştırdığı bir tomar parayla kaporasını verip yerleştiği, odaları genelde eşyasız, boş, duvarları cansız, tek renkte, kullandığı odadaki pencerelere gazete kâğıdı yapıştırılmış, iki oda bir salon, ortalama bir dairedeydi. O parayla daha iyi bir ev tutabilirdi muhakkak, ama lükse, rahata alışkın değildi Cumartesi ve orada da sadece tek bir odaya taşımıştı kişisel eşyalarını. O odanın hemen girişinde, duvara bitişik, pirinç başlıklı bir karyola, ortada bir masa ve bir sandalye, sandalyeye asılı bir ceket ve oda kapısının arkasına çakılmış çiviye asılı bir palto, duvarların birinde sırrı dökük bir ayna ve altında duvara bitişik bir sehpa, onun üstünde de siyah taneli bir tespih. Masanın üzerinde ekmek parçası, bir tabak ve kenarında çatal, tabağın yanında zeytin çekirdekleri ve yarım bardak su vardı. Cumartesi, bardağı alıp, suyu dikti, ağzının içinde çevirdi, yuttu. Aynanın karşısına geçip, kendini seyretti bir süre. Evine özenmemişti, ama kıyafeti özenliydi doğrusu. Kravatını düzeltti. Sandalyenin sırtındaki ceketi alıp, üstüne geçirdi. Çiviye asılı paltoyu da sırtına attı.  Sehpadaki tespihi cebine koydu ve bir defa daha aynada kendisini süzdü, çıktı. Gece yaşanacaklar, yolları kesişmeyecekmiş gibi aynı göğü paylaşanlara yanıldıklarını gösterecek gelişmelere gebeydi.

O gece Bino yine karnnı doyurmuş, nevalesini almış halde gazinodan çıkarken, Battal’ın iki adamı da kapıda perişan halde, bir araçtan indiler. Adamlardan biri elinde kulpunun ucu kopmuş bir bond çanta taşıyordu. Dağınıktılar; yüzlerinde morluklar vardı ve birinin kaşı açılmıştı. Bino, onlara seslendi:

“Durun bakalım. Ne oldu ulan size?”

“Bino, ilişme. Bitiğiz,” dedi çantayı taşıyan.

“Ne oldu dedim! Çabuk anlatın, yoksa asıl burada biteceksiniz!”

Bino’nun efsanesi bile o alemin her adamını tir tir titretirdi. Adamlar yutkunarak birbirlerine baktılar. Çantalı, ötekine başıyla işaret etti anlatması için.

“Bugün vergi toplama günü,” dedi öteki. “Sırayla gittiğimiz tüm mekânlardan vergileri aldık.”

“Eee?”

“Sıra 06’ya geldiğinde, üzerimize bir adam saldılar… Ağzım, kolum demeye kalmadan, bu hale soktu bizi.”

Çantalı adam, zorlukla başını kaldırıp, Bino’ya baktı.

“Adam ellerini hiç kullanmadı, Bino. Tekme atıyordu boyuna…”

Bino, bir şeyler hatırlar gibi oldu. Gözü adamlardan öteye kaydı. Düşündü, gülümsedi. Yüzündeki dikiş izini kaşıdı.

“Bir pavyon yapasım geldi,” dedi. “Battal’ın gazinoda iş yok… Yürüyün.”

Arabanın şoförü, Niyazi’nin gazinosu, 06’nın önünde indirdi yolcularını. Bino önde, Battal’ın iki perişan adamı arkada, ağır ağır, pavyonun içine giden merdivenleri indiler. Çantalı, çantasnı arabada bırakmıştı. İki adam, dağınık üstlerine çekidüzen verdiler. İçeride darbukanın eşlik ettiği bir bağlama, usul usul Ankara ezgileri çalıyordu. Bino kapıdan girerken, korumalardan biri, onu durdurmak istedi, Bino onu elinin tersiyle itti. Koruma geriye, Cumartesi’nin oturduğu masaya doğru bakıp, Bino’nun önünden çekildi. Üçlü, pavyon alanına indi. Battal’ın adamları çekinerek geride kalıp, bir iki adım sonra yerlerine çakılmış gibi durdular. Cumartesi, ileride, girişi gören bir masada, önünde bir duble rakı ve yarısı dolu bir rakı şişesi, birkaç parça meze ile oturmakta, masanın yanına çektikleri iki sandalyeye kurulmuş bir bağlamacı ve bir darbukacı da ona yanık türküler söylemekteydi. Bağlama çalanın önünde de yarım duble rakı vardı. Bino, masaya birkaç adım kala durdu, ellerini beline koyup doğrudan Cumartesi’ye baktı. Cumartesi, oralı değildi, kendi havasındaydı. Ama Bino da ilgisini çekmeyi başarmıştı. Cumartesi, bardağını masanın ortasına iterek, Bino’yu hafif bir baş hareketiyle masaya davet etti. Bino, bir süre bardağa baktı ve ardından masaya yanaştı. Bardağı alıp, Cumartesi’ye kaldırdı. Battal’ın iki adamı şaşkınlıkla birbirine baktı. Cumartesi, başıyla Bino’yu selamladı. Bino, rakıyı dikti. Türkü de bitmişti. Bağlamacı saygıyla önündeki kadehe uzandı. Cumartesi, bir müsaade jesti olarak avucunu açıp, kapadı. Bağlamacı, rakısını içip, darbukacıyla birlikte kalktı. Bino, masanın etrafında, Cumartesi’nin arkasından dolandı ve bağlamacıdan boşalan sandalyeye oturdu.

“Bunların abisi olmalısın,” dedi ona Cumartesi, Battal’ın adamlarından yana bakarak.

“Babalarıyım evladım, babalarıyım,” dedi Bino, bıyık altından gülerek. “Niye güzel güzel oynamıyorsunuz? Yakışıyor mu size?”

“Senin çocuklar mızıkçı, babalık. Laftan anlamıyorlar.”

“Gele, bana anlataydın?”

“Tamam işte. Adresi bilmiyordum, bunlara seni getirmelerini söyledim ben de, mızıkçılıklarını anlatmak için.”

“İyi yaptın evladım. Bunlar pek benim lafımı dinlemiyorlar. Belki senden ders alırlar.”

Cumartesi, ceketinin cebinden bir resim çıkardı. Elçin Beg’in fotokopi resimlerinden biriydi bu. Bino’nun önüne bıraktı resmi.

“Babalık, onu bunu bırak da, sen bu âlemin adamına benziyorsun. Şunu tanıyor musun?”

Resmi görür görmez, Elçin Beg’i tanımıştı elbette Bino. Ama belli etmedi.

“Sen onu nereden tanıyorsun?”

“Tanımıyorum. Artist midir nedir, son zamanlarda bizim karıların ellerinde, çantalarında dolaşıyormuş resmi. Bizim patron, kızıp almış ellerinden. Ne ayak olduğunu araştırmamı istedi.”

Anlatmanın bir zararı olmayacağına karar verdi Bino. Resme bir daha baktı.

“Elçin Beg Vahapzade,” dedi, yeni hatırlamış gibi. “Eski kabadayıdır. Yıllar önce yurt dışına kaçmıştı. Epeydir haber yoktu kendisinden. Ben geçenlerde gördüm,” Anlık gülümsedi. “bir vesileyle.”

“İstanbul’da yani.”

“İstanbul’da. Ama yerini biliyorum, dersem, yalan olur.”

Bino, bir süre resme baktı. Sonra başını kaldırdı, ortadaki tabaktan bir zeytin alıp, ağzına attı, çekirdeğini avucuna çıkarıp, tabağın kenarına bıraktı.

“Bak, evlat,” dedi. “Şimdi ben buraya geldim, benden buradan boş çıkmamamı beklerler. Kaçar yok. Yalnız, sana bir seçenek vereceğim.” Belinden tabancasını çıkarıp, Cumartesi’nin önüne bıraktı. “Bu resmi,” Battal’ın adamlarından birini gösterdi. “şu adamın eline vereceğim. Bu silahla resmi vurabilirsen, hemen çekip gideceğim. Yok, vuramazsan, o zaman benle oynamak durumunda kalacaksın.”

Cumartesi, umursamaz bir jestle onu cevapladı. Bino, resmi alıp, adamların şaşkın bakışları altında, gösterdiği adama götürdü. Adamı bir titreme almıştı, alnı boncuk boncuk terliyordu.

“Korkma evladım. Uslu dur.”

Bino, eline resmi verip, adamın o kolunu havaya kaldırdı, resmi parmaklarının arasında sıkıca tutmasını sağladı. Adamın titremesi artmıştı. Cumartesi, tabancayı alıp, şöyle bir baktı, elinde tarttı. Ardından aniden doğrultup, ateşledi. Adam donakalmıştı; gözünün kenarından bir damla yaş geldi. Bino, resmi adamın elinden aldı ve üzerine baktı. Cumaretsi, resimdeki Elçin Beg’i tam alnından vurmuştu. Bino, başını salladı. Cumartesi’ye dönüp, gülümsedi.

“Alacak, verecek kalmadı.” Resmi tekrar adamın eline verdi. “Evladım, bu ayın vergisi budur. Kayda böyle geçir. Battal Bey sorarsa gösterirsin. Hadi, gidin.”

Adamlar süratle merdivenlere yöneldiler. Bino, dönüp, Cumartesi’ye yanaştı. Başının hizasına eğildi ve onun duyacağı şekilde, yüzünde belli belirsiz bir gülümsemeyle, fısıldadı.

“Sen Kasım’ın öksüzlerinden birisin…”

“Kasım diye birini tanımıyorum.” Bino’ya döndü. “Ama sen bu Elçin’i tanıyorsun.”

Bino doğruldu ve bir adm uzaklaştı.

“Cumartesi akşamı Battal’ın gazinosuna gel. O da orada olacaktır.”

“Olsun bakalım.”

Bino, silahını alıp beline koydu ve korumaları kollayarak kapıya doğru geriledi.

“Oyun başka zamana artık, evlat!” diyerek, çıktı kapıdan.

***

roman 28. fasikül

BÖLÜM 7

BRÜTÜS VARSA, SEZAR ÖLÜR

 

 

Ufuk ve Mehpare, üniversitede komisyon toplantısının yapıldığı odanın kapısına yakın, pencere önünde sohbet etmekteydiler. Ufuk, aşırı heyecanlıydı. Kucağında tezi, sayfaları çevirip duruyor, ama sanki boşluğa bakıyordu. Koridorda derslerine giden, gezinen, şakalaşan genç öğrenciler. Mehpare’nin Ufuk’u rahatlatmak için yapmadığı şaklabanlık kalmamıştı. Ama yılmak üzereydi.

“Kızım, neyin heyecanını yapıyorsun?” dedi. “Alt tarafı senin hazırladığın bir metne dair sorular soracaklar. Endişelenmeyi bırak. Tezin kafada hiçbir soru işareti bırakmayacak kadar iyi.”

“Beni sakinleştirmek için böyle konuşuyorsun. İçeri gireceğim ve nutkum tutulacak, biliyorum.”

Mehpare, tezi çekip aldı onun elinden.

“Ver bakalım şunu bana. Kafanı tezden uzaklaştır bakayım.” Gülümsedi. “Bak akşam Tansel’le yemeğe çıkıyoruz. Yanında bir arkadaşını da getirecek. Mühendis. Yakışıklı bir çocuk. Seninle tanışmayı çok istiyor.”

“Ne çocuğu Mehpare, Allah aşkına. Annemi ne edeyim?”

“Paraya kıyıp iki kuruş daha ver bakıcıya, bir gece kalsın!” Tezi pencere kenarına bırakıp, şüpheyle Ufuk’a baktı. “Bana bak, Ufuk, yoksa hayatında biri mi var? Kimi karşına çıkarsak sallıyorsun.”

“Saçmalama,” dedi Ufuk, bakışlarını kaçırarak.

Mehpare, tekrar gülümsedi.

“Yani, geliyor musun?”

O esnada komisyon toplantı odasının kapısı açıldı ve asistan, başını dışarıya uzatıp aranarak, seslendi:

“Ufuk Civelek!” Onu gördü sonra. “Ufuk Hanım!”

Ufuk, sese döndü. Başını ‘geliyorum’ anlamında salladı. Pencere kenarındaki tezini aldı, arasına koyduğu not kâğıtlarını kontrol edip, hızla kapıya yöneldi. Girerken, Mehpare’ye döndü.

“Ha-yır!”

Mehpare’nin cevap vermesine fırsat vermeden odaya daldı. O, komisyon mülakatında ter dökerken, artık ona olan ilgisinin adını kendince ağır ağır koymuş olan Perşembe, ümitsiz, boş bakışlarla, elleri ceplerinde, üşüyerek caddelerde dolaşıyordu. Çevresinde akan trafik, başka başka dertleri olan, bir yerlerden gelen, bir yerlere koşturan insanlar, rengârenk camekânlar, lokanta vitrinleri… Bir restoranın camına yanaştı. İçerideki, dumanı tüten yemekleri, yağı akan döneri seyretti yutkunarak. İnsanlar neşeli, yemeklerini yemekteydiler. Perşembe, oradan kopup, yürümeye devam etti.  Bir dilencinin önünde durdu. Saçı sakalı birbirine karışmış, yüzü kirden görünmeyen adama baktı. Ceplerini karıştırdı. Bir bozukluk çıkarıp, dilencinin önüne bıraktı. Epey bir gezmeden sonra, Kasım’ın mekanının önünde buldu kendini. Kepenkler sımsıkı kapalıydı. Gözeneklerin arasından içeriyi görmeye çalıştı. Karanlıktı içerisi. Kolu kanadı kırık, dönüp, sırtını kolona dayadı, sonra çöktü, kaldırıma oturdu. Başını ellerinin arasına aldı. Omzuna bir el dokundu o esnada. Başını kaldırınca, Kasım’la göz göze geldi. Kasım’ın kaşları çatıktı.

“Ne yapıyorsun burada?”

Perşembe, kalkmaya çalıştı, ama dizleri tutulmuştu. Kasım, ona yardım etti.

“Aga… Kasım Aga…”

Kasım, çevreye bakındı. Sonra eğilip, kepengi, anahtarıyla da kapıyı açtı.

“Gel bakalım.”

İçeriye girdiler. Mekândaki eşyalar tozlu, dağınıktı.

“Burada dur. Yukarıya bakacağım,” diyerek Perşembe’ye, üst kata yöneldi Kasım.

Perşembe, bir süre salonun ortasında kalıp, etrafına bakındı. Eliyle sandalyelerin sırtlarındaki tozları sildi, gezindi. Bir şeyin üzerine bastı. Ayağını çekip, eğildi. Bastığı şey bir zardı. Onu aldı, cebine koydu. Kasım da inmişti zaten. Hiç yüzüne bakmadan, elinde bir dosya kâğıdı ve seloteyple Perşembe’nin yanından geçti.

“Ben size kimse kimseyle irtibat kurmayacak, demedim mi?”

“Sen kimse misin ki, Kasım Aga?”

Kasım, dişiyle kopardığı bant parçalarıyla üzerinde “DEVREN SATILIK” ve altında da bir telefon numarası yazılı kâğıdı cama yapıştırdı.

“Herkesin ayrı, kendine ait hayatı var bundan sonra, demedik mi?” diyerek, Perşembe’ye döndü. “Konuştuğumuz Türkçe değil mi?”

“Birbirinizden uzak durun, dedin. Benden de uzak durun demedin ya. Sen bizim babamızsın. Evlat babadan kopar mı?”

“Geç, Perşembe, geç. Dışarıya uyum sağlayacağından en ümitsiz olduğum sendin. Haksız da çıkmadım galiba. Anlat bakalım!”

Perşembe, sırtını duvara dayadı. Kasım’ın yüzüne bakamıyordu. Başını çevirdi.

“Paramı kaybettim, Aga…”

“Ne yaptın üç günde, Perşembe?” diye sordu Kasım, gözlerini kocaman açarak. “Mideye harcarsın sen. Harcadın, harcadın, ne kadar yiyeceksinn, anasını satayım? Kumar mı oynadın? Sana silah çekseler, kimse zorla elinden paranı alamaz!” Biraz sakinleşti sonra. “İş durumunu ne yaptın?”

Perşembe, cevap veremedi. Kasım, bir süre onun yüzüne bakarak anlam çıkarmaya çalıştı. Öfkelenmişti yine.

“Döveyim mi seni, söveyim mi, ne istiyorsun?” Camdaki kağıda baktı ve tekrar Perşembe’ye döndü. “Yüzüme bak. Yüzüme bak, Perşembe!”

Perşembe, başını isteksizce Kasım’a çevirdi. Kasım, nispeten durulmuştu.

“Sana tek bir şans vereceğim. Burayı devralacak ve işleteceksin. Burada kalacaksın. Müşterilere beni aratmayacaksın. Herkese saygılı, efendi olacaksın. Tertemiz tutacaksın mekânı… Bunları yapabilir, burayı idare edebilir misin?”

Perşembe, pek de emin olmadan, ama korkusundan, başıyla onayladı.

“Sana son defa bir 1000 lira vereceğim. Bunu sermaye yaparsın. Bir de banka hesap numarası vereceğim; giderlerden artırdığın her kuruşu borcun bitene kadar oraya yatıracaksın.” Paltosunu, ceketini çıkarıp, bir sandalyeye bıraktı. “Gel şimdi, Allah’ın cezası!”

Perşembe de hevesle ceketini çıkartıp, ocağa yönelen Kasım’ın ardına düştü.

***

Salı’nın kaldığı otelde iki temizlikçi kadın, önlerinde içinde aletler, bezler ve temizleyiciler olan birer temizlik arabası, temizliklerini, kontrollerini yaparak, arada şakalaşıp gülerek, koridordaki odaları gezmekteydiler. Biri 205 numaralı kapıya geldi; kapıyı açmaya çalıştı, ama beceremedi. Karşı taraftaki odaya giren arkadaşına seslendi:

“Leyla!”

Çalışmaya giriştiği odadan başını uzattı Leyla.

“Ne var?”

“Baksana bir.”

Leyla, elindeki bezi arabasına bırakıp, diğer kadının yanına geldi.

“Birkaç gündür bu oda kilitli. Temizliğini yapamıyorum. İçeriden ses de gelmiyor…”

Leyla, kulağını kapıya dayayıp, içeriyi dinledi, kapıyı tıklattı.

“Açar mısınız? Müsait misiniz?” Yine tıklattı. “Açar mısınız?” Diğer kadına döndü. “Öldü m’ola?”

Birbirlerine baktılar endişeyle. Ardından, diğer temizlikçi kadın, telaşla merdivenlere koştu. Bir on dakika kadar sonra, kadınlardan aldığı yedek anahtarla, Cuma’nın kilitli kapısını kurcalamaktaydı otel sahibi. Temizlikçiler de meraklı gözlerle onları izliyorlardı. Arkadaki anahtardan dolayı, epey bir uğraşmadan sonra, kapıyı açabildi adam. Hızla ittiği kapı duvara çarptı. Kapının kenarında yan yana dikilmiş iki temizlikçi kadın, içeriyi görmeye uğraşıyordular. Patron, karşıda, yatakta üstüyle yatan Cuma’yı görünce telaşlandı, onun yanına seğirtip, sağını solunu kontrol etti. Kadınlar, çekinerek içeri sokuldular.

“Ahmet Abi, ölmüş mü?” diye sordu Leyla, gözlerini kocaman açarak.

Patron, ters ters ona bakıp, tekrar Cuma’ya döndü. Onu sarstı. Cuma’nın gözleri zorlukla aralandı. Yüzü çökmüş, gözlerinin altı kararmıştı. Patron, telaşla kalktı, daha geride dikilen diğer temizlikçi kadına seslendi.

“Tenzile, bir ambulans çağır!” Sonra diğerine döndü. “Gel yardım et hele.”

Tenzile, koşturarak ayrıldı odadan. Diğer temizlikçi, hemen yatağın yanına geldi. Patronla birlikte, Cuma’yı güç bela ayağa kaldırdılar. Patron, sehpadaki sürahiden eline su döküp Cuma’nın yüzüne serpti. Cuma, titriyordu.

***

Elçin Beg, bir gün önce yıllar sonra kapısını tekrar açtığı metruk depoya, eskilerden tanıdığı bir taşeron arkadaşını getirmişti. Harabeye dönmüş deponun içinde gezinip, adama, gözleri ışıldayarak, dükkanı yenilemek için düşündüğü detayları anlatırken, o deponun yenilenmiş halini görür gibiydi; raflar, köşede bir ofis bölmesi, açacağı ilave pencerelerle daha aydınlık bir ortam, bir sürü, bir sürü şey geçiyordu kafasından.

“Neyse. Bir hafta içinde yepyeni bir dükkân haline getirmeni istiyorum burayı, Yılmaz Ustam.  Dizaynını sonra hallederiz. Sen çürüğünü çarığını düzeltip, pırıl pırıl boyat şimdilik… İstediğimi anladın sen.”

“Merak etme, abi. O bizim işimiz.”

Elçin Beg, geniş adımlarla bir daha turladı depoyu. Ardından, duvarda kalmış bir lekeye sanki çok uzak, güzel bir manzaraya bakar gibi baktı. Boğazından bir soluk veriş misali çıkan sözleri sadece taşeron adam değil, kendi bile işitmemişti.

“Kapısı ilk defa açılıyormuş gibi…”

O zaman yolculuklarından her zaman nefret etmişti. Öyle zamansız geliyorlardı ki! Çok önemli bir anı, yaşamak, tatmak istediği bir anı bir anda mahvedebiliyordular. İşte şimdi, zamanı da değildi ya, yetmişlerin başında, Zeynel Bey’in yeni yerleştiği, her gelen misafirine o her biri kullanışsızlık seviyesinde büyük odalarını böbürlenerek gezdirdiği köşkünün çalışma odasındalar. Sadece ikisi odadakiler, Zeynel Bey ve o. Köşkün, dönemin zevkine göre döşenmiş çalışma odasında, masasının arkasındaki büyük, yüksek koltuğuna kurulmuş, Elçin Beg’e bakmakta yukarıdan Zeynel Bey. Elçin Beg, odanın ortasında ayakta dikilmekte, bakışlarıyla gösterişli, pahalı eşyaları incelemekte. Zeynel Bey, masasının üstündeki süslü puro kutusuna uzanıyor.

“Bunu Küba’daki dostlarım gönderdi.” Kapağı açıp, bir puro alıyor eline. “Biliyor musun, Vahapzade, puro güç, başarı, takdir ve ince zevkler üzerine kurulmuş bir tutku, heyecan ve statü simgesidir. Yakılmasından saklanmasına, içilmesinden satın alınmasına kadar çok zengin bir kültüre sahiptir.” Puroyu Elçin Beg’e gösteriyor. “Bak, her iki ucu da kapalı. Sadece içeceğin başı keseceksin. Doğru ucu kesmek için dış sargı yaprağının üzerine sarılmış yaprağa dikkat edeceksin.” Bir yandan gösteriyor anlattıklarını. “Bununla keseceksin.” Masanın üstündeki puro kesiciye uzanıyor. “Kutuyla birlikte geldi; şuraları gümüş.” Puronun ucunu o aletle kesiyor. “Bir puronun ucunu asla dişlerinle koparma. Puroyu içerken dişlerinle ısırma.” Puro kesiciyi bırakıp, puroyu ağzına götürüyor. Elçin Beg’in çakmağıyla puroyu yakmasını reddedip, masasının çekmecesinden çıkardığı çakmakla yakıyor onu. “Asla başkasının purosunu yakma. Puro yakmak kişiseldir. Bırak, içen kendi purosunu yaksın.” Dumanı keyifle içine çekip, Elçin Beg’e kutuyu işaret ediyor.

“Sağ olun.”

“Hep kanaatkâr, hep mesafeli, ha Vahapzade?”

Zeynel Bey, değerli bir sanat eseri inceler gibi, hayran, purosuna bakıyor yeniden.

“Her tarafından eşit ve düzgün yanıyor, bak. İyi yapıldığını gösteren budur. Bir de kaliteli bir şarabın aksine, kaliteli bir puroyu içtikten sonra damağında kalan iyi ve kötü tat çok çabuk kaybolmalıdır.” Elçin Beg’e dönüyor. “Sen şarapçısın gerçi, yanılıyor muyum?”

“Birkaç aydır içmiyorum, Zeynel Bey.”

Zeynel Bey, şaşırmış gibi bakıyor ona. Eliyle masanın önündeki koltuklardan birini gösteriyor.

“Şu anda konuğumsun. Otur, keyfine bak.” Elçin Beg’in gelişini, koltuğa oturuşunu seyrediyor. “Şu dansöz kız seni hale yola sokmuş anlaşılan. Adı neydi?”

“Dilber.”

“Çocuk da yoldaymış. Kutlarım.”

“Sağ olun. Allah size de nasip etsin, inşallah.

“Vallahi, şu yaştan sonra artık vermesin diye dua edeceğiz,” diyerek, gülüyor Zeynel Bey.

“Diğer hanımınız, Gülbeyaz Hanım hamileymiş diye duydum?”

O esnada kapı açılıyor ve Sıdıka Hanım, kapıda beliriyor. Zeynel Bey, öksürerek Elçin Beg’e konuyu kesmesini anımsatıyor. Sıdıka Hanım’ı fark eden Elçin Beg derhal ayağa kalkıp, ceketini ilikliyor. Ona gülümsüyor Sıdıka Hanım.

“Elçin oğlum, yemeğe kalacak mısınız?”

“Kalamayacağım efendim, işlerim var.”

“Sen bilirsin. Kızımızı da çok merak ediyorum. Bir akşam onu da getir.”

“Tabi efendim.”

Sıdıka Hanım, Zeynel Bey’e dönüyor.

“Bir şey ister misiniz, gönderteyim?”

“Hanım, iş konuşuyoruz!” diyor Zeynel Bey, suratsızca.

“Tamam canım, kızma.” Elçin Beg’e gülümsüyor yine. “İyi akşamlar evladım.”

“İyi akşamlar.”

Sıdıka Hanım çıkınca, Zeynel Bey, elinde puro, kapıya kadar gidiyor. Kapıyı kapatıp, ciddiyetle Elçin Beg’e dönüyor.

“Öyle bir şey yok. Nereden çıkartıyorlar bunları? Benim çocuğum olsa, şu kadar yıldır Sıdıka’dan olurdu!” Kendi kendine söyleniyor geri dönerken. “Bir ilişki gizli olacaksa, içinde sen olmayacaksın, arkadaş!”

Elçin Beg’e oturmasını işaret edip, kendisi de onun karşısındaki koltuğa çöküyor. Purosunu sehpadaki kristal küllüğe bırakıyor. Elçin Beg de oturuyor.

“Seyfettin geldi dün. Battal’a yaptığın gibi bize de kazık atacağını söyleyip duruyor.”

Elçin Beg şaşırmış, bir parça da öfkeli.

“Ben kimseye kazık atmış değilim. Hiç ilgim olmadığı halde şarkıcı kadın olayını mesele haline getirdi. Bunun bir bahane olduğunu biliyorum, ama beni orada istemeyen kendisidir.”

“Paylaşılamayan erkek Vahapzade!” diyeerk dalgasını geçiyor Zeynel Bey. “Adamın şarkıcısını kendine âşık etiğin yetmedi, dansözünü de kapattın.”

“Dilber benim eşimdir. Konuşurken laflarınızı seçerek konuşun!”

“Düşün, sesini ondan sonra çıkar, ‘kes’ dedirtmeden de sözü bitir, diyorsun yani, öyle mi?”

Elçin Beg, başını öte yöne çeviriyor.

“Nasıl anladıysanız!”

“Tamam, tamam, sinirlenme.” Ciddileşiyor. “Benim konum bu değil. Ama Battal da eniştemdir, yani, canının sıkılmasını istemem.” Purosundan bir nefes çekiyor. “Belki Seyfi’nin kullandığı terim yanlıştı. Belki de olayı ‘kazık’ olarak anlayan benim.”

“Beni az çok tanıyorsunuz, Zeynel Bey.”

“Tanıyorum, tanıyorum tabi. Aramıza alınmana boşuna onay vermedik. Ama sen ayrılmaya karar veriyor ve konuyu bize açmıyorsun bile!”

“Açık değil mi, Zeynel Bey? Baba olacağım. Artık pis, bulaşık işlerden sıyrılmak istiyorum. Bıktım!”

“O yüzden mi yeni bir depo aldın kendine? Depolarımızın afişe olduğunu, yeni yer aramakta olduğumuzu biliyordun. Kendine iş yapmaya başlayacaksın, öyle mi?”

“Mesele depo mu? Size daha büyüğünü bulayım. Yarın bulayım. Orayı dürüstçe ticaret yapmak için edindim. Bir ev alırken, bir araba alırken konseyinize danışıyor muyum?”

“Yaptığımız zaten ticaret değil mi, be adam? Ne satacaksın? Zeytin mi? Çikolata mı depolayacaksın? Ticaretse, silah da, esrar da ticaret değil mi? Çürüyen bir şeyin ticaretini yapmanın ne anlamı var?”

Elçin Beg, Zeynel Bey’in gözlerini sorguluyor.

“Siz benim konuşacağımdan korkuyorsunuz…”

“Saçmalama Allah’ın safı. İstesem bir bakışımla köpeklerime parçalattırırım seni,” diyor Zeynel Bey, öfkelenerek. “Ne korkacağım! Seni ortadan kaldırmak çocuk oyunu!”

“Benimle tartışarak kendinizi yoracağınıza, öldürtün o zaman.”

Zeynel Bey, arkasına yaslanarak yatışmaya çalışıyor. Lafa girdiğinde, sesi daha sakin.

“Bak, Vahapzade. Genç yaşta hatırı sayılır bir şöhret edindin. Haklı bir şöhret, yadsıyamam. Ama bu şöhret sana hayran kazandırdığı kadar düşman da kazandırdı. Bizimle olduğun sürece rahatsın. Bir kalkan gibi koruruz seni…”

“Bino’yu koruduğunuz gibi mi?” diye sorarak onun lafını kesiyor Elçin Beg.

Zeynel Bey’in lafı boğazında düğümlenmiş. İki hasım gibi karşılıklı bakışıyorlar. Zeynel Bey, gözleri ateş saçarak, purosunu küllüğe bastırıp, söndürüyor.

“Vahapzade. Benim ayağımın altı da müsait, başımın üstü de. Nerede duracağını sen belirleyeceksin. Bir kadınla on küsür yıl evli kaldıktan sonra, kahvaltı masasına oturup, ‘Şekeri uzatır mısın? Ha, bu arada ben boşanmak istiyorum,’ diyemezsin. Bu o kadar kolay değil!”

Bu anıdan şimdinin keyifli saatine dönmek için zorladı kendini Elçin Beg. Ama Zeynel Bey’in kötücül gözlerine takılıp kalmıştı ve zaman makinesinin de ateşleyicisi tükenivermişti birden. Halbu ki Zeynel Bey, ondan kilometrelerce uzakta, dertlerini kendince başından atmış olmanın neşesini, huzurunu sürerek, Battal’ın köşküne hasta ziyaretine gitmişti. O önde,  Battal arkada, Oflaz ile Salih’in yatmakta olduğu odaya girdiler. Emine Hanım da arkalarından geliyordu. Nefise Hanım, Oflaz’ın iğnesini yapmaktaydı. Salih, Battalları görünce doğrulmaya çalıştı, ama beceremedi. Zeynel Bey, eliyle rahat olmasını işaret etti.

“Yat, Salihim, yat.”

Zeynel Bey, Salih’in yatağının kenarına oturup, elini onunkinin üstüne koydu. Salih, bakışlarını Oflaz’a yatırdı. Zeynel Bey de acıyarak o yöne baktı. Oflaz’ın yaraları kısmen iyileşmişti.

“Nasıl oldular, Nefise Hanım?” diye sordu Battal.

“Salih Bey, iki haftaya kadar sapasağlam ayağa kalkar. Oflaz Bey, hala toparlanma sürecinde. Yaraları iyileşmeye yüz tuttu, ama bacağının kaynaması için yürütülmesi lazım. Ayağa kalkmaya direniyor.”

Emine Hanım, Oflaz’ın yatağına yanaşıp, üzüntüyle ona baktı.

“Daha ne kadar yatacak böyle çocuğum? Hem niye konuşmuyor? Hala kimseyi tanımıyor mu?”

“Yürümesini sağlayalım da hele,” diye yanıtladı onu Nefise Hanım. “Hafızanın zamanla kendisini toplayacağını söylüyor doktor bey. Yataktan kaldırmamız lazım işte.”

Battal’ın siniri yüze çıkıverdi bir anda.

“İnat ediyor hayvan oğlu hayvan. Konuşmaması da inadından. Hafıza kaybı hikâye!”

Eşi, Battal’a sitemle baktı. Sonra tekrar Oflaz’a eğildi. Onun yastığını düzeltip, alnını okşadı.

“Sev, sev. Sev bebeyi!”

Kadın, Battal’ı kale almaz görünüyordu. Saygıyla Zeynel Bey’e döndü.

“Abi, kalacak mısınız? Bir şeyler hazırlatayım mı?”

“Yok, bacım,” dedi Zeynel Bey. “Hasta ziyareti bu. Kısa keseceğiz.”

“Sen yine de salona iki kahve gönderttir,” dedi Battal. “Biri orta, biri sade.”

İki kadın, çıktılar. Zeynel Bey, gülerek Salih’e baktı.

“Salih, biz de sana ‘cin’ deyip duruyoruz. Seni de çarpacak cin varmış demek ki! Elçin Beg miydi?”

“Evet, Zeynel Bey,” dedi Salih, utançla gözlerini indirerek.

“Bak sen şu işe. Sen eskiden Elçin Beg Vahapzade gibi beş kişiyi tek kolunla yıkardın?”

“Geçmiş demek ki…”

Oflaz, inledi o esnada. Bu durum Battal’ı daha da öfkelendirmişti.

“Anca inle. Sakın konuşma!” diye söylendi, hoşnutsuz.

Hasta ziyaretini dediği gibi kısa tuttu Zeynel Bey. On beş dakika sonra salonda, karşılıklı kahvelerini yudumlamaktaydılar. Battal, kafasında kalan son soru işaretlerini de temizlemeye kararlıydı o akşam. Öyle büyük bir yükün altına girmişti ki…

“Abi, hala İstanbul’dan ayrılmaya kararlı mısınız?” diyerek girdi lafa. “Şu işler oturana kadar yanımda olmanızı çok isterdim.”

“Battal, Tuncay’ı ve diğer adamlarımı kullanabilirsin. Her an her işin içinde olan bu adamlar, parmağını dahi kıpırdatmana gerek kalmadan problemlerini çözebilirler. Ama görüyorum ki senin niyetin apayrı bir ekip kurmak.”

“Benim de alıştığım, yıllardır birlikte çalıştığım adamlarım var, ağabey. Onlarla daha rahat edeceğimi düşünüyorum. Hem adama ne hacet? Sadece siz olun yanımda, başka tek adam aramam!”

“Nihat Duran ne dedi? Görüştünüz mü?”

Battal, rahatsız olmuştu. Ne diyeceğini bilemedi önce. Kahvesinden bir yudum daha aldı ve fincanı yanındaki sehpaya bıraktı.

“Nihat eski dostumuzdur… Hem kabul etmedi henüz.”

“Edecektir, edecektir. Nihat, Bino, hepsi eski dostun, değil mi? Vahapzade dümbüğü senin adamını haşat ederken, Bino oturup seyretmiş!” Sakinleşti. “Hem, Tuncay’ı da dışarıda bırakma, derim ben. Demirel kim için söylemişti; köpek sana havlayacağına, yanına al, karşıya havlasın!”

“Abi, ben Tuncay’ı istemiyorum, Çünkü beklentisi var. Beklentili adam fenadır. Ümidi ayakta tutulmak ister. Bana emir eri lazım, piyon lazım. Vezir, veliaht değil. Elimde olsa o kodaman ekibini de elerim.”

“Seyfi, Turgut, Ali üçlüsünü mü diyorsun?” Battal, ‘laf ağızdan çıktı’ pişmanlığında, başını salladı. “Onlardan endişelenme. Dertleri yerlerini korumaktır.  Bunu garantilediğin sürece dibinden ayrılmazlar.”

“Tuncay konusunda aracı olmayacaksınız bana sanırım.”

Bıyık altından gülümsedi Zeynel Bey.

“Ne aracı olacağım? Tuncay öyle ya da böyle, başının çaresine bakacaktır. Sen benden umudunu kes.”

“Tuncay yüzünden mi?”

“Yok be Battalım. Yorgunum. Sen bile hala, beni daha da yormak istiyorsun. İstanbul’da kaldığım sürece elimi eteğimi tamamen çekmeme izin vermeyeceksiniz işlerden.”

Kahvesini dikti ve fincanı Battalınkinin yanına bıraktı. Cebinden beyaz taneli tespihini çıkarıp, parmaklarının arasında tuttu, okşadı. Hüzünle baktı tespihe.

“Sıdıkamın hediyesi…” Bir anda bir şey hatırlamış gibi, ceketinin iç cebinden bir not defteri çıkardı. “Bak, geçende bir kitap…” dedi, defterin sayfalarını karıştırırken.

“Hala kitaplardan notlar alıyor musunuz?” diye sordu Battal, gülümseyerek.

“Tabi ki. Hele şimdi, kafa da gel-gitken! Bir kitap okudum… Hah! Bak ne diyor: ‘Stres araştırmacıları, yaşamdaki stresli olayların derecelendirilmesinde eşin ölümünü listenin başına koymaktadır. Dul kalmak, ruhsal ve fiziksel sağlığa zarar verebileceği gibi ölüme dahi yol açabilir. Dul kadınların ölüm oranı, aynı yaştaki evli kadınlara kıyasla %27 oranında daha fazlayken, dul erkeklerin aynı yaştaki evli erkeklere oranla ölüm oranı %47 daha fazla olmaktadır.’” Dikkatini ölçer gibi Battal’a bakıp, tekrar not defterine döndü. “‘Kadınların eşlerini kaybetme olasılığı erkeklere göre daha fazladır. 65 ila 74 yaşındaki kadınların %39’u, erkeklerin ise %9’u dul kalır; 75 yaş ve üstü grupta kadınların %67’si ve erkeklerin de %23’ü duldur.’” Battal’a bakıp, hüzünle gülümsedi. “Bu durumda benim adım ‘namlı kabadayı, İstanbul’un yüce baronu’ değil, ‘%23lük dilim’dir artık!”

Ona bir anlık şaşkınlıkla bakan Battal, birden kendisini toparladı.

“Abi, neler okuyorsun Allah aşkına? Seni kitaptan mitaptan uzaklaştırmak lazım! Seni acilen yeniden evlendirmeli.”

“Evlenip de kendime ‘dede’ mi dedirteyim el kızına?” dedi Zeynel Bey, defterini tekrar cebine yerleştirirken. “Benim derdim evlenmek değil. Uzaklaşmak. Bir sahil köyüne belki. Kendimi bile unutacağım bir dağ kasabasına…” Toparlandı. “Neticede Tuncay’ı yanına almayacaksın, öyle mi? Sen bilirsin.”

Zeynel Bey, kalktı. Onunla birlikte Battal da ayaklandı. Gülümsedi Zeynel Bey.

“Vay, Vahapzade’ye bak! Onu da görmek isterim aslında. Ne kadar zaman geçti öyle, değil mi?”

“Cumartesileri benim mekâna geliyor. İsterseniz hafta sonu görüşürsünüz,” dedi Battal, gözündeki, Elçin Beg nefretini saklamaya çalışarak.

“Senin silahşörler rahat durur da temizlemezlersese o güne kadar tabi. Söyle işi yavaş tutsunlar. Bir yüzünü göreyim akılsız Azerinin.”

“Ok yaydan çıkmış bir kere. Ne zaman hedefi bulur, bilinmez…”

roman 27. fasikül

Elçin Beg, belki de bir yarım yüzyıl içinde, ilk defa bu denli coşkuluydu. Hava serindi, ama gökte güneş, insanlığı ısıtmak için elinden geleni yapıyordu. Issızca bir arastada, sanayi bölgesinde bir yerde büyükçe, bir parça harap, kepenkleri sıkı sıkı kapalı bir depoydu önünde durduğu. Bir daha yolunun düşeceğini hiç düşünmemişti, ama burayı elden de çıkarmak hiç geçmemişti aklından. Belki de kaderi mani olmuştu buna. Alnında yazılıydı belki bir gün kızıyla yeniden buluşacağı. Ama bu dünyada, muhteşem güzelliğinde yaşamın ve maviliklere bakarak ve çiçekler dererek engin yeşilliklerde ve sonsuz bir dansın ritmine kaptırarak kendini. Yapının karşısında durdu, onu keyifle izledi bir süre. Bir sigara tellendirmenin tam zamanıydı. Ancak on iki yıldır yasaklanmıştı ona eski sevdası. Kepenklere gidip, hevesle kaldırdı birini. Kapıyı açtı anahtarıyla ve içeriye girdi. Şaşırdı önce; bunca yılda pas tutmalıydı kilidi kapının, direnmeliydi her yanı lekeli, eski püskü anahtara. Ya içerisi ayrı bir kapı, açılacak mıydı Elçin Beg’e istediği gibi? Harap haldeydi her taraf; örümcek ağları, dökük duvar boyası, paslı çerçeve demirleri. Yine de Elçin Beg’in moralini o dakika hiçbir şey bozamazdı. Aynı keyifle dolandı içini deponun, havasını soludu.

O keyif anında Cemil’in evine kasvet hakimdi. Sibel, onun kaprislerini nereye kadar kaldırabileceğini bilemiyordu artık. Ondan kopma noktasına gelmek de istemiyordu. Kapı ziline kalktı salonda uzandığı kanepeden. Kapıyı açtığında, Cumhur, her zaman bakımlı, kendine dikkat eden hallerine alışmış olduğu yengesini görünce, duruma bir anlam verememişti ilk anda. Kadının iyi uyumamış olduğu belliydi; gözleri yorgun, makyajsız, kuru yüzü asıktı. Üzerinde Cemil’in pijamalarından biri vardı; pijamanın yukarı sıvayarak kendine uygun hale getirdiği kollarından biri açılmış, aşağıya sarkmıştı.

“Günaydın, yenge,” dedi Cumhur. “Uyandırdıysam kusura bakma. İki gündür Cemil Komiserime ulaşamıyorum. Merak ettim.”

Sibel, yorgun gözlerini ovalayarak Cumhur’u içeriye aldı, kapıyı ittti. Sesi çatallıydı.

“Odasına kapandı, dosyalarına gömüldü. Ne yiyor, ne içiyor. Odaya girersem avazı çıktığı kadar bağırıyor! Cumhur, çıkar şunu şuradan.”

“Hayrola yenge? Hasta mısın?” diye sordu Cumhur, ayakkabılarını çıkarıp, terlik giyerken. “Sesin kötü.”

“Hem yorgunluk, hem de sarhoşluktan.” Eliyle içerideki yere yayılı şişeleri gösterdi. “Cemil’e kızdım, o çıkmadıkça yumuldum şişeye!”

“Hayırlısı!”

Cumhur, Cemil’in çalışma odasına giden koridora yöneldi. Kapıya gelince kulağını kapıya dayayıp, içeriyi dinledi. Ardından kapı koluna yüklendi.

“Ya Bismillah!”

Cumhur kapıyı açtığında, içeride sırtı kapıya dönük, çalışma masasının üstündeki dosyaların, kâğıtların, gazete kupürlerinin arasında kaybolmuş Cemil’i gördü. Sibel de yorgun, bıkkın bakışlarla omzunu dayadığı pervazdan içeriye bakıyordu. Kafasını meşguliyetinden almadan söylendi Cemil:

“Sibel, illaha kilitleyeyim mi kapıyı? Rahatsız etme, dedim sana!”

Sibel, kırgın, kızgın, kapıdan ayrıldı. Cumhur, Cemil’in masasına doğru yürüdü.

“Benim, süpermen. Cumhur. Ne istiyorsun kızdan? Perişan olmuş!”

Cemil, zorlukla kafasını kaldırdı.

“Sen miydin Cumhurum?” Hemen tekrar dosyalara döndü. “Hoş geldin.”

“İki gündür cebine ulaşamıyorum.

Cemil, bezgin, kâğıt yığınının altından telefonunu buldu, bakıp, tekrar masaya bıraktı.

“Şarjı bitmiş. Fişe takmayı unutmuş olmalıyım. Hayırdır?”

“‘Hayırdır’ı mı var? Müdürlükte yoksun; öldün mü, kaldın mı?”

Güldü Cemil.

“Müdürün mü sordu?” Ciddileşti yine. “Eli kolu bağlı bir polis parçası olarak müdürlüğün ne işine yararım acaba?”

Cumhur, masanın üstündekilere göz attı, kâğıtlardan bazılarını karıştırdı. Eski raporlarda, gazete kupürlerinde, karanlıkta kalmış pek çok eski ülkücü, eski solcu, Kürt işadamı, yabancı uyruklu işadamı, gazeteci cinayeti haberleri ve bilgileri, fotoğraflar vardı. Masada açık dizüstü bilgisayarında da bu tür konularla ilgili bir site açıktı.

“Neye gömdün yine kendini?”

“Cumhur, bu son işim olacak. Bu dosyanın dibine kadar gideceğim. Sonuçlandırıp, basacağım istifayı!”

“Yahu sen deli misin, divane misin? Bırak şu işin yakasını. Bu dava seni bitirecek! Seni aldılar dosyadan, seninle operasyon yaptığım için beni de aldılar. Müdür kendi el koydu davaya. Ayrı bir ekip kurdu. Bırak artık! Kafayı yiyeceksin!

Cemil’in yüzü değişti. Ayağa kalkıp, sandalyesini itti. Ellerini masaya dayadı ve devrik bakışlarını duvara kaldırdı.

“Seni de aldı…”

“Ne yapacaktı ya?”

“Yeni ekipte kimler var?”

“Bilmiyorum. Gizli tutuluyor.”

Cemil doğruldu; ateş saçan gözlerini Cumhur’a çevirdi.

“Demek gizli…”

Cumhur, yutkundu.

“Gizli.”

“Biz yıllardır bilgi topluyor, sonuçlar derliyoruz. Belki de işin ucuna vardık. İkimizden hiç yoksa birini davada tutmalılar! Ne oluyor? Neler dönüyor koduğumun yerinde?”

“Cemil, sen delirdin mi?”

“Delirdim. Kendi görüntüme ateş edecek kadar, sevdiğim kızı da sinir hastası edecek kadar bunalımdayım! Bekle. Giyineyim, çıkıyoruz!”

Cemil, Cumhur’un bir şey demesine fırsat vermeden odadan çıktı, giyinmek üzere yatak odasına yöneldi. Tam bir barut fıçısıydı. Odadan giyinmiş olarak çıkıp, arabanın anahtarlarını istediğinde, Cumhur itiraz edemedi. Aşağıya inip, arabaya atladıkları gibi, soluğu emniyet müdürlüğü binasında aldılar. Müdürlük katına çıkıp, kalemin engellemesine fırsat tanımadan, hışımla müdürün odasına daldı Cemil. Onu tutmaya çalışan Cumhur da peşinden girmiş oldu içeriye. Masasında bir yazı okumakta olan müdür, öfkeyle ayağa kalktı.

“Bu nasıl bir hareket! Dingo’nun ahırına mı dalıyorsun? Terbiyesiz!”

“Müdürüm, neden bizi bu işten uzaklaştırıyorsunuz? Hadi beni aldınız, Cumhur araştırmanın her aşamasına dâhildi, onu niye alıyorsunuz?”

“Hesap mı vereceğim size? Sadece davadan aldım sizi. Kimliğini almadığıma şükret!”

Cemil, biraz sakinleşmeyi denedi. Emniyet müdürü ile ayakta, burun burunaydılar.

“Ona gerek kalmayacak, müdürüm. Dava kapansın, kendim istifa edeceğim. Hem ayrı bir ekip oluşturuyorsunuz; bunlardan biri bile gelip de ‘Arkadaşlar, bilgi paylaşımı yapalım.’, demez mi? Ekibin kimliğini bizden saklamanızın manası ne?”

Emniyet müdürü gülümsedi ve Cemil’e arkasını dönerek makamına doğru ilerlerken, “Aklınca yılların muammasını çözeceksin, değil mi Komiser Cemil?” dedi. “Bir aya kadar bu cinayetler duracak, dedin, şıp diye kesildi olaylar. Uyuşturucu, silah kaçakçılığı işleriyle, siyasi hesaplaşmalarla bu öldürmelerin ilişkisi var, dedin. Eminim ki bu da çıkacak! Çünkü sen müneccimsin, gaipten haber veriyorsun! Peki, araştırmanın ucu ağabeyin Battal’a uzansa, ne yapardın? Senin böyle bir ilişki ağı içerisinde hiçbir şeyle ilgin olmaması mümkün mü ya da en azından ihtimal dâhilinde değil mi?”

Cemil ve Cumhur, birbirlerine baktılar. Cemil’in adeta nutku tutulmuştu. Müdür, koltuğuna oturup, rahatça kaykıldı içinde.

“Senin şu karşımda dikildiğin dakikalarda, Battal Bey’in beratı veriliyor. Yerinde olsam, bu toplantıda bulunurdum!”

Gerçekten de o saatlerde Zeynel Bey’in köşkünde bir hareketlilik vardı. Evin diğer kısımlarındaki bu kıpırdanma, çalışma odasında karşılıklı koltuklarda oturmakta ve içkilerini yudumlamakta olan Zeynel Bey ve Battal’ın umrunda bile değildi. O kalabalık nasılsa eşek gibi bekleyecekti onların çıkışlarını, çünkü o akşam, dananın kuyruğunun kopacağı akşamdı. Tuncay teklifsizce içeri dalınca, Battal, ona sert bir ifadeyle baktı. Ama o, Zeynel Bey’e yöneldi.

“Zeynel Bey. Herkes toplandı. Sizi bekliyorlar.”

“Tuncay’ım. Artık Zeynel Bey yok, Battal Bey var. Ona söyleyeceksin.”

Tuncay, isteksizce Battal’a döndü.

“Battal Bey…”

Battal, yüzüne dahi bakmadan, huzursuz, heyecanlı bir tavırla, Tuncay’ın lafını kesti.

“Duydum, Tuncay, duydum. Beklesinler biraz. Beklemeye alışsınlar…”

Tuncay, Battal’ın davranışlarından hoşnut değildi. Ama elinden de bir şey gelmiyordu. Kös kös çıktı odadan. Battal ve Zeynel Bey, bir süre bakıştılar. İkisi de birbirini tartmak istiyordu adeta. Ama bakışları ölçülüydü. Bir süre sonra, Zeynel Bey lafa girdi:

“Rahatsızlığını anlıyorum. Ama hiçbir şey seni endişelendirmesin. Adın geçmişte olduğu gibi, gelecekte de benimle anılacak. Öyle olduktan sonra…”

“Endişem de o ya. Adımız sizinle anılırken İstanbul’la düşmandım. Ben, siz olduktan sonra, dünyayla düşman olacağım! Ben ki kendine düşman bir adamım…”

“Senin kaderinde yazılıyken ve kız kardeşimle evlenirken de bunları görüyordun mutlaka. Şimdi geç bunları Battal Bey, geç. Dik durma zamanıdır. İmtihan zamanıdır!”

“Siz ne yapacaksınız?”

“Ne yapacaksın benim ne yapacağımı? Emekliye ayırdım kendimi, artık yakamı bırakın!” Ses tonunu düşürdü. “Gözlerin düşmesin hemen. Bana her şekilde ulaşabileceğini biliyorsun.”

Zeynel Bey, uzanıp, Battal’a verdiği armalı yüzüğün takılı olduğu ele dokundu. Battal, ayağa kalktı. Zeynel Bey de kalktı ve avucuyla koluna vurarak, Battal’ı cesaretlendirmeye çalıştı.

“Ben nasihat etmem pek, Battal. Çocuğum, nasihat edecek kimsem olmadığından belki. Hep emrettim. Her dediğim yapıldı; kime ne nasihat edeyim? Sana da nasihat etmeyeceğim. Erkeğin kendi yönünü bulmasına inanırım. Kendi sistemini oturtana kadar, adamlarımdan faydalanabilirsin. Onları yanında tutmak ya da tutmamak sana kalmış. Her türlü kararına saygı göstereceğim. Onlar da gösterecek. Ha, belki bu kadar uzun zaman iktidarda kalmamın sırrını söyleyebilirim sana. Basit ve kısa bir kural.”

Battal, ona yanaştı. Zeynel Bey, kimsenin duymasını istemediği gizli bir sırrı fısıldar gibi, nefesini bırakırcasına konuştu:

“Her zaman ikinci bir doğru cevap ara. Kendinde bile!” Battal’ın boşalan bardağını eline aldı, gülümseyerek mini bara yöneldi. İlerlerken bir yandan da anlatıyordu. “Az sonra eşinerek seni bekleyen bir avuç çakalın karşısına çıkacaksın. İlk andan avucuna alacaksın adamları.” Mini bardan aldığı içkiyi bardağına doldurdu. “Ayakta iken hakimsindir. Oturduğunda ise herkesle aynı seviyede. Başlamadan önce kendine zaman tanı. Çakallar dikkatlerini toplasın ve sessizleşsin, sonra konuşmaya başla.” Battal’a doğru ilerledi. “Cümlelerinde basit ve açık sözcükler kullan. Basitlik içtenlik demektir, kararlılık demektir. Gözünü onlara dik. Gülümse, ama gülme.” İçkiyi Battal’a uzattı. “Dik şunu!” Denileni yaptı Battal. “Hayırlı olsun.” Gözgöze geldiler. “Bir sağkolun olmalı.”

“Tuncay, demeyin de bana.”

“Nihat. Sırım Nihat’ı buldur.”

Battal düşünceli, elindeki boş bardağa baktı. Sonra bardağı sehpaya bırakıp, Zeynel Bey’i kapıya yönlendirdi eliyle. Zeynel ise sabit durup, ona yol vererek, önden gitmesi gerekenin artık Battal olduğunu gösterdi. Battal, ceketini, kravatını düzeltti ve kapı koluna uzandı. Kapıyı açıp, salona doğru ilerlediler beraberce, Battal önde, Zeynel Bey arkada. Köşkün hayli büyük olan salonu bile içerideki kalabalığı ancak almıştı. Turgut, Ali, Seyfettin, adamlarıyla oradaydılar, İsmail Bey, Müjdat, Niyazi ve Kerim, adamlarıyla oradaydılar, başka bazı mekan ve iş sahipleri de oradaydı ve Tuncay da elbette. Ayrıca her köşede de Zeynel Bey’in artık Battal’a geçen beyazlı adamları. Zeynel Bey, kenardaki büyük, ayrı bir koltuğa oturup, dikkatle töreni izlemeye başladı. Battal, geldi ve tam ortaya hazırlanmış yüksekçe bir koltuğa yerleşti. Diğer odadaki tedirginliği gitmiş, o koltuğa oturunca daha da heybetli hale gelmişti. Odadakilerin büyük kısmının yüzüne, dışarıya vurmamaya çalıştıkları, ama gözlerinden adeta saçılan, hoşnutsuzluk hâkimdi. Yine de Battal’ın yüzüklü elini öpmek için sıraya girdiler.

roman 26. fasikül

Otel odasının kapısı çalındığında, Elçin Beg ve Candan, karşılıklı oturmuş, neşe içinde tavla oynamaktaydılar. Elçin Beg, ceketini, kravatını çıkartmış, gömleğinin kollarını yarıya katlamıştı. Avucunda tavla zarlarınıı tutarak, aynı neşeyle kapıyı açtı. Gelen, Olga’ydı.

“A, n’aber? Gelsene,” diyerek onu içeriye buyur etti Elçin Beg.

Olga, adamınn yan tarafından, içeriye baktı. Candan, ileride koltuğa oturmuş, sehpa üstünde önüne açılı tavladaki pulları inceliyordu.

“Misafirin var galiba,” dedi Olga. “Ben sonra uğrayayım?”

“Tavla oynuyorduk,” dedi Elçin Beg, avucundaki zarları göstererek. “Gel. Hem biraz tezahürata da ihtiyacım var.”

Candan, içeriden, söylenmeye başlamıştı.

“Yahu, eşkiya, pencüse ile nasıl aldın o kapıyı sen? Demek beni böyle yeniyorsun!”

Olga, bir parça çekinerek girdi. Candan’ı başka bir hayat kadını sanmıştı önce. Elçin Beg, kapıyı kapattı. Candan’ın yanına geldiler. Elçin Beg, yatağın kenarına yöneldi. Tavla, Candan’ın oturduğu koltukla yatak arasındaki bir sehpanın üstündeydi. Elçin Beg, yerine geçerken, tavladaki pozisyona baktı.

“Kızma, Şirinim. Son zarı unuttum zaten. İstersen yeniden atayım.”

Elçin Beg, yatağın kenarına otururdu. Olga’yı gören Candan, ayağa kalkıp, kadına elini uzattı.

“Hoşgeldiniz. Ben, Candan.”

Olga, onun elini sıktı.

“Ben de Olga.”

Elçin Beg’e hınzırca gülümsedi Candan.

“Vallaha, çok hoş arkadaşların var, eşkiya.”

“Olga Hanım’la da aynı senin gibi bu otelde tanıştık,” diye yanıtladı onu Elçin Beg.

“O da bizden?” diyerek, şüphesini dillendirdi Olga. “Daha önce hiç görmedim?”

Elçin Beg, öksürerek araya girdi.

“Olga Hanım, Candan müzisyen. Otelde benim gibi bir müşteriydi. Karşılaşa, karşılaşa, o vesileyle tanıştık.”

Olga, duraksadı bir an. Ardından çantasını açtı ve konsomatrisin verdiği fotokopi resmi çıkardı.

“O nedir?” diye sordu Elçin Beg.

Olga, resmi Elçin Beg’e tereddütle verdi. Elçin Beg şaşırmıştı. Olga’ya döndü.

“Nereden buldun bu resmi?”

Olga yanıt vermekle vermemek arasında kalmıştı. Candan’dan çekiniyordu. Elçin Beg, durumu anlamıştı.

“Ondan saklayacak bir şeyim yok,” diyerek, rahatlattı Olga’yı.

Candan, saatine bakarak, ayağa fırladı. Aslında Olga ile Elçin Beg’i de başbaşa bırakmak istiyordu.

“Ohooo, saat de epey olmuş. Eve gidip dinlenmeliyim. Sabah erkenden provam var.” Kalmaya davranan Elçin Beg’i durdurdu. “Rahatsız olma, eşkiya.” Koltuğun sırtındaki montunu ve çantasını alıp, elini yeniden, nazikçe Olga’ya uzattı. “Çok memnun oldum.”

“Ben de,” dedi Olga, el sıkışırlarken.

Candan, kapıya gitti. Çıkmadan geri dönüp, Elçin Beg’e el salladı.

“Görüşürüz, eşkiya. Bunun rövanşı var, unutma. Ezeceğim seni.”

“Provalardan birine uğrayacağım! Söz.”

Candan, çıktı. Olga, Elçin Beg’in yanına oturup, parmağı sarılı elini tuttu, ona acıyarak baktı. Elçin Beg’in gözleri hala elindeki resimdeydi; elini çekti, alnını kaşıdı.

“Senin gibi bir beyefendiye niye ‘eşkiya’ deyip duruyor bu kız?”

Elçin Beg, ciddi, gözlerini resimden ayırmadan, ‘önemli değil’ anlamında başını salladı.

“Konsomatris bir abla var, benim arkadaş,” diye devam etti Olga. “Dün akşam ona uğradım muhabbete. Pavyondaki soyunma odalarında makyaj masasında duruyordu resim.”

“Ne arıyormuş benim resmim o kadında?”

“Sadece onda değil, bu piyasadaki kadınların çoğunun çantasında geziyorsun!”

Elçin Beg, şaşkın bir ifadeyle Olga’ya döndü.

“Ne?”

“Dur, anlatıyorum. Bir kız varmış, seni aıyor… Bu kız bizim piyasanın eskilerinden, Necla derler bir kadın var, ben iyi tanımıyorum; onda kalıyormuş. Bu resmin aslı o kızdaymış. Sana ulaşmak için, bir ümit, resmi çoğaltıp, âlemdeki kadınlara dağıtmışlar.”

“Niye arıyormuş kız beni?”

“Bilmiyorum.”

Elçin Beg, ayağa kalkıp, düşünceli düşünceli gezindi odada bir süre. Sonra durdu.

“Dün oldu bu olay da, niye hemen ulaşmadın bana?”

“Gelecektim, hemen gelecektim. Ama iş almak durumunda kaldım ve çok geciktim. Enver yatıyor, biliyorsun.”

Elçin Beg’i birden tarifi imkansız bir keyif almıştı. Duvardaki manzara resminin ağaçlarına baktı. Bir kuş konmuştu onlardan birinin dalına. Bu resimde her defasında farklı bir detay bulmak şaşırtıyordu onu. Gülümsedi. Bir işaret olmalıydı. Belki de…

“O, o. Kesinlikle o,” dedi heyecanla, kendi kendine. Sonra yüzü gülerek, gözleri parlayarak, Olga’ya döndü. “Hemen buluş onunla, Olga… İçime doğdu, şöyle biri olmalı: Simsiyah saçları, zeytin gibi gözleri olan, gülüşü güzel, minyon, kırk yaşlarında bir kadın… Hani sana Dilber’imin resmini göstermiştim ya, ona benzemeli aşağı yukarı. Geleceğimi söyle ona. Benim de kendisiyle tanışmak istediğimi söyle.”

“Hiç bir şey anlamadım,” dedi Olga, gözbebeklerinde bin bir soru işaretiyle.

“Karıştırma orasını burasını. Bizi buluştur, yeter,” deyip, kadının yüzünü avuçlarının arasına aldı Elçin Beg. Kadının gözlerinin içine sevgiyle baktı. “Bizi buluştur,” diyerek, sıcak bir öpücük kondurdu dudağına.

***

Bino, Battal’ın sunduğu bütün o lükse rağmen, her akşam viranesine dönmeyi tercih ediyordu. Elçin Beg’le Salih’in kapıştığı o akşamdan bu yana ise, hiç uğramamıştı Battal’ın gazinosuna. Soğuk hava bu defa içine işlemişti. İhtiyarlıyor muydu yoksa. Lanet sobanın da tutuşmayası tutmuştu o gece. Soba inatsa, Bino da inattı; denemekten vazgeçmiyordu. Yeniden sobanın ağzına eğildiğinde, kapının gümbürtüyle çalındığını duydu. Keyfi iyie kaçmıştı.

“Kapı açık!” diye seslendi dışarıdakilere.

İki adamının arasında Battal, içeriye girdi. Bino onları duvar saatinin kapağındaki camdan izliyordu. Ciddiyetle sobayla ilgilenmeyi sürdürdü.

“Hoş geldin, Battal Bey. Ne o? Gorillerinle gelmenden benden korktun sanacağım.”

“Sana özel değil. Düşmanım çok bugünler. Adam Salih’i duman etti, kılını kıpırdatmadın.”

“Karışmam için en ufak uyarıda bulunduğunu hatırlamıyorum.”

Nihayet sobasının tutuşmaya başladığına kanaat getirip, gülümsedi Bino. Battal ona doğru bir adım daha attı.

“Biriyle konuşurken gözlerinin içine bakmak isterim!”

“Gözüme hasret mi kaldın?” deyip, Battal’a döndü Bino. “İşte!”

Ellerini beline dayadı Battal.

“Siparişi vereli kaç gün oldu, Bino? Kasım gibi, sen de mi çaptan düştün? Neyi bekliyorsun?”

“Geçen gün, arkadaşız, diyordun, şimdi kapındaki, aklına estikçe horlayacağın, azarlayacağın it mi olduk? İt, dedim de, şu itleri kapıya gönderirsen sevinirim. Göt kadar odam var zaten, osijenimi tüketiyorlar!”

Battal, bir el işaretiyle adamlarını gönderdi.

“Yarın konsey toplantısı var ve sen elimi zayıflatıyorsun!”

“Sana artık bir şey olmaz, Battal Bey. Neyi dert etmektesin?”

“Ben biri indirilsin isteyeceğim ve sözüm yerde kalacak! Olur mu?”

“Şu halde ne istiyorsun? De.”

Battal, daha da öfkelenmişti.

“Ne mi diyorum? Ne mi diyorum? Bana hemen Kasım’ın kellesini getir! Bunu diyorum!”

Bino’nun yüzü iyice ciddileşti. Başını yavaşça yukarı aşağı sallamaya başladı.

“Kasım’ı? Evet, Kasım’ı.” Konuşurken Battal’ın etrafında dolanmaya başladı. “Adamın evini yıktın. İşini dağıttın. Öksüzlerini dağıttın. Biraz yas tutmaya hakkı var.” Sobaya gitti, kapağı açıp, alevi kontrol etti. “Hem sen bana sekizini birden sipariş ettin.” Maşayla ateşi karıştırdı. “Sen ateş istiyorsun; beyliğine şan katacak harlı ve ömrü uzun bir ateş. Ateşe küçük odunlar atılırsa alevler artar, büyük odun alevi söndürebilir. Bekle.”

Battal, öfkeden kıpkırmızı kesilmişti. Omzundaki sancı tutmuştu yine ve böyle zamanlar sıklaşmaya başlamıştı.

“Lanet olsun, Bino!” diye haykırdı. “Konuşurken gözlerime bak, dedim!”

Bino, istifini bozmadan, tezgâhtaki, önceden hazırladığı demliği aldı, sobanın üzerine koydu.

“Çay içersin, değil mi?” diye sordu, yine ardındakini önemsemeden.

Kapının çarptığını işitti o ara. Battal, hiddetle çıkmıştı. Bino’nun umrunda değildi, herşeyi usuldan almak adetiydi. Rahattı. Kedi geldi, ayağına sürtündü.

***

Olga, isteksice geldiği pavyonun önünde, ona Elçin Beg’in resminin fotokopisini veren konsomatris arkadaşıyla beraberdi gece. Kadına Elçin Beg’in arzusunu iletmişti. Onlar konuşurken, pavyon görevlilerinden biri, kapıdan başını uzatarak, konsomatrise seslendi:

“Cavidan Hanım, çağırılıyorsun! Devamlı müşterilerin gelmiş!”

“Bir gün de eve gidip karılarını mutlu etsin kavatlar! Kaçtık mı?” diye söylendi gence kadın ve tekrar Olga’ya döndü. “Tamam, şeker, Necla’ya iletirim. Ararım seni.”

O gece Candan ve grubu, gösterilen ilgiden memnun, heyecanlı, kalabalık müşteri grubunun önünde çalmaktaydılar. Birlikte kaldıkları evin salonunda Necla meyve soyarken, Pazar ayakta, bebeği koluna yatırmış, bir yandan sallamakta, bir yandan elindeki biberonla onu doyurmaya çalışmaktaydı. Esnaf lokantasında bir çalışan, kepenkleri indirmekteydi. Çarşamba, hoşnutsuz,  bir parça şaşkın, yeni görmüş gibi, sudan buruşmuş ellerine baktı. Çalışan, ayrılırken Çarşamba’nın omzuna vurdu. Cuma, otel odasındaki yatağında, aynı o yattığı pozisyonda, üstüyle, yorgun gözleri karşıdaki, bir çiçek tarlasında koşan genç kızı tasvir eden, orta boy tabloda, sırtüstü yatmaktaydı. Tablodaki tek canlı varlık, o minik kızdı. Gerisi solgun bir güneş, uzak dağlar, bulutlar, dağlarla bulutların çizgisinde kuşlar… Cuma, gözlerini kapadı. Yine o gece Salı, bir kahvehane masasında, önünde bir bardak çay, bir başına oturmuş, dalgın, düşünüyordu. Müşteriler, dağınık gruplar halinde masalarda muhabbet etmekte, çay içip oyun oynamaktaydılar. Kahveci tekti. Sağa sola koşturup, sipariş yetiştiriyordu. Kısaca, Salı’nın dertlerinden habersiz bir dünya, hap kadar bir kahvede, onun etrafında akıp gitmekteydi. Salı, bardağı masanın ortasına iterek kalktı. Paltosunun cebinden bozukluk çıkarıp, onu çay tabağının kenarına bıraktı. Cumartesi, Niyazi’nin ‘Angaralı’ konseptinde çalışan pavyonunda, aldığı görevin başındaydı. Bir kenarın ortasındaki büyük bir sahne etrafına yerleştirilmiş masalarda demlenen kimi efendi, kimi dağıtmış, masalarındaki konsomatrislere sarkıp duran müşteriler, sahnede saz çalarak Ankara havaları okuyan esmer, göbekli bir adamın türkülerinin eşlik ettiği dört seksi giyimli, yüzleri peçeli dansöz, müşterileri daha fazla kazıklamak ve daha fazla bahşiş kapmak için koşturup duran garsonlar… Cumartesi, köşedeki barda, sırtı salona dönük, oturmaktaydı. Bir yandan da karşısındaki büyük aynadan salonu kesiyordu. Pavyonun doluluğundan memnun, yüzü gülen Niyazi, uzaktan onu gördü. Ve Perşembe, elinde bir paket kaymaklı bisküvi, onları dertli dertli kemirerek, Ufuk’un evinden yansımakta olan ışığı seyrediyordu.

“Salak Perşembe,” dedi kendi kendine. “Havanı atacaksın diye cebindeki tüm parayı kıza verdin!”

Elini bir defa daha pakete attığında, bisküvilerinin tükendiğini fark etti. Gözlerini indirdi.

“Ne olacak şimdi?”

Bisküvi paketini buruşturup, attı. Yoluna döndü. Ayrılmadan bir defa daha pencereye baktı. Işık söndü. İşte o esnada Candan, son şarkısını da söylemiş, coşkulu seyircisini selamlıyordu. Müşterilerin arasında Cumhur da vardı ve hayranlıkla Candan’a bakmaktaydı.

Bunlar olurken, Pazartesi, Kasım’la sözleştiği cadde kenarı noktada dikiliyordu. Üşüyordu, hava sertleşmişti doğrusu; ceketinin yakasını kaldırmış, ellerini cebine sokmuştu. Arka koltuğunda Kasım’ın oturduğu taksi, onun durduğu kaldırıma yanaştı. Pazartesi, eğilip, arka kapıyı açtı. Kasım, oturduğu yerden el etti ona. Pazartesi, taksiye bindi. Araç hareket etti. Araç ilerlerken, arka koltukta bir müddet sessiz kaldılar. Sonra, Kasım, ceketinin cebinden bükülü kâğıtlar çıkarıp, Pazartesi’ye verdi. Pazartesi, açmadan onlara baktı ve Kasım’a döndü, heyecanlı.

“Ekibi dağıtmayacağını biliyordum, Kasım Aga. Ama o bodrum zulmüne ve şu konuşmalara ne gerek vardı? Hem, kahvehanede neden buluşmadık?”

“Kahvehane yok artık, Pazartesi. Kapandı. Sığınak yıkıldı ve ekibi de bir daha bir araya gelmemek üzere dağıttım.”

Pazartesi’nin bir anda yüzü değişmişti.

“Nasıl yani? Ama bana iş verdin?” Cebinden bir kâğıt çıkardı. “Zarfın içinden bu adres çıktı?”

“Gittin mi?” diye sordu Kasım, kağıdı alırken. Sonra camı aralayıp, kağıdı yele bıraktı.

“Gittim. Hepimize iş verdiğini düşünmüştüm.”

“Hayır.”

“Ekibi gerçekten dağıttın… Peki ya ben?”

“Vereceğim iş için en uygunu sendin; en çevik, en dayanıklı, dikkatli ve işi hemen kotarabilecek.”

Pazartesi, Kasım’ın attığı kağıdın uçtuğu yöne baktı. Düşünceli, önüne döndü.

“Anlaman gerekmiyor,” dedi Kasım. “Verilen görevlerin sorgulanmaması ilk kuraldı, unutma.”

“Kâğıtta sadece adres vardı; işle ilgili hiçbir detay yoktu.” Elindeki kâğıtlara baktı. “Hem bu kâğıtlar nedir?”

“İş, bunlar.”

Pazartesi, ruloyu açtı. Biri bir dosya kâğıdı, diğeri daha küçük bir parça olmak üzere, iki kâğıt vardı içinde. Dosya kâğıdında detaylı bir kat planının küçültülmüş bir kopyası, diğerinde ise atılmış altı çizgi ve bu çizgilerin ikincisinde 7 ve dördüncüsünde de 8 rakamları vardı.

“Gittiğin adres,” dedi Kasım. “Zeynel Beyaz adında bir işadamının holding binasıydı. Elindeki plan, oranın bodrum katına aittir.” Plan üzerinde parmağıyla işaret ederek devam etti. “Planda işaretlediğim bu oda, kasa odası… Hafta içi bina yoğun olur. Cuma akşamından pazartesi sabahına kadar, güvenlikçiler hariç, in cin bulunmaz binada. Büyük bir çanta edineceksin. Kendini ve tabi ki çantayı da, o kata indirecek ve gizleyeceksin her şeyden önce. Bu dediğimi cuma akşamından yapacaksın. Pazartesi sabahına kadar üç gece boyunca binadan çıkman mümkün değil; tüm kapılar kilitli olur. Kattaki güvenlik tedbirlerinin neler olduğunu tam bilmiyorum, bunları öğrenip, atlatmak sana kalıyor. Diğer kâğıttaki ikinci ve dördüncü rakamlardan eminim. Sırası farklı olabilir. Kasanın şifresini bunlardan türeteceksin. Üç gece içinde kasayı açacak, içindeki dosyaları alıp, çantaya yerleştirecek ve dikkat çekmeden memurların arasına karışıp, binadan çıkarak, bana getireceksin.”

Pazartesi, sorar gözlerini Kasım’a çevirdi.

“Aga, ben ne anlarım kasa açmaktan?”

“Anlayacak bir şey yok. Şifre çözmeyecek, sadece rakam gireceksin. Kilit düğmesini her farklı yöne çevirişinde bir rakam girmiş olacaksın…  Ne diyeyim, Pazartesi, kır dök, ama o kasayı aç ve dosyaları oradan çıkar, anladın mı!”

“Tabancam yok?”

“Tabancayı ne yapacaksın? Silah işi bitti dedim ya.”

“Öldürmek yok?”

“Öldürmek? Yahu ben indirilecek birinden bahsettim mi? Dosyalar var; kasa açılacak, dosyalar alınacak, çıkılacak. Hepsi bu!

“Tamam,” diyerek omuz silkti ve kağıtları katlayıp, ceketinin iç cebine soktu Pazartesi.

Kasım, şimdi biraz daha sakindi.

“Artık kimlikleriniz, hayatlarınız var. Başınızı belaya sokmamanız, aranır konuma düşmemeniz gerek… Bu senin son işin olacak ve tarih olacağız.” Bakışlarıyla Pazartesi’ninkileri yakalamaya çalıştı. Bir yere yerleştin mi?”

“Evet. Mecidiyeköy’de bir otelde kalıyorum.”

“Şenol, duydun mu?” diye sordu şoföre Kasım.

“Duydum, Kasım Aga.”

Taksi sessizlikte biraz daha ilerledi. Pazartesi düşünceliydi.

“Nasıl görüşeceğiz?” diye sordu.

“Binadan çıktığında orada olacağım,” dedi Kasım.

Mecidiyeköy’e yönlendiren bir tabelanın yanından geçtiler. Birkaç blok ötesi, Necla’nın oturduğu semtti ve o esnada Necla, konsomatris arkadaşının telefonla verdiği müjdeyi almaktaydı.

“Tamam, canım. Sağ olasın,” dedi telefondakine, keyifle.

Sonra telefonu kapatıp, bebeği kanepeye yatırmış, altını değiştirmekle meşgul Pazar’a döndü: o dönünce Pazar da meraklanmıştı. Necla, göz kırptı ona.

***

roman 25. fasikül

Pazartesi, günün akşama durduğu o dakikalarda grubun eski, klasik, siyah takımı ile, Zeynel Bey’e ait gösterişli holding binasının önünde dikilmekteydi. Arkada şehrin gürültülü trafiği akıyordu. Cebinden bir kâğıt çıkarıp, baktı. Binaya kaldırdı bakışlarını sonra. Çalışanlar, binadan çıkmaya başlamıştılar. Pazartesi, bir insan selinin ortasında kalıverdi.

O esnada, Perşembe, üstünde mavi bir mont, mavi bir gömlek, altında kot pantolon, elinde bir hediye paketi olduğu halde Ufuk’un muayenehaneinin katına varmıştıı. Aslında kot giymeye hiç alışık değildi; yıllardır o tek tip, siyah takım içine beyaz gömlek, yine siyah kravattı giyimleri. Bunun dışında kıyafet babında hayatına sadece, spor yaparken giydikleri eşofmanlar ve yatak pijamaları girmişti. Şimdi özgür kalınca, ilk işi, parasının yarısını bu kendince farklı giyime harcamak olmuştu. Üstelik Ufuk’un karşısına da delikanlı işi bir görünümle çıkmak istiyordu. Tıraş bile olmuş, saçını iyice jöleleterek, taratmıştı berbere. Eli zile gitti, geldi. O esnada otomat söndü. Perşembe, otomatı yaktı, bir iki sallandı. Kenardaki temiz ve kirli galoşlar için ayrı ayrı hazırlanmış kovalara baktı. Tekrar zile uzandı, vazgeçtı. Parmaklarını uzatıp, kapıyı okşadı, utangaç. Sonunda paketi kapının önüne bıraktı; zile basıp, merdivenden kaçtı. Ufuk, kapıyı açtı. Şaşkınlıkla yerdeki pakete ve Perşembe’nin kaçtığı yöne baktı. Eğilip, paketi aldı, evirip çevirdi elinde. Sonra içeriye seslendi:

“Semra Hanım. Biraz dinlenin. Bir dakikaya geliyorum.”

Elinde hediye paketi, ayakkabılarını giyindi Ufuk. Asansörle aşağıya inip, apartman kapısına gitti. Dışarıya başını uzattı. Gezinen insanları gördü. Başını diğer tarafa çevirince, Perşembe’yi fark etti. Perşembe, yaramaz bir çocuk edasıyla, bir dükkânın girintisine sığınmış, sırtı duvara yaslı, başı önde, dikiliyordu. Ufuk, elinde hediye paketiyle çıktı. Soğuktan ürperdi, kollarını kavuşturdu. Yüzünü sertleştirmeye çalışarak Perşembe’ye baktı.

“Peşimi bırak, demedim mi ben sana? Beni korkutuyorsun!”

Perşembe, Ufuk’a döndü, ama bakışları hala yerdeydi.

“Geleceğimi söylemiştim… Beni dinlemelisin; doktorsun sen…” Elini cebine atıp, para çıkardı. “Bu defa param da var. Ödeme yapacağım…”

Ufuk, Perşembe’nin gitmeyeceğini anlamıştı. Elinde tuttuğu paketi işaret etti burnuyla.

“Bu ne?”

“Hediye…”

“Neyin hediyesi?”

Perşembe sessiz kalınca, “Yürü,” diyerek sırtını dönüp, apartmana yöneldi Ufuk. Perşembe, onun ardınca yürüdü.

Asansörden çıktıklarında, Perşembe’nin tedirginliği biraz yitmişti. Ufuk, hediye paketini koltuğunun altına sıkıştırdı ve önlüğünün cebinden çıkardığı anahtarı kilide soktu. Dönüp, Perşembe’ye temiz galoş kovasını işaret etti.

“Ayağına galoş giy.”

Tekrar döndönüp, kapıyı açtı Ufuk. Paketi ve anahtarı, içeriye girmeden, hemen kapının yanındaki sehpaya bırakıp, dışarı ayakkabılarını çıkardı, iç kenara bıraktığı içeri ayakkabılarını önüne çekti. Onları giyerken, hala dikilmekte ve galoşlara bakmakta olan Perşembe’yi gördu. Uzanıp, ekli galoşlardan iki parça kopararak, Perşembe’ye uzattı.

“Bunları ayakkabının üstüne geçir girerken.”

Perşembe, zorlanarak galoşları ayağına geçirip, içeriye girdi. Ufuk, kapıyı örttü. Perşembe’yi salon tarafına yönlendirdi.

“Bir hastam var. Orada otur ve bekle.”

Perşembe salona girdiğinde, başka bir mekana geldiğini düşündü önce. Muayenehaneyi bastığı gün, dairenin detaylarına o kadar da dikkat etmemişti. Ufuk’u birkaç saat tuttuğu görüşme odasının haricnde antreden ayrı ayrı odalara açılan üç kapı daha vardı halbuki. Salonun bir duvarına küçük bir akvaryum yerleştirilmişti. Onun karşısında ağzına kadar kitap dolu bir kitaplık duruyordu. Ortada bir cam sehpa, onun üzerinde dergiler ve etrafında koltuklar diziliydi. Perşembe, bir koltuğa çöktü. Oturduğu koltuğun şişkin minderleri inince rahatsız oldu, kayarak koltuğun kenarına geldi. Sehpadaki bol resimli, renkli dergileri karıştırdı. Galoşun biri ayakkabısından sıyrılmak üzereydi; onu düzeltmeye çalışırken, deldi istemeden. Akvaryumda gezinen rengarenk balıkçıklara daldı sonra.

Nihayet hastası gitmiş, onu almıştı içeriye Ufuk. Perşembe, aynı o ik gündeki gibi, muayene koltuğunda, gözleri kapalı yatıyordu, elleri kucağında tutmakta olduğu yastığın üstünde bağlı. Ne kadar zaman geçtiğinin farkında bile değildi o kendinden caymışlık anında. Sanki başka bir diyarın dehlizlerinde, yolunu aramaktaydı. Ufuk, onun karşısında, gözünde gözlüğü, elleri önlüğünün cebinde dikilmekteydi. Bu defa korku yoktu gözünde. O şimdi hastasının derdine dikkatle eğilen bir doktordu.

“Binanın önündesin.”

Perşembe, dudaklarını zorlukla açar gibi konuşuyordu; ağzının içi yara doluymuş gibi.

“Oradayım…”

“Çocuk da yanında mı?”

“Çocuk…”

Ufuk, Perşembe’yi konuştururken, masasının üstüne bıraktığı hediye paketine yöneldi.

“Çocuk yok…” dedi Perşembe.

“Merdivenlere git.”

“Gidemiyorum, ayağımı atamıyorum…”

Hediye paketi acemice yapılmıştı, buruşuktu. Ufuk, paketi açtı usulca. İçinden renkli, çiçek ve kuş desenleriyle süslenmiş bir eşarp çıktı. Paket açılınca, eşarp kayıp, yere aktı. Ufuk, eğildi, eşarbı aldı. Gülümsedi. Tekrar Perşembe’ye döndü. Eşarp elindeydi.

Perşembe ise tuğladan, sıvasız, üç katlı yapının önündeydi düşünde. Bulunduğu yerden demir tırabzanlı mozaik merdiven görünüyor. Gözleri basamaklarda. Tek başına.

“Basamaklar hemen karşımda. On adım atsam, ilk basamaktayım… Kıpırdayamıyorum.”

“Bekle. Çocuğu bekle.”

Perşembe, başını göğe kaldırıyor. Tam üzerinden bir güvercin geçiyor.

“Güvercin…”

“Güvercin mi?”

Perşembe’nin sesi neşeliydi:

“Bir sürü güvercin…”

Gökten bir kuş sürüsü geçiyor. Perşembe, bir süre kuşlara bakıyor. Bir şey irkiltiyor onu. Başını aşağıya çevirdiğinde, kendi küçüklüğünün elini tutmakta olduğunu görüyor.

“Geldi, küçüklüğüm…”

“Gidecek misin?”

“Elimi çekiştiriyor…”

Perşembe’nin küçüklüğü, Perşembe’yi çekerek, basamaklara götürüyor. Birlikte yukarıya bakıyorlar. Basamakları çıkmaya başlıyorlar sonra.

“Basamaklar… Çocuk uslu. Elimi bırakmıyor… Aynı soğuk merdivenler… Çocuk duvara dokunuyor…”

Birlikte merdivenleri çıkarlarken, çocuk, elini duvara sürtüyor. Soyulmakta olan yıpranmış duvar boyasından parçalar dökülüyor basamaklara.

“Plastik boya, kalkmış. Dökülüyor… Çocuğun elini sıkıyorum. Duvardan çekiyor elini…”

Çocuk, duvarla oynamayı bırakıyor, yüzünü buruşturup. Çıkmaya devam ediyorlar.

“Ev üç kat…” dedi Perşembe, huzursuz. “Ama merdivenler uzadıkça uzuyor. Bitmiyor!”

“Bırak çocuğun elini.”

Perşembe, Ufuk’un talimatına uyarak, çocuğun elini bırakıyor. Çocuk, ondan kopar kopmaz basamakları koşarak çıkmaya başlıyor. Perşembe’nin yüzünü öfke kapladı bir anda.

“Yukarı kaçtı, piç!”

“Durma, takip et onu.”

Perşembe, kendisini bir anda dairenin kapısında buluyor. Dairenin beyaz plastik boyalı, ahşap bir kapısı var. Kapı aralık, çocuk içeride; kapının aralığından Perşembe’ye bakıyor.

“Çocuk çoktan içeri girmiş… Kapının önündeyim. O bana bakıyor, ben ona bakıyorum.”

Çocuk, kapıyı biraz daha aralıyor. İçeride, masanın üzerinde dumanı tüten sahan görünüyor. Perşembe, gözünü kapatıp kokuyu içine çekiyor.

“Mis gibi kuymağın kokusu…” dedi kendinden geçmiş gibi.

“Girsene, ne duruyorsun?”

“Babaannem…”

“Orada mı?”

Perşembe, kapı aralığından yaşlı bir kadını görüyor; sırtı dönük, başında beyaz tülbendiyle, mutfağa girmek üzere. Perşembe, içeri girmek üzere bir adım atıyor, çocuğun sorgular bakışlarıyla karşılaşıyor. Çocuk, kapıyı onun suratına çarpıyor.

Perşembe, gözü kapalı yatmakta olduğu koltukta ter içinde kalmıştı. Kucağındaki yastığa sımsıkı sarıldı. Ufuk başında, ayaktaydı, bir eline eşarp sarılı, öteki önlüğünün cebinde. Öfkeyle bağırdı Perşembe:

“Lannn!”

“Ne oldu?”

“Kapıyı yüzüme kapadı piç!”

“Çal kapıyı.”

“Çalıyorum. Açmıyor…”

“Seslen!”

“Anne! Anneee!..”

“Babaannene mi sesleniyorsun?”

“Anne! Anne!”

“Açmıyor mu?”

Daha da öfkelenmişti Perşembe.

“Açmıyor! Açmıyor! Açmıyor!”

“Öfken geçene kadar yastığı döv ve bağır!”

Perşembe, gözleri kapalı, çılgınca yastığı dövmeye ve avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı. Bir süre sonra sakinleşti. Alnı ter içinde kalmıştı. Akan ter gözlerinin yanından gözyaşı misali süzülmekteydi. Ufuk, Perşembe’nin ardına dolandı ve sehpadan aldığı peçeteyle alnını sildi.

“Neden açmıyor kapıyı babaannen?” diye sordu Ufuk.

“O değil. O piç açmıyor.”

“Kadın gelip açabilir kapıyı. Küçücük bir çocuk mu engel olacak? Hem, o sen değil misin? Neden piç deyip duruyorsun?”

“Kapıyı tutuyor. Oysa onu ben çıkardım yukarıya…”

“Babaannene bir şey mi yaptın? Çocukluğundan hatırladığın kötü bir şey…”

Perşembe, başını iki yana sallamaya başladı. Ufuk, elini onun omzuna koydu. Perşembe, yavaş yavaş sakinleşti. Ufuk, tekrar onun önüne dolanırken, konuşmaya devam etti:

“Üçe kadar sayacağım, parmağımı şaklattığımda uyanacaksın. Rahatla, rahatla… Bir, iki, üç!”

Ufuk parmağını şaklatınca, Perşembe, gözlerini açtı. Yastığa sarılmış konumda yattığını fark edince, şaşırdı. Birden bırakınca, yastık yere düştü. Ufuk’la göz göze geldiler. Ufuk, çömelip, yerdeki yastığı aldı, yavaşça kenardaki sehpanın üzerine bıraktı. Sehpadaki düzgünce yan yana konmuş oyuncak ve el kuklaları dağıldılar. Ufuk, Perşembe’nin karşısına geldi.

“Şimdi hareketlerimi tekrarla ve diyeceklerimi de, tamam mı?”

Perşembe, başını salladı. Ufuk, elini başının üstüne götürüp, parmak uçlarıyla başına vurdu.

“Çocukken ne yapmış ya da ne yaşamış olursam olayım…”

Perşembe, Ufuk’un hareketini aynen yaptı; ama anlamamıştı. Şaşkın baktı ona.

“Yaptığımı yaparlarken, söylediğim şeyleri de tekrarla. Hadi.” Parmaklarını yine kafasının üstüne vurmaya başladı. “Çocukken ne yapmış ya da ne yaşamış olursam olayım…”

“Çocukken ne yapmış ya da ne yaşamış olursam olayım…” diye tekrarladı Perşembe, Ufuk gibi başına parmaklarıyla vurarak.

Ufuk, aynı elinin işaret parmağını kaşlarının tam ortasına vurmaya başladı bu defa. Perşembe de aynı hareketi yaptı.

“…bunun şimdi hiçbir önemi yok.”

“…bunun şimdi hiçbir önemi yok.”

Ufuk, şimdi iki elinin işaret ve orta parmaklarını birleştirerek, elmacık kemiklerine, gözün hemen altına vuruyordu. Perşembe, hareketi tekrarladı.

“Şimdi artık büyüdüm.”

“Şimdi artık büyüdüm.”

Ufuk, eşarbı tutmayan elinin yine işaret ve orta parmağı birleşikken, çenesinde dudağının hemen altındaki çukura vurdu parmaklarıyla. Perşembe yineledi.

“Farklı bir zamanda, farklı bir insanım.”

“Farklı bir zamanda, farklı bir insanım.”

Ufuk, sağ elinin parmaklarıyla sol omzu ve göğsü arasındaki çukura vurdu. Perşembe yineledi.

“Öteki zamanda yaşadığım şeylerin…”

“Öteki zamanda yaşadığım şeylerin…”

Ufuk, bu defa aynı hareketi öteki elle, ters yönde tekrarladı. Perşembe de aynını yaptı.

“…bugün hiçbir önemi yok.”

“…bugün hiçbir önemi yok.”

Ufuk, sağ elinin tüm parmaklarıyla göğsünün koltuk altına gelen kısmına vurdu. Perşembe, yapılanı tekrarladı.

“Engelleri aşacağım.”

“Engelleri aşacağım.”

Aynı hareket dizisi başa dönmüştü. Ufuk sırasıyla her duraksamada bir sonrakine geçerek, sırayı bozmadan aynı vuruşları yaparak, telkinlerine devam etti; Perşembe de tekrarladı.

“Bunun için affetmem gereken…”

“Bunun için affetmem gereken…”

“…herkesi bağışlıyor…”

“…herkesi bağışlıyor…”

“…ve çok seviyorum.”

“…ve çok seviyorum.”

“Kendimi bağışlıyorum.”

“Kendimi bağışlıyorum.”

“Kendimi sayıyor…”

“Kendimi sayıyor…”

“…seviyor…”

“…seviyor…”

“…ve onaylıyorum.”

“…ve onaylıyorum.”

“Kendimi sayıyor, seviyor ve onaylıyorum.”

“Kendimi sayıyor, seviyor ve onaylıyorum.”

Ufuk, masasına doğru geriledi. Gözlüklerini çıkarıp, masaya bıraktı. Perşembe, gözleri bir noktada sabit, büyülenmiş gibi kalakalmıştı.

“Bitti,” dedi Ufuk. “Seans bu kadar.”

Ufuk’un sesi, Perşembe’yi kendine getirmişti. Koltuktan kalktı.

“Sağ olasın, doktor hanım…” dedi. “E, bana bir ilaç falan yazmayacak mısın?”

Ufuk, Perşembe’yle göz göze gelmemek için odadaki dağınıklığı toplamaya başladı; sehpadaki oyuncakları, ortadaki hasta koltuğunu düzeltti.

“Senin ilacın öldürmeyi bırakmak,” dedi bunları yaparken.

“Öldürmek? Amma yaptın, biz kim, öldürmek kim!”

Ufuk, gözlerini kaçırmaktan vazgeçip, bakışlarını Perşembe’ninkilere dikti.

“Acımasız bir katil olduğunu inkâr mı ediyorsun?”

“Katil olduğumu da nereden çıkardın? Beni birini öldürürken mi gördün? Ya da kafana silah mı dayadım?”

“O gün muayenehaneme zorla girdin! Silahını göstererek beni korkuttun! Telefonumu kestin ve beni odaya kilitledin!”

“Silah? Hangi silah?” Ceketinin eteğini kaldırıp, kendi etrafında döndü Perşembe. “Ben senin bir hastanım. Bu ikinci viziteye gelişim ve işte bu da borcum: iki vizitenin parası.”

Perşembe, pantolonunun cebinden çıkardığı paraları masanın üstüne koydu. Ufuk’a doğru ilerledi. Ufuk, kendini geriye çekti.

“Ben silahını gördüm. Üstelik adaşım olan bir adamı öldürmekten bahsettin. Ve hafta geçti ya da geçmedi, o adam sokak ortasında vuruldu! Sokakta seni gördüğüme adım gibi eminim!”

“Bu seanslardan sana da lazım, doktor hanım. Olmadık şeyler anlatıyorsun…” Ufuk’un eşarp sarılı eline uzandı. “Hem hediyemi de yanlış bağlamışsın.”

Ufuk, elini çekti. Perşembe, Ufuk’un kolunu yakaladı, onu nazikçe çekti ve elini tuttu.

“Bu bir eşarp, sargı değil.” Eşarbı Ufuk’un elinden açıp, onun başına bağladı, bir adım gerileyerek, beğeniyle baktı ona. “Güzel oldu. Çok yakıştı.”

Ufuk, öfkeyle sıyırdı eşarbı başından. Eşarp boynuna indi. Perşembe, onu çıkarmasına izin vermedi.

“Öyle de olur,” dedi eşarbı Ufuk’un boynuna bağlayarak. “Şimdi tak. Ben gidinceye kadar tak. Sonra çıkar istersen.”

Perşembe, Ufuk’u daha fazla korkutmak istemiyordu. Usulca gerileyerek çıktı odadan.

roman 24. fasikül

Salı, şansına, bir kereste fabrikasında iş bulmuştu. Şanslıydı, çünkü eli bu tür işlere yatkındı. Sığınaktaki eşyaların çoğu onun elinden geçmişti zamanında. Fabrika, geniş bir alana yayılmıştı, yine oldukça büyük bir sanayi sitesinin içindeydi. Marangozhane kısmındaydı işi. Hızarın başında kesim yapıyordu. Salı gibi dört işçi daha harıl harıl çalışıyorlardı. Bu marangozhaneye bakan, her yanı cam kaplı odadaki masasında patron, hesap yapmakta, notlar almaktaydı. İşçilerden biri, dış kapının yanından hızlı adımlarla yürüyerek, patronun camına gelip, dışarıdan seslendi:

“Patron, sipariş var!”

Patron, odasından ayrıldı, kapıya gidip, dışarıya çıktı. Haber veren işçi de onunla çıktı. İçeride çalışma sürüyordu. İşçilerin ikisi istifleme, Salı ve başka bir işçi de ölçme-biçme işi yapmaktaydı. Tavandan sızan güneş ışığında uçuşan talaş ve tozun üzerine önce içeriye giren patronun gölgesi vurdu. Adam, ortaya konuştu:

“Dışarıdaki kamyoneti yükleyin! Geceki sipariş!” Salı’ya döndü. “Mehmet Usta, siz de.”

Salı, işinden başını kaldırdı; arkadaşıyla birlikte, makineyi durdurup, diğerlerinin ardından dışarıya çıktılar. Nakliyeci, kamyonetin üstünde, diğerleri aşağıda, beşeonları, onaonları araca yüklemeye başladılar. Diğerleri aralarında şakalaşırken, Salı, hiç konuşmuyordu. Yükleme esnasında patron, bir yandan not alıp, hesap yapmaya devam etmekteydi. Yoldan kömür yüklü kamyonlar geçiyordu, aralıklı. İleride yolun karşısında, ellerinde çuvallarla bekleşen çingeneler, geçen kamyonlardan dökülen kömür parçalarını topluyorlardı koşturarak. Bazen de çocuklardan biri ya da birkaçı kamyonların arkasına takılıp, kömür düşürmeye çalışıyordu. Çingenelerin arasındaki balıketi, güzelce, kapkara, kıvırcık saçlı, gencecik bir kız Salı’nın gözüne çarptı. Melahat mıydı o? Geldiği gibi sessizce yitiveren Melahat? Şimdiye ölmüş olmalıydı oysa o hastalıklı, tanıdığında zaten kendinden geçmiş olan kadın. Yıllar, yıllar öncesiydi. Ama bu kız, ne kadar da benziyordu ona!

Genç Salı’ya yeni kıyafetler düzülmüş. Bir kenarda şişeler, yere dikili çubuklara ters geçirilmiş. Onlara elli metre mesafede, elinde bir silahla Salı ve arkasında o yılların Kasımı, ayakta dikilmekteler. Bahçe çitlerine oturmuş birkaç adam, onları izliyor. Salı, dönüp şişelere ateş ederek, her birini birer kurşunla parçalıyor, Kasım, gururla izliyor o gösteriyi. Zeynel Bey, onları çiftlik evinin balkonundan seyrediyor. Atışlar bitince aşağıya, Kasım’a sesleniyor:

“Senin oğlan olmuş, Aga Kasım!”

Böyle deyip, dönmüyor, içeriye geçiyor Zeynel Bey. Kasım ve Salı, boşalan balkona bakmaktalar hala. Kasım, Salı’nın sırtına vuruyor.

“İpsiz Mustafa, atıcıların şahı oldun. Beni de geçtin, ha!”

Geldiği noktayı kendi bile şaşkınlıkla takip ediyor İpsiz oysa. O günün gecesi, eller cepte, omuzlarını dikmiş, üşüyerek, çit boyu gözleri yerde ilerliyor. İleride, çitlerin dibinde bir karartı var. Hızlanıp, yanına varınca, onun bir çingene kadını olduğunu fark ediyor. Kadın, yerde, başını kollarının arasına gömmüş, ağlıyor, üstü başı çamur. Gür, siyah saçları ay ışığında parlıyor. İri, bakmaya doyulmaz gözlerinde sürmeleri akmış ağlamaktan. Dolgun, kızıl dudakları titriyor. Üşümüş o da. Ayağındaki şalvar, dizinden yırtılmış. Kulaklarında koca halka küpeler. İpsiz, bir süre kadını seyrediyor ayakta. Etrafına bakınıp, kadının yanına çöküyor, oturuyor, sırtını çite vererek. Kadına bakıyor yeniden. Acıyor. Üzerindeki kot montun iç cebinden yarısı dolu bir kanyak şişesi çıkarıp, kadına uzatıyor. Dürtüyor onu. Kadın, ürküp, elleri üzerinde kayarak, ondan uzaklaşıyor. Salı, İpsiz, hayranlıkla bakıyor kadının gözlerine.

“Korkma. Üşümüşsündür. Bunu iç. Isınırsın.”

Kadın, Salı’ya, ardından şişeye bakıyor. Çekinerek, eski yerine geliyor, şişeyi alıyor. Bir yudum içip, yüzünü buruşturuyor, öksürüyor. Salı, ‘devam et’ anlamında sallıyor elini. Kadın, bir yudum daha yuvarlıyor.

“Ağlayacaksan, bir başkası ile ağla,” diyor Salı. “Tek başına ağlamaktan evladır…”

Kadın, başını çevirip, yolun ötesine bakıyor. Salı, şişeyi alıp, kafaya dikiyor. Kadın, önüne dönüyor. Salı, dizlerini kırıp kaldırmış, şişeyi toprağa bastırmakta, dalgın.

“Kimsin sen? Bu ayazda bu dağ başında ne ararsın?”

“Adım Melahat. Obam giderken geride kaldım, yetişemedim onlara. Karanlık çöktü. Şu çiftliğe sığınayım, dedim. Bey, kapıya attırdı.”

Salı, Melahat’in sürmeleri akmış, upuzun kirpikli kara gözlerine bakıyor. Ayağa kalkıp, çiftliğe bakıyor sonra. Dönüyor, elindeki şişeyi kaldırıp, uzağa fırlatıyor. Melahat’i elinden tutup kaldırıyor. Karanlıkta sine sine ilerleyip, çitteki bir aralıktan içeriye sızıyorlar. Az sonra Salı’nın derme çatma kulübesinin önündeler. Salı, suskun, devrik bakışlarını kulübeye dikiyor. Melahat, kulübeye doğru bir adım atıyor. Uzak köpek ulumaları. Ürküyor bir an kadın. Giriyorlar. İçerisi, tek oda bir mekan; kenarda tahta yatak, ortada tahta masa, duvarda asılı gaz lambası ve yerdeki boş şişeler dışında, neredeyse hiçbir şey yok ortada. Salı, başıyla yatağı işaret ediyor Melahat’a. Kadın, bakışlarını Salı’dan yatağa çeviriyor. Çekinerek, yatağa ilerliyor. Kapı sesine dönüyor birden. Salıçıkmış. Melahat, yalnız kulübede.

Çok fazla saklayamamış çiftlikte kadının varlığını Salı. Nihayet ortalık ayağa kalkmış. Kasım, bu itaatsizliği affetmek için tek şart koşmuş: O kadın çiftliği terk edecek! Salı’nın direnişi neticesinde Kasım, diğer adamlarıyla kulübenin önüne gelmiş. Melahat, içeride korku içinde, yatağın altına gizlenmiş, başına gelecekleri bekliyor. Adamlar, kulübenin avluya bakan tarafından kapıya ulaşıp, içeriye girmeye çalışıyorlar. Avlunun ortasında dikilen Kasım, öfkeyle olanları izliyor. Kapıya atılan bir adamı, Salı, tuttuğu gibi kenara savurup, kapıyı arkasına alıyor.

“Mustafa, içeride kadın sakladığını biliyoruz,” diyor Kasım, barut fıçısı. “At onu dışarı!”

Salı, daha sağlam duruyor.

“Burada kadın madın yok, Aga Kasım!”

“Yalanı sevmem, Mustafa. Kızı gönder! Zeynel Bey’in emridir!”

O esnada bir boşluk bulup davranan adamlar, Salı silahına sarılınca, geri duruyorlar. Bu iş, Kasım’ı iyice zıvanadan çıkarıyor.

“Bize çekesin diye mi beline silah taktık, akılsız Mustafa. İpsiz Mustafa! Bu mu teşekkürün? Sana yer verdik, karnını doyurduk!” Bir yandan da Salı’ya yaklaşmakta, bir eliyle palaskasının çözerek. “Lafımızı dinleme diye mi giydirdik üstünü, cebine para koyduk?”

Salı silahı ona doğrultuyor.

“Yaklaşma!”

Kasım, atik bir hareketle palaskasını Salı’nın omzuna indiriyor. Acıyla yere düşüyor Salı, ama önüne yatarak, dışarıya açılan kapıyı tutuyor, dayağa talimli zaten. Kasım, kıyasıya vurmaya devam ediyor ona. Palaska darbeleri altında Salı, ne gıkını çıkarıyor, ne de silahını bırakıyor; sadece kafasını kollamakla yetiniyor. Diğer adamlar, olayı endişeyle seyrediyorlar. Salı’nın elleri ve yüzü kan içinde kalmış. Kasım, öfkeyle bir defa daha kaldırıyor palaskayı, ama duruyor bu sefer. Salı’nın nefesi kesilmiş. Alnını yere dayayarak dikelmeye çalışıyor, zorlukla konuşuyor.

“İçeride… kimse yok, dedim sana, Aga.”

Kasım burnundan solumakta. Bir Salı’ya, bir de kulübenin kapısına bakıyor. Salı, hırıltılarla nefes almakta. Güçlükle başını çevirip, Kasım’a bakıyor. Kasım, palaskasını bir eline toplamış. Diğer elinin işaret parmağını Salı’ya sallıyor.

Arkadaşının dürtmesiyle biraz kendine geldi Salı. Ama hala o hatıralar ve günün naylon yaşamı arasındaki araftaydı. Yükleme işine karıştı yeniden. İster istemez, karşıdaki çingene kızına kayıyordu gözü. Kız, işinin arasında onun baktığını fark etti. Ona dil çıkardız ve dolmuş çuvalı alıp, ilerleyen çingenelerin ardına düştü.

O arafta yeniden tek göz kulübesinin kapısından geçti Salı.  Yüzü gözü şişmiş, paçaları sıvalı, yatağının üzerinde oturuyor orada. Elinde tuttuğu büyükçe bir maşrapadan ayran içiyor. Melahat, yerde, koca küpeleri, çiçekli şalvarı ve dağınık saçlarıyla, Salı’nın bakır bir leğendeki suya daldırdığı ayaklarını yıkıyor. Yıkılır gibi vuruluyor kapı. Salı öfkeli, Melahat endişe dolu gözlerle kapıya bakıyorlar.

Keresteci patron, hesabı arasında Salı’nın dalgınlığını fark etmişti.

“Çalış, Mehmet Usta, çalış. Ne kadar iş, o kadar para.”

Salı, başını itaatkar salladı ve işine devam etti. Çingeneler, çoktan uzaklaşmıştılar.

***

İsmail Bey ve diğer üç gazino patronu, dağ manzaralı, ultra lüks bir lokantada ikindi vakti, yemekteydiler. Her birinin birer adamı da, dört kişi, geride, ayrı bir masada oturmaktaydılar. Patronların masada huzursuz bir hava hâkimdi. Kerim, tabağındaki bifteği inceledi. Biraz tereddütten sonra tabağı önüne çekti ve etten bir parça keserek, ağzına attı.

“Yalandan tafra yapıyorsunuz bana,” diyerek, korumaların masasını işaret etti İsmail Bey. “Bak, çocuklar ne güzel yiyor!”

Patronlar, geride başlarını yemeğe gömmüş, tıkınan adamlarına baktılar ve ifadesiz yüzlerle, tekrar masaya döndüler. Yemeği olanlar yemeklerinden, olmayanlar salatadan almaya devam etti. Biraz salatada oyalandıktan sonra, keyiflenerek arkasına yaslandı Niyazi.

“Size bir şey anlatayım da neşeniz yerine gelsin.”

“Anlat bakalım,” dedi Kerim.

“Cumartesi gecesi bir adam daldı benim pavyona, ateş gibi.”

“Battal’ınkilerden mi?” diye sordu, hâlihazırda Battal’dan yana hayli dertli olan İsmail Bey.

“Hayır.”

“Dur bir anlatsın,” dedi Kerim.

“Bizim mekânlar hana döndü zaten,” dedi Müjdat, bezgin. “Geleni gideni soramıyoruz artık. İtibar kalmadıktan sonra!”

“Öyle değil, arkadaş, bir dinleyin,” dedi Niyazi. “Sırım gibi, esmer, yakışıklı bir adam, kırklarında. Ateş saçıyor gözleri. Şimşek gibi geldi.”

“Senin Nevzat uyuyor mu o sıra?” dedi Kerim, bıyık altından.

Korumaların masasındaki en iri adam olan Nevzat, başının kenarında yara bandı ve suratında iyileşmeye yüz tutmuş bir morluk, nefessiz yemeye devam ediyordu. Ona şöyle bir yan gözle bakıp, tekrar masaya döndü Niyazi.

“İlk o atıldı, ama dedim ya, adam ateş gibi; bir kafada öteye savurdu Ayı Nevzat’ı. Tutmaya girişen herkesi geçti, gözünü bir masaya dikmiş. Masada altı adam!”

İsmail Bey, dudak büktü. Ama meraklanmıştı da.

“Eee?”

“Doğrudan gidip bunlara posta koydu. ‘Paramı verin!’ dedi. Dikleneni indirdi, dikleneni indirdi! Tekmeleriyle dövdü hepsini. Silah çekti içlerinden biri, adam bana mısın demedi, silahın üstüne yürüdü, aldı elinden. Parasını da aldı.”

“Altı kişiyi dövdü, bir de Nevzat’ı?” dedi Müjdat, hayretle.

“Başkalarını da.”

“Sonra?” diye sordu Kerim.

“Sonra işe aldım onu.”

“Getireydin?”

“Gelmedi. Vallahi, garip bir adam. İşi ve parayı kabul etti, ama beline tabanca koyamadım!”

“Allah, Allah?” dedi Müjdat.

“Adamlarımıza da posta koymaya başladılar, tam oldu!” diye söylendi Niyazi Bey. “Aynı gece Salih’i de biri hastanelik etmiş. Hem de Battal’ın mekânının önünde!”

“Salih’i?” diye sordu Niyazi, gözlerini kocaman açarak.

Kerim’in şaşkınlığı da onunkinden az değildi.

“Cin Salih’i?”

İsmail Bey, başını salladı.

“Hı, hı.”

Kerim, düşünceli düşünceli tabağına baktı.

“Demek Battal’a da posta koydular.”

“Düş görmeyelim, beyler,” dedi İsmail Bey, iyice ciddileşerek. “Battal müsaade etmeseydi, kimse bu hareketi yapamazdı. Hele Bino oradayken.”

Patronlar bir anda buz kesmiştiler. Müjdat kendi kendine mırıldandı:

“Hele Bino oradayken…”

Bir süreliğine ağır bir sessizlik çöktü masaya. Neden sonra Kerim bozdu bu havayı:

“Yarın konseyini topluyor Zeynel Bey.”

“Battal’ın bıçağının zaten iki yanı kesiyordu; şimdi sapı da keser!” dedi İsmail Bey.

Söylenme sırası Müjdat’taydı:

“Battal’ı biz Battal yaptık. Kötü gününde yanında olduk. Lafını yere düşürmedik. Gölgesini saydık, gölgesini!”

“İyiliğe iyilik olsaydı, koca öküzü kimse kesmezdi…” diye mırıldandı Niyazi.

Önündeki tabaktaki bifteği, çatalıyla şöyle bir kaldırıp, bıraktı Kerim.

“Öküz, değil mi?” dedi bifteği yemeye isteksiz.

Dışarıda inanılmaz bir manzara vardı. Batmaya durmuş güneş, göğü pembeleştirmişt. Dağın yeşili mora durmuştu. Garsonlar, ellerinde meyve tabaklarıyla geldiler.

 

***

roman 23. fasikül

Bir yokuşu tırmanırlarken, Salı, burnundan soluyordu. Çarşamba, gece boyunca onu takip etmişti. Dövmüş, olmamış, sözmüş, olmamıştı. Bu dilsiz, şimdi de sağır mı olmuştu? Duymamış mıydı akşam Kasım’ın dediklerini? Birbirlerini unutmaları, mümkün olduğunca birlikten uzaklaşmaları gerekmiyor muydu? Anlıyordu, sesini içine gömmüş Çarşamba, bir başına kalmaktan korkuyordu, kiseye anlatamayacaktı derdini. Ama verilen komut netti ve sığınakta geçen uzun yıllar boyunca hiçbiri söylenilenlerin dışına çıkmamıştı. Hayatta kalmalarının tek anahtarı buydu.

Salı, mavi, sade ceket- pantolon, içine de beyaz gömlek giyinmişti; Çarşamba ise ceketini, kravatını çıkarmış, pazardan Salı’nın onun için aldığı gri, örme bir yeleği geçirmişti sırtına. Bu halleriyle, Salı’nın kırlaşmış, seyrelmiş saçları ve yüzündeki kırışıklıklara tezat, Çarşamba’nın minyonluğundan gelen çocuksuluğu, çilleri ve dağınık, kızıl saçlarıyla, önlü arkalı yürüyen bir baba-oğul sanırdınız onları.

Salı, arayı açıp, gençten kurtulma dürtüsüyle, adımlarını hızlandırdı. Baktı ki Çarşamba da süratleniyor, iyice kızdı bu defa. Aniden durdu. Arkasını dönmeden konuştu ona:

“Gelme dedim. Gelme arkamdan!”

Arkasındaki Çarşamba, tereddütte düştü bir an, kalakaldı yerinde, yüzünde endişeli bir yalvarış ifadesi ile. Dillendirmediği, içinden geçen sözleri, gözleri ifade ediyordu. Bir dönüp, baksaydı Salı.

“Salı, Ağam. Beni yalnız bırakırsan tek başıma ne yaparım? Anam da sensin, babam da…”

Salı, bu cümleleri duymuş gibi, hiddetle döndü ve Çarşamba’nın üzerine yürüdü. Omuzlarını kavrayarak, genci bir binanın duvarına yapıştırdı.

“Çarşamba, bize birbirimizle irtibatı hemen koparmamız söylendi,” dedi dişlerinin arasından. “İki gündür peşimde dolanıyorsun! Bir arada olduğumuz sürece tehlikedeyiz!”

“Bırakma beni…” dedi yine Çarşamba’nın gözleri, yüzünde aynı tedirgin ifadeyle.

Salı, elini Çarşamba’nın yeleğinin içine soktu ve onun gömlek cebinden Kasım’ın onun için verdiği kimliği çıkartıp, yüzüne doğru tuttu.

“Sen artık busun: Mustafa Bal! Yeni bir hayatın var. Bulduğumuz o işte çalışacak, hayatını sürdüreceksin. Ve dikkat çekmeyeceksin! Yani, konuşmaya başlasan çok iyi olur, Allah’ın cezası!”

“Ben… Ben yapamam…” dedi Çarşamba’nın kafa sesi.

Salı, kimliği geri yerleştirdi ve Çarşamba’yı iterek ileriye savurdu. Çarşamba, çaresiz, ardına baka baka, yokuş aşağı inmeye başladı. Salı, bir süre onu seyretti ve ardından o da Çarşamba’yı izledi. Çarşamba, bir lokantanın önünde durdu. Son defa Salı’ya bakıp, içeriye girdi. Hiç yüzüne bakmadan, acele adımlarla lokanta sahibinin önünden geçti.

“Dilsiz, döndün demek!”

Adamı duymazdan gelerek, kendini mutfağa attı Çarşamba. Salı, dışarıda, arkadaşını bırakmaktan üzgün, kanadı kırık, yoluna döndü. Bir esnaf lokantasıydı burası. Eski, her yanı üçüncü sınıf fayanslarla kaplı, çok da temiz olmayan, ama ayağı alışkın müşterilerinin bir türlü gitmekten vazgeçemediği o kebapçılardan biri. Daha sabahın erken saatlerinde, paça çorbasının ağır kokusu sarardı dükkanın her yanını. Kullanılan yağ da yağa benzemezdi, ama alışkanlıklardı işte insanları buraya bağlayan; bildikleri, ama sağlıklı, ama sağlıksız, yıllardır değişmeyen bir lezzet. Seyrek bıyıklı, hayli kilolu lokanta sahibi, yemeklerin genelini, özellikle pirinç pilavını ve çorbaları kendi yapardı. Dükkanı kendisine bırakan babasından beri böyleydi bu. Aşçı çalıştırmazlardı. Sadece masalara bakan birkaç gençti personel. Bir de iki bulaşıkçı. Bulaşıkçılardan biri işi bırakmış, adam da ilan asmıştı camına. Gezinirlerken, Salı görmüştü ilanı. Çarşamba’nın şansıydı bu. Konuşmasını gerektirmeyecek bir işti işte. Adamla anlaşmışlar, sözleştikleri üzere Çarşamba’yı bırakmaya gelmişti Salı. Sonra da yoluna giecekti, ama lokantaya teslim ettiği Çarşamba, ardına düşmüştü işte. Şimdi kendi kaderini çizme zamanıydı Salı için.

Çarşamba, kaşları çatık, kendi yıkık, dağ gibi bulaşığın ardına girdi, çıkardığı yeleği bir kenara bırakıp, önlüğünü bağladı, bulaşık eldivenlerini giydi. Tabak yığınına baktı düşmanca.

***

Olga’nın kocası Enver’le kaldıkları ev, çok da büyük değildi. Alabildiğine sade döşenmişti. Zaten evi de otel gibi kullanmaktaydılar. Bazen günlerce kapısını açmadıkları olurdu, özellikle Olga uzun eskortluk işleri aldığı zamanlarda. Evin oturma odasının tüm eşyası, bir televizyonluğun üstünde eski, orta büyüklükte bir televizyon, iki koltuk ve bir çekyattan ibaretti. Aslında yakışıklı sayılabilecek yüzü morluklarla Çarşamba pazarın dönmüş haldeki Enver, kendisi için açılmış çekyatta, elinde kumanda, başı sarılı halde yatıyor, keyifsiz keyifsiz televizyon seyrediyordu. Olga, elinde tuttuğu tepside dumanı tüten bir tas çorbayla içeriye girdi. Üzerinde eşofmanları vardı ve saçını toplamıştı ensesinin üstünde. Enver onu görünce yüzünü daha da ekşitti.

“Sen bugün de mi işe çıkmadın?”

Olga, elinde tepsi, Enver’in başında kalakalmıştı. Diyeceğini tartmaya çalıştı bir an.

“Sen dün gece fenalaşınca… Bugün sana bakmak istedim.”

“Bana böyle mi bakacaksın? Para getir! Nasıl döneceğiz?”

Enver, hiddetle tepsiye vurdu. Çorba olduğu gibi Olga’nın üzerine döküldü, tepsi ve tas yere düştü. Sıcak, Olga’yı yakmıştı. Feryat etti.

“Bir şey yok,” dedi Enver, gözü ekranda. “Git soğuk su vur. Parasız gelirsen, gözüme görünme.”

Televizyonda bir baskın haberi vardı. Yakalanan yabancı uyruklu hayat kadınlarını polis arabasına bindirmekteydiler. Enver, tepkisizce kanalı değiştirdi, bir eli apış arasında.

Olga, bir an önce o cehennem örneği ortamdan kaçmak için hızlı hızlı giyinirken, Kasım, anlaşmalı taksilerinden birini çağırmış, sığınak yolundaydı. Şoför, ezberden tüketiyordu kilometreleri. Geçen yıllar boyunca o kadar çok gidip gelmişti ki. Ağzı sıkı, her yönüyle güvenilir insanlardı bu taksiciler. Kasım, zamanında onları çok kollamış, her birine mutlaka unutamayacağı iyilikleri dokunmuştu. Arabada konuşmazlardı mümkün olduğunca. Yine aynı sessizlikte seyahatin kaptanlığını yaparak, sığınağın önüne kadar getirmişti Kasım’ı taksici. O indiğinde, aynı sükûnet ve ciddiyetle arabanın içinde beklemeye başladı.

Kasım, kulübenin karşısına gitti, durdu. Binadaki hasar dışarıdan da görünüyordu; camlar kırılmış, kapı parçalanmış, pencere çerçeveleri zarar görmüştü. Kümes yıkılmış, hayvanlar telef olmuştu. Kasım, hiddetle baktı binaya. Kapıya ilerledi.

İçerideydi şimdi. Odaları gezdi. Ranzalar yıkılmış, yataklar, masa ve sandalyeler sağa sola savrulmuş, parçalanmıştı. Mutfaktaki tezgâh un ufak edilmiş, musluk kırılmıştı. Kasım’ın yüzü kıpkırmızı oldu. Pazar’ın elbezi kalmıştı bir köşede; Kasım onu aldı avucuna. Başını çevirdi, parçalanmış fayansları gördü. Dişlerini öyle sıkmıştı ki, ağzına kan tadı doldu.

***

Elçin Beg ve Candan, kafalarını herşeyden bir günlüğüne uzak tutmaya karar vermiş, birlikte çok güzel bir gün geçirmekteydiler. Neşe içinde yemek yediler, lunaparkta eğlendiler, dönme dolaba, çarpışan arabalara binip, gösteriler seyrettiler. Bir pazar günü kızını gezmeye çıkarmış, kendi de tatilini yaşayan, keyifli bir babaydı o anlarda Elçin Beg. İkindiye doğru müthiş yorgun düşmüşlerdi. Sahilde bir yürüyüş yoluna attılar kendilerini. Elçin Beg, Candan’a kağıt helva ısmarlamıştı. Ondan küçük ısırıklar alarak ilerlerken, üzerinde beş yaşındaki bir kız çocuğunun neşesi vardı Camdan’ın. Gülümsedi.

“Eşkiya, bugün bana çok güzel bir gün yaşattın. Bir de şu helva işinde mızıkçılık etmeseydin, tadından yenmeyecekti!”

“İnan ki ziyadesiyle tokum, Şirinim. Ama istersen seni bir de muhallebiciye götürebilirim.”

“Ben bugün yeme işinde çizgimi aştım bile! Artık sahnem var, hoş görünmeliyim. Sen benim kariyerimle oynuyorsun!” Güldüler. “Yok, yok. Her şey çok güzeldi. İş bulup eve çıkmamı en güzel şekilde kutlamış olduk.”

“E, geriye kaldı üç nalla bir at!”

“Haklısın vallahi, eşkiya. Esas zoru şimdi başlıyor. Babamın karşısına çıkabilmek için bir şeyler başarmalıyım.”

“Başarırsın Şirinim. Bundan en ufak şüphem dahi yok.”

Durdular. Birbirlerinin gözlerine gülümseyerek, muhabbetle baktıar. Candan, kağıt helvasını uzattı Elçin Beg’e. Elçin Beg yine reddetti, her zamanki nezaketiyle. Yollarına devam ettiler. Martılar vardı. Uzaktan geçen vapurlar…

Aynı saatlerde Pazar, sinema salonunda, kalabalık olmayan bir gündüz seansında film izliyordu. Yalnızdı bu defa. Necla, keyifsizdi o gün, evde kalmıştı. Dolayısıyla bebek de onunlaydı. Silah patlamaları ve kavga gürültüleri arasında akıp giden bir macera filmiydi baktığı. Gözlerini kocaman açmış, onları filmden bir an dahi ayırmıyordu. Bir ara üç-dört sıra yanında sarmaş dolaş öpüşmekte olan bir çift dikkatini çekti. Gözü onlara takıldı bir süre. Yutkundu. Utanıp, hemen tekrar perdeye çevirdi başını.

O esnada Olga, bir gece kulübünde çalışan arkadaşlarını ziyaret etmişti. Loş soyunma odasında tıkış tıkış, bir iki saat sonraki işlerine hazırlanıyordu kimi güzel, kimi çirkin, idare eder, kimi genç, kimi geçkin, çoğu dolgun, yarı çıplak kadınlar. Bir köşede ağda yaparken muhabbeti hiç bırakmayan üç kadın, etraflarındaki kalabalığa aldırış etmeksizin, işlerine devam etmekteydiler. Kadınlardan birinin bırakacak kimsesi olmadığından yanında gezdirdiği küçük kız çocuğu, taburelerin arasında sekerek, oynuyordu kendi kendine. Mekan, öyle küçük ve öyle boğucuydu ki o kalabalık için, işini bitiren dışarıya kaçıyor, işleri süren ve sıkışıklıktan birbirlerine mani kadınlar, kahkahalar arasında bazen birbirlerine dalıyordu. Olga, bir aynanın önünde o sıkışıklıkta boyanmaya çalışan orta yaşlı bir konsomatrisin yanında, ayaktaydı.

“Hadi, bizim patron manyak; işe dört saat kala hepimizi bu hücreye tıkıyor,” dedi konsomatris, makyajını sürdürürken. “Senin ne işin var anam bu saatte dışarıda?”

“Enver’i bilmez misin, abla. Elinden gelse günde yirmi beş saat çalıştıracak beni.”

Süslenen kadın, yüzüne hınzır bir gülümseme kondurdu.

“Geçen benzetmişler seninkini? Ah, bir babayiğit yok ki benzetmişken aradan çıkarsın!”

“Öyle deme, abla. İncelikten anlamaz, kabadır. Ama beni sever, korur. Kapımda yatmıştı üç gün. Hediyelerle gelirdi…”

O sırada kadının masasında Necla’nın çoğaltıp dağıttığı, Elçin Beg’in fotokopi fotoğraflarından birini gördü. Uzanıp, resmi kendine çevirdi.

“Aa, artis Azerim! Tanıyor musun onu? Nereden buldun resmini?”

“Yok be. Necla var, eski orospulardan,” dedi konsomatris, resme yan gözle bakarak. “Eski dediysem, hala işi olur, ha. O dağıttıydı geçende. Bir kız varmış bu adamı arayan.”

“Azerime bak! Yaş yetmiş, ama iş bitmemiş! Kızlar peşine düşmüş, hem de ilanla arıyor!”

Kadın, biraz daha dikkatini vererek baktı resme. Ardından makyajına döndü.

“Eh, yakışıklı olmasına yakışıklı adam. Tanıyorsan getir de kurtar bizi şu Necla belasından!”

“Arayan kızla beni bir görüştürsene,” dedi Olga, kendisinin de anlam veremediği bir heyecanla.

Omuz silkti konsomatris eskisi.

“Olur.”

Arkalarından gelen bağırış çağırışa döndüler. İki kadın, saç saça baş başa kavgaya tutuşmuştu. Konsomatris, katıla katıla gülmeye başladı.

***

Cuma, gece yorgun, beşinci sınıf, sade döşenmiş, küçük bir penceresi olan, karanlık otel odasına geldi. Kapıyı kilitledi, sehpanın üstündeki şişeden su içti. Ceketini çıkarıp, yatağının bir kenarına bıraktı. Televizyon kumandasını alıp, yatağın kıyısına oturdu, televizyonu çalıştırıp, kanal aradı; hiçbiri çalışmıyordu. Televizyonu kapadı. Kalktı, kumandayı televizyonun üzerine koydu. Pencereye gitti. Perdeyi açmaya niyetlendi, vazgeçti. Bıkkın bir ifade vardı yüzünde. Lavaboya geçti; çoraplarını çıkardı, gömleğinin kollarını sıyırdı ve aptes aldı. Aynada yüzüne baktı, kırışıklarını saydı. Lavabodan çıktı, ceketini odanın ortasına serdi ve üzerinde namaz kıldı. Namazı bitince, kalktı, usulca yatağa gidip, üzerine sırtüstü uzanır. Ellerini göbeğinde bağladı ve gözlerini yumdu.

O gecenin sabahında stüdyo tipi, lüks döşenmiş evindeki yatağında Tuncay, ürpererek uyandı. Üstü açılmış, üşümüştü. Yorganı üstüne çekmek istedi, gelmedi yorgan. Arkasını döndüğünde, yorgana sımsıkı sarılmış, uyuyan kadını gördü. Öfkelendi. Ayağıyla kadını iterek, yorganı çekti. Kadın, yarı çıplak, yere yuvarlandı. Neye uğradığını şaşırmıştı. Bağırdı:

“Ne yapıyorsun, hayvan!”

“Sabaha seni görmeyeceğim, demedim mi?”

Kadın, sinirle Tuncay’a saldırdı. Tuncay atik davranıp, onu yatağın diğer tarafına fırlattı. Kadın, kafasını yere vurmuştu; ağlamaya başladı. Tuncay irrite olmuştu.

“Zırlama başımda! Giyin ve defol!”

“Ararsın beni yine, ararsın…” diye söylendi hıçkırıklarının arasında kadın. “Göstereceğim ben sana!”

“Hala konuşuyor musun?”

Tuncay, yastığı kadının kafasına atıp, yataktan çıktı; kadının yanından geçti, kıçını kaşıyarak. Banyoya yönelmişti, ama cep telefonu çalınca, döndü. Dağınık eşya ve kıyafetleri savurarak, telefonunu aramaya koyuldu. Kadın odadan çıkmıştı. Dışarıdan sesi geliyordu çemkirmelerinin.

“Hayvan!”

“Sana da.” Telefonu bulup, arayana baktı Tuncay, hemen kulağına götürdü. “Kemal, iki gündür çaldırıyorum seni! Nerdesin? Aramam, kıçımdan ayrılmazsınız, ararım yedi düvel ötedesiniz! Tamam, tamam. Tamam, dedim, dinle beni! Salı günkü konsey toplantısından sonraki gün kendi konseyimizi toplayacağız… Yeri bildireceğim. Çocukları organize et.”

Telefonu kapadı sonra. Gülümseyerek bir an düşündü. Dış kapının çarpılma sesini işitince omuz silkip, gömleğine uzandı.

***