Bir Mühendisin Sinema Eğitimi

Satın alabileceğiniz internet adresleri

http://www.dr.com.tr/Kitap/Bir-Muhendisin-Sinema-Egitimi/Edebiyat/Turk-Gunluk-Ani/urunno=0001703518001

https://www.nobelkitap.com/bir-muhendisin-sinema-egitimi-331084.html

https://www.sozcukitabevi.com/ilker-mutlu

https://www.ravzakitap.com/ilker-mutlu-w103795.html

http://www.halkgonulluleri.net/ilker-mutlu

Gölgeni Ardına Al

BÖLÜM 1

DÖNÜŞ

 

 

Ufuk, nadir rastlanır, bal rengi gözlerini tedirgince duvardaki gemici takvimine çevirdi. Halka, perşembeyi gösteriyordu. Takvimin hemen üzerindeki duvar saati ona çok, çok geç kalmış olduğunun haberini vermekteydi. Annesine götüreceği ilaçlar için nöbetçi eczane aramak durumundaydı artık. Beyaz doktor önlüğünün ceplerine sakladığı yumruklarını sıktı. Pembe çerçeveli gözlüğünün ardındaki ürkmüş, ama daha ziyade bezgin bakışlarını Perşembe’ye çevirdi. Perşembe’nin ellerinde beyaz sağlıkçı eldivenleri, üzerinde siyah bir takım elbise içerisinde beyaz gömlek ve onun üzerine geçirdiği, gevşemiş, siyah kravat vardı. Gözleri kapalı, şezlong tipi, rahat hasta koltuğuna uzanmıştı, kucağında pofuduk bir yastık.

Ufuk, kucağındaki yastığa sarılı pozisyondaki korkunç, ama hiçbir felsefi teorinin açıklayamayacağı çekiciliğe sahip, kırklarında, seyrek saçlı, hafif göbekli adama baktı bu defa şaşkınlıkla. Perşembe’nin gözkapakları büzüştü, yerinde huzursuzca kıpırdandı. Alnı ter içinde kalmıştı. Ufuk, Perşembe’nin yanına yanaştı, titreyen kirpikleriyle, gözlüğünün altından süzdü onu. Nefesini toparladı.

“Sonra?”, diye sordu, yumuşak bir tonda.

Perşembe’nin dudakları aralandı. Dilinin ucuyla köpek dişine dokundu. Yüzündeki sıkıntı yiterken, yastığın üzerinde kenetli elleri de gevşedi.

“Merdivenlerdeyim… Dengesiz, kirli basamaklar. Elimde beş yaşlarında bir çocuk… Basamakların kıyısında kalın, yuvarlak demirden, paslı korkuluk… Duvarın badanası dökük…”

Ufuk, Perşembe’nin yanıbaşındaydı şimdi. Hipnoz altında sayıklayan, kendisinin en az iki katı adamı alt edebilip, edemeyeceğini geçirdi aklından. Hemen arkasındaki büyük tartının çeliğini hissetti sırtında. Ürperdi. Perşembe’nin bir anda kırışan alnına baktı ve başına eğildi.

“Çocuk kim?”

Adamın yüzü seğirdi, parmakları bir anda, yastığın üstünde kenetlendiler yeniden.

“Çocuk benim! Kendi küçüklüğüm… Basamakları çıkmaya başlıyoruz… Onun acelesi yok. Ama benimle geliyor…”

Koltuğa mıhlanmıştı adeta. Suratındaki öfke, yerini meraklı bir ifadeye bırakıyordu.

“Çıkmaya devam et,” dedi Ufuk, gözlüğünü düzelterek.

“İki kat daha çıkıyoruz. Bir kapı… Zile basıyorum… Kapı açılıyor. İçerisi karanlık… Girip, kapıyı kapatıyorum… Elim boş! Kapıyı açıyorum… Kapının önünde kimse yok… Kapatıyorum kapıyı… Kenarda büyük bir masa… Başında beyaz tülbendi, sırtı bana dönük bir kadın, babaannem olmalı, elindeki sahanı masaya koyuyor, mutfağa giriyor…”

Perşembe, dilini dudağında gezdirdi.

“Dumanı üstünde, bol tereyağlı, mis kokan, bir sahan kuymak… Kadın, babaannem… Başımı mutfağa çeviriyorum, kimse yok… Sahana dönüyorum…”

Kaşları çatıldı.

“Neden yemiyorsun?”

Perşembe, Ufuk’u yerinden hoplatacak derecede hiddetlendi, başını iki yana savurdu.

“Karanlık!”

Ufuk, telaşla Perşembe’nin arkasına geçip, onun başını tuttu. Bir gözü hemen yanı başındaki sehpanın üzerinde duran cam vazodaydı. Perşembe’yi uyandırmadan vazoyu kavrayabilmenin hesabını yaptı kafasında hızlıca. Cesaret edemedi.

“Öfken geçene kadar yastığı döv.”

Perşembe, yastığı karnının üstünde yumruklamaya başladı. Tuhaf bir hınç kaplamıştı bedenini. Dişlerini öyle sıkıyordu ki, Ufuk’a parçalanacaklarmış gibi geldi; gıcırtıları yumruk gürültüsünü ve Perşembe’nin iniltilerini bastırıyordu. Az sonra kolları gevşeyip, yastığın üstüne indi Perşembe’nin. Ufuk’un elleri, hala onun başını kavramaktaydı.

“Şimdi rahatla. Rahatla.”

Perşembe, gevşemeye çalıştı. Kendine gelmekte zorlanıyordu. Ufuk, onun etrafından dolanarak masasına gitti.

“Üç dediğimde uyanacaksın. Gevşe… Bir, iki, üç!” dedi ve parmağını şıklattı.

Perşembe’nin vücudu tutulmuştu. Gözkapaklarını zorlukla araladı. Ufuk, ürkek, kollarını göğsünde kavuşturup, masasına dayanmış, ona bakıyordu. Perşembe, sanki odaya yeni girmiş, etrafı tanımak ister gibi, çevresine göz gezdirdi. Pencerenin önündeki jaluzi sımsıkı örtülüydü. Yattığı koltuğun yanıbaşında, bir kenarı kalorifere yaslı, ufak bir sehpa durmaktaydı. Sehpanın üzerinde, az önce Ufuk’un gözünün kesmediği, içinde yapma çiçekler duran cam bir vazo vardı ve onun etrafında da dört el kuklası, az sonra hareketlenecekmişçesine canlı, yatmaktaydılar. Ufuk’un masasının önünde bir konuk sandalyesi ve üzerine birkaç sağlık dergisi yayılmış orta boy bir sehpa duruyordu. Masanın bir kenarında kişisel bilgisayar kuruluydu ve kalanında da düzenli yerleştirilmiş takvim, defterler, kalemlik, reçetelik yayılıydı. Kenarda irice bir saksıda büyümüş, tepesi iple zaten neredeyse ulaştığı tavana tutturulmuş filkulağını ilk bakışta adama benzetti Perşembe. İrkildi. Masanın arkasındaki duvar, diploma ve sertifikalarla doluydu, köşelerinde de Ufuk’un daha genç, gülümseyen çehresi. Kızın korkmuş hatlarından aşağıya inip, yerdeki kırık cep telefonunu görünce bir parça utanç duydu Perşembe. Yattığı koltuğun hemen sağındaki eczanelerdekine benzeyen, çelik tartı aleti, orada dünyaya konuvermiş bir uçan daire kadar garip duruyordu.

Perşembe, ilk hamlede kalkamadı. Öne kaykıldı biraz.

“Her yanım tutulmuş.”

“Rahatlamış olman gerekiyordu…” dedi Ufuk ve bakışlarını ondan kaçırarak saatine baktı, başını pencereye çevirdi. “On dakika içinde bir hastam gelecek.”

Perşembe, doğrulmayı başarmıştı nihayet. Ellerini arkada birleştirerek kemiklerini kütürdetti. Pencerenin kenarındaki kolona dayanıp, vücudunu gererek rahatladı. Jaluzinin ardından dışarının karardığını gördü. Gidip, Ufuk’un kolunu tuttu, saate baktı. Sekize gelmekteydi. Gözlerini kızınınkilere dikti.

“Bu saatte mi?”

Ufuk kolunu aldı ve korkuyla Perşembe’yi süzerek, bir eliyle masasından destek alıp, birkaç adım uzaklaştı.

“Beni öldürecek misin?”

Perşembe, donuk bir ifadeyle ona baktı, duvardaki diplomaya döndü. Oradaki ismi okudu:

“Ufuk Civelek.”

Cebindeki fotoğrafı çıkarıp, arkasına baktı, okudu.

“Ufuk Civelek…” Ufuk’a baktı. “Erkek olman gerekiyordu.”

“Gördüğün gibi, değilim işte.”

Ufuk’un eli masanın kenarından sarkan, kesik telefon kablosuna değdi. Elektrik çarpmış gibi irkilip, kapalı duran kapıya baktı. Yüzündeki korku, öfkeye döndü. Çatık kaşlarını Perşembe’ye çevirdi.

“Ne lüzumu vardı bunların? Öldüreceksen gir, öldür, çek git!”

Perşembe, sehpadaki oyuncak el kuklalarından sevimli bir palyaço başı seçip, eline geçirdi. Kuklayı oynatarak, onun ağzıyla konuştu:

“Kadın ve çocuk öldürmüyoruz.”

Sonra, kuklayı çıkarıp yerine koydu, kapıya yöneldi. Cebinden bir anahtar çıkarıp, deliğe soktu. Son anda bir şey hatırlamış gibi, Ufuk’a döndü birden.

“Tartıya çık.”

“Ne?”

“Tartıya,” dedi Perşembe, başıyla işaret ederek.

Ufuk, bir tartıya, bir Perşembe’ye baktı gözlerini kırpıştırarak. Ardından, yavaşça gidip, tartıya çıktı. Perşembe, yüreğini avucunda hissettiği çıtı pıtı genç kızın önlüğünün kıvrılışını seyretti, o, alete çıkıp, çelik koldaki ağırlığı ayarlarken. Bakımlı parmakları incecikti, teni fazlasıyla beyaz, adeta saydamdı. Perşembe’nin seslenişi Ufuk’u kendine getirdi:

“Kaç?”

“Kaç mı?”

“Kaç kilosun?”

Ufuk, şaşkın, tedirgin, tartının ölçüsüne döndü. Çelik ölçeği ileri geri iterek dengeledi.

“Kırk altı…”

Perşembe, kapıyı açtı. Belindeki silahı kontrol ederek, kemerine yerleştirdi. Ceketini düzeltti. Çıkmadan Ufuk’a döndü.

“Değmezmiş… Vizite borcum olsun. Yine geleceğim. O zamana dek yüzümü unutmanı öneririm,” dedi ve aralıkta yitti.

Ufuk, dizleri zor tutar halde indi tartıdan. Titriyordu, ağladı ağlayacaktı. Pencereye gidip, jalûziyi araladı. Caddede hayat akıyordu. Arabalara ve henüz başlayan yağmura dalmıştı ki dış kapının sesiyle, bir rüyadan uyanır gibi silkindi. Perşembe’nin boşalttığı koltuğa bir pelte gibi bıraktı kendini.

***

Battal, elinde kesme kristalden bir viski bardağı, dalgın, yağmur damlalarının dövdüğü camdan, bahçeyi seyretmekteydi. Bardağının boş olduğunu, dudağına götürünce fark etti. Üzerinde viski şişesi duran masaya gidip, şişeyi açtı, bardağını doldurdu. Kapağı kapatmadan, kardeşi Cemil’e döndü.

“İstemediğine emin misin?”

Cemil, salonun ortasında, ayaktaydı. Abisine ait olmasına rağmen, o köşke her gelişinde kendisini yabancı gibi hissederdi. Bu defa adeta başka bir dünyadan gelmişti. O zevksiz şatafat, avizeler, oymalı mobilyalar, yerdeki en pahalısından halılar, duvarlarda birbirleriyle tema bütünlüğü olmayan, mezatlarda büyük paralar verildiği belli antika tablolar, masa ve gümüşlükte, sehpalarda duran simli, tuhaf biblolar ve tüm bu garip dünyaya insanı ziyadesiyle yabancılaştıran, içinde bir sürü süs balığının dolandığı yüksekçe akvaryum… Cemil, bakışlarını ne yana çevirse kaçamayacağını bildiği bu sirk karmaşasından kurtulamayacaktı. Ateş saçan gözlerini Battal’dan ayırmadan masaya yanaştı.

“Abi, bu adamları tanıyorsun. Bana bir ipucu ver.”

Battal, Cemil’e baktı. Şişeyi kapatıp, gümüşlüğe koydu. O esnada odanın kapısı aralandı ve Battal’ın eşi, Emine Hanım, çekinerek başını uzattı içeriye.

“Ben yatıyorum.”

Battal, tepki vermedi. Cemil, doğrulup, ceketini düzeltti. Kadın, endişeyle onlara baktı.

“İyi geceler.”

“Sana da, yenge,” diyerek yanıtladı Cemil, gülümsemeye çalışarak.

Kadın, sessizce çıktı. Battal, büyük bir koltuğa yerleşip, bacak bacak üstüne attı ve bakışlarını duvarda bir noktada sabitleyerek, içkisini yudumlamaya başladı. Cemil’in yüzüne bir karaltı düşmüştü.

“Unutma, ölümün bunların elinden olacak. O vakit yanında olmayacağım!”

Hiddetle çıktı odadan genç adam. Holde, merdiven korkuluğundan güç alarak bekleyen yengesiyle karşılaştı. Kadın, üzgün gözleriyle baktı ona. Cemil, dönüp, hızlı adımlarla dış kapıya gitti ve kapıyı çarparak çıktı. Battal’ın evlatlığı Oflaz, gıcır gıcır takım elbisesi üzerinde, holün kenarındaki odadan, eli belindeki silahta, heyecanla fırladı. Dış kapıya baktı, kimse yoktu. Diğer yana baktığında, Emine Hanım’la göz göze geldi. Kadın, başı önde, kırgın, basamakları çıkmaya başladı. Oflaz, telaşla, Battal’ın oturduğu salona geçti. İçeriye girer girmez, koltuğundaki Battal’ı görüp, rahatladı. Önünü ilikledi. Battal, kalkıp, elindeki bardağı sehpaya bıraktı, kapıya gitti.

“Salih’e söyle, arabayı çıkarsın,” dedi, Oflaz’a dönmeden.

“Ben de geleyim mi, abi?” diye sordu Oflaz heyecanla.

Battal, yanıt vermedi. Hatta dönmedi bile. Oflaz’ı odanın soğuğuna terk etti.

***

Battal’ın bu soğukluğu sadece Oflaz’a karşı değildi. Kalıplı yapısı ve çukurları bir parça derinde gözleri ile istese dahi içinizi ısıtacağı aklınızdan geçmeyecek bir adamdı. Yüzündeki derin çizgiler, alnını ve ağzının etrafını o derece gölgeliyordu ki sevinçli mi, hüzünlü mü olduğunu anlamanız mümkün değildi. Arabanın arkasına oturduğunda, şoför koltuğundaki Salih’e de aynı kayıtsızlık ve mimik yoksunluğuyla baktı. Salih, sabırla arkadan gelecek talimatı bekledi. Dikiz aynasından Battal’ın belli belirsiz baş hareketini gördü ve arabayı çalıştırdı.

Araç trafikte güçlükle ilerlerken, caddelerdeki tuhaf kıyafetli, küpeli gençlere ve dilenen göçmenlere iğrenerek baktı Battal. Göz çukurları bir ton daha kararmasa, onun bu jestini algılamak için bir se çıkarmasını beklerdiniz. Sol elindeki on taneli, turkuaz tespihini çekerken, başını doğrudan yola çevirdi. Dalgındı. Yine de gideceği sokağa yaklaştıklarını fark etti ve son anda şoförünün omzuna dokunuverdi. Salih, caddeden saptı, girdiği sokakta ilerlerken hemen ilk sağa dönüverdi. Caddenin ışıltısına tezat, alabildiğine karanlıktı girdikleri sokak. İki yandaki ufak tefek dükkanlar çoktan kapanmıştı. Sokağın ortasındaki, loş, kepenkleri henüz indirilmemiş kahvehanenin önünde durdular. Salih’in açtığı kapıdan inip, girmeye fazla da istekli olmadığı her halinden belli olarak, dükkanı süzdü, içeriyi bakışlarıyla taramaya çalıştı Battal. Salih, arabaya yaslanarak beklemeye dururken, Battal, yarı aralık kapıyı itikleyerek, içeriye adımını attı. Aradığı şeyi görememişti, masalar boştu. İlerleyince, dipteki büyük kolonun arkasında, patron masasında demlenen Kasım’ı gördü. Altmışlarında, bir gözü diğerinden kısık, saçları dökülmüş, gençliğinde yakışıklı, yıkıcı bir adam olduğu her halinden belli, görmüş geçirmiş bir adamdı Kasım. Çizgili, eski bir takım elbisenin içine gömlek ve yelek giymişti. Yumurta topuk ayakkabılarının arkalarına basıyordu. Battal’a domates, peynir ve yeşil soğandan oluşan mütevazı sofrasını gösterdi.

“Buyur.”

“Sağ ol…” dedi Battal, küçümserce. “Sadece konuşmaya geldim.”

Kasım, çatalını tabağına bıraktı ve elinin tersiyle bıyıklarını silerek kalktı, Battal’a ardından gelmesini işaret etti. Patron masasının hemen arkasından üst kata çıkan merdivenlere yöneldiler, Kasım önde, Battal arkada.

Merdivenlerin bağlandığı küçük, mütevazı odanın eşyaları, aynı zamanda yatak olarak da kullanıldığı belli bir divan, onun önündeki orta boy bir sehpa, birkaç oturak ve köşede tekerlekli dolap üzerindeki, küçük ekran bir televizyon ile iki düğmesi kırık bir radyo-kasetçalardan ibaretti. Televizyon dolabının yanından başlayan lavabolu, ufak tezgahın üzerinde bir üçlü ocak, iki tencere, birkaç tabak ve bardak ile bir cezve ve fincan takımı diziliydi. Tezgahın kenarında, duvara çakılı bir çiviye hem havlu, hem elbezi olarak kullanılan bir bez asılmıştı. Battal, sedire oturup, sıkkınca tespih çekmeye girişirken, Kasım, tezgâhtaki ocakta alışkın, kahve yapmaya koyuldu.

“Ne yapıyorsun, Kasım? Bir şey almayacağım dedim ya!” dedi Battal sinirle.

“Ziyaretime gelen herkes kahvemi içer,” diyerek cevapladı onu Kasım, istifini bozmadan.

Battal, sedirde kayıp, pencereye yanaştı, dışarıdaki arabasına baktı. Doğruldu, tezgahta kahveyle uğraşan Kasım’ı süzdü ifadesizce. Tespihini sehpaya bıraktı.

“Polis seninkileri arıyor.”

“Herkes işini yapar. Polis de polisliğini yapacak,” dedi Kasım, sakince fincanları doldururken. Kahveleri sehpaya bırakıp, altına tabure çekti “Hem sana ne benimkilerden?”

Battal, kahvesinden bir yudum aldı, yüzü buruşuverdi. Fincanı tabağa koyup, itti.

“Acı mı geldi?”

Kasım’ın sorusunu cevapsız bıraktı Battal. Kendi kahvesini bitirince kalkıp, fincanları tezgaha götürdü Kasım, onları sudan geçirdi. Çividen aldığı beze elini kurularken, ağırdan hareketlenen Battal’ı fark edip, döndü. Onun ardı sıra merdivenlere yöneldi. Aşağıya indiğinde, Battal çoktan kapıya varşmıştı. Bir elini kapının koluna atmışken, durdu Battal. Kasım, ona doğru ilerledi.

“Hep bir bahaneyle geliyorsun Battal. Ama asıl diyeceğini demeden de gidiyorsun. Bu defa söyle, sen de kurtul, ben de.”

Battal, kapının kolunu bıraktı, döndü. Cebinden bir fotoğraf çıkarıp, Kasım’a uzattı. Kasım, üstüne ve arkasına baktı resmin. Sonra para çıkarmaya yeltenen Battal’ı, yüzüne dahi bakmadan durdurdu.

“Bitince.”

Battal’ın eli, pantolonunun cebinde kalmış, Kasım ise, bir yandan ondan aldığı fotoğrafı inceleyerek, çoktan masasına varmıştı. Sofrasına otururken düşünceliydi, Battal’ın çıkışını işitmedi bile. Çekmecesinden bir zarf alıp, fotoğrafı içine koydu ve zarfın üzerine “PERŞEMBE” yazdı.

***

(Devam edecek…)

SAMSUN’DA İKİ GÜZEL DENEYİM

Haftalık yazılar yazdığım, Samsun Haber Gazetesi’ndeki HAYAT DAMARI köşem için konu ararken, yaklaşık on yıldır tanışmakta olduğum güzel insan Gönül Moroğlu (Moroğlu Film’in sahibi) aradı ve bir belgesel çekimi için Samsun’a geleceklerini söyledi. Mili Eğitim Bakanlığı tarafından Sonsuz Kare Firmasına sipariş edilmiş, “Çizgi Ötesi Öğretmenlerimiz” başlıklı bir belgesel (Yönetmen Nuh Şen, görüntü yönetmeni İlyas Yavuz) için geleceklerdi. Bu yapımda koordinatör olarak görev alıyordu Gönül Abla ve Türkiye’nin farklı ilerinden seçilen on ayrı öğretmen hikaye edilecekti.

 

Samsun’da konu edindikleri, Dilek Livaneli adında, Çarşamba’nın Kumköy köyündeki ilkokulda görev yapan, genç bir ilkokul öğretmeni hanımdı.  Başarılarıyla, Varkey Gems Vakfı Küresel Öğretmen Ödülü Komitesince dünyanın en başarılı 50 öğretmeninden biri seçilmesi, bir anda ünlenmesini sağlamış ve yurt içinden de ödüller kazanarak, edindiği prestiji okulu yararına kullanmıştı.

Çekimin başına yetişemedim. Ben Kumköy’e ulaştığımda, ekip çoktan çekimlere başlamıştı. Yine de okulun pırıl pırıl çocuklarıyla, aydınlık kafalı öğretmeniyl ve çalışkan film ekibiyle birlikte çok güzel bir gün geçirdik okulda. Dilek Livaneli, o köyde geçirdiği yıllar süresince sadece okulunu değil, köydeki yaşamı da dönüştürmüş, işini çok seven bir hanım. Samsun Çarşamba Kumköy İlkokulu, kent merkezindeki türdeşleriyle yarışabilecek modernlikte düzenlenmiş, temiz, bakımlı bir okul. Çocuklara ait bir yemekhanesi, bir anaokulu binası, oyun parkı ve spor aletleri bile var. Yine köyün kadınlarının evlerine maddi katkıda bulunabilecekleri bir ayakkabı atölyesi de kurulmuş okulun içerisine. Bunlarla da yetinmiyor Dilek Hoca. Daha nice nice hayalleri var okulu için.

Gönül Abla, ben eve dönerken bir sürpriz daha yaptı. Ozan Arif (evet, ülkücü şair!) onun eski bir aile dostuydu ve sonraki günün akşamı, onu ziyarete gidecekti. Benden kendisine eşlik etmek isteyip istemeyeceğimi sordu. Köşemde sık sık Samsunlu sanatçıları tanıtıyordum ve bu da iyi bir fırsat olacaktı benim için. lakin, Ozan, benimle, hani yurtseverlik bir kenara, siyasi görüşleri taban tabana zıt biriydi. Ürktüm açıkçası. Ama neticede merakım ağır bastı ve Ozan Arif’i ziyarete gittik, film ekibi Samsun’dan ayrılmadan önce.  Ne yalan söyleyeyim, tarzı, ağır söylemleri bir yana, müzisyenliğinin yanında Türkçeyi gerçekten iyi kullanan bir şair, Ozan Arif. Çocukluğunu ve ilk gençlik yıllarını Samsun’da yaşamış olması, yani Samsun’da yetişmesi ve halen uzun yıllardır Samsun, Atakum’da oturması nedeniyle Alucralı değil, artık Samsunlu saydığım ozanla tanışmak fırsatı da kaçmazdı. Sanatçı son birkaç yıldır kanser illetiyle boğuşmakta. Bu nedenle de otuz beş kilo kadar yitirdiğini söylüyor. Türkiye siyasetinden yana çok dertli, ama bir büyük derdi de telif sorunları. İnternette kendi adı kullanılarak açılan sitelerden, kendi şarkılarının sahibi olamamaktan dertli. Güler yüzlü ve misafirperver.

 

ORDU KİTAP FUARI

Geçtiğimiz hafta sonu da Ordu Kitap Fuarı’na katıldım. Eşim SEvgi, fuar boyunca bana çok yardımcı oldu. Beni şaşırtan, bu defa özellikle çok genç okuyucuların kitaba ilgi göstermesi oldu.

 

Elbette müşteriler arasında bazı abiler…

… ve  genç çiftler de vardı.

Fuarda tanıştığım Rizeli şair dost, Ömer Yazıcı’ya (Üç Dünya Aşk şiir kitabının yazarı -Kumran Yayınları-) kitabım BİR MÜHENDİSİN SİNEMA EĞİTİMİ’ni imzalıyorum.

Yine Ömer’le birlikte Kumran’ın yazarlarından olan Yasemin Balcı (Demir Yastık) ile de tanıştım ve ona da kitap imzaladım.

Başka bir yazar arkadaş, Erdal KARA.

…Ve Fuar’ın en cesur yazarı, Erdinç YILMAZ! Tek parmağıyla dev bir roman yazan inanılmaz delikanlı…

YILMAZ GÜNEY ANISINA…

Bugün Yılmaz Güney’in 33. ölüm yıldönümü. Şimdi benim gibi ’72 doğumlu olanlar ve daha da gençlerin böyle bir yazının başına ‘ANISINA’ eklemesi ne derecede doğru, bilemiyorum. Neticede Yılmaz Güney’i ve sinemasını layıkıyla yaşayamadık biz. Onun döneminde yoktuk ya da küçük birer çocuktuk henüz. Neredeyse her sene festivallerden ödüllerle döndüğünü okuyamadık o günkü gazetelerden. Yeni filmini heyecanla bekleyemedik ve sinema perdesinde izleyemedik o yapıtların çoğunu, hatta bazılarımız, hiçbirini. Ama neticede sonrasını yaşayan insanlar için de “anı” oluşturabiliyor bazı insanlar.

Ben, Yılmaz Güney’in sinemasını çok seviyorum. Bazı kişilerle tanışıyorum, ona çok tersler. Bu karşıtlık, hatta düşmanlık, onun ideolojisinden, siyasi kişiliğinden ve etnik kimliğinden kaynaklanıyor genelde. Ama ben söylüyorum, bunların dışında sanatçı bir yanı da var Güney’in, sinema tutkusu, yazma, üretme tutkusu var. Filmlerini izlerken, hatta en kötüsünden bir Çirkin Kral dönemi polisiyesi dahi izlerken, ondaki sinema tutkusunun size geçmesine mani olamıyorsunuz. Ben her iki siyasi görüşten de, hatta merkezden insanlardan da o filmlere dair çok güzel hatıralar, övgüler dinledim.

yılmaz güney ile ilgili görsel sonucu

BİR MÜHENDİSİN SİNEMA EĞİTİMİ (Gece Kitaplığı Yayınları) adlı kitabımda, başka pek çok sinema sanatçısına duyduğum bağlılık gibi, ona olan eğilimimi de uzun uzun anlatıyorum. Bu yazı vesilesiyle de kısaca burada da anlatmak istiyorum.

Babam ve annem, Sürü’ye gitmişler yıllar önce. İkisi de o filmi müthiş bir anı gibi anlatırdı. Umut’u anlatırdı babam ve sanırım Baba’yı, daha eskilerden Seyyit Han’ı anlatırdı. Bir masal, bir efsane gibi dinlerdim. Çünkü liseye kadar gerçekten de öyle bir adamın varlığına delil bir ize rastlamamıştım babamın anlattığı filmler haricinde. Biz küçükken, hani 70ler boyunca Türkiye’deydi elbette. Ama biz kendimizi fark etmeye başladığımız yaşlarda o artık mahpushanelerin gediklisi olmuştu. Hakkında konuşulmuyordu, gazetelerde adı geçmiyordu, sokaklarda fotoğrafları satılmıyordu, kitaplarını bulamazdınız.

Alamancılar döndüler yurda ardından. Video diye bir şey gelmişti ki, bizim eve hiç girmedi. Ancak yıllar sonra kendi evime alacaktım ilk video oynatıcımı. Kısa sürede onun yerini vcd oynatıcı, peşine DVD oynatıcı ve şimdi de blueRay oynatıcı alacaktı. Ortaokul son sınıfta olmalıyım, 85 ya da 86 yılı. O insanlar yanlarında Minareci Videola vb etiketli video kasetler getirdiler kocaman kocaman. Kemal Sunal, Cüneyt Arkın filmleriydi çoğu.

yılmaz güney ile ilgili görsel sonucu

İlk Yılmaz Güney’imi onlar sayesinde izlemiştim. Bir komşumuzun evinde. Aysel Abla’nın gösterdiği kasetin etiketini okuyunca gözlerim faltaşı gibi açılmıştı. Yıllar boyu babamdan dinlediğim Baba filmi, nihayet karşımdaydı işte! Yılmaz Güney diye bir adamın var olup olmadığının ispatı olacaktı bana o film. Çok tuhaf gelmişti bana ilk başta. Bildiğimiz yakışıklı, Yunan heykeli güzelliğinde adamlara benzemiyordu bu oyuncu. Ama naif konusuna ve kaba çizilmiş karakterlerine rağmen, ilk anda içime işleyivermişti Baba. Bana anlatılan o sahneler karşımdaydı işte: Belgesel tadında takip ettiğiniz yaşantısı içinde bir kalantorun hizmetinde çalışan, ailesini fakirlikten çıkarmanın tek yolu olarak Almanya’ya işçi olarak gitmeyi gören Cemal’i yer sofrasında önce oğluyla ve kızıyla mandolin ve bebek için, çok geçmeden de yanında çalıştığı Refik Kemal Bey’in köşkünde onun oğlunun yerine hapse girmek için yaptığı iki pazarlık, Alman doktorun diş kontrolü sahnesi ve Cemal’in eksik dişi nedeniyle gönderilecekler listesine girememesi, ardından gelen meyhane sekansı ve Cemal’in meyhanedeki arkadaşlarına bıçak çekip onları sıraya dizmesi, Cemal’in evlatlarının babalarını Almanya’da sanıp, Refik Kemal’in (muhteşem Yıldırım Önal!) gönderdiği güzel kıyafetler içinde, yine ondan gelen oyuncaklarla her şeyden habersiz, kısa bir süre için çocukluklarını yaşamaları, Cemal’in hapishane çıkışı kızını bir genelevde bulduğu sahne ve elbette sondaki, Kuzey Vargın’ı vurup intikam aldığı, Çirkin Kral dönemi seyircisini muhtemelen galeyana getirip koltuk kırdırtan sahne… Karşımdaydılar.

yılmaz güney baba ile ilgili görsel sonucu

Baba’yı izlememin üzerine bu adamı daha detaylı tanımaya giriştiğimde (ki ‘80lerin ikinci yarısıydı o dönem), gerçekten de piyasada o yönde bir kaynak bulunmadığını gördüm. İmdadıma yetişen sadece Alamancılar’ın getirdikleri filmler oldu. Onları da ancak onlarda, müsait olduklarında izleyebiliyorduk. O da binbir güçlükle, çünkü mümkün olduğunca gizli yapmaya çalışıyorduk bu işi. Alamancılara yalvara yakıla, onlarla takaslar yapma yoluna giderek, bu filmleri toplamaya başladım. Bana her zaman denilen şuydu: “Bu adamın filmleri yakıldı. Var olan az sayıda kopya da dağınık halde, ulaşmak mümkün değil.” Ben bunun aksine inandım ve bütün filmlerinin bulunacağına inandım. Vcd, DVD ve nihayet divxler sayesinde (ve tabi ki Almancıların, korsancıların, Topkapı gümrüğünün, video dükkanlarının tezgah altlarının, renkli televizyon ile hayatımıza giriveren özel kanalların gösterimlerinin ve en çok da canım arkadaşım, sinema yazarı ve tarihçisi Alican Sekmeç’in sayesinde) bu filmlerin yaklaşık doksan kadarını topladım ya da en azından gördüm.

47 gibi, erken denebilecek bir yaşta aramızdan ayrıldı Yılmaz Güney. Yüzlerce güzel film taslağını da, belki yazacağı daha bir sürü romanı, şiiri de kafasının içinde götürdü. Bir daha öyle bir dönem yaşar mı Türkiye, bilmem. Ama sanat eseri kıymetlidir. Ait olduğu ülkenin de hazinesidir. Bu filmleri depolarda korumasız bırakarak, yangınlara kurban verdik. Kimini kendimiz yok ettik acımadan. Bugün Güney’inkiler bir yana, sinemamızın öyle nadide eserleri kayıp konumda ki şaşarsınız.

İşte bu yüzden “ANISINA” diyebiliriz artık. Kendi değil, ama filmleri, kitapları yaşadı bizimle. Kanun kaçağı, Kürt, Marksist, bunlar onunla yitip giden şeyler. Filmlerine bakın siz. İnsanını nasıl özenerek, ciddiyetle, en güzel ve en doğru haliyle anlatmış. Ve hala kimi sinemacılara ilhan olmaya devam ediyor bu adam. Bulutların üzerinden zihninde tortuları kalan filmlerini çekiyor…

EDREMİT KİTAP FUARI

Geçtiğimiz hafta sonu Edremit Kitap Fuarı’nda kitabım BİR MÜHENDİSİN SİNEMA EĞİTİMİ’ni imzaladım. Yayınevim GECE KİTAPLIĞI’nın başka yazarları da aynı eylem için oradaydılar (Mesut KELEŞ, Cengiz YILDIRIM, Devrim UZUNER, Nizamettin Sırrı KAZANCI)

ŞOFÖR NEBAHAT geçti az önce toz duman…

 

Sezer Sezin, Turan Seyfioğlu çalışmam için konuştuğum sanatçıların ilkiydi. Sinema yazarı arkadaşım Alican Sekmeç sayesinde telefonuna ulaşıp, randevulaştık. 2007 Şubatı olmalı. Sanatçı, randevu talebimizi sevinçle kabul etti. Ertesi gün, Alican’ın yazıp elime tutuşturduğu adres avucumda, heyecan içinde Sezin’in Nişantaşı’nda oturduğu binaya vardığımda henüz randevu saatine kırk dakika vardı. Yeter ki geç kalmayayım diye fazlaca erken hareket etmiştim. Yukarı çıkmakla çıkmamak arasında gidip geldim bir süre, ama son dakikaya kadar beklemeye karar verdim.

Nihayet daireye çıktığımda görevli bayan karşıladı, içeriye buyur edip, orta büyüklükte bir odaya aldı beni. Evin bütünü gibi o oda da zevkle döşenmişti. Antika eşyaların üzerinde, duvarda Sezin’in gençlik fotoğrafları, filmlerinden kareler asılıydı. Bir de Sezer Sezin’in kendi yazdığı bir şiir çerçevelenmişti. Güzel de bir şiirdi. Sezin çok bekletmedi beni. Ayağa kalkıp elini sıktım. Güzel yaşlanmıştı doğrusu. Ağır İstanbul hanımefendisi edası, filmlerindeki erkeksi kadına pek benzemiyordu. Son derece düzgün bir Türkçeyle, kelimelerini seçerek konuşuyordu. Oturmak için önce onu bekledim. Ortamızda son derece şık bir sehpa bulunmaktaydı. Kenarına ses kayıt cihazımı koydum. Sony marka basit bir kasetli ses kaydediciydi. Sonradan deşifre esnasında beni deli edecekti. Görevli kadın az sonra elinde bir tepsiyle geldi. Tepsiye her birinden ikişer adet olmak üzere, kahve, likör ve çikolata, yanında da su konmuştu. Kadın onları dikkatle sehpaya yerleştirdi ve ayrıldı.

Sezer Sezin yıllardır bir köşede unutulup kalmış olmaktan sıkılmış olmalıydı. Bence Türk Sineması’nın Aliye Rona ile birlikte gelmiş geçmiş en iyi kadın yüzlerindendir Sezin. Ancak sinemayı Turist Zehra (Kayhan Arıkan) ile bıraktığı 1967 yılından bu yana ortalarda değildi. Bu ropörtaj vesilesiyle adının yeniden bir yerde geçecek olması ihtimali onu çok mutlu etmişti. Heyecanı konuya odaklanmasını zorlaştırıyordu. Ropörtaj yaptığım, unutulduklarını düşünen emektar Yeşilçam sanatçılarının hepsinde aynı özelliği gördüm; konu ister istemez dönüp dolanıp kendilerine geliyordu. Gerçi Sezin sadece iki filmde birlikte oynamıştı Seyfioğlu ile. Biri Kaçak (Şadan Kamil, 1954), diğeri de Meyhanecinin Kızı (Akad, 1958) idi. Seyfioğlu’nun kariyeri açısından dönüm noktası filmlerdendi bunlar. Benim istediğim de bu filmler ve çekimlerde Seyfioğlu ile yaşadıklarıyla ilgili anılarını kaydetmekti. Oysa Sezin kendi sinema serüvenine dönüp duruyordu. Kesmedim elbette, çünkü o bahislerdeki hikâyelerin her biri başka başka yazılara kaynaklık edecek kıymetteydiler.

Turan Seyfioğlu ile KAÇAK’ta.

Sezer Sezin, 1944’ten 1967’ye kadar Yeşilçam’ın serüveninin tam ortasındaydı. Lütfi Akad’ın yönetmenliğe başlamasına vesile olmuş, onun ilk filmi Vurun Kahpeye’nin (1949) başrolünde oynamıştı. Gerçek adının Mensure Sezer olduğunu da o akşam kendisinden öğrendim. En iyi arkadaşları erkek oyuncular olmuştu, özellikle Ayhan Işık’ı özlemle anıyordu ki Işık da Sezin’in en muhteşem oyununu verdiği Orhan Kemal uyarlaması Üç Tekerlekli Bisiklet’te (Lütfi Akad & Memduh Ün, 1962) karşılıklı oynadığı jöndü. Seyfioğlu’na değindiği kısa anlarda onun maceraperest yanından bahsetti. Onu bitiren, alkole düşmesine ve genç yaşta hayatını yitirmesine neden olan Dürnev Tunaseli ilişkisini anlattı ve Seyfioğlu’yu ölümüne götüren süreci hızlandıran vakanın Meyhanecinin Kızı’nın çekimleri esnasında, kış soğuğunda, hem de hasta iken, bir sahnede defalarca denize atlamak zorunda kalması olduğunu söyledi.

O güzel akşamı sonlandırıp kalktığımızda 60 dakikalık iki kaseti doldurmuştuk. Deşifreyi kolaylaştırmak için aldığım notlar da arkalı önlü iki A4 kâğıdını kaplamıştı. Teşekkür edip ayrıldım. Beni nezaketle kapıya kadar geçirdi Sezer Sezin. Şoför Nebahat’in (Metin Erksan, 1960) gözlerine son bakışımdı.

Ve işte dün itibariyle yitti Şoför Nebahat, tozu dumana katarak…

  

BU OSCAR NE MENEM BİR ŞEYDİR ya da FESTİVAL KÜLTÜRÜ

Sinema üzerine yazmaya karar verdiğim dönemlerde, biraz da takip ettiğim sinema yazarlarının yazılarının yönlendirmesiyle, festival filmlerini öncelikle görmeye önem verir hale gelmiştim. Oscarlı, Altın Palmiyeli, Ayılı, Leoparlı filmlerin çılgın arayıcısı haline gelmiştim ve bunlardan bulabildiklerimin tamamını izlemeyi hedefliyordum.

Festival kültürünün (istisnalar kaideyi bozmaz düsturuyla elbet) aslında tümüyle reklama, propagandaya yönelik bir yapısı olduğunu kavramam yıllarımı aldı. Gerçekten de bu çok tuhaf bir şeydi. Dünya üzerinde senede yüz binlerce film çekiliyor olmalıydı, ama bir film (genelde Hollywood menşeli) çıkıyor ve (sözde) farklı bir sürü festivalden aynı ödülleri ve övgüleri topluyordu. Bu dalga bizim sahillerimize de vuruyor ve bizim sinema yazarlarımız da listelerinin en başına hep bu filmleri yerleştiriyorlardı.

Ben kimim ki bu döngüye çomak sokayım ki falan derken, ama bir yandan da burada bir yanlışlık var diye kafamdan geçirirken elime Giovanni Scognamillo’nun yazdığı Amerikan Sineması ve yine bir derleme olan Oscar Filmleri kitapları geçti yaklaşık 19-20 sene önce. Kitap Oscar tarihini, önemli olayları özetliyor ve yıl yıl katılan, ödül alan, almayan filmlerin dökümünü yapıyordu. Ne çok filmin ödül verilmeyerek harcandığını ve ne kadar berbat filmin de bazen birden fazla Oscarla taçlandırıldığını görüyordunuz. Ve bir endüstriydi Hollywood, Oscar’da o endüstrinin bir ürünüydü!

Buna benzer kitaplar diğer festivaller için de hazırlanmalı. Çünkü benzer döngüler, numaralar diğer o majör festivallerde de dönmekte. Hani, gerçekten, bu benim fikrim ama mesela bir Mavi En Sıcak Renktir’in coşkuyla ödüllendirildiği sene, bu sıkıcı, seyri keyifsiz, gereksiz uzunlukta ve sunduğu tek şey itici bir erotizm olan, karakterleri havada kalan filmden çok daha iyi bir film daha yok muydu acaba adaylar arasında?

Bir de şu yıllardır oyunculuk yaptığı halde hala en iyi oyucu ödülleriyle onurlandırılan yıldızlar takılıyor kafama. Adam artık otomatik oynuyor zaten, makineleşmiş, oynamıyor ki, profesyonelce işini yapıyor ve siz asıl oyunu amatör ruhla, ama aslında o yıldızdan kat kat daha iyi sergilemiş olan diğer oyuncuyu ödüllendirmiyorsunuz. Neden? Marka değeri mi yok?

İyi bir macera filmi olduğu ve ustaca çekildiği su götürmez, ama neticede bir devam filmi olan Mad Max: Fury Road’u yılın en iyi film ilan etmek de neyin nesi? Daha önce seriyi başlatan ve kıt olanaklarla en az bunun kadarını yapan Mel Gibson’lı filmler bundan kötü müydü? İlk Mad Max’teki ruh bunda var mı?

       

Bizim filmlerimizin Oscar’a katılma sevdasına düşmelerinin sebebi de yine pazarlama mevhumu. Orada ödül almak kesinlikle bir filmin gişesi için garanti. Hatta ödüle de gerek yok, katılman yeterli. Ancak bu filmlerin genelde Anadolu’yu, halkını, onların davranış şekillerini tanımayan taze yönetmenlerce yazılıp çekilmiş olması, bunları dakika dakika kokutmakta, korkunçlaştırmaktadır.

Türkiye’deki festivallerde de durum aynı. Yani, nadir seneleri saymazsak genelde tüm festivallerde aynı filmler aynı ödülleri alıyorlar. Aslında bunun da bir dökümü, karşılaştırması yapılmalı, ama neticede amaç yukarıda dediğimle aynı; reklam, reklam,reklam…

FİKRET HAKAN’a veda…

fikret hakan ile ilgili görsel sonucu

Kadıköy’de buluştuk Alican Sekmeç’le. Fikret Hakan’a gidecektik.

Fikret Hakan, bir apartmanın bodrum katında, küçük bir dairede yalnız oturuyordu. Evin çalışma odasının dış kapısı, minik, güzel bir bahçeye açılmaktaydı. O evde kendi Türk Sinema Tarihi’ni yazıyordu. Çok iyi oyuncudur Fikret Hakan. Sinema tarihimizin mihenk taşı pek çok filminde rol almıştır. Beyaz Mendil’deki (Akad, 1955) Hasan, Üç Arkadaş’taki (Ün, 1958) Murat, Yılanların Öcü’ndeki (Erksan, 1962) Kara Bayram, Karanlıkta Uyananlar’daki (Göreç, 1964) Turgut, Bitmeyen Yol’daki (Sağıroğlu, 1965) Ahmet, Vurguncular’daki (Güney, 1971) Kont, Cemo’daki (Yılmaz, 1972) Memo, Demiryol’daki (Özkan, 1979) Hasan, Bir Günün Hikâyesi’ndeki (Çetin, 1980) Mustafa, Küçük Ağa’daki (tv dizisi, Çakmaklı, 1983) Çolak Salih onun oyunuyla nefes alır, hayat bulur, bize geçer. Alican son yıllarda Türk Sineması üzerine yapılan çoğu kitaba görsel malzeme sağladığı gibi, onun kitabına da yardımcı olmuştu. Bu da bir etken olmalıydı, ama neticede Fikret Hakan bizi çok sıcak karşıladı. Kendi elleriyle kahve yaptı hepimize ve ikramda bulundu. Yaşına göre (70 yaşındaydı görüştüğümüzde) hala oldukça yakışıklıydı ve zihni su gibi berraktı. Sinemamızı iyi incelemişti ve şaşırtıcı detaylara hakimdi. Onu yakalamışken, o dönemde özellikle hastası olduğum ve birlikte iki filmde oynadığı Yılmaz Güney hakkında konuşturmak istedim Fikret Hakan’ı. Beklemediğim tarzda soğuk yaklaştı konuya. Güney’in oyuncu yanını kıyasıya eleştirdi. “İyi yönetmendi” dedi sadece olumlu olarak. Hâlbuki daha birkaç yıl önce Güney’in tartışıldığı bir televizyon programında sert çıkışlar yapmış, yönetmeni sahiplenmişti. Bir parça ego hissetmiştim Fikret Hakan’da. Ama sanatçı dediğinin de egosu olacak ki yaratabilsin, değil mi? Hem, Fikret Hakan’ın oyuncu olarak sinemamızdaki yerini şimdi hangimiz inkâr edebiliriz?

fikret hakan ile ilgili görsel sonucu

Ben o yönünü çok bilmiyordum, muhtemelen okumalarımda da gözümden kaçan bir detaydı, ama görüşme esnasında Fikret Hakan’ın 70ler başında senaryo yazdığını ve birkaç filminin yönetmenliğini de yaptığını öğrendim. Bunlar genelde klasik Yeşilçam kalıplarını izleyen, Sürgünden Geliyorum (1971), En Büyük Patron (1975) gibi melodram, macera filmleriydiler. Bir de tiyatrocu yanı vardı. Evet, köken olarak tiyatrocuydu oyuncu. Yazıya olan merakı başlangıçta liseyi terk edip bir gazeteye girmesine neden olmuştu. Ama kısa sürede asıl ilgi alanı açığa çıkmış ve Ses Tiyatrosu’nda oyunculuğa başlamıştı. Sanırım 90larda Kazancakis’in Zorba’sını oynadı tiyatroda Fikret Hakan, ya da gerçek adıyla Bumin Gaffar Çitanak. O yıllarda bu habere bir gazete ekinde rastladığımı ve bir şekilde o oyunu görmek için yanıp tutuştuğumu iyi hatırlıyorum. Romanı daha önce okumuş ve sevmiştim. Filmini de (Zorba, the Greek, Mihalis Kokoyannis, 1964) izlemiş ve aynı Fikret Hakan gibi, rolü yaşayan oyunculardan gördüğüm Anthony Quinn’in yorumuyla, romanı okuduğumda gözümün önüne gelen Zorba’yı karşımda bulmuştum. Şimdi bir de Fikret Hakan’ın Zorba’sını görmemek olmazdı! Ama olmadı işte… (BİR MÜHENDİSİN SİNEMA EĞİTİMİ adlı kitabımdan)

fikret hakan ile ilgili görsel sonucu

Olmayacak da. Ustalardan biri daha yitti dün. Çolak Salih Fikret Hakan da gitti dün. O jenerasyondan Cüneyt Arkın, İzzet Günay, Ediz Hun kaldı. Belki birkaç da saymayı unuttuklarım… Ne yaprak dökümüydü bu böyle? Kemal Sunal bir kapı açtı, o gün bu gündür kapanmadı o kapı.

Güzel insanlar o güzel atlara binip, gidiyorlar bir bir…

PRAG’LI ÖĞRENCİ

Yapıldığında hiçbir sanat eserinin 100 yıl sonra hatırlanacağı, adının anılacağı tahmin edilemez sanırım. Kalıcılıkları pek çok faktöre bağlıdır. Çığır açmış, bir şeyi ilk defa yapmışlardır. Görülmemiş başarılardır çoğu. Sadece kendilerini değil, yaratıcılarını da ölümsüz kılarlar. Hele on binlerce örneği olan sinema filmleri için kalıcı olma niteliği kolay yakalanabilecek bir şey olmasa gerek.

Filmimiz, Prag’lı Öğrenci (Der Student von Prag, Stellan RYE & Paul WEGENER, 1913) de kalıcılığını çoğu film tarihçisi tarafından “ilk korku filmi” sayılmasına (daha önce yapılmış Frankenstein (Thomas A. EDISON, 1910) gibi az sayıda örneğe rağmen), Hanns Heinz EWERS tarafından, Edgar Allan POE gibi korku yazarlarının eserlerinden faydalanılarak senaryolaştırılmış olmasına, Paul WEGENER gibi dışavurumculuğun en özgün oyuncularından birini başrole taşımasına, Faust efsanesine getirdiği farklı yoruma, üzerine müzik yapılan ilk film olmasına, ama en çok da uzun yıllar büyük kısmının (yarısından fazlası) kayıp bilinmesine borçludur. Ancak bu yıl (2013) Almanya’daki Münih Film Müzesi tarafından onarımı tamamlanarak ilk haline en yakın versiyon elde edilmiştir. Josef Weiss’ın orijinal müziği de filme döşenmiştir.  Yapıt, ayrıca tarihteki ilk bağımsız sinema eseri olarak bilinir. Eser, dışavurumcu Alman sinemasının temel özelliklerini yansıtan ilk filmlerdendir.

Paul WEGENER

Birinci Dünya Savaşı sonrası oluşan yeni devletlerle milliyetçilik güçlenir ve yıkımdan çıkmış milletlerin kararsızlığı ve korkaklığı faşizmin güçlenmesine yol açar. Bu ortamda resmi ideolojiyle sanat çatışır. Böylece ülkelere özgü yeni akımlar doğmaya başlar. İşte Almanya’da da dışavurumcu sinema doğar ve sinema tarihinin en önemli akımlarından olur ve özellikle de Doktor Caligari’nin Muayenehanesi ( Das Cabinet des Dr. Caligari, Robert WIENE, 1920) sayesinde sinemaya Kaligaricilik (dekorun öne çıkması) terimini kazandırır. Dışavurumcu filmler, fantastik içerikli, genelde psikolojik huzursuzluğu anlatan yapıtlardır.

1913 yapımı filmimiz, işte bu akımın ilk örneğidir. Film, aynadaki yansısını (ruhunu) şeytana satıp, karşılığında sevdiği zengin kadına ulaşarak yükselmeyi arzulayan bir öğrencinin öyküsünü anlatır.

…filmin ben 56 dakikalık Alpha Video kurgusunu izleme fırsatı buldum. Bu sene restore edilen yaklaşık yarım saat daha uzun bir versiyon, orjinale en yakın hali görünüyor olsa da, bu versiyon da film hakkında hayli fikir vermektedir.

Danimarkalı yönetmen Stellan RYE (1880-1915), Alman ordusunda çarpışmış ve genç yaşta, Fransa’da tutsak olarak ölmüştür. Danimarka Ordusunda bir subayken tiyatroyla ilgilenir ve 1906’dan itibaren Kopenhag’daki Dagmar Tiyatrosu’nda yazarlık yapmaya başlar, 1910’da artık onları yönetmektedir. Sinema için yazdığı ilk senaryo, Mavi Kan (Det Blaa Blod, 1912) adlı Danimarka filmidir. Rye, aynı yıllarda homoseksüellik nedeniyle ordudan atılır ve beş parasız kalır.

Stellan RYE

Mavi Kan başarı kazanınca, Alman romancı Hanns Heinz EWERS, onu yeni senaryosu Prag’lı Öğrenci için yönetmen olarak ister. Öykü, POE’nun William Wilson’ından etkilenen doğaüstü bir yapıya sahiptir. Dr. Caligari’nin Muayenehanesi’nden (WIENE, 1920) yıllar önce, dışavurumculuk devrimini müjdeler. Ayrıca film, ileride Golem gibi dışavurumcu korku filmlerinin gedikli aktörü olacak ve bununla ünlenecek olan sahne oyuncusu Paul Wegener’i de ilk rollerinden birinde beğeniye sunar. Wegener, kimi sahnelerde yönetmenlik de yapacaktır.

Kısa yönetmenlik kariyeri boyunca, çoğu Hanns Heinz EWERS’in senaryolarına dayanan on film daha yapar Rye. Savaşın başlamasıyla Alman Ordusu’na katılan yönetmen, üstün başarılarıyla Demir Haç bile kazanır. Ancak, Kasım 1914’te Batı Cephesi’nde kötü yaralanacak ve bir savaş esiri olarak, bir Fransız Askeri Hastanesi’nde ölecektir.

(Yazını tamamı için: www.sekans.org)