AV

AV adlı kısa filmimi nihayet tamamladık. Filmin yapım süreciyle ve sonrasıyla ilgili süreci yakında paylaşmaya başlayacağım.

The Great McGinty (1940)

Daha yeni izlediğim bir filmi, temayülümün dışında, film kataloğum kısmında değil, burada yazmak istedim. Hollywood’un şaşaalı ’40lı yıllarının ustaları arasındaki Preston Sturges’in yazıp yönettiği The Great McGinty ele alacağım yapım.

The Great McGinty (1940)

Aslında uzun zamandır farklı ülke sinemalarını (tabi bu arada eski Yeşilçam ürünlerini) taramakla meşgul olduğumdan izlemeyi hep ertelediğim bir filmdi The Great McGinty. Hatta Sturges’i tümüyle erteleyip duruyordum desem yalan olmaz. Ama dün şu pandemi hapsinde elime geçince de kayıtsız kalamadım filme ve izlemeye koyuldum. İzledikçe de ne derecede modern ve ta o zamandan günümüze, özellikle de günümüz siyasetine ışık tutmuş bir yapım olduğunu anladım.

Preston Sturges PicturePreston Sturges

Preston Sturges’in hayatı bazı kendi filmlerindeki hikayeleri andırmıyor değil. 1898’de zengin bir ailede dünyaya geliyor. Küçükken, annesinin arkadaşı olan Isadora Duncan’a (Meşhur bir Rus asıllı dansçı)* sahnede yardım ederek yetişiyor. Amerikan Ordusunda 2. Dünya Savaşı’na katılıp dönüyor. Bir süre buluş üretmeyle meşgul oluyor: otomobil, uçak gibi, ama hepsinde başarısız oluyor. Ardından öyküler yazmaya başlıyor ve 1929’da ilk oyunu olan The Guinea Pig’i yazıyor. Oyunlarını sahneye koymada finansal sorun yaşayınca, 1932’de, para kazanmak için Hollywood’a gidiyor. Çok geçmeden sinemanın büyüsüne kapılıp kendi hikayelerini çekmenin araştırmasına girişiyor. İk senaryosu olan .The Great McGinty ‘yi ucuza kapatan Paramount, ona bu şansı veriyor. Filmin başarısı önünü açıyor ve izleyen dört yıl boyunca birbiri ardına başyapıtlar üretiyor. Bu başarıyla bağımsız yapımcılık yapmaya yöneliyor, fakat bu uzun sürmüyor: Bir dizi mali başarısızlık yaşıyor ve işlerini pahalıya çıkaran bir mükemmelliyetçi olarak ün salıyor. Bunun üzerine Fransa’ya geçip, son filmi, Les carnets du Major Thompson (1955)’ı yapıyor. 1959’da da New York’ta ölüyor.

Brian Donlevy, Muriel Angelus, and Akim Tamiroff in The Great McGinty (1940)

Filin konusu kısaca şöyle: Geriye dönüşlerle anlatılan, depresyon dönemi fırsatçılarından Dan McGinty’nin (Brian Donlevy) hayatı, şehrin politika makinesi tarafından bir oy hilesinde kullanıldığında yön değiştirir. Siyasiler için her seferinde kendine verdikleri görevi başaran Dan’in ideal bir Belediye Başkanı adayı olduğuna karar verir ve hatta ona bir eş bulurlar. Catherine (Muriel Angelus) adlı onurlu bir kadınla yaptığı evlilik, zamanla doğruları görmesine ve siyasetteki kariyerinin bitmesine neden olur.

Catherine ve Dan arasında şöyle bir diyalog geçer:

Brian Donlevy and Muriel Angelus in The Great McGinty (1940)

C: Sen sadece zor bir adamsın. Yanlış biri değilsin. diğer tarafta olsaydın, aynen bu taraftaki gibi, zoru seçerdin.

D: Alçak biri olduğumu mu söylüyorsun?

C: Özellikle söylemeye çalıştığım bir şey yok. Sadece halk için bir şeyler yapabileceğin bütün güç ve fırsatlar elindeyken onları sarsmaktan fazlasını yapmamandan bahsediyorum. Bir şeyler boşa gidiyor gibi. Denegsiz. Anlıyor musun?

D: Ne yapmaya çalışıyorsun, beni dönüştürmeye mi?

C: Öylesine konuşuyorum.

D: Çalışma şartlarının kötülüğü ve çocuk işçiler hakkında çok şey duydum. Ve fakirlerin içinde yaşadıkları harabeler. İstesem de bunlar hakkında bir şey yapamam, tatlım.

C: Bunlar onun üzerine çalıştığı insanlar.

D: bunlar beni başa getirenler. işlerin nasıl yürüdüğünü görmelisin.

C: Yapabiseydin yapacağını söylüyorsun yani?

D: Ne?

C: Konutlar hakkında belki…

D: Neden? Orada yaşayan akraban falan mı var?

C: Olmadığını biliyorsun.

D: Bilmez misin, o insanlar kendi hallerinde bırakılmak ister. Kirli kalmak. Etraflarında dolanan insanlar istemezler. Onlara bir küvet ver, içine kömür koyarlar. Anlaman gerekiyor, tatlım.  Kimse partiyi yıkacak denli güçlü değildir, ne kadar karısını mutlu etmek istese de.

C: Bir gün yeterince güçlü olacaksın Dan. O zaman tüm bu pislikleri, üç kağıtçıları ve hırsız siyasetçileri temizleyeceksin.

….

D: Ben bir eyaletin belediye başkanıyım sen de başkanın eşisin. Bu sana yetmiyor mu? Bununla yetinemez miyiz? başkan olmak kolay değil.

 

Aradan zaman geçer ve McGinty valiliği de alır. Artık yeterince güçlüdür. Valiliğe geldiği ilk gün, onu siyasete taşıyan The Boss lakaplı kirli politikacı (muhteşem Akim Tamiroff) onu ziyarete gelir.

The Great McGinty (1940) – Lasso The Movies

T: (valilik binası için) Burası harap bir yer.

D: Öyle mi?

T: Saçma. Yollar mesela… Berbat haldeler. Savaş çıkarsa, onların insafına kaldık! Tümüyle yeni bir karayolu sistemi gerek.

D: Düşman buraya nasıl gelecek ki?

T: Nereden bileyim? General miyim ben? Sonra yeni bir su dağıtım sistemi gerekli. Bir kanal ve… Bak bunun için beni öpersin; yeni bir baraj!

D: Öyle mi?

T: İfadenden, ir barajın ne olduğunu bilmediğin anlaşılıyor. Barajın içine su konulan bir şey olduğunu sanıyorsun. Baraj içine bir yığın beton doldurduğun şeydir. Ve ne kadar doldurduğunun da önemi yoktur. Her zaman daha fazlasına yer vardır. Hem, bittiğinden korktuğun anda, içinde bir çatlak bulabilir ve oraya daha fazla beton atarsın. Harika!

C: Eski barajın nesi var?

D: İçinde çatlak var dedim ya… Peki, hemen şimdi, çiftçiler bakadururken, bu hoş, küçük kongre binasıyla başlayabiliriz. Beyaz mermerle kaplarız belki. Belki de pembe hoşuna gider.

D: Neden yenilenmiş bir kongre binasına ihtiyacımız olsun ki?

T: Çünkü elimizdeki bina dökülüyor. Bak, güvenli değil.

D: Bana yeterince güvenli görünüyor. Burada çalışacak olan benim.

T: Bu sabah ters tarafından kalkmış gibisin ha, Dan?

D: Evet.

T: Ne demeye çalışıyorsun Allah aşkına?

D: Bak… Bir baraj olmayacak. Halkın ihtiyaç duymadığı köprüler, binalar olmayacak artık.

T: Halk? Hasta falan mısın sen.

D: Ben iyiyim.

T: O halde ne yapmaya çalışıyorsun seni kancık dolandırıcı, seni buraya taşımak için 400 bin dolar harcamışken ben?

D: Bunu biliyorum. İşte kasanın anahtarı. Sana maaşımın kalanını da vereceğim.

T: Hangi maaşının kalanını? Burada daha ne kadar kalacağını sanıyorsun?

D: Burada ne kadar kalacağımı kesinlikle biliyorum.

T: Bildiğini sanıyorsun, seni zavallı züppe.

D: Ben ne yaptığımı biliyorum. Bunu uzun zamandır kurmaktaydım. Önce bir çocuk işçi kanunu yapacağım, sonra da çalışma şartları kötü olan işletmeleri kapatacağım, sonra gecekonduları yasaklayacağım.

T: Sen çocuk işçiler hakkında ne bilirsin ki? Kötü işletme dediğin şeyi dahi görmedin. Şu gecekondu meselesi de ne oluyor? Kim kafana sokuyor bunları?

 

Neticede bir kavgaya tutuşurlar ve ikisi de önce hapse düşer ve önceden yaptıkları kirli işler bir bir ortaya çıkar.

Yukarıdaki diyalogları okuduğunuzda günümüz siyasetinden bir şeyler çağrışım yapmıyor mu kafanızda?

Cockeyed Caravan: Underrated Movie #94: The Great McGinty

The Great McGinty, 1941’de En İyi Orjinal Senaryo Oscarı aldı. preston Sturges, sonraki filmlerinde en az bunun kadar başarılı işler çıkarmasına rağmen, Oscar’a aday bile gösterilmedi, muhalif tavrı nedeniyle.

The Great Mcginty Cast and Crew | TV Guide

McGinty’yi oynayan Brian Donlevy   (1901-1972), sinemadaki oyunculuk kariyerine 1923’te başlamış ve neredeyse ölünceye dek perdede görünmüştür.  İrikıyım, yakışıklı fiziğiyle özellikle kara film türünün aranan oyuncuları arasına girmiş olan aktör, 1939 yapımı Beau Geste filmindeki rolüyle En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Oscar’ını alınca kariyeri hızlanmaya başlamıştı. Önemli filmleri arasında The Glass Key (1942), Hangman Also Die! (1943), Kiss of Death (1947), Quatermass serisi (1957) sayılabilir.

Muriel Angelus Picture

Muriel Angelus (1909-2004), güzel bir yıldız olmasına rağmen kariyeri kısa süren bir sanatçı. 928’de sinemaya girmiş ve 18 filmde yer almış. The Great McGinty son filmi ve en büyük başarısı.

The Boss | Preston Sturges Wiki | Fandom

Filmin yoz siyasetçisini canlandıran müthiş Rus asıllı aktör Akim Tamiroff(1899-1972), Rusya’da tiyatro eğitimi almış, Stanislavski’nin öğrencilerinden. 1920’de New York’a gelip tiyatro yapmaya başlıyor ve 1932’de Hollywood’a gelerek ilk filmi olan Okay America! (1932)’da görünüyor. Aktör iinde TV filmlerinin de bulunduğu 157 yapımda görünmüş. yer aldığı önemli filmler arasında The Scarlet Empree (1934), The Merry Widow (1934), The Story of Louis Pasteur (1936), The General Died at Dawn (1936), Reap the Wid Wind (1942), Five Graves to Cairo (1943), For Whom the Bells Toll? (1943), Romanoff and Juliet (1961), The Trial (1962), Topkapı (1964) gibi yapımlar var.

 

Angela Isadora Duncan (May 27, 1877 – September 14, 1927 ...    Meşhur dansçı Duncan ve

13 Şubat 1967: Şair Füruğ Ferruhzad hayatını kaybetti - Çatlak Zemin

İarnlı şair ve yönetmen Füruğ.

  • Isadora Duncan, ayrı bir yazının konusu. Çünkü çok sevdiğim İranlı kadın şair Füruğ Ferruhzad’la ortak bir yönleri var: Ölüm şekilleri. İkisi de genç yaşta, arabalarıyla seyahat ederken, eşarplarının tekerleğe dolanmasıyla boyunları kırılarak ölüyorlar!

SAMSUN SİNEMA TOPLULUĞU olarak ilk sanatçı katılımlı gösterimimizi gerçekleştirdik.

Ülkemizde alternatif film izleme grupları giderek çoğalmakta. Buradaki amaç, topluluk halinde film izleme ve tartışma kültürü oluşturmak ve yaygınlaştırmak öncelikle. Bu topluluklardan bazıları Başka Sinema gibi kurumlarla anlaşıp, kendi kentlerindeki sinemalardan edindikleri seanslarda bu kurumlardan edindikleri filmlerin tek seanslık gösterimlerini yapıyor, bazıları da beledilerin sağladığı olanaklarla bu gösterimleri gerçekleştiriyor. Kars, Lüleburgaz gibi sinema toplulukları ile biz de bağlarımızı sıkı tutarak bir dayanışma içine girmeyi planlıyoruz.

Samsun Sinema Topluluğu ise bundan iki buçuk yıl kadar önce küçük bir sinemasever grubunun bira araya gelmesiyle kuruldu. Önce kafelerde film göstermeye başlayan topluluk, 2019 Kasım ayından bu yana programlarını Atakum Belediyesi’nin sağladığı sinema salonunda gerçekleştiriyor. Burada yaptığımız şey, o günün filmini öneren arkadaşımızın filmi sunuşu, filmin gösterimi ve sonrasında da film üzerine tartışma, filmi çözümleme şeklinde ilerliyor. Kurulduğu günden bu yana (iki aylık taşınma molası ve şu anda verilen mecburi Coronavirus tatili hariç) düzenli olarak film göstermekte, sinemayla ilgili insanların birbiriyle tanışmasını, kaynaşmasını sağlamakta.

Şu anda üye sayısı sekiz yüze dayanan topluluk, faaliyetlerini ücretsiz gerçekleştiriyor ve yine ücretsiz dağıtılan bir sinema dergisi olan SineSamsun’u çıkartıyor. Üye yelpazemiz çok geniş; noterinden doktoruna, öğrencisinden öğretmenine, psikoloğundan işçisine kadar her türlü meslekten katılımcımız var ve bu da bizi çok zenginleştiriyor.

Topluluğun kente bir diğer faydası da kentte birbirlerinden habersiz film yapmaya uğraşan onlarca kısa filmciyi bir çatı altında toplaması oldu. Kimi gösterimlerimizi onlara ayırıyor ve kendilerini ifade etmelerini sağlıyoruz. Kooperatif benzeri bir oluşumla belki bu gençlere ileride malzeme sağlama, daha iyi filmler yapmalarına yardımcı olma gibi hayallerimiz var.

Topluluk olarak uzun zamandır düşlediğimiz şeyi nihayet hayata geçirerek ilk yönetmen ve oyuncu katılımlı gösterimimizi yaptık geçtiğimiz Çarşamba (11 Mart). Bu anlamdaki ilk etkinliğimizdi ve iki gün kentimizde misafir ettiğimiz yönetmen Vuslat Saraçoğlu ve oyuncu Serdar Orçin’in de katıldığı ve seyircilerle güzel bir söyleşi gerçekleştirdikleri akşamda onların Borç (2018) filmlerini gösterdik.

İyi bir katılım oldu. Yüz kişilik salonumuzu her gösterimde yarı yarıya dolduruyorken bu defa salon kapasitesinin neredeyse iki katı izleyici geldi ve beklediğimin çok üzerindeki bir kalitedeydi sorulan sorular. Soru-cevap faaliyeti yaklaşık iki saat sürdü.

 

Borç, Vuslat Saraçoğlu’nun senaryosunu yazdığı ve yönettiği, başrollerinde Serdar Orçin, İpek Türktan Kaynak, Rüçhan Çalışkur gibi oyuncuların yer aldığı bir yapımdı. Film, 37. Uluslararası İstanbul Film Festivali Ulusal Yarışma kategorisinde ‘En İyi Film’ ödülüne, 8. Malatya Film Festivali’nde ise ‘Lütfi Akad En İyi İlk Film’ ödülüne layık görülmüştü. Ayrıca film, 6. Boğaziçi Film Festivali’nde ‘En İyi Kadın Oyuncu’ (İpek Türktan) ve ‘En İyi Kurgu’ (Naim Kanat) ödüllerinin de sahibi oldu.

 

İŞÇİ FİLMLERİ FESTİVALİ SAMSUN AYAĞI

Samsun Sinema Topluluğu olarak Samsun paydaşlarından olduğumuz Uluslararası İşçi Filmleri Festivali’nin sadece üç günlük bir kısmının (maddi sorunlar nedeniyle) gösterilebildiği Samsun ayağını tamamladık. Gösterilen filmlere ilgi iyiydi. Ortalama 40 seyirciyi yakaladık her seansta. Bize salon ve reklam anlamında olanak sağlayan Atakum Belediyesi’ne ayrıca teşekkürler.

İSTANBUL FİLM FESTİVALİ

38. İstanbul Film Festivali

Bu yıl 38ncisi yapılmakta olan İstanbul Film Festivali’ne İzmir Kitap Fuarı’nda kitabım olduğu için birkaç gün geç katılabildim. Doğrusu bahar başlangıcı için biraz yağmurlu ve serin giden havalara iyi bir seçenek sunuyor festivalin salonları. Bu salonların dağınık olmaları, festivalin en başta gelen dezavantajı. Zira Fransız Kültür’den Nişantaşı’ndaki Cinemaximum City’s’e atlayan ve yolu hesaba katmayan bir program yapmışsanız, arada kaçırdığınız seanslar olabiliyor. İlk gün Paterloo’yu kaçırmam gibi. Bunun dışında, etkinlikler geçtiğimiz yıllarda daha yoğundu sanki, eğer bu da dezavantajlardan sayılabilirse. Ama İFF, İFF’dir yine de ve gördüğüm kadarıyla seanslardaki doluluk oranı hiç de azımsanacak gibi değildi.

Görebildiğim filmler şunlardı:

In Fabric/Lanetli Kumaş (Peter Strickland)’ta, daha önce Berberian Sound Studio ve Burgundy Dükü filmlerini gördüğüm ve klasik bazı film türlerine saygı duruşu niteliğindeki kendine özgü anlatım tarzı ile beni kendine çeken yetenekli yönetmen, bu defa İtalyan giallo ve korku filmlerini baz alarak, Argento’nun kırmızı dehşeti ile Bava’nın grotesk açılarından da yoğun bir şekilde faydalanıp, ortaya nevi şahsına münhasır bir film koymuş. Bunu yaparken de günümüz tüketim toplumunu alabildiğine eleştirmekten de geri durmamış. Lanetli, katil elbisenin cinayetleri sizi zaman zaman gülümsetse de o gerilime kapılıp gitmekten kendinizi alamıyorsunuz. Filmin her anı simgesel öğelerle dolu. En belirgini, bir Yunan lokantasındaki ilk randevu sahnesi mesela. Adamın adı Adonis; Yunan mitolojisinde erkek güzelliğinin simgesi olan bir tanrı bu Adonis. Neticede ustaca yazılıp detaylandırılmış, seyri çılgın bir deneyim olan, iyi bir seyirlik Lanetli Kumaş.

L’Heure de la Sortie / Okul Çıkışı (Sebastien Marnier): Film, Christophe Duffosé’nin aynı adlı romanından perdeye uyarlanmış. Gerilimi her daim ayakta tutan yapısıyla merak uyandırsa da, bu kıyamet senaryosu, film bittiğinde pek çok karşılıksız soru bırakıyor kafada. Dünyanın sonuna takılı kalmış ortaokul çağında çocuklar, en son gerçekleştirmeyi planladıkları intihar boyutunda eylemi haklı kılmak için derledikleri görüntüler, birbirlerine yaptıkları ölümcül işkenceler ve onları takip ederken insanlıktan çıkıp deliren, hatta intihar eden öğretmenler. Neden? Neden? Bir sürü nedeni yanıtsız, havada bırakarak bitiyor film ve sizi de çaresiz, öylece ortada bırakıveriyor.

To the Ends of the World / Dünyanın Sınırında (Guillaume Nicloux), Çinhindi’ndeki savaş ortamında geçen bir tür imkansız aşk, bir Romeo ve Jülyet çeşitlemesi gibi. Uzun zamandır perdede izlemediğimiz Gerard Depardieu’yü tekrar izlemek hoş olsa da, Coppola’nın Kıyamet’ini anımsatan yapısına rağmen oldukça ağır ilerliyor ve insanı zorluyor film. Yine de yönetmenin ve ekibinin sergilediği teknik ustalık saygıyı hak ediyor.

Monsters / Canavarlar (Marius Olteanu): Yepyeni bir Romanya filmi izlemek açısından ilginçti film. Filmin yönetmeni ve senaristi olan Olteanu hoşgörüsüzlüğü, iletişimsizliği bir çiftin 24 saati içinde vermeye çalışıyor ve bunu büyük oranda da başarıyor. Lakin film fazlasıyla konuşkan ve bu durum zaman zaman sarkmalara yol açıyor. Bazı sahnelerin gereksiz olduğu hissine kapılıyorsunuz.

Jumpman/Gözü Kara (Ivan I. Tverdovsky): Yapım, bir nevi süper kahraman ya da üstün özellikli insan filmi. Filmde annesi tarafından bir yetimhaneye terk edilen Denis’in hikayesi anlatılıyor. Denis, kolay kolay yara bere almamaktadır, neredeyse ölümsüzdür. Yıllar sonra pişman olup onu yetimhaneden kaçıran annesi, onun bu özelliğini paraya çevirmenin yolunu bulur. Zengin arabalarının önüne atlayıp kendisine çarpmalarını sağlayacak ve adamları soyacaklardır! Yönetmen bu tür konuları seviyor. Daha önceki Zoology adlı filminde de kuyruklu bir kadın vardı. Çocuğun çevresindeki her katmandan insanın çocuğun bu özelliğinden faydalanması, gelir elde etmesi üzerinden günümüz toplumuna da açık bir eleştiri getirildiği söylenebilir. Filmdeki tüm oyuncular, ama özellikle Denis’i oynayan genç oyuncu, harika.

This Changes Everything/Bu Her Şeyi Değiştirir (Tom Donahue): Bu hem eğlenceli hem de düşündürücü belgesel, Hollywood özelinde tüm dünyada kadın yönetmen ve oyunculara uygulanan ayrımcılığı belgeleriyle gözler önüne sererken, sinemanın emekleme yıllarında büyük ağırlığa sahip kadın sinema çalışanlarının sayılarının, bu sanat sektör haline gelip para kazandırdıkça nasıl azalıp günümüzdeki seviyeye geldiğini vurucu bir dille anlatıyor. Geena Davis’ten Meryl Streep’e, Reese Witherspoon’dan Natalie Portman’a kadar onlarca kadın yönetmen, yapımcı ve aktris, hem kendilerine uygulanan tacizleri, hem de sinemada nasıl ikinci derecede kalmaya zorlandıklarını büyük bir açık yüreklilikle anlatıyorlar.

God Exists, Her Name is Petrunia (Teona Strugar Mitevska), Kuzey Makedonya, Belçika, Slovenya, Fransa, Sırbistan ortak yapımı olup, Berlin’de yarıştığından bu yana kendinden bahsettiriyordu. Otuzlu yaşlarda, “evde kalmış”, kendinden adeta nefret eden kilolu bir kız olan Petrunia, hayattan iyice yıldığı bir anda, çok da bilinçli olmaksızın denk geldiği bir Teofanya bayramı ayininde denize atılan haçı bulmak için suya dalan onlarca gençle birlikte denize atlar ve haçı bulur. Haçın iyi şans getireceğine inanılır ve gelenekte bu işi yalnızca erkekler yapar. Bu durum tüm kasabayı kızdırır. Bir kadının gelenekleri yıkıp erkeklerin önüne geçmesi olacak şey midir? Petrunia tüm zorlamalara rağmen haçı vermemeye kararlıdır. Zorica Nusheva, Petrunia rolünde harikalar yaratırken, altıncı uzun metrajını çeken kadın yönetmen Teona Strugar Mitevska da hikayeye hakkını veren bir yönetmenlik sergilemiş.

Murder Me, Monster (Alejandro Fadel), 2018’de Cannes’da dikkat çekmiş, ilginç bir Güney Amerika korkusu olarak hayli etkileyici. Deneyimli yönetmen Fadel, esas canavar içimizde misali bir yaklaşımla seyircinin kendi korkularıyla yüzleşmesine yardımcı oluyor. Canavarı tümden görmek seyircinin ona acımaya başlamasına neden oluyor.

Talking About Trees (Suhaib Gasmelbari), Berlin’den ödüllü, sıcak bir belgesel. Yönetmen, bazıları zamanında ülkenin önemli yönetmenleri olan yaklaşık elli yıllık dost dört adamın kurdukları Sudan Sinema Kulübü bünyesindeki mücadelelerini anlatıyor. İdealist ve o derece insancıllar ki yaptıkları tüm faaliyetleri ücretsiz gerçekleştiriyorlar. Eski filmleri toplayarak bir arşiv kurmak, artık kapalı durumdaki metruk sinema salonlarını yeniden diriltmek hayalindeler. Bu dört ihtiyarın kimi zaman komik, kimi zaman hüzünlü mücadeleleri seyirciyi kolayca avucunun içine alıyor.

The Waiter (Steve Krikris), oyunculuk ve reklamdan gelen yönetmenin üzerinde yedi yıl uğraştığı ilk uzun metrajı. Bu Yunan filmi, takıntılı, yalnız yaşayan bir garsonun yaşadığı tuhaf macerayı ele alıyor. Kırklı yaşlarda, kendi dünyasında yaşayan garson Renos’un rutini, komşusunun ortadan kaybolmasıyla bozuluyor. Sürprizli hikayesiyle insanı sarsan güzel bir kara film örneği olmuş.

Shadow (Zhang Yimou), yönetmeninn bu başta yeni bir Kaplan ve Ejderha vakası mı dedirten, yine aynı kılıç dövüşü türüne girmekle beraber, aslında hayli farklı yapıda bir film. Muhtelif festivallerden şimdilik 11 ödül toplamış olan Çin, Hong Kong yapımında bir kumandan, Kralın tahtını kurtarmak için kendisine benzeyen bir “gölge kumandan” yetiştiriyor. Ancak hedefine sadık kalması için de onu hep ailesiyle ödüllendireceğini söylüyor. Tablo gibi görüntüleri ve bale benzeri enfes dövüş kareografilerinin dışında usta işi bir kurguyla ilerleyen hikaye, usta yönetmenin hayranlarını yanıltmıyor.

The Man Who Surprises Everyone (Natasha Merkulova & Aleksey Chupov): Rusya, Fransa, Estonya ortak yapımı film, katıldığı festivallerden on üç ödülle dönmüş. Artık son evresine girdiği kanser hastalığından dolayı iki aylık ömrü kaldığını öğrenen Igor, gerçeği kabullenip kendini salar önce, ama karısının ısrarıyla tedavi yolları aramaya başlar. Son çare olarak gittikleri şifacı ona Azraili aldatmak için kılık değiştiren ördekten bahseder. Bundan etkilenir ve Azraili aldatmak için büyük bedeller pahasına kadın kılığına girer Igor. Filmin neredeyse hiç müzik kullanmaksızın dramı aktarışına hayran kaldım doğrusu. Her bir oyuncu görevini başarıyla yerine getiriyor.

Görülmüştür (Serhat Karaaslan): Bir cezaevinde mahkum mektuplarını okuyup sansürleyen Zakir, bir yandan da yazarlık kursuna gider. Kurstaki bir ödev gereği sansürlediği mektuplardan birinden çıkan, mahkumlardan Recep ve karısı Selma’ya ait bir resmi alır. Bu resim onda takıntıya dönüşecektir. Başrol oyuncusu Berkay Ateş’in televizyon yıldızı oluşu beni başta uzak tuttu filmden, ama oyuncu rolün altından başarıyla kalkmış, hem de dizideki tiklerinden sıyrılarak! Ama en güzeli, uzun zamandır seyrine hasret kaldığımız Füsun Demirel’i görmekti. İyi, sürprizli bir yapımdı.

Kızkardeşler (Emin Alper): Bu filmi yönetmenin Tepenin Ardı’ndan bu yana merakla bekliyorduk. Almanya, Hollanda ve Yunanistan’ın da ortak yapımcı olduğu film, farklı yaşlardaki üç kız kardeşin kasabaya besleme olarak gönderilip, orada tutunamayarak geri gelmelerini, yine de tekrar kasabaya dönmek için taşıdıkları hırsı yansıtışlarını yetkin bir dille anlatıyor. Güçlü oyunculuklar ve başarılı mizansenle destekli filmin Emin Alper’i de aktör olarak göstermesi güzel bir sürprizdi.

Decembers (Enrique Castro Rios): Alçakgönüllü bir yönetmenle tanışmış olmak büyük bir keyifti. Aslen belgeselci olan ve filmi destekleyen belgesel görüntülerle de bunu bize sık sık hatırlatan yönetmen, bize ABD’nin 1989’daki Panama işgalini ve o işgalde ölen bir gazetecini ruhunun on yıl sonra geri dönerek aile arasındaki huzursuzlukları çözmeye çalışmasını öykülüyor. Bunu yaparken öyle incelikli bir sinema kullanıyor ki yönetmen, sizi alıp o diyarlara götürüyor. Özellikle tüm bir olayı özetleyen yatak odası sekansı beni adeta vurdu. Kadın kilise için hazırlanırken kendi gençliği, oğlunun küçüklüğü ve oğlunun büyük hali aynı odadadır. Anlatılmaz, yaşanır denebilecek bir sahne doğrusu.

Suç Unsuru (Süleyman Arda Eminçe): Bir ilk film. Başından geçen trajikomik bir olayı temel alan film, tek mekanda geçmesine rağmen burayı iyi, ekonomik kullanabilen, alçak gönüllü bir yapım. Küfür kullanmaksızın da güldürmenin mümkün olduğunu kanıtlıyor yapım. Aynı evi paylaşan iki arkadaş, bir sabah evleri polis tarafından basılınca ne olduğunu şaşırır. Komiser Baran ve ekibi, aldıkları emir doğrultusunda, evlerinde suç unsuru arayacaklardır. Fakat bu unsurun ne olduğunu iki taraf da bilmez. Genç oyuncular üzerlerine düşeni yaparken, Komiser Baran rolündeki, dizilerdeki şaşkın komik rollerine alıştığımız Bülent Çolak, dram da içeren oyunuyla şaşırtıyor.

Aden (Barış Atay): Oyunculuktan gelip ve 2015 yapımı olan Eksik ile yönetmenliğe başlayan Barış Atay’ın, Onur Orhan’ın senaryosundan çektiği bir kıyamet sonrası filmi. Bizde hiç örneği olmayan bir türü denemiş yönetmen. Dişi olanı hamile olan bir çift, yıkıma uğramış bir dünyada yaşanabilir bir yerleşke, “cennet” aramaktadır. Yolları sırlarla dolu, bir nevi iktidar mücadelesi veren iki kardeşin kaldığı bir eve düşer. Dini referanslarla ilerleyen hayli ilginç yapısıyla, oyunculuklardaki çok da göze batmayan zayıflıklar ve kıyafetlerin yıpranmamış, tertemiz görüntüsüne rağmen kendini izlettiriyor film. Belli bir gerilim duygusu içerdiğini de kabul etmeliyim.

Son Çıkış (Ramin Matin): Yarışma dışı gösterilen bir kara komediydi. Bezgin bir mimar büyük şehrin debdebesinden bunalıp, İstanbul’dan müthiş bir ortam olacağını düşündüğü, güneydeki organik tarım yapan bir komüne gitmek üzere, havaalanına doğru yola çıkar. Plansız kentsel dönüşümle betona boğulan bir İstanbul semtinde meteliksiz ve telefonsuz kalarak kapana kısılır. Nihayet komüne ulaştığında da karşılaştığı hayal kırıklığıdır. Çıkışsızlık temalı, yine küfre dayanmamasıyla sempati toplayan komedi, Türkiye’deki plansız inşaat endüstrisine de ince eleştiriler getiriyor.

Sınır/Border (Ali Abbasi): Let the Right One In (Tomas Alfredson, 20018) filminin uyarlandığı tuhaf vampir romanının yazarı John Ajvide Lindqvist’in bu defa iki trolün ilginç aşkını anlattığı romanıyla bu filme konu oluyor. Şüphelendiği, kendi cinsinden olduğu için de ayrıca ilgi duyduğu adamı kafaya takan sınır polisi trol Tina, öğrendiği sırların ardından aşkıyla görevinin arasında kalır. Yapım “Nordik kara film” olarak tanımlanıyor. Shelley (2016) ile dikkat çeken yönetmen Ali Abbasi, bu filmle En İyi Makyaj ve Saç Tasarımı Oscarı’na aday olmuş, Cannes’da da Belirli Bir Bakış Ödülü almıştı.

Adaletsiz/Dragged Across Concrete (S. Craig Zahler): Bone Tomahawk (2015) adlı ilk filmiyle festivallerde ilgi gören, övgü alan western roman ve senaryoları yazmış yönetmenin ikinci filmi. Yönetmen, senaryosunu da yazdığı bu bir nevi modern westernde, görevden uzaklaştırılan çaresiz iki polisin bir vurgun yapma çabalarını anlatıyor. Kadroda Mel Gibson, Vince Vaughin, Don Johnson, Udo Kier gibi usta, yıldız isimler var. Zaman geçirtiyor ve kimi anları ilginç. Bir Heat (Michael Mann, 1995) değil elbette.

Nebula/Dead Horse Nebula (Tarık Aktaş): Yönetmenin ilk uzun metrajı. Senaryoyu da kendi yazmış. Deneysel bir yapısı olduğu söylenebilecek film herkese hitap etmemekle birlikte, 2018’de Locarno’da Gelecek Vaat Eden En İyi Yönetmen Ödülü almıştı. Küçükken açık arazide bir at ölüsü bulan Hay, o günkü deneyiminden çok etkilenir ve yıllar sonra yaşadığı bir kurban olayı geçmişte yaşadığı bu çocukluk anısının tekrar canlanmasına neden olur.

Festival boyunca izlediğim filmlerin dökümü burada sona eriyor. Festival sonunda 16 Nisan Salı gecesi Rahmi Koç Müzesi’nde gerçekleşen ödül töreni hayli kalabalık ve eğlenceliydi. Yaşanan kimi aksaklıklar, İFF törenlerinin değişmez konuğu kara kedinin sunuculardan rol çalması, gecenin nazarlığı oldu. 52 filmin yarıştığı festivalin galipleri şöyleydi:

Uluslararası Yarışma:

Başkanlığını usta yönetmen Lynne Ramsay’in üstlendiği jürinin takdiriyle:

Altın Lale: Bolsae / House of Hummingbird / Sinekkuşu (Bora Kim), “inceliği, güzelliği, duygusal etkisi ve yetkinliğiyle genç bir kızın dünyadaki yerini ve yaşamında bir pırıltı bulma çabasını çok güzel çizdiği için” aldı. Kore yapımı filmin kadın yönetmeni Kim, oldukça heyecanlıydı. Ülkesinde kadın yönetmenlerin film çekmesinin önündeki engellerden bahsetti ve aldığı ödülün belki bu engelleri yıkmada bir adım olacağını söyledi.

Jüri Özel Ödülü: Talking About Trees / Ağaçlardan Bahsetmek (Suhaib Gasmelbari), “başarısızlıklar bazen öyle büyük olur ki umut yeşermek zorundadır; ‘dehşete dair suskunluğu ima ettiği için ağaçlardan bahsetmenin neredeyse suç sayıldığı bir dönem’” gerekçesiyle aldı. Bu filmden önceki yazımda övgüyle bahsetmiştim. Yönetmeninin ve birbirinden heyecanlı oyuncularının törende olmalarını çok isterdim, ama gelememişlerdi.

Ulusal Yarışma:

Başkanlığını Ümit Ünal’ın üstlendiği jüri, yarışan 9 filmi değerlendirdi.

Altın Lale: Kız Kardeşler / A Tale of Three Sisters (Emin Alper), hakkıyla aldı. Bu filmden de daha önce bahsetmiştim. Film yurt dışında da ilgi görüyor. Emin Alper’in destek sağlamak için çektiği zorluklar biliniyor. Bu filmle ilk filmini kat kat aştığı da bir gerçek. En İyi Yönetmen, En İyi Özgün Müzik (Giorgos ve Nikos Papaioannou) ve En İyi Kadın Oyuncu Ödülleri de Kız Kardeşler’e gitti. Hatta kadın oyuncu ödülünü kız kardeşlerin üçü (Cemre Ebüzziya, Ece Yüksel ve Helin Kandemir) paylaştılar.

Jüri Özel Ödülü: Yuva (Emre Yeksan) aldı. Adana Film Festivali üzerine olan yazımda bu filmden detaylıca bahsetmiştim. Hakikaten zor şartlar altında çekilmiş, farklı hikayesiyle de insanı yakalayan bir yapım. Yuva, En İyi Erkek Oyuncu (Kutay Sandıkçı) ve En İyi Görüntü Yönetmeni (Jakub Giza) ödüllerini de aldı.

En İyi Senaryo: Görülmüştür (Serhat Karaslan) filmi aldı. Daha önce ele aldığım film, aslında basit bir konuyu ele alma şekliyle evrensele taşımayı başarıyordu ve sinemamızda pek girilmeyen, hapishanelerin mektup sansüründe çalışan memurlarına değiniyordu. Film, En İyi Kurgu ödülünü de (Ali Aga) aldı.

Mansiyon: Aden (Barış Atay)

Ulusal Kısa Film Yarışması:

En İyi Kısa Film: Avarya (Gökalp Gönen) filmi, “kuvvetli atmosferi ve yarattığı özgün karakterler sebebiyle” aldı.

Ulusal Belgesel Yarışması:

En İyi Belgesel: Tanrı Göçmen Çocukları Sever mi Anne? (Lusin Bitmez), “yerinden olan bireylerin karşılaştığı zorlukları göze batmayan bir bakış açısı ve beceriyle işlediği; saygıyı eksik etmeyen sıcak bir yaklaşımla, geleceğe umutla uzanarak çocuklar ve ailelerine odaklanıp geniş toplumun ufak bir evrenini çizdiği için” bu ödülü aldı.

Sinemada İnsan Hakları Ödülü:

Ödül: “Şiirsel olmakla birlikte aynı zamanda insanı düşünmeye sevk edebildiği için” Enrique Castro Ríos’ın yönettiği Diciembres / Decembers / Aralık’ta filmine verildi. Bu filmi önceki yazımda ele almış ve çok etkilendiğimi belirtmiştim.

Mansiyon: #Female Pleasure / #Dişil Haz (Barbara Miller)

Seyfi Teoman En İyi İlk Film Ödülü:

Ödül: Nebula (Tarık Aktaş)

FIPRESCI Ödülleri:

Uluslararası Yarışma: Talking About Trees / Ağaçlardan Bahsetmek (Suhaib Gasmelbari)

Ulusal Yarışma: Kız Kardeşler (Emin Alper)

Ulusal Kısa Film Yarışması: Gümüş (Deniz Telek)

Gelişmeler, Gelişmeler…

Uzun zamandır yazı girmiyordum web sayfama. Yoğunluk, kusura bakmayın.

Bu arada neler mi yaptım?

Sekans, Samsun HABER Gazetesi, HABERHAYAT Dergisi, Edebiyat Nöbeti Dergisi, Modern Hayatlar Dergisi yazı yazdığım yerlerden bazıları. Arada GÖLGENİ ARDINA AL romanımı tamamladım ve çıkardım; şu anda satışta.

Samsun Sinema Topluluğu çalışmalarına ağırlık verdim. Samsun’da her hafta Çarşamba akşamları film gösterimleri yapan, üye sayısı günden güne artan bir topluluk. Etkinlikleri ücretsiz. Bu toplulukla Samsun’daki 2019 Yüzüncü Yıl Platformu’na dahil olduk, projeler hazırlamaya başladık. Ayrıca Mart ayından itibaren, ileride dergiye dönüşmesini umduğumuz bir fanzin çıkarmaya başlıyoruz.

Gölgeni Ardına Al ile fuar yolculuğumuza Merzifon Kitap Fuarı ile start verdik. 16-17-18 Şubat’ta Samsun TÜYAP’ta, 22-23-24 Şubat’ta da Ankara Kitap Fuarı’nda kitabımı imzalıyor olacağım.

ÇIT YOK ve HOMO LUDENS çeviri kitaplarım çıktı Dorlion Yayınlarından. Bu yıl dört çeviri kitabım daha çıkacak.

Beni buradan takip edebilir, facebook sayfama üye olabilir, instagram’da ekleyebilirsiniz. ayrıca yorumlarınızı buradaki maile, ilkermutlu@yahoo.com adresine gönderebilirsiniz. Giderek daha büyük bir aile olacağız…

ADANA FİLM FESTİVALİ

25. Adana Film Festivali üzerine fotoğraflar yayımladığımda,  konuyla ilgili detayları da paylaşacağımı söylemiştim, ama bir türlü fırsat olmadı. Burada bu festivalle ilgili olarak SEKANS ve MODERN AMANLAR dergilerine yazdığım iki yazıyı paylaşıyorum:

ADANA 2018

Antalya’nın ulusaldan çekilmesinin ardından ulusal film yarışmalarının şimdilik en dikkat çekeni olarak kalan Adana Altın Koza Film Festivali bu sene 25nci yılını kutluyordu. Festival, 2009’dan bu yana Uluslararası adını almış durumda; ulusal ve uluslararası yarışma olmak üzere iki koldan işlemekte.

Değerli sinema yazarı Alican Sekmeç’in oluşturduğu 25. Yıl Sergisi’nden

 

Bu yılki festivalin ulusal kanadında genelde genç yönetmenler yarıştılar ve bu filmlerin çoğunun Türkiye ve Dünya prömiyerleri Adana’da yapıldı. Ulusal programda küçük ölçekli, mütevazı yapımlar çoğunluktaydı. Anons (Mahmut Fazıl Coşkun) gibi bir dönem filmi olma ve anlattığı dönemi de kara mizahla verme iddiasındaki, uluslararası arenada Haifa’da, Venedik’te ödüller alarak gelen ve festival yolculuğunu sürdürecek gibi görünen Anons, bu mütevazı filmlerin arasında sivriliyordu. Sivrilen bir diğer yapım da, absürd komediyi deneyen, Sundance fatihi Kelebekler’di (Tolga Karaçelik).

Jüri yine de Anons’u ulusalda görmezden geldi. Kelebekler ise Ankara ve İstanbul’dan sonra, Adana’da da ödüllendirildi ve En İyi Yönetmen ve Senaryo ödüllerinin yanı sıra, İzleyici Ödülü’nü de aldı. Anons’sa FİLM-YÖN En İyi Yönetmen Ödülü ve Yılmaz Güney Ödülü ile yetindi.

Aslında ben en azından ilk filmlerini yapan yönetmenlerin ayrı bir kategoride yarıştırılmasından yanayım. Bu filmler, zaten daha önce festivaller gezip, ödüller toplayarak gelen filmler arasında bu gibi gerçekten dikkat çekici yapımların kaybolmasına neden oluyor. Kelebekler hele, yurt içi vizyonunu dahi tamamlamış bir film olarak, bunca taze filmle yarıştırılmamalıydı bence. Örneğin benim ve buradaki pek çok sinema yazarı arkadaşımın takdirle izlediği Güvercin (Banu Sıvacı), gözden kaçan ve kendine yazık edilen bir ilk film oldu bana göre.

Güvercin

Güvercin, tutkunu olduğu güvercinlerine kendini adamış bir gencin hikayesini anlatıyordu. Abisi ve ablasıyla yaşayan gencin bu durumunu kabul etmeyen abi, ona bir parçacıda iş buluyor ve parçacı da genci, şehir dışında bir işe gönderiyor. Oradaki iş uzayınca, güvercinlerini merak eden genç, korkuyu yenip, işyerinden kaçıyor ve evine ulaşıyor. Dama çıktığında tüm güvercinlerinin öldürüldüğünü, kümeslerinin boşaltıldığını görüyor. Hayatta onu anlayan tek kişi olan ablası, gencin kuvvetli bir bağ kurduğu Maverdi adlı dişi güvercini kurtarmayı başarmıştır. Maverdi ile yeniden hayata dönen genç, onu uçurur ve onun getireceği yeni güvercinleri beklemeye başlar. Güvercin, ortalamanın çok üzerinde bir ilk film olmakla birlikte, Adana’nın ele aldığı kesimini eksiksiz anlatan ve umut dolu sonuyla bizleri ferahlatırken, bu senenin başlı başına bütünlüklü bir hikaye anlatmayı başarabilen yegane Altın Koza finalistiydi bence. Hele son sekanstaki, Adana’nın yitmeye yüz tutan damlarının muhteşem görüntüsü eşliğindeki kapanış, büyüleyiciydi. Güvercinleriyle adeta yekvücut haline geleceği bir hazırlık döneminden gelip, gerçekten müthiş bir oyun veren genç oyuncu Kemal Burak Alper’e ödül verilmemesi, insanın içine oturuyor. Film, SİYAD En İyi Film Ödülü aldı.

Banu Sıvacı ve ekibi, Gala’da

Ödüller, yarışmaya katılan on beş filmin sekizi arasında pay edilirken, görmezden gelinen sadece Güvercin filmi değildi. Aydede (Abdurrahman Öner), komediden gelen Ezgi Mola’nın, tüm gayretine rağmen, kasaba kadınının dramını yansıtmada inandırıcı olmayı beceremediği, ama tüm çocuk oyuncuların, özellikle başroldeki Bilal Zeynel Çelik’in doğal oyunları ve E.T.-Badi filmlerine yapılan sevimli göndermelerle, bir yarım başarıydı belki. Keza Babamın Kemikleri (Özkan çelik) de köy sahnelerindeki kimi başarısız oyunculukları saymazsak, Cem Davran’ın oyunculuğu açısından bir aşamaydı, ama o film de tam bir başarı sayılmazdı. Tuzdan Kaide (Burak Çevik), bir soyut anlatı denemesiydi ve bu anlatı yer yer ilginçleşmesine rağmen, uzun süresiyle bazen sıkıcı olabiliyordu. (Yönetmen, 2014’te kurduğu deneysel film topluluğu ile çekeceği filmlerin yapısı hakkında bir fikir vermişti zaten. Buradaki çizgisel olmayan anlatı ve farklı oyunculuk denemeleri 68. Berlin Film Festivali’nde filmin ilgi görmesini sağlamıştı). Ve Kaos da artık başyapıtını vermesini yıllardır dört gözle beklediğim Semir Aslanyürek’in yine bir yarım başarıya sürüklendiği, anlatım dili, mizansenleri ve oyunculukları ile eskimiş bir yapımdı. Ama ya çok eğlenceli bir film olan ve Kürt vatandaşlarımızın dil sorununu ince bir espri anlayışıyla işleyerek, bu sorunun ülkemizdeki çözümsüzlüğüne bu şekilde ışık tutan Arada’nın (Ali Kemal Çınar), reenkarnasyon üzerine ilginç bir hikaye aktaran ve oyunculukların çok iyi olduğu (Ancak, iyi bir oyuncu olduğu muhakkak olan Muhammet Uzuner, Bir Zamanlar Anadoluda (Nuri Bilge Ceylan, 2011) filmi sonrası mahkum edildiği durağan oyunculuğun sınırlarını artık zorlamalı) Halef’in (Murat Düzgünoğlu) ve ülkemizde giderek yaygınlaşan çevre yıkımını vurucu bir dille aktaran Yuva’nın (Emre Yeksan) göz ardı edilmesine ne demeli? Yuva’da kardeşlerin filmi iki bölüme ayıran hikayeleri, karakterlerin değişimini verme açısından çok iyi açılımlar sağlıyordu. Hele İğneada Ormanları’ndan elde edilen görüntüler, doyumsuzdu. Vurucu sonuyla festivalin bütünlüklü hikaye anlatmayı başarabilen birkaç filminden biriydi.

Anons ve Kelebekler dışındaki galiplere gelince…

Sibel

Sibel (Çağla Zencirci, Guillaume Giovanetti), aslında daha güçlü adaylar da bulunmasına rağmen oyuncusuna ödül getiren, sadece ıslıkla iletişim kuran kadın karakteri sayesinde ilgiyi ayakta tutan bir yapımdı. Sibel, En İyi Kadın (Damla Sönmez herkesin aklındaydı zaten) ve Yardımcı Erkek Oyuncu (Emin Gürsoy) Ödülleri ile En İyi Film Ödülü’nü kazandı. Hamburg ve Locarno Film Festivalleri’nden de ödül almış olan yapım, Karadeniz dağlarının doğal güzelliklerini de iyi şekilde değerlendiriyordu.

Dört Köşeli Üçgen (Mehmet Güreli), entelektüel sinema örneği idi, fakat aktarıldığı kitabın felsefi seviyesini tam olarak yakalayamıyordu. Yine de yönetmenin, aynı zamanda yakın akrabası olan Salah Birsel’in anlatısını peliküle en iyi şekilde dökme çabası gözden kaçmıyordu. Elbette bir yönetmen yaklaşımı olarak kitaptan uzaklaşılan anlar vardı filmde bir görsel tat yakalamak adına. Siyah beyaz görüntülerin her biri komple sanatçı kimliğindeki Güreli’ye yakışır nitelikte ve yine yönetmen tarafından yapılan müzik enfesti. Ki En İyi Müzik ödülü’nü En İyi Sanat Yönetimi ile birlikte bu film aldı.

Kardeşler (Ömür Atay), Rusya’da yaşanan gerçek bir haberden yola çıkılarak bize aktarılmış hikayesiyle, çok iyi bir film olabilmenin kıyısından dönmüş bir yapım olarak göründü bana. Sonu aceleye getirilmiş gibi duruyordu ve çok da neden sonuç ilişkisi içermiyordu bu nedenle. Genç oyuncular, ortalamanın üstünde bir oyun vermişlerdi. Nitekim En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü bu iki oyuncu (Caner Şahin ve Yiğit Ege Yazar) paylaştılar. Kadın oyuncu Gözde Mutluer de Umut Veren Genç Kadın Oyuncu Ödülünü aldı.

Güvercin Hırsızları (Osman Nail Doğan), Güvercin filmine hikayesiyle teğet geçmekyetdi ve genç oyuncularından muhteşem performanslar almaktaydı. Nitekim bu filmdeki rolüyle Seyit Nazım, Umut Veren Genç Erkek Oyuncu Ödülü Ödülü’nü aldı.

İçerdekiler (Hüseyin Karabey), Festival’in ikinci uyarlamasıydı. Melih Cevdet Anday’ın güçlü piyesi, tek mekanda geçen hikayesiyle sinemaya uygun şekle nasıl getirilecek diye bekliyorduk. Doğrusu, o sıkışıklığı aşacak bir yönetmenlik başarısı yoktu filmde. Ama Settar Tanrıöğen, yine her zamanki oyunculuğunu konuşturuyordu. Dizi oyunculuğundan gelen Caner Cindoruk, kendini aşma yolunda büyük çaba harcıyordu filmde. Yine de oyuncu ödülü kadın oyuncu, Gizem Erman Soysaldı’ya gitti. Filmin tek kadın oyuncusu olmasına rağmen, Soysaldı’nın En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Ödülü alması ilginç bir detay. Film, bir de Jüri Özel Ödülü aldı.

Ulusal gösterimlerinin bir güzel sürprizi de vardı. Sibel’in gösteriminden önce, filmin erkek oyuncusu olan Erkan Kolçak Köstendil’in çektiği sıcak bir çingene romansı olan keyifli kısa film Suma(C)’nın gösterildi. Los Angeles Film Ödülleri’nden komedi dalında mansiyon alan yapım, genç oyuncunun gelecekte yöneteceği filmler hakkında ipuçları barındırmaktaydı.

Uluslararası yarışma filmlerini (Anons dışındakileri elbette) izleyemedik ulusalların koşturmacasında elbette. Ama her biri dışarıdaki festivallerden adaylıklar ve ödüller kazanmış, birbirinden kıymetli yapımlardı. Filmlerin bir kısmının yakında gösterime girecekleri duyurulurken, kalanların da Türkiye’deki festival yolculuklarına devam edeceklerini öğrendik. Bu filmler, Kül En Saf Beyazdır (Jia Zhangke), Blaze (Ethan Hawke), Şüphe (Lee Chang-Dong), Domestik (Adam Sedlâk), Tarihe Barbar Olarak Geçmek Umurumda Değil (Radu Jude), Budala Kardeşim Robert (Philip Gröning), Çifte Hayatlar (Olivier Assayas) ve Zavallı (Babis Makridis) idi.

Şüphe (Burning/Beoning, Lee Chang-Dong), Haruki Murakami’nin bir kısa öyküsünden uyarlanmış, gizemli bir dram. Mahalleden arkadaşı olan bir kadının bir Afrika ziyareti sonrası beraberinde getirdiği bir adamla hayatı değişen birinin öyküsünü anlatıyor. Cannes’da FIPRESCI Ödülü almıştı. Antalya’da da En iyi Film Ödülü’nün sahibi oldu. Yönetmen Chang-Dong, çeşitli festivallerden 48 ödül kazanmış bir sinemacı.

Şüphe

Adana’da Mansiyon Ödülü alan Tarihe Barbar Olarak Geçmek Umurumda Değil (I Do Not Care If We Go Down In History As Barbarians/Îmi este indiferent daca îistorie vom intra ca barbari, Radu Jude), 1941 yazında Bakanlar Kurulu’nda edilen bu sözün ardından Doğu Cephesi’nde başlayan etnik kıyımı anlatıyor. Karlovy Vary’de En İyi Film Ödülü almıştı. Yönetmeni biz, bizdeki festivallerde gösterilen Aferim!’den (2015) biliyoruz.

Kül En Saf Beyazdır (Ash is Pure White/Jiang hu er nv, Jia Zhangke), 2001 ile 2017 yılları arasında geçen vahşi bir aşk hikayesine odaklanıyor. Yönetmen, belgesel ve kısa filmden gelen bir sinemacı. Önceki filmleriyle katıldığı festivallerden 43 ödül toplamış yönetmen. Bu filminin de çeşitli festivallerden 9 adaylığı var.

Blaze (Ethan Hawke), müzisyen Blaze Foley’nin hayatından kesitlerin anlatıldığı bir biyografi. Sundance ve Louisiana Festivallerinden ödülleri var. Bizde oyunculuğuyla bilinen Ethan Hawke’ın yönettiği üçüncü uzun metraj.

Domestik (Adam Sedlâk), Çek Cumhuriyeti’nden gelen bir ilk film. Sağlıklı yaşam, spor, beslenme, supplementler ve ilaç kullanımıyla kafayı bozmuş modern bir çiftin yaşadıklarını anlatıyor. Hamburg ve Karlovy Vary’de adaylıklar almış film. Televizyon yönetmenliğinden gelen Sedlâk’ın ilk uzun metrajı.

Budala Kardeşim Robert (My Brother’s Name is Robert and He is an Idiot/Mein Bruder heißt Robert und ist ein Idiot, Philip Gröning), Robert ve Elena adlı ikizlerin ergenlik, felsefe ve seks hakkındaki kafa karışıklıkları üzerine bir film. Yapım, Berlin’de Altın Ayı için yarışmıştı.

Çifte Hayatlar (Doubles vies, Olivier Assayas), ortayaş krizi, değişen endüstri ve karıları nedeniyle başları belada bir editör ve bir yazarı anlatıyor. Film Şikago, Toronto ve Venedik’te adaylıklar almıştı. Assayas, filmleriyle defalarca adaylıklar kazanmış, çeşitli festivallerden de 27 kez ödülle dönmüş bir yönetmen. Sinemalarımızı en son 2016’da Personal Shopper ile ziyaret etmişti.

Zavallı (Pity, Babis Makridis) ise, ancak mutsuz olduğunda mutlu olabilen, üzgün olmaya bağımlı bir adamı anlatan, ilginç bir hikayeye sahip. Son zamanlarda çıkışta olan Yunanistan sinemasından gelen yapım, muhtelif film festivallerinden adaylıklara sahip. Yönetmenin ikinci uzun metrajı. Pity, Odessa ve Lüksemburg’dan ödüllü bir film.

110 ülkeden 3 bin 111 başvurunun yapıldığı ve 45’inin ana jürinin önüne çıkmaya hak kazandığı Uluslararası Kısa Film Yarışması’nın ödülleri, şöyle dağıldı: Grandfather (Amar Kaushik), kurmaca dalında; If The World Spinned (Leonardo Martinelli), deneysel dalda; The Voice Over (Claudia Cortes Espejo, Lora D’Addazio, Mathilde Remy), canlandırma dalında; Memorandum (Jennifer Lara) da, belgesel dalında en iyi film ödülleri alırken, Bitter Sea (Fateme Ahmadi), mansiyon ödülü aldı.

Ulusal kısalarda, Yıkık Kentler Senfonisi (Kerem Sürmeli) birinci, Sınıf (Elif Parlak) ikinci ve Taşköprü‘yü Kim Yaptı (Ümit Güç) üçüncü oldu.

Son olarak, Ulusal Öğrenci Filmleri Yarışması’nda, Her Şey Yolunda (Metehan Şereflioğlu) kurmaca dalında, Cehman (Müfit Güzel) deneyselde, 3 Duvar (Aysun Karaosman) canlandırma dalında, Kurbağa Avcıları (Batuhan Kurt) belgesel dalında en iyi filmler seçildiler. Çalıkuşu (Esra Yıldırım) ve Giderayak (Özgür Cem Aksoy) ise Jüri Özel Ödülü aldılar.

Ödül dağılımlarına ve yarışan filmlere böylece göz atmış olduk. Festivalde ayrıca “Dünya Festivallerinden”, “Akdeniz’in Ötesi”, “Ücra Köşeler”, “Ustaların Gözünden”, “Vizyon Sahibi Yönetmen”, “Yunan Yeni Dalgası” ve “Restore Edilmiş Filmler” başlıklarıyla pek çok filmin de özel gösterimleri yapıldı.

“Dünya Festivallerinden” bölümündeki filmlerden, Uzun Bir Günden Geceye Yolculuk’u (Long Day’s Journey Into Night/Di qiu zui hou de ye wan, Gan Bi) görme şansı buldum. İzleyeni moddan moda sokan, muhteşem bir seyirlikti. Sondaki bir saate yakın, üç boyutlu gerçekleştirilmiş tek çekim, dakikliği ve sanat yönetimiyle seyredeni sarsıyordu. O gün seyrettiğimiz dördüncü film olmasına rağmen, bizi aymayı başarmıştı film. Adana’dan önce uğradığı Cannes’da da ilgi görmüştü film ve ünü kulağımıza ulaşmıştı. Yönetmenin ikinci uzun metrajı olmasına rağmen hayli yenilikçiydi.

Uzun Bir Günden Geceye Yolculuk

“Akdeniz’in Ötesi” bölümünde özellikle Sicilian Ghost Story (Fabio Grassadonia, Antonio Piazza) ve Tunis By Night (Elyes Baccar) dikkat çekmekteydi. “Ücra Köşeler” programı dahilinde Gaspar Noé’nin Climax’ı vardı. Muhtemelen yine kışkırtıcı, deneysel anları olan bir filmdi. Cannes’da ilgi görmüştü film. “Ustaların Gözünden” bölümü filmlerinden biri Jean-Luc Godard’ın son filmi The Image Book’tu. “Vizyon Sahibi Yönetmen” bölümünde, festivalde bu ödülü alan Rus yönetmen Aleksey Fedorchenko’nun kısaları dahil, tüm filmlerinin toplu gösterimi vardı. Farklı montaj diliyle film gramerinizi bozan ilginç bir yönetmen Fedorchenko. Kendisine sorular yöneltme fırsatı bulduk. Sorularımızı internet üzerinden yanıtlamayı tercih etti.

“Yunan Yeni Dalgası” bölümü, bu akımı başlatan filmlerden Köpekdişi’ni (Dogtooth/Kynodontas, Yorgos Lanthimos) ve Zavallı ile yarışan Babis Makridis’in ilk filmi L’yi de içeriyordu.

“Restore Edilmiş Filmler” kısmındaki tüm filmler görülesiydi: Come and See (Elem Klimov, 1985), My Twentieth Century (Ildikó Enyedi, 1989), Brief Encounters (Kira Muratova, 1968), Fanny and Alexander (Ingmar Bergman, 1982) ve Kubrick’in 2001’ine ilham verdiği söylenen, cezbedici IXARIE XB-1 (Jindrich Polák, 1963).

Böylesi zengin bir içeriğe ev sahipliği yapan festivalin açılış filmi, dışarıda büyük ses getiren ırkçılık karşıtı Spike Lee filmi Blackklansman’dı. Siyahi bir polisin teşkilatta kendisini ispatlamaya çalışırken, bir anda ırkçı beyazların oluşturduğu bir klanla karşı karşıya kalmasını ve onu yenmesini esprili bir dille anlatıyordu yapım.

Festival filmlerini genel hatlarıyla tanımış olduk.

Festival, 600’den fazla kişiden oluşan, oldukça kalabalık bir konuk listesine sahipti. Bu nedenle misafirler, beş farklı otele dağıtılmıştı. Bu yoğunluğa rağmen, festival, önceki yıllardaki dağınıklığını büyük ölçüde çözmüş; aksaklıklar yok denecek kadar azalmış. Bu yıl festivalde 149’u uzun metraj olmak üzere, toplam 266 film gösterildi. Yabancı festivallerle kurulan sağlam ilişkiler sayesinde, oldukça iyi bir program oluşturmuş. Festival Direktörü İsmail Dikilitaş ile festival bürosunda kısa bir görüşme yapma fırsatı buldum. Kendisinden festival hakkında özet bilgiler aldım. Dikilitaş’ın festivali daha ileri bir noktaya taşımak için hedefleri var. Festivaldeki basılı materyal eksikliği gibi sorunları kabul etmekle birlikte, bunun dolardaki artış neticesinde oluşan aksamalar olduğunu iletti. Yine festival tarihçesinden ve zaman zaman verilen molaların nedenlerinden konuştuk. 1973 sonrası, ekonomik olanaksızlıklar, Belediye’nin festivale ara vermesine neden olmuştu. 1992’de yeniden başlatılan Altın Koza, 1998 Adana ve 1999 Marmara Depremi’ne duyarlılık gösterilerek, yapılmamış, onun yerine mağdur vatandaşlara yardımda bulunulmuş. 2005 yılından itibaren festival kesintisiz devam etmekte. İsmail Bey, bürodaki ekibiyle de beni tanıştırdı ve vedalaştık.

Festival Direktörü İsmail Dikilitaş’la

İlk gece, festivalin açılış töreniyle birlikte Onur Ödülleri de dağıtıldı. Şerif Gören’e Yaşam Boyu Başarı ödülü giderken, Cüneyt Arkın, Muhterem Nur, Ahmet Mekin, Süleyman Turan’a da Onur Ödülleri verildi. Sağlık sorunları nedeniyle törene katılamayan Arkın’ı eşi ve oğlu temsil etti. Törene bir video ile iştirak eden Arkın, konuklara duygusal anlar yaşattı. Törende Rus yönetmen Aleksey Fedorchenko da sinemadaki yenilikçi yaklaşımından dolayı Vizyon Sahibi Yönetmen ödülünü aldı. Konser ve kokteylle devam eden gece sonunda Avşar Sineması’nda açılış filmi olan, merakla beklediğimiz Blackklansman izlendi.

Onur Ödülü alan Ahmet Mekin’le

Kalan dört gün boyunca Cinemaximum Sineması’nda Ulusal Yarışma’da yarışan on beş filmi izleme fırsatı bulduk. Ulusallardan aylardır merakla beklediğim iki film olan Anons ve Kelebekler, anlatım ve oyunculuk açısından farklı işlerdi ve kaliteli işçilik barındırmaktaydılar. Ama bu denli iddialı yapımlardan beklemeyeceğim hatalar içeriyorlardı. Anons, bir dönem filmi olarak özellikle radyoevi sahnelerinde, zaman zaman çok açık veriyordu ki bu açıklar basitçe kamufle edilebilecek şeylerdi. Hilton’un modern ışıklandırması karşısındaki sahne de doğrusu beni hikayenin dışına alıverdi bir an. Olay gece geçiyordu ve yönetmenin daha da karanlık görüntüler istediğini gösterim sonrasındaki sunumda görüntü yönetmeni de belirtmişti. Yine de film bana olması gerekenden daha karanlık geldi. Kelebekler’de ise, hani, absürd anlatı deyip de geçemeyeceğimiz, cenazeye kız kardeşin açık saçıyla katılması, cenazeden önceki gece içen kardeşlerin bağıra bağıra şarkı söylemesi ve köyden kimsenin tepki göstermemesi gibi durumlar, yerli seyirciyi irrite edebilecek “hata”lardı. Bununla birlikte, iki filmin de eğlenceli, lezzetli olduklarını söyleyebilirim.

Gösterimlerin haricinde, festival programı dopdolu bir içerikle zenginleştirilmişti. “Çizgi Romandan Beyazperdeye”, “Türk Sineması Nereye?”, “Muhsin Ertuğrul Sineması”, “Şerif Gören’in Sinema Hafızası”, “Deha ve Şahsiyet Yapım Aşamasında Reji ve Kurgu Uyumu”, “Orhan Kemal Sineması ve Kayıp Senaryoları”, “Oyuncu ile Çalışmak” gibi söyleşiler, Suat Yalaz, Süleyman Turan, Barış Saydam, Kaya Özkaracalar, Engin Ayça, Yılmaz Atadeniz, Ayla Algan, Necip Sarıca, Şerif Gören, Sebahattin Çetin,Ezel Akay, Onur Ünlü, Işık Öğütçü, Gülsen Tuncer gibi isimleri dinleyicilerle bir araya getirdi. Erhan Tuncer, 25. Yıla özel 25 orijinal Yeşilçam senaryosunu sunarken, senaryo buluşmaları ve kısa film atölyeleri ve sunumlarıyla, özellikle de Cannes temsilcileriyle kısa filmcilerin buluşturulması ile yeni sinemacılara ufuk açıcı faaliyetlerde yer alma şansı sunuldu. Muhsin Ertuğrul, Yılmaz Güney ve Alican Sekmeç’in koleksiyonundan gerçekleştirilen 25. Yıl Festival Tarihi sergileriyle ve muhtelif konserlerle de festival zenginleştirilmişti.

Bence yukarıda verdiğim detaylarla festival, 25nci yılını kazasız belasız atlatmıştır. Ha, bu denli büyük organizasyonlarda birtakım şanssızlıklar, eksikler olmaz mı? Elbette olur. Gösterim salonlarının dağınık ve birbirine uzak noktalarda olması, festivalin takibini zorlaştıran bir etkendi. Bu sorun, konan servisler yardımıyla aşılıyordu gerçi. Bir de basılı materyal problemi vardı, dediğim gibi. Festival sonuna kadar program kitapçığı elimize geçmemişti. Keza, festival kitaplarının tümüne ulaşmakta da zorluklar yaşadık.

Adana, Büyükşehir olmanın şanına uygun olarak, düzgün bir festival yürütmenin yanı sıra, bir müzeler kenti olma yolunda da ilerlemektedir. Konumuz sinema olunca özellikle gezdiğim Sinema Müzesi’nden ve Sabri Şenevi ve dostlarının özel girişimi olan Sinema Evi’nden bahsetmek isterim son olarak.

Sinema Müzesi’nden

Büyükşehir Belediyesi Adana Sinema Müzesi, zengin içeriği ve bazılarını ilk defa gördüğüm orijinal afişlerle, sanatçı mumyaları ve eşyalarıyla cezbedici doğrusu. Yılmaz Güney’in kendi el yazısıyla yazdığı bir mektup, sigara tabakası, Altın Koza ödülü, bazı filmlerde kullandığı silahlar, Umut’taki kıyafetlerinin giydirildiği mumya heykeli ve Seyyit Han’daki başlığı; Nazım Hikmet’in kayıp filmi Güneşe Doğru’nun orijinal afişi, orijinal Killing kıyafeti, eski Altın Koza’ların gazete haberleri ve fotoğrafları, neler neler…

Yine de Sabri Şenevi’nin Sinema Evi, Sinema Müzesi’ne göre içeriği zayıf olmasına rağmen, çok daha sıcak. Sabri Bey, hem sinemaseverlere hem sinema çalışan ve meraklılarına ev sahipliği yaparken, arka avluya kurduğu projeksiyon makinesiyle beyaza boyadığı duvara yansıttığı filmleri ücretsiz olarak görmenizi sağlıyor. Yine eski yazlık sinema havasını yaşatan soğuk gazozlarını buz dolu tenekeden çıkarıp, kaşığın tersiyle açarak ikram ediyor size. Mütevazı bir makine, afiş, film ve plak koleksiyonuna sahip olan sinema evin zaman su gibi akıp, geçiyor.

Sabri Şenevi, tutkulu bir sinemasever…

Sinema Evi’nin perdesi.

Neticede güzel bir şehirde, güzel bir festival eşliğinde, harika zaman geçirmiş, yeni dostlar edinmiş, birbirinden değerli sanatçı ve sinema çalışanı ile tanışmış olduk. Darısı gelecek festivallerin başına…

FİLM FESTİVALLERİ ve Özelde ADANA FİLM FESTİVALİ

1920lerde, Hollywood film endüstrisinin az gelişmiş ülkelerin sinemaları ve belgesel ve avangard film gibi ticari olmayan hamleler üzerindeki nüfuzuna tepki olarak, film toplulukları ve sinema-kulüpleri ortaya çıktı ve empresyonist ve sürrealist sinemanın doğuşunun teşvik edildiği Fransa ve yerli filmler için tek istikrarlı pazar olan Brezilya gibi farklı ülkelere yayıldı. Bunlar arttıkça, çoğu uygulayıcı veya hevesli yönetmenler olan üyelerinin ulusal sınırları önemsemeksizin fikirlerini ve ilhamlarını paylaşabildikleri uluslararası toplantılar düzenlemeye başladılar. Bu aktiviteler, ilerideki film festivallerinin prototipleriydi.

İlk gerçek film festivali, İtalyan diktatör Mussolini’nin propaganda aracı sinemaya duyduğu şevkle hayata geçti. Hollywood ve diğer endüstrilerle olan mücadelede, devletin işlettiği İtalyan sinemasının gelişimini kamçılamak adına, yerli film endüstrisinin gelişimi için müsrifçe para saçıldı. Haber Alma Bakanlığı üzerinden desteklenen kültürel projeler arasında, zaten var olup, kendisini içerikçe daha çeşitli, disiplinler arası kılmak çabasıyla Ağustos 1932’de Uluslararası Sinematografik Sanat Gösterimi’ni doğuran Venedik İtalyan Sanatı Gösterimi Bineali vardı.

İlk sinema programı, korku klasiği Dr. Jekyll and Mr. Hyde (Rouben Mamoulian, 1931) ile başladı ve yedi ülkeden yirmi dört başka yapım da içeriyordu. Gösterimin amacı, sanatın ışığının ticari dünyayı aydınlatması olarak açıklandı, ama ana hedefin güç politikası olduğu kısa zamanda ortaya çıkacaktı. Her yıl yapılması planlanan festivalin ilk yılı olan 1935’e, 1932 programındaki halk oylaması ve “katılım diploması”nın yerine resmi ödüller koyulmasıyla, Avrupa faşizminin devam eden yükselişi damgasını vurdu. Bu, her yıl bir En İyi İtalyan Filmi ödülü verilmesinin yanı sıra, o zamanlar İtalya’nın müttefiki olan Nazi Almanyası’nın da En İyi Yabancı Film ödüllerini 1936 ve 1942 yılları arasında dört kere kazanmasının yolunu açtı. Jürideki Amerikalı ve İngiliz üyeler, bunun sonucunda istifa ettiler. Fransız katılımcılar da, Mussolini Kupası kararlarını protesto edip, 1937’de takdir gören Fransız yapımı, Jean Renoir’ın büyük savaş draması La grande illusion’a (1937) verilen ödülün festival yetkililerince veto edilmesine tepkiyle, sokağa döküldüler. Bu, artık kültür dünyasının gözünde siyasi ve ahlakça lekeli İtalyan mevkidaşlarını gölgede bırakmak için tasarlanan bir Fransız film festivalinin oluşmasına kadar vardı. Sinema otoritesi Robert Favre le Bret ve Action Artistique Français organizasyonunun başındaki Philippe Erlanger, böyle bir festival yaratmakla görevli komitenin başını çektiler. Yönetmen Louis Lumière, grubun başkanlığını yaptı. Mussolini’nin öfkesini göze alan Fransız hükümeti, gerekli fonu sağladı ve birkaç ay sonra, Fransız Rivierası’ndaki Cannes kenti, yeni etkinliğe ev sahipliği yapmak üzere hazırlığa başladı.

Venedik’in erken başarısı üzerine, başka, küçük festivaller türeyivermişti, ama film festivalini modern kültürel hayatın birleştiricisi olarak kurumsallaştıran, resmi olarak Cannes Uluslararası Film Festivali adını alarak, Eylül 1939’da başlayan Cannes’dı. Program, The Wizard of Oz ve Only Angels Have Wings gibi filmler içeriyordu. Gary Cooper, Mae West, Douglas Fairbanks, Norma Shearer ve Tyrone Power, Cannes’a Hollywood’un devasa MGM stüdyosu tarafından gönderilen “yıldızlar gemisi”ndeydiler. William Dieterle’nin The Hunchback of Notre Dame uyarlamasının festivalin açılış gecesi gösteriminin duyurusu olarak, sahile Nôtre-Dame Katedrali’nin karton bir modeli dikilmişti. Ancak, açılış filmi, gösterilecek tek film olacaktı. Almanya aynı gün Polonya’yı işgal etti ve festival yönetimi de kapılarını açtıktan birkaç saat sonra kapattı ve Eylül 1946’ya kadar açmamak durumunda kaldı. Venedik Festivali de 2. Dünya Savaşı kaosu nedeniyle üç yıl ara verdiği festivali, 1946’da yeniden başlattı. Projeksiyon arızaları ve Alfred Hitchcock gerilimi Notorious’un program dışı gösterimi gibi teknik sorunlara rağmen, Cannes’ın 1946 programı büyük bir başarıydı. Yine de, 1947’deki festival, İngiltere ve Sovyetler Birliği gibi büyük ülkelerin yokluğuyla fire verdi ve 1948 programı iptal edildi. 1951’e kadar Cannes tutarlı bir devamlılık sergileyemedi. Ancak tarihini daha büyük filmlerin müsait olduğu bahar aylarına kaydırdıktan sonra, binlerce gazeteciyi gün boyu süren basın gösterimlerine ve endüstri profesyonellerini Palais’te ve şehre yayılan salonlarda yapılan gösterimlere çekerek, dünyanın en prestijli ve etkin film festivali olarak hüküm sürdü.

 

Festivaller, dünya ölçeğinde savaş halinin mazi olduğu yirminci yüzyılın ikinci yarısında filmin süregiden sanatsal (ve ticari) önemini teyit ederek, 1950ler boyunca Avrupa’da ve başka yerlerde, artan oranda çoğaldı. Siyaset, Venedik ve Cannes oturduktan sonra, festival tarihinin bu safhasında önemini yitirdi, ama siyasi değerlendirmeler asla tümüyle sahneden kalkmadı. Büyük ve ihtiraslı Berlin Uluslararası Film Festivali, örneğin, 1951’de, Soğuk Savaş hızla tırmanışa geçmişken, kendini Doğu ve Batı arasında coğrafik ve sanatsal bir buluşma zemini şeklinde sundu. Bunun sonucunda, Doğu bloğunun sosyalist devletleri, zaman zaman bireysel filmler bu ülkeleri temsil etmişse de, 1975’e kadar resmi katılımda bulunmadılar.

1960larda doğacak festivallerin en önemlisi, New York Film Festivali’ydi. 1963’te, şehrin önde gelen kültürel alanlarından Lincoln Center’da kuruldu. Bir ölçüde Londra Film Festivali’ni model alsa da, programında çoğunlukta olan sanat filmlerinin, avangard çalışmaların ve belgesellerin estetik kökenini garantileyen sanatsal topluluk içinde (Metropolitan Operası ve New York Filarmoni Orkestrası gibi kurumların ev sahibiydi) Lincoln Center’ın muazzam prestijinin avantajını kullanmaktaydı. Böylesi sinema, sofistike seyircilerin, orijinal dilde, altyazıyla sunulan yenilikçi yabancı filmleri şaşırtıcı derecede benimsedikleri bir zamanda belki sınırlı, ama tutkulu bir kitle buldu. Cannes ve Berlin festivallerinin ağır programlarının aksine, New York Festivali, sınırlı sayıda film gösteriyordu (beş kişilik seçim komitesince belirlenen iki düzine uzun metraj, bir o kadar kısa metraj film) ve zaten oldukça seçici olan yapısının gösterilen her filmi “kazanan” yaptığını öne sürerek, ödüller vermeyi reddediyordu.

Film festivali tarihindeki iki anahtar hadise, 1970lerde gerçekleşti. İlki, başlangıçta, Kanadalı seyirciler için başka festivallerden büyük ilgi gören yapımları getirme taahhüdünü vurgulayan bir adla, Festivallerin Festivali denen Toronto Uluslararası Film Festivali’nin 1976’da başlamasıydı. İlk yılı, bazı Hollywood stüdyolarının ilgisizliği nedeniyle bozulsa da, sonraki yıllarda iç yapımlardan uluslararası sanat filmlerine ve ironik bir şekilde, benzer herhangi bir etkinlikte bulunacak olandan daha fazla Hollywood yapımına kadar geniş bir yelpazedeki bir yıllık listeyle, dünyadaki en kucaklayıcı festivallerden biri haline geldi. Kanada, ayrıca başka iki büyük festivale daha ev sahipliği yapmaktadır: Montreal Dünya Film Festivali ve Vancouver Uluslararası Film Festivali.

1970lerin diğer büyük gelişmesi, 1978’de Salt Lake City’de, Utah Film Komisyonunun, film üretimi için bir alan olarak devletin varlıklarını ön plana çıkartma aracı şeklinde tertiplenen, Birleşik Devletler Film Festivali’ni başlatmasıdır. Festival, enerjisini, ayrıca yurt çapında yeni bağımsız filmler için bir yarışmaya sponsor olduğu üç yıl boyunca, retrospektiflere ve tartışma ağırlıklı etkinliklere yoğunlaştırdıktan sonra, etkinlik, 1981’de Park City’deki daha küçük topluluğa kaydı ve daha yüksek bir profil arayışına girdi. 1985’te aktör Robert Redford ve dört yıllık Sundance Enstitüsü tarafından devralındı. Redford bu enstitüyü, Hollywood sisteminin dışında bağımsız film yapımını desteklemek için kurmuştu. 1986’da Sundance Film Festivali adını alarak, hem bağımsız hem de uluslararası yapımlar için geniş kapsamlı bir vitrin olduğu kadar, ilgi gören bir medya hadisesi haline geldi.

Dünya çapında ilgi toplayan festivallerin yanı sıra, binin üzerinde mütevazı etkinlik türemiştir. New York ve Fransa-Avignon’da gerçekleştirilen Fransız-Amerikan Film Atölyesi ve New York taşrasındaki, sinema ve yazılı dünya arasındaki ilişkileri öne çıkaran Lake Placid Film Forumu gibi bazıları, adlarında “festival”den başka bir şey kullanarak emsalsizlik oluşturmayı denediler. Afrika, Burkina Faso’daki Ouagadougou Festivali ve Asya’daki Şangay ve Tokyo festivalleri, Birleşik Devletler ve Avrupa dışındaki ana festivallerdendir.

Dünya festival tarihi kısaca bu şekildedir. Oscar Ödülleri, bir festival değildir, çünkü sadece ödül törenini içerir ve tek gece sürer.

Bizdeki ilk yerli sinema yarışması da böyle bir düzenlemedir ve festival kapsamına girmez. Bu faaliyet, 1948’de Yerli Film Yapanlar Cemiyeti tarafından “Yerli Film Müsabakası” adıyla düzenlendi. Ciddi anlamda ilk film festivalimiz, “Birinci Türk Film Festivali” adıyla, 1953’te, Türk Film Dostları Derneği’nce yapıldı. Kurumsallaşan ilk film festivalimiz ise 1963’te halihazırda zaten yapılmakta olan Aspendos etkinliklerinden Avni Tolunay’ın belediye başkanlığı esnasında film festivaline dönüştürülen Antalya Film Festivali’ydi.

Onu 1969’da başlayan Adana Altın Koza Film Festivali izledi. Antalya, yoluna 80lerdeki bir yıllık kesinti sayılmazsa, aralıksız devam ederken, Adana, zaman zaman ara vermek durumunda kaldı. Yine de bugün Türkiye’nin ikinci köklü film festivalidir.

Bir diğer majör film festivalimiz olan İstanbul Film Festivali ise İKSV tarafından, 1982 yılında başlatıldı ve Ankara Film Festivali’ne de bir başka vakıf olan Dünya Kitle İletişim Vakfı’nca 1998’de start verildi.

Bugün Türkiye’de bu saydıklarımız da dahil, küçüklü büyüklü, belli bir istikrarda devam eden 30 kadar film festivali bulunmaktadır. Son 10 yıl içinde 200 civarında film festivalinin kısa sürede sonlandığı görülmektedir.

Adana Altın Koza Film Festivali, ülkemiz film festivalleri arasında, zaman zaman kesintiye uğrasa da, devamlılığını korumuş, görevini yerine getirmiş bir organizasyondur. İlk kez 1969’da, ‘Altın Koza Film Şenliği’ adıyla Adana Belediyesi ve Adana Sinema Kulübü öncülüğünde gerçekleştirilmiştir. İlk yıl, Metin Erksan, Kuyu filmi ile En İyi Yönetmen ve En İyi Film, Fatma Girik, Ezo Gelin ile En İyi Kadın Oyuncu, Yılmaz Güney, Seyyit Han ile En İyi Erkek Oyuncu dallarında Altın Koza’yı alan ilk sanatçılar oldular.

1973’teki beşinci festivalden sonra, Altın Koza’ya, ekonomik olanaksızlıklardan, on sekiz yıl kadar ara verildi. 1992’de Adana Belediyesi, şenliği yeniden başlattı ve Altın Koza Kültür ve Sanat Festivali, bu yıl düzenlediği Ulusal Uzun Film Yarışması’nın yanı sıra Öğrenci Filmleri Yarışması‘nı da programına ekleyerek, Türkiye’de ilk kez bu alanda yarışma düzenleyen festival oldu.

1998’deki Adana ve 1999’daki Marmara depremlerine duyarsız kalamayan Büyükşehir Belediyesi yönetimi, o yılların Altın Koza bütçesini depremzedeler için kullanarak Festivali düzenlememe kararı aldı.

7 yıllık aradan sonra 12. Altın Koza, 2005 yılında tekrar başlatıldı. 2005’ten bu yana kesintisiz süren Festival, programına eklediği ‘Dünya Sineması’ ve ‘Akdeniz Filmleri Seçkisi’ ile uluslararası kimliğe bürünmüş, ‘Akdeniz Ülkeleri Uluslararası Kısa Film Yarışması’ ile de bu kimliğini pekiştirmiştir. Festival, her yıl Türk sinemacıların yanı sıra Avrupa’dan da yaklaşık 700 konuğu ağırlamakta ve yaklaşık 70 bin izleyiciye ulaşmaktadır.

Bu yıl, 25. Adana Altın Koza Film Festivali’nin konuğu olduk. Festival üçüncü günden itibaren konuk almaya başladığı için, ilk iki gün daha önce çoğunu ancak televizyondan ya da DVD kopyasından izleme imkanı bulduğumuz eski Altın Kozalı, birbirinden değerli filmi görme şansını kaçırdık. Neyse ki, önümüzde Ulusal Yarışma filmlerini ve bazı yabancı yapımları izleyebileceğimiz bir maraton vardı.

Festival, 600’den fazla kişiden oluşan, oldukça kalabalık bir konuk listesine sahipti. Bu nedenle misafirler, beş farklı otele dağıtılmıştı. Bu yoğunluğa rağmen, festival, önceki yıllardaki dağınıklığını büyük ölçüde çözmüş; aksaklıklar yok denecek kadar azalmış. Bu yıl festivalde 149’u uzun metraj olmak üzere, toplam 266 film gösterildi. Yabancı festivallerle kurulan sağlam ilişkiler sayesinde, oldukça iyi bir program oluşturmuş. Açılış filmi olarak Blackklansman (Spike Lee) iyi bir seçim. Yurt dışındaki festivallerde de büyük ses getirmişti.

İlk gece, festivalin açılış töreniyle birlikte Onur Ödülleri de dağıtıldı. Şerif Gören’e Yaşam Boyu Başarı ödülü giderken, Cüneyt Arkın, Muhterem Nur, Ahmet Mekin, Süleyman Turan’a da Onur Ödülleri verildi. Sağlık sorunları nedeniyle törene katılamayan Arkın’ı eşi ve oğlu temsil etti. Törene bir video ile iştirak eden Arkın, konuklara duygusal anlar yaşattı. Törende Rus yönetmen Aleksey Fedorchenko da sinemadaki yenilikçi yaklaşımından dolayı Vizyon Sahibi Yönetmen ödülünü aldı. Festivalde yönetmenin filmlerinin toplu gösterimi de yapıldı. Konser ve kokteylle devam eden gece sonunda Avşar Sineması’nda açılış filmi olan, merakla beklediğimiz Blackklansman izlendi.

Onur Ödülü alanlar toplu halde.

Kalan dört gün boyunca Cinemaximum Sineması’nda Ulusal Yarışma’da yarışan on beş filmi izleme fırsatı bulduk. Bu filmler, Dört Köşeli Üçgen (Mehmet Güreli), Aydede (Abdurrahman Öner), Babamın Kemikleri (Özkan Çelik), Halef (Murat Düzgünoğlu), Kelebekler (Tolga Karaçelik), Kaos (Semir Aslanyürek), Sibel (Çağla Zencirci & Giullaume Giovanetti), Güvercin (Banu Sıvacı), İçerdekiler (Hüseyin Karabey), Kardeşler (Ömür Atay), Anons (Mahmut Fazıl Coşkun), Güvercin Hırsızları (Osman Nail Doğan), Arada (Ali Kemal Çınar), Yuva (Emre Yeksan), Tuzdan Kaide (Burak Çevik) idi.

Ulusallardan aylardır merakla beklediğim iki film olan Anons ve Kelebekler, anlatım ve oyunculuk açısından farklı işlerdi belki ve teknik yönden de kaliteliydiler. Ama bu denli iddialı yapımlardan beklemeyeceğim hatalar içeriyorlardı. Anons, bir dönem filmi olarak özellikle radyoevi sahnelerinde, zaman zaman çok açık veriyordu ki bu açıklar basitçe kamufle edilebilecek şeylerdi. Hilton’un modern ışıklandırması karşısındaki sahne de doğrusu beni hikayenin dışına alıverdi bir an. Olay gece geçiyordu ve yönetmenin daha da karanlık görüntüler istediğini gösterim sonrasındaki sunumda görüntü yönetmeni de belirtmişti. Yine de film bana olması gerekenden daha karanlık geldi. Kelebekler’de ise, hani, absürd anlatı deyip de geçemeyeceğimiz, köy yerinde morg bulunması, cenazeye kız kardeşin açık saçıyla katılması, cenazeden önceki gece içen kardeşlerin bağıra bağıra şarkı söylemesi ve köyden kimsenin tepki göstermemesi gibi durumlar, yerli seyirciyi irrite edebilecek “hata”lardı. Bununla birlikte, iki filmin de eğlenceli, lezzetli olduklarını söyleyebilirim. Kelebekler, En İyi Yönetmen ve Senaryo ödüllerinin yanı sıra İzleyici Ödülü’nü alırken, Anons, En İyi Görüntü, Yılmaz Güney Özel ve FİLM-YÖN En İyi Yönetmen Ödüllerini kazandı.

Anons

Dört Köşeli Üçgen, entelektüel sinema örneği idi, fakat aktarıldığı kitabın felsefi seviyesini tam olarak yakalayamıyordu. Yine de yönetmenin, aynı zamanda yakın akrabası olan Salah Birsel’in anlatısını peliküle en iyi şekilde dökme çabası gözden kaçmıyordu. Elbette bir yönetmen yaklaşımı olarak kitaptan uzaklaşılan anlar var filmde bir görsel tat yakalamak adına. Siyah beyaz görüntülerin her biri komple sanatçı kimliğindeki Güreli’ye yakışır nitelikte ve yine yönetmen tarafından yapılan müzik enfes. Ki En İyi Müzik ödülü’nü En İyi Sanat Yönetimi ile birlikte bu film aldı.

Aydede, Babamın Kemikleri, Halef, Sibel, genel yapılarıyla kasaba filmleriydiler. Aydede’de komediden gelen Ezgi Mola, tüm gayretine rağmen, kasaba kadınının dramını yansıtmada inandırıcı olmayı başaramıyordu. Tüm çocuk oyuncuların, özellikle başroldeki Bilal Zeynel Çelik’in doğal oyunları ve E.T.Badi filmlerine yapılan sevimli göndermeler, filmin çekici unsurlarıydı. Babamın Kemikleri, köy sahnelerindeki kimi başarısız oyunculukları saymazsak, Cem Davran’ın oyunculuğu açısından bir aşamaydı. Halef, reenkarnasyon üzerine ilginç bir hikaye aktarmaktaydı ve oyunculuklar çok iyiydi. Ancak, iyi bir oyuncu olduğu muhakkak olan Muhammet Uzuner, Bir Zamanlar Anadoluda (Nuri Bilge Ceylan, 2011) filmi sonrası mahkum edildiği durağan oyunculuğun sınırlarını artık zorlamalı. Sibel, aslında daha güçlü adaylar da bulunmasına rağmen oyuncusuna ödül getirdiği, sadece ıslıkla iletişim kuran kadın karakteri sayesinde ilgiyi ayakta tutan bir yapımdı. Sibel, En İyi Kadın (Damla Sönmez herkesin aklındaydı zaten) ve Yardımcı Erkek Oyuncu (Emin Gürsoy) Ödülleri ile En İyi Film Ödülü’nü kazandı.

Sibel

Tuzdan Kaide, bir soyut anlatı denemesiydi ve bu anlatı yer yer ilginçleşmesine rağmen, uzun süresiyle bazen sıkıcı olabiliyordu. Yönetmen, 2014’te kurduğu deneysel film topluluğu ile çekeceği filmlerin yapısı hakkında bir fikir vermişti zaten. Buradaki çizgisel olmayan anlatı ve farklı oyunculuk denemeleri 68. Berlin Film Festivali’nde filmin ilgi görmesini sağlamıştı.

Arada, çok eğlenceli bir filmdi. Kürt vatandaşlarımızın dil sorununu ince bir espri anlayışıyla işleyen ve bu sorunun ülkemizdeki çözümsüzlüğüne bu şekilde ışık tutan filmin anlatısı, yönetmenin önceki filmleri Gizli (2015), Genco (2017) ile benzerlikler taşıyarak, ortak, tutarlı bir dil oluşturuyor.

Arada

Kaos, artık başyapıtını vermesini yıllardır dört gözle beklediğim Semir Aslanyürek’in yine bir yarım başarıya sürüklendiği, anlatım dili, mizansenleri ve oyunculukları ile eskimiş bir yapım. Bu arada benzer sıkıntıları olmasına rağmen nedense 7 Avlu (2011) bana çok çekici gelmişti.

İçerdekiler, Festival’in ikinci uyarlamasıydı. Melih Cevdet Anday’ın güçlü piyesi, tek mekanda geçen hikayesiyle sinemaya uygun şekle nasıl getirilecek diye bekliyorduk. Doğrusu, o sıkışıklığı aşacak bir yönetmenlik başarısı yoktu filmde. Ama Settar Tanrıöğen, yine her zamanki oyunculuğunu konuşturuyordu. Dizi oyunculuğundan gelen Caner Cindoruk, kendini aşma yolunda büyük çaba harcıyordu filmde. Yine de oyuncu ödülü kadın oyuncu, Gizem Erman Soysaldı’ya gitti. Filmin tek kadın oyuncusu olmasına rağmen, Soysaldı’nın En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Ödülü alması ilginç bir detay. Film bir de Jüri Özel Ödülü aldı.

Yuva, ülkemizde giderek yaygınlaşan çevre yıkımını vurucu bir dille aktarıyordu. Kardeşlerin filmi iki bölüme ayıran hikayeleri, karakterlerin değişimini verme açısından çok iyi açılımlar sağlıyordu. Hele İğneada Ormanları’ndan elde edilen görüntüler, doyumsuzdu. Vurucu sonuyla festivalin bütünlüklü hikaye anlatmayı başarabilen birkaç filminden biriydi.

Yuva

Kardeşler, Rusya’da yaşanan gerçek bir haberden yola çıkılarak bize aktarılmış hikayesiyle, çok iyi bir film olabilmenin kıyısından dönmüş bir yapım olarak göründü bana. Sonu aceleye getirilmiş gibi duruyordu ve çok da neden sonuç ilişkisi içermiyordu bu nedenle. Genç oyuncular, ortalamanın üstünde bir oyun vermişlerdi. Nitekim En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü bu iki oyuncu (Caner Şahin ve Yiğit Ege Yazar) paylaştılar. Kadın oyuncu Gözde Mutluer de Umut Veren Genç Kadın Oyuncu Ödülünü aldı.

Art arda gösterilen Aydede, Babamın Kemikleri, Halef ve Kelebekler filmleri, bize “Acaba festival boyunca cenaze filmleri mi izleyeceğiz?” dedirtmişken, son gösterimlerde de güvercinli filmler başlayıverdi. Güvercin ve Güvercin Hırsızları, iyi filmlerdi ve genç oyuncularından muhteşem performanslar almaktaydılar. Nitekim Güvercin Hırsızları’ndaki rolüyle Seyit Nazım, Umut Veren Genç Erkek Oyuncu Ödülü Ödülü’nü aldı.

Bence Festival’in SİYAD En İyi Film Ödülü almasına rağmen en hakkı yenmiş filmi, Güvercin’di. Güvercin, ortalamanın çok üzerinde bir ilk film olmakla birlikte, Adana’nın ele aldığı kesimini eksiksiz anlatan ve umut dolu sonuyla bizleri ferahlatırken, bu senenin başlı başına bütünlüklü bir hikaye anlatmayı başarabilen yegane Altın Koza finalistiydi bence. Hele son sekanstaki, Adana’nın yitmeye yüz tutan damlarının muhteşem görüntüsü eşliğindeki kapanış, büyüleyiciydi. Güvercinleriyle adeta yekvücut haline geleceği bir hazırlık döneminden gelip, gerçekten müthiş bir oyun veren genç oyuncu Kemal Burak Alper’e ödül verilmemesi, insanın içine oturuyor.

Güvercin

Ulusal gösterimlerinin bir güzel sürprizi de vardı. Sibel’in gösteriminden önce, filmin erkek oyuncusu olan Erkan Kolçak Köstendil’in çektiği sıcak bir çingene romansı olan keyifli kısa film Suma( C )’nın gösterilmesiydi. Los Angeles Film Ödülleri’nden komedi dalında mansiyon alan yapım, genç oyuncunun gelecekte yöneteceği filmler hakkında ipuçları barındırmaktaydı.

Uluslararası Yarışma Filmlerini görme fırsatı bulamadım, ancak listedeki sekiz filmi araştırdığımda tümünün de nitelikli, dışarıda övgüler alan yapımlar olduğunu gördüm. Filmlerin bir kısmının yakında gösterime girecekleri duyurulurken, kalanların da Türkiye’deki festival yolculuklarına devam edeceklerini öğrendik. Bu filmler, Kül En Saf Beyazdır (Jia Zhangke), Blaze (Ethan Hawke), Şüphe (Lee Chang-Dong), Domestik (Adam Sedak), Tarihe Barbar Olarak Geçmek Umurumda Değil (Radu Jude), Budala Kardeşim Robert (Philip Gröning), Çifte Hayatlar (Olivier Assayas), Zavallı (Babis Makridis) ve bizden Anons’tu.

Şüphe

Bunların dışında pek çok özel gösterim de yapıldı. Bunların çoğu, muhtelif festivallerden seçme filmlerdi. Ulusal Yarışma filmlerinin gösterildiği sinemada yakalayabildiğimiz için izleme şansı bulduğumuz Uzun Bir Günden Geceye Yolculuk (Bi Gian), izleyeni moddan moda sokan, muhteşem bir seyirlikti. Sondaki bir saate yakın, üç boyutlu gerçekleştirilmiş tek çekim, dakikliği ve sanat yönetimiyle seyredeni sarsıyordu. O gün seyrettiğimiz dördüncü film olmasına rağmen, bizi aymayı başarmıştı film.

Uzun Bir Günden geceye Yolculuk

Gösterimlerin haricinde, festival programı dopdolu bir içerikle zenginleştirilmişti. “Çizgi Romandan Beyazperdeye”, “Türk Sineması Nereye?”, “Muhsin Ertuğrul Sineması”, “Şerif Gören’in Sinema Hafızası”, “Deha ve Şahsiyet Yapım Aşamasında Reji ve Kurgu Uyumu”, “Orhan Kemal Sineması ve Kayıp Senaryoları”, “Oyuncu ile Çalışmak” gibi söyleşiler, Suat Yalaz, Süleyman Turan, Barış Saydam, Kaya Özkaracalar, Engin Ayça, Yılmaz Atadeniz, Ayla Algan, Necip Sarıca, Şerif Gören, Sebahattin Çetin,Ezel Akay, Onur Ünlü, Işık Öğütçü, Gülsen Tuncer gibi isimleri dinleyicilerle bir araya getirdi. Erhan Tuncer, 25. Yıla özel 25 orijinal Yeşilçam senaryosunu sunarken, senaryo buluşmaları ve kısa film atölyeleri ve sunumlarıyla, özellikle de Cannes temsilcileriyle kısa filmcilerin buluşturulması ile yeni sinemacılara ufuk açıcı faaliyetlerde yer alma şansı sunuldu. Muhsin Ertuğrul, Yılmaz Güney ve Alican Sekmeç’in koleksiyonundan gerçekleştirilen 25. Yıl Festival Tarihi sergileriyle ve muhtelif konserlerle de festival zenginleştirilmişti.

Bence yukarıda verdiğim detaylarla festival, 25nci yılını kazasız belasız atlatmıştır. Ha, bu denli büyük organizasyonlarda birtakım şanssızlıklar, eksikler olmaz mı? Elbette olur. Gösterim salonlarının dağınık ve birbirine uzak noktalarda olması, festivalin takibini zorlaştıran bir etkendi. Bu sorun, konan servisler yardımıyla aşılıyordu gerçi. Bir de basılı materyal problemi vardı. Festival sonuna kadar program kitapçığı elimize geçmemişti. Keza, festival kitaplarının tümüne ulaşmakta da zorluklar yaşadık.

Uzunca bir girizgahla film festivali hadisesinin dünyadaki ve Türkiye’deki tarihçesini anlatarak, hem bu organizasyonların önemini, hem de sanat ve siyaset alemini nasıl etkilediğini anlatmaya çalıştım yazının başında. Aslına bakarsanız, bizim festivaller bu gücün tamamiyle farkındalar ve şehirlerinin tanıtımı için de bunu etkin şekilde kullanıyor çoğu film festivalimiz. Ulusal Yarışmadan vazgeçerek Antalya’nın yarattığı boşluk, Adana’yı bir anda ön plana çıkarmıştır.

Adana, Büyükşehir olmanın şanına uygun olarak, düzgün bir festival yürütmenin yanı sıra, bir müzeler kenti olma yolunda da ilerlemektedir. Konumuz sinema olunca özellikle gezdiğim Sinema Müzesi’nden ve Sabri Şenevi ve dostlarının özel girişimi olan Sinema Evi’nden bahsetmek isterim son olarak.

Sinema Müzesi’nden

Gösterimlerin başladığı saate kadarki beş saatlik boşluk, sabahları kahvaltıdan sonra kenti gezme fırsatı veriyordu bize. Yine böyle bir sabah uğradığım Büyükşehir Belediyesi Adana Sinema Müzesi, içerdiği zengin materyalle ve bazılarını ilk defa gördüğüm orijinal afişlerle, sanatçı mumyaları ve eşyalarıyla doyurucu bir içerik sunuyordu ziyaretçilerine. Yılmaz Güney’in kendi el yazısıyla yazdığı bir mektup, sigara tabakası, Altın Koza ödülü, bazı filmlerde kullandığı silahlar, Umut’taki kıyafetlerinin giydirildiği mumya heykeli ve Seyyit Han’daki başlığı; Nazım Hikmet’in kayıp filmi Güneşe Doğru’nun orijinal afişi, orijinal Killing kıyafeti, eski Altın Koza’ların gazete haberleri ve fotoğrafları, sinemasever ziyaretçileri heyecanlandırıyor doğrusu.

Yine de Sabri Şenevi’nin Sinema Evi, müze yapaylığından uzak yapısıyla, Sinema Müzesi’ne göre zayıf içeriğine rağmen hem de, bana çok daha sıcak geldi. Sabri Bey, hem sinemaseverlere hem sinema çalışan ve meraklılarına ev sahipliği yaparken, arka avluya kurduğu projeksiyon makinesiyle beyaza boyadığı duvara yansıttığı filmleri ücretsiz olarak gösterime sunuyor. Yine eski yazlık sinema havasını yaşatan soğuk gazozlarını buz dolu tenekeden çıkarıp, kaşığın tersiyle açarak ikram ediyor size Sabri Bey. Mütevazi bir makine, afiş, film ve plak koleksiyonuna sahip olan sinema evinde zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz.

Sabri Şenevi, tutkulu bir sinemasever…

Sinema Evi’nin perdesi.

Neticede güzel bir şehirde, güzel bir festival eşliğinde, harika zaman geçirmiş, yeni dostlar edinmiş, birbirinden değerli sanatçı ve sinema çalışanı ile tanışmış olduk. Darısı gelecek festivallerin başına…

 

 

 

 

25. Adana Film Festivali (devamı 2)

Kapanış ödül töreni (devam)

 

Kıvanç Terzioğlu ve Mehmet Güleryüz Abi’min değerli eşiyle

Nebil Özgentürk’le

HiltonSA’daki kapanış kokteylinden

Birkaç resim de İstanbul’daki Türk Dünyası Filmleri haftasından