Yılmaz…

Biz küçükken, 70ler boyunca Türkiye’deydi elbette. Ama kendimizi fark etmeye başladığımız yaşlarda o artık mahpushanelerin gediklisiydi. Hakkında konuşulmuyordu, gazetelerde adı geçmiyordu, sokaklarda fotoğrafları satılmıyordu, kitaplarını bulamazdınız. Amcalara bu adamı sorduğumda çok derinine inmiyorlardı, “Öyle de bir adam vardı.”, diyorlardı sadece.

Alamancılar döndüler yurda ardından. Video diye bir şey gelmişti. Ortaokul son sınıfta olmalıyım, 85 ya da 86 yılı. O insanlar yanlarında Minareci Videola vb etiketli video kasetler getirdiler kocaman kocaman. Kemal SunalCüneyt Arkın filmleriydi çoğu.

İlk Yılmaz Güney’imi onlar sayesinde izlemiştim. Bir komşumuzun evinde. Kasetin etiketini okuyunca gözlerim faltaşı gibi açılmıştı.Yıllar boyu babamdan dinlediğim Baba filmi, nihayet karşımdaydı! Yılmaz Güney diye bir adamın var olup olmadığının ispatı olacaktı bana o film.

Komşumuz koydu filmi cihaza ve Yılmaz Güney’in yüzünü yarısının kapladığı bir ekran üzerine yazılar akmaya başladı. Çok tuhaf gelmişti bana ilk başta. Bildiğimiz yakışıklı oyunculardan değildi. Ama naif konusuna ve kaba çizilmiş karakterlerine rağmen, ilk anda içime işleyivermişti Baba. Bana anlatılan o sahneler karşımdaydı işte: Belgesel tadında takip ettiğiniz yaşantısı içinde bir kalantorun hizmetinde çalışan, ailesini fakirlikten çıkarmanın tek yolu olarak Almanya’ya işçi olarak gitmeyi gören Cemal’i yer sofrasında önce oğluyla ve kızıyla mandolin ve bebek için, çok geçmeden de yanında çalıştığı Refik Kemal Bey’in köşkünde onun oğlunun yerine hapse girmek için yaptığı iki pazarlık, Alman doktorun diş kontrolü sahnesi ve Cemal’in eksik dişi nedeniyle gönderilecekler listesine girememesi, ardından gelen meyhane sekansı ve Cemal’in meyhanedeki arkadaşlarına bıçak çekip onları sıraya dizmesi, Cemal’in evlatlarının babalarını Almanya’da sanıp, Refik Kemal’in (muhteşem Yıldırım Önal!) gönderdiği güzel kıyafetler içinde, yine ondan gelen oyuncaklarla her şeyden habersiz, kısa bir süre için çocukluklarını yaşamaları, Cemal’in hapishane çıkışı kızını bir genelevde bulduğu sahne ve elbette sondaki,Kuzey Vargın’ı vurup intikam aldığı, Çirkin Kral dönemi seyircisini muhtemelen galeyana getirip koltuk kırdırtan sahne… Karşımdaydılar.

 

Yılmaz Güney filmlerine ulaşmak bende bir tutku halini aldı sonra ve evde videomuz olmadığı halde, Alamancılara yalvara yakıla, onlarla takaslar yapma yoluna giderek, bu filmleri toplamaya başladım. Vcd, DVD ve nihayet divxler sayesinde (ve tabi ki Almancıların, korsancıların, Topkapı gümrüğünün, video dükkanlarının tezgah altlarının, renkli televizyon ile hayatımıza giriveren özel kanalların gösterimlerinin ve dostlarımın sayesinde) bu filmlerin yaklaşık doksan kadarını topladım ya da en azından gördüm.

(BİR MÜHENDİSİN SİNEMA EĞİTİMİ -Gece Yayınları- isimli kitabımdan, kısaltarak)

Baba’daki Yılmaz Güney…

O zamanların Kadir’i, o zamanların Cüneyt’i

SAMSUN’DA BİR FİLM FESTİVALİ

Yaşadığım bu kenti seviyorum. Sokaklarında oynadım, denizinde yüzdüm, burada aşık oldum, hayata atıldım ve halen de burada yaşıyorum. Samsun güzeldir. Yanlış kentleşmenin yol açtığı sorunlarla, yok olan tütün tarlaları, dutluklar, incirlikler, kavaklıklara rağmen, başını alıp giden betonlaşmaya rağmen güzeldir. Doğduğum, yaşadığım, anılarımın olduğu şehirdir öncelikle çünkü.
Mesleğimin yanısıra sinema yazarlığıyla uğraşmaya başlamamla yaşıttır bu kente bir film festivali kazandırma uğraşım. Daha önce bir ya da iki küçük ölçekli denemeler olmuştu Samsun’da bu anlamda, ama kent, adını tüm dünyaya duyurabileceği, markası haline gelme potansiyeline sahip bir film festivalini hak ediyor.
Bir kere Samsun her türlü ulaşım imkanına sahip bir şehir. Onlarca oteliyle de turistik avantajları var. Belki salon sayımız yetersiz ve hele merkezdeki Konak Sineması’nın yıkılmasından sonra elde kalanlar sadece AVMlerdeki oda oda saloncuklar. Ama inanıyorum ki düzgün yapılan bir film festivalinin başarısı, yeni salonların önünü açacaktır. Samsun’un buna ihtiyacı da vardır.
Bugünlerde hazırlığı hızla süren Sağır Olimpiyatları kentin reklamını yapmıştır bir ölçüde ve iyi bir girişimdir. Ancak ekonomisi gitgide kısırlaşan ve üretimden neredeyse tümüyle çekilip tüm imkanlarını hizmet sektörüne vermeye başlayan Samsun’un yeni açılımlara ihtiyacı var. Festivaller de bunun en önemli aracıdır.
Samsun’da böyle bir festivalin düzenlenmesi ve gelenekselleşmesi için yirmi yıldır mücadele ediyorum. Bu gerçekleşene kadar da mücadeleyi bırakmayacağım.

DÖNDÜM…

Yazarları arasından olduğum SEKANS Sinema Kültürü Dergisi’nin aylık olağan toplantısı için Ankara’daydım. Bu arada, geçen hafta kitabımın (BİR MÜHENDİSİN SİNEMA EĞİTİMİ-Gece Kitaplığı) tanıtımı için röportaj vermeye gittiğim, Samsun’un yerel gazetelerinden HABER’de köşe yazısı teklifi aldım. İlk yazım cumartesi günü yayınlandı. Köşemin adı HAYAT DAMARI. Haftada bir gün, cumartesileri, sanat üzerine yazacağım.
Ankara’da hem dergi toplantısına katıldım, hem de yayıncımla görüştüm. SEKANS, üç sayıdır internetten yayınlanıyordu (www.sekans.org). Herşey yolunda giderse, bir küsür yıllık bir aradan sonra yeniden basılı olarak çıkacağız.
Bu arada Ankara’ya gitmişken film seyretmeyi de ihmal etmedim tabi. BÜYÜLÜ FENER Sineması’nda Ceyda TORUN’un yönettiği ve Amerika’da a gösterime girmiş ilginç bir İstanbul belgeseli olan KEDİ’yi izledim bir BAŞKA SİNEMA gösteriminde. (Bu arada film Samsun’da da CINEJOY LOVELET’te 22 Haziran’a kadar gösterimde)
KEDİ, inanılmaz başarılı bir belgesel. Bizde aslında belgeselin başarılı örnekleri çok. Çünkü sinemanın bize girişine kadar dayanan bir tarihi ve dolayısıyla da bir geleneği var. Ama bu denli dört başı mamur, derdini çok iyi anlatmayı başaran bir belgesel epeydir izlememiştim doğrusu.
Film, İstanbul’un farklı semtlerinde yaşayan, birbirinden farklı karakterde kediler üzerinden onların yaşadıkları mekanları, onlarla iletişime geçen, onlarla hayat süren insanları, bizim onlara, ama daha çok onların bize kattıklarını anlatırken, kentin dikkat çeken, çekmeyen, kıyıda köşede kalmış, her an ayak basılan, güzel, izbe mekanlarında gezdiriyor bizleri. Filmden çıktığınızda fikren de ruhen de tatmin olmuş halde çıkıyorsunuz aydınlığa.
Kedilerinizin belki daha önce dikkatinizi çekmiş, çekmemiş pek çok özelliklerini keşfediyorsunuz ve hayvanlara ne denli uzak karakterde olursanız olun, filmden çıktığında insanın hemen bir kedi yavrusu edinesi geliyor. Dökeceği tüylere, kıracağı vazoya, bardağa, sürahiye, etrafa yayacağı pisliğe şimdiden aldırış etmemeye başladığınızı fark ediyorsunuz.
Filmin internette de gezinen kopyaları var. ma gidin sinemada izleyin bir derim. hele ki Kötü Kedi Şerafettin’in yaratıcısı Bülent Üstün’ün kediler ve kendisine kattıkları hakkındaki anlatıları muhteşem!

Arşivcilik

Kitabımın bir bölümünde de uzun uzun anlattığım gibi, arşivcilik bir hastalıktır. Bende daha ortaokul yıllarımda, Almancıların kesin dönüşte yanlarında getirdikleri videokasetleri toplamakla başlayan biriktirme serüvenim, bugün bana on altı bini aşkın filmden oluşan bir hazine sağladı.
Bir sinema yazarı için iyi bir şey elbette. Hakkında yazmaya oturduğunuz film, elinizin altında oluyor. Ama öte yandan sonu olmayan bir uğraş bu. Sinema sektörü her an, dünyanın ummayacağınız bir köşesinden çıkıp, kulağınıza gelen yeni bir keşfe açıktır. Ona yönelmeden edemezsiniz. Nasıl edinirim diye çıpınır durursunuz.
Onları saklamak da ayrı bir derttir. Videokasetlerim çoktan bozuldular. Onların Dvd ya da divx kopyalarını toplamam yıllarımı aldı.
Bu işin en güzel yanı ne biliyor musunuz: Artık ümidi kestiğiniz, her yerde kayıp ilan edilmiş nadide bir yapım abiden çıkar biryerlerde karşınıza, dünyalar sizin olur! Metin Erksan’ın Karanlık Dünya’sı, Ümit Utku’nun Yılmaz Güney’li Koçero’su gibi bir sürü sürpriz yaşadım bu uğraş yıllarında. Ve bugün artık hiçbir filmin kayıp ilan edilemeyeceğine kanaat getirdim. Yakıldı denen bir sürü yapım bile teker teker gün ışığına çıkıyor.
Geçmiş yapımların değeri bunda yatıyor. Arıyorsunuz. Bugünkü cilalı, pop kültürüyle yıkanmış filmleri seyrettiğiniz anda yaşıyorlar. Çoğu ertesi güne bile kalmıyor…

KARANLIKTA UYANANLAR

“Hava döndü işçiden işçiden esiyor yel

Dumanı dağıtacak yıldız-poyraz başladı

Bahar yakın demek ki mevsim böyle kışladı

Bu fırtına yarınki sütlimanlara bedel

Hava döndü işçiden, işçiden esiyor yel”

Can YÜCEL – İŞÇİ MARŞI

 

“Üç fukara değil. Fabrikaya her türlü zararı vermekten çekinmeyecek üç bozguncu.”

Filmin bir yerinde Kenan Pars, işçilerden yana tavır koyan patronu Fikret Hakan’a böyle der.

Gerçekten de Yeşilçam’ın, hatta başlangıcından ‘70lerin sonlarına kadar gelen sinemamızın bir halk sineması olduğu gerçeği inkar edilemez. Bir kere Refiğ’in de belirttiği gibi, doğrudan patronların parasıyla değil, Anadolu işletmecilerinin seyircinin isteği doğrultusunda film yapımını yönlendirmek için patronlara sağladığı bonolarla yürüyen bir sanayi söz konusuydu. Bugün herkesçe bilinen, tanınan yıldızların, Yılmaz Güney’in, Ayhan Işık’ın, Cüneyt Arkın’ın, Türkan Şoray’ın ve daha nicelerinin ortaya çıkışında bu sistemin payı vardır.

“Filmin çekiminde kıymetli yardımlarını esirgemeyen  “MARSHALL” boya fabrikasına teşekkür ederiz.” Film bu yazıyla başlar ve Nedim Otyam’ın müziği eşliğinde jenerik akarken yeni bir günün başlangıcında İstanbul’u, güneş henüz doğmaktayken izleriz. Bu anlar çoğumuzun daha bilmem kaçıncı uykusunda olduğu anlardır ve biz uykudayken o “karanlıkta uyananlar” çoktan işlerinin, çalıştıkları fabrikaların yolunu tutmuşlardır. Jenerikte film yapımcıları sadece MARSHALL boya fabrikasına teşekkür etmekle kalmaz, kendilerine büyük figüran desteği veren, başta TÜRK-İŞ olmak üzere, tüm işçi sendikalarına da minnetini sunar.

İlk sahnede işçileri, işçibaşı Ekrem’in (Beklan Algan) yönlendirmesiyle koca bir tankı yerine oturtmaya çalışırken izleriz. Nihayet iş başarılıp kalabalık sevince boğulunca yaşlı usta Nuri (Mümtaz Ener) filmin sendikalaşma temasını simgeleyen ilk lafı eder: “Hüner kafayı doğru yolu bulmaya işletmekte. Yoksa neye yarar yaptığın?”.

Ekrem, patron Şeref Bey’in (Atıf Tuna) oğlu Turgut (Fikret Hakan) ile ev taşımak için fabrikadan ayrılırken, işi kontrol etmeye gelen babası, yapılan işçiliği beğenir ve över. Ancak işçiler bu kuru övgüden hoşnutsuzdur. Aldıkları para onlara yetmemektedir. Üstelik çalışma şartları da ağırdır. İthal boyaya karşı yerli boya üretmek derdinde olan patron, bu çaba içerisinde iken işçilerine zam yapamayacağını belirtir. Sendika olaylarına karışan üç işçinin de işine son verir.

İşkolik babasının aksine hovardalığa düşkün olan Turgut’un en yakın arkadaşlarından biri de Ekrem’dir. Ekrem’in çocukluğundan beri oturduğu ama kurtulmaya can attığı kenar mahalleye vardıklarında, Turgut babasının işten çıkardıklarından birinin o mahalleden olduğunu öğrenir.

Sokaklarında top oynayan çocukları, dökük ahşap binaları, seyyar satıcıları ve basma entarili kızlarıyla o dönem filmlerinde başarıyla yansıtılan kenar mahallelerden birisidir burası. Ekrem’in terk ettiği evin sakinleri arasında onu küçüklüğünden beri seven Fatma (Ayla Algan) da vardır. Bu gizli sevdadan habersiz Ekrem ise onu kardeşi görmektedir.

Şeref Bey, sonradan şans yüzüne gülüp zengin, fabrika sahibi olmuş eski bir işçidir. Çalıştırdıklarının çoğu da eskiden birlikte ekmek peşinde koştuğu insanlardır. Oğlu Turgut’un genç işçilerle yakın ilişkisi, bu insanlarla aynı mahallede oturdukları yıllara dayanmaktadır. Oysa şimdi Şeref Bey farklı bir sınıfa dahil olmuştur; kendi karını gözetecek, kendi yeni sınıfından yana tavır koyacaktır. Bununla beraber, Şeref Bey’in yerli üretim taraftarı, sempatik bir tarafı vardır ve ithalatçılarla karşı karşıya kalmak pahasına, bunda ısrarlıdır. İthalatçılar da buna karşılık onun müdürü Fahri’yi (Kenan Pars) elde ederler. Hammadde sıkıntısına düşen Şeref Bey, kaliteden ödün vermek durumunda kalacaktır.

Şeref Bey’le eskiden beri çalışan, onu çok iyi tanıyan emektar Nuri Baba ve arkadaşları, çalışanları kendi sendikaları altında örgütleme savaşı vermektedirler. Yaşam zorlukları ve işverenin anlayışsızlığı onları greve sürüklemektedir. Mahmut adında bir işçi, sendika çalışmaları esnasında olan biteni Şeref Bey’e taşımaktadır.

Ardarda yaşadığı çıkmazlar Şeref Bey’i yorar ve kalp krizi geçirerek ölür. Turgut, mecburen, babasının yerini alacaktır. Ama bu durum serkeş bir yaşam sürmeye alışkın Turgut’u şaşkına çevirir. Bir yandan arkadaşlarının zam ve işten çıkarılanların dönüşü için yaptıkları istekler, öte yandan baştan kendisini teslim ettiği idarecilerin dolapları, onu şaşkına çevirir. Yine de arkadaşı işçilere sabırlı olurlarsa sorunlarını çözeceği sözünü verir.

Bu arada Turgut, Fahri Bey’in ressam yeğeni Nevin’le (Tülin Engin) yakınlaşırken, işçi isteklerini karşılamada çekinik davranışı sebebiyle kendisiyle tartışan en yakın arkadaşı Ekrem ile araları açılır.

Boya numunelerinin kalitesiz çıkışı, Turgut’un çok güvendiği bir satışa ket vurur. O da fabrikayı elden çıkarmak zorunda kalır. İşçiler, yeni işverenlerin kendi sendikalarına geçmeleri karşılığında çalışmaya devam edebilecekleri yolundaki tekliflerine karşı çıkar ve grev kararı alırlar. Aileleri ev başka fabrikaların işçileri de onları destekleyecektir.

İki sınıfın oturdukları muhitler birbirlerinden keskin hatlarla ayrılırlar. Şeref Bey’in son derece muntazam, köşeli bir mimariye sahip konforlu köşkünün asfalt yolu, evin kapısına kadar uzanır iken, gecekondular ve harap, eski evlerden oluşan kenar mahalledeki yapılaşma düzensiz, evler derme çatma, sokaklar çamur deryası bir haldedir.

Filmin ilginç bir detayı da, o dönemde iç içe yaşadığımız ve her sınıfa yayılan azınlıkları net ve oldukça detaylı aktarıyor olması oluşturmaktadır. Gerçekten de fabrikada çalışan, aynı kenar mahallede oturan işçiler arasında Ermenisi, Rumu da vardır ve bizdendirler. Patronlar arasında da Ermeni karakterlere yer verir film. Daha sonraki, özellikle ’70 sonrası filmlerde pek bu karakterlere rastlamayız. Bu çeşitlilik gider, yerini yöre çeşitliliği alır.

Bugüne değin izlediğim işçi filmlerinin çoğu yarınlara dair çözüm önerileri sun(a)madan bitiveriyorlar. Karanlıkta Uyananlar için de durum böyle oluyor. Belki birlik olmanın, sendikalaşmanın değerini anlatmayı başarıyor film, ama bunun kalıcılığının nasıl sağlanacağı yönünde bir önermesi yok. Turgut, fabrikayı teslim almaya gelen tröstlere karşı eli kolu bağlanmışken fabrikayı yasa gereği hakları olan yirmi gün daha “kendilerine” çalıştırmaları için işçilere bırakır ve ayrılır. Ya o yirmi günden sonrası?..

Film ilk çıktığında ilgi görür. Ancak bir süre sonra sabotajlar başlar. Kayseri’de bir açık hava sinemasında oynarken, ses bombası atılır, perde yırtılır, yaralananlar olur. Sinema sahibi tehdit edilir. Antalya Film Festivali’nde Beklan Algan linç edilmekle karşı karşıya kalır. “Komünistler Moskova’ya” naraları eşliğinde mitingler yapılır. Bunlara tepki göstermek isterler, ama kendilerine mikrofon verilmez.

Yetmiyormuş gibi, bu tepkilerinden ötürü film tekrar sansüre gönderilir. Dört kere sansüre girip çıkan film sonunda aklanır, ama saldırılar daha da yoğunlaşır. Seyirci korkar. Filmi oynatacak sinema bulamazlar. Filmde sevişen Algan çiftinin aslında kardeş oldukları iftirası bile atılır! Neticede film, yapay bir ticari başarısızlığa uğratılmış olur.

 

Türk sinemasının kendi yapım koşullarından gelen bazı aksaklıklar bir yana, dönemine göre yürekli anlatımıyla, yerinde oyunculuk ve mekan kullanımıyla, günümüzde bize ütopya gelen, o zamana ait gerçek durumlarıyla film, elli sene sonra bile akıcılığından izlenirliğinden bir şey kaybetmiyor. İnsanın o son bölümdeki grev sahnesindeki gibi kabını kaçağını, evdeki yemeğini, eşyasını, pankartını kapıp, onlar gibi koşar adım, direnen boya işçilerinin arasına katılası geliyor…

(Yazının tamamını okumak isterseniz: www.sekans.org)

 

Yönetmen Ertem GÖREÇ

Senarist Vedat TÜRKALİ

 

NOT: Bu arada dünkü yazımı teşekkürle bitirecektim,gecenin bir yarısı uykusuzluk, kafa gitmiş. Kusura bakmasın arkadaşlar. GÖLGELER’de hiçbirinin emeğini unutamayacağım başta tüm teknik olanaklarını kullanmamıza izin vereb ve kamerayı bizzat kullanan yönetmen/tiyatrocu/elektrik mühendisi arkadaşım Onur ERDOĞAN’a;  ses, ışık ve klaket işinde bize yardımcı olan sevgili kısa filmci/tiyatro oyuncusu/diş hekimliği öğrencisi arkadaşım Sait ALBAYRAK’a, oyuncularım ABdülkerim ATLI, Halil BOZ, Işık YENİGÜN, Sılacan UZUNER, Sertaç BOZ, Buğra DEDE ve küçük yıldızım Ece AYDEMİR’e ve de onu bize yetiştiren inşaat mühendisi arkadaşım Alper AYDEMİR’e müteşekkirim.

Kısa Film Deneyimi -3-

Dedeyi oynayan amcanın ezberi iyi değildi ve oyununa yansıyordu. Bu yüzden onun konuşmalarını stok görüntülere yaymak durumunda kaldık. Mesela, aslında sessiz çekmek istediğim, mutfaktaki gelin ve kaynana sahnesinin üzerine bu laflardan bindirdik.
Neticede, türlü aksaklıkların da sayesinde, 3 dakika planlanan filmin çekimleri bütün güne yayılmıştı! İki kere market yaptık, çay yapmaya zaman olmadığı ve aslında çayımız da olmadığı için, marketten aldığımız soğuk çayları demliğe doldurup servis ettirdik geline.
Fildeki asker kıyafeti benim yirmi küsür yıl önceki asteğmen kıyafetimdi. Onu bulmam büyük şanstı, çünkü çekimlere iki hafta kalana kadar asker kıyafeti temin edememiştik. Bir pazar annemi aradığımda öylesine lafı geçince, Yazlıktaki dolapta benim kıyafetlerimin durduğunu söyledi kadıncağız. Anacığım senelerce saklamış onları, şapkam da dahil!
Neyse, çekimler bitti, dağıldık. Montaj için bir türlü biraraya gelemedik ve teslim tarihini kaçırdık. O esnada ne çektiğimizi soran dostlara “Babalar ve Oğullar” deyince “Turgenyev mi çekiyorsunuz lan?!” diye dalga geçtiler. Bu alay tatsızlaşmaya başlayınca, filmin adını GÖLGELER olarak değiştirdik.
Televizyon sahnesinde alet antene bağlı olmadığı için televizyon gürültüsü yoktu orjinalde. Dedenin küçük oğlu zaplayıp duracaktı genel planda. Youtube’dan televizyom gürültüleri yükleyip montajda kullandık, ama çocuğun zaplamasına bir türlü denk getiremiyorduk. Nihayet bir Susam Sokağı -Edi ile Büdü bölümü ile bir de Kara Şimşek parçası bulduk ve işledik. Zap senkronu başarılıydı.
Sondaki bebeğin yürüyüşü için bir müzik kutusu melodisi istiyordum; onu da youtube’dan bulduk. Çocuğun hareketlerine ve sondaki şapka şakalaşmasına çok güzel uydu melodi. Mutluydum.
İşte ilk kısa film deneyimim böyle. Mükemmel bir sonuç elde ettiğimiz söylenemez, ama harika bir deneyim oldu. Bir: Asla çocuk oyuncuyla çalışma; İki: çekimden önce bir gününü mutlaka hem okuma, hem de oyun provasına ayır; Üç: Mümkün olduğunca kendi mekanlarını kullan ve storyboard çiz, birebir uygula. Dört ve en önemlisi: Işık ve kamera bilgini geliştir, kimseye bağımlı olma!

Edi ile Büdü

Kara Şimşek

…ve benim filmim! (şimdilik)

Kısa Film Deneyimi -2- (dünden devam)

Hesabı ödedim ve arabalara doluşup, yazlığa geçtik. Tabi, bir yandan da kara kara düşünüyorum; bütün çekim planı, storyboardlar diğer eve göre hazırlandı; bizim yazlıktaki düzense tamamen farklı.
Neyse, eve girdik ki, “Askeri getirin.”, bizim asker sakallı. “Oğlum bu sakal ne, asker dedik ya sana?” “Abi, sakalsız yüzüm çok çirkin oluyor.” Haydaaa. Diğerlerini hazırlanmaları için evde bırakıp, çcuğuarabaya attık, berbere götürdük zorla. Yoldayken de bebeğin babası arkadaşım Alper’e evin konumunu attım.
Neticede bizim “asker”i traş ettirdik, döndük. O zamana kadar Alper de gelmişti çocukla. Neyse ki gerçekten Erkek Fatma’ydı bebek ve sırıtmayacaktı.
Aylardan Şubat, ev soğuk, yazlık olduğu için doğalgaz falan yok, ısınma da yok. Millet titriyor. Biz en çok bebekten çekiniyoruz. tedbir olarak bir UFO götürmüşüm, bebeği ve bayanları onun dibinde tutuyoruz.
Dediğim gibi, evin yerleşimi ilk planladığımız evdekinden tamamen farklı olunca, yeni plan yapma ihtiyacı hasıl oldu, fakat buna zaman yoktu. Hızlı karar vermek zorundaydık. Bu yüzden de başta planladığım kesmelerin çoğundan vazgeçmek durumunda kaldım ve genel plan çok kullandık.
Onur ilave ışık kullanmakta çok ısrarcı oldu. Halbuki mekanın her tarafı pencereyle çevriliydi. Beyaz güneşlikler de zaten arkada patlıyordu, bir de bu taraftan ışık yapınca doğallık tümden yitti ve insanların ellerinin, kollarının gölgeleri birbirinin yüzlerine düştü.
Oyuncular ezbersiz gelmişlerdi; dolayısıyla replik oyunu, oyun repliği aksatıyor, bana saçımı başımı yoldurtuyordu. Bu nedenle, mecburen, her bir planı en az dörder defa çektik, ki bu da aralarında, nisbeen, en doğal kalanları seçip, montajda kullanma şansı verdi bize.
Siz siz olun, hele ilk filminizde, çocuk oyuncuyla çalışmayın.Yorucu oluyor. Bir de bizim küçük yıldızımız Ece 1,5 yaşında; “Yürü,” dersin yürümez, “Şöyle yap,” dersin, yapmaz. Dedenin onu yere bıraktığı ve çocuğun da yürümeye başladığı bir sahne var. Adam çocuğu bırakıyor, çocuk gitmiyor. Enfazla tekrarı bunda yaptık. En son amca çocuğu ittirmek durumunda kaldı!
Baktık ki çocuk yürümüyor, “Yat!”dedim kamerayı kullanan Onur’a. Onur’un gözü oldu çocuk, yürüdü. Yine düşmesi lazm bir sahnede, çocuğun babası orada, çekip kıçüstü oturtacağız, ama yapamıyoruz! En son yine Onur’u bebek yapıp düşürdük…
Bebeğin gelip en son babasının dizine yapıştığı bir sahne var, bir türlü tutturamıyoruz. En son bebek kendiliğinden şöyle bir şey yaptı: Gitti, asker şapkasını aldı ve başına taktı. Hemen Onur’a döndüm: “Çektin mi lan?” “Çektim abi.” Planladığımdan daha iyi olmuştu.
Bayan oyuncular bana hiç zorluk yaşatmadılar. Onların sahnelerini ikişer tekrarla tamamlamayı başardık. (Arkası ve hikayenin sonu yarın)

Kısa Film Deneyimi -1-

Yıllardır sinema üzerine çeşitli dergilerde ve on yılı aşkın bir zamandır da Sekans’ta (www.sekans.org) yazıyorum. Teori bir yere kadar. Hani bir adamı eleştrirsin, eleştirirsin de, “Buyur sen yap,” dediğinde elin ayağına dolaşır, çünkü yaptığın sadece eleştirmektir. Eleştirdiğin o konuya, sanat dalı olsun, mesleki başka bir dal olsun, somut bir katkıyı ancak uygulamaya geçtiğinde sağlayabilirsin.
Neticede ben de zamanının geldiğine karar verdim ve film yapımına soyundum. Uzun metraj senaryolarım vardı, ama buna henüz gücümüz yetmezdi. Ben de aslında çok da araştırmadığım bir yöne, kısa filme yoğunlaştım. Yazdığım birkaç senaryonun içinden birinde fikir birliğine vardık ekibimle. Hedef mümkün olduğunca fazla üretim yapmak ve festivaller, gösterimler, youtube kanalları aracılığıyla kendimizi tanıtmaktı. Çoğu kişi de böyle yapıyor, filmlerine finansmanı bu şekilde sağlıyordu.
Ekibim tecrübesiz sayılmazdı. Ben yıllardır senaryo çalışmaları yapıyordum, teorik de olsa film yapımı üzerine kaba bir bilgim vardı. Görüntüleri alacak olan Onur Erdoğan, daha önce kısa film denemeleri yapmış, kameralardan, ışık ve sesten anlayan bir arkadaştı. Diğer arkadaşları (dördü hariç) yerel bir tiyatro olan TİYATRO KUM’un oyuncularından bulmuştuk.
Filme çekmeye karar verdiğimiz senaryomun adı BABALAR VE OĞULLAR’dı. Film Arası Dergisi’nin açtığı bir yarışma tam da bu hikayeye denk gelmişti: Aile ve Bireyselleşme. Benim öyküm de ataerkil, topluca yaşayan bir geniş aileden ayrılıp, kendi evini kurmaya karar veren bir gençle ilgiliydi. Gencin askerliğinin bitmesine birkaç ay kalmıştır. İzne gelir. İzinde ne karısıyla başbaşa kalabilir, ne de askerde olduğundan neredeyse hiç görmediği oğluyla hasret giderebilir. Çeşitli diyaloglar sonrasında zar zor, babasına durumu açar ve ortam buz keser. Askerin daha henüz ayaklanmış minik oğlu da yürüyerek, düşe kalka babasına gelir.
Film için bir evbulundu. O eve göre storyboard hazırladım. Kare kare planlamıştım çekimleri. Lakin (şartlar öyle gerektirdiğinden) yarışmaya bir hafta kala gerçekleştirmeye hazır olduğumuz çekimlerin hemen ertesi günü, evin müsait olmayacağını öğrendik. Beni bir telaş almıştı başta, ama bizim yazlık boştu ve hikayeyi oraya uyarlayabilirdim. Ama çekim planı yapmaya zamanımız kalmamıştı.
Onur, dedeyi oynayacak adamı ve onun kardeşini oynayacak kişiyi bulmuştu dışarıdan. Ben de babaanneyi oynayacak bayanla, bebeği bulmuştum.
Çekim sabahı ekibi topladım, sahilde bir lokantada kahvaltı verdim onlara. Kahvaltı esnasında da bebeğini getirmesi için anlaştığım, çalıştığım yerdeki bir arkadaşın çocuğu getirmesini bekliyorduk ki, telefonum çaldı. Çocuk gece hastalanmıştı, yani getiremiyordu arkadaş. Hemen konuklarıma yalvararak acele bir erkek bebek bulmamız gerektiğini, telefonlara sarılmalarını söyledim. Bir yarım saat sonra aranan bebek bulunmuştu: Meslektaşım Alper Aydemir’in kızı Ece! Yahu karakter erkek! Alper, abisinin kıyafetlerini giydirince olur Erkek Fatma diyerek rahatlattı beni… (Arkası yarın)

     

Kahramanla Özdeşleşmek

Küçükken süper kahraman filmlerine ya da daha çok karate filmlerine gittiğimizde, film çıkışı birbirimize o filmlerde gördüğümüz numaraları yaparak eve dönmek çok eğlenceliydi. Bazen sokak oyunlarımıza da adapte ederdik bu durumu. Hani Süpermen olmak zor, uçamıyor insan (!), ama bir Jackie Chan, bizim o zamanki ağzımızla bir Buruş Li, daha ulaşılabilir bir hedefti çocuk aklımızda. Öyle ya, atlıyor, zıplıyorduk. Küçük sıyrıkları vurukları tolere ediyordu bedenlerimiz.
Sonra (ne yazık ki) büyüdük bir gözümüz arkaya bakarak, “ulan çocukluğumun elini yakalasam kopmam belki ondan,” diyerek, beyhude bir çabayla. Yıllar o denli çabuk süpürüp götürüyor ki sizi siz yapan pek çok şeyi, takip de edemiyorsunuz bu yitişi.Kahramanlarınız değişiyor.
Film seyretme eylemi, seyirci kendisini öyküdeki bir karakterle özdeşleştirebildiği ölçüde anlam kazanır. Aksi takdirde filmden hiçbir şey kalmaz sizde. Bunu başarabilen filmler, filmdirler. Batman, Kara Şövalye‘yi düşünün (Dark Knight, Christopher Nolan, 2008). Yönetmen neyi başarıyordu orada? Batman’ın dramına paralel olarak, kötü adam Joker’in de dramını veriyordu ve beklenmeyeni yapıp, sizin Joker’le, kötü adamla özdeşleşmenizi sağlıyordu. Çünkü filmdeki asıl renk oydu (Heath Ledger) ve rasyonel karakterde, evet, sadece Jokerdi!
Bizim sinemamız bütünüyle kahraman öyküleri üzerinden geliştiği için, bu dururmu sağlam bir çizgiye oturtmayı başarmış, kendi seyircisini bulmuştur. Sadık bir seyircidir bu. Değil mi ki on yıllar sonra o filmlerin televizyonda her gösterilişi reytingleri topluyor? Yımaz Güney’in, Cüneyt Arkın’ın sevilmesi bundandı; onlarla özdeşleşir, birlikte acı çeer, filmin sonunda birlikte intikam alırsınız… Bugünkü sinemamızın da asıl ihtiyacı olan şey bu…

Buruş Li’miz

Cüneyt Arkın

Jackie Chan

Çirkin Kral Yılmaz Güney

Babamın kucağında ben… işte o elini hiç bırakmamak istediğim küçüklüğüm…

HAREMDE DÖRT KADIN

“Tarihten kaçmak, namustan, doğruluktan, bilgiden kaçmaktır.”

“Büyük bir tarihi olmayan, böyle büyük bir tarihe dayanmayan toplumlar, hiç bir şart altında, bir büyük milli edebiyat-sanat yaratamazlar, böyle büyük bir edebiyat ve sanat yaratamadıkça da dünya edebiyat ve sanatının vardığı çizgiye katiyen ulaşamazlar.”

Kemal TAHİR

1910’da İstanbul’da doğup, 1973′te İstanbul’da yaşamını yitiren yazarımız Kemal Tahir, deniz yüzbaşı ve Sultan II. Abdulhamid’in yaverlerinden olan babasının görevleri nedeniyle ilk eğitimini Türkiye’nin çeşitli yerlerinde tamamlar. … Karagöz gazetesinde başyazarlık, Tan gazetesinde yazı işleri müdürlüğü yapar. 1938′de Nâzım Hikmet’le beraber Donanma Komutanlığı Askeri Mahkemesi’nde “askeri isyana teşvik” suçlamasıyla yargılanır. 15 yıl hapse mahkum olur. 12 yıl muhtelif cezaevlerinde yatıp, 1950’de genel afla özgürlüğüne kavuşur. Özellikle hapishane günlerindeki gözlemleri, klasikleşmiş romanlarına temel oluşturacaktır.

İlk kitaplarında daha çok köy sorunlarına eğilen yazar, daha sonra Türk tarihinin ve özellikle yakın tarihin olaylarını ele alır. Devlet Ana,Kurt KanunuRahmet Yolları KestiYorgun SavaşçıBozkırdaki Çekirdek bu kitaplara örneklerdir.

“…Gurbet Kuşları’ndan sonra bir ileri adım, bir farklı adım atmam söz konusu olduğunda tarihi-gerçekçi bir film yapmayı düşündüm. Bizi özellikle batı toplumlarından ayıran tarihi farklar nerede gözüküyor? …. Kemal Tahir’in bir ön çalışması vardı. İttihat ve Terakki’nin dört kurucusunun Tıbbiyedeki ilk toplantılarıyla başlamaktaydı hikayesi. … Tarihi gerçekçilik açısından çok ilginçti. Fakat benim yapmayı düşündüğüm şeye sığmayacak bir genişlikteydi.” (HALİT REFİĞ Düşlerden Düşüncelere Söyleşiler, İbrahim Türk, kabalcı Yayınevi, 2001, s.190-191.)

Paşa (Unutulmaz Sami Ayanoğlu. Fatih’i canlandırmasıyla bilinir) hareminde üç karısının yardımıyla giyinmektedir.

Mekan olarak özellikle dev bir konak seçilmiştir. … Paşa’nın haremden konukların alındığı odaya ilerleyişi bitmek bilmez bir geçiştir dolayısıyla. Yol boyu arap uşağın “Destur!”, komutu ile koşturarak hizaya giren uşaklar, yalının çalışanları saygıda kusur etmezler. Sıranın sonunda da haremin doktoru (Cüneyt Arkın) ve Paşa’nın yeğeni Rüştü (Tanju Gürsu) vardır.

Paşa’ya ağız yaparak yağ çeken kadınlar, onun karşısına saçları çözülü çıkan evin çalışanlarından Ruhşan’ı (Nilüfer Aydan) paylarlar. Dördüncü olarak geleceğinden şüphelendikleri odur.

Doktor Cemal, aslında Ruhşan’a aşıktır …

Hiçbir şeyden habersiz halde terzinin alındığı odaya gelen Ruhşan, burada, misafirlerin önünde sözlü saldırıya uğrar ve dayı dediği, babası yaşındaki adamı baştan çıkarmakla suçlanır.

Doktor Cemal’e kötü haberi, kıza olan aşkını bilmeyen arkadaşı Rüştü verir.

Paşa’nın dördüncü kadını istemesinin asıl sebebi çocuk sahibi olmaktır. … Bu çocuk meselesi haremin kadınlarını ahlaksız ilişkilere zorlar. Hatta Gülfem, bu amaç uğruna Paşa’nın yeğeni Rüştü ile bile birlikte olmayı kafaya koyar.

Filmde modernleşme ve alaturka karşılaşmasını, harem kadınları ile Frenk terzinin bir araya geldiği sahneler temsil eder. Bir sabah erken uyanan terzi, yalıda kadınlara bakınırken hepsinin aşağıda namaz kılmakta olduklarını görür. Günlerden cumadır ve tatildir. Kadını da çalıştırmaz ve birlikte gezmeye çıkarlar. Ona merak ettikleri Avrupai yaşantıyı sorarlar. Bir noktada konu Jöntürklere gelir ve kadınlar ürkerler. Hatta onları Osmanlı olmamakla, padişah düşmanı kaçaklar olmakla suçlarlar.

Osmanlı üzerinde İngiliz ve Alman hakimiyeti için bir mücadele sürüp gitmektedir.

Bu arada Cemal’in Jöntürk arkadaşı Emin (Önder Somer), evlerine verilen bir baskından yaralı kurtulmuş halde Cemal’e sığınır. Cemal, oraya bakılmayacağını düşünerek arkadaşını hareme saklar. Paşalar arası rekabet neticesinde eline geçen kozu kullanmak isteyen Almancı Nizamettin Paşa, adamlarını Sadık Paşa’nın yalısına göndermiştir. Paşa evini arattırmak istemez.

Ama yaralı adam ölmüştür. Paşa olay duyulursa hepsini geberteceğini söyleyerek haremi tehdit eder. Çıkar yolu kalmayan Cemal, Jöntürklerle birlik olduğunu amcasına itiraf eder. … Filmin en önemli ve bence Kemal Tahir’in birebir Türk aydınlarını sorguladığı sahnesi de burada gerçekleşir. Paşa, amaçlarının halkın, Anadolu’nun mutluluğu olduğunu anlatmaya çalışan yeğenini “Anadolu’yu seviyorsunuz da İstanbul’da işiniz ne? Niçin Avrupa’ya atıyorsunuz kapağı?”, diye çıkışır. “Yılanın başı İstanbul’da.”, diyen yeğenin bu lafı bardağı taşıran son damla olur. Paşa akrabası olduğu için sadece onu kovmakla yetinir.

Nizamettin Paşa’nın adamıyla (Hüseyin Baradan) yalı bahçesinde bir araya gelen Rüştü, Paşa’nın aradan çıkarılmasına karar verildiğini … öğrenir. Buna yardımcı olursa taltif olunacaktır. Hem Paşa’nın tüm mal varlığı ve haremi de ona kalacaktır.

… hiçbir şeyden haberi olmayan Paşa, hevesle gerdeğe hazırlanmaktadır. Doktor Cemal ise Rüştü’nün bulaştığı tertibi anlamıştır ve bunu Paşa’ya haber vermek ister. Kızı gönderip geriye döner.

Baskında çıkan çatışmada Cemal’in de yardımıyla Paşa tüm düşmanlarını alt eder. Hatta buna alet olduğunu anladığı yeğeni Rüştü’yü de alnından vurur. Harem kadınlarının “vurun şu ırz düşmanı Jöntürk’ü!”, diyerek işaret ettikleri Cemal’e silah doğrultanları Paşa durdurur ve Cemal’in gitmesine izin verir. Ama bu defa da ona iflah olmaz bir aşkla bağlı Mihrengiz Hanım karşısına çıkacak ve başkasına gitmekte olan sevdiğini böğründen bıçaklayacaktır. “Bir Jöntürk’ü öldürdüm! Padişahım çok yaşa!” nidasıyla yere kapanan Mihrengiz Hanım, gözyaşlarına boğulur. Ruhşan dışarıda, karanlıkta gözü geride, hala Cemal’i beklemektedir.

… filmin jeneriğinde senaristin kimliği geçmez. Halit Refiğ, … bunu Kemal Tahir’in özellikle istediğini, sinemada isminin anılmasını istemediğini, salt romancı olarak tanınmak istediğini belirtiyor (s. 193).

Sadık Paşa, filmde özellikle karikatürize edilmiş, ama ilginç bir şekilde filmin dramatik yapısını da (Sami Ayanoğlu’nun dengeli oyunu sayesinde) zedelemeyen bir tipleme. Padişaha sadakati söz konusu olduğunda gerçekten adı gibi sadık, ama iş takibi adına yabancılardan rüşvet almaktan da geri durmayan Paşa, aslında yaptığı çoğu şeyi kendisinin ve ailesinin namını korumak adına yapıyor. …

Filmin oyuncuları genelde iyiler ve rollerinin hakkını veriyorlar. Ama çoğu karakter o yıllar Türk Sinemasındaki ortak probleme kurban giderek iki boyutta kalıvermişler. Bunun yine dönem alışkanlıkları göz önüne alındığında mucizevi şekilde aşıldığı karakterler, haremin eskiden gelen üç kadını Şevkidil, Gülfem ve Mihrengiz Hanımlar. Bu karakterler yaratılırken ortaya konan temel unsurlar üç kadın oyuncu (sırasıyla Ayfer FerayPervin Par ve Birsen Menekşeli) tarafından öyle maharetle taşınıyor ki, onların sahneleri boyunca en ufak bir sarkma hissi geçmiyor seyirciye. Hatta özellikle Pervin Par ve Birsen Menekşeli sanat hayatları boyunca canlandırdıkları ve onlarla özdeşleşen tiplemelerin hayli dışına çıkıyorlar. Tam olarak gösterilmese de kadınladan ikisi arasında yaşanan lezbiyen ilişki de sinemamızda bir ilktir.

Haremde Dört Kadın, tam da yeni bir yüzyılın arefesinde geçer. Bu da bir anlayışın, yaşam tarzının, politikanın bitip, yenisine kapı açılmasının bir nevi metaforudur. …

Film, Türkiye’den önce İtalya’da, davet edildiği Sorrento Film Şenliği’nde gösterilir. Türkiye’deki ilk gösterimleri iç açıcı olmaz. Halk esprilere gülmez. Filmi yarıda bırakır. 1966 Antalya Film Festivali’ndeki gösterimde, daha filmin başlarında gericiler makine dairesini basıp filmi parçalarlar. Jüri göremez bile filmi. 1974’te, İsmail Cem TRT’nin başındayken televizyonda gösterilir film, iş siyasi hadiseye döner. Sorumlular hakkında soruşturma açılması gündeme gelir. Neticede film, yapımcıları açıdan ticari bir fiyasko halini alır ve hayli karalanır.

 

Günümüzden bakıldığında Haremde Dört Kadın, anlatısı bakımından, meseleyi ele alış tarzından ve ilginç oyunculuklardan kaynaklı nedenlerle izlemeyenler için cazibesini korumaktadır. Metin Bükey’in müzikleri de dönem atmosferinin yaratılmasında hayli katkı sağlar.

(Yazının tamamı için www.sekans.org sayfasını ziyaret edebilirsiniz)