HAYAT DAMARI (internet yazılarım)

Bundan böyle haftalık köşem olan HAYAT DAMARI’nı gazetelerde değil, kendi sitemde yazmaya karar verdim. Dilerim okuyucusu bol olur…

 

HAYAT DAMARI

Bana bir masal anlat…

Bir varmış, bir yokmuş…

Memleketin birinde tüm dünya ülkelerinin temsilcileri toplanmış ve demişler ki “Bu küresel ısınmayı çözmenin yolu, en az on yıl dünyayı soğutmaktan geçiyor.” Sözleşme imzalamışlar. Kimi ülkeler bu sözleşmeyi kendilerine karşı ekonomik bir savaş olarak görüyormuş.

Toplanan memleketlerin meteorolojicileri bir açıklama yapmış ve son beş yılın 170 yıldır yaşanan en sıcak yıllar olduğunu belirtmişler. Bu artışın devam edeceğinden korkulduğunu da eklemişler.

O esnada Dünya’nın Sağlık Örgütü de tüm dünyaya bir salgına hazırlanılması talimatı vermiş. Bu arada küresel ısınmaya karşı alınan tedbirler doğrultusunda tüm termik santraller de kapatılmış. Salgın pandemisini dünyaya duyuran üniversite, hala tüm dünyaya salgın hakkındaki verileri servis eden kurummuş. Pandemi süresi dünya için altı ay olarak açıklanmış. Bir önceki yılın Kasım’ında açıklanan bu süre bu yılın Mayıs’ında dolmaktaymış. Yani söz konusu salgın Mayıs sonunda bitecekmiş. Ölümlü vakaların da o zamana kadar biteceğini söylemişler. Planlı bir deneymiş yani bu; insanlar evde tutulup, fabrika ve küçük işletmeler kapatılacak, ulaşım da durdurularak hayat yavaşlatılacakmış.

Salgın sırasında uzaydaki 220000 uydu ile sıcaklık düşüşü, iklim değişikliği, denizlerdeki yaşam ve balık artışı, hayvanların davranışları, kirlilik düzeyi gibi şeyler kayıt altına alınacakmış; kapitalistler bol miktarda para basarak Dünya varlıklarını borsa üzerinden yağmalayacak ve salgın bittiğinde birçok zenginlik el değiştirmiş olacakmış. Salgından sonra büyük ihtimalle termik santraller tümden yasaklanacak ve dünya ısınması sona erdirilerek yeniden soğutma başlatılacakmış. Salgın sürecinde denenen baskıcı uygulamalar kalıcı hale gelip kapsamı arttırılacakmış. Ama öyle ya da böyle, Mayıs sonu özgürlükmüş.

Gökten üç elma düşmüş vs.vs…

Üstteki masalın detayları, bana WhatsApp üzerinden gelen bir mesajdan alınma. Ama içinde karanlık kadar aydınlık da var, değil mi? Pek çok insanın dünyanın sonu gelmiş gibi davranmaya başladığı, kıyamet senaryolarının ortalıkta cirit attığı şu günlerde hele. Öte yandan bazı gerçekler de bizi bu tür iddialara inanmaya ittiği bir gerçek. Neticede insanoğlu tüm aptallığıyla kendi dünyasını harap edip sonra da “Acaba başka dünyalarda hayat var mı?” araştırmasına girerek, tüm dünyayı abat edecek parayı onlarca yıl sürecek deneylere yatırıyor. Haksız mıyım?

Şimdi bize düşen, insan olmayı yeni baştan öğrenmektir. Yardım kültürünü, sadaka kültürünü tümden terk etmek mümkün değil gibi görünüyor şimdilik, ama birlik olma kültürünü, mesela kooperatifleşme ve bu yolla insanların birbirine destek olması kültürünü geliştirmek gerek.

Temiz olmak gerek. Teknolojiyi gözünde bu kadar da büyütmemek gerek; yeni icatlar hayatımıza hız getiriyor gibi görünürken hem para, hem de zaman olarak bizden çok şey götürüyor. Bugün şu virüsün bile en son iletişim teknolojisi nedeniyle bu kadar hızlı yayıldığına inanmıyor muyuz? İnsanlar 5G karşıtı gösteriler yapıp vericileri yakmaya kalkmıyor mu? Bir de nedir şu hız merakı, en net, en süratli iletişimi kurma merakı? Hepimiz bilim adamıymışız da insanlığı kurtaracak paylaşımlar yapacakmışız gibi! Halbuki cep telefonu öncesi daha dakik insanlar olduğumuzu hatırlıyorum.

Artık iyiliğin arkasından koşalım. Bu ülkeyi, hatta dünyayı nasıl daha iyiye götüreceğimizin hayalini kuralım artık. Hep daha çok para kazanayım, tüm zenginlikler bende toplansın düşüncesinin bir anlamı olmadığını görmedik mi? Sadece sana, bana mı Kovid-19? Zengini vurmuyor mu?

Asırlarca sömürdüğünüz Uzakdoğu’nun Afrika’nın yokluk neticesinde karşı karşıya kaldığı salgın hastalıklardan aradaki okyanuslar korur sizi sandınız sonsuza kadar, değil mi? Ya şimdi kafanıza dank etti mi bir şeyler?

Artık farklı düşünmeye, çevresini sağlık ve toplumun refahı adına değiştirmeye başlamış olan insanlar görmek istiyorum ben. Bu insanların bir araya gelmesini, bir güç oluşturmasını… Ve söyleyecek sözü olan bu insanlara birilerinin kulak vermesini.

Sevgiyle, sanatla ve dostlukla kalın.

8 Mayıs 2020

ilkermutlu@yahoo.com

 

HAYAT DAMARI

Dünyanın ağlanacak hali…

Pandemi süreci devam ediyor. İnsanlık birbiriyle olan bağını internet üzerinden sürdürmeye çalışıyor, çünkü korku tavan yapmış durumda. İleride yaşamakta olduğumuz dönem üzerine harika edebiyat ürünleri çıkacaktır, kuşkusuz, ama şimdiden durumumuzun sinemadaki yansımalarını yakın zamanda görmeye başlayacağımızı söyleyebilirim; hatta belki ilk yapımlar çıkarılmakta bile.

Öte yandan sürecin bize çok şey öğrettiği bir gerçek. Sadece bizim değil, tüm dünyanın aldığı en büyük ders, ülkelerin artık büyük şirketler gibi yönetilemeyeceğinin herkesçe anlaşılmış olmasıdır. Çünkü bu kirli bir siyasettir ve temelde kan emiciliğe dayanır. Şirket usulünde yürüyen bir idare mekanizması, her şeyi kar olarak görür; koruması altındaki halkı yolunacak tavuk, işletme, fabrika ve toprakları satılacak mülk, sanatı gözden çıkarılabilir bir meşgale… O yönetimde her şey özelin sermayesine geçer ve hastaneler, okullar, fabrikalar, limanlar, köprüler, elektrik ve doğalgaz işletmeleri, kısaca aklınıza gelebilecek her şey, onların kontrolüne bırakılır. E, devlet işçi değildir ya bunları işletsin? O, mülkün sahibidir!

Özelleşen okullar gittikçe pahalılaşır; çünkü en iyi öğretmenleri bünyelerine toplamışlardır ve çocuğunun geleceğini (ve aslında kendisininkini) düşünen aile, gerekirse varını yoğunu satıp, o pek değerli evlatlarını bu okullara gönderirler. Devletin o yıllarca büyük adamlar yetiştirmiş parasız okulları yoktur ortada. Ha, bu da yetmez; o milyarları yatırdığı okulun da yeterli olacağından şüpheli hale gelir, çünkü çocuk, yarış atı misali, aralıksız sınavlara sokulmaktadır. Veli de bir başka insan öğütme makinesi olan dershanelere kaptırır çocuğunu. Buralar gerçek anlamda insan öğütme makineleridir; detaya girmeme gerek yok, gençliğin durumunu görüyorsunuz.

Özelleşen hastaneler hasta niceliğine odaklanan merkezler haline gelir ve pıtrak gibi her yerde biterler. Koruyucu sağlık gündemden çıkar, “hastayı nasıl daha da hasta eder ve kendimize bağımlı hale getiririz” politikası işlemeye başlar. Bu yüzden her geçen yıl daha sağlıksız, hep bir yenisi türeyen mikroplara karşı dirençsiz bir toplum haline gelinir.

Hiçbir şeye karşı güven kalmaz ve zaten o ülke denen işletmenin patronu olan aşırı güçlü politikacıların elindeki basının gittikçe paranoyaklaştırdığı, hatta psikopatlaştırdığı halk, en sevdiği şeylerden, hatta kapı komşusundan ürkmeye başlar. Koruyucu sağlık politikasından zaten çoktan vazgeçmiş olan devletler, aniden bastıran salgın esnasında ne yapacaklarını şaşırır ve birbiri ardına beceriksizlikler sergileyerek halkı daha da kendi içine kapanmaya sürükler. İn-san-lı-ğımızdan oluruz!

1940lardan kalma Amerikalı bir yönetmen olan Preston Sturges’in harika filmi The Great McGinty’yi izledim yıllar sonra ve bloğumda tanıtımını yaptım. Daha 1940’ta, Amerika’da siyasetin kirli yollarını ve bu yolda en yükseğe kadar tırmanan siyasetçinin artık kafasına dank edip de halkı için bir şeyler yapmaya karar verdiğinde bunun için geç kalmış olduğunu ve kurulmuş olan mekanizmanın artık buna izin vermeyeceğini müthiş bir dille anlatan bir yapım ve dili hala şaşırtıcı derecede modern. Bir yerlerde denk düşerseniz izleyin lütfen ve günümüz hakkında tekrar tekrar düşünün.

The Great McGinty Poster

Sevgiyle, sanatla ve dostlukla kalın.

18 MAyıs 2020

ilkermutlu@yahoo.com

 

HAYAT DAMARI

Bayramınız mübarek ola…

Bayramda mıyız, seyranda mıyız, hiç farkında olamadım şu ev hapsi günlerinde. Hatta ilk gün bayramı tümden unuttum diyebilirim. Pek çok insanı ancak akşama doğru, telefonumu açıp kutlama mesajlarını gördüğümde kafama dank edince arayabildim.

Evde kalmak da bayağı iyi geldi bana aslında. Yazmakta olduğum Turan Seyfioğlu biyografisi Görünmeyen Adamın Peşinde’de hayli ilerleme fırsatı buldum. Yine Haziran sonuna yetiştirmem gereken Hint klasiği Bhagavad-Gita’nın İngilizceden yapmak ta olduğum çevirisinin üçte ikisini bitirmiş oldum.

Ramazan döneminin büyük çoğunluğunu evde geçirmek bana dünya ve kendim hakkında da etraflıca düşünme fırsatı verdi. Kanalları gezerken işittiğim  “Kalemler kaldırıldı, kağıtlar kurudu” ve “Sıradanlık cinayettir” gibi deyişler hayli ufkumu açtı doğrusu ve bana yeni romanlar için ilham verdiler.

Bu arada, Turan Seyfioğlu çalışması esnasında, yaklaşık otuz yıldır sinema, özellikle de Türk sineması üzerine yazmama rağmen, Yeşilçam sinemasının doğumunu hazırlayan ‘50ler hakkında neredeyse hiçbir şey bilmediğimi fark ettim ve bu konudaki bütün eksiklerimi tamamladım. 1950-1960 arasındaki on yıllık dönemin yapıtlarının büyük kısmı 1959’daki belediye deposu yangınında küle dönmüştü ve bu dönemdeki birikimin kısıtlı bir miktarına ulaşabilmekteydiniz. Oysa ne kadar da renkli bir dönemden bahsediyoruz. İnsanlar denemelere girişiyorlar, yeni, daha halka dönük bir sinema anlayışı doğuyor ve yepyeni yüzlerin gelişiyle yıldız sistemi de bize geliyor. DP’nin gelişiyle şehirlere kırsaldan akan yığınla halk, sanatın her dalına olduğu gibi sinemaya da etkiyor kısa sürede ve neredeyse tek söz sahibi oluyor.

Kısacası kitap, sadece Turan Seyfioğlu’nu değil, onun aktörlük yaptığı 1951-1961 arasında Türk sinema piyasasındaki gelişimi de detayları, kişi ve kuruluşlarıyla anlatıyor. Hele bir çıksın bakalım. Keyifle okursunuz umarım.

Baki Tamer, Turan Seyfioğlu (beyaz gömlekli), Atıf Kaptan, Ahmet Tarık Tekçe, Belgin Doruk ve Gör. Yön. Enver Burçkin / Çölde Bir İstanbul Kızı, 1956

Sevgiyle, sanatla ve dostlukla kalın.

26 Mayıs 2020

ilkermutlu@yahoo.com

 

HAYAT DAMARI

Ne güzelmiş…

Ne güzelmiş her Pazar gününe bir yazı yetiştirme durumunda olmamak. Okuyucuyla sohbet ihtiyacı duyduğum gün, köşe yazımı yazacağım gündür yahu!

Ne güzelmiş pazardan taze taze meyve, sebze almak bir Pazar sabahı. Ama ellerde sağlıkçı eldiveni, ağızda maske dolanırmışsın, ne gam! Bir de yaz yağmuru serpiştirir alışverişi arabaya taşırken, serinlersin. Mutluluğun hası.

Ne güzelmiş dönüşte çay eşliğinde kızarmış yumurtalı ekmek yemek ve bir Pazar sabahı bir kovboy filmi yakalayıp şansına, eski günleri yad etmek doyasıya…

(Böyle şeker pembesi aydınlık bir sahneden bulutlara yükselen kamera, ani bir panla ileride çakan şimşeklere ve karaltıya döner ve hızla aşağı iner)

İçinde bulunulan belirsizlik ortamının belini büktüğü, başlarını omuzlarının arasına gömerek yürüyen ve artık maskeyi muskeyi de takmaz olmuş insanların arasından geçmek…

Mantığını hala anlamadıkları hafta sonu yasaklarının ardından bir anda sokağa salınan insanlarda umursamazlıkla karışık tuhaf bir tedirginlik var. Aylarca görmediğin bir dostun, bir yakının geliyor karşıdan, birbirinizin sadece gözlerini görmektesiniz o an ve içinden öyle bir o cana sarılmak, onu şapır şupur öpmek geçiyor ki… Ama yapamıyorsunuz, hafif bir baş eğiş oluyor selamınız ve lakırdınız bile iki dakika. Tam yasaklar kalktı, bu iş bitti galiba deyip dostlarla bir buluşma ayarlarsınız, bir haber çıkıverir şimdi Samsun’da çıkıverdiği gibi; işte “Çarşamba’da, Terme’de yeni vakalar… İkinci dalga korkusu…”

Samsun Sinema Topluluğu’nun gösterilerine haftalarca ara vermek durumunda kaldık bu süreçte. Şimdi devam kararı almak o derece güç ki. Nasıl olacak? Sinemalarda numaralı koltuk sisteminde belli bir ayarlamaya gidilebilir, evet. Ama bizimki gibi ücretsiz gösterim yapan salonlarda ne yapılabilir?

Bulacağız… Bir çözümünü bulacağız elbet.

Sevgiyle, sanatla ve dostlukla kalın. Corona sizi yıldırmasın…

14 Haziran 2020

ilkermutlu@yahoo.com

 

HAYAT DAMARI

Bir çevirinin öğrettikleri

Hint kutsal metni Bhagavad Gita’nın İngilizce’den çevirisini yeni tamamladım. Böylece bitirdiğim kitap çevirisi sayısı sekizi buldu. Daha öncekiler, Johan Huizinga’nın “oyun üzerine geliştirdiği felsefi çalışma Homo Ludens haricinde, genelde roman çevirileriydi. Çalıştığım dergi Sekans’a ve başka yayınlara yaptığım sinema yazıları bu toplamın dışında elbette. Ama ilk defa dini içerikli, hem de bayağı yabancısı olduğum bir dini öğreti üzerine yazılmış bir kitapla karşı karşıyaydım. Gandhi’nin başucu kitaplarından olduğunu öğrenmemle gözümde bir derece daha önem kazanıp kendisine daha fazla asılmama neden olan çeviriyi nihayet tamamladım.

Kitap, özünde iki klan arasında gerçekleşen bir meydan savaşı öncesinde taraflardan birinin liderinin savaşa girmeye kararsız kalması üzerine devreye giren Krishna’nın onu ikna çabasını anlatıyor. Bahse konu savaş teması başta bir din kitabı için aykırı bir konuymuş gibi gelse de, kitap ilerledikçe bunun aslında bir metafor olduğunu görüyorsunuz. Burada asıl işlenen ‘vazife’ kavramı ve insanın karşısında kaldığı vazifeden kaçmak yerine onu kabullenme yoluna gitmesinin, sonucu ne olursa olsun doğru ve mutlu sonucu getireceğiydi.

Klan lideri Arjuna’nın çekimserliği, karşı klanın saflarında dostlarının, akrabalarının olduğunu görmesiydi. Asıl ilginç durum, bezer anın tarih boyunca pek çok peygamberin başına gelmiş olmasıydı ve bu durum bana oldukça vurucu geldi. Peygamberimiz de girdiği pek çok savaşta aynı durumla karşı karşıya kalıyordu.

Dinler arasında pek çok benzerlik bulunduğu bir gerçek. Öte yandan, doğruya giden yol da tek ve ona kestirmeden de dolambaçlı taraftan da gitseniz, bir süre sonra aynı yönde birleşiyordunuz. Bu anlamda durmaksızın karşımıza düşman olarak başka dinlerin mensuplarını almanın saçmalığıyla karşı karşıya kalıyorsunuz. Hele ki şu anda yaşadığımız çılgın Covid-19 günleri esnasında. Tüm insanlık güçlerini birleştirip bu belayı bir an önce baştan savmak yerine birbirinin ardından iş çevirmek, bu işten en kazançlı çıkmak için planlar yapıp durmak derdinde. Biz, kendi içimizde bile birlik olmayı başaramamışken böylesi evrensel bir birlik peşine düşmenin hayalini kurmak saçmalıktan öte bir şey değil elbette. Ve hala ayrışıyoruz. Ayrışa ayrışa küçülmekteyiz. Durun!

Şimdi herkes, sosyal mesafeyi koruyarak ama, en yakınındakine baksın ve onu anlamaya çalışsın lütfen, çok geç olmadan. Kafayı o’cu, bu’cu kavramlarından arındırarak elbette, insan olarak bakın birbirinize ve nasıl bu hale geldiğinizi düşünün. Ama öyle birkaç dakikalığına değil, uzun uzun düşünün, meditasyona yatmış bir yogi edasıyla. Ne zaman ki beyninizde o en yakınınızdakiyle muhabbetle sarıldığınızı hayal edersiniz, olmuşsunuzdur. Ve bu bizim ülkemizdir, parmaklarımızın arasından kayar da kayar bu aldırışsızlıkta. Durun!

1200’ü aşmış vaka sayısı. Savaşta mıyız dostlar. Daha kaç can? Dönün evlerinize. Umursamazlığınızla herkese karşı tehditsiniz. Durun!

Durun ne olursunuz…

21 HAziran 2010

ilkermutlu@yahoo.com

 

HAYAT DAMARI

Bu gidiş nereye?

Eskiden “koruyucu hekimlik” diye bir kurum vardı ve ayrıca Halk Sağlığı adında merkezler ve hastalıkların yayılmadan önce engellenmesini hedefleyen Hıfzı Sıhha Enstitüleri vardı. Şimdi de Halk Sağlığı benzeri merkezler var, ama ne kadar etkililer, bilemiyorum.

Bugün, halkın hastalanmasının önüne geçilmesi geri plana atılarak hastayı müşteri konumuna getiren bir sistem hakim kılınmakta. Ülkenin her bir mahallesini dev hastanelerle donatmak mıdır sağlıkta devrim, yoksa o ülkenin halkını nasıl daha sağlıklı kılacağımızın peşine düşmek midir?

Bir doktor oğlu olarak şunu hatırlıyorum: Babamın muayenehanesine bir hasta geldiğinde gözle şöyle bir incelemeyle teşhisini koyabiliyordu babam. En fazla eliyle tıklaması ve hastanın göğsünü dinlemesi yetiyordu. Bugünkü sistemin doktorları, tetkik olmaksızın tanı koyamıyorlar. Hastaneye gitmek koca bir günü, hatta bazen bir haftayı kaybetmek demek. Çoğu gereksiz olan (ya da bana öyle gelen) pek çok tetkikin ardından konacak tanıdan da şüphe duyuyorsunuz bazen.

Bu durum yıllardır uygulanagelen, her bir beldeye bir üniversite binası dikip, aslında işsiz nüfusa dahil gençleri 4-6 yıllığına bu binalara doldurarak işsiz sayısını azaltma çabasından da ileri geliyor. Üniversite açmanın bir hedefi de elbette ülkemin lokomotif (hatta bazen tek) iş kolu olan inşaat sektörünün kalkınmasını sekteye uğratmamak!

Bu üniversiteler açıldıkça gençler dört yıllık okul bitirme sevdasına düşüyor ve sanıyorlar ki mezun oldukları gün iş onların ayaklarına gelecek. Ama öyle olmuyor ve binlerce gencin işsiz, ortada kaldığı ucube bir sistemle baş başa kalıyorsunuz. Daha geçen gün, bir belediyenin zabıta alımı için yaptığı sınavı haber etmişti televizyonlar. Alınacak kişi sayısının onlarca katı başvuru olmuştu ve başvuranların çoğu da üniversite mezunuydu. Sınav yerinin kapısında günlerce bekleyen vardı içlerinde ve ancak içlerinden bir avucunun işe gireceğinin de farkındaydılar…

Herkesi mühendis, herkesi doktor, öğretmen yapmak istiyorsunuz. Ara eleman ihtiyacını nasıl karşılamayı düşünüyorsunuz acaba? Bu kadar üniversiteye yeterli bilgi ve kapasitede hoca atanabiliyor mu? Devlet okullarımızdaki eğitim seviyesi gibi bu taşra üniversitelerinin de, hatta büyük şehirdeki kimi köklü üniversitelerin de kalitesi günden güne düşmekte.

Şirket kafasıyla yönetilmemeli bir ülke. Öyle olduğunda her tarafı özel hastaneler, özel okullar, özel marketler basacaktır ve küçük ölçekli olan düzgün işletmeler ortadan kalkacaktır. Hele ki böylesi bir pandemi ortamında.

Eğitim ve sağlık, ücretsiz olmalıdır; iyi eğitim, iyi sağlık hizmeti almak her vatandaşın hakkıdır. Biz, Amerika değiliz. Onlar gibi olmaya çalışmak ancak bizim sonumuzu hazırlayacaktır.

Sevgi ve saygılarımla…

28.06.2020

ilkermutlu@yahoo.com