Samsun Sinema Topluluğu

Kirazın Tadı / Taste of Cherry /  Ta’m e Gulias (Abbas Kiarostami, 1997)

İran sineması” demek özgün bir sinema dili ve bazı kodlar demek. Bunlar, İran’da uygulanan baskıcı rejim, sansür, savaş ve zorlu ekonomik koşullar nedeniyle gelişen bir takım kısıtlamaları aşmanın yollarını arayan yönetmenler sayesinde oluşmuş. Kısıtlı bütçelerle neler başarabildiklerini son otuz, kırk yıldır yaptıkları ve festivallerde ilgi gören, ödüllendirilen filmlerinden görüyoruz.

19. yüzyılın sonlarında baştaki Muzafferüddin Şah’ın 1900 Mart’ında Paris’e yaptığı seyahat, İran sineması için bir milat olur. Şah, Avrupa’da sinematograftan çok etkilenir ve bu makinelerin İran’a alınmasını emreder. Onunla saraya giren sinema, Mirza İbrahim’in ilk sinema salonunu açmasıyla halkla da buluşur. Sinema yönetimce desteklense de muhafazakâr dindarın tepkisini çeker. Monarşi ile ulema arasındaki fikir ayrılıkları neticesinde taht el değiştirir ve 1925’te Rıza Han “şehinşah” olur. Böylelikle 1979’a dek otoriter bir yönetim benimseyecek Pehlevî hanedanlığının Şahlık dönemi başlar.

Rıza Han modernleşmeye öncelik verir. Sert tedbirlerle İran’ın Doğulu-dindar kimliği, daha modern Pers faşizmine yöneltilir. Şah bu reformları hayata geçirirken sinemayı kendi ideolojisini yayacağı bir silah olarak kullanır. İthal Avrupa filmleriyle halk Batılı hayat fikrine alıştırılmaya çalışılır. 1933’te İran’ın ilk uzun metrajı olup seyirci rekoru kıran Lor Kızı,  o dönem çarşaf ve peçe gibi kadınlara ait dinî yükümlülüklere karşı nefret diliyle bir anti-propagandadır. Filmin gösterime girdiği yıl kadınların çarşaf giymesini yasaklayan Pehlevi’nin modernleşme idealini desteklediği için de Lor Kızı, Şah dönemi sinemasının simgesidir.

Lor Kızı

İran Yeni Dalgasıyla farklı bir dil arayışına girilmesine değin İran sineması, bir şekilde taklitçi bir sinemadır. Hint sineması etkisinde gelişmiş görünen müzikaller yaygındır. İran Yeni Dalgası,  1969’da Dariush Mehrjui‘nin Gāv (İnek), Mesud Kimiai‘nin Gheysar ve NasserTaqvai‘nin Calm in Front of Others filmleriyle başladı. Akım, yeni kültürel, dinamik ve entelektüel değerler ortaya koydu. İranlı sinema seyircisini de seçici hale getirdi. 1953 darbesiyle sanatta anlayış değişimleri olmuş, toplumsal bir edebiyat da gelişmişti.

Gav
Gheisar
CAlm in front of Others

Akımın öncü yönetmenleri arasında, Füruğ FerruhzadSohrab Şahit SalesBehram Beyzayi ve Perviz Kimyavi de vardır. Bu yönetmenler, şiirsel bir sinema diliyle, siyasi ve felsefi tonları ön planda olan yenilikçi sanat filmleri çekti. Yeni İran Sineması denen,(New Iranian cinema) adıyla anıldı. İran Yeni Dalgasının Abbas KiarostamiCafer PanahiMajid MajidiBehram BeyzayiDariush MehrjuiMohsen MakhmalbafMesud KimiaiSohrab Şahit SalesPerviz KimyaviSamira MakhmalbafAmir Naderi ve Abolfazl Jalili gibi önemli yönetmenleri ‘60lardaki Yeni Dalga’nın izinden giderek bugünkü İran sinemasının dilini oluşturdular.

Kirazın Tadı’na gelince, film, orta yaşlı bir adam olan Bay Badii’nin planladığı intihar için umutsuzca jendisine yardım edecek birini aramasını anlatıyor. Zaten dağda mezarını kazmıştır. Aeadığı yardımcı, intiharından sonra onu o mezara gömecektir. Herkes bir nedenle geri çevirir onu. Niahyet hasta bir oğlu olan ve kendisi de daha önce intihara kalkışmış yaşlı bir Türk tahnitçi, ona yardım etmeyi kabul eder.

Abbas Kiarostami (1940-2016), Tahran’da doğdu. Grafik tasarımcı olarak çalışmaya başlamadan önce güzel sanatlar üniversitesinde okudu. Sonra, bir film bölümüne başlayacağı ve 30 yaşında ona sinema kariyerini başlatacak olan Çocuk ve Yetişkinler için Entelektüel Gelişim Merkezi’ne katıldı. O günden bu yana pek çok film yaparak modern İran sinemasının en önemli figürlerinden biri haline geldi. Aynı zamanda fotoğrafçı, ressam ve şair olan yönetmen, filmleriyle çeşitli festivallerden 41 ödül ve kırktan fazla adaylık kazandı. Kirazın Tadı, 1997’de Cannes’da Altın Palmiye kazandı. Film, tamamlanmış bir senaryo olmaksızın, doğaçlama olarak çekilmiş.

Başroldeki Hümayun Erşadi, 1947 İsfahan doğumlu. Uçurtma Avcısı (2007) ve İnsan Avı (2014) bilinen diğer filmleri. Amerikan Yapımı Zero Dark Thirty’de de (2012) yer almıştı.

10 Ağustos 2022 Çarşamba akşamı saat 19.00’da, Atakum Hasan Ali Yücel Kültür Merkezi Çok Amaçlı Salonu’nda, Samsun Sinema Topluluğu’ndan Resul Guliyev’in sunumuyla.

Tüm sinemasever dostları bekleriz.

Capharnaum /Kefernaum (Nadine Labaki, 2018)

Birinci Dünya Savaşı sonrası, Fransa’nın sömürgesinde kalan Lübnan, Suriye’ye dahilken, krallığın işgalcilerce bölünmesiyle devlet olmuştu. 1926’da Fransa kontrollü bir cumhuriyet halini alan Lübnan, kozmopolit yapısıyla, özelikle de başkent Beyrut’la diğer Arap aleminden ayrı bir yerdedir. Bünyesinde hem Doğu, hem de Batı kültürünü buluşturan Lübnan, neredeyse yarı yarıya Hıristiyan ve Müslümandır. Çok kültürlülük diğer sanatlardaki gibi sinemaya da işlemiş durumda; batılı duyarlılıklara da, doğu mitolojisine de rastlamanız olası. Doğal olarak da güçlü bir Fransız etkisi var.

‘70lerden ‘90lara kadar süren iç savaşla harap olan ülkede sinemanın öncelikle işleyeceği konu doğal olarak bu savaştı. Samir Habchi’nin The Tornado (1992), Leyla Assaf’ın The Freedom Gang/al-Sheikha (1994), Jocelyne Saab’ın  The Story of a Star (1994), Ghassan Salhab’ın Beirut Phantoms /Ashbah Beirut (1998), Tarantino’nun kameramanlığını yapmış olan Ziad Doueiri’nin West Beyrouth / Beirut al-Gharbiya (1998) filmleri o dönemin öne çıkan filmleridir.

Filmin yönetmeni Nadine Labaki (1974, Lübnan), 2000’den sonra elverişli hale gelen ülke sineması hareketlendiğinde öne çıkan yönetmenlerden biridir. Paris‘te film ve oyunculuk ile ilgili kurslara katılan Labaki, Ortadoğu kökenli müzisyenlere başarılı klipler çekmiştir. Karamel (2007), Peki Simdi Nereye? (2011), Seni Seviyorum Rio (2014) ve Kefernahum (2018) filmlerinin yönetmeni olup kendisi de oynamıştır.

Başroldeki 2004 Suriye doğumlu Zain Al Rafeea, bu ilk rolüyle 5 ödül, 4 adaylık kazandı. Çocuk, elbette yönetmenin çabalarını da görmezden gelmeyelim ama, inanılmaz bir oyunculuk sergiliyor filmde. Keza diğer çocuk oyuncular da öyle.

Göstereceğimiz film, Lübnan & Fransa ortak yapımı bir dram olan Kefernahum, Lübnanlı bir çocuk olan Zain’in hikayesini anlatıyor. Çocuk, kendisini istismar eden ailesine baş kaldırıp kaçar, zekası ve pratikliği ile sokaklardaki yaşam savaşından galip çıkar ve kendisine yapılan haksızlığın karşısında dimdik duran, 12 yaşındaki genç bir delikanlıya dönüşür.

Filmin senaryosunda ise yönetmenle birlikte Michelle Keserwany ve Jihad Hojeily’nin imzası var. Prömiyerini Cannes Film Festivali’nde gerçekleştiren film, Toronto, Melbourne, Saraybosna, Zürih, Busan, Londra ve Stockholm gibi uluslararası festivalleri dolaştı. Cannes’dan 3 ödülle dönen film Altın Palmiye ödülü için de adaylık sahibiydi. En İyi yabancı Film Oscarı için yarışmıştı. Bunlardan başka çeşitli festivallerden 34 ödülü ve 54 adaylığı daha var.

Kefernaum’daki oyuncukarın tümü, gerçek hayatları filmdekine benzeyen insanlar. Yani, Zain’in gerçek hayatı, bir yere kadar, Rahil olarak canlandırdığı karakterle benzeşiyor. Zain’in annesi için yönetmen, tanıştığı 16 çocuğu olan ve filmdeki şartların aynını yaşayan bir kadından esinlenmiş. Çocuklarından altısı ölmüş ve diğerlerini de bakamadığı için yetimhaneye vermiş kadın. Kawthar rolünü oynayan hakikaten çocuklarını şeker ve buz küpleriyle besliyormuş.

Filmde yukarıda bahsettiğim çokkültürlülükten gelen yapıyı fark edebiliyorsunuz. Yani, diğer filmlerindeki gibi, doğulu bir hikayeyi batılı normlarla anlatmayı tercih ediyor yönetmen. Bu nir yandan da normalaslında, çünkü belirttiğim gibi, yönetmen sinema eğitimini Fransa’da almış ve o kültürü de özümsemiş.

20 Temmuz 2022 Çarşamba akşamı saat 19.00’da, Atakum Hasan Ali Yücel Kültür Merkezi Çok Amaçlı Salonu’nda, Samsun Sinema Topluluğu’ndan dostumuz Ömer Böke hocanın sunumuyla.

Tüm sinemasever dostları bekleriz.

DENİZ MIDIK

Atelier Beyond & Sell Your Dreams (Deniz Mıdık, 2022)

6 Temmuz Çarşamba akşamı Samsun Sinema Topluluğu gösterimimizde, Samsun’un yetiştirdiğien yetenekli ve genç yönetmenlerden Deniz Mıdık’ı konuk edeceğiz.

Deniz, bizim üç yıl kadar önce verdiğimiz film çözümlemesi/film eleştirisi seminerlerimize katılan en genç öğrenci olarak ilgisiyle çok dikkatimizi çekmişti. Sonra onun 13 yaşından beri kısalar, deneysel filmler çekmekte olduğunu öğrendik. Hatta topluluk gösterimlerimizden birinde onun filmlerinden birini gösterdik.

Deniz daha sonra Paris’teki bir kolejde sinema eğitimi aldı ve döndü. Onun Oradaki deneyimlerine dair SEKANS dergisi için yazdığı metni sizinle paylşıyorum:

“Liseye gittiğim yıllar boyunca Avrupa’da sinema okumayı hayal edip sürekli araştırmıştım. Belki İsveç’te, İtalya’da, Almanya’da… Film okuluna gitmek istiyordum. Film okulları üniversitelerin sinema bölümlerinden biraz daha farklı. Teori yerine teknik eğitim ve sayamayacağın kadar çok film çekimi. İngilizce konuştuğum için uluslararası İngilizce eğitim veren film okullarına bakmaya karar verdim ve tahmin ettiğimden çok daha fazla uluslararası film okulu olduğunu farkettim. Bu okullar genellikle 1 ila 3 yıl arasında değişiyor. Öğrenciler arasında dünyanın her yerinden insanlar oluyor hatta o ülkenin bireylerinden bile tek tük var. Bu okullar arasında benim en çok ilgimi çeken Paris’teki oldu. Başvuru formunu doldurdum, filmlerimi gönderdim ve daha gitmeme 1,5 yıl varken kabul aldım.

“Paris’te ev ya da yurt bulmak çok zor bir iş. Ben bir tanıdığım aracılığıyla buldum, diğer arkadaşlarım emlak sitelerinden benim gibi aylarca araştırmış. Hiçbirimiz yurt bulamadık. Ama evler belki de yüzyıllar öncesinden kalma, Paris’te sanatçı havasını veren çok güzel küçük daireler. Ayrıca devlet herkese ayırt etmeden kira yardımı veriyor ve kiranızı büyük bir miktarını bu para ile karşılıyorsunuz. Tabi Fransa’nın evrak işlerini tamamlayabilirseniz.

“Sınıfta 10 kişiyiz ve film yapımı öğrencileriyiz. Bir de oyunculuk sınıfı var, film çekeceğimiz zaman bize yardım ediyorlar. Sene boyunca birisi belgesel, birisi karakterizasyon, diğerleri serbest olmak üzere 6 büyük proje yapıyoruz. Herkesin kendi yönettiği bir ve asistanlık yaptığı en az bir film oluyor her projede. Senaryoları yazdıktan sonra öğretmenlerimize gönderiyoruz, tekrar yazılıyor ve çekime hazır hale geliyor. Filmleri çekerken yalnızız, bu kısma öğretmenler müdahale etmiyor. Kurgu günleri gece yarısına kadar stüdyoda kalma hakkımız var ve ilk taslağı, son taslağı öğretmenlerimize gösterip bir kez daha düzenliyoruz. Çekim 2, kurgu 1 haftamızı alıyor ve sonunda koltuklara oturup yiyip içerek film gösterimlerimizi yapıyoruz. Tekrar geribildirimler alınıyor. Filmlerimizi sene sonunda bir demo-reel ve portfolio internet sitesi oluşturmak için saklıyoruz.

“Proje yapmadığımız zamanlar sinematografi, prodüksiyon, senaryo yazımı, sinema tarihi, kurgu, ışık ve ses dersleri alıyoruz. Buraya gelmeden önce sinemada bilmediğim bu kadar şey olduğunu  fark etmemiştim. Sadece ilk 3 haftada öğrendiğimiz bilgilerle ilk filmimizi çekince daha önceki kısa filmlerime kıyasla çok büyük bir ilerleme kaydettiğimi gördüm. Ders aldığımız hocalar farklı ülkelerden geliyor bizim gibi. Bazen aynı dersin farklı konuları için farklı hocalar geliyor. Mesela Afrika tarihi, ya da prodüksiyon dersi ikinci dönem için bir prodüktör gibi.

“Bazı günler daha küçük projelerimiz oluyor; stop-motion yapmak, yeşil ekran kullanmak, Paris anıtlarını açık havada timelapse çekmek, deneysel lensler denemek gibi. Dönemleri geldiğinde Paris’teki fotoğraf ya da film-tv ekipman fuarlarını geziyoruz, milyon euroluk kameraları deniyoruz, bedava şapkalarımızı alıp bir sonraki fuarı bekliyoruz.

“Senaryolarımızı yazarken istediğimizi yapmakta özgürüz, tek şart çekilebilir olması. Konu açısından hiçbir sınırlamamız yok, gerekirse yeşil ekran tarzı efektler ekleyebiliyoruz. Filmlerimizi çekerken Canon 90D kullanıyoruz; lens, mikrofon, ışık, tripod, gimball seçeneklerimiz neredeyse sınırsız. Stüdyoları istediğimiz zamanlarda kullanabiliyoruz, film çekimleri ya bizim ayarladığımız mekanlarda ya da zamanımızın çoğunluğunu geçirdiğimiz stüdyoda yapıyoruz. Montaj yaparken okulun Mac’leri kuruluyor. İstediğimiz zaman ekipman ya da bilgisayar ödünç alabiliyoruz. Oyuncularımız seçerken oyunculuk sınıfı yeterli olmadığında ilan verip seçmeler düzenliyoruz, genelde seçilen oyuncular başka oyunculuk okullarının öğrencileri oluyor.

“Fransa’da sinemaya yaklaşım, Türkiye’dekinden çok farklı. Yeni dalgadan kalan sinematek geleneğinin hala bir etkisi var ki, hangi yıldan olursa olsun, bir filmi sinemada izlemek istersen mutlaka bulursun. Sinemalara çok yoğun talep var. Her sokakta mutlaka bir sinema olmasına rağmen French Dispatch’in çıktığı gün en az 5 sinemanın önünde sıra bekleyip bilet bulamamıştık. Sinemaların yanında aynı zamanda çok fazla sinema kütüphane ve sergisi var. Geçen ay Orsay müzesine sinema sergisi kurulmuştu, halihazırda “sinematek”de kocaman bir sergi ve kütüphane. Bir de François Traffaut sinema kütüphanesini görünce gözlerime inanamamıştım.

“Başlı başına Paris’te yaşamak çok farklı bir deneyim. Aradığın her etkinlik, her yemek, her insan etrafta bir yerde. Tüm sokaklar resim gibi. Her yer film seti potansiyelinde. Ki gerçekten tüm şehir film seti olmuş, buraya geldiğimde ilk olarak ünlü filmlerin çekildiği yerleri ziyaret ettim. Fransızların İngilizce konuşmadığı da yalan. Hatta Fransızca aksanını beğenmezlerse sana İngilizce cevap veriyorlar.

“Tabiiki diğer Avrupa şehirlerine kıyasla daha pahalı bir şehir. Ama araştırmanı yeterince yaparsan, yıllık metro kartıyla, kira yardımıyla, öğrenci olmanın getirdiği indirimlerle (örneğin müzeler ücretsiz) biraz daha ucuza getirebiliyorsunuz.

“En güzeli ise aynı amacı, tutkuyu paylaşan insanlarla beraber olmak. Günlük hayatınla filmlerin birbirine karışması, sınıf arkadaşlarınla sinemaya gidip üzerine konuşmak, senaryolarınızı tartışmak, belki bir sonraki seneni öngöremediğin bir yolda yalnız olmadığını hissetmek çok güzel. Farklı ülkelerden gelen insanlarla “zeytin kahvaltıda yenmez”, “makarnaya yoğurt konmaz” tartışmalarına girmek, onların yemeklerini yemek, geleneklerini uygulamak (bardaklar çarpıştırılırken göz göze bakılır, yılbaşı hediyeleri elden verilmez) ayrı bir deneyim.  Bizden daha heyecanlı öğretmenlerden ders almak, onlarla sohbet etmek, filmini ilk defa acımadan eleştiren birini görmek, ki çok işe yaradı, ve hayatımın en verimli eğitimlerinden birini almak tüm çabaya değer.”

6 Temmuz 2022 Çarşamba akşamı saat 19.00’da, Atakum Hasan Ali Yücel Kültür Merkezi Çok Amaçlı Salonu’nda, kendi anlatım ve sunumuyla.

Tüm sinemasever dostları bekleriz.

Çölçü /The Steppe Man (Shamil Aliyev, 2012)

29 Haziran’daki Samsun Sinema Topluluğu gösterimimizde, Azerbaycan’ın son yıllardaki en iyi filmlerinden biri olan Çölçü’yü göstereceğiz.

Sinemanın icadıyla nerdeyse eş zamanlı olarak Bakü’deki petrol sahalarına göz diken Fransızlar, şehirden görüntüler almaya başlarlar. Sonra Belçikalı Pirone kardeşlerin 1915’te Bakü’de Filma şirketini kurmayla Azerbaycan fil sanayi hızla büyür. Aynı firma Bakü, Yerevan ve Tiflis’te de dağıtım büroları kurup, Rus yapımcı-yönetmen Boris Svetlov’u davet eder. Svetlov, ülkede filmler yönetir be yapımını üstlenir. Svetlov’un petrol baronlarının desteğiyle çektiği ilk uzun metrajı, Petrol ve Milyonlar Diyarı, 180’de Fikret Aliyev tarafından Kızıl Uçurum adıyla yeniden çekilmiştir. Bir yıl sonra Svetlov, Arşın Mal Alan (Üzeyir Hacıbeyov) adlı, kadın rollerini de erkeklerin oynadığı ilk müzikal komediyi çekti. Film yıllar sonra, 1945’te, sesli olarak ve kadın oyuncularla yeniden çekilecekti. Sovyet öncesi dönemde Azerbaycan filmleri genelde işçilerin yaşamına, petrol sahalarına ve devrime odaklanır. 1920’de Sovyet yönetimi kurulduktan sonra Azerbaycan’da ilk sinema fabrikası 1922’de kurulur ve 1923’te Azerbaycan Foto-Film Müdürlüğü adını alır. Bu dönemde müzikal komediler yaygınlaşır.

Azerbaycan 1991’de bağımsızlığını kazanır ve ülke sineması yeni bir döneme girer. 1990’ların başından itibaren, devasa petrol ve doğal gaz rezervlerinden elde edilen yüksek gelirin büyük kısmı kültürel projelere aktarılıyor ve güzel sonuçlar elde ediliyor. 1990’dan bu yana 1000’in üzerinde film yapılır, kamuoyunun sinemaya olan ilgisi artar. Azerbaycan sinemasının son derece parlak tarihinde yetenekli oyuncular ve film yönetmenleri var, gerekli ilgi ve finansmanla Azerbaycan film endüstrisi daha da ileriye gidecektir.

Çölçü, dediğim gibi, Azerbaycan’ın son dönem filmlerinin en iyilerinden biri. 2012 yapımı film, minimal bir anlatımla ve ekonomik bir sürede derdini seyirciye geçirebiliyor. Filmin 1960 doğumlu yönetmeni Aliyev, 1984-89 yılları arasında Devlet Kültür ve Sanat Enstitüsü’nün Film Yönetmenliği Fakültesi’nde okudu. Azerbaycan Stüdyosu’nda yönetmen olarak çalıştı. Çeşitli uluslararası film festivallerinde ülkesini temsil etti ve ödüller kazandı. Azerbaycan sinemasının tanıtımında öne çıkan isimlerden biridir. Çekildiği dönemde Azerbaycan’ın resmi Yabancı Film Oscar Aday adaylarından olan filmi ilkin 2014’teki Ankara Film Festivali’nde görmüş ve hem filmi, hemde başrol oyuncusu Bahruz Vaqyfoğlu’nu çok sevmiştik. Filmi size aynı yıl, festival esnasında SEKANS için film üzerine röportaj yaptığımız Shamil Aliyev’den alıntılarla tanıtmak isterim.

“Eğer bir yönetmen filmini sözle anlatmaya çalışıyorsa, demek ki o film zayıf, kötü bir filmdir.”

“Modern dünyanın seyircisi meselesinde sinemacıların önünde büyük problemler var. Modern seyirci daha çok eğlenceye, atraksiyona meraklıdır. Arthouse filmlerine ilgi az. Giderek de azalmaktadır. Bu konuda küreselleşmenin suçu büyük. İnternet küreselleşmeyi yüz kat artırdı.”

“Örneğin Amerika ya da Fransa’da ortaya çıkan yeni bir moda, kıyafette ya da herhangi başk bir şeyde. Birkaç gün içinde Bakü’de, Ankara’da ya da daah uzaklarda kendini gösteriyor. Gelenekler, kültürel özellik kayboluyor. İnsanlık için bundan daha büyük bir facia görmüyorum. Herhalde Çölçü gibi filmler ne kadar çok yapılırsa, hiç olmazsa birileri düşünebilir; bu nedendir, hayat nedir, dünya nedir, düşünce nedir, kültürel özellikler nedir. Ben kültürün rengarenk olmasına karşı değilim. Ama kendi kültürel özelliğimizi korumamız gerektiğini düşünüyorum.”

“Bugün beni endişelendiren, sinemaya daha çok atraksiyon, bir eğlence gibi bakılmasıdır. Mesela bir zamanlar Fransa’da herkes film yapıyordu. Ama sanatçı ibi tek tek insan yetişiyordu. Şimdi gene öyle bir durum söz konusu. Şimdi hatta telefonla bile film yapıyorlar.”

“Çölçü filmine gelince, bizim amacımız sinema estetiği dahilinde bir film yapmaktı. Filmi izledikten sonra seyirciler, bana filmle ilgili bazı sorular sordular, bu ne demek, o ne demek diye. Ben anlıyorum ki onlar, dizi filmlere alışmış, beyni işgal olunmuş seyircinin sorularıydı. Ben her şeyi çiğneyip seyircinin ağzına hazır koymak istemedim. Hayvanlarda böyle bir şey var, yemi getiriuor, çiğneyip yavrusunun ağzına koyuyor. Bu şekilde olsun istemedim. Ben istiyorum ki, seyirci film ile tartışmaya girebilsin. Yaani filmde eğer çokanlamlılık, çok fikirlilik varsa, seyirci onu görebilsin, benim arzum bu. Biz bunun için çalıştık, seyirci buna hazır olmayabilir, ola da bilir. Ama bu benim için önemli değil. Ben kendi işimi yapacağım. Öyle filmler var ki, sinemada gösterildiğinde sadece bir seyirci oluyor. İşte o seyirci, çok değerli seyircidir. Ama öyle filmler de var ki, örneğin Amerikan filmleri… bir kere izliyorum ve çıkığ gidiyorum. İkinci bir kez bile izlesen orada bir şey görmeyeceksin. Sadece atraksiyona bakmak için,eğlenmek için gidiyorsun. Yani sinema atraksiyon estetiğine çevrilmektedir. Bunun da önünde durmak çok zor bir iş. Zor bir iş ama gerçek sinemayı da bu tür filmler koruyacak.”

“…Bu film seyircide öyle bir fikir oluşturuyor ki bu hem mittir, hem de mit değildir. Hem masal, hem masal değil…”

“…Bizde kiim arası tiyatrosu diyorlar (Filmde babanın sndığın arkasından oğluna kukla oynattığı sahneye ithafen). Filmi izledikten sonra seyirciler, Ulu’nun neden masal anlattığını sordular. Seyircinin zevki aksiyon filmleriyle bozulmuş, artık düşünemiyor. Ulu, o küreselleşen dünyayı terk etmiş. Küreselleşen dünyada çocuklar için televizyon kanalları var. Onlardan birini de izlettirebilirdi çocuğa. Ama o çocukalr için kilim arası tiyatrosunu kurdu ve kilim arası masalında başlayan filmde o iki gencin, genç çölçü ile genç kızın hikayesi anlatılır…”

Film hakikaten seyri keyifli, ancak yönetmenin de dediği gibi seyirciden emek bekleyen bir süreç vaat ediyor.Muhteşem oyunuluklar ve bibirinden güzel doğa manzaraları eşliğinde sert bir hikaye gözünüzün önünde akıp gidiyor: Babasından bozkır hayatının tüm bilgeliğini öğrenmiş, eşhirden uzak, doğayla uyumlu yaşayan bozkır adamı, babası ölünce köyden gelen genç bir kadınla tanışır. Jadın onun tüm hayatını değiştirecektir. 

Filmde Çölçü’nün babası Ulu rolünü üstlenen Vidadi Hasanov filmin senaryosunu da yazmış.

Çölçü’ye hayat veren Bahruz Vaqıfoğlu (1982), Azerbaycanlı popüler bir tiyatro ve sinema oyuncusu ve yönetmeni. 2002-2003 yıllarında askerliğini tamamladıktan sonra, 2004-2008 arasında, Azerbaycan Devlet Kültür ve Sanat Üniversitesi’nde müzikal tiyatro yönetmenliği okudu. 2003-2005 arasındaJannat halk tiyatrosunda ve sonra da bir yıl Azerbaycan Devlet Akademik Ulusal Dram tiyatrosunda çalıştı. 2006’dan bu yana Azerbaycan Devlet Pandomim Tiyatrosu’nda oyuncu olarak çalışmaktadır. 2009’dan bu yana, tiyatroya paralel olarak yönetmenlik de yapmakta. “Azerbaijanfilm” film stüdyosunca yapılan, aralarında Çölçü’nün de olduğu pek çok filmde oyuncu olarak yer aldı.

1986 Gürcistan doğumlu, filmde Çölçü’yü değiştiren kızı canlandıran Salome Demuria Sokhumi, ilk filmi Chaika (2012) ile Berlin’de en iyi kadın oyuncu ödülüne aday oldu. Kariyerini Çölçü (2012), House of Others (2016) gibi filmlerle düşürmeden sürdürmekte.

29 haziran 2022 Çarşamba akşamı saat 19.00’da, Atakum Hasan Ali Yücel Kültür Merkezi Çok Amaçlı Salonu’nda, Samsun Sinema Topluluğu yönetiminden arkadaşımız Resul Guliyev’in sunumuyla.

Tüm sinemasever dostları bekleriz.

Le Jour se Leve /Son Ümit/Gün Ağarıyor (Marcel Carne, 1939)

Fransa, sinemanın doğduğu, en azından halka açık ilk gösterimlerin yapıldığı bir ülke. Dolayısıyla çoğu çnemli sinema akımının da oradan soğması normal. Yeni Dalga, bunlardan en akılda kalanı. Bu akımların en önemlilerinden olan şiirsel herçekçilik, çok daha öncesinde, otuzlu yılların sonu ve kırklı yılların başı gibi çıkmıştı. Akımda başı çekenler Vigo, Renoir ve Carne idi.

Göstereceğimiz film, Le Jour se Leve, döküm işçisi François’nın (Jean Gabin), Valentin adlı yaşlı bir adamı öldürmesiyle gelişen olayları anlatıyor. Ümitsizlik, çıkıisızlık hakimdir filme. Zaman iki büyük savaş arasıdır ve Fransa kötü bir şeyler olacağının beklentisi içindedir. Şiirsel gerçekçiliğin yapısında zaten var olan kadercilik, hayatın bizi yalnızca bu ümitsiz sona götüreceği düşüncesini içerir zaten.

Yani byradakikaramsarlık, yaşanan dönemle de ilgilidir. Fransız sinemasında büyük, epik sahneler, stüdyoda hazırlanır yetenekli ellerce. Bu dekorlar son derece gerçekçidir. Kısa süren bir akımdır şiirsel gerçekçilik, ama ilerideki pek çok akıma etkimiştir. Bu, Meerson gibi tasarımcılar, Jaubert gibi besteciler ve Jacques Prevert fibi yazarlar sayesinde olmuştur.

Geridönüşleri veren ilk film olmasa da, sinema dilinde çok yeni bir yöntem olarak göründüğünden, yapımcılar kafa karışıklığını gidermek için ön-yazı kartları kullanmakta ısrar ettiler. Geçmişin filmde canlı bir şekilde gözümüzün önünde yeniden yaratılmasını sağlar bu. Aynı zamanda baş kahramana da ahlaki bir seçim yapma imkanı.

Fimin yönetmeni Marcel Carne, ümitsizlik içinde bir nesildn olmasından dolayı, refahla dolu 50lerde revaç görmese de Yeni Dalga’yı yaratacak olan Chaiers du Cinema eleştirmenlerince övgüye boğulur. Pek çok seçmede en iyi filmler listesine girer.

Jacques Viot’un bir öyküsünden Jacques Prevert tarafından senaryosu yazılan filmde Jean Gabin (François), Jacqueline Laurent (Françoise), Arletty (Clara) ve Jules Berry (Valentin) başlıca rollerdeler. Film, Fransa’da Haziran 1939’da, Amerika’da da 1940’ta gösterime girdi. Film, 1940’ta Vichy hükümeti tarafından, moral bozucu olduğu gerekçesiyle yasaklandı. Ancak savaş bittiğinde yeniden gösterilebildi.

1947’de RKO The Long Night adıyla yeniden çevrimini yapmak isetyince, film tekrar gündme geldi. Şirket, Fransız filmini haklarını almak ve bulabildikleri her kopyasını yok etmek istiyordu. Bir süre bunda başarılı oldukları ve filmin kayıp olduğu sanıldı, ama film 1950lerde tekrar ortaya çıktı ve sonrasında Carne ve Precert’in Les Enfants du Paradis’le birlikte en iyi çalşmaları olarak anıldı.

Yönetmen Marcel Carne (1906-1996), sinemaya Jacques Feyder’in asisytanı olarak girdi. 25 yaşında ilk filmi Jenny’yi (1936) çekti. Yazar JAcques Prevert, dekorcu Alexande Trauner, besteci Maurice Jaubert ve oyuncu Jean Gabin’le işbirliği yaparak, Fransız sinemasında savaş öncesi şiirsel gerçekçiliğinin büyük yönetmeni haline geldi. Fransa’nın Nazi Almanya’sınca işgali esnasında, Vichy hükümeti baştayken, açık bir Nazi karşıtı film olan Les Enfants du Paradis’ı (1945) çekiyordu. Sonraki filmleri öncekinin başarısını yakalayamadı.

Jacqueline Laurent (1918-2009), şiirsel gerçekçilik dönemi aktrislerindendi. En bilinen filmi buydu.

Arlette-Leonie Bathiat (1898-1992), sinemaya girmeden önce sekreterdi ve pek çok ressama ve fotoğrafçıya modellik etmişti. 920’de sahneye çıktı. Filmlerde 1930’dan sonra yer almaya başladı. 2. Dünya Savaşı’nan sonra, bir Alman subayının sevgilisi olmasından dolayı hapse atıldı. 1963’te neredeyse kör kaldığı bir kaza yaşadı. En önemli filmlerini Marcel Carne yönetiminde çevirdi.

Jules Berry (1883-1951), bu film dışında Les Visiteurs du Soir (1942), Aventure a Paris (1936) filmleriyle tanınan bir aktördü.

22 haziran 2022 Çarşamba akşamı saat 19.00’da, Atakum Hasan Ali Yücel Kültür Merkezi Çok Amaçlı Salonu’nda, Samsun Sinema Topluluğu yönetiminden arkadaşımız Bülent Sezen’in sunumuyla.

Tüm sinemasever dostları bekleriz.

“Samsun Sinema Topluluğu” için 2 yanıt

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.