İSTANBUL FİLM FESTİVALİ

38. İstanbul Film Festivali

Bu yıl 38ncisi yapılmakta olan İstanbul Film Festivali’ne İzmir Kitap Fuarı’nda kitabım olduğu için birkaç gün geç katılabildim. Doğrusu bahar başlangıcı için biraz yağmurlu ve serin giden havalara iyi bir seçenek sunuyor festivalin salonları. Bu salonların dağınık olmaları, festivalin en başta gelen dezavantajı. Zira Fransız Kültür’den Nişantaşı’ndaki Cinemaximum City’s’e atlayan ve yolu hesaba katmayan bir program yapmışsanız, arada kaçırdığınız seanslar olabiliyor. İlk gün Paterloo’yu kaçırmam gibi. Bunun dışında, etkinlikler geçtiğimiz yıllarda daha yoğundu sanki, eğer bu da dezavantajlardan sayılabilirse. Ama İFF, İFF’dir yine de ve gördüğüm kadarıyla seanslardaki doluluk oranı hiç de azımsanacak gibi değildi.

Görebildiğim filmler şunlardı:

In Fabric/Lanetli Kumaş (Peter Strickland)’ta, daha önce Berberian Sound Studio ve Burgundy Dükü filmlerini gördüğüm ve klasik bazı film türlerine saygı duruşu niteliğindeki kendine özgü anlatım tarzı ile beni kendine çeken yetenekli yönetmen, bu defa İtalyan giallo ve korku filmlerini baz alarak, Argento’nun kırmızı dehşeti ile Bava’nın grotesk açılarından da yoğun bir şekilde faydalanıp, ortaya nevi şahsına münhasır bir film koymuş. Bunu yaparken de günümüz tüketim toplumunu alabildiğine eleştirmekten de geri durmamış. Lanetli, katil elbisenin cinayetleri sizi zaman zaman gülümsetse de o gerilime kapılıp gitmekten kendinizi alamıyorsunuz. Filmin her anı simgesel öğelerle dolu. En belirgini, bir Yunan lokantasındaki ilk randevu sahnesi mesela. Adamın adı Adonis; Yunan mitolojisinde erkek güzelliğinin simgesi olan bir tanrı bu Adonis. Neticede ustaca yazılıp detaylandırılmış, seyri çılgın bir deneyim olan, iyi bir seyirlik Lanetli Kumaş.

L’Heure de la Sortie / Okul Çıkışı (Sebastien Marnier): Film, Christophe Duffosé’nin aynı adlı romanından perdeye uyarlanmış. Gerilimi her daim ayakta tutan yapısıyla merak uyandırsa da, bu kıyamet senaryosu, film bittiğinde pek çok karşılıksız soru bırakıyor kafada. Dünyanın sonuna takılı kalmış ortaokul çağında çocuklar, en son gerçekleştirmeyi planladıkları intihar boyutunda eylemi haklı kılmak için derledikleri görüntüler, birbirlerine yaptıkları ölümcül işkenceler ve onları takip ederken insanlıktan çıkıp deliren, hatta intihar eden öğretmenler. Neden? Neden? Bir sürü nedeni yanıtsız, havada bırakarak bitiyor film ve sizi de çaresiz, öylece ortada bırakıveriyor.

To the Ends of the World / Dünyanın Sınırında (Guillaume Nicloux), Çinhindi’ndeki savaş ortamında geçen bir tür imkansız aşk, bir Romeo ve Jülyet çeşitlemesi gibi. Uzun zamandır perdede izlemediğimiz Gerard Depardieu’yü tekrar izlemek hoş olsa da, Coppola’nın Kıyamet’ini anımsatan yapısına rağmen oldukça ağır ilerliyor ve insanı zorluyor film. Yine de yönetmenin ve ekibinin sergilediği teknik ustalık saygıyı hak ediyor.

Monsters / Canavarlar (Marius Olteanu): Yepyeni bir Romanya filmi izlemek açısından ilginçti film. Filmin yönetmeni ve senaristi olan Olteanu hoşgörüsüzlüğü, iletişimsizliği bir çiftin 24 saati içinde vermeye çalışıyor ve bunu büyük oranda da başarıyor. Lakin film fazlasıyla konuşkan ve bu durum zaman zaman sarkmalara yol açıyor. Bazı sahnelerin gereksiz olduğu hissine kapılıyorsunuz.

Jumpman/Gözü Kara (Ivan I. Tverdovsky): Yapım, bir nevi süper kahraman ya da üstün özellikli insan filmi. Filmde annesi tarafından bir yetimhaneye terk edilen Denis’in hikayesi anlatılıyor. Denis, kolay kolay yara bere almamaktadır, neredeyse ölümsüzdür. Yıllar sonra pişman olup onu yetimhaneden kaçıran annesi, onun bu özelliğini paraya çevirmenin yolunu bulur. Zengin arabalarının önüne atlayıp kendisine çarpmalarını sağlayacak ve adamları soyacaklardır! Yönetmen bu tür konuları seviyor. Daha önceki Zoology adlı filminde de kuyruklu bir kadın vardı. Çocuğun çevresindeki her katmandan insanın çocuğun bu özelliğinden faydalanması, gelir elde etmesi üzerinden günümüz toplumuna da açık bir eleştiri getirildiği söylenebilir. Filmdeki tüm oyuncular, ama özellikle Denis’i oynayan genç oyuncu, harika.

This Changes Everything/Bu Her Şeyi Değiştirir (Tom Donahue): Bu hem eğlenceli hem de düşündürücü belgesel, Hollywood özelinde tüm dünyada kadın yönetmen ve oyunculara uygulanan ayrımcılığı belgeleriyle gözler önüne sererken, sinemanın emekleme yıllarında büyük ağırlığa sahip kadın sinema çalışanlarının sayılarının, bu sanat sektör haline gelip para kazandırdıkça nasıl azalıp günümüzdeki seviyeye geldiğini vurucu bir dille anlatıyor. Geena Davis’ten Meryl Streep’e, Reese Witherspoon’dan Natalie Portman’a kadar onlarca kadın yönetmen, yapımcı ve aktris, hem kendilerine uygulanan tacizleri, hem de sinemada nasıl ikinci derecede kalmaya zorlandıklarını büyük bir açık yüreklilikle anlatıyorlar.

God Exists, Her Name is Petrunia (Teona Strugar Mitevska), Kuzey Makedonya, Belçika, Slovenya, Fransa, Sırbistan ortak yapımı olup, Berlin’de yarıştığından bu yana kendinden bahsettiriyordu. Otuzlu yaşlarda, “evde kalmış”, kendinden adeta nefret eden kilolu bir kız olan Petrunia, hayattan iyice yıldığı bir anda, çok da bilinçli olmaksızın denk geldiği bir Teofanya bayramı ayininde denize atılan haçı bulmak için suya dalan onlarca gençle birlikte denize atlar ve haçı bulur. Haçın iyi şans getireceğine inanılır ve gelenekte bu işi yalnızca erkekler yapar. Bu durum tüm kasabayı kızdırır. Bir kadının gelenekleri yıkıp erkeklerin önüne geçmesi olacak şey midir? Petrunia tüm zorlamalara rağmen haçı vermemeye kararlıdır. Zorica Nusheva, Petrunia rolünde harikalar yaratırken, altıncı uzun metrajını çeken kadın yönetmen Teona Strugar Mitevska da hikayeye hakkını veren bir yönetmenlik sergilemiş.

Murder Me, Monster (Alejandro Fadel), 2018’de Cannes’da dikkat çekmiş, ilginç bir Güney Amerika korkusu olarak hayli etkileyici. Deneyimli yönetmen Fadel, esas canavar içimizde misali bir yaklaşımla seyircinin kendi korkularıyla yüzleşmesine yardımcı oluyor. Canavarı tümden görmek seyircinin ona acımaya başlamasına neden oluyor.

Talking About Trees (Suhaib Gasmelbari), Berlin’den ödüllü, sıcak bir belgesel. Yönetmen, bazıları zamanında ülkenin önemli yönetmenleri olan yaklaşık elli yıllık dost dört adamın kurdukları Sudan Sinema Kulübü bünyesindeki mücadelelerini anlatıyor. İdealist ve o derece insancıllar ki yaptıkları tüm faaliyetleri ücretsiz gerçekleştiriyorlar. Eski filmleri toplayarak bir arşiv kurmak, artık kapalı durumdaki metruk sinema salonlarını yeniden diriltmek hayalindeler. Bu dört ihtiyarın kimi zaman komik, kimi zaman hüzünlü mücadeleleri seyirciyi kolayca avucunun içine alıyor.

The Waiter (Steve Krikris), oyunculuk ve reklamdan gelen yönetmenin üzerinde yedi yıl uğraştığı ilk uzun metrajı. Bu Yunan filmi, takıntılı, yalnız yaşayan bir garsonun yaşadığı tuhaf macerayı ele alıyor. Kırklı yaşlarda, kendi dünyasında yaşayan garson Renos’un rutini, komşusunun ortadan kaybolmasıyla bozuluyor. Sürprizli hikayesiyle insanı sarsan güzel bir kara film örneği olmuş.

Shadow (Zhang Yimou), yönetmeninn bu başta yeni bir Kaplan ve Ejderha vakası mı dedirten, yine aynı kılıç dövüşü türüne girmekle beraber, aslında hayli farklı yapıda bir film. Muhtelif festivallerden şimdilik 11 ödül toplamış olan Çin, Hong Kong yapımında bir kumandan, Kralın tahtını kurtarmak için kendisine benzeyen bir “gölge kumandan” yetiştiriyor. Ancak hedefine sadık kalması için de onu hep ailesiyle ödüllendireceğini söylüyor. Tablo gibi görüntüleri ve bale benzeri enfes dövüş kareografilerinin dışında usta işi bir kurguyla ilerleyen hikaye, usta yönetmenin hayranlarını yanıltmıyor.

The Man Who Surprises Everyone (Natasha Merkulova & Aleksey Chupov): Rusya, Fransa, Estonya ortak yapımı film, katıldığı festivallerden on üç ödülle dönmüş. Artık son evresine girdiği kanser hastalığından dolayı iki aylık ömrü kaldığını öğrenen Igor, gerçeği kabullenip kendini salar önce, ama karısının ısrarıyla tedavi yolları aramaya başlar. Son çare olarak gittikleri şifacı ona Azraili aldatmak için kılık değiştiren ördekten bahseder. Bundan etkilenir ve Azraili aldatmak için büyük bedeller pahasına kadın kılığına girer Igor. Filmin neredeyse hiç müzik kullanmaksızın dramı aktarışına hayran kaldım doğrusu. Her bir oyuncu görevini başarıyla yerine getiriyor.

Görülmüştür (Serhat Karaaslan): Bir cezaevinde mahkum mektuplarını okuyup sansürleyen Zakir, bir yandan da yazarlık kursuna gider. Kurstaki bir ödev gereği sansürlediği mektuplardan birinden çıkan, mahkumlardan Recep ve karısı Selma’ya ait bir resmi alır. Bu resim onda takıntıya dönüşecektir. Başrol oyuncusu Berkay Ateş’in televizyon yıldızı oluşu beni başta uzak tuttu filmden, ama oyuncu rolün altından başarıyla kalkmış, hem de dizideki tiklerinden sıyrılarak! Ama en güzeli, uzun zamandır seyrine hasret kaldığımız Füsun Demirel’i görmekti. İyi, sürprizli bir yapımdı.

Kızkardeşler (Emin Alper): Bu filmi yönetmenin Tepenin Ardı’ndan bu yana merakla bekliyorduk. Almanya, Hollanda ve Yunanistan’ın da ortak yapımcı olduğu film, farklı yaşlardaki üç kız kardeşin kasabaya besleme olarak gönderilip, orada tutunamayarak geri gelmelerini, yine de tekrar kasabaya dönmek için taşıdıkları hırsı yansıtışlarını yetkin bir dille anlatıyor. Güçlü oyunculuklar ve başarılı mizansenle destekli filmin Emin Alper’i de aktör olarak göstermesi güzel bir sürprizdi.

Decembers (Enrique Castro Rios): Alçakgönüllü bir yönetmenle tanışmış olmak büyük bir keyifti. Aslen belgeselci olan ve filmi destekleyen belgesel görüntülerle de bunu bize sık sık hatırlatan yönetmen, bize ABD’nin 1989’daki Panama işgalini ve o işgalde ölen bir gazetecini ruhunun on yıl sonra geri dönerek aile arasındaki huzursuzlukları çözmeye çalışmasını öykülüyor. Bunu yaparken öyle incelikli bir sinema kullanıyor ki yönetmen, sizi alıp o diyarlara götürüyor. Özellikle tüm bir olayı özetleyen yatak odası sekansı beni adeta vurdu. Kadın kilise için hazırlanırken kendi gençliği, oğlunun küçüklüğü ve oğlunun büyük hali aynı odadadır. Anlatılmaz, yaşanır denebilecek bir sahne doğrusu.

Suç Unsuru (Süleyman Arda Eminçe): Bir ilk film. Başından geçen trajikomik bir olayı temel alan film, tek mekanda geçmesine rağmen burayı iyi, ekonomik kullanabilen, alçak gönüllü bir yapım. Küfür kullanmaksızın da güldürmenin mümkün olduğunu kanıtlıyor yapım. Aynı evi paylaşan iki arkadaş, bir sabah evleri polis tarafından basılınca ne olduğunu şaşırır. Komiser Baran ve ekibi, aldıkları emir doğrultusunda, evlerinde suç unsuru arayacaklardır. Fakat bu unsurun ne olduğunu iki taraf da bilmez. Genç oyuncular üzerlerine düşeni yaparken, Komiser Baran rolündeki, dizilerdeki şaşkın komik rollerine alıştığımız Bülent Çolak, dram da içeren oyunuyla şaşırtıyor.

Aden (Barış Atay): Oyunculuktan gelip ve 2015 yapımı olan Eksik ile yönetmenliğe başlayan Barış Atay’ın, Onur Orhan’ın senaryosundan çektiği bir kıyamet sonrası filmi. Bizde hiç örneği olmayan bir türü denemiş yönetmen. Dişi olanı hamile olan bir çift, yıkıma uğramış bir dünyada yaşanabilir bir yerleşke, “cennet” aramaktadır. Yolları sırlarla dolu, bir nevi iktidar mücadelesi veren iki kardeşin kaldığı bir eve düşer. Dini referanslarla ilerleyen hayli ilginç yapısıyla, oyunculuklardaki çok da göze batmayan zayıflıklar ve kıyafetlerin yıpranmamış, tertemiz görüntüsüne rağmen kendini izlettiriyor film. Belli bir gerilim duygusu içerdiğini de kabul etmeliyim.

Son Çıkış (Ramin Matin): Yarışma dışı gösterilen bir kara komediydi. Bezgin bir mimar büyük şehrin debdebesinden bunalıp, İstanbul’dan müthiş bir ortam olacağını düşündüğü, güneydeki organik tarım yapan bir komüne gitmek üzere, havaalanına doğru yola çıkar. Plansız kentsel dönüşümle betona boğulan bir İstanbul semtinde meteliksiz ve telefonsuz kalarak kapana kısılır. Nihayet komüne ulaştığında da karşılaştığı hayal kırıklığıdır. Çıkışsızlık temalı, yine küfre dayanmamasıyla sempati toplayan komedi, Türkiye’deki plansız inşaat endüstrisine de ince eleştiriler getiriyor.

Sınır/Border (Ali Abbasi): Let the Right One In (Tomas Alfredson, 20018) filminin uyarlandığı tuhaf vampir romanının yazarı John Ajvide Lindqvist’in bu defa iki trolün ilginç aşkını anlattığı romanıyla bu filme konu oluyor. Şüphelendiği, kendi cinsinden olduğu için de ayrıca ilgi duyduğu adamı kafaya takan sınır polisi trol Tina, öğrendiği sırların ardından aşkıyla görevinin arasında kalır. Yapım “Nordik kara film” olarak tanımlanıyor. Shelley (2016) ile dikkat çeken yönetmen Ali Abbasi, bu filmle En İyi Makyaj ve Saç Tasarımı Oscarı’na aday olmuş, Cannes’da da Belirli Bir Bakış Ödülü almıştı.

Adaletsiz/Dragged Across Concrete (S. Craig Zahler): Bone Tomahawk (2015) adlı ilk filmiyle festivallerde ilgi gören, övgü alan western roman ve senaryoları yazmış yönetmenin ikinci filmi. Yönetmen, senaryosunu da yazdığı bu bir nevi modern westernde, görevden uzaklaştırılan çaresiz iki polisin bir vurgun yapma çabalarını anlatıyor. Kadroda Mel Gibson, Vince Vaughin, Don Johnson, Udo Kier gibi usta, yıldız isimler var. Zaman geçirtiyor ve kimi anları ilginç. Bir Heat (Michael Mann, 1995) değil elbette.

Nebula/Dead Horse Nebula (Tarık Aktaş): Yönetmenin ilk uzun metrajı. Senaryoyu da kendi yazmış. Deneysel bir yapısı olduğu söylenebilecek film herkese hitap etmemekle birlikte, 2018’de Locarno’da Gelecek Vaat Eden En İyi Yönetmen Ödülü almıştı. Küçükken açık arazide bir at ölüsü bulan Hay, o günkü deneyiminden çok etkilenir ve yıllar sonra yaşadığı bir kurban olayı geçmişte yaşadığı bu çocukluk anısının tekrar canlanmasına neden olur.

Festival boyunca izlediğim filmlerin dökümü burada sona eriyor. Festival sonunda 16 Nisan Salı gecesi Rahmi Koç Müzesi’nde gerçekleşen ödül töreni hayli kalabalık ve eğlenceliydi. Yaşanan kimi aksaklıklar, İFF törenlerinin değişmez konuğu kara kedinin sunuculardan rol çalması, gecenin nazarlığı oldu. 52 filmin yarıştığı festivalin galipleri şöyleydi:

Uluslararası Yarışma:

Başkanlığını usta yönetmen Lynne Ramsay’in üstlendiği jürinin takdiriyle:

Altın Lale: Bolsae / House of Hummingbird / Sinekkuşu (Bora Kim), “inceliği, güzelliği, duygusal etkisi ve yetkinliğiyle genç bir kızın dünyadaki yerini ve yaşamında bir pırıltı bulma çabasını çok güzel çizdiği için” aldı. Kore yapımı filmin kadın yönetmeni Kim, oldukça heyecanlıydı. Ülkesinde kadın yönetmenlerin film çekmesinin önündeki engellerden bahsetti ve aldığı ödülün belki bu engelleri yıkmada bir adım olacağını söyledi.

Jüri Özel Ödülü: Talking About Trees / Ağaçlardan Bahsetmek (Suhaib Gasmelbari), “başarısızlıklar bazen öyle büyük olur ki umut yeşermek zorundadır; ‘dehşete dair suskunluğu ima ettiği için ağaçlardan bahsetmenin neredeyse suç sayıldığı bir dönem’” gerekçesiyle aldı. Bu filmden önceki yazımda övgüyle bahsetmiştim. Yönetmeninin ve birbirinden heyecanlı oyuncularının törende olmalarını çok isterdim, ama gelememişlerdi.

Ulusal Yarışma:

Başkanlığını Ümit Ünal’ın üstlendiği jüri, yarışan 9 filmi değerlendirdi.

Altın Lale: Kız Kardeşler / A Tale of Three Sisters (Emin Alper), hakkıyla aldı. Bu filmden de daha önce bahsetmiştim. Film yurt dışında da ilgi görüyor. Emin Alper’in destek sağlamak için çektiği zorluklar biliniyor. Bu filmle ilk filmini kat kat aştığı da bir gerçek. En İyi Yönetmen, En İyi Özgün Müzik (Giorgos ve Nikos Papaioannou) ve En İyi Kadın Oyuncu Ödülleri de Kız Kardeşler’e gitti. Hatta kadın oyuncu ödülünü kız kardeşlerin üçü (Cemre Ebüzziya, Ece Yüksel ve Helin Kandemir) paylaştılar.

Jüri Özel Ödülü: Yuva (Emre Yeksan) aldı. Adana Film Festivali üzerine olan yazımda bu filmden detaylıca bahsetmiştim. Hakikaten zor şartlar altında çekilmiş, farklı hikayesiyle de insanı yakalayan bir yapım. Yuva, En İyi Erkek Oyuncu (Kutay Sandıkçı) ve En İyi Görüntü Yönetmeni (Jakub Giza) ödüllerini de aldı.

En İyi Senaryo: Görülmüştür (Serhat Karaslan) filmi aldı. Daha önce ele aldığım film, aslında basit bir konuyu ele alma şekliyle evrensele taşımayı başarıyordu ve sinemamızda pek girilmeyen, hapishanelerin mektup sansüründe çalışan memurlarına değiniyordu. Film, En İyi Kurgu ödülünü de (Ali Aga) aldı.

Mansiyon: Aden (Barış Atay)

Ulusal Kısa Film Yarışması:

En İyi Kısa Film: Avarya (Gökalp Gönen) filmi, “kuvvetli atmosferi ve yarattığı özgün karakterler sebebiyle” aldı.

Ulusal Belgesel Yarışması:

En İyi Belgesel: Tanrı Göçmen Çocukları Sever mi Anne? (Lusin Bitmez), “yerinden olan bireylerin karşılaştığı zorlukları göze batmayan bir bakış açısı ve beceriyle işlediği; saygıyı eksik etmeyen sıcak bir yaklaşımla, geleceğe umutla uzanarak çocuklar ve ailelerine odaklanıp geniş toplumun ufak bir evrenini çizdiği için” bu ödülü aldı.

Sinemada İnsan Hakları Ödülü:

Ödül: “Şiirsel olmakla birlikte aynı zamanda insanı düşünmeye sevk edebildiği için” Enrique Castro Ríos’ın yönettiği Diciembres / Decembers / Aralık’ta filmine verildi. Bu filmi önceki yazımda ele almış ve çok etkilendiğimi belirtmiştim.

Mansiyon: #Female Pleasure / #Dişil Haz (Barbara Miller)

Seyfi Teoman En İyi İlk Film Ödülü:

Ödül: Nebula (Tarık Aktaş)

FIPRESCI Ödülleri:

Uluslararası Yarışma: Talking About Trees / Ağaçlardan Bahsetmek (Suhaib Gasmelbari)

Ulusal Yarışma: Kız Kardeşler (Emin Alper)

Ulusal Kısa Film Yarışması: Gümüş (Deniz Telek)

Gelişmeler, Gelişmeler…

Uzun zamandır yazı girmiyordum web sayfama. Yoğunluk, kusura bakmayın.

Bu arada neler mi yaptım?

Sekans, Samsun HABER Gazetesi, HABERHAYAT Dergisi, Edebiyat Nöbeti Dergisi, Modern Hayatlar Dergisi yazı yazdığım yerlerden bazıları. Arada GÖLGENİ ARDINA AL romanımı tamamladım ve çıkardım; şu anda satışta.

Samsun Sinema Topluluğu çalışmalarına ağırlık verdim. Samsun’da her hafta Çarşamba akşamları film gösterimleri yapan, üye sayısı günden güne artan bir topluluk. Etkinlikleri ücretsiz. Bu toplulukla Samsun’daki 2019 Yüzüncü Yıl Platformu’na dahil olduk, projeler hazırlamaya başladık. Ayrıca Mart ayından itibaren, ileride dergiye dönüşmesini umduğumuz bir fanzin çıkarmaya başlıyoruz.

Gölgeni Ardına Al ile fuar yolculuğumuza Merzifon Kitap Fuarı ile start verdik. 16-17-18 Şubat’ta Samsun TÜYAP’ta, 22-23-24 Şubat’ta da Ankara Kitap Fuarı’nda kitabımı imzalıyor olacağım.

ÇIT YOK ve HOMO LUDENS çeviri kitaplarım çıktı Dorlion Yayınlarından. Bu yıl dört çeviri kitabım daha çıkacak.

Beni buradan takip edebilir, facebook sayfama üye olabilir, instagram’da ekleyebilirsiniz. ayrıca yorumlarınızı buradaki maile, ilkermutlu@yahoo.com adresine gönderebilirsiniz. Giderek daha büyük bir aile olacağız…

ADANA FİLM FESTİVALİ

25. Adana Film Festivali üzerine fotoğraflar yayımladığımda,  konuyla ilgili detayları da paylaşacağımı söylemiştim, ama bir türlü fırsat olmadı. Burada bu festivalle ilgili olarak SEKANS ve MODERN AMANLAR dergilerine yazdığım iki yazıyı paylaşıyorum:

ADANA 2018

Antalya’nın ulusaldan çekilmesinin ardından ulusal film yarışmalarının şimdilik en dikkat çekeni olarak kalan Adana Altın Koza Film Festivali bu sene 25nci yılını kutluyordu. Festival, 2009’dan bu yana Uluslararası adını almış durumda; ulusal ve uluslararası yarışma olmak üzere iki koldan işlemekte.

Değerli sinema yazarı Alican Sekmeç’in oluşturduğu 25. Yıl Sergisi’nden

 

Bu yılki festivalin ulusal kanadında genelde genç yönetmenler yarıştılar ve bu filmlerin çoğunun Türkiye ve Dünya prömiyerleri Adana’da yapıldı. Ulusal programda küçük ölçekli, mütevazı yapımlar çoğunluktaydı. Anons (Mahmut Fazıl Coşkun) gibi bir dönem filmi olma ve anlattığı dönemi de kara mizahla verme iddiasındaki, uluslararası arenada Haifa’da, Venedik’te ödüller alarak gelen ve festival yolculuğunu sürdürecek gibi görünen Anons, bu mütevazı filmlerin arasında sivriliyordu. Sivrilen bir diğer yapım da, absürd komediyi deneyen, Sundance fatihi Kelebekler’di (Tolga Karaçelik).

Jüri yine de Anons’u ulusalda görmezden geldi. Kelebekler ise Ankara ve İstanbul’dan sonra, Adana’da da ödüllendirildi ve En İyi Yönetmen ve Senaryo ödüllerinin yanı sıra, İzleyici Ödülü’nü de aldı. Anons’sa FİLM-YÖN En İyi Yönetmen Ödülü ve Yılmaz Güney Ödülü ile yetindi.

Aslında ben en azından ilk filmlerini yapan yönetmenlerin ayrı bir kategoride yarıştırılmasından yanayım. Bu filmler, zaten daha önce festivaller gezip, ödüller toplayarak gelen filmler arasında bu gibi gerçekten dikkat çekici yapımların kaybolmasına neden oluyor. Kelebekler hele, yurt içi vizyonunu dahi tamamlamış bir film olarak, bunca taze filmle yarıştırılmamalıydı bence. Örneğin benim ve buradaki pek çok sinema yazarı arkadaşımın takdirle izlediği Güvercin (Banu Sıvacı), gözden kaçan ve kendine yazık edilen bir ilk film oldu bana göre.

Güvercin

Güvercin, tutkunu olduğu güvercinlerine kendini adamış bir gencin hikayesini anlatıyordu. Abisi ve ablasıyla yaşayan gencin bu durumunu kabul etmeyen abi, ona bir parçacıda iş buluyor ve parçacı da genci, şehir dışında bir işe gönderiyor. Oradaki iş uzayınca, güvercinlerini merak eden genç, korkuyu yenip, işyerinden kaçıyor ve evine ulaşıyor. Dama çıktığında tüm güvercinlerinin öldürüldüğünü, kümeslerinin boşaltıldığını görüyor. Hayatta onu anlayan tek kişi olan ablası, gencin kuvvetli bir bağ kurduğu Maverdi adlı dişi güvercini kurtarmayı başarmıştır. Maverdi ile yeniden hayata dönen genç, onu uçurur ve onun getireceği yeni güvercinleri beklemeye başlar. Güvercin, ortalamanın çok üzerinde bir ilk film olmakla birlikte, Adana’nın ele aldığı kesimini eksiksiz anlatan ve umut dolu sonuyla bizleri ferahlatırken, bu senenin başlı başına bütünlüklü bir hikaye anlatmayı başarabilen yegane Altın Koza finalistiydi bence. Hele son sekanstaki, Adana’nın yitmeye yüz tutan damlarının muhteşem görüntüsü eşliğindeki kapanış, büyüleyiciydi. Güvercinleriyle adeta yekvücut haline geleceği bir hazırlık döneminden gelip, gerçekten müthiş bir oyun veren genç oyuncu Kemal Burak Alper’e ödül verilmemesi, insanın içine oturuyor. Film, SİYAD En İyi Film Ödülü aldı.

Banu Sıvacı ve ekibi, Gala’da

Ödüller, yarışmaya katılan on beş filmin sekizi arasında pay edilirken, görmezden gelinen sadece Güvercin filmi değildi. Aydede (Abdurrahman Öner), komediden gelen Ezgi Mola’nın, tüm gayretine rağmen, kasaba kadınının dramını yansıtmada inandırıcı olmayı beceremediği, ama tüm çocuk oyuncuların, özellikle başroldeki Bilal Zeynel Çelik’in doğal oyunları ve E.T.-Badi filmlerine yapılan sevimli göndermelerle, bir yarım başarıydı belki. Keza Babamın Kemikleri (Özkan çelik) de köy sahnelerindeki kimi başarısız oyunculukları saymazsak, Cem Davran’ın oyunculuğu açısından bir aşamaydı, ama o film de tam bir başarı sayılmazdı. Tuzdan Kaide (Burak Çevik), bir soyut anlatı denemesiydi ve bu anlatı yer yer ilginçleşmesine rağmen, uzun süresiyle bazen sıkıcı olabiliyordu. (Yönetmen, 2014’te kurduğu deneysel film topluluğu ile çekeceği filmlerin yapısı hakkında bir fikir vermişti zaten. Buradaki çizgisel olmayan anlatı ve farklı oyunculuk denemeleri 68. Berlin Film Festivali’nde filmin ilgi görmesini sağlamıştı). Ve Kaos da artık başyapıtını vermesini yıllardır dört gözle beklediğim Semir Aslanyürek’in yine bir yarım başarıya sürüklendiği, anlatım dili, mizansenleri ve oyunculukları ile eskimiş bir yapımdı. Ama ya çok eğlenceli bir film olan ve Kürt vatandaşlarımızın dil sorununu ince bir espri anlayışıyla işleyerek, bu sorunun ülkemizdeki çözümsüzlüğüne bu şekilde ışık tutan Arada’nın (Ali Kemal Çınar), reenkarnasyon üzerine ilginç bir hikaye aktaran ve oyunculukların çok iyi olduğu (Ancak, iyi bir oyuncu olduğu muhakkak olan Muhammet Uzuner, Bir Zamanlar Anadoluda (Nuri Bilge Ceylan, 2011) filmi sonrası mahkum edildiği durağan oyunculuğun sınırlarını artık zorlamalı) Halef’in (Murat Düzgünoğlu) ve ülkemizde giderek yaygınlaşan çevre yıkımını vurucu bir dille aktaran Yuva’nın (Emre Yeksan) göz ardı edilmesine ne demeli? Yuva’da kardeşlerin filmi iki bölüme ayıran hikayeleri, karakterlerin değişimini verme açısından çok iyi açılımlar sağlıyordu. Hele İğneada Ormanları’ndan elde edilen görüntüler, doyumsuzdu. Vurucu sonuyla festivalin bütünlüklü hikaye anlatmayı başarabilen birkaç filminden biriydi.

Anons ve Kelebekler dışındaki galiplere gelince…

Sibel

Sibel (Çağla Zencirci, Guillaume Giovanetti), aslında daha güçlü adaylar da bulunmasına rağmen oyuncusuna ödül getiren, sadece ıslıkla iletişim kuran kadın karakteri sayesinde ilgiyi ayakta tutan bir yapımdı. Sibel, En İyi Kadın (Damla Sönmez herkesin aklındaydı zaten) ve Yardımcı Erkek Oyuncu (Emin Gürsoy) Ödülleri ile En İyi Film Ödülü’nü kazandı. Hamburg ve Locarno Film Festivalleri’nden de ödül almış olan yapım, Karadeniz dağlarının doğal güzelliklerini de iyi şekilde değerlendiriyordu.

Dört Köşeli Üçgen (Mehmet Güreli), entelektüel sinema örneği idi, fakat aktarıldığı kitabın felsefi seviyesini tam olarak yakalayamıyordu. Yine de yönetmenin, aynı zamanda yakın akrabası olan Salah Birsel’in anlatısını peliküle en iyi şekilde dökme çabası gözden kaçmıyordu. Elbette bir yönetmen yaklaşımı olarak kitaptan uzaklaşılan anlar vardı filmde bir görsel tat yakalamak adına. Siyah beyaz görüntülerin her biri komple sanatçı kimliğindeki Güreli’ye yakışır nitelikte ve yine yönetmen tarafından yapılan müzik enfesti. Ki En İyi Müzik ödülü’nü En İyi Sanat Yönetimi ile birlikte bu film aldı.

Kardeşler (Ömür Atay), Rusya’da yaşanan gerçek bir haberden yola çıkılarak bize aktarılmış hikayesiyle, çok iyi bir film olabilmenin kıyısından dönmüş bir yapım olarak göründü bana. Sonu aceleye getirilmiş gibi duruyordu ve çok da neden sonuç ilişkisi içermiyordu bu nedenle. Genç oyuncular, ortalamanın üstünde bir oyun vermişlerdi. Nitekim En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü bu iki oyuncu (Caner Şahin ve Yiğit Ege Yazar) paylaştılar. Kadın oyuncu Gözde Mutluer de Umut Veren Genç Kadın Oyuncu Ödülünü aldı.

Güvercin Hırsızları (Osman Nail Doğan), Güvercin filmine hikayesiyle teğet geçmekyetdi ve genç oyuncularından muhteşem performanslar almaktaydı. Nitekim bu filmdeki rolüyle Seyit Nazım, Umut Veren Genç Erkek Oyuncu Ödülü Ödülü’nü aldı.

İçerdekiler (Hüseyin Karabey), Festival’in ikinci uyarlamasıydı. Melih Cevdet Anday’ın güçlü piyesi, tek mekanda geçen hikayesiyle sinemaya uygun şekle nasıl getirilecek diye bekliyorduk. Doğrusu, o sıkışıklığı aşacak bir yönetmenlik başarısı yoktu filmde. Ama Settar Tanrıöğen, yine her zamanki oyunculuğunu konuşturuyordu. Dizi oyunculuğundan gelen Caner Cindoruk, kendini aşma yolunda büyük çaba harcıyordu filmde. Yine de oyuncu ödülü kadın oyuncu, Gizem Erman Soysaldı’ya gitti. Filmin tek kadın oyuncusu olmasına rağmen, Soysaldı’nın En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Ödülü alması ilginç bir detay. Film, bir de Jüri Özel Ödülü aldı.

Ulusal gösterimlerinin bir güzel sürprizi de vardı. Sibel’in gösteriminden önce, filmin erkek oyuncusu olan Erkan Kolçak Köstendil’in çektiği sıcak bir çingene romansı olan keyifli kısa film Suma(C)’nın gösterildi. Los Angeles Film Ödülleri’nden komedi dalında mansiyon alan yapım, genç oyuncunun gelecekte yöneteceği filmler hakkında ipuçları barındırmaktaydı.

Uluslararası yarışma filmlerini (Anons dışındakileri elbette) izleyemedik ulusalların koşturmacasında elbette. Ama her biri dışarıdaki festivallerden adaylıklar ve ödüller kazanmış, birbirinden kıymetli yapımlardı. Filmlerin bir kısmının yakında gösterime girecekleri duyurulurken, kalanların da Türkiye’deki festival yolculuklarına devam edeceklerini öğrendik. Bu filmler, Kül En Saf Beyazdır (Jia Zhangke), Blaze (Ethan Hawke), Şüphe (Lee Chang-Dong), Domestik (Adam Sedlâk), Tarihe Barbar Olarak Geçmek Umurumda Değil (Radu Jude), Budala Kardeşim Robert (Philip Gröning), Çifte Hayatlar (Olivier Assayas) ve Zavallı (Babis Makridis) idi.

Şüphe (Burning/Beoning, Lee Chang-Dong), Haruki Murakami’nin bir kısa öyküsünden uyarlanmış, gizemli bir dram. Mahalleden arkadaşı olan bir kadının bir Afrika ziyareti sonrası beraberinde getirdiği bir adamla hayatı değişen birinin öyküsünü anlatıyor. Cannes’da FIPRESCI Ödülü almıştı. Antalya’da da En iyi Film Ödülü’nün sahibi oldu. Yönetmen Chang-Dong, çeşitli festivallerden 48 ödül kazanmış bir sinemacı.

Şüphe

Adana’da Mansiyon Ödülü alan Tarihe Barbar Olarak Geçmek Umurumda Değil (I Do Not Care If We Go Down In History As Barbarians/Îmi este indiferent daca îistorie vom intra ca barbari, Radu Jude), 1941 yazında Bakanlar Kurulu’nda edilen bu sözün ardından Doğu Cephesi’nde başlayan etnik kıyımı anlatıyor. Karlovy Vary’de En İyi Film Ödülü almıştı. Yönetmeni biz, bizdeki festivallerde gösterilen Aferim!’den (2015) biliyoruz.

Kül En Saf Beyazdır (Ash is Pure White/Jiang hu er nv, Jia Zhangke), 2001 ile 2017 yılları arasında geçen vahşi bir aşk hikayesine odaklanıyor. Yönetmen, belgesel ve kısa filmden gelen bir sinemacı. Önceki filmleriyle katıldığı festivallerden 43 ödül toplamış yönetmen. Bu filminin de çeşitli festivallerden 9 adaylığı var.

Blaze (Ethan Hawke), müzisyen Blaze Foley’nin hayatından kesitlerin anlatıldığı bir biyografi. Sundance ve Louisiana Festivallerinden ödülleri var. Bizde oyunculuğuyla bilinen Ethan Hawke’ın yönettiği üçüncü uzun metraj.

Domestik (Adam Sedlâk), Çek Cumhuriyeti’nden gelen bir ilk film. Sağlıklı yaşam, spor, beslenme, supplementler ve ilaç kullanımıyla kafayı bozmuş modern bir çiftin yaşadıklarını anlatıyor. Hamburg ve Karlovy Vary’de adaylıklar almış film. Televizyon yönetmenliğinden gelen Sedlâk’ın ilk uzun metrajı.

Budala Kardeşim Robert (My Brother’s Name is Robert and He is an Idiot/Mein Bruder heißt Robert und ist ein Idiot, Philip Gröning), Robert ve Elena adlı ikizlerin ergenlik, felsefe ve seks hakkındaki kafa karışıklıkları üzerine bir film. Yapım, Berlin’de Altın Ayı için yarışmıştı.

Çifte Hayatlar (Doubles vies, Olivier Assayas), ortayaş krizi, değişen endüstri ve karıları nedeniyle başları belada bir editör ve bir yazarı anlatıyor. Film Şikago, Toronto ve Venedik’te adaylıklar almıştı. Assayas, filmleriyle defalarca adaylıklar kazanmış, çeşitli festivallerden de 27 kez ödülle dönmüş bir yönetmen. Sinemalarımızı en son 2016’da Personal Shopper ile ziyaret etmişti.

Zavallı (Pity, Babis Makridis) ise, ancak mutsuz olduğunda mutlu olabilen, üzgün olmaya bağımlı bir adamı anlatan, ilginç bir hikayeye sahip. Son zamanlarda çıkışta olan Yunanistan sinemasından gelen yapım, muhtelif film festivallerinden adaylıklara sahip. Yönetmenin ikinci uzun metrajı. Pity, Odessa ve Lüksemburg’dan ödüllü bir film.

110 ülkeden 3 bin 111 başvurunun yapıldığı ve 45’inin ana jürinin önüne çıkmaya hak kazandığı Uluslararası Kısa Film Yarışması’nın ödülleri, şöyle dağıldı: Grandfather (Amar Kaushik), kurmaca dalında; If The World Spinned (Leonardo Martinelli), deneysel dalda; The Voice Over (Claudia Cortes Espejo, Lora D’Addazio, Mathilde Remy), canlandırma dalında; Memorandum (Jennifer Lara) da, belgesel dalında en iyi film ödülleri alırken, Bitter Sea (Fateme Ahmadi), mansiyon ödülü aldı.

Ulusal kısalarda, Yıkık Kentler Senfonisi (Kerem Sürmeli) birinci, Sınıf (Elif Parlak) ikinci ve Taşköprü‘yü Kim Yaptı (Ümit Güç) üçüncü oldu.

Son olarak, Ulusal Öğrenci Filmleri Yarışması’nda, Her Şey Yolunda (Metehan Şereflioğlu) kurmaca dalında, Cehman (Müfit Güzel) deneyselde, 3 Duvar (Aysun Karaosman) canlandırma dalında, Kurbağa Avcıları (Batuhan Kurt) belgesel dalında en iyi filmler seçildiler. Çalıkuşu (Esra Yıldırım) ve Giderayak (Özgür Cem Aksoy) ise Jüri Özel Ödülü aldılar.

Ödül dağılımlarına ve yarışan filmlere böylece göz atmış olduk. Festivalde ayrıca “Dünya Festivallerinden”, “Akdeniz’in Ötesi”, “Ücra Köşeler”, “Ustaların Gözünden”, “Vizyon Sahibi Yönetmen”, “Yunan Yeni Dalgası” ve “Restore Edilmiş Filmler” başlıklarıyla pek çok filmin de özel gösterimleri yapıldı.

“Dünya Festivallerinden” bölümündeki filmlerden, Uzun Bir Günden Geceye Yolculuk’u (Long Day’s Journey Into Night/Di qiu zui hou de ye wan, Gan Bi) görme şansı buldum. İzleyeni moddan moda sokan, muhteşem bir seyirlikti. Sondaki bir saate yakın, üç boyutlu gerçekleştirilmiş tek çekim, dakikliği ve sanat yönetimiyle seyredeni sarsıyordu. O gün seyrettiğimiz dördüncü film olmasına rağmen, bizi aymayı başarmıştı film. Adana’dan önce uğradığı Cannes’da da ilgi görmüştü film ve ünü kulağımıza ulaşmıştı. Yönetmenin ikinci uzun metrajı olmasına rağmen hayli yenilikçiydi.

Uzun Bir Günden Geceye Yolculuk

“Akdeniz’in Ötesi” bölümünde özellikle Sicilian Ghost Story (Fabio Grassadonia, Antonio Piazza) ve Tunis By Night (Elyes Baccar) dikkat çekmekteydi. “Ücra Köşeler” programı dahilinde Gaspar Noé’nin Climax’ı vardı. Muhtemelen yine kışkırtıcı, deneysel anları olan bir filmdi. Cannes’da ilgi görmüştü film. “Ustaların Gözünden” bölümü filmlerinden biri Jean-Luc Godard’ın son filmi The Image Book’tu. “Vizyon Sahibi Yönetmen” bölümünde, festivalde bu ödülü alan Rus yönetmen Aleksey Fedorchenko’nun kısaları dahil, tüm filmlerinin toplu gösterimi vardı. Farklı montaj diliyle film gramerinizi bozan ilginç bir yönetmen Fedorchenko. Kendisine sorular yöneltme fırsatı bulduk. Sorularımızı internet üzerinden yanıtlamayı tercih etti.

“Yunan Yeni Dalgası” bölümü, bu akımı başlatan filmlerden Köpekdişi’ni (Dogtooth/Kynodontas, Yorgos Lanthimos) ve Zavallı ile yarışan Babis Makridis’in ilk filmi L’yi de içeriyordu.

“Restore Edilmiş Filmler” kısmındaki tüm filmler görülesiydi: Come and See (Elem Klimov, 1985), My Twentieth Century (Ildikó Enyedi, 1989), Brief Encounters (Kira Muratova, 1968), Fanny and Alexander (Ingmar Bergman, 1982) ve Kubrick’in 2001’ine ilham verdiği söylenen, cezbedici IXARIE XB-1 (Jindrich Polák, 1963).

Böylesi zengin bir içeriğe ev sahipliği yapan festivalin açılış filmi, dışarıda büyük ses getiren ırkçılık karşıtı Spike Lee filmi Blackklansman’dı. Siyahi bir polisin teşkilatta kendisini ispatlamaya çalışırken, bir anda ırkçı beyazların oluşturduğu bir klanla karşı karşıya kalmasını ve onu yenmesini esprili bir dille anlatıyordu yapım.

Festival filmlerini genel hatlarıyla tanımış olduk.

Festival, 600’den fazla kişiden oluşan, oldukça kalabalık bir konuk listesine sahipti. Bu nedenle misafirler, beş farklı otele dağıtılmıştı. Bu yoğunluğa rağmen, festival, önceki yıllardaki dağınıklığını büyük ölçüde çözmüş; aksaklıklar yok denecek kadar azalmış. Bu yıl festivalde 149’u uzun metraj olmak üzere, toplam 266 film gösterildi. Yabancı festivallerle kurulan sağlam ilişkiler sayesinde, oldukça iyi bir program oluşturmuş. Festival Direktörü İsmail Dikilitaş ile festival bürosunda kısa bir görüşme yapma fırsatı buldum. Kendisinden festival hakkında özet bilgiler aldım. Dikilitaş’ın festivali daha ileri bir noktaya taşımak için hedefleri var. Festivaldeki basılı materyal eksikliği gibi sorunları kabul etmekle birlikte, bunun dolardaki artış neticesinde oluşan aksamalar olduğunu iletti. Yine festival tarihçesinden ve zaman zaman verilen molaların nedenlerinden konuştuk. 1973 sonrası, ekonomik olanaksızlıklar, Belediye’nin festivale ara vermesine neden olmuştu. 1992’de yeniden başlatılan Altın Koza, 1998 Adana ve 1999 Marmara Depremi’ne duyarlılık gösterilerek, yapılmamış, onun yerine mağdur vatandaşlara yardımda bulunulmuş. 2005 yılından itibaren festival kesintisiz devam etmekte. İsmail Bey, bürodaki ekibiyle de beni tanıştırdı ve vedalaştık.

Festival Direktörü İsmail Dikilitaş’la

İlk gece, festivalin açılış töreniyle birlikte Onur Ödülleri de dağıtıldı. Şerif Gören’e Yaşam Boyu Başarı ödülü giderken, Cüneyt Arkın, Muhterem Nur, Ahmet Mekin, Süleyman Turan’a da Onur Ödülleri verildi. Sağlık sorunları nedeniyle törene katılamayan Arkın’ı eşi ve oğlu temsil etti. Törene bir video ile iştirak eden Arkın, konuklara duygusal anlar yaşattı. Törende Rus yönetmen Aleksey Fedorchenko da sinemadaki yenilikçi yaklaşımından dolayı Vizyon Sahibi Yönetmen ödülünü aldı. Konser ve kokteylle devam eden gece sonunda Avşar Sineması’nda açılış filmi olan, merakla beklediğimiz Blackklansman izlendi.

Onur Ödülü alan Ahmet Mekin’le

Kalan dört gün boyunca Cinemaximum Sineması’nda Ulusal Yarışma’da yarışan on beş filmi izleme fırsatı bulduk. Ulusallardan aylardır merakla beklediğim iki film olan Anons ve Kelebekler, anlatım ve oyunculuk açısından farklı işlerdi ve kaliteli işçilik barındırmaktaydılar. Ama bu denli iddialı yapımlardan beklemeyeceğim hatalar içeriyorlardı. Anons, bir dönem filmi olarak özellikle radyoevi sahnelerinde, zaman zaman çok açık veriyordu ki bu açıklar basitçe kamufle edilebilecek şeylerdi. Hilton’un modern ışıklandırması karşısındaki sahne de doğrusu beni hikayenin dışına alıverdi bir an. Olay gece geçiyordu ve yönetmenin daha da karanlık görüntüler istediğini gösterim sonrasındaki sunumda görüntü yönetmeni de belirtmişti. Yine de film bana olması gerekenden daha karanlık geldi. Kelebekler’de ise, hani, absürd anlatı deyip de geçemeyeceğimiz, cenazeye kız kardeşin açık saçıyla katılması, cenazeden önceki gece içen kardeşlerin bağıra bağıra şarkı söylemesi ve köyden kimsenin tepki göstermemesi gibi durumlar, yerli seyirciyi irrite edebilecek “hata”lardı. Bununla birlikte, iki filmin de eğlenceli, lezzetli olduklarını söyleyebilirim.

Gösterimlerin haricinde, festival programı dopdolu bir içerikle zenginleştirilmişti. “Çizgi Romandan Beyazperdeye”, “Türk Sineması Nereye?”, “Muhsin Ertuğrul Sineması”, “Şerif Gören’in Sinema Hafızası”, “Deha ve Şahsiyet Yapım Aşamasında Reji ve Kurgu Uyumu”, “Orhan Kemal Sineması ve Kayıp Senaryoları”, “Oyuncu ile Çalışmak” gibi söyleşiler, Suat Yalaz, Süleyman Turan, Barış Saydam, Kaya Özkaracalar, Engin Ayça, Yılmaz Atadeniz, Ayla Algan, Necip Sarıca, Şerif Gören, Sebahattin Çetin,Ezel Akay, Onur Ünlü, Işık Öğütçü, Gülsen Tuncer gibi isimleri dinleyicilerle bir araya getirdi. Erhan Tuncer, 25. Yıla özel 25 orijinal Yeşilçam senaryosunu sunarken, senaryo buluşmaları ve kısa film atölyeleri ve sunumlarıyla, özellikle de Cannes temsilcileriyle kısa filmcilerin buluşturulması ile yeni sinemacılara ufuk açıcı faaliyetlerde yer alma şansı sunuldu. Muhsin Ertuğrul, Yılmaz Güney ve Alican Sekmeç’in koleksiyonundan gerçekleştirilen 25. Yıl Festival Tarihi sergileriyle ve muhtelif konserlerle de festival zenginleştirilmişti.

Bence yukarıda verdiğim detaylarla festival, 25nci yılını kazasız belasız atlatmıştır. Ha, bu denli büyük organizasyonlarda birtakım şanssızlıklar, eksikler olmaz mı? Elbette olur. Gösterim salonlarının dağınık ve birbirine uzak noktalarda olması, festivalin takibini zorlaştıran bir etkendi. Bu sorun, konan servisler yardımıyla aşılıyordu gerçi. Bir de basılı materyal problemi vardı, dediğim gibi. Festival sonuna kadar program kitapçığı elimize geçmemişti. Keza, festival kitaplarının tümüne ulaşmakta da zorluklar yaşadık.

Adana, Büyükşehir olmanın şanına uygun olarak, düzgün bir festival yürütmenin yanı sıra, bir müzeler kenti olma yolunda da ilerlemektedir. Konumuz sinema olunca özellikle gezdiğim Sinema Müzesi’nden ve Sabri Şenevi ve dostlarının özel girişimi olan Sinema Evi’nden bahsetmek isterim son olarak.

Sinema Müzesi’nden

Büyükşehir Belediyesi Adana Sinema Müzesi, zengin içeriği ve bazılarını ilk defa gördüğüm orijinal afişlerle, sanatçı mumyaları ve eşyalarıyla cezbedici doğrusu. Yılmaz Güney’in kendi el yazısıyla yazdığı bir mektup, sigara tabakası, Altın Koza ödülü, bazı filmlerde kullandığı silahlar, Umut’taki kıyafetlerinin giydirildiği mumya heykeli ve Seyyit Han’daki başlığı; Nazım Hikmet’in kayıp filmi Güneşe Doğru’nun orijinal afişi, orijinal Killing kıyafeti, eski Altın Koza’ların gazete haberleri ve fotoğrafları, neler neler…

Yine de Sabri Şenevi’nin Sinema Evi, Sinema Müzesi’ne göre içeriği zayıf olmasına rağmen, çok daha sıcak. Sabri Bey, hem sinemaseverlere hem sinema çalışan ve meraklılarına ev sahipliği yaparken, arka avluya kurduğu projeksiyon makinesiyle beyaza boyadığı duvara yansıttığı filmleri ücretsiz olarak görmenizi sağlıyor. Yine eski yazlık sinema havasını yaşatan soğuk gazozlarını buz dolu tenekeden çıkarıp, kaşığın tersiyle açarak ikram ediyor size. Mütevazı bir makine, afiş, film ve plak koleksiyonuna sahip olan sinema evin zaman su gibi akıp, geçiyor.

Sabri Şenevi, tutkulu bir sinemasever…

Sinema Evi’nin perdesi.

Neticede güzel bir şehirde, güzel bir festival eşliğinde, harika zaman geçirmiş, yeni dostlar edinmiş, birbirinden değerli sanatçı ve sinema çalışanı ile tanışmış olduk. Darısı gelecek festivallerin başına…

FİLM FESTİVALLERİ ve Özelde ADANA FİLM FESTİVALİ

1920lerde, Hollywood film endüstrisinin az gelişmiş ülkelerin sinemaları ve belgesel ve avangard film gibi ticari olmayan hamleler üzerindeki nüfuzuna tepki olarak, film toplulukları ve sinema-kulüpleri ortaya çıktı ve empresyonist ve sürrealist sinemanın doğuşunun teşvik edildiği Fransa ve yerli filmler için tek istikrarlı pazar olan Brezilya gibi farklı ülkelere yayıldı. Bunlar arttıkça, çoğu uygulayıcı veya hevesli yönetmenler olan üyelerinin ulusal sınırları önemsemeksizin fikirlerini ve ilhamlarını paylaşabildikleri uluslararası toplantılar düzenlemeye başladılar. Bu aktiviteler, ilerideki film festivallerinin prototipleriydi.

İlk gerçek film festivali, İtalyan diktatör Mussolini’nin propaganda aracı sinemaya duyduğu şevkle hayata geçti. Hollywood ve diğer endüstrilerle olan mücadelede, devletin işlettiği İtalyan sinemasının gelişimini kamçılamak adına, yerli film endüstrisinin gelişimi için müsrifçe para saçıldı. Haber Alma Bakanlığı üzerinden desteklenen kültürel projeler arasında, zaten var olup, kendisini içerikçe daha çeşitli, disiplinler arası kılmak çabasıyla Ağustos 1932’de Uluslararası Sinematografik Sanat Gösterimi’ni doğuran Venedik İtalyan Sanatı Gösterimi Bineali vardı.

İlk sinema programı, korku klasiği Dr. Jekyll and Mr. Hyde (Rouben Mamoulian, 1931) ile başladı ve yedi ülkeden yirmi dört başka yapım da içeriyordu. Gösterimin amacı, sanatın ışığının ticari dünyayı aydınlatması olarak açıklandı, ama ana hedefin güç politikası olduğu kısa zamanda ortaya çıkacaktı. Her yıl yapılması planlanan festivalin ilk yılı olan 1935’e, 1932 programındaki halk oylaması ve “katılım diploması”nın yerine resmi ödüller koyulmasıyla, Avrupa faşizminin devam eden yükselişi damgasını vurdu. Bu, her yıl bir En İyi İtalyan Filmi ödülü verilmesinin yanı sıra, o zamanlar İtalya’nın müttefiki olan Nazi Almanyası’nın da En İyi Yabancı Film ödüllerini 1936 ve 1942 yılları arasında dört kere kazanmasının yolunu açtı. Jürideki Amerikalı ve İngiliz üyeler, bunun sonucunda istifa ettiler. Fransız katılımcılar da, Mussolini Kupası kararlarını protesto edip, 1937’de takdir gören Fransız yapımı, Jean Renoir’ın büyük savaş draması La grande illusion’a (1937) verilen ödülün festival yetkililerince veto edilmesine tepkiyle, sokağa döküldüler. Bu, artık kültür dünyasının gözünde siyasi ve ahlakça lekeli İtalyan mevkidaşlarını gölgede bırakmak için tasarlanan bir Fransız film festivalinin oluşmasına kadar vardı. Sinema otoritesi Robert Favre le Bret ve Action Artistique Français organizasyonunun başındaki Philippe Erlanger, böyle bir festival yaratmakla görevli komitenin başını çektiler. Yönetmen Louis Lumière, grubun başkanlığını yaptı. Mussolini’nin öfkesini göze alan Fransız hükümeti, gerekli fonu sağladı ve birkaç ay sonra, Fransız Rivierası’ndaki Cannes kenti, yeni etkinliğe ev sahipliği yapmak üzere hazırlığa başladı.

Venedik’in erken başarısı üzerine, başka, küçük festivaller türeyivermişti, ama film festivalini modern kültürel hayatın birleştiricisi olarak kurumsallaştıran, resmi olarak Cannes Uluslararası Film Festivali adını alarak, Eylül 1939’da başlayan Cannes’dı. Program, The Wizard of Oz ve Only Angels Have Wings gibi filmler içeriyordu. Gary Cooper, Mae West, Douglas Fairbanks, Norma Shearer ve Tyrone Power, Cannes’a Hollywood’un devasa MGM stüdyosu tarafından gönderilen “yıldızlar gemisi”ndeydiler. William Dieterle’nin The Hunchback of Notre Dame uyarlamasının festivalin açılış gecesi gösteriminin duyurusu olarak, sahile Nôtre-Dame Katedrali’nin karton bir modeli dikilmişti. Ancak, açılış filmi, gösterilecek tek film olacaktı. Almanya aynı gün Polonya’yı işgal etti ve festival yönetimi de kapılarını açtıktan birkaç saat sonra kapattı ve Eylül 1946’ya kadar açmamak durumunda kaldı. Venedik Festivali de 2. Dünya Savaşı kaosu nedeniyle üç yıl ara verdiği festivali, 1946’da yeniden başlattı. Projeksiyon arızaları ve Alfred Hitchcock gerilimi Notorious’un program dışı gösterimi gibi teknik sorunlara rağmen, Cannes’ın 1946 programı büyük bir başarıydı. Yine de, 1947’deki festival, İngiltere ve Sovyetler Birliği gibi büyük ülkelerin yokluğuyla fire verdi ve 1948 programı iptal edildi. 1951’e kadar Cannes tutarlı bir devamlılık sergileyemedi. Ancak tarihini daha büyük filmlerin müsait olduğu bahar aylarına kaydırdıktan sonra, binlerce gazeteciyi gün boyu süren basın gösterimlerine ve endüstri profesyonellerini Palais’te ve şehre yayılan salonlarda yapılan gösterimlere çekerek, dünyanın en prestijli ve etkin film festivali olarak hüküm sürdü.

 

Festivaller, dünya ölçeğinde savaş halinin mazi olduğu yirminci yüzyılın ikinci yarısında filmin süregiden sanatsal (ve ticari) önemini teyit ederek, 1950ler boyunca Avrupa’da ve başka yerlerde, artan oranda çoğaldı. Siyaset, Venedik ve Cannes oturduktan sonra, festival tarihinin bu safhasında önemini yitirdi, ama siyasi değerlendirmeler asla tümüyle sahneden kalkmadı. Büyük ve ihtiraslı Berlin Uluslararası Film Festivali, örneğin, 1951’de, Soğuk Savaş hızla tırmanışa geçmişken, kendini Doğu ve Batı arasında coğrafik ve sanatsal bir buluşma zemini şeklinde sundu. Bunun sonucunda, Doğu bloğunun sosyalist devletleri, zaman zaman bireysel filmler bu ülkeleri temsil etmişse de, 1975’e kadar resmi katılımda bulunmadılar.

1960larda doğacak festivallerin en önemlisi, New York Film Festivali’ydi. 1963’te, şehrin önde gelen kültürel alanlarından Lincoln Center’da kuruldu. Bir ölçüde Londra Film Festivali’ni model alsa da, programında çoğunlukta olan sanat filmlerinin, avangard çalışmaların ve belgesellerin estetik kökenini garantileyen sanatsal topluluk içinde (Metropolitan Operası ve New York Filarmoni Orkestrası gibi kurumların ev sahibiydi) Lincoln Center’ın muazzam prestijinin avantajını kullanmaktaydı. Böylesi sinema, sofistike seyircilerin, orijinal dilde, altyazıyla sunulan yenilikçi yabancı filmleri şaşırtıcı derecede benimsedikleri bir zamanda belki sınırlı, ama tutkulu bir kitle buldu. Cannes ve Berlin festivallerinin ağır programlarının aksine, New York Festivali, sınırlı sayıda film gösteriyordu (beş kişilik seçim komitesince belirlenen iki düzine uzun metraj, bir o kadar kısa metraj film) ve zaten oldukça seçici olan yapısının gösterilen her filmi “kazanan” yaptığını öne sürerek, ödüller vermeyi reddediyordu.

Film festivali tarihindeki iki anahtar hadise, 1970lerde gerçekleşti. İlki, başlangıçta, Kanadalı seyirciler için başka festivallerden büyük ilgi gören yapımları getirme taahhüdünü vurgulayan bir adla, Festivallerin Festivali denen Toronto Uluslararası Film Festivali’nin 1976’da başlamasıydı. İlk yılı, bazı Hollywood stüdyolarının ilgisizliği nedeniyle bozulsa da, sonraki yıllarda iç yapımlardan uluslararası sanat filmlerine ve ironik bir şekilde, benzer herhangi bir etkinlikte bulunacak olandan daha fazla Hollywood yapımına kadar geniş bir yelpazedeki bir yıllık listeyle, dünyadaki en kucaklayıcı festivallerden biri haline geldi. Kanada, ayrıca başka iki büyük festivale daha ev sahipliği yapmaktadır: Montreal Dünya Film Festivali ve Vancouver Uluslararası Film Festivali.

1970lerin diğer büyük gelişmesi, 1978’de Salt Lake City’de, Utah Film Komisyonunun, film üretimi için bir alan olarak devletin varlıklarını ön plana çıkartma aracı şeklinde tertiplenen, Birleşik Devletler Film Festivali’ni başlatmasıdır. Festival, enerjisini, ayrıca yurt çapında yeni bağımsız filmler için bir yarışmaya sponsor olduğu üç yıl boyunca, retrospektiflere ve tartışma ağırlıklı etkinliklere yoğunlaştırdıktan sonra, etkinlik, 1981’de Park City’deki daha küçük topluluğa kaydı ve daha yüksek bir profil arayışına girdi. 1985’te aktör Robert Redford ve dört yıllık Sundance Enstitüsü tarafından devralındı. Redford bu enstitüyü, Hollywood sisteminin dışında bağımsız film yapımını desteklemek için kurmuştu. 1986’da Sundance Film Festivali adını alarak, hem bağımsız hem de uluslararası yapımlar için geniş kapsamlı bir vitrin olduğu kadar, ilgi gören bir medya hadisesi haline geldi.

Dünya çapında ilgi toplayan festivallerin yanı sıra, binin üzerinde mütevazı etkinlik türemiştir. New York ve Fransa-Avignon’da gerçekleştirilen Fransız-Amerikan Film Atölyesi ve New York taşrasındaki, sinema ve yazılı dünya arasındaki ilişkileri öne çıkaran Lake Placid Film Forumu gibi bazıları, adlarında “festival”den başka bir şey kullanarak emsalsizlik oluşturmayı denediler. Afrika, Burkina Faso’daki Ouagadougou Festivali ve Asya’daki Şangay ve Tokyo festivalleri, Birleşik Devletler ve Avrupa dışındaki ana festivallerdendir.

Dünya festival tarihi kısaca bu şekildedir. Oscar Ödülleri, bir festival değildir, çünkü sadece ödül törenini içerir ve tek gece sürer.

Bizdeki ilk yerli sinema yarışması da böyle bir düzenlemedir ve festival kapsamına girmez. Bu faaliyet, 1948’de Yerli Film Yapanlar Cemiyeti tarafından “Yerli Film Müsabakası” adıyla düzenlendi. Ciddi anlamda ilk film festivalimiz, “Birinci Türk Film Festivali” adıyla, 1953’te, Türk Film Dostları Derneği’nce yapıldı. Kurumsallaşan ilk film festivalimiz ise 1963’te halihazırda zaten yapılmakta olan Aspendos etkinliklerinden Avni Tolunay’ın belediye başkanlığı esnasında film festivaline dönüştürülen Antalya Film Festivali’ydi.

Onu 1969’da başlayan Adana Altın Koza Film Festivali izledi. Antalya, yoluna 80lerdeki bir yıllık kesinti sayılmazsa, aralıksız devam ederken, Adana, zaman zaman ara vermek durumunda kaldı. Yine de bugün Türkiye’nin ikinci köklü film festivalidir.

Bir diğer majör film festivalimiz olan İstanbul Film Festivali ise İKSV tarafından, 1982 yılında başlatıldı ve Ankara Film Festivali’ne de bir başka vakıf olan Dünya Kitle İletişim Vakfı’nca 1998’de start verildi.

Bugün Türkiye’de bu saydıklarımız da dahil, küçüklü büyüklü, belli bir istikrarda devam eden 30 kadar film festivali bulunmaktadır. Son 10 yıl içinde 200 civarında film festivalinin kısa sürede sonlandığı görülmektedir.

Adana Altın Koza Film Festivali, ülkemiz film festivalleri arasında, zaman zaman kesintiye uğrasa da, devamlılığını korumuş, görevini yerine getirmiş bir organizasyondur. İlk kez 1969’da, ‘Altın Koza Film Şenliği’ adıyla Adana Belediyesi ve Adana Sinema Kulübü öncülüğünde gerçekleştirilmiştir. İlk yıl, Metin Erksan, Kuyu filmi ile En İyi Yönetmen ve En İyi Film, Fatma Girik, Ezo Gelin ile En İyi Kadın Oyuncu, Yılmaz Güney, Seyyit Han ile En İyi Erkek Oyuncu dallarında Altın Koza’yı alan ilk sanatçılar oldular.

1973’teki beşinci festivalden sonra, Altın Koza’ya, ekonomik olanaksızlıklardan, on sekiz yıl kadar ara verildi. 1992’de Adana Belediyesi, şenliği yeniden başlattı ve Altın Koza Kültür ve Sanat Festivali, bu yıl düzenlediği Ulusal Uzun Film Yarışması’nın yanı sıra Öğrenci Filmleri Yarışması‘nı da programına ekleyerek, Türkiye’de ilk kez bu alanda yarışma düzenleyen festival oldu.

1998’deki Adana ve 1999’daki Marmara depremlerine duyarsız kalamayan Büyükşehir Belediyesi yönetimi, o yılların Altın Koza bütçesini depremzedeler için kullanarak Festivali düzenlememe kararı aldı.

7 yıllık aradan sonra 12. Altın Koza, 2005 yılında tekrar başlatıldı. 2005’ten bu yana kesintisiz süren Festival, programına eklediği ‘Dünya Sineması’ ve ‘Akdeniz Filmleri Seçkisi’ ile uluslararası kimliğe bürünmüş, ‘Akdeniz Ülkeleri Uluslararası Kısa Film Yarışması’ ile de bu kimliğini pekiştirmiştir. Festival, her yıl Türk sinemacıların yanı sıra Avrupa’dan da yaklaşık 700 konuğu ağırlamakta ve yaklaşık 70 bin izleyiciye ulaşmaktadır.

Bu yıl, 25. Adana Altın Koza Film Festivali’nin konuğu olduk. Festival üçüncü günden itibaren konuk almaya başladığı için, ilk iki gün daha önce çoğunu ancak televizyondan ya da DVD kopyasından izleme imkanı bulduğumuz eski Altın Kozalı, birbirinden değerli filmi görme şansını kaçırdık. Neyse ki, önümüzde Ulusal Yarışma filmlerini ve bazı yabancı yapımları izleyebileceğimiz bir maraton vardı.

Festival, 600’den fazla kişiden oluşan, oldukça kalabalık bir konuk listesine sahipti. Bu nedenle misafirler, beş farklı otele dağıtılmıştı. Bu yoğunluğa rağmen, festival, önceki yıllardaki dağınıklığını büyük ölçüde çözmüş; aksaklıklar yok denecek kadar azalmış. Bu yıl festivalde 149’u uzun metraj olmak üzere, toplam 266 film gösterildi. Yabancı festivallerle kurulan sağlam ilişkiler sayesinde, oldukça iyi bir program oluşturmuş. Açılış filmi olarak Blackklansman (Spike Lee) iyi bir seçim. Yurt dışındaki festivallerde de büyük ses getirmişti.

İlk gece, festivalin açılış töreniyle birlikte Onur Ödülleri de dağıtıldı. Şerif Gören’e Yaşam Boyu Başarı ödülü giderken, Cüneyt Arkın, Muhterem Nur, Ahmet Mekin, Süleyman Turan’a da Onur Ödülleri verildi. Sağlık sorunları nedeniyle törene katılamayan Arkın’ı eşi ve oğlu temsil etti. Törene bir video ile iştirak eden Arkın, konuklara duygusal anlar yaşattı. Törende Rus yönetmen Aleksey Fedorchenko da sinemadaki yenilikçi yaklaşımından dolayı Vizyon Sahibi Yönetmen ödülünü aldı. Festivalde yönetmenin filmlerinin toplu gösterimi de yapıldı. Konser ve kokteylle devam eden gece sonunda Avşar Sineması’nda açılış filmi olan, merakla beklediğimiz Blackklansman izlendi.

Onur Ödülü alanlar toplu halde.

Kalan dört gün boyunca Cinemaximum Sineması’nda Ulusal Yarışma’da yarışan on beş filmi izleme fırsatı bulduk. Bu filmler, Dört Köşeli Üçgen (Mehmet Güreli), Aydede (Abdurrahman Öner), Babamın Kemikleri (Özkan Çelik), Halef (Murat Düzgünoğlu), Kelebekler (Tolga Karaçelik), Kaos (Semir Aslanyürek), Sibel (Çağla Zencirci & Giullaume Giovanetti), Güvercin (Banu Sıvacı), İçerdekiler (Hüseyin Karabey), Kardeşler (Ömür Atay), Anons (Mahmut Fazıl Coşkun), Güvercin Hırsızları (Osman Nail Doğan), Arada (Ali Kemal Çınar), Yuva (Emre Yeksan), Tuzdan Kaide (Burak Çevik) idi.

Ulusallardan aylardır merakla beklediğim iki film olan Anons ve Kelebekler, anlatım ve oyunculuk açısından farklı işlerdi belki ve teknik yönden de kaliteliydiler. Ama bu denli iddialı yapımlardan beklemeyeceğim hatalar içeriyorlardı. Anons, bir dönem filmi olarak özellikle radyoevi sahnelerinde, zaman zaman çok açık veriyordu ki bu açıklar basitçe kamufle edilebilecek şeylerdi. Hilton’un modern ışıklandırması karşısındaki sahne de doğrusu beni hikayenin dışına alıverdi bir an. Olay gece geçiyordu ve yönetmenin daha da karanlık görüntüler istediğini gösterim sonrasındaki sunumda görüntü yönetmeni de belirtmişti. Yine de film bana olması gerekenden daha karanlık geldi. Kelebekler’de ise, hani, absürd anlatı deyip de geçemeyeceğimiz, köy yerinde morg bulunması, cenazeye kız kardeşin açık saçıyla katılması, cenazeden önceki gece içen kardeşlerin bağıra bağıra şarkı söylemesi ve köyden kimsenin tepki göstermemesi gibi durumlar, yerli seyirciyi irrite edebilecek “hata”lardı. Bununla birlikte, iki filmin de eğlenceli, lezzetli olduklarını söyleyebilirim. Kelebekler, En İyi Yönetmen ve Senaryo ödüllerinin yanı sıra İzleyici Ödülü’nü alırken, Anons, En İyi Görüntü, Yılmaz Güney Özel ve FİLM-YÖN En İyi Yönetmen Ödüllerini kazandı.

Anons

Dört Köşeli Üçgen, entelektüel sinema örneği idi, fakat aktarıldığı kitabın felsefi seviyesini tam olarak yakalayamıyordu. Yine de yönetmenin, aynı zamanda yakın akrabası olan Salah Birsel’in anlatısını peliküle en iyi şekilde dökme çabası gözden kaçmıyordu. Elbette bir yönetmen yaklaşımı olarak kitaptan uzaklaşılan anlar var filmde bir görsel tat yakalamak adına. Siyah beyaz görüntülerin her biri komple sanatçı kimliğindeki Güreli’ye yakışır nitelikte ve yine yönetmen tarafından yapılan müzik enfes. Ki En İyi Müzik ödülü’nü En İyi Sanat Yönetimi ile birlikte bu film aldı.

Aydede, Babamın Kemikleri, Halef, Sibel, genel yapılarıyla kasaba filmleriydiler. Aydede’de komediden gelen Ezgi Mola, tüm gayretine rağmen, kasaba kadınının dramını yansıtmada inandırıcı olmayı başaramıyordu. Tüm çocuk oyuncuların, özellikle başroldeki Bilal Zeynel Çelik’in doğal oyunları ve E.T.Badi filmlerine yapılan sevimli göndermeler, filmin çekici unsurlarıydı. Babamın Kemikleri, köy sahnelerindeki kimi başarısız oyunculukları saymazsak, Cem Davran’ın oyunculuğu açısından bir aşamaydı. Halef, reenkarnasyon üzerine ilginç bir hikaye aktarmaktaydı ve oyunculuklar çok iyiydi. Ancak, iyi bir oyuncu olduğu muhakkak olan Muhammet Uzuner, Bir Zamanlar Anadoluda (Nuri Bilge Ceylan, 2011) filmi sonrası mahkum edildiği durağan oyunculuğun sınırlarını artık zorlamalı. Sibel, aslında daha güçlü adaylar da bulunmasına rağmen oyuncusuna ödül getirdiği, sadece ıslıkla iletişim kuran kadın karakteri sayesinde ilgiyi ayakta tutan bir yapımdı. Sibel, En İyi Kadın (Damla Sönmez herkesin aklındaydı zaten) ve Yardımcı Erkek Oyuncu (Emin Gürsoy) Ödülleri ile En İyi Film Ödülü’nü kazandı.

Sibel

Tuzdan Kaide, bir soyut anlatı denemesiydi ve bu anlatı yer yer ilginçleşmesine rağmen, uzun süresiyle bazen sıkıcı olabiliyordu. Yönetmen, 2014’te kurduğu deneysel film topluluğu ile çekeceği filmlerin yapısı hakkında bir fikir vermişti zaten. Buradaki çizgisel olmayan anlatı ve farklı oyunculuk denemeleri 68. Berlin Film Festivali’nde filmin ilgi görmesini sağlamıştı.

Arada, çok eğlenceli bir filmdi. Kürt vatandaşlarımızın dil sorununu ince bir espri anlayışıyla işleyen ve bu sorunun ülkemizdeki çözümsüzlüğüne bu şekilde ışık tutan filmin anlatısı, yönetmenin önceki filmleri Gizli (2015), Genco (2017) ile benzerlikler taşıyarak, ortak, tutarlı bir dil oluşturuyor.

Arada

Kaos, artık başyapıtını vermesini yıllardır dört gözle beklediğim Semir Aslanyürek’in yine bir yarım başarıya sürüklendiği, anlatım dili, mizansenleri ve oyunculukları ile eskimiş bir yapım. Bu arada benzer sıkıntıları olmasına rağmen nedense 7 Avlu (2011) bana çok çekici gelmişti.

İçerdekiler, Festival’in ikinci uyarlamasıydı. Melih Cevdet Anday’ın güçlü piyesi, tek mekanda geçen hikayesiyle sinemaya uygun şekle nasıl getirilecek diye bekliyorduk. Doğrusu, o sıkışıklığı aşacak bir yönetmenlik başarısı yoktu filmde. Ama Settar Tanrıöğen, yine her zamanki oyunculuğunu konuşturuyordu. Dizi oyunculuğundan gelen Caner Cindoruk, kendini aşma yolunda büyük çaba harcıyordu filmde. Yine de oyuncu ödülü kadın oyuncu, Gizem Erman Soysaldı’ya gitti. Filmin tek kadın oyuncusu olmasına rağmen, Soysaldı’nın En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Ödülü alması ilginç bir detay. Film bir de Jüri Özel Ödülü aldı.

Yuva, ülkemizde giderek yaygınlaşan çevre yıkımını vurucu bir dille aktarıyordu. Kardeşlerin filmi iki bölüme ayıran hikayeleri, karakterlerin değişimini verme açısından çok iyi açılımlar sağlıyordu. Hele İğneada Ormanları’ndan elde edilen görüntüler, doyumsuzdu. Vurucu sonuyla festivalin bütünlüklü hikaye anlatmayı başarabilen birkaç filminden biriydi.

Yuva

Kardeşler, Rusya’da yaşanan gerçek bir haberden yola çıkılarak bize aktarılmış hikayesiyle, çok iyi bir film olabilmenin kıyısından dönmüş bir yapım olarak göründü bana. Sonu aceleye getirilmiş gibi duruyordu ve çok da neden sonuç ilişkisi içermiyordu bu nedenle. Genç oyuncular, ortalamanın üstünde bir oyun vermişlerdi. Nitekim En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü bu iki oyuncu (Caner Şahin ve Yiğit Ege Yazar) paylaştılar. Kadın oyuncu Gözde Mutluer de Umut Veren Genç Kadın Oyuncu Ödülünü aldı.

Art arda gösterilen Aydede, Babamın Kemikleri, Halef ve Kelebekler filmleri, bize “Acaba festival boyunca cenaze filmleri mi izleyeceğiz?” dedirtmişken, son gösterimlerde de güvercinli filmler başlayıverdi. Güvercin ve Güvercin Hırsızları, iyi filmlerdi ve genç oyuncularından muhteşem performanslar almaktaydılar. Nitekim Güvercin Hırsızları’ndaki rolüyle Seyit Nazım, Umut Veren Genç Erkek Oyuncu Ödülü Ödülü’nü aldı.

Bence Festival’in SİYAD En İyi Film Ödülü almasına rağmen en hakkı yenmiş filmi, Güvercin’di. Güvercin, ortalamanın çok üzerinde bir ilk film olmakla birlikte, Adana’nın ele aldığı kesimini eksiksiz anlatan ve umut dolu sonuyla bizleri ferahlatırken, bu senenin başlı başına bütünlüklü bir hikaye anlatmayı başarabilen yegane Altın Koza finalistiydi bence. Hele son sekanstaki, Adana’nın yitmeye yüz tutan damlarının muhteşem görüntüsü eşliğindeki kapanış, büyüleyiciydi. Güvercinleriyle adeta yekvücut haline geleceği bir hazırlık döneminden gelip, gerçekten müthiş bir oyun veren genç oyuncu Kemal Burak Alper’e ödül verilmemesi, insanın içine oturuyor.

Güvercin

Ulusal gösterimlerinin bir güzel sürprizi de vardı. Sibel’in gösteriminden önce, filmin erkek oyuncusu olan Erkan Kolçak Köstendil’in çektiği sıcak bir çingene romansı olan keyifli kısa film Suma( C )’nın gösterilmesiydi. Los Angeles Film Ödülleri’nden komedi dalında mansiyon alan yapım, genç oyuncunun gelecekte yöneteceği filmler hakkında ipuçları barındırmaktaydı.

Uluslararası Yarışma Filmlerini görme fırsatı bulamadım, ancak listedeki sekiz filmi araştırdığımda tümünün de nitelikli, dışarıda övgüler alan yapımlar olduğunu gördüm. Filmlerin bir kısmının yakında gösterime girecekleri duyurulurken, kalanların da Türkiye’deki festival yolculuklarına devam edeceklerini öğrendik. Bu filmler, Kül En Saf Beyazdır (Jia Zhangke), Blaze (Ethan Hawke), Şüphe (Lee Chang-Dong), Domestik (Adam Sedak), Tarihe Barbar Olarak Geçmek Umurumda Değil (Radu Jude), Budala Kardeşim Robert (Philip Gröning), Çifte Hayatlar (Olivier Assayas), Zavallı (Babis Makridis) ve bizden Anons’tu.

Şüphe

Bunların dışında pek çok özel gösterim de yapıldı. Bunların çoğu, muhtelif festivallerden seçme filmlerdi. Ulusal Yarışma filmlerinin gösterildiği sinemada yakalayabildiğimiz için izleme şansı bulduğumuz Uzun Bir Günden Geceye Yolculuk (Bi Gian), izleyeni moddan moda sokan, muhteşem bir seyirlikti. Sondaki bir saate yakın, üç boyutlu gerçekleştirilmiş tek çekim, dakikliği ve sanat yönetimiyle seyredeni sarsıyordu. O gün seyrettiğimiz dördüncü film olmasına rağmen, bizi aymayı başarmıştı film.

Uzun Bir Günden geceye Yolculuk

Gösterimlerin haricinde, festival programı dopdolu bir içerikle zenginleştirilmişti. “Çizgi Romandan Beyazperdeye”, “Türk Sineması Nereye?”, “Muhsin Ertuğrul Sineması”, “Şerif Gören’in Sinema Hafızası”, “Deha ve Şahsiyet Yapım Aşamasında Reji ve Kurgu Uyumu”, “Orhan Kemal Sineması ve Kayıp Senaryoları”, “Oyuncu ile Çalışmak” gibi söyleşiler, Suat Yalaz, Süleyman Turan, Barış Saydam, Kaya Özkaracalar, Engin Ayça, Yılmaz Atadeniz, Ayla Algan, Necip Sarıca, Şerif Gören, Sebahattin Çetin,Ezel Akay, Onur Ünlü, Işık Öğütçü, Gülsen Tuncer gibi isimleri dinleyicilerle bir araya getirdi. Erhan Tuncer, 25. Yıla özel 25 orijinal Yeşilçam senaryosunu sunarken, senaryo buluşmaları ve kısa film atölyeleri ve sunumlarıyla, özellikle de Cannes temsilcileriyle kısa filmcilerin buluşturulması ile yeni sinemacılara ufuk açıcı faaliyetlerde yer alma şansı sunuldu. Muhsin Ertuğrul, Yılmaz Güney ve Alican Sekmeç’in koleksiyonundan gerçekleştirilen 25. Yıl Festival Tarihi sergileriyle ve muhtelif konserlerle de festival zenginleştirilmişti.

Bence yukarıda verdiğim detaylarla festival, 25nci yılını kazasız belasız atlatmıştır. Ha, bu denli büyük organizasyonlarda birtakım şanssızlıklar, eksikler olmaz mı? Elbette olur. Gösterim salonlarının dağınık ve birbirine uzak noktalarda olması, festivalin takibini zorlaştıran bir etkendi. Bu sorun, konan servisler yardımıyla aşılıyordu gerçi. Bir de basılı materyal problemi vardı. Festival sonuna kadar program kitapçığı elimize geçmemişti. Keza, festival kitaplarının tümüne ulaşmakta da zorluklar yaşadık.

Uzunca bir girizgahla film festivali hadisesinin dünyadaki ve Türkiye’deki tarihçesini anlatarak, hem bu organizasyonların önemini, hem de sanat ve siyaset alemini nasıl etkilediğini anlatmaya çalıştım yazının başında. Aslına bakarsanız, bizim festivaller bu gücün tamamiyle farkındalar ve şehirlerinin tanıtımı için de bunu etkin şekilde kullanıyor çoğu film festivalimiz. Ulusal Yarışmadan vazgeçerek Antalya’nın yarattığı boşluk, Adana’yı bir anda ön plana çıkarmıştır.

Adana, Büyükşehir olmanın şanına uygun olarak, düzgün bir festival yürütmenin yanı sıra, bir müzeler kenti olma yolunda da ilerlemektedir. Konumuz sinema olunca özellikle gezdiğim Sinema Müzesi’nden ve Sabri Şenevi ve dostlarının özel girişimi olan Sinema Evi’nden bahsetmek isterim son olarak.

Sinema Müzesi’nden

Gösterimlerin başladığı saate kadarki beş saatlik boşluk, sabahları kahvaltıdan sonra kenti gezme fırsatı veriyordu bize. Yine böyle bir sabah uğradığım Büyükşehir Belediyesi Adana Sinema Müzesi, içerdiği zengin materyalle ve bazılarını ilk defa gördüğüm orijinal afişlerle, sanatçı mumyaları ve eşyalarıyla doyurucu bir içerik sunuyordu ziyaretçilerine. Yılmaz Güney’in kendi el yazısıyla yazdığı bir mektup, sigara tabakası, Altın Koza ödülü, bazı filmlerde kullandığı silahlar, Umut’taki kıyafetlerinin giydirildiği mumya heykeli ve Seyyit Han’daki başlığı; Nazım Hikmet’in kayıp filmi Güneşe Doğru’nun orijinal afişi, orijinal Killing kıyafeti, eski Altın Koza’ların gazete haberleri ve fotoğrafları, sinemasever ziyaretçileri heyecanlandırıyor doğrusu.

Yine de Sabri Şenevi’nin Sinema Evi, müze yapaylığından uzak yapısıyla, Sinema Müzesi’ne göre zayıf içeriğine rağmen hem de, bana çok daha sıcak geldi. Sabri Bey, hem sinemaseverlere hem sinema çalışan ve meraklılarına ev sahipliği yaparken, arka avluya kurduğu projeksiyon makinesiyle beyaza boyadığı duvara yansıttığı filmleri ücretsiz olarak gösterime sunuyor. Yine eski yazlık sinema havasını yaşatan soğuk gazozlarını buz dolu tenekeden çıkarıp, kaşığın tersiyle açarak ikram ediyor size Sabri Bey. Mütevazi bir makine, afiş, film ve plak koleksiyonuna sahip olan sinema evinde zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz.

Sabri Şenevi, tutkulu bir sinemasever…

Sinema Evi’nin perdesi.

Neticede güzel bir şehirde, güzel bir festival eşliğinde, harika zaman geçirmiş, yeni dostlar edinmiş, birbirinden değerli sanatçı ve sinema çalışanı ile tanışmış olduk. Darısı gelecek festivallerin başına…

 

 

 

 

roman 54. fasikül

Yedilinin yukarıdaki dördü odalara girip çıkarken, Cumartesi, Pazar ve Çarşamba, merdivenleri tırmandılar. Bazı kapıların, kolonların ardına gizlenmiş, elleri tetikte beyazlılar…

Tuncay ve adamları, bodrumda, ellerindeki büyük valizleri, odalara bölünmemiş, karanlık katın kolon diplerine bıraktılar. Tuncay, cebinden çıkardığı basit, ufak bir kumandaya baktı. Onu havaya atıp, tuttu. Merdivenlere yöneldiler. Merdivenin başında Tuncay, adamlarını durdurdu.

Çello, toprağa dayadığı kanlı saldırmaya dayanarak ayağa kalktı. Kasım’ın ölüsünün az ötesindeki tabancasını ve kavga öncesi çıkarıp, kenara bıraktığı kendi tabancasını aldı, ikisini de beline yerleştirdi. Ceketini sırtına geçirirken, Kasım’ın yerde yatan cesedinin başına geldi. Eğildi, elindeki ceketi Kasım’ın üzerine örttü. Yetimhaneye yöneldi. Bahçe kapısını itti, araçların arasında ilerledi, binanın dış basamaklarını çıktı. İçeriye girecekken, yaklaşan polis araçlarını fark etti. Aralarında Cumhur’un arabası da vardı. Çello, bina kapısının ardında yitti.

Cumhur’un ve Emniyet Müdürü’nün otomobilleri, aynı anda binaya ulaştılar. Artlarından, onları izleyen bir sürü polis aracı geldi. Araçlar, bahçe kapısına dizildiler. Bir anda dışarıya bir sürü polis döküldü. Cemil’ler Cumhur’un aracından, Emniyet Müdürü, Emrah ve Hayri müdürün aracından inip, bahçe kapısında karşı karşıya geldiler. Cemil ve Emrah, öne çıkıp, karşılıklı durdular.

“Vazgeçmeyeceksin, değil mi?” dedi Emrah komiser, gözleri ateş saçarak.

Emniyet müdürü, aralarına girdi. “Kesin dalaşmayı!”

“Ben, mülkü aileme ait bir binaya geldim ve içeri gireceğim, müdürüm,” dedi Cemil, kararlı.

“İçerideki itler için tek bir memurumu kaybetmeyeceğim, anlaşıldı mı? Buradan tek çıkış bu kapı. Kaçacakları bir delik yok! Bekleyeceğiz.”

Cemil, Emrah’a baktı ve etrafına aldırmaksızın, Cumhur’a işaret etti. “Yürü, Cumhur!”

Cemil ile Cumhur, süratle bahçeye girip, araçların arasından geçerek, merdivene vardılar. Müdür, “Cemil!” diye, öfkeyle seslendi arkalarından.

Cemil, kapıda dönüp, ellerini iki yana açtı. “İçeriye girmeyeceksem, burada ne işim var?” Cemil ve Cumhur, silahlarını çekip, içeriye daldılar.

Emrah, bahçe kapısına bir adım attı, ama müdür, onu durdurdu. Emrah, yumruklarını sıktı.

Tuncay, Kemal’e döndü. Bir şey söyleyecekken, vazgeçti. Ona, alçak sesle talimatlarını vererek, dipte bir yeri işaret etti. “Kemal. Orada ormana giden bir geçit var. Haydi, gidin.”

“Sen?”

“Beni düşünme. Holdingde yüz kişinin arasından çıkmadım mı?” deyip, gülümsedi, gözlerini kapatıp açarak, dediğini yapmasını ifade etti. O yangın holüne yönelirken, Kemal, bir süre arkasından baktı ve dönüp, adamları Tuncay’ın gösterdiği tarafa yönlendirdi.

Salı, Cuma, Pazartesi ve Perşembe dörtlüsü, tetikte, katta ilerlerken, oyun odasına açılan kapıya geldiler. Önce Pazartesi içeriye girdi. Diğerleri, onu izlediler. Binanın en pencereli odasıydı burası. Sağda, solda dağınık oyuncaklar, toplar, bebekler, legolar, kurdele… Duvarlarda komik çizgi film kareleri. Dörtlü, ihtiyatla ilerlerken, ayaklarına takılan oyuncakları kenara ittiler. Cuma, dipteki dolaba gidip, alttaki kapalı kapakları açmaya başladı. İkinciyi açmıştı ki, içinden korkmuş bir oğlan çocuğu fırladı, Cuma’ya çarparak geçti. Kaçarken, Salı onu yakaladı. Diğer üçü de gelip, çocuğun başına toplaştılar. Cuma, küçüğün hizasına çöktü ve Salı’yla birlikte onu sakinleştirmeye çalıştı. Soluk soluğa kalmış çocuk, bir süre sonra dinginleşti. Cuma, onun gözlerine baktı. “Diğerleri nerede?”

Çocuk, bakışlarını yukarıya kaldırdı.

Pazar, Cumartesi ve Çarşamba da birinci kata çıktılar. Onlar etrafı kolaçan ederken, Pazartesi, oyun odasından çocuğun elini tutarak çıktı ve onu merdivene yönlendirdi. “Koş!”

Çocuk merdivenlere kaçarken, aniden yangın merdiveni holünden çıkan Tuncay, onu kaptığı gibi, kucağına aldı. O esnada oyun odasından çıkan Salı, Cuma ve Perşembe ile hâlihazırda koridor boyunca odaları kolaçan eden Pazar, Cumartesi ve Çarşamba, silahlarını aynı anda Tuncay’a doğrulttular. Salı, öne çıktı. “Çocuğu indir!”

“Durun! Arkadaşı tanıyorum,” dedi Pazartesi, öne çıkarak.

Ona gülümsedi Tuncay. “Kardeş? Biliyor musun, her zaman olmaman gereken yerdesin.”

“Ne yaparsın? Heyecanı severim.”

Yedilinin diğer üyeleri de yanlarına geldi. Kapı aralarında, kolon arkalarında gizlenen beyazlılar, tanımadıkları yediliden ürküyorlardı.

“Bu da kim?” diye sordu Cuma.

“Şuradan çıkalım, geniş geniş anlatırım,” diye yanıtladı Pazartesi.

“Söyle arkadaşına, çocuğu bıraksın,” dedi Salı.

Tuncay, kucağında çocuk, onlara doğru ilerledi. “Aşağının güvenli olduğunu nereden biliyorsunuz? Üstelik, kapının önü de polis dolu. Sizin bu belalı fare deliğine doluşmanız, akıl işi değil. Ben, az sonra çıkacağım. Çocuk, benimle gelir. Size tavsiyem, çok geç olmadan sizin de binayı terk etmeniz.” Pazartesi’ye döndü. “Buraya gelmek için bugünü mü buldunuz?” Pazartesi’nin cevabı gelmeden, Çarşamba’yı gördü Tuncay. Yüzü aydınlandı. Çocuğu Pazartesi’ye verip, diğerlerinin gerisindeki Çarşamba’ya yöneldi. Çarşamba, Tuncay’ın yüzüne bir hayaletle karşılaşmış gibi, hayretle baktı. “Sürprizlerle dolusun, arkadaşım. Bana çocukluğumu getirmişsin. Böyle cehennemi bir gün, bir anda cennete döndü!” dedi Tuncay Pazartesi’ye, gözünü Çarşamba’dan ayırmadan.

Çarşamba ile Tuncay, sarıldılar. Onlar önde, diğerleri merdivenin yakınında kalmıştı. Tuncay, elini omzuna attığı Çarşamba’yı koridordaki bir odanın kapısına götürdü. Açık kapıdan içine baktıkları, bir yatakhaneydi. Sıra sıra dizili ranzalar boştu. Ama bir anda doluverdiler. Yatakhanede oynayan çocuklar. Ranzalardan birinde, küçük Çarşamba ve köyden arkadaşı olan, dayısını öldürmesi için onu cesaretlendiren küçük Tuncay, şakalaşıp, gülüşüyorlardı. Çarşamba ve Tuncay, birbirlerinin gözlerine bakıp, gülümsediler. Geride yedilinin diğer üyeleri ve Pazartesi’nin kucağındaki çocuk… Çarşamba ve Tuncay’ın ufaklık halleri, köyde çubuktan atlar yapmış, eğleniyordu.

O dakika Necla, kucağında bebekle otogardaydı. Yavruyu sallayarak, perondaki otobüse baktı. Bavulunu bagaja yerleştiren muavin, ona fişini uzattı. Kadın dalgındı, anlamadı. Muavin üsteleyince, fişi aldı, otobüsün kapısına gitti. Binerken, omzunun üstünden geriye baktı.

Ufuk, bir hastasıyla ilgileniyordu. Onunla karşılıklı konuşurken, aklının başka yerde olduğu belliydi. Pencereye yürüdü, jalûzinin arasından göğe baktı. Hava bulutlanıyordu.

Candan, oyuncak ayıyı balkondaki bir sandalyeye oturtmuş, yüzünde üzgün bir ifade, çiçekleri suluyordu. İleride, kararan gökte şimşek çaktı. Candan, içeriye döndü. İçeride, bir koltukta oturan Neriman Tarhan, minnetle ona bakıyordu.

Olga, otel koridorunda, bir odanın kapısının kenarında duvara yaslanmış, boynu bir tarafa devrik, dalgın, beklemekteydi. Müşterisi, bir parça sarhoş, oda kapısını açıp, Olga’ya sarıldı. Olga, isteksizce adama gülümsedi ve onun ardı sıra odaya girdi.

Sibel, su dolu, köpüklü küvetinde, elindeki hamilelik testine baktı. Test, pozitif çıkmıştı. Sibel, gülmekle ağlamak arasında bir duygu yaşıyordu. Çubuğu kenara bırakıp, küvetin içine kaydı.

Cemil, Cumhur’a baktı. Tabancalarının namlularına mermi sürdüler. Cemil, yemekhane kapısını işaret etti. “Bir yerden başlayacağız, öyle ya?”

Yemekhane kapısı çift kanatlı, çarpmalıydı. Cemil bir kanadı, Cumhur diğerini iterek silahlarını içeriye doğrulttular. Çello, kapıyı gören bir sandalyeye çökmüş, ellerinde tuttuğu iki tabancayı kapıya doğrultmuştu. İkisini de aynı anda ateşledi ve Cemil’le Cumhur’u omuzlarından vurdu. Komiserler, bir anda dışarıya savruldular.

Silah gürültüsüne panikleyen bir beyazlı, ortaya atılıp, tabancasını ateşledi. Kurşun, Çarşamba’nın omzunu delip, Tuncay’ınkinden çıkmıştı. Kurşunun itkisiyle ileri devrilen Çarşamba, Tuncay’ın üstüne düştü. Tuncay, bir refleksle ona sarıldı ve döndüler. Birlikte yatakhaneye yuvarlandılar. Diğerleri ilk şaşkınlığı üzerlerinden atar atmaz, Cumartesi, silahını ateşleyip, kurşunu atan beyazlıyı vurdu. Pazartesi, kucağındaki çocuğu yangın merdiveni girişine indirdi ve onu göğsüne bastırarak tuttu; bir yandan da kolonu siper alarak ateş etmeye başladı. Çocuk, avaz avaza ağlıyordu. Kattaki öteki beyazlılar da ortaya çıktılar. Kimi panikle, kimi cesaretle ateş ediyordu. Koridorda başlayan kıyasıya çatışma, kattaki on, on iki kadar beyazlının tükenmesiyle bitti. Yediliden de omzundan vurulan Çarşamba dışında, Salı bacağından, Perşembe de sol kolundan yaralanmıştı.

Emniyet müdürü, hırslanarak binaya baktı. Emrah, sabırsızlıkla dudaklarını kemiriyordu. Bir işaret bekler gözleri, müdürdeydi. Cesaretini topladı. “Müdürüm…”

Müdürün keskin bakışları onu susturdu. Müdür, gözlerini yine kapıya çevirdi. “İtler yesinler birbirini…” dedi dişlerinin arasından.

Cumhur ve Cemil, omuzlarını acıyla tutup, doğrulmaya çalıştılar. Cemil, oturmayı başardı. Tabancasının namlusunu yere dayayarak, zorla ayağa kalktı. Dönüp, yerdeki arkadaşına elini uzattı. “Hemen de pes ediyorsun! Bak, yukarıda şenlik başladı.”

“İçerideki kimdi?”

“Sanırım, Çello’ydu,” dedi Cemil, Cumhur’u kaldırırken. “Endişelenme,” dedi, Cumhur’un yüzündeki ani dehşet ifadesini görünce. “Ölmemizi isteseydi şu anda hayatta değildik…” Yeniden yemekhaneye yöneldi.

“Tekrar içeri girmeyi düşünmüyorsun, sanırım?”

“Çello’yu yakalama şerefini Emrah’a mı bırakayım? Hem, merak etme, düğününde oynamaya sözüm var.”

Cumhur, çaresiz, Cemil’in peşine takıldı. “Çifte düğün yapacağımızı sanıyordum?”

Cemil, gülümsedi. Ama acıdan da dişleri birbirine kenetlendi. Yemekhaneye daldılar birlikte. Çello’ya bakındılar, ama yemekhanede onlardan başka kimse yoktu.

Pazartesi, çocuğu yeniden kucağına aldı. Perşembe, kolunu tutarak, Salı, bacağına basmamaya çalışarak ve sağlam durumda olan Pazar, Cumartesi, Cuma ve kucağında çocukla Pazartesi de ihtiyatla ilerleyerek, yerde yatan beyazlıları kontrol ettiler.

Çarşamba, yatakhanede, Tuncay’ın üstündeydi. Tuncay, sarılı kaldığı Çarşamba’nın sırtına vurdu. “Biz zamanında kan kardeş olmuştuk, hatırlarsan. Aynı töreni ömür boyu tekrarlamanın gereği yok. Sence de öyle değil mi?” Çarşamba, biraz doğrulunca, gerçekten de yaralarının üst üste geldiğini ve kanlarının birbirine karışmakta olduğunu gördü. Döndü, Tuncay’ın yanına yattı. Biraz soluklanıp, doğruldular. Tuncay, Çarşamba’nın karşısına geçti ve her kelimeyi karşısındakine belletmeye çalışan bir öğretmen edasıyla konuştu:

“Sen şu susma yeminini ya da hastalığın ne ise onu sürdürüyorsun, anlaşıldı. Ama arkadaşlarını uyarmalısın. Binanın bodrumuna inanılmaz miktarda patlayıcı döşedim. Okey? Bu çatışmaya devam etmenizin anlamı yok. Benimle birlikte burayı terk edin ve tümünü havaya uçurayım. Olay bitsin.” O sırada kucağında çocukla Pazartesi, kapının önüne geldi. Tuncay, doğruldu ve bir Pazartesi’ye, bir Çarşamba’ya baktı. İkisinin bakışlarındaki kararlılık, Tuncay’ı zıvanadan çıkarmıştı. “Derdiniz, yukarıdaki yetimler mi? Orada sizin on katınız kadar adam var! Delilik etmeyin! Hem, bu patlama o çocukları da bu sefil hayatlarından kurtaracak! Anlamıyor musun?” Çarşamba’nın dolmuş gözlerine baktı. “Anlamıyorsun. Kaz kafalı laz uşağı seni… Siz, ben, Oflaz, bu yetimhanedeki yavruların tamamı, birer deney hayvanı gibi, seçilerek getirildik! Aynı benim gibi, sizden de düzenli olarak kan alınmadı mı? Kasım sizi alıncaya dek, tümünüz izleniyordunuz. Kasım, kan akışının sürekliliği karşılığında sizi saklama hakkını elinde tutu yıllarca! Bir kişiyi ayakta tutmak için! Zeynel Beyaz’ı!” Çarşamba’nın omuzlarını sımsıkı kavrayıp, sarstı. “Hepiniz kanınızla onu beslediniz! Yukarıdaki sefiller de öyle! Ama aradığı şifayı bulamadı! Göçtü, gitti!” Çarşamba’nın gözlerindeki kararlılık daha da artmıştı. Tuncay, bunu fark ederek, ellerini ondan çekti. “Ölüme gitmenizi seyredecek değilim,” dedi, başını iki yana sallayarak. “Az sonra çıkacağım ve on beş dakika bekleyip, düğmeye basacağım. Bu süre içinde yapacağınızı yapın ve bodrumdan kaçın. En iyi yol, yangın merdiveni.  Bodruma inince, dipte ormana bağlanan bir geçit var. On beş dakikada oraya inmiş olmalısınız. Bir dakika daha bekleyemem! Yapacağım iyilik de…” Pazartesi’deki çocuğu işaret etti. “şunu kurtarmaktır.” Kalktı ve elini beline atıp, gösterişli bir tabanca çıkardı, Çarşamba’ya uzattı. “Dayınınkileri yapan ustanın işi. Sana emanetim. Hayatta kalırsan getirirsin. Getirmesen de helali hoş olsun… Kan kardeşim.”

Çarşamba, tabancayı aldı. Tuncay, gülümseyerek, kapıya yöneldi. Pazartesi’den çocuğu aldı. Yerde yatan beyazlı ölülerin arasından geçerek, merdivenlere gitti. Odadan Pazartesi’nin çıkardığı Çarşamba’yla birlikte, yedili de bir araya toplanmıştı. Yukarıya çıkmaya yöneliyorlarken, Çarşamba, arkadaşlarını durdurdu. Kendini zorlayarak, durumu anlatmaya çalıştı. “O… on b… beş… dak…”

Atıldı Pazartesi. “Tamam. Ben de duydum. Sadece on beş dakikamız var. Çıkacağız, çocukları kurtaracak, beyazlıları temizleyecek ve bodruma inip, tünelden kaçacağız.”

Pazar, gözlerini kocaman açtı. “On beş dakikada?”

Üst kata çıkan merdivenlere baktılar.

Cemil ve Cumhur, merdivene yöneldiler. Cumhur, aceleyle öne çıktı. “Cumhur! Ecele gidiyorsun! Bir dur!” diye seslendi ardından Cemil.

Yine de basamakları yaralı haliyle olabildiğince süratli çıkmayı sürdüren Cumhur, yarı yolda kucağında çocukla inen Tuncay’la karşılaştı. “Ne o, Cumhur’um? Tabakhaneye yetişecek malzemen mi var?” Onun yarasını gördü Tuncay. “Aha, şansa bak! İkimize de aynı beceriksiz ateş etmiş olmalı.”

“Tuncay, seninle uğraşacak vaktim yok. Dışarıda Emrahçığım var. İstersen onunla uzun uzun sohbet edersin!” diyerek, tekrar yukarıya yöneldi Cumhur.

“Yerinde olsam hiç yukarı çıkmazdım. Gerek yok,” dedi inmeye devam ederek Tuncay. “Hem buradan kaçabilecekleri bir yerleri yok, hem de” Sırıttı. “buna zamanları yok!”

Cumhur, çıkmayı sürdürdü. Tuncay, kata inince, bu defa Cemil’le karşılaştı.

Yedilinin gençleri, elleri tetikte, ihtiyatla ilerlerken, Salı ve Cuma, yukarıya çıkmakta olan Cumhur’u kolluyordu. Cuma ve Cumhur, aynı anda tabancalarını birbirlerine doğrulttular. Nefes nefese kalan Cumhur, “Durun! Polis! Etrafınız sarılı. Teslim olun!” diye bağırdı.

Cuma, onun gözlerinin içindeki korkuyu hissetti. “Polis, asker, kadın ve çocuk öldürmüyoruz. Şu halde burada işin yok, polis. Beni dinle, aşağıda kal!” Cumhur’un beklemediği bir atakla, ayağını göğsüne dayayıp, sertçe itti onu. Cumhur, merdivenlerden yuvarlanmaya başladı. Salı ve Cuma, birlikte duvar kenarına dizili yüksek çelik dolapları merdivenin ağzına devirdiler. Cumhur, döne döne, Cemil’le Tuncay’ın arasına kadar indi.

Güldü Tuncay. “Söylemiştim… Neyse, size kolay gelsin. Ben çıkıyorum.” Çocuğu indirip, elinden tutarak, ikiliye döndü. “Size tavsiyem, siyahlıları izlemenizdir. İki taraf arasında, en azından onlara ‘dost birlik’ diyebiliriz!” Çocukla kapıya yürüdü, çıktı, bahçe duvarının ardındaki polis ordusuna küçümseyerek baktı ve merdivenleri inip, araçların arasından geçerek, bahçe kapısına geldi. Kapıyı açtı ve dışardaydılar. Hayri, hemen öne çıkıp, çocuğu Tuncay’dan ayırdı. Emniyet müdürü, arkasındaki polis memuruna Tuncay’ı işaret etti. Memur ona doğru gelirken, Tuncay, ellerini kaldırdı. Memur, onun üzerini aradı ve cebindeki alarmlı araç anahtarına benzeyen ufak kumandayı buldu, dönüp müdüre gösterdi onu. Tuncay, müdüre bakarak, bahçedeki araçları işaret etti. “Arabamın…”

Emniyet müdürü, başını salladı. Memur, kumandayı Tuncay’a geri verdi. Tuncay, aleti avucunun içinde saklayıp, saatine baktı. Memur, Tuncay’ın kolunu kavrayıp kelepçeledi ve onu gerideki polis araçlarından birine bindirdi. Arka koltuğa yerleşen Tuncay’ın yüzünde rahat bir ifade vardı. Döndü, yetimhaneye baktı.

Salı ve Cuma, merdiveni çıktıklarında, önden çıkan beşli gibi şaşkın, öylece kaldılar. Çünkü karşılarında, koridorun başında onları karşılayan, etraflarından halatlar geçirilerek bir araya toplanmış yirmi kadar çocuktu. Arkalarında Nihat ve dört adamı, çocukları saran halattan çıkan ipleri iyice gererek, çok atlı bir savaş arabası sürmeye hazırlanır gibi, gözü dönmüş, histerik tavırlarla onları bekliyordu; koridor boyunca yediliye doğru, korkuyla bağıran, ağlayan çocukları sürerken, bir yandan da yediliye ateş ettiler. Yedili, çocukların ardına saklanan hedeflerini seçemediğinden ve çocukları vurmaya korktuğundan, sadece korunmaya ve nişan almaya çalışıyordu. Nihat’ın adamları hareket eden çocuklar nedeniyle iyi nişan alamayınca, çocukların birkaçı vuruldu. Pazartesi, arka cebinden bir sustalı çekti ve ileriye atılıp yuvarlanarak, çocuklara ulaştı, halatı kesmeye girişti. Arkadan beri yükselerek Pazartesi’yi görmeye çalışan Nihat, onu vurmayı denedi, ama isabet ettiremedi. Çatışmada Pazartesi hariç, yedilinin tümü yara almıştı. Ama ayaktaydılar. Halat kesilince serbest kalan çocuklar, kaçışmaya başladı. Panikleyen beyazlılar, rastgele ateş ettiler. Bazı çocuklar, vurulup düştü. Yedili, dehşet içindeydi. Merdivene yönelen çocukları yararak, beyazlılara doğru atıldılar. O esnada odasından dışarı fırlayan müdire, ağlayarak haykırdı:

“Yapmayın! Yeter! Çocuklarım!”

Odalardan beyazlı boşandı. Çatışma şiddetleniyordu. Kurtulan son çocuk da merdivene ulaşınca, arada hiçbir engel kalmamıştı. Nihat, geriye atılıp müdireyi yakaladı ve onu kendine siper ederek, müdür odasına çekildi. Çatışarak yanlarına gelen Perşembe, son anda yana kaçıp, Nihat’ın ateşinden kurtuldu. Nihat’ın tam Perşembe’nin gözü hizasında ateşlediği silahın alevi, Perşembe’de geçici körlük oluşturmuştu. Savrulup, duvara yapıştı Perşembe. Gözünü tutarak yere yattı. Vurulup, bir anda önüne yuvarlanan müdireyi siper aldı kendine. Beyazlılar, sapır sapır dökülüyordu. Yedili, baştan ayağa kan olmuştu. Çello, yangın merdiveninden kata girip, Nihat’ın karşısına durdu. “Durun! Adamlarını topla, ayrıl, Nihat. Bunlar bana ait! Başladığım işi bitireceğim!” dedi ve yediliye döndü.

Beyazlılar, Nihat’a baktılar. Perşembe, gözünü ovaladı. Kalan beyazlılar, Nihat’ın yanına gerilediler. Nihat, onları yangın merdivenine yönlendirdi. Ardından, sinsi bakışlarını ve silahını, arkası kendisine dönmüş Çello’ya çevirdi. “Kusura bakma Çello, ama ikimizden biri fazla. Sen benden büyüksün. Demek ki sıra senin!” Yediliyle vuruşmak üzere tabancasını hazırlayan Çello, dönüp karşılık vermeye fırsat bulamadan Nihat’ın iki kurşununu sırtına yemişti. “Hadi bakalım öksüzler, aşağıya gelin!” diye bağırıp, bir anda yangın holünde yitti Nihat.

Dışarıya çıkan çocuklar, feryat figan bahçeyi geçerek, polislere koştular. Panikleyen polisler, silahlarını çocuklara çevirdi. Müdür, öne atılıp, “Ne yapıyorsunuz?” diye bağırdı. Çocuklar, ürkmüşlerdi. Dönüp, yetimhaneye baktılar, ama seçimlerini polislerden yana yapıp, dışarı aktılar.

Çello, tam Perşembe’nin önüne, dizleri üstüne düştü. Perşembe, derhal kadını bırakıp, bir sis perdesinde gördüğü Çello’ya doğru süründü, güç nefes alan adama sarılarak, onu doğrulttu. İlk şaşkınlığı üzerlerinden attıklarında, Salı, Cuma ve Çarşamba’yı yanına aldı ve Cumartesi, Pazar ve Pazartesi’yi yangın merdivenlerine yönlendirdi. “Siz şuradan!” Yanına aldıklarına döndü. “Hadi.”

Cumartesi, Pazar ve Pazartesi, hızla yangın merdivenlerine geçerken, Salı, Cuma ve Çarşamba, ana merdivene gittiler. Yangın holü girişinde, Pazartesi, Cumartesi ve Pazar’ı durdurdu. “Siz, devam edin. Ben, Perşembe’yi alıp geleceğim.”

Cumartesi ve Pazar, devam ettiler. Pazartesi, dönünce ileride yere düşmüş Çello’yu kucaklayan Perşembe’yi ve önlerinde yatan müdireyi gördü. Yerde ölü beyazlılar ve çocuklar, birbirine karışmıştı. Duvarlar delik deşikti. Pazartesi, şarjörünü çıkarıp, kalan kurşunları kontrol etti. Şarjörü tekrar takıp, namluya mermi sürdü. Perşembe, gözündeki perdeyi yenmeye çalışarak, Çello’yu göğsüne çekti. “Demek…” Soluklandı. “Kasım’ı hakladın sonunda.”

“Hakladım ya. Hakladım, delikanlı.”

“O zaman, iki kere intikam alacağım senden.” Aşağıdan çatışma sesleri geliyordu. “Gerçi, vuruldun, bizim çırağın alacağı tamam oldu… Sahi, ne diye yaraladın çocukcağızı?”

Çello, güçlükle güldü. Ağzından köpük halinde kan geldi. “Ne çene var sende, delikanlı! Kasım, bu kadar konuşmaz, icraatını yapardı. Sen, onun mektebinde sınıfta kalanlardan olmalısın.”

“Namlı kabadayının son sözlerine bak!” Tabancasını Çello’nun yüzünde gezdirip, onun alnının ortasına dayadı namluyu Perşembe. “Biz adamı tam buradan vururuz. Bir anda çıkar nefesi. Gittiğini anlamaz bile. Sanki hiç doğmamış gibi…” Tetiği çekti.

Aşağı koridorda, Cuma, Çarşamba ve Salı, birbirlerine mesafeli noktalardaydılar. Cuma ve Çarşamba, kanlar içinde yerde, bitkin, ama hayattayken, Salı da aynı halde, fakat ayaktaydı. Dizleri titriyordu. Etrafındaki beyazlı ölülere baktı.

Pazartesi, müdirenin başına geldi. Yüzükoyun düşmüş cesedi çevirdiğinde, kadının boynundan sarkan zincirin ucunda bir anahtar gördü; onu çekip, aldı. Perşembe’nin yanına çöktü ve onun Çello’nun ölüsüne kenetli parmaklarını açtı. Çello, yana yatıverdi. “O kadar sevdin de ne öldürdün adamı?” Elini Perşembe’nin kolunun altına geçirdi Pazartesi. “Kalk.”

Perşembe, Pazartesi’nin desteğiyle kalktı. Pazartesi, boştaki elini Perşembe’nin gözlerinin önünden geçirdi. Perşembe, kirpiklerini kırpıştırdı. “Sis dağılıyor gibi. Ama görüşüm hala perdeli. Önümde ışıklar patlıyor.”

“Tamam, tamam. Kör değilsin şu halde. Gel.”

Müdür odasına girdiler. Pazartesi, Perşembe’yi müdür koltuğuna oturtarak sağlama aldı ve elindeki anahtara baktı. Odaya göz gezdirdi ve sonunda anahtarın masanın çekmecesine ait olduğuna kanaat getirip, kilidi denedi. Çekmece açılınca, içinden orta boy bir kutu çıktı. Pazartesi, onu masaya koyup, kapağını açtı. Perşembe de merakla başını uzattı, ama bir şey seçemiyordu.

Cumartesi ve Pazar yangın merdivenini inerlerken, Cumartesi, Pazar’ın tabancasını alıp, kendi ardına, kemere sıkıştırdı ve Pazar’ın elini tuttu. Bodrum kata inerken, Pazar, bir anda Cumartesi’den kurtuldu. Giriş kata açılan kapıya baktı. Cumartesi, çaresiz, bodruma inmekten vazgeçip, kapıya yöneldi. Yine elele, koridorda ilerlediler. Yemekhaneye geldiklerinde, çarpmalı kapının aralığından içerideki beyazlıları fark edip, durdular. Geriye döndüklerinde, diğer odalardan, saklandıkları yerlerden çıkan beyazlılarca kıstırıldıklarını fark ettiler. Çaresiz, kapıyı itip, yemekhaneye girdiler. Silahlı beyazlılar da önlerine kattıkları Cumartesi ve Pazar’ın ardından geldiler. Cumartesi’nin tabancası hala elindeydi. Onu tam karşıda pis pis sırıtarak dikilen Nihat’a doğrultmuştu. Beyazlıların dördü, Cemil ve Cumhur’u Nihat’ın arkasındaki duvara dayalı tutuyordu. “Bunları tanıyor musunuz, Kasım’ın öksüzleri?” diye sordu Nihat. “Emniyet’in acar komiserlerinden Cemil ve Cumhur. Özellikle Cemil Komiser, Battal Bey’in kardeşi olması sebebiyle bizim için çok önemli. Ayrıca, sizin gibi, bizim de polis öldürmeme prensibimiz var.”

“Kısa kes!” diye bağırdı Cumartesi. “Bizi biliyorsan bu mesafeden hedefimi kaçırmayacağımı da bilirsin. Şimdi adamlarına söyle çekilsinler!”

“Beni vurman, sizin için bir şeyi değiştirmez, delikanlı. Adamlarım anında kalbura çevirirler sizi. Gençliğinize yazık olmaz mı?”

Cumartesi, tereddütte kaldı. Alnı boncuk boncuk terliyordu. Pazar’ı arkasına aldı. Cemil, tutulduğu yerden haykırdı “Vur onu! Vur!” diye ve adamlardan birinin midesine indirdiği yumrukla iki büklüm oluverdi.

“Yavaş! Ayılığın lüzumu yok!” dedi Nihat, adamına.

Cumartesi, silahını atıp, kinle Nihat’a baktı. Nihat, ceketinin cebinden bir tabanca çıkartıp, Cumartesi’ye doğrulttu sırıtarak. “Sert olmayı deneme istersen…”

“Sen de!” diyerek, aniden eğildi Cumartesi ve onun belindeki silahı alan Pazar, bir an boş bulunan Nihat’ı alnından vurdu. Şaşkınlıktan faydalanan Cumartesi, yerdeki silaha atıldı. Toparlanan beyazlılar, silahlarını Cumartesi ve Pazar’a doğrulttular. Kıyasıya bir çatışma başladı. O anda Cemil ve Cumhur da iki silah ele geçirip, onların safında çatışmaya katıldılar.

Tuncay’ın tıkıldığı polis aracına bir çocuk yanaştı. Bir parmağını kararsızca kumandada gezdiren Tuncay, başını çevirdi ve çocuğu gördü. Çocuk, kocaman açılmış meraklı gözlerle ona bakıyordu. Yağmur başladı. Tuncay, gözlerini kaçırdı ondan, saatini kontrol etti. Kumandaya bakıp, düğmeye bastı. Bina infilak etti. Alevler, Tuncay’ın maviş gözlerini bir anda kan kırmızıya çevirdi.

***

Cumartesi ve Pazar, birbirlerinden destek alarak, kanlar içinde, Cumartesi’nin dairesine çıkan merdivenleri tırmanıyorlardı. İlerledikçe, sürtündükleri duvarlar kan oluyor, çiftin takati gittikçe tükeniyordu. Konuşurken zorlukla araladılar dudaklarını.

“Beni seviyor musun?” diye sordu Pazar.

“Hep sevdim… Ama nefesini harcama. Az kaldı…”

“Kurşunları çıkarıp, yaranı sarmalı…”

“Önce seninkiler… Ama sus. Yalvarırım sus…”

Kapının önüne geldiler. Cumartesi, Pazar’ı duvara yasladı ve bir eliyle onu tutarken, diğeriyle sönen otomatı yaktı. Cebinden anahtarla kapıyı açtı. Titriyordu. Pazar’ın beline sarılarak, ona destek oldu. İçeriye girdiler. Pazar, portmantonun kenarına çöküp, soluklandı. “Hastaneye gitmeliydik…”

Kapıyı kapattı Cumartesi. “Bizi polise verirlerdi. Belki ömür boyu ayırırlardı… Burada şimdi birbirimize derman olacağız. Her şey düzelecek…” Yüzünü buruşturarak, kanayan karnını tuttu. “Daha yolumuz var…” Koridor boyunca duvardan destek alarak, mutfağa gitti.

Pazar, önce onu bakışlarıyla takip etti ve sonra zorlanarak kalkıp, peşine düştü. Cumartesi, kibritle yaktığı üçlü ocağın son gözünde bir bıçağın ucunu kızdırıyordu. Dönüp, Pazar’a baktı. Pazar, yere uzanmış, kanlar içindeki gömleğinin düğmelerini açmaya çalışmaktaydı. Boynundaki kırmızı fuları çözdü rahat nefes almak için. Cumartesi, bıçakla dönüp, Pazar’ın üzerine eğildi. Dermanı kalmamıştı. Düştü. Ümitsizce, öteye savrulan bıçağa baktı. Kıpırdayamıyordu artık. Pazar, hayata küskün bakışlarını bıçağa, ardından Cumartesi’ye çevirdi. “Bırak. Üzülme… Buraya kadarmış…” Gözünün kenarında biriken yaşlar yanağına süzüldü. “Şu an tüm acım yitti inan…”

Cumartesi, bir müddet daha bıçağa baktı. Takati kalmamıştı. Saldı kendini. Nefes nefese, Pazar’ın yanına uzandı. İkisi de bakışlarını tavanda bir noktada sabitlediler. Tavan döşemesinde ayrı yönlerde ilerlemiş iki çatlak, lambaya yakın bir noktada buluşmuştu. Kesiştikleri noktanın yanında birkaç kahverengi leke vardı. Pazar bir anda hıçkırarak, gerildi. Yüzünü korku kaplamıştı.

“Korkma, Pazar. Bu sadece bir rüya,” diyerek, kadının elini tuttu Cumartesi.

“Her gece bu rüyayı görüyorum… Şimdi her şey ne kadar sahici…”

“Daha güzel rüyalar görmeyi öğrendik…”

Birbirlerinin gözlerine baktılar. Cumartesi elini uzatıp, Pazar’ın gömleğinin içine soktu, göğsünü kavradı. Birbirlerine yaklaştılar.

“Sevişerek ölmeli…”

Sarıldılar. Dudakları birleşti.

***

Perşembe ve Bahtiyar, bir barda yüksek taburelere tünemiş, içiyorlardı. Perşembe’nin sol kolu, bir bezle boynuna asılıydı. Fonda, genel geçer pop parçaları çalıyordu. Perşembe, yüzünü buruşturarak önündeki bardağı elinin tersiyle itince, barmen genç, hemen diplerinde bitti. “Bir sorun mu var?”

“Madem içmeye karar verdik, adam gibi rakı içelim. Bu garip karışımlar bozdu beni. Ya şu çalan abidik gubidik müzik ne?” Bahtiyar’a döndü. “Beni ne diye buraya getirdin?”

“Sen bize iki bira ver,” dedi Bahtiyar, barmene. “Kalkmamız yakındır zaten.” Barmen, başını sallayıp, ayrıldı, iki büyük bira bardağı çıkardı tezgaha. “Usta,” dedi Bahtiyar. “müziği beğenmedin ama şehrin en iyi diskjokeylerinden biri burada çalışıyor. Kulağının pası silinsin dedim hani.”

“Kulağımın değil de, şu gözlerimin pası bir silinseydi iyi olurdu bak. Hala kelebekler uçuşuyor önümde. Seni bile zor seçiyorum!”

“Sarhoşluktan olmasın?”

“Ben mi?” dedi Perşembe, kaşlarını çatarak.

“Tamam, tamam.”

Biraları geldi. Birbirlerine dönüp, bardakları tokuşturdular.

“Bu ustanla ilk ve son içişin. Tadını çıkar. Çalışanlarımla yüzgöz olmaya niyetim yok!”

“Çalışanım, demek istedin herhalde.”

“Ama işi büyütmeyi düşünüyorum. Bodrum katı adam edip, bilardo masaları koyacağım mesela.” Birasından büyük bir yudum aldı. “O zaman mecburen, çalışanlarım olacak.” Boynuna asılı bez Perşembe’yi bunaltmıştı. Bardağını bırakıp, usançla çıkardı onu. Elini yumruk yaparak sıktı, açtı. Başını kaldırıp, çenesiyle Bahtiyar’ın yaralı kolunu işaret etti. “İkimiz de aynı yerden vurulmuşuz” Omuz silkti. “Şans!”

Bahtiyar, kendi koluna bakıp, Perşembe’ye döndü. “Hayatta kaldığına sevindim, Sinan Abi.”

“Sinan değil. Perşembe.”

“Perşembe?”

“Perşembe,” dedi Perşembe, başını sallayarak. “Bahtiyar. İçkini iç ve kalk bakalım. Sabah erken açacaksın mekânı. Gecikirsen karışmam. Yarın çok işimiz var.”

“Tamam,” deyip, bardağı kafaya dikti Bahtiyar. Elinin tersiyle ağzını silip, tabureden kalktı. “İyi geceler, usta,” dedi Perşembe’ye, gülümseyerek.

Bahtiyar ayrılırken, Perşembe, barda ve masalarda şakalaşan, gülen, içen, atıştıran müşterilere baktı. Yüzünü hüzün kapladı bir anda. Döndüğünde, karşıdaki aynada kendi suratıyla karşılaştı. Bardağı dudağına götürdü, ama içmeye devam edemeyeceğini anladı. Bardağı tezgâha bıraktı ve başını kaldırıp, tekrar karşıdaki yansımasına baktı.

Ufuk, dalgın, muayenehanesinden çıkmaya hazırdı. Bir eli holün elektrik düğmesinde, gözleri yerde bekledi, düşündü. Sonra, omuz çantasını düzeltip, ışığı kapattı, kapıyı açtı.

Perşembe, tabureden inip, barmene para uzattı. Sonra dönüp, içerideki müşteri kalabalığının arasından geçerek, çıkışa gitti.

Ufuk, aynı dalgınlıkla asansöre binip, aşağıya indi. Yukarı düğmesine basıp, katına çıktı. Bir şey unuttuğunu düşünmüştü. Sonra ne aklına geldiyse, vazgeçti ve zemine bastı.

Dışarısı serindi. Perşembe, ceketinin önünü ilikleyip, yakasını kaldırdı. Ellerini cebine sokarak, gezinen kalabalığa karıştı. Caddede vızır vızır işleyen bir trafik…

Ufuk, çıkınca, evinin yoluna yöneldi. Ama bir iki adım gidince durup, omzunun üstünden geriye baktı. Düşündü, başını indirdi. Ardından ani bir kararla yön değiştirdi.

Perşembe, sokak çalgıcılarının, yoğun alışveriş merkezlerinin, bir kestanecinin, bir giyim mağazasının, bir lokantanın, bir dilencinin önünden geçti. Etrafından geçip duran nice yabancı insan… Perşembe, düşünceli. Bakışları hep devrik…

Ufuk’un adımları gittikçe hızlandı. Akıp giden kalabalık…

Perşembe, nihayet, Kasım’ın mekânına giden sokağın paralelindeki caddeye gelmişti. Büfenin olduğu köşede durdu. Başını kaldırdı ve aynı kaldırımın diğer başından kendisine bakan Ufuk’u gördü. Gözlerini kırpıştırdı. Şaşkındı. “Kelebekler gitti…” dedi kendi kendine. Hediyesi olan eşarp, kızın boynundaydı. İçinin mutlulukla dolduğunu hissetti bir anda.

Gülümsediler. Birbirlerine koşup, sarıldılar. Dudakları tutkuyla kenetlendi.

Ufuk’un muayenehanesine dönmüştüler. Muayene odasında, Ufuk’un ıslak mantosu ve Perşembe’nin buruşuk ceketi, bir sandalyenin üzerine bırakılmıştı. Hasta koltuğuna yaslanmış, gözleri kapalı, rahat vaziyetinde Perşembe, kucağında o ilk hipnozdaki pofuduk yastığı tutuyordu. Ufuk, dumanı tüten çayından bir yudum alıp, fincan elinde, Perşembe’ye doğru ilerledi. “Sonra?”

“Sonra… ortalık bir aydınlanıyor… Bu defa o velet yok yanımda… Merdivenleri çıkarken çok rahatım. Bacaklarım tüy kadar hafif…”

Merdivenler inanılmaz derecede aydınlıktı ve pırıl pırıldı her taraf. Perşembe, mutlu bir yüzle merdivenleri çıkıp, daireye geldi. Kapıya baktı, zile uzandı. O zile basmadan, açıldı kapı. Kapıyı açan başı beyaz tülbentli kadın, dönüp mutfağa gitti hızlı adımlarla ve ocağa eğildi. Perşembe, girip, kapıyı kapattı. Mutfaktan gelen kokuyu içine çekti. Masaya oturup, heyecanla beklemeye başladı. Kadın, kuymak sahanını içinde kaşığıyla getirip, masaya yaydığı bir elbezinin üstüne koydu. Perşembe, kuymağı seyretti. Kadın, elleriyle onun yüzünü kavrayıp, kendine çevirdi. Perşembe, başını kaldırdığında, babaannesinin gülümseyen yüzünü gördü. Kadın, eğilip Perşembe’yi alnından öptü. Perşembe, masaya döndü, mutlulukla sofraya baktı. Uzanıp, bir parça kopardı ekmekten. Onunla kuymaktan aldı, ağzına götürüp, çiğnemeye başladı. Hazla kapandı gözleri.

Ufuk, parmaklarını Perşembe’nin omuzlarında gezdirerek, onun etrafında dolandı. Jaluziyi aralayıp, pencerenin camında yansımasını seyretti. Yüzünün bir önceki güne göre daha da güzelleştiğini düşündü. Gözlüğünü çıkardı, katlayıp, bluzunun cebine koydu. Dönüp, Perşembe’ye baktı. Bunun aşk olmasını gerçekten çok istediğini geçirdi aklından.

“Kendimi seviyor… sayıyor… ve onaylıyorum.”

Perşembe, gözleri kapalı, hasta koltuğunda, onun sözlerini tekrarladı:

“Kendimi seviyor… sayıyor… ve onaylıyorum.”

 

SON

roman 53. fasikül

Emrah ve yardımcısı Hayri, bir meyhanede karşılıklı içip, ortada az bir meze, tabaklarında balık ve kadehlerinde rakı, dertleşiyorlardı. Balığının yanına aldığı az rokanın üstüne limon sıkarken, konuşmasına kaldığı yerden devam etti Emrah komiser. “…Eğer herkes yanlış olduğunu söylüyorsa, herkesten bir adım öndesin demektir. Eğer herkes sana gülerse iki adım öndesin demektir. Biz, kendimizi küçümsüyoruz.”

“Neden komiserim?”

“Hiçbir problemi orijinal perspektiften çözme, der müdürüm. Biz hep yanlış tarafa döndük. Kılık değiştirerek, hayatlarımızı değiştirerek, hayatlarımızı hiçe sayarak, kendimizi bizi hiçbir sonuca vardırmayacak ateşlerin içerisine attık. Bize nereyi gösterirlerse oraya bakıyoruz hep. Asıl hedefler sırtımıza sürtünerek geçip gidiyor.”

“Elde ettiğimiz tonlarca belge var. Düğmeye basacak bir el lazım sadece. Aslına bakarsanız, sizin eliniz o düğmenin üzerinde hep. Belki de bir başkası elinize bastırmalı…”

“Sana bir şey söyleyeyim mi? Çok önemli bir ipucu ele geçirmişken, onu Cemil’e kaptırma gafletine düştüm. O ise ne yaptı? Benim emeklerimi hiçe sayıp, o delili yok ediverdi!”

“Şimdi elimizde hiç mi koz yok, komiserim?”

Emrah, alnını kaşıdı. Ardından, bakışlarını yeniden yardımcısına kaldırdı. “Bu geceden tezi yok, Sırım Nihat’ı takibe alıyoruz…”

***

İşte yeni bir gün daha başlıyordu. Doğmakta olan güneşin bu acılı, hırslı, özlemleri olan, can alıcı, yürekli, korkak, bin türlü insandan haberi bile yoktu. Ama tümünü de aynı derecede ısıtacaktı yine. Ufuğa tan yeri kızıllığı yayılmaktaydı. Kuşlar… Sokak kedileri… Yerdeki bir ekmeği kemirmeye çalışan bir köpek… Sokakta unutulmuş plastik bir top… Doğanın bilinç akışı yansımaları…

Battal, uyuyamamıştı gece. Akvaryumlu çalışma odasında, üzerinde robdöşambrı, su yüzüne birikmiş ölü balıkları seyrediyordu. Emine ve Nefise Hanımlar, içeriye girdiler. Nefise Hanım eşikte kalırken, Battal’ın eşi, gözlerini kocasından ayırmadan, ortaya geldi. Başında şık, siyah bir tülbent vardı. Battal, akvaryumun yanındaki ağlı kepçeyi aldı. Kadınlara dönmeden, sakince, ölü balıkları bir poşete toplamaya girişti. “Okuma işi bitti mi?” dedi onlara dönmeden.

“Kitaba biraz saygın olsun…” dedi eşi, hoşnutsuz. “Bir gün sen de toprak olursun da ardından okuyanın olmaz.”

“Hep ilgilenecek başka şeylerin olur zaten. Biraz evle ilgilenseydin, abinin özendiği şu balıklar ölüp gitmezdi.”

Sesini yükseltti kadın. “Ölsünler! Sadece balıklar değil, herkes ölsün! Debreli Zeynel Beyaz ölmüş; kolum, kanadım, her şeyim. Abim, canımdan bir parça gitmiş, dünya ne ki! Balıklarmış!”

Battal, doldurduğu poşeti ve kepçeyi yere bırakıp, kadına döndü. “Herkes bir gün ölecek, kadın! Bir büyüğümüz ölmüştür, doğru. Ama bizim konumumuz kendimizi salmamıza manidir. Vakur olacak, ayakta durup, herkese moral vereceksin!”

Kadının lafı boğazında kalmıştı. Dudakları titredi. Gözünü Battal’dan bir an ayırmadı. Bir süre aynı öfke ve nefretle birbirlerine baktılar. Sakinleşti sonra kadın. “Salih lazım bana. Çiftliğe gideceğim. Evi temizletip toplatmak gerek.”

“Salih’i kovdum.”

“Ne demek ‘Salih’i kovdum.’?”

“Bir Salih mi var çalışanımız? Etrafında ne kadar adam varsa, hepsi emrinde değil mi? Çevir birini, götürsün nereye diyorsan! Yalandan yere kafamı şişirme!”

“Sabah ezanında tüm adamların köşkten ayrıldığını bilmiyor musun? Hepsini göndermişsin!”

Battal, iyice öfkelenmişti. Üzerindeki robdöşambrı çıkarıp, yere savurdu. “Gönderdiysem bir sebebi vardır be kadın! Ne zamandan beri beni sorgular oldun? Yeni adetler mi ediniyorsun?” Kapıya yöneldi. “Oturun oturduğunuz yerde!” Süratle karısının yanından geçti ve kenardaki bir koltuğa bıraktığı ceketini alıp, sırtına geçirdi. Nefise Hanım’a çarparak, odadan çıktı.

Oflaz, oldukça şık giydirilmiş, tıraş edilmiş halde, değneklerine dayanarak aşağıyı dinliyordu. Gerileyerek, oda içine çekildi ve değneklerinden biriyle kapıyı itti, balkona açılan kapıya döndü.

Battal, yumruklarını sıkarak köşkten çıkıp, hızlı adımlarla garaja yürüdü. İçeri girip, hınçla araca gitti, bagaj kapağını açtı. Salih’in bagajdaki halini görünce, birden kolu kanadı kırılmışçasına söndü. Gerileyip, duvara yaslandı. Bir süre ağzı, kolu, ayağı bağlı, sessiz yatıp, nefes almaya çalışan Salih’i seyretti. Sonra, alet duvarına yöneldi. Alttaki çekmecelerden birkaçını çekip, içlerine baktı. Bir bıçak bulup, tekrar aracın bagajına gitti. Salih’in gözlerini korku kaplamıştı. Battal, ona baktı tekrar ve üzerine eğilip, ağzındaki bandı çekti. Ardından, elindeki bıçakla onun bacaklarına dolalı ipleri kesti. “Bu Nihat’ta zerre insaf yok. Nasıl bir düğüm atmadır arkadaş!” Salih’in ayaklarını da serbest bırakan Battal, onun ellerini çözmedi. Bagajdan çıkmasına yardım etti.

Salih, hareket etmekte zorlanıyordu, üstü başı perişandı. Yüzünde morluklar oluşmuştu. Ayaklarının üstüne basamıyordu. Yere çöktü. Battal, ona acıyarak baktı. Salih, derin derin soluk alıp verdi. Bir süre sonra nefesi, normale döndü. Başını zorlukla, karşısında dikilen Battal’a kaldırdı. “Beni öldürecek misin, abi?”

“Seni öldürmeyeceğim. Unutmayacağım da. İçinde kaynadığım kazana kan doldu, boyumdan taştı…” Bıçağı avucuna dayayıp, parmaklarını sımsıkı kapadı üstüne. Bıçağı etine bastırarak çekti.

Salih’in gözleri dehşetle açıldı. “Yapma, abi! Dur!”

Battal, avucundan damlayan kana baktı. “İçimde öyle bir yangın var ki, şu bıçağın etimi kesişini hissetmiyorum bile… Şimdi kollarını saran ipleri de keseceğim ve elimde bu bıçakla dışarıya çıkacağım. On beş dakika vereceğim sana. Garajın arka kapısından çıkacaksın.” Salih’in gözlerinden yaşlar süzülüyordu, gözlerini sımsıkı yumdu. “Kimse görmeyecek gittiğini. Geri döndüğümde hala buradaysan, boğazını keseceğim…”

Battal, arkasını dönüp, garajdan çıktı. Nefise Hanım’la köşkten çıkarlarken, Emine Hanım, garajdan elinde bıçakla çıkan kocasını gördü. Battal, ceketinin üst cebinden çektiği mendilini yaralı eline bağlıyordu. Dalgındı. Nefise Hanım’a döndü kadın. “Oflaz’ın inmesine yardımcı olur musunuz? Anlaşılan, sizin şoförlüğünüze güvenmekten başka çaremiz yok.”

“Nasıl arzu ederseniz,” deyip, tekrar köşke girdi Nefise Hanım.

Battal, elindeki kanlı bıçağı onu yere fırlattı. Eşiyle göz göze geldi. O esnada ikisi de balkondan seslenen Oflaz’ın sesine döndüler. “Battal Bey! İstanbul’un kralı Battal Bey! Beni yetimhaneden çekip alan, bu yaşıma getiren, her şeyimi borçlu olduğum Battal Bey! Dinle beni!”

Battal, Oflaz’a nefretle baktı. Eşi ise endişeyle ortaya doğru açıldı, Oflaz’ı daha iyi görebilmek için. “Oflaz! Geri dur yavrum! Nefise Hanım, seni almaya geliyor! Yalvarırım içeri gir. Aşağıya inince konuşursunuz!”

Battal, sertti hala. “Ne konuşacağım bu aldığı nefes zarar zırtapozla?” Oflaz’a bağırdı. “Çekil, gir içeri, aptal!”

Oflaz, daha da yaklaştı korkuluklara. “Evet, aptal Oflaz’ım ben. İşe yaramaz Oflaz. Her daim itip kakmak için elinin altında bulundurduğun. Bunun için aldın yanına. Bunun için!” O esnada balkona gelen Nefise Hanım’a döndü. “Yaklaşma! Geri dur!” Kadını içeriye iteledi ve balkon kapısını örtüp, kilitledi Oflaz. Tekrar aşağıya, Battal’a döndü. “Zeynel Dayım, ne zaman bir şeye üzülsem gelir başımı okşar, ‘Üzülme’, derdi, ‘her yaşadığın felaketin ardından kendine şu soruyu sor: Beş yıl sonra bunun benim için ne önemi olacak?’. Benim bu beş yıllarım hiç bitmedi. ‘Anne’ dedirtmedin bana. ‘Baba’ dedirtmedin! Ne çıkardı babam olsan? ‘Bu çocuk asla bir daha yürüyemez. Tamam bunun işi!’ demiştin geçenlerde. Ama bir şeyi keşfettim.” Kollarını kaldırdı, değnekleri yere düştü. “Yürüyemiyorum belki. Ama uçabiliyorum artık!” Kendini boşluğa bıraktı bir anda. Aşağıdakilerin nefesleri, boğazlarında düğümlendi.

***

Sığınağın altı erkeği, eski siyah takımlarıylaydı. Pazar da siyah gömlek pantolonla onlarla uyumlu giyinmiş, boynuna kırmızı bir fular bağlamıştı. Cumartesi ve Pazar, pencerenin önündeydiler. Pazar, silahını kontrol edip, beline yerleştiren Cumartesi’nin ceketini düzeltti. Yemek masasının etrafında ayakta bekleyen Pazartesi, Salı, Çarşamba ve Perşembe son hazırlıklarını yapmaktaydılar. Masanın ortasındaki kurşun kutularını paylaştılar. Cuma, salonun ortasında, kucağında bebekle duruyordu. Necla’ya gelmesini işaret etti. Kapının yanındaki koltukta üzgün oturan kadın, usulca kalkıp, Cuma’nın yanına gitti. Adamın bakışları, yumuşak, şefkatliydi. Uyuyan bebeği kucağına verip, elini yüzüne yasladı kadının. “İzmit’e, sana verdiğim adrese gideceksin, yavrum. İsmimi söyle. Sana bir oda verecekler. Bebekle orada bekle beni. Bu son işimiz olacak.” Kadının dudakları titredi, gözleri doldu. Cuma, onun akmak üzere olan gözyaşını yakaladı parmağıyla. İki eliyle kadının yüzünü kavrayıp, kendine çevirdi. “Ağlama sakın. Döneceğimi biliyorsun. Bu kadar yıl sonra bulmuşum seni. Bebek de var…” Kadın, Pazar’a baktı. Cuma da onlara çevirdi bakışlarını. Ardından yine kadına döndü. “Onlar kendi bebeklerini yapabilirler. Bizse, ömrümüz yeter de bunu büyütebilirsek ne ala!”

Necla’nın gözlerinde yalvarır bir ifade vardı. “Murat Bey. Gitmeyelim. Burada bekleyeyim ben. Birlikte yaşarız İstanbul’u…”

“Burası artık güvenli değil. Eşyalarını merak etme. Oradaki evimizi tuttuğumuzda, hepsini aldıracağım.” Eğilip, kadının alnını öptü. “Şimdi git ve hazırlan. Zaman, geliyor.”

Necla, uysalca dönüp, odadan çıktı. Cuma ve Cumartesi ile Pazar da yemek masasına yanaştılar ve ortadaki mermi kutularına uzandılar.

***

Candan ve Cumhur, Candan’ın evindeydiler. Cumhur, giyinmişti. Omzundan geçirdiği kılıfına tabancasını oturttu. Yatakta derin uykudaki Candan’a sevgiyle baktı. Sonra, komodinin üzerindeki dağılmış gül buketinden bir gül seçip, yatağa gitti. Eğilip, kızın çıplak omzunu öptü. Gülü yastığa bıraktı. Doğrulurken, Candan’ın sımsıkı sarıldığı,  Elçin Beg’in hediyesi oyuncak ayıyı görüp, gülümsedi. Montunu sırtına geçirdi. Bir sehpanın üzerinde Elçin Beg’in açılmış bavulu duruyordu. Özenle katlanarak bavula yerleştirilmiş kıyafetlerin üzerinde silahı ve açılmış tabakası… Tabakadaki resimden Dilber, gülen gözleriyle bakmaktaydı. Cumhur, usulca kapıyı açıp, çıktı. İnip, kaldırım kenarına park ettiği arabasına gitti. Aracın kapısını açarken, bir defa daha Candan’ın katına baktı.

***

Kasım, zaman zaman takıldığı o salaş meyhanedeydi yine. Böyle zamansız, erken vakitte gelişine şaşmıştı meyhaneci, ama iyi müşterisiydi, derhal açmıştı dükkanı ona. “Kasım Aga, bayağı erkencisin,” dedi. “Sabahın onunda meyhane mi açılır?”

“Bugün özel bir gün. Nazımın geçeceği bir sen vardın. Fazla zamanım yok gerçi. Çello bekler.”

“Burada buluşaydınız? Gideceğin yer uzak mı?”

“Uzak…” Başını salladı. “Aklının alamayacağı kadar uzak…”

“Otur şöyle o vakit,” dedi kalkarken meyhaneci. “Ama peşin söyleyeyim, hazırda mezem yok. Sana rakı vereyim. Biraz da peynir keserim istersen.”

“Yok. Rakı değildir bugünün layığı… Elindeki en pahalı içkiyi getir.”

Meyhaneci, şaşırmıştı. Omuz silkti. “Biraz müsaade edeceksin öyleyse.”

“Müsaade senin. Giderayak iyi bir şarap veya viski devirmeli…”

Meyhaneci, elinde bir tirbuşon ve pahalı bir şarap şişesiyle döndü. “Hanımla evlilik yıldönümümüze saklıyordum bu şişeyi,” dedi, onu masaya koyarken. “Nasip sanaymış.” Tirbuşonla şişenin mantarını çıkardı. Bardağı doldurdu. “Eşlik etmek isterdim, ama akşamcılara meze hazırlamam gerekiyor. Biraz meyve ister misin?”

“Sağ olasın. Bu kâfidir.”

Meyhaneci, mutfağına döndü. Kasım, bir süre adamın ardından baktı ve dönüp, bardağını aldı eline. İçkisini dudağına götürmüştü ki gördüğü şey karşısında donakaldı. Elçin Beg, her zamanki şıklığı, yakasındaki karanfili ve zarif gülümsemesiyle, karşısındaydı. “Oturabilir miyim?” diye sordu.

“Dün cenazendeydim, Elçin Beg,” dedi Kasım, hala şaşkın.

Elçin Beg, sandalyeye yerleşti. “İç, iç. Rahatsız olma.”

“Yo… Şaşırdım biraz. Sana da doldurayım…”

“Bir hayalet olarak, nesneleri kavrayabilme yetimi, dünyadakine oranla hayli yitirdiğimi söyleyebilirim.” Kasım, gözlerini kaçırdı. Bardağını tekrar dudağına götürdü ve içkisini bir dikişte bitirdi. “Benden korkmana, utanmana, gözlerini benden kaçırmana gerek yok,” dedi Elçin Beg. “Artık kin, nefret, öfke gibi gereksiz dünyevi duygular geçersiz benim için. Ben, seni daima kardeşim yerine koydum. Sana bir şey söyleyeyim mi? Gittiğim yerde ortak dostlarımız oldukça fazla.”

Kasım, bir ümit, gözlerini ona kaldırdı. “Sevdiğimi gördün mü?”

“Tabii ki. Dilber’le de tanıştırdım onları. İyi anlaşıyorlar.”

Gözleri parladı Kasım’ın. “Ben de yanınıza geleceğim birkaç saat içinde. Ona müjdeyi ver.”

“Buna sen karar veremezsin, öyle değil mi? Ama o suratsız Çello’ya senin muhabbetini tercih ederim doğrusu.”

Güldü Kasım. “Beni affettiğine sevindim.”

“Ağzımdan öyle bir şey çıkmış değil. Ama bu boyutlar arası serbest dolaşabilme işini sevdim…” Yüzü ciddileşti. “ Çello’ya dikkat et. Sol elini oldukça iyi kullanır.”

Bardağını doldurdu yeniden Kasım. “Biliyorum.” Kadehini Elçin Beg’e kaldırdı. “Şerefine!” Öylece kaldı. Elçin Beg yoktu artık. O bardağı da dikti ve masaya bıraktı. Eğildi, ayakkabılarının arkalarını çekti. Kalktı, elini cebine attı, çıkardığı parayı, saymadan masaya bıraktı. Mutfak kapısına döndü. “İçkin gerçekten güzeldi, meyhaneci! Paranı masaya bıraktım. Hakkını helal et!” Sesi alçaldı, gözünde hüzün. “Sen de, Elçin Beg…”

***

Cumhur, arabanın içindeydi. Apartmandan çıkan Cemil, hızla gelip, yanına bindi. Tozu dumana katarak gazladı Cumhur.

Emrah Komiser’in Emniyet’teki odasında, Hayri, talimat bekler bakışlarını Emrah’a dikmiş, onun masasının karşısında, ayakta bekliyordu. Emrah, bakışlarını, oturduğu yerden ona kaldırdı ve gözlerini kapatıp, usulca başını salladı. Hayri, sert bir selam verip, çıktı. Emrah da kalktı ve çekmecesinden tabancasını çıkardı, kemerindeki kılıfa soktu.

Biri diğer ikisinin tersi istikamete dönük üç taksi, Necla’nın oturduğu binanın kapısına yanaşmıştı. İki taksiyi üçer üçer paylaşmış altı öksüz, araçların yanında dikilmiş, Necla ile vedalaşmakta olan Cuma’yı bekliyordu. Kadın, ters istikamete bakan taksinin arka koltuğunda kucağında bebekle oturuyor, aracın aralık camından Cuma’nın elini tutuyordu. Yüzünde endişeli, üzgün bir ifade vardı. Cuma, kadına gülümseyerek, geri çekildi. Taksi, hareket etti. Cuma, bir süre giden taksinin ardından baktı ve sonra, kalan iki taksiden önde olanına gitti. Araçlara bindiler.

Yetimhane binası, gerçekten de “Şahin Tepesi” gibi, hayli yüksek bir noktada, tek başına, üç katlı, geniş bir binaydı. Önünde büyük, tozlu topraklı bir düzlük uzanıyordu. Çello, o düzlükte, yetimhaneye uzak bir noktada bekliyordu. Binaya döndüğünde, üçüncü katta bir pencereden bakan Nihat’ı gördü. Binaya sırtını döndü sonra. Sıkkındı. Tepede rüzgâr gittikçe süratlendi. Çello, kendi kendine söylenerek, mendiliyle tozdan korunmaya çalıştı. “Orospu çocuğu… Bir deste adama ordu getirdi!” Törensi bir ağırlıkla tabancasını çıkarıp, önündeki kayanın yanına bıraktı. Belinden iki sivri saldırma çekip, onlara baktı. Bıçaklar, güneşte parladılar. Kayaya oturdu. Saldırmaları toprağa sapladı ve yine ağzını mendiliyle kapatarak, başını önüne eğdi, beklemeye koyuldu.

Kasım, yetimhanenin karşısındaki orman içi yolda, takside bekliyordu. Saatine bakıp, aşağıya indi. Taksici de inmek istedi, ama Kasım, onu engelledi. Bir yandan yukarıya, yetimhaneye bakıyordu. Taksici, zorlamadı. İtaat ederek, araçta kaldı. “İşim fazla sürmeyecek. Bekle. Düşersem, gidersin.” Yürümeye başladı. İki adım atmıştı ki, öteden tozu dumana katarak gelen iki taksi göründü. İlk taksinin arkasında durdular ve yedili, araçlardan inip, Kasım’a yöneldi. “Durun!” dedi Kasım. “Karışmayacaksınız.”

Perşembe, atıldı. “Ama…”

“Ama’sı yok, Perşembe. Karışmayacaksınız!”

Bir müddet yerlerinde kaldılar. Sonra, dönüp ilerlemeye devam eden Kasım’ın arkasına takılıp, düzlüğe geldiler. Aynı kayada oturmakta olan Çello’nun tam karşısında durdular. “Geldim, Çello!” diye seslendi Kasım.

Çello, mendilini ağzından çekip, usulca başını kaldırdı. İşaret parmağını uzatıp, karşısındakileri birer birer saydı. “Sekiz! Sevindirdin beni. Şimdi, söyle bakayım. Hangisinden başlamamı istersin?”

“Onlar karışmayacak, Çello. İçeride işleri var. Ha, yine de onlara ulaşmak istersen, önce beni devirmen gerek!”

Omuz silkti Çello. “Uyar, babam…” Mendilini cebine koydu.

Yedilinin tümü, Çello’ya yiyecekmiş gibi baktı. Her an üzerine atılmaya hazırdılar. Kasım, sert bir işaretle gitmelerini ifade etti. Yedili, talimata uyarak, yetimhaneye yönelip, bahçeye girdi. Bahçede, binanın önüne park etmiş minibüslerin, araçların aralarından geçerek, binaya girdiler. Bahçede unutulmuş bir top, düşürülmüş bir toka, bir çocuk ayakkabısı… Binaya en son Pazar daldı. Girerken döndü ve bir kere daha Kasım’ı bıraktıkları düzlüğe baktı. Kapı kapandı.

Kasım, ceketini, belinden silahını çıkarıp, ikisini de yere bıraktı. Kayada oturan Çello’ya baktı. Çello, ayağa kalktı ve ceketini çıkarıp, attı. Kendi etrafında dönerek Kasım’a üzerinde silah olmadığını gösterdi. Yere bıraktığı tabancasını işaret etti. Sonra eğilip, kayanın önünde toprağa sapladığı saldırmaları eline aldı, kaldırarak Kasım’a gösterdi. “Bunları seçtim, Aga Kasım!”

Kasım, palaskasının tokasını açtı. “Benim silahım budur, bilirsin. Ne tabancaya, ne kamaya kulak asarım.”

Bıyık altından güldü Çello. “Onunla ne yapmayı düşünüyorsun? Sırtıma sırtıma çalacaksın palaskayı, beni öyle öldüreceksin, ha?”

“En azından seni bıçağını sallayamayacağın mesafede tutarım!” dedi Kasım, palaskasının bir ucunu eline dolarken.

On beş adım mesafede, karşılıklı durdular. Yüzleri birbirine bakarak, bu çapta bir daire çevresinde dönerken, tarttılar birbirlerini.

“O zaman, niyetinde beni aradan çıkarmak yok, kardaşım. Bana kıyamayacağını biliyordum.”

“Asıl sen bana kıyamıyor olmalısın, kayınço. Ömrümce bedenime bıçak değmediğini bilirsin.”

“Doktor öyle demedi ama. Ameliyatında ister istemez yarmışlardır biraz karnından.”

Kasım’ın yüzü karardı. Kendini hemen toparlayıp, gözlerini yeniden Çello’nunkilere dikti. “Sana bir şey söyleyeyim mi? Artık ben de ölümü istiyorum. Bacının özlemi yordu beni. Çürüttü. Yapacağım tek şey, işini bir parça zorlaştırmak olacaktır. Bunun karşılığında senden istediğim,” Yetimhaneye doğru baktı. “işin ardını zorlama. Sana yanarım.”

“Öksüzlerini zerre kadar düşünmüyorum. İçeride Battal’ın beyazlı ordusu karşılayacak onları. Hepsini geçseler, Nihat’a çarpacaklar.” Yüzüne sahte bir acıma ifadesi yerleştirdi. “Öksüzlerinin parçasını bulamayacaklar! İstediğin de bu değil miydi? Aslında hiç var olmamış bir ekibe sahip olmak! Tümünden bir kerede kurtulacaksın!”

“O zaman ne bekliyoruz, bre zalım. Başlayalım artık!”

“Başlayalım, kardaş. Son oyunumuz bu güneymiş…”

Kasım, ucunu bir eline doladığı palaskasını iki eli arasında gererek, başının üstüne kaldırdı. Çello da saldırmalarıyla pozisyon aldı. Yıllar önce, gençtiler, baharındaydılar hayatın, sırf onları seyretmeye gelirdi ahali düğünlere. Çevre köylerden bile gelenler olurdu. Erzurum Baş Barı oynarlardı ki, seyri doyumsuz… Dalaşma giderek sertleşiyordu. Kasım palaskasıyla Çello’yu uzaklaştırırken, o da sürekli bir boşluk aramaktaydı. Hele ‘Bıçak’ oynarlardı ki karşılıklı, emsalsiz, onda çalmıştı Gülcan’ın kalbini Kasım. Bıyıkları yeni terlemişti, incecikti. Nihayet, o boşluğu yakalayan Çello, Kasım’ın karnına bir tekme savurdu. Kasım, acıyla titreyerek karnını tuttu, geriledi. Yarası açılmıştı. Gömleğine sızan kan, parmaklarına bulaştı. Korktu Çello. Kasım’ın palaskanın ucunu doladığı eli yanına düştü.

Yedili, tabancaları çekmiş, kurşunu namluya sürmüş halde, etraflarını kontrol ederek yavaş, dikkatli adımlarla, koridorda, merdivene doğru ilerledi. Salı, en öndeydi.

Çello, gözünün kıyısında yaş, Kasım’a yaklaştı.

Salı, ilk basamağa adımını atıp, yukarıya baktı. Diğerleri, gerisindeydiler.

Nihat, kıyıdaki bir koltuğa sinmiş müdireye baktı ve tabancasını çekerek, içeriden bitişikteki bir odaya açılan kapıya gitti. Kadın, sadece başını iki yana sallamakla yetindi. Nihat, iki kanatlı geniş kapıyı açtı. İçeride bir araya toplanmış çocuklar, gözleri kocaman açılmış halde birbirlerine sokulmuş, bekliyorlardı. Etraflarında ellerinde silahlarıyla onlara gardiyanlık eden dört beyazlı vardı.

Çello, gözyaşını silerek Kasım’ın üzerine eğilip, bıçağını onun boğazına dayadı. Dermanı yitmiş Kasım, karşı koymadı. Onun gözlerinin içine baktı sadece. “Bacıma selam söyle Kasım, kardaşım. O da geliyor, de,” deyip, bir anda çekti bıçağı Çello. Kasım’ın kanı yüzüne sıçradı.

Yedilinin dördü, basamakları çıktı. Pazar, Cumartesi ve Çarşamba aşağıda kaldı. Giriş kattaki odalara girip çıkarken, bir anda kendilerini yemekhanede buldular. Masalara dokunarak, kafalarında hayali çocuk kahkahaları eşliğinde gezindiler içeride. Pazar, yemekhaneye girmiş, çıkmaya çalışan minik bir kuşa pencereyi açtı. Oradan diğerlerinden önce çıkıp, yemekhanenin bitişiğindeki küçük bir odaya geçti. Burası, küçükken Elçin Beg’le buluşturulduğu odaydı; hayalindeki gibi, her şeyiyle aynıydı. Pazar, nemli gözlerini odada gezdirdi. Kulağında, o buluşma anındaki müzikalin ezgisi çınlıyordu. Divanın üstünde maviş bir taş bebek…

roman 51. fasikül

Cumhur, Emniyet’teki masasında, dalgın, Olga ise kenarda bir koltukta, sessiz, gözleri şiş ve makyajı akmış, oturuyorlardı. Kapı açıldı ve Cemil, içeri girdi. Elindeki poşeti masaya, Cumhur’un önüne bıraktı. Cumhur, isteksizce poşeti araladı. Cemil, yerine geçerken, Olga’ya baktı bir an. “Adamı kötü hırpalamışsın. O durumda ben de istediğini söylerim!” dedi Cumhur’a.

“Kadın şahitlik ediyor,” dedi Cumhur, Olga’yı göstererek. Konuşurken sıkkın, isteksizdi. “Hem, adam, sadece işlediği cinayeti itiraf etmekle kalmadı, işi vereni de öttü.”

“Biliyorum,” dedi Cemil. “Nihat!”

“Abinin yeni sağ kolu. Üç kez içeri girip, yıllarca yatmış. Onlarca faili meçhulün şüphelisi. Battal’ın kanatları altında korunacağını düşünüyor olmalı.” Sesini yükseltti. “O serseri ise…”

Olga, başını kaldırdı. Cemil ayağa fırlayıp, Olga’nın yanına gitti. “Olayı şahsileştirmeyelim,” dedi Cumhur’un yanından geçerken. Kadının kalkmasına yardım etti. “Gelin benimle.” Kapıya yürüdüler. Kapıyı açıp, dışarıya seslendi Cemil. “Belma!” Bir kadın polis geldi. “Belma. İfadesi tamamdır. Gereken işlemleri yaptır. Bayan, gidebilir.” Olga’ya döndü. “Dava sonuçlanıncaya kadar şehri terk etmemenizi rica edeceğim.”

Olga, uysal bir tavırla başını salladı. Kadın polis, onu yönlendirdi. Olga, Cumhur’a minnetle baktı. Cemil kapıyı kapatırken, öfke içindeki emniyet müdürü ve hemen arkasından eli ayağı dolaşmış Emrah, odaya daldılar. Cemil, ayaktaydı. Cumhur da kalktı. Emrah, eşikteyken, koridorda uzaklaşan Olga ve Belma’ya baktı. Sinirlenmişti. Cemil’in karşısına dikilip, ellerini beline koydu. “Kadını ben sorgulamadan nereye gönderiyorsun?”

“Biz Cumhur’la sorgusunu yaptık. Dilersen kayıtları verebiliriz.” Sırıtarak Cumhur’a bir bakış attı Cemil. “Öyle değil mi?”

Cumhur, umursamazca omuz silkti. Emrah’ın keskin bakışları, hala Cemil’in üzerindeydi. “Takip ettiğim davanın en önemli tanığı olan Elçin Beg Vahapzade öldürülüyor ve sen bu cinayetin şahidini ben görmeden salıyorsun!”

“İkiniz de kesin!” diye gürleyerek, Cumhur’un masasındaki telefonu açıp, dahiliyi tuşladı müdür. “Benim bulunduğum yerde, kimsenin sesi benden yüksek çıkmasın!” Telefondakine konuştu. “Belma. Nataşa’yı hemen salmayın. Talimatımı bekleyin.” Telefonu kapatıp, ikiliye döndü. “Birkaç şahit daha varmış?”

“Evet, müdürüm,” dedi Cemil. “Otel resepsiyonisti ve bizim Cumhur’un nişanlısı var. Cumhur Komiser de oradaymış, ama bunların üçü de olay anını değil, sonrasını görmüşler. Cinayet anında maktulün yakınında olup, katili görenler, o giden bayan, ve Battal Bey’in…”

Emrah, keyif alarak araya girdi. “Yani, abinin!”

Cemil, ters ters baktı ona ve tekrar müdüre döndü. “Abimin gazinosunda temizlikçi olarak çalışan yaşlı kadın.”

“Neriman Tarhan? Battal Bey’in eski solisti… Nereden nereye,” deyip, Cemil’e döndü müdür. “Onun ne işi varmış orada?”

“Müdürüm, sadece o gece giriş yaptığını biliyoruz. Elçin Beg, onun kaldığı odayı kendi adına tutmuş. Kadın, dili tutulmuş gibi oturuyor öylece. Çok korkmuş olmalı. Hiçbir şey yemiyor, içmiyor.”

“Tuhaf…” Emrah’a baktı müdür. “Şu şahitlerle bir de biz konuşalım bakalım.”

“Bir dakika müdürüm,” diyerek, Cemil’e yöneldi Emrah. “Dava benim, Cemil. Beni atlatmak için elinden geleni yapıyorsun… Sana verdiğim kâğıt nerede?”

“Kaybettim. Hiçbir şey çıkmamıştı zaten. Masaya bırakmıştım. Çöplerle gitmiş olmalı.”

Emrah, çaresizce yumruklarını sıktı. Müdür, o sırada kapıyı açmıştı. Emrah’a döndü. “Tamam, Emrah. Hadi!” Emrah, bir kere daha tehditkâr gözlerle Cemil’e baktı. Sonra, dönüp, müdüre yetişti. Müdür önde, o arkada, koridor boyu, süratli adımlarla asansöre ilerlediler.

“Müdürüm,” dedi Emrah. “Bunca eziyet, aylarca süren takipler. Kıyafet, kimlik değiştirmeler bu iki serseri yüzünden heba olacak. Biri peşinde olduğumuz adamların en önemlilerinden birinin kızının sevgilisi, diğeri en tepedeki adamın kardeşi! Şunları çekin önümden!”

Asansöre gelmişlerdi. Müdür, çağırma düğmesine bastı. “Emrah, bir dakika huzur ver Allah’ını seversen. Ne yapayım? En iyi polislerimden ikisini durduk yerde açığa mı alayım? Bırak onlar kovalasın, sen kucağını aç, bekle!” Asansör gelmişti. “Yürü şimdi.” Asansörle bodrum kata indiler, hızla sorgu odasına daldılar. Masalarında oturan iki erkek polis ve kadın polis Belma, ayağa kalktılar. Olga, Neriman Tarhan ve Candan, duvara dayalı bir bankta, yan oturuyordu. Neriman’ın sağındaki Candan, ayaklarını altına toplamıştı. Sol eli usulca okşayarak onu teselli etmeye çalışan Neriman’ın avuçları arasındaydı. Neriman’ın solunda, Olga, bankın koluna dayadığı dirseğini dikmiş, alnını eline yaslamıştı. Üçü de bitkindi. Resepsiyonist Mehmet ise ayrı bir sandalyede, başını ellerinin arasına almış, sıkıntılı bekleyişteydi. Müdür, Mehmet’i geçip, üç kadının yüzüne de ayrı ayrı baktı. Sonra, erkek polislerden birine döndü. “Tevfik. Zanlı nerede?”

“Avukatı geldi, müdürüm. Bitişikte, görüş odasındalar.”

“Bu serserinin avukatı da mı varmış?” diye sordu Emrah, şaşarak.

Memur Tevfik, önlerine düştü, koşturarak müdür ile Emrah’a kapıyı açtı. Sorgu odasından çıktılar ve bitişikteki görüş odasına yöneldiler. Kapıya gelmişlerdi ki, içeriden iyi giyimi ve gözlükleri ile şüphe uyandıran, ama o anda hiçbirinin bunu fark etmediği, avukat kılığına girmiş olan Talip, elinde çantası, dışarıya fırladı. “Hah! Tam zamanında,” dedi. “Müvekkilim aniden fenalaştı.”

Üçü heyecanla görüş odasına dalarken, Talip, sessizce gerileyip, süratle merdivenlere yöneldi. Görüş odasındaki manzara, dehşete vericiydi. Enver, masanın ardında, ağzının kenarında köpük, hareketsiz duruyordu. Müdür işaret edince, Emrah, derhal gidip, Enver’in nabzını kontrol etti. Ümitsizce müdüre baktı. Müdür, Enver’in önündeki devrik karton bardağı kaldırıp, inceledi. Emrah’a ve ardından memur Tevfik’e döndü. “Şu avukatı çağır bana bakayım.”

Zaten eşiğe yakın dikilmekte olan Tevfik, geriye dönerek bir adımda dışarıya çıktı ve koridorun iki yönüne de göz attı. “Yok, müdürüm.”

Müdür, telaşla doğruldu. “Emrah. Kapıyı ara. Çıkışına izin vermesinler!”

O esnada Talip, çoktan çıkışa varmıştı. Hızla polislerin arasından geçerek, dışarıya attı kendini, merdivenleri indi ve karşıda bekleyen beyaz, lüks araca gitti. Cama vurarak şoförü uyardı. “Gidelim.”

Cemil, Cumhur’la odalarında, bir elinde çay bardağı, penceresindeki jalûzinin arasından aşağıya bakmaktaydı. Karşıdaki bir şey dikkatini çekmişti, jaluziyi biraz daha araladı. “Şu araba, Zeynel Amca’nınkilere benziyor…” Cumhur, yerinden, umarsızca başını salladı. Cemil, boşalan bardağına baktı. “Bir ara kocaman çay bardakları vardı. ‘Öksüz doyuran’ derdi Sıdıka Yengem.”

Müdür ve Emrah, artlarından da memur Tevfik, koşarak Emniyet’in önüne çıktılar. İçeride bekleyen birkaç polis de dışarıya fırladı müdürü görünce. Nefes nefese etrafa bakındılar. Ama avukat kılığındaki Talip, çoktan gitmişti.

***

Necla, zile koştu, heyecanla açtı kapıyı. Gelen Cuma’ydı. Üç günlük sakalı ve düşük kaşları, onu olduğundan yaşlı gösteriyordu. Kadın, gerileyerek, ona yol açtı. Cuma, usulca ayakkabılarını çıkarıp, içeriye girdi. Kadın, onun sırtından ceketini aldı. Cuma, adeta havada yürüyen bir hayalet gibi, ses çıkarmadan, koridorda ilerledi. Kadın da arkasından gitti. Banyoya girdiler. Kadın, Cuma’nın gömleğinin düğmelerini çözdü, onu çıkarmasına yardım etti. Cuma, uslu bir çocuktu, kadına zorluk vermiyordu. Onun yönlendirmeleriyle döndü, çöktü, kolunu kaldırdı. Necla, onu bu şekilde soyup, küvete soktu. Suyu ayarladı ve Cuma’yı bir anne şefkatiyle yıkamaya girişti.

O saatlerde Battal, Salih, Nihat ve Talip, Zeynel Bey’in köşkünün konsey salonundaydılar. Battal, Zeynel Bey’in koltuğundaydı. Hemen arkasında, Salih dikilmekteydi. Karşı koltuklardan birinde Nihat, umarsızca, parmakları arasında çevirdiği bozuk paralarla oynuyordu. Talip, ortada, ellerini ovuşturmakta, gözünü yerden ayırmadan, dudağını ısırmaktaydı. Battal, ateş saçan gözlerle bir Nihat’a, bir ona baktı, avucunu masaya çarparak, ayağa kalktı. “Ben size böyle bir talimat verdim mi? Arkamdan iş çevirmek de neyin nesi? Benim ne istediğime kendi kendinize nasıl karar veriyorsunuz?”

“Bu adam sende saplantı haline gelmişti,” dedi Nihat. “Bir şekilde ortadan kalkması gerekiyordu ve bu serseri, kendiliğinden gelip, gönüllü oldu. Geri çevirmek de, sonrasında onu yaşatmak da aptallık olurdu.” Gözlerini Battal’a kaldırdı. “Öyle değil mi?”

“Şimdi de bunu öldürün o zaman!” diye bağırdı Battal, Talip’i göstererek. “Bir şahit de bu! Dinlemesi gerekenin asıl patronu olduğunu unutan bir köpek!” Böyle deyip, adamın üstüne yürüdü. Elini kaldırmıştı ki, Nihat, aniden kalkıp, araya girdi:

“Zeynel Bey’in en iyi adamlarından biridir Talip. Şimdi de sana aynı sadakatle hizmet ediyor ve edecektir. Yanlış bir hareket yapıp, onu da kaybetme istersen.”

“Neden? Bu ikinci yanlışı bu itin! Daha kaç hata yapmasını bekleyelim?” Elini indirdi Battal. Kolları iki yana düştü. “Hayatta aynı anda hem sevip, hem ölesiye nefret ettiğim iki adam, peşpeşe öldü… Yaşam ne garip! Bir anda masalsın…” Salih’e döndü. “Arabayı çıkar, Salih. Yengene de bak, kendine gelmiş mi? Bu öğlen kaldırılacak iki cenazemiz var.”

“Emredersin, abi.”

Salih, derhal çıktı. Battal, dönüp, pencereye gitti. Derin çukurlarında, taşıdıkları her anlamı ustaca gizlemeyi başaran gözlerine bakan, o anda onlardaki hüznü fark edebilirdi. “İkisi de yaşadığı hayatın hakkını verdi… Bu dünya, benim gibi bir korkağa mı kalmalı? Her cesaretli adam gibi, önden gittiler. Belki de benim yolumu açmaktalar…”

***

Salı, Kasım’ın sokağına girdiğinde, kahvehanenin önünde ümitsiz, titreyerek dikilen Çarşamba’yı görünce, yavaşladı. Başı önde, dalgındı Çarşamba, ayakta uyuyor gibiydi. Salı önünden geçip, kendisini süzerken ve gelip yanına durduğunda dahi, tepkisizdi, görmemişti onu. Onun sesine doğruldu. “Çarşamba. Ne burada dikiliyorsun? İçeri girelim. Gel.”

Çarşamba, Salı’ya işaret eder gibi, kapıya baktı. Salı, kapı kolunu ittirdi. Kepenkler açık olduğu halde, kapının kilitli olmasına şaşırdı. Başını cama dayayıp, içeriye baktı. Masalar, tezgâh boştu. Yüzü asıldı. Ama hemen kendini toplayıp, Çarşamba’ya döndü. “Zayıflamışsın. Ne diyeceğim. Kasım gelinceye kadar, gidip bir şeyler yiyelim. Ne dersin?” Çarşamba, başını salladı.

***

Olga ve Neriman Tarhan, Emniyet’teki sorgu odasının ortasında, karşılıklı, ayakta duruyorlardı. Adeta bakışlarıyla konuşmaktaydılar. Bant pencereden süzülen azıcık ışık, ortalarından geçiyordu. İki kadın da kendi yaşlarının en güzel hallerindeydiler. Üzgün gözleri ışıldadı.

Aynı odanın önünde, koridorda Candan, elleri belinde, çatık kaşlarının kararttığı gözleriyle Cumhur’a baktı. “Battal da kim, Cumhur? Battal da kim? Cenazeler bana ait. Gömülecekleri yeri belirlemek, hele onları yan yana gömmek! Buna karar verme yetkisini nereden buluyorlar?”

“Candan, biraz sakin olur musun? Burası Emniyet ve şu andaki durumumuz çok zor. Cemil, senin iznini çıkarttırıyor yukarıda.”

Candan, sesini alçalttı, ama hala öfkeliydi. “Battal da kim, dedim?”

Cumhur, avurtlarını şişirerek nefesini boşaltıp, Candan’a baktı. “Battal, bizim Cemil Komiser ve daha bir sürü kişi, senin Zeynel Bey tarafından hısımın, akraban. Adam, akrabalarını gömüyor.”

“Azeri de mi onun akrabası?”

“Candan, bu ilişkiler… Biraz karmaşık, biliyorum…” Cumhur, devam etmedi. Anlayış bekler bakışlarını kızınkilere dikti.

“İçerideki kadınların da gelmesini istiyorum. Yeter artık. Suçlu gibi sorgulanıyoruz!”

Cumhur, karşı uçtan gelmekte olan Cemil’i gördü. Bir kurtarıcı yakalamış gibi sevindi. “Cemil Komiserim de geliyor. Şimdi rahatla. İşlem çabuk bitsin, seni cenazeye yetiştireyim.”

Cemil, yanlarına vardı. Elinde salladığı kâğıdı Cumhur’a verdi. Cumhur, dilindekini diyemeyen bir çocuk gibi Cemil’e baktı, alttan alttan. “Ne?” diye sordu Cemil, iki elini yana açarak.

“Nataşa’nın ve ihtiyarın da salınmasını istiyor.”

Cemil, kâğıdı Cumhur’dan aldı. Bir kâğıda, bir Candan’a bakıp, kapıya döndü. “Sizinle uğraşamam. Yetişmem gereken bir cenaze var.”

Candan da tepkisini koydu hemen. “Ne tuhaf! Bizim de!”

Cemil, kapı koluna uzandı. İçeriye girdiğinde, ortada karşılıklı duran iki kadın, ona baktılar. Kenarlardaki masalardan birinde bir erkek polis, diğerinde ise kadın polis, Belma oturuyordu. Cemil ve ardından Cumhur içeri girince, ikisi de ayağa kalktı. Mehmet, ellerinin arasında tuttuğu başını kaldırıp, Cemil’e baktı. Candan, koridordan içeriyi izliyordu. Cemil, doğruca Belma’nın masasına gitti. “Oturun. Belma,” Elindeki kâğıdı onun önüne bıraktı. “Candan Hanım’ın bizim bilgimiz dâhilinde salındığına dair yazı. Buna diğer kadınların isimlerini de ekleyin. Bizimle geliyorlar.”

“Ama komiserim… Müdür…” diye geveledi Belma, kağıdı alırken.

Ceketinin cebinden kalemini çıkardı hemen Cemil. “Eklemeleri kendim yapayım istersen. Bu bayanların bilgilerini ver bakayım.”

“Yok, komiserim… Ben hallederim. Tamam.”

Resepsiyonist Mehmet, oturduğu yerden atıldı. “Ya ben?”

Cemil, kaşlarını çatarak ona baktı ve tekrar Belma’ya döndü. “Bu, iki saat daha kalsın. Sonra salın!” Kadınlara el etti. “Hadi, bayanlar önden!”

Olga ve Neriman, bakıştılar. Ardından, Candan’a döndüler. Candan da onlara bakmaktaydı. O an üçü, sanki yıllardır birbirini tanıyan, aynı evi paylaşan üç kız kardeşti.

***

Ufuk, Mehpare’yi üniversitedeki odasında ziyarete gelmişti. Odada karşılıklı iki masa vardı. Mehpare’ninki ne kadar dağınıksa, diğer masa o kadar tertipliydi. İkili, Mehpare’nin masasının iki yanında oturmaktaydı. Ufuk, dalgın, fincanındaki çayı yudumlarken, kendi önünde de çay olan Mehpare, masaüstü bilgisayarında bir şeyler yazıyordu. Bir-iki tuşa daha bastı ve gözlüklerini düzelterek, yazıyı kontrol etti. Ardından, fincanını eline alıp, gülümseyerek Ufuk’a döndü. “Şimdi sendeyim!” Ufuk, dalgındı hala. “Alo! Houston, bir problem mi var?”

“Kusura bakma, Mehpare,” dedi Ufuk, silkinerek. “Kafam çok karışık bu sıra.”

“Vallahi, benim kafam çok rahat.” Burnuyla diğer masayı işaret ederek, yüzünü ekşitti. “Cemile cadalozu on beş gün izinli! Gel, kal okulda. Hem, daha fazla birlikte oluruz. Birbirimize de destek çıkarız işte. İnat etme. Sana bir şey söleyeyim. Şimdi adamıyla karşılaştı diyordum, ama sanırım o da fos çıktı! Düne kadar gülücükler saçan yüzün şimdi sirke satıyor! Ne oldu?”

“Bir şey olduğu yok aslında. Başlamamış şeyleri başlamış kabul etmek gibi kökü dışarıda huylarım depreşiyor arada. Sorun bende yani. Kendim mükemmele ermiş gibi, başkalarını da kendimce hizaya getirmeye çalışıyorum.” Fincanını sehpaya bıraktı. “İnsanlar kimliklerini bir günde kazanmıyorlar oysa. Zaten olmuş bir bitkiyi belli bir boyda tutmaya çalışıyorum, hani bonzailer gibi.” Mehpare’ye baktı. “Ben yalnız kalmaya mecburum, Mehpare. Kendimi işe vereceğim bundan sonra.”

Mehpare, kalkıp Ufuk’un yanına geldi. Onun önündeki sehpanın kenarına çöktü. Kızın ellerini avucuna alıp, gözlerini onunkilere dikti. “Şimdi saçmaladın. Hala çok güzelsin. Yaşıtların senin gibi kalmak için ne numaralar deniyor! O moron şişko, sana dönecektir. Görür de bakarsın. Sen, istediğinin ne olduğundan emin ol yeter ki…”

***

Hastanede Kasım’ın yattığı odada Perşembe ve Cumartesi, yüzlerinde endişe, yatağın iki tarafında dikiliyorlardı. Bahtiyar, yatağın karşısında ayakta, bir eli karyolanın demirinde, öbür kolu boynuna asılı halde, yatakta karnı sargılı, teninin rengi kaçmış uyuyan Kasım’a baktı. Kasım, gözkapaklarını aralayınca, karşısında onu gördü. Bahtiyar, sevinçle koridora fırladı. “Doktor! Doktor!”

Kasım, bir süre onun ardından bakıp, Perşembe’ye döndü. “Bunun ne işi var burada?”

“Kahvehanede çalışıyor. Çırak aldım onu.”

“O, çaydan, kahveden ne anlar? Okuyordu?”

“Okuluna devam ediyor. Boş zamanlarında bende. Elim, ayağım oldu.”

“O yüzden mi kolunu kırdın?”

“Kolunu? O uzun hikâye. Kalk hele de anlatırım… Nasıl oldun?”

Kasım, doğrulmaya çalıştı. “Hele az dikin beni. Derim sırtıma yapışmış!”

İkisi de ayağa fırladı. Perşembe, Kasım’ı kaldırdı, Cumartesi, arkasını yastıkla besledi. Kasım, sırtını yastığa bıraktı. Yüzüne bir rahatlama geldi. “Böyle iyi mi?” diye sordu Cumartesi.

“İyi. İyi. Az önce sanki sırtımda kor gezdiriyorlardı.”

“Sen yine de kendini yorma,” dedi Perşembe. “İşte, doktor da geldi.”

Doktor Şükrü önde, Bahtiyar arkada, odaya girdiler. Eşikten geçen Bahtiyar’a baktı Kasım. “Bahtiyar, gülüm. Dışarıda bekler misin?”

Bahtiyar, “Tamam, Kasım Amca,” diyerek çıktı, kapıyı çekti.

Doktor, Perşembe ve Cumartesi’ye döndü. “Aslında, siz de artık gitseniz iyi olacak. Aga’nın biraz dinlenmesi gerekiyor.”

“Ama adamlar işi tamamlamaya niyetlenebilir!” diye atıldı Perşembe.

“Bir daha gelmeyecekler. Emin olabilirsin,” dedi Kasım.

Cumartesi, başını sallayarak yanına çekti Perşembe’yi. Doktor, Kasım’a yanaştı. “Seninle konuşmak istediğim şeyler var.”

“Onlardan gizlim, saklım yok, doktor. Diyorlar ya, onlar benim öksüzlerim, öyle değil mi?”

Doktor, bir an tereddütte kaldı. Perşembe ve Cumartesi de merakla adamın yüzüne baktılar. Doktor, derin bir nefes alıp, boşalttı. Tedirgin, Kasım’a döndü. “Çello aradı. Görüşme talep ediyor. Şahin Tepesi’nde. Yarın öğlen. Gidecek durumda olmadığını söyledim, ama…”

Perşembe, hiddetlenmişti yine. “Çello mu? Bu, kahvehaneye gelip Bahtiyar’ı vuran adam! Nereyse söyle, ben gideyim yarın!”

Kasım, sakinleşmesini işaret etti ona. “Demek, Bahtiyar’ın kolundaki kurşun yarası… Hiçbiriniz gitmeyeceksiniz. Hem doktoru da dinlemeli. Siz, iyileşmemi istemiyor musunuz? O bir tarafa, ne düşmanlarım, ne Çello, ne Battal; şu anda peşimde olan, davanın ardındaki polislerdir. Hastaneyi gözlerler şimdi. Eminim. O yüzden bir an önce gidin. Açığa çıkmayın.”

Perşembe ve Cumartesi, birbirlerine baktılar. Kasım, sinirlendi. “Gidin, dedim size! Yaylanın! Lafım dinlenmiyor mu artık?” Adamlar, süklüm püklüm çıktılar. Kasım, daha sakin, doktora döndü. “Demek, Çello seni aradı. Öyle mi?”

Doktor, yutkundu. “As…aslında sana bir haber daha verecektim, ama…”

“Tamam, doktor. Geveleme lafı ağzında da söyle ne söyleyeceksen. Bir an önce çıkmalıyım. Hastaneleri sevmem. İyi gelir, hasta çıkarsın buradan.”

Doktor, bir anda cesaretini topladı. “Zeynel Beyaz ve Elçin Vahapzade, dün gece öldüler. Cenazeleri bugün kalkacak.”

Durgunlaşmıştı Kasım. “Nasıl öldüler?”

“Zeynel Bey’in ölümü bekleniyordu zaten. Çiftliğe bir baskın gerçekleşmiş akşam, duyduğum. Ama o, bir darp ya da herhangi bir müdahale sonucu ölmemiş. Ecel…”

“Ya Elçin Beg?”

“Kaldığı otelin önünde bıçaklamışlar. O halde bir süre yürümüş, artık nereye gidiyorsa! Kan kaybı… Bir kadın satıcısıymış katili.”

“Bir kadın satıcısı…” Acı gülümsedi. Gözünden bir damla yaş geldi. Başını öte yana çevirdi. “Bütün dünya susmalı şu an. Çekilmeli denizler, gökten güneş çekilmeli ki anlasın, bilsin yedi düvel… Adam gibi bir adam gitti…”

roman 49. fasikül

Elçin Beg, üstünde atlet ve altında pijama, odasında, yatağa uzanmıştı. Ayakları çıplak, saçları dağınıktı. Kirli sakalıyla tanınmayacak haldeydi. Kapının sesiyle kendine geldi. Gözkapaklarını zorlayarak, kapıya döndü. “Bir şey istemedim! Ama ille de girmek istiyorsan, kapı kilitli değil.”

Candan, güleç, iki elinde poşetlerle içeriye girdi. “Günün güneşli geçiyor inşallah, eşkıya!” Adamın halini görünce, yüzü değişti. “Bu ne hal?” Elçin Beg, güçlükle doğrulup, yatağın kenarına oturdu. Kalkmaya çalıştı. Candan, yetişti, sarılıp, kalkmasına mani oldu. “Dur, dur. Kalkıp da ne yapacaksın?” Yanaklarını öptü. “Horon tepmeyeceğiz ya. Oturup dertleşeceğiz.”

Poşetlere baktı Elçin Beg. “Onlar ne?”

“Bu çerez,” dedi poşetlerden birini kaldırarak kız. Ardından diğerini kaldırdı. “Bu da şarap!”

“Kutlama var desene.”

Candan, aynanın önündeki iki su bardağını aldı, sehpayı ortaya çekip, çerezi, bardakları ve şişeyi üzerine koydu. Neşeli bakışlarını Elçin Beg’e kaldırdı. Elçin Beg, asıl şimdi yaşını gösteriyordu.

“Sende kutlanacak bir şeyler var gibi. Ama görüyorsun, ben hayata küsmekle meşgulüm.”

“Ne küsmesi, eşkiyam? Şimdi oturacağız ve bana kızını anlatacaksın!”

“Önce sen anlat.”

Candan, yanında getirdiği İsviçre çakısının tirbuşonunu açtı. “Pekala…”

“O da nereden çıktı?”

“Ohoo, eşkıya, bizde yok yok!” dedi Candan, şişenin mantarını çıkarırken. Ardından bardakları doldurdu. “Haberler sende. Ben alımımı aldım, vurdum kapıyı çıktım. Amacımı gerçekleştirdim yani. Adam artık beni biliyor.” Elçin Beg’e bardağını verdi. “Şerefine!” Bardak tokuşturdular. Candan, kesekâğıtlarını yırtıp, kuruyemişleri açığa çıkardı. “Tabağımız olaydı iyiydi. Tabak isteyelim mi?”

“Böyle dursun,” dedi Elçin Beg. “Önemli olan, burada olman. Dostluğundan daha büyük bir ikramda bulunamazdın… Kızımın seninle tanışmasını, dost olmasını ne kadar isterdim…”

“Yine oluruz.”

“Beni istemiyor.”

“Nasıl istemiyor? Senin gibi bir babayı bulmuş da! Kolyen ne oldu?”

“Ona verdim.”

Candan, yerinden kalkıp, yatağın kenarına, Elçin Beg’in yanına oturdu. “Bak, eşkıya. Ben durumunu beğenmiyorum. Bu geceden tezi yok, oteli terk edip, bana taşınıyorsun. Ben, babamı istemiyorum. Kızın, seni istemiyor. En azından sen öyle diyorsun… Ben senin kızın, sen benim babam olacağız bundan sonra, tamam mı? O aptal kız kardeşim de akıllanıp dönerse, kapımız açık. Problem var? Problem yok. İtiraz da yok. Gece, program bitince, seni almaya geleceğim. Damadın olmaya niyetli geri zekâlının müthiş bir arabası var! Görmelisin!”

Elçin Beg, Candan’ın konuşması boyunca, bardağındaki şaraba baktı. Şaraptan bir yudum aldı sonra, dudağının kenarında acı bir gülümseme, gözlerinde hüzün, Candan’a döndü. “Bir yerlerde okumuştum: Düştüğümüz kuyular sandığımız kadar dipsiz değil belki, ama tutunmaya çalıştığımız ipler çok kısa, diyordu. Senin saldığın ipe güvenmek istiyorum şu an.”

“Güven, baba.”

Candan, başını Elçin Beg’in göğsüne bıraktı. Adamın eli, onun saçında dolaştı. Elçin Beg, ağlıyordu. Gözleri duvarı kaplayan manzara resmine kaydı. Oradaki güneş, öncekinden daha parlak geldi ona bir an. Işığı Candan’ın saçlarına vurdu.

***

Perşembe ve Ufuk, hastane bahçesindeki bir banktaydıar. Bahtiyar’ın yatışını yapmışlardı. Polise izahat vermekten kaçıyordu Perşembe. Ufuk, ipleri ele almış, öne çıkıp, durumu bir şekilde kurtarmıştı. Mümkün olduğunca bilinmezlikti savunuları. Aslında bu bilinmezlikler, Ufuk’un boyunu da hayli aşıyordu. Perşembe, kollarını dizlerine yatırarak öne eğilmiş, sinirle parmaklarını sıkıyordu. Kollarını kavuşturmuş halde, sırtını banka yaslamış Ufuk, Perşembe’yi kontrol altında tutuyordu. Perşembe, dayanamadı, kalkmaya yeltendi. Ufuk, kolunu yakaladı onun. “Otur!” Perşembe’yi çekerek, banka geri oturttu. “Otur dedim! Doktor, önemsiz olduğunu söyledi, değil mi? Bekle!”

“Günahsız o çocuk, Ufuk,” dedi Perşembe, burnundan soluyarak. “Günahsız. Adam, benim için gelmişti! Ona bir şey olursa…”

“Hiçbir şey olmayacak ve sen de rahat duracaksın! Bir daha belaya bulaşmayacağına, eline silah almayacağına dair söz verdin!”

Perşembe, yine aynı pozisyonu aldı. O sırada, hastane kapısında taksiden çıkan Cumartesi’yi gördü. Şaşırdı. Cumartesi, şoförün yardımıyla, bitkin haldeki Kasım’ı indiriyordu. Şoför, onlardan ayrılıp, koşarak hastaneye girdi. Az sonra, tekerlekli bir sedye taşıyan iki görevliyle çıktı. Hızla taksiye gittiler. Perşembe, ayağa fırladı. “Aga Kasım…”

O, koşarak gelenlerin yanına giderken, Ufuk, şaşkınlıkla arkasından baktı. Onlar acil girişine yaklaşırken, Ufuk da kalkıp, yanlarına gitti. Kasım, sedyede yarı ayık, sayıklar halde yatıyordu. Kanından Cumartesi’nin üstüne de bulaşmıştı. Taksici, ayrıldı. Beraberce hastaneye girdiler. Acile gelen, yanlarından geçen, danışmaya bir şeyler soran hastalar ve hasta yakınları… Cumartesi, hemen danışmaya yanaştı. Perşembe, demirlerini tutarak, görevlilerin sedyeyi götürmelerini engelledi. Bankonun arkasında çalışan iki genç kızdan birine, “Doktorumuz Şükrü Kocabaş’tır. Onu istiyoruz,” dedi Cumartesi, telaşla.

Diğer kız, Perşembe’ye müdahale etti yerinden. “Beyefendi. Sedyeye mani olmayın.”

Perşembe’nin umurunda değildi. Cumartesi, atıldı. “Şükrü Bey’i istiyorum! Hemen!”

İç kapının ardında beklemekte olan güvenlik görevlisi, gürültüye geldi. “Ne oluyor burada?”

“Bir şey yok,” dedi Cumartesi, onu kaile almaksızın ve tekrar bankodaki kıza döndü. “Derhal Şükrü Bey’i anons edin.”

Kız, güvenlikçiye baktı. Güvenlikçi, elini Cumartesi’nin omzuna koydu. “Beyefendi.”

Cumartesi, elinin tersiyle gencin elini itti. Acilin doktoru da gelmişti. “Sakin olun!” diyerek, sedyede yatan Kasım’ a baktı, başındaki hastabakıcılara döndü. “Yaralıyı derhal müşahedeye alın.”

Perşembe, sedyeyi bırakmıyordu, Cumartesi’ye baktı. Ufuk, omzunu tutarak, onu sakinleştirdi.

“Niye getirdiniz ya yaralıyı? Acilin kapısında ölsün diye mi?” diye sordu acil doktoru.

“Doktorumuzu istiyoruz,” dedi Cumartesi.

“Ben doktorum be adam!” Bankodaki kıza döndü. “Kimi istiyorlar?”

“Şükrü Hoca’yı istiyorlar.”

“Şükrü Hoca kolay. Bir ilk müdahaleyi yapalım da,” dedi Cumartesi’ye ve hastabakıcılara baktı doktor. “Ameliyathanelerden uygun olanını hazırlasınlar.” İlk kıza döndü. “Sen Şükrü Hoca’ya ulaş.” Cumartesi’ye, “Sen de işlemleri yaptır. İstediğin oldu mu?” dedi.

Cumartesi, Perşembe’ye işaret etti. Perşembe, sedyeyi saldı. Adamlar Kasım’ı götürdüler. Kız telefonu alırken, Cumartesi, Perşembe ve Ufuk, sedyenin ardına takıldılar. Telefon açan kız, “Bilgileri almamız gerekiyor!” diye arkalarından seslendi Cumartesi’ye.

“Geleceğim!”

Acilin müşahede bölümüne geçtiler. Ortalık ana baba günüydü. Oldukça geniş, perdelerle ayrılan bu bölümü kontrol edilmeyi bekleyen, inleyen hastalar, onların telaşlı yakınları, koşuşturan hemşireler doldurmuştu. Bir bölmede acilin doktoru, Kasım’ı kontrol etti. İki hemşire ve sedye görevlilerinden biri, ona yardımcı oldu. Perşembe ve Cumartesi, bir kenardan endişeyle seyrederken, Ufuk, olayların ayırtına varmaya çalışıyordu. Perşembe’yi kenara çekti. “Sinan. Kim bunlar?”

“Arkadaşlarım…”

Diğer görevli, koşturarak geldi. “2 nolu ameliyathane boşaldı, hocam. Şükrü Hoca da yolda.”

“Tamam,” dedi acilci doktor. “Hastayı hazırlayın, alalım hemen.”

Şükrü Kocabaş da gelmişti. Perşembe ve Cumartesi’yi görünce öfkelendi. Çello onu sıkıştıralı beri, korku içindeydi zaten, kendiyle savaştaydı. “Ne o, cümbür cemaat buradasınız?”

Cumartesi, öne çıktı. “Doktor, Kasım Aga’yı vurdular…

“Tamam. Telaş yapmayın.” Sedye başındakilere işaret etti. “Alın hemen.” Cumartesi’nin beraberindekilere döndü. “Siz burada bekleyin.” Sedyenin arkasından giderlerken, acilin doktoruna sordu. “Durumu nedir?” Kasım’ın yattığı sedyenin ardında, konuşarak uzaklaştı iki doktor. Ameliyathaneye giden koridor boyu görevlilerin sürdüğü sedyenin etrafında iki doktor ve birkaç hemşireyle bir hasta bakıcıydılar. Doktor Şükrü, babacan bir gülümsemeyle, yattığı sedyeden yarı baygın kendisine bakan Kasım’a yanaştı. “Dayan, koca Kasım. Bu ilk savaşın değil.” Ameliyathaneye vardıklarında, diğerlerine döndü. “Hastayı masaya alın. Hazırlanıp, geliyorum.” Onun haricindekiler sedyeyle birlikte ameliyathaneye girerken, Doktor Şükrü, yüz ifadesi değişerek, tenhaya çekilip, cep telefonunu çıkardı. Numarayı çevirdi, telefonu kulağına götürdü isteksizce, endişeli. “Alo… Celal… Kasım, yaralı olarak geldi. Öksüzlerden ikisiyle… Ameliyata alıyorum…”

O ihanet anında Perşembe, Cumartesi ve Ufuk, sıkkın, müşahede bölümünden koridora çıktılar. Cumartesi, Ufuk’un yanına vardı. “Kusura bakmayın. Başımıza geleni görüyorsunuz.” Elini uzattı. “Ben…” Perşembe’nin yeni ismini bilmediğinden duraksadı bir an. “…bunun arkadaşıyım. Adım İsmail.” Tokalaştılar. “İsmail Güney.” Tokalaştılar.

“Ben, Ufuk.” Perşembe’yi gösterdi. “Sinan’ın arkadaşı. Memnun oldum.”

“Sinan, sizin ne işiniz var burada?”

“Çello,” dedi Perşembe. “Çello şerefsizi, kahvehaneyi basıp, bizim çırağı yaralamış. Onu getirdim. Aga Kasım’ı da o mu vurdu?”

“Yok. Kabadayıya düşman mı ararsın? Ama şuraya bak. Kasım, asla bir daha bir araya gelmememizi istiyordu. Bizim kaderimizde olmalı. Yollarımız öyle ya da böyle sürekli kesişiyor.”

O sırada bir hemşire koşturarak geldi. “Ameliyata alınan beyin yakınları sizler misiniz?”

Cumartesi, telaşlanmıştı bir anda. “Evet?”

“Kan gerekecek. 0 Rh pozitif.”

“Benimki olur!” dedi Cumartesi ve Perşembe, aynı anda. Birbirlerine baktılar, bir parça şaşkın.

“Benimle gelin,” dedi hemşire.

***

Cemil, Emniyet Müdürlüğü’ndeki odasındaydı. Bir memur, başıyla selam vererek içeriye girdi. Elindeki dosyayı Cemil’e uzattı. “Buyurun komiserim.”

Cemil, başını sallayarak dosyayı aldı, açıp içine baktı ve o halde masaya bıraktı. Arkasına yaslanıp, gözlerini ovuşturdu. Gözlerini tekrar açmıştı ki, kapıdan giren Turgut’u görünce, polis memuruna çıkması için el etti. Polis, yine başıyla selam verip, odadan çıktı. Turgut, yavaşça ilerleyip, masanın önündeki sehpanın hemen gerisinde durdu, bir parça ezik. “Büdü yok mu?”

“Büdü mü?” diye sordu Cemil.

“Ne bileyim. Cumhur’du sanırım adı. Sizi hep bir arada görmeye alışmıştık. Sen önde, o kuyruk gibi arkanda. Edi ile Büdü gibi!”

Cemil, kalkıp, Turgut’a yer gösterdi. “Büdü, bugün izinli. Hayırlısıyla başını bağlayacağız.”

Turgut, Cemil’in gösterdiği koltuğa çöktü. Adeta on yaş ihtiyarlamış, dizlerinde ani bir rahatsızlık belirmiş gibi, hareket etmekte zorlanıyordu. Cemil, karşısına oturdu. “Hoşgeldiniz, Turgut Bey. Hayrola? İki gün önce turp gibiydiniz?”

“Abinizin bize reva gördüğü davranış, sinirlerimi yıpratmış olmalı.”

“Aman dikkat edin kendinize,” dedi Cemil, bıyık altından gülerek. “Şu üç günlük dünyada, kafayı hiçbir şeye takmamalı insan.”

Turgut, masa üstüne dağılmış dosyalara baktı yan gözle. “Tavsiyenle yaptığın uymuyor gibi, ne dersin, Cemil kardeşim?”

Bir anlık sessizlik oldu. Cemil, anlamlı gülümsedi. Kalkıp, kenardaki bir dolabın üstünde duran çay makinesine gitti. “Sıcak suyumuz var, Turgut Bey. Çay mı vereyim, kahve mi?”

“Madem geldim buraya kadar, bir çayını içerim.”

“Asıl, biz sizi ayrılmaz bir ekip görürdük,” dedi Cemil, çayları hazırlarken. “Gerçi sayıca azaldınız ama sizin Büdü’nüz niye gelmedi?”

“Ali, Emniyet’e her zaman soğuktu. Karakol kapısından dahi geçmez!”

Cemil, çayları getirip, sehpaya bıraktı. Şekerliğin kapağını açtı, tekrar yerine oturdu. Çaylarını alıp, karşılıklı yudumlamaya başladılar. “Davanın sonuna da geldik gibi. Ne dersiniz, Turgut Bey?”

“Abini içeri almayı göze aldıysan, bana ne yemek düşer, malum!”

“O da bir suçlu ise gereğini yapmaktan geri duracağımı mı sanıyorsunuz?”

“Bu dosyalar, seni hiçbir yere götürmeyecektir, delikanlı.”

“Öyle sanın.” Masasına uzanıp, Emrah’tan aldığı notu çekti, gösterdi Turgut’a Cemil. “Emrah komiser, bu kâğıtla belki de edinebileceği en büyük delili ele geçirmişti. Önemsemedi, bana kaptırdı. İki gündür bu rakamlarla uğraşıyorum.”

Turgut, rakamları görür görmez, çözmüştü anlamını. Fakat Cemil’e önemsediğini belli etmedi. “Çözebildin mi bari?”

“Bu ne biliyor musunuz? Bu, Tuncay’ın açmaya çalıştığı kasanın şifresi. Bir insan neyi kasa şifresi yapar? Asla unutmayacağı bir sayıyı! Bu şifre bir tarihe işaret ediyor!”

“Bu neyi ispatlar? Zeynel Beyaz’ın doğum günü de olabilir. Ya da metreslerinden birinin!”

“Şifre, 672806. Size bir şey hatırlatıyor mu?”

“Beni bunun için mi çağırdın, Komiser Cemil? Ben, yaşlı bir adamım. Sabah yediğimi bile hatırlamıyorum! Bilmece çözebilecek durumda mıyım sence?”

Gülümsedi Cemil. “Peki. Yormayayım sizi. Bu şifre, benim her zaman göz ardı ettiğim, Zeynel Bey’e ait yetimhanenin açılış tarihi! 28 Haziran 1967! Öksüzler, öksüzler. Kasım’ın öksüzleri! Oradaki çocuklara ait bilgiler beni öksüzlere, üstü örtülü cinayetlere ve oradan da doğruca çözüme götürecek! Anladınız mı neden davanın sonuna geldik diyorum?”

Turgut, yutkundu. Titreyerek, elindeki çay fincanını sehpaya bıraktı. “Benden istediğin nedir?”

“Sizden istediğim, beni daha az yoracak bir yolda bana yardımcı olmanız. Günler, aylar sürecek bir tarama neticesinde ulaşacağım bilgileri bana kısa sürede verebilirsiniz mesela. Ben de sizi kenarda tutmak için nüfuzumu kullanırım. Artık ne kadar kaldıysa o da!”

Turgut’un gözü, sehpaya devrikti. Düşündü. Gözlerini ışığa, pencereye döndürdü. “Biliyor musun, komiser, “ dedi, “hayatın kendi gibi, bizimki de bir oyundu. Geldi, geçti. Küçücüktük. Savaş nedir, hiçbirimiz bilmiyorduk. Büyüklerin oyununa heveslenen izcilerden başka bir şey değildik…”

Onun Cemil’in karşısında ter döktüğü dakikalarda, Ali de evinde tedirgin saatler yaşıyordu. Bir viski açmış, kadeh üstüne kadeh sallıyordu salonunda. Cep telefonunu çıkardı, bir numara çevirdi. “Musa… Benim. Ali… Acilen yurtdışına çıkmam gerekiyor… Bunu organize et. Seni ziyadesiyle memnun ederim.”

***

Kaldırıma tezgâh açmış çiçekçi kadının önünde, mütebessim Elçin Beg, dikilmiş, çiçeklere bakıyordu. Eğildi, bir kırmızı karanfil seçti, sapını kırıp, yakasına taktı, çıkardığı parayı, kadına uzattı. O esnada, Enver, arkasından geçiyordu. Belki de eceli olacak bir adamla aynı anı, aynı konumu kullandığının farkında değildi Elçin Beg. Kafasındaki tek şey Candan’ına, Şirin’inin yerine koyduğu o güzel kıza bir hediye almaktı. Yine eski Elçin Beg olmuştu. Şık, yakışıklı. Caddede ilerlerken, bir oyuncakçının önünde durup, camekândakilere baktı. Parlak tüylü bir oyuncak ayı ilgisini çekmişti.

Candan, iki kere mutluydu o gün. Cumhur’la birlikteliği resmen başlamıştı ve artık ‘babam’ diyeceği Elçin Beg, o akşam onun yanına taşınacaktı. Cumhur’la Candan, el ele müzikhole indiler. Sahnede kızın grubu, hazırlık yapıyordu. Çocuklar, ikisini el ele görünce, gülümseyerek, alkış tuttular. Candan, Cumhur’un elini bırakıp, kahkahayla, kendi etrafında döndü. “Bizimkiler seni sevdiler, polis. Ama sevinme hemen. Esas onayı, bu gece babamdan alacaksın. Bunu başarırsan işin iş!”

Cumhur, gözlerini ondan alamıyordu. Bu işin bu denli hızlı gelişmiş olmasını da almıyordu aklı. Ama sevinçliydi. Öyle bir aşkla bağlanmıştı ki kıza, öl dese ölecekti. Candan, onun hayran bakışları önünde montunu çıkarıp ona verdi, neşeyle sahneye çıktı. Cumhur, yüksek bar taburelerinden birine kurulup, sahneye döndü. Candan, arkadaşlarıyla selamlaştı. “Summerwine’ı geçelim mi?” dedi gitaristine. Genç başıyla onayladı. Elemanlar aletlerinin başına geçtiler. Baterist tempo tutarak işaretini verdi ve şarkıya girdiler. Candan, Cumhur’a bakarak, keyifle şarkısını seslendirdi.

25. Adana Film Festivali (devamı 2)

Kapanış ödül töreni (devam)

 

Kıvanç Terzioğlu ve Mehmet Güleryüz Abi’min değerli eşiyle

Nebil Özgentürk’le

HiltonSA’daki kapanış kokteylinden

Birkaç resim de İstanbul’daki Türk Dünyası Filmleri haftasından

25. ADANA FİLM FESTİVALİ (devam)

Bu sene, 24-30 eylül tarihleri arasında, davetli olduğum Adana Film festivali’ndeydim. resimlere kaldığım yerden devam ediyorum.

 

ADANA SİNEMA MÜZESİ’nden… (devam)

Galalar sürüyor…

Yine eski Adana

HiltonSA’daki Festival anı masası

Sabri Şenevi’nin Sinemaevi

Fedorrchenko ile röportaj (SEKANS için)

ÖDÜL TÖRENİ GECESİ

Can Kolukısa ile.

Geceyi sunan Emre Karayel ve Burcu Esmersoy 

devam edecek…